Yazar: Ramazan Yılmaz

Eylül 23, 2022 0

Kasas Suresi (47-67) İlahi mesaj, anlaşılabilir bir şekilde ortaya konulmalı

Yazar: Ramazan Yılmaz

Tevhidi davetin insanlara duyurulması, davete muhatap olanlar kadar daveti ortaya koyalar için de bir ihtiyaçtır. Çünkü davetin insanlara duyurulmaması durumunda insanlar, kendilerine davet ulaştırılmadığını iddia ederek mazeret ileri sürebilirler. Bu nedenle: “Rabb’inden bir rahmet olarak ki, senden önce kendilerine uyarıcı gelmemiş bir kavmi uyarsın, tâ ki onlar düşünsünler!” buyuran yüce Allah (cc), Müslüman davetçilerden, Rab’lerinden bir rahmet olarak gönderilen uyarıyı, insanlara duyurmalarını istemektedir.
Müslüman davetçiler daveti, net, açık ve anlaşılır bir şekilde ortaya koymalıdırlar ki, şirk toplumunun anlamadıkları konusunda bir mazeretleri kalmasın.
47- Şayet ellerinin takdim ettiği şeyler sebebiyle onlara bir musibet isabet etmiş olsaydı: diyeceklerdi ki; ‘Rabb’imiz, şayet bize bir Rasul gönderseydin böylece ayetlerine tâbi olup Mü’minlerden olurduk.
İnsanlara uyarının yapılmasının bir diğer nedeni de Müslüman davetçilerin, Rab’leri indinde daveti yaptıklarına dair bir mazeret olmasıdır. Uyarı görevinin yapılmaması durumunda o hesap gününde davetçiler, görevlerini yapmadıkları ve savsakladıkları için sorumluluk altına gireceklerdir. Bu sorumluluktan kurtulmanın yolu, daveti behemehâl yapmak, insanları, bulundukları durum sebebiyle uyarmaktır.
Toplumun, Tevhidi esaslara karşı tutumu ne olursa olsun, Müslüman davetçiler, sorumluluk bilinciyle davet görevlerini sürdürmeli, insanları, Rab’lerinin tek Bir ilah olduğu, onun dışındaki her ilah ve otoritenin terk edilmesi gerektiği konusunda uyarmalıdırlar.
48- Fakat ne zaman ki onlara, katımızdan Hak gelince dediler ki: ‘Musa’ya verilen şeyin benzeri verilseydi ya!’ Önceden Musa’ya verilen şeyi inkâr etmemişler miydi! Dediler ki: ‘İki büyü birbirine destek oldu’ ve dediler ki: ‘Şüphesiz biz, hepsini inkâr ederiz.’
Küfür ve şirki şiar edinip Tevhidi esaslara iman etmek istemeyenler, sürekli bir şekilde mazeretler ileri sürer, kendilerine ulaşan gerçekleri küçümseyerek inkâr ederler. Dinlerini, küfür ve şirk üzerine bina edenlere karşı elbette yapılacak bir şey yoktur. Müslümanlara düşen sorumluluk Hakk’ı ortaya koyup bırakmaktır.
49- De ki: ‘Öyleyse Allah katından bir kitap getirin ki, bu ikisinden daha doğru olsun, ben ona tâbi olayım; gerçekten doğrulardan iseniz.’
Hevalarını ölçü ve ilah edinenlere ne anlatılırsa anlatılsın, hiçbir şekilde Hakk’a icabet etmez, gerçekleri görmez, Tevhidi esaslara iman etmezler. Bunlar, hevalarına tabi olan sapıklardır, bunlara yüce Allah (cc) Hidayet nasip etmez. Çünkü Hidayet, kişinin kendi çabası, bir arayış içerisinde olması halinde nasip olur.
50- Artık şayet sana icabet etmezlerse o halde bil ki onlar, ancak hevalarına tâbi oluyorlar. Allah’ın Hidayeti olmadan kendi hevasına tâbi olan kimseden daha sapık kimdir! Muhakkak ki Allah, zalimler toplumuna Hidayet vermez.
İnkârcıların, Tevhidi esaslara ve davetçi Müslümanlara karşı tavırları ne olursa olsun, davetçiler, sürekli bir şekilde Hakk’ı anlatmalı, insanları, yüce Allah’ı Bir’lemeye, O’ndan başka tüm otoriteleri reddetmeye, Tevhidi esaslara davet etmeye çalışmalıdırlar. Bozguncuların tavırları, davetin ortaya konulmasına engel görülmemelidir.
Kur’an’ı anlamak, öncelikle ona gerçekten iman etmekle mümkündür
Kur’an, herhangi bir kitap değildir; bu nedenle o, okumakla anlaşılmaz. Kur’an’ı anlamak ancak öncelikle ona iman etmek, ön yargılardan sıyrılmış bir şekilde bir onu anlamakla mümkün olabilir.
Belirli bir konuyu Kur’an’dan, önyargılarından sıyrılmış bir şekilde araştıranlar, aradıklarını bulabilirler. Kur’an, anlaşılsın diye ayetleri birbirini tamamlar şekilde ardı ardına açıklamıştır. Ancak bu, o konu ile ilgili zahiri bir anlaşılma olacaktır. Oysa iman edilmiş bir şekilde Kur’an’ı okuyan bir kimse, onu yüreğinin derinliklerinde hissettiği için zahiri anlamı dışında manevi bir haz duyarak, onun üzerinde düşünerek okuduğu Kur’an’ı net olarak anlayacaktır.
51- Andolsun sözü onlara ulaştırdık, tâ ki onlar düşünsünler!
Kur’an ayetleri, tahsili bile olmayan, fakat akleden her normal insanın anlayabileceği şekilde, tekrar tekrar ardı ardına etraflıca açıklanmıştır.
“İşte böyle ayetleri etraflıca açıklıyoruz ki: ‘Sen ders almışsın’ desinler ve anlayan bir toplum için onu iyice açıklayalım.” (En’am, 105)
Bu net ve anlaşılır açıklamalara rağmen bir kimse, şayet geri zekâlı değilse bu durumda, Kur’an’ı anlamadığını söylüyorsa, o kimse ya ön yargıları ile Kur’an’ı okuyor ya sahip olduğu geleneksel kültür kalıplarından oluşmuş dinine uymadığını görerek ondan kaçıyor ya da İslâm düşmanı inkârcı bir kâfir olduğundan, Kur’an’ı anladığı halde küfründe direterek reddediyor.
“Andolsun bu Kur’an’ı, öğüt almaları için gönderdik ve (bu) onların kaçışlarından başkasını artırmıyor.” (İsra, 41)
“Andolsun bu Kur’an’da insanlar için her misali etraflıca anlattık, fakat insanların çoğu inkârdan başkasını kabul etmediler.” (İsra, 89)

Eylül 16, 2022 0

Kasas Suresi (29-46. ayetler) Hiçbir sistem, İslâm kadar geniş kapsamlı değildir

Yazar: Ramazan Yılmaz

İslâm, bir inanç sistemi olduğu gibi aynı zamanda insanların sosyal hayatlarını düzenleyen bir nizamdır ve bu, birbirinden ayrılmaz, birbirini tamamlayan, biri olmadan diğerinin bir anlamı olmayan bir bütündür. Bu nedenle İslâm, insanların Rab’lerine karşı kulluk görev ve sorumluluklarının nasıl olacağını düzenlediği gibi onların, dünya hayatındaki siyasal, sosyal, hukuki, ticari, toplumsal, bireysel ilişkilerini ve adabı muaşeret kurallarını da düzenler, hükümler koyar, yol gösterir, çözümler sunar.
Beşerî hiçbir sistem, İslâm kadar insanların tüm sorunlarına eğilmez, onların her ilişkisine hükümler vazetmez! Oysa İslâm, insanların sosyal hayattaki tüm ilişkilerini düzenler, öneriler getirir, insanların huzurlu ve mutlu bir şekilde hayatlarını sürdürecekleri kuralları koyar.
“Ey insanlar, gerçekten size Rabb’inizden bir öğüt gelmiştir; göğüslerde olana şifa ve Mü’minler için Hidayet ve rahmettir.” (Yunus, 57)
İslâm, insanların aile hayatlarından komşuluk ilişkilerine kurallar koyduğu gibi İslâm Devleti’nin varlığını en iyi şekilde sürdürecek hükümleri de koyar, diğer ülkelerle olan ilişkilerini, savaş ve barış antlaşmaları konusunda da hükümler vazeder.
İşçi işveren ilişkisi
Hz. Musa (as) ile Medyenli salih kul arasında yapılan antlaşma, işçi işveren ilişkilerine ve iş akdi konusunda en güzel bir örnektir. İş akdinin düzenlenmesinde en önemli husus, güvenirlilik, karşılıklı rıza, şahitlerin bulunması ve iş akdine bağlılıktır.
Hz. Musa (as) ve Medyenli Mü’min arasında yapılan iş akdi, işveren ve işçi arasında yapılacak iş sözleşmesi için en güzel bir örnektir. İş akdi için gereken hususlar, taraflar arasında ortaya konulduktan sonra yapılacak işin mahiyeti, süresi ve verilecek ücret açıkça belirtilmelidir. İki tarafın onayı alındıktan iş akdi, taraflarca imzalanıp kabul edildikten sonra işlerlik kazanacaktır.
İslâm, işçi ve işverenin, uyacakları kuralları belirtmiş, tarafların buna uymalarını şart koşmuştur. İş akdine sadakat, taraflar arasında en önemli husustur; çalışan işçi, belirlenen süreye kadar çalışacağından emin olacak, işveren de çalıştırdığı işçinin belirlenen süreyi tamamlayacağından emin olmalıdır.
İslâm, ahde sadakati esas alır, ahde sadakatin imandan, ahde sadakatsizliğin ise imandan çıkmaya neden olduğunu belirtir, Mü’minlerden, ahitlerine sadık kalmalarını ister. Ahde sadakat, Mü’minlerin hayatında çok önemli bir yere sahiptir; bu nedenle onlar, hangi nedenle olursa olsun, yaptıkları ahitlerine sadık kalırlar.
“Ahitleştiğiniz zaman Allah’ın ahdini yerine getirin ve onu onayladıktan sonra yeminlerinizi bozmayın, doğrusu Allah’ı üzerinize kefil kılmıştınız. Şüphesiz Allah, yaptıklarını bilir.” (Nahl, 91)
Ahde sadakat hükmü, her alanda olduğu gibi işçi ve işveren ilişkilerinde de geçerli ve uyulması zorunlu olan bir akittir. Bu nedenle işçi, kendisine emanet edilen işi, çalıştığı süre sonuna kadar en iyi şekilde yerine getirecektir. Çünkü onların Mü’min olmaları böyle yapmalarını zorunlu kılıyor.
“Ve onlar, emanetlerine ve ahitlerine riayet eden kimselerdir.” (Mü’minun, 8)
Çalışanlar, kendilerine haklarını bir tamam veren işverenlerin mallarına göz dikmemeli, Marksist felsefede olduğu gibi, işçilik psikolojisiyle hareket ederek işverenin malına zarar vermemeli, iş saatinden ve temposundan çalarak hırsızlık yapmamalıdırlar. Böyle bir tavır, Müslüman olduklarını söyleyen kimselerin ortaya koyabilecekleri bir tavır değildir.
“Allah’ın, bir kısmınızı bir kısmınıza kendisiyle faziletli kıldığı şeyleri temenni etmeyin (göz dikmeyin) …” (Nisa, 32)
Bu uyarı, Mü’minler için aile hayatından, sosyal konumlarına, işçi işveren ilişkilerinden siyasal mevki ve durumlarına kadar hayatın her alanında geçerli bir kuraldır.
İşverenler, işçilere, insanca hayatlarını sürdürebilecekleri bir ücret verecektir. Böylece çalışanlar, kendilerini çalıştıranların mallarına göz dikmeden hakkıyla çalışacaklardır. Onlar, başkalarının elde ettikleri mal ve konumlara göz dikerek onu kıskanmayacak, onun yok olmasını istemeyecek, kendi öz malları gibi koruyacaklardır.
Rasulullah (as), çalışanların ücretleri hakkında şöyle buyurur:
“Bir kimse, bizim içimize tayin olunursa, evi yoksa ev edinsin, bekârsa evlensin, hizmetçisi yoksa hizmetçi, biniti yoksa binit edinsin. Kim bunlardan fazlasını isterse o, ya emanete hıyanet eder veya hırsızlığa düşebilir.” (Ebû Davud, İmare, 10)
Rasulullah (as)’ın bu uyarısı hem işverenlere hem de işçileredir. Rasulullah (as), işverenlerin, çalıştırdıkları işçilere, insan onuruna yakışır bir ücret vermelerini, işçilerin de haklarından fazlasına göz dikmemelerini istemektedir.
İslâm, işverenlere, çalıştırdıklarının haklarını, insan onuruna yakışan bir şekilde vermelerini istemekte, aksi halde ücret ve hayat standartlarında adaleti sağlamayan işverenlerin, yüce Allah’ın nimetini inkâr etmiş, küfre girmiş kimseler olacaklarını bildirmekte, bu konuda işverenleri uyarmaktadır. Böylece İslâm, işçi haklarını koruma altına almış, işçilerin haklarının tam verilmesini istemiştir.

Eylül 9, 2022 0

Kasas Suresi (15-28. ayetler) Fevri ve duygusal hareketler kişiyi yanlış yapmaya sevk eder

Yazar: Ramazan Yılmaz

Müslümanlar, karşılaştıkları konu ve olayları, sahip oldukları ilmi verilere göre adil bir şekilde değerlendirdikten sonra karar verip hareket etmelidirler. Kişiler, fevri ve duygusal hareket eder, olay ve olguları yeterince değerlendirmezlerse, işte o durumda sürekli hata yapacak ve sıkıntılardan kurtulmayacaklardır. Yüce Allah (cc), fevri ve acele karar konusunda Hz. Davut (as)’ın davranışını örnek vermektedir.
“Onun mülkünü güçlendirmiştik, ona hikmet ve ayırt edici bir kabiliyet vermiştik.
Sana davacıların haberi verildi mi; hani mihraba çıkmışlardı. O zaman Davud’un yanına girmişlerdi, bu yüzden onlardan ürkmüştü. Dediler ki: ‘Korkma, biz iki davacıyız, birimiz, birimize haksızlık etti. Şimdi sen aramızda Hak ile hükmet ve aşırı gitme, bize eşit olan yolu göster.
Doğrusu bu kardeşimdir, onun doksan dokuz koyunu var; benim ise bir tek koyunum var, ancak dedi ki: ‘Onun sorumluluğunu bana ver’ ve konuşmada bana üstün geldi.
(Davud) dedi ki: ‘Andolsun senin koyununu kendi koyunlarına (katmak) istemekle sana zulmetmiştir; şüphesiz karıştıranlardan birçoğu onların biri diğerine zulmeder, iman edip salih amel işleyen kimseler müstesna ve onlar da ne kadar azdır!’ Davud, gerçekten onu imtihan ettiğimizi sandı, bu yüzden Rabb’inden mağfiret diledi, eğilerek yüzüstü kapandı ve tevbe etti.
Böylece ondan bunu bağışladık ve şüphesiz onun yanımızda yakınlığı ve güzel bir yeri vardır.” (Sad, 20-25)
İlim sahibi kimseler, karşılaştıkları konu ve olaylara, kendilerinde bulunan ilim ile yaklaşmalı, sorunu onunla çözmeye çalışmalıdırlar. Hz. Davud (as), iki kişi arasında yeterince araştırma yapmadan karar vermiş, hata yaptığını anlamış ve tevbe etmiştir.
Hz. Musa (as) da yüce Allah’ın kendisine lütfettiği ilme uygun hüküm vermediği, duygusal hareket ettiği için bir insanın ölümüne neden olmuştu.
15- (Musa), halkının habersiz olduğu bir zamanda şehre girdi, orada birbirleri ile dövüşen iki adam buldu, biri kendi taraftarlarından ve diğeri düşmandan olan; derken kendi taraftarı olan, düşmandan olan kimseye karşı yardım istedi. Bunun üzerine Musa, bir yumruk attı işini bitirdi; dedi ki: ‘Bu şeytanın işindendir, doğrusu o, apaçık saptırıcı bir düşmandır.
Hz. Davud (as)’a, hikmet ve ayırt edici bir kabiliyet, Hz. Musa (as)’a, hüküm ve ilim verildiğini bildiren ayetlerden hemen sonra onların fevri hareket ettikleri ile ilgili konular işleniyor. Ayetlerde, her iki Rasul’ün de ellerinde hikmet ve ilim olduğu halde fevri ve duygusal hareket ettikleri için sıkıntıya düştükleri haber veriliyor.
Müslümanlar gerek kendi nefisleri gerek aile bireyleri ile ya da sosyal ve toplumsal ilişkilerinde her konu ve durumda mutlaka iman ettikleri Kur’an’a uygun hareket etmeli, sorunlarını Kur’anî hükümler doğrultusunda çözüme kavuşturmalıdırlar. Aksi halde hem dünyada hem de Ahirette çok büyük sıkıntılara, belki de acıklı bir azaba düşeceklerdir
Şeytan, insanı her zaman fevri ve duygusal harekete sevk eder, yanlış işler yapmasına sebep olur. Bu nedenle karşılaşılan sorunlar, duygusal hareket etmeden değerlendirilmeli, konuyu net anladıktan sonra hareket edilmelidir. Hz. Musa (as), karşılaştığı sorunu anlayıp dinlemeden, kimin haklı ya da haksız olduğunu öğrenmeden tamamen yanlı hareket etmiş, ancak hataya düşmüş, yanlış sonuçlar elde etmiştir.
Birbirleri ile sorunları bulunan kişilerle karşılaşıldığında, sorunun taraflarının çok iyi dinlenilmesinden, delillerinin sorulmasından sonra adil bir şekilde karar vermek gerekir. Yüce Allah (cc), kulları ile ilgili her detayı çok iyi bilmesine, yazıcı melekleri tarafından kullarının her hali kaydedilmesine rağmen, Kıyamet gününde Kitab’a göre herkesin sorgulanacağını, rasullerin ve şahitlerin getirileceklerini, el ve ayak gibi uzuvlarının konuşturulacağını bildiriyor.
“Yer, Rabb’inin nuru ile parlar, Kitap konulur, nebiler ve şahitler getirilir ve aralarında adâletle hükmedilir; onlara hiç haksızlık edilmez.” (Zümer, 69)
“O gün onlar aleyhine, dilleri, elleri ve ayakları, yapmış oldukları şeylere şahitlik edecektir.” (Nur, 24)
Bu ayetler, ilim ehli kimselerin de dünyada insanlar arasında hüküm verirlerken mutlaka tarafları dinlemeleri, şahide, delile dayalı hareket etmeleri konusunda birer kılavuzdurlar. İşte bu nedenle ilim ehli kullara düşen sorumluluk, her konu ve durumda mutlak anlamda ilmi ve delil üzere hareket etmektir.
Hatadan dönmek bir fazilet, hatada ısrar dalalete saplanmaktır
İnsan, beşer oluşu nedeniyle daima hata yapabilir, yanlışa düşebilir; önemli olan yapılan bu hatayı fark eder etmez, tevbe edilmeli, yüce Allah’tan bağışlanma dilenmelidir. Aksi halde hatada ısrar, kişinin felakete uğramasına neden olur ki şeytan, hatasında ısrar ettiği için lanetlenmişti. Hz. Musa (as), hatasını anlayıp tevbe etmiştir.
16- Dedi ki: ‘Rabb’im, şüphesiz ben nefsime zulmettim, artık beni bağışla!’ bunun üzerine onu bağışladı, muhakkak ki O, Bağışlayan, Esirgeyendir.
Hatadan dönüp tevbe etmek, bir erdemlilik olduğu gibi insanı takvaya ulaştırır, Rabb’i yanında makbul bir kul olmasına neden olur.

Eylül 3, 2022 0

Rasulullah (as) üzerine atılan iftiralar

Yazar: Ramazan Yılmaz

Hadis diye uydurdukları yalanları Rasulullah (as)’ın üzerine atanlar, Rasulullah (as)’ın en büyük düşmanlarıdırlar
Rasulullah (as)’dan ve özellikle de sahabe ve Tebe-i Tabiin’den sonra Rasulullah (as) adına, Kur’an gerçeği ile taban tabana zıt uydurulan yalanlar, İslâm toplumunun Kur’an’dan ve Tevhidi İslâmî hassasiyetten uzaklaşmasına neden olmuştur.
Kur’an’a aykırı bilgileri İslâm’dan zannedip esas alanlar, Kur’an gerçeğiyle bu bilgileri test edecek yerde, tam aksine hareket ederek Kur’an gerçeğini bu bilgilerle test etmeye kalkışmışlar, bu bilgilere Kur’an’dan delil getirmeye çalışmışlardır. Bunlar, öyle ileri gittiler ki, bu asılsız bilgileri onaylamayan, bu bilgileri reddeden ayetleri tevil ederek yanlış bilgileri Kur’an’a tasdik ettirmeye çalışmışlardır. Her alanda yapılan bu tevil ve saptırma faaliyetleri Kur’an’a ve Rasulullah (as)’ın Sünneti’ne aykırıdır.
İslâm toplumunun, Kur’an gerçeğinden uzaklaşmasından ve uzaklaştırılmasından sonra toplumu yanlış bilgi ve hadis adı altında yalanlarla bilgilendiren birçok kitap ortaya sürülmüştür. Bu kitapların hemen tümüne yakını Kur’an’a aykırı bilgilerle doldurulmuştur. Bu bilgileri dinden zanneden toplum, günden güne Kur’an’la bağlarını koparmış, Kur’an’a yabancılaşmış, Tevhidi İslâmî bilincini kaybetmiş, Kur’an’ın uyarısına rağmen tefrikaya düşerek parçalanmışlardır.
Rasulullah (as), Kur’an’a teslim olanların ilkidir, Kur’an’a aykırı bir şey söyleyemez ve yapamaz
Yüce Allah (cc), Rasulullah (as)’ın Kur’an’a teslim olanların ve Müslümanların ilki olduğunu bildirmiş, buna aykırı hareket etmemesi konusunda şiddetle uyarmıştır.
Rasulullah (as), Kur’an’a aykırı bir şey söyleyip yapması halinde Rabb’i tarafından şiddetle cezalandırılacağını biliyordu.
“Doğrusu neredeyse sana vahyettiğimiz şeyden başkasını Bize iftira atman için seni, gerçekten fitneye düşüreceklerdi ve o zaman seni dost edineceklerdi. Şayet gerçekten seni sağlamlaştırmasaydık, andolsun neredeyse onlara biraz güvenecektin. O zaman sana hayatın iki kat ve ölümün iki katını tattırırdık, sonra bize karşı kendine bir yardımcı bulamazdın.” (İsra, 73-75)
“Şayet o, bazı sözleri bize karşı söyleseydi, tarafımızdan onu alırdık sonra onun can damarını elbette keserdik. İşte o zaman sizden hiç kimse ona engel olamazdı.” (Hakka, 44-47)
Kendisine yapılan bu denli çok ağır uyarı ve tehditleri okuyan Rasulullah (as)’ın, bu ayetlere aykırı bir şey söylemesi ya da yapması elbette hiçbir şekilde mümkün değildir ki, zaten Rasulullah (as) da Kur’an’a aykırı bir şey söylememiş ve yapmamıştır. O, yalnızca Kur’an ile hareket etmiş ve Kur’an’ı ahlak edinerek yaşamıştır.
“Ve şüphesiz senin için elbette kesintisiz bir mükâfat vardır ve muhakkak ki sen, büyük bir ahlâk üzerindesin.” (Kalem, 3-4)
Kur’an’ı ahlâk edinen, hayatının her anını Kur’an ile düzenleyen Rasulullah (as)’ın, bu hayatına ve yüce Allah’ın emirlerine aykırı bir şey söyleyip yapması elbette mümkün değildir. Ancak ne acıdır ki, Rasulullah (as) adına hadis diye uydurulan yalan ve iftiralarda Rasulullah (as), yüce Allah’ın hükümlerine aykırı hareket eden, yüce Allah’a (haşa) rakip olan biri gibi gösterilmiştir.
Aklı başında bir insan bile yaptığı şeylere aykırı bir söz söylemez, biraz önce söylediği bir sözü biraz sonra tekzip edecek başka bir söz sarf etmez. Sözkonusu olan yüce Allah’ın seçerek beğendiği ve Rasul olarak görevlendirdiği Hz. Muhammed (as)’dır. Bu nedenle hadis üzerine konuşan ya da tartışanlar, Rasulullah (as)’ın yüce Allah (cc) tarafından seçilişini bilerek konuşmak ve tartışmak zorundadırlar.
“De ki: ‘Şüphesiz ben, dini O’na halis kılarak Allah’a gerçekten kulluk yapmakla emrolundum ve ben, Müslümanların ilki olmakla emrolundum.’
De ki: ‘Şüphesiz ben, şayet Rabb’ime isyan edersem, büyük bir günün azabından gerçekten korkarım.’
De ki: ‘Dinimi O’na halis kılarak Allah’a kulluk ediyorum.” (Zümer, 11-14)
Rasulullah (as), kendisine indirilen Kur’an’a teslim olanların ilkidir. Bu nedenle o, iman edip teslim olduğu Kur’an’a aykırı bir söz söyleyemez ve bir şey yapamaz. O, getirdiği ilahi mesaja önce kendisi teslim olan, her söz ve davranışını teslim olduğu bu Kitab’a göre yapan, Kur’an’ı ahlâk edinen yüce bir şahsiyettir.
Rasulullah (as), Kur’an’ı tebliğ ettiği insanlardan çok daha fazla Kur’an’ı ve İslâm’ı bilen, daha çok Rabb’ini razı etmeye çalışan, insanlardan daha fazla yüce Allah’tan korkan birisidir. Yüce Allah’a gerçekten iman eden bir kimse, Rasulullah (as)’ın, söyleyip yaptıklarına aykırı bir söz söyleyemeyeceğini ve aykırı bir şey yapamayacağını bilirler!
Hadislerin toplanması, Rasulullah (as)’dan yaklaşık 200 yıl sonra olmuştur
Hadislerin toplanmasına, Rasulullah (as)’ın yaşadığı dönemden yaklaşık iki-üç asır sonra başlanmış, bunlar yazılı hale getirilmiştir. Hadisler, bir ravi zinciri ile Rasulullah (as)’a atfedilen sözlerdir.
Hadislerin toplanmasına, Halife Ömer bin Abdülaziz’in hadislerin toplanmasını emretmesi üzerine 719 yılında başlanılmıştır. Daha sonraları İmam Buhari (810-869) adında Buharalı bir adam, hadisleri yazmıştır.

Ağustos 27, 2022 0

Kasas Suresi (1-14. Ayetler)

Yazar: Ramazan Yılmaz

Zalimlerin en büyük destekleyicileri, tefrikaya düşen kimselerdir

Zulüm, insanlık için yüzkızartıcı bir durum, insanlık dışı ve iğrenç bir fiildir. Tarih sayfaları, hemen her dönemde zalimlerin, masum insanlara yaptıkları zulümlerin izleri ile doludur. Tarihin her döneminde, ellerine geçirdikleri makam ve mevkilerini, mali ve askeri güçlerini masum insanlar üzerinde şiddet ve terör aracı olarak kullanan zalim ve despotlar var olmuş, mazlum insanlar üzerine şiddet uygulamış, terör estirmişlerdir
Yüce Allah’a isyan, insanlığa düşman olan, yeryüzünü ifsat eden zulüm, şirk, inkâr, fesat çıkarma, haddi aşma, karanlık, saldırganlık, hak sahibine hakkını vermemek, hakkı gasp etmek, özgürlükleri kısıtlamak, haksızlık etmek, zulmetmek, haksız yere saldırmak, baskı ve zorbalık yapmaktır. Zulüm, değerleri yerli yerine koymamak, cehalet, Hak’tan yüzçevirmek, eksik bırakmak, insani değerleri hiçe saymak, doğruyu tasdik etmemek şeklinde özetlenebilir.
Risalet tarihi boyunca, başta Risalet önderleri ve onların yolunda giden Tevhid erleri olmak üzere, insani özelliklerini kaybetmemiş, insanlığın mutluluğunu, özgürlüğünü isteyen, adaleti ikame etmeye çalışan, barıştan yana olan kimseler, zulme ve zalimlere karşı tavır almayı yaşamlarının temel gayesi olarak kabul etmişlerdir.
Tarihi süreçteki zorbaların temsilcileri durumunda olan günümüz zorbaları, tıpkı ataları gibi ellerine geçirdikleri imkân ve fırsatları, kendi hevalarından oluşturdukları hukuk kurallarının arkasına sığınarak insanlar üzerinde bir baskı aracı olarak kullanmaktadırlar. Bunlar, insanlıktan nasiplerini almadıkları, vicdani hassasiyetten yoksun bulundukları için çok rahat bir şekilde insanlara zulmedebilmektedirler.
Zulmü ayakta tutan, sömürgecilerin sömürüsüne destek veren, emperyalizmin yayılmasını sağlayan en önemli etkenlerden biri de hiç kuşkusuzdur ki, birliktelik oluşturup zulme, sömürüye, emperyalizme karşı onurlu bir duruş ortaya koymayan kimselerdir. Bunlar, kendi aralarında tefrikaya düşerek zulmün yayılmasına neden olmuş, işlenen zulüm ve sömürüye sessiz kalarak, zalimlerin ve emperyalistlerin işledikleri zulme karşı tepki göstermeyerek destek olmaktadırlar.
Yüce Allah (cc), zulüm ve sömürüye karşı bir şey yapmadan sessiz kalanların, zilleti kabullenmiş kimseler olduklarını ve bunların –tıpkı o zulüm ve sömürüyü yapanlar gibi- suçlu olduklarını ve cehenneme gideceklerini bildirmektedir.
“Şüphesiz nefislerine zulmederlerken melekler vefat ettirdikleri kimselere: ‘Ne durumda idiniz?’ dediler. Dediler ki: ‘Biz yeryüzünde zayıf bırakılanlardan idik.’ (Melekler) dediler ki: ‘Allah’ın arzı geniş değil miydi, o halde onda hicret edeydiniz!’ İşte onlar, cehennem onların barınaklarıdır, ne kötü bir sonuçtur” (Nisa, 97)
Zulüm yapmak ve zulme karşı sessiz kalmak insan onur ve haysiyeti ile bağdaşmayan bir durumdur. İnsanların onurlu olmalarını isteyen İslâm, zalimleri de zulüm karşısında zillet içerisine girmeyi de hiçbir şekilde kabul etmez
Tefrikaya düşerek parçalanmış toplumlar, emperyalizme kolay lokma olmakta, sömürü çarklarının daha rahat ve sorunsuz çalışmasını sağlamaktadır. Yüce Allah (cc), Mü’minlerin, bölünüp parçalanmamalarını, aksi halde zayıf düşüp korkuya kapılacaklarını bildirmiştir.
“Allah’a ve Rasulü’ne itaat edin, çekişmeyin, çünkü cesaretinizi kaybedersiniz, gücünüz gider; sabredin, şüphesiz Allah sabredenlerle beraberdir.” (Enfal, 46)
Yeryüzünden zulmü kaldırmak, Mü’minler için en öncelikli, en önemli görev ve imanî bir sorumluluktur. Mü’minler, bu görev ve sorumluluklarını her zaman ve mekânda hiç aksatmadan ve savsaklamadan yerine getirmekle mükelleftirler. Bu, imanî bir mükellefiyettir! Ancak bunun için öncelikle vahyin belirlediği esaslardan hareketle aralarında sağlam bir birliktelik oluşturmaları gerekmektedir. Bu birliktelik olmadan hiçbir şekilde zulme ve zalimlere karşı onurlu bir duruş sergilenemez
Mü’minler, bu mükellefiyet bilinciyle hareket edip sorumlulukları gereğince görevlerini yerine getirirlerken, mutlak manada iman ettikleri Kur’an doğrultusunda ve Nebevi örnekliğe uygun hareket etmelidirler ki, yüce Allah’ın rahmet ve yardımına mazhar olabilsinler
Tefrika, yeryüzünde zulmün, fitne ve fesadın yayılmasına nedendir
Aralarında bir birliktelik oluşturup zulme karşı onurlu bir duruş sergilemeyenler, tıpkı İsrailoğullarının durumuna düşerler ve her dönemin Fir’avnları karşısında zillet içerisine girerler; zalimler de onları ezerek aşağılarlar
Oniki kabileden oluşan İsrailoğulları, aralarında birliktelik sağlamadıkları için Fir’avn tarafından zulme uğramış, alçaltılmışlardı
“Şüphesiz Fir’avn, yeryüzünde ululandı, halkını gruplara ayırdı; onlardan bir zümreyi zayıflatıyor, onların oğullarını kesiyor, kadınlarını sağ bırakıyordu, doğrusu o, bozgunculardan idi.” (Kasas, 4)
Demokratik sistemlerdeki partileşme, dernek ve vakıflar, halkı parçalara bölen, aynı davaya inanan insanların zayıflatılmasını sağlayan Fir’avni bir düzendir. Bu sistemde insanlar, kendilerini sömüren, ezen zalim sistemle değil birbirleriyle uğraşıyorlar

Ağustos 20, 2022 0

Neml Suresi (67-93. Ayetler)

Yazar: Ramazan Yılmaz

İnkâr, aklın devredışı bırakılması nedeniyle onulmaz bir hastalıktır

Kâfirler, Ahiret inancına sahip olmadıklarından başıboş bir hayat yaşamakta, yalan üzerine bina ettikleri bir yaşantı içerisinde, Rab’lerinin hükümlerine aykırı şekilde günlerini gün edinmektedirler. Onlar, yeniden dirileceklerine iman etmezler.

67-68- İnkâr eden kimseler dediler ki: ‘Biz ve babalarımız toprak olduğumuz zaman mı, gerçekten biz mi çıkarılacağız? Andolsun bu, bize ve önceden atalarımıza vadedildi; şüphesiz bu, ancak öncekilerin yazdıklarıdır.’

Akletmekten, düşünmekten yoksun kimseler, hayatlarını günübirlik yaşadıkları gibi düşüncelerini de günübirlik oluşturur, atalarının cahili düşüncesini taşırlar. Onlar, düşünme mekanizmalarını çalıştırmadıkları için ne tarihi bilgilerden ibret alırlar ne de Rab’lerinin Kitabı’ndaki ibret verici olayları düşünürler.

Yüce Allah (cc), kâfirleri, kendilerinden önce yaşamış toplumların akıbetlerini düşünmeleri ve ibret almaları konusunda uyarmaktadır.

69- De ki: ‘Yeryüzünde gezin, bakın görün suçluların akıbetinin nasıl olduğunu.’

Akletmeyenlere, ne anlatılırsa anlatılsın, hiçbir uyarı ve ibret fayda vermez; cahili hayatları, düşünce mekanizmalarını bozmuş, onları duyarsızlaştırıp kör, sağır yapmıştır.

Cahili bir hayat yaşayıp verilen nasihatleri dinlemeyenlerin başlarına gelecek felaketlere aslında hiç üzülmemek gerekir; ancak rahmet elçileri rasuller ve onlara iman eden Müslümanlar, onlar için üzülmekte, bu nedenle onları uyarmaktadırlar.

70- Sen, onlara üzülme ve planladıkları şeylerden de sıkılma.

Kişi ve toplumlar, şirk ve küfür bataklığına saplanmış, cehaleti din edinmiş, karanlığı mesken tutmuşsa, o kişi ve toplum, kendilerini aydınlığa ve kurtuluşa davet edenleri dinlemedikleri gibi üstüne üstlük onlara saldırırlar.

Tevhid şirk mücadele tarihi, karanlığı mesken tutan müşrik ve kâfirlerin, Müslümanlara yaptıkları saldırılarla yaptıkları kötü planlarla doludur. Onlar, kendilerini uyaranlara saldırmışlar, küfürlerinde direnerek Rab’lerine de meydan okumuşlardır.

71- Diyorlar ki: ‘Şayet doğrulardan iseniz bu vadedilen ne zaman?’

72- De ki: ‘Acele ettiğinizin bir kısmı sizin ardınıza belki gerçekten takılmış olabilir.’

Her inkâr ve azgınlığın elbette bir sonu vardır; kâfirler, anlayıp düşünmeseler de o son, er ya da geç onları bulacak, bocaladıkları küfür ve şirk karanlığı içerisinde boğulup gideceklerdir.

Yüce Allah (cc), kullarına karşı lütuf ve merhamet sahibidir

Yüce Allah (cc), insanlara karşı lütuf ve rahmet sahibi olduğundan kullarını, dünyevi helake uğramamaları, Ahiretteki ebedi azaba girmemeleri konusunda uyarmakta, ancak çokları bu uyarıya kulak verip O’na şükretmek yerine küfür ve şirklerinde direnmektedirler.

73- Şüphesiz Rabb’in, insanlara karşı lütuf sâhibidir velakin onların çoğu şükretmiyorlar.

İnsanların küfür, şirk ve nankörlüklerine, zulüm ve isyanlarına rağmen yüce Allah (cc), onlara verdiği her türlü nimetlerini kesmemekte, rahmetiyle onlara lütfetmektedir. Bununla beraber insanlara rasullerini göndererek onları, -bütün yaptıkları kötülüklere rağmen- bağışlayacağını, ancak bunun için onların yaptıklarından pişman olup tevbe etmelerini istemektedir.

“De ki: ‘Ey nefislerine karşı aşırı giden kullarım, Allah’ın rahmetinden umut kesmeyin, şüphesiz Allah, bütün günahları bağışlar; gerçekten O, Ğafur’dur, Rahim’dir.” (Zümer, 53)

Bu rahmet çağrısına rağmen insanlardan birçoğu, hata, isyan, şirk ve küfürlerinde ısrar etmekte, birçoğu da inanmış görünerek, riyakârlıklarını, şirk ve küfürlerini devam ettirerek Rab’lerinin rahmet çağrısını değerlendirmeden küfürlerini sürdürmektedirler.

Rab’lerinin lütuf ve ihsanına, rahmet ve merhametine rağmen O’nun indirdiği ilahi hükümlere teslim olup O’na şükretmeyenler, elbette ki ancak nankör kimselerdir.

Nankörlük, küfürle eş anlamlıdır

Nankörlük, yapılan iyilik ve lütufları hakir görmek, kıymetini bilmemek, görmezlikten gelip inkâr etmek, güzellikleri çirkinleştirmeye çalışmak, fazilet ve erdem gibi değerleri yerlebir etmektir. İster yüce Allah’a, isterse insanlara karşı yapılsın, nankörlük, Hakk’ı gizlemek, gerçekleri örtbas etmek olduğundan küfürle eş anlamlıdır.

Yüce Allah (cc), kâfirlere olduğu gibi nankörlere de doğruyu, yapmaları gerekeni bildirmiş, takip edecekleri yolu göstermiş, neler yapıp nelerden kaçınacakları ile ilgili hükümlerini açıklamış, onları, şükretmeleri konusunda zorlamamıştır.

“Şüphesiz Biz, ona izlenecek yolu gösterdik ya şükredici olur ya da nankör.” (İnsan, 3)

Şükrün esası, yüce Allah’ı hakkıyla tanıyıp O’na iman etmek, gönderdiği Tevhidi esasları kabul edip Kur’an’ı ahlak edinerek yaşamak, yüce Allah’ın belirlediği esaslar dâhilinde Tevhidi esasları insanlara ulaştırmak, O’na kulluk etmektir. Bunları yapmayanlar, yüce Allah’a iman ettiklerini sözel olarak ifade etseler bile nankördürler.

Yüce Allah (cc), göklerde ve yerde bulunan her şeyi insanlara boyun eğdirip onların hizmetine vermiştir.

Ağustos 12, 2022 0

Neml Suresi (45-66. Ayetler) Hz. Salih (as)

Yazar: Ramazan Yılmaz

İman ile küfür arasında ortak bir alan yoktur, saflar net ve açıktır
Her Rasul’ün mücadelesinde, Mü’minler için öne çıkan bir örneklik olduğu gibi, Hz. Salih (as)’ın mücadele metodunda da Tevhidi esaslara iman edenlerle küfür ve şirk içerisinde bulunanların saflarını netleştirmesi örneği vardır.
Tevhid şirk, iman küfür, Hak batıl, birbirine zıt, birbirine karşı kavramlardır. İslâm’da, iman ile küfür arasında gri renklere yer yoktur, her ikisinin orta bir noktası, bulanık alanları bulunmamaktadır. Bu nedenle Tevhidi esaslara iman eden bir kimse, düşünce söz ve davranışlarında kendisinde, geçmişine ait hiçbir iz bırakmadan her türlü inanç değerlerini terk etmekle mükelleftir.
Yüce Allah’a iman eden, Tevhidi esaslara göre hayatını düzenleyen bir kimse, geçmişe ait tüm düşünce, söz ve davranışlarını, geleneksel kültürel alışkanlıklarını terk edecek, siyasi, ticari, sosyal konumunu yeniden belirleyecektir. Bu, iman etmenin kişiye yüklediği bir sorumluluktur. İman eden bir kimse, buna göre hareket etmek zorundadır.
Yüce Allah’a iman etmek, insana yepyeni bir kişilik kuşanmasını, yepyeni bir kimliğe sahip olmasını, toplumsal ilişkilerini, iman ettiği Tevhidi esaslar doğrultusunda düzenlemesini sağlar.
Yüce Allah (cc) Kur’an’da, sürekli birbirine zıt konuları verir, iman edenlerden, her konu ve durumda bu netliği sağlamalarını ister. Tevhid şirk, iman küfür, Hak batıl, cennet cehennem, aydınlık karanlık gibi örnekler, iman edenlerin, toplumsal ilişkilerinde net bir şekilde ayrılmalarını sağlar.
İslâm’da, iman ile küfrün, Tevhid ile şirkin, Hak ile batılın birbirine zıt ve farklı oldukları gibi bunlara tabi olanlar da tamamen farklı kimselerdir. Bu, öyle bir ayrışma ve farklılıktır ki hiçbir konuda, hiçbir şekilde aralarında herhangi bir benzerlik, bir yakınlık sözkonusu değildir.
Tevhidi esaslara iman eden, Hak üzerinde bulunan bir kimse, tüm düşünce, söz ve davranışları, sosyal ve siyasal ilişkileri, dostluk ve düşmanlık duyguları, bireysel ve toplumsal duruşu ile gereği gibi ya da hiç iman etmeyen kimselerden çok farklı olmak durumundadır. Bu durum, yüce Allah’ın iman eden kullarından isteği ve emridir.
Tevhidi mücadelede bireyselliğe yer yoktur
Tevhid şirk mücadelesinde bireyselliğe, bir başına harekete yer yoktur, saflar açık ve nettir. Kişi, ya iman edip Allah yolunda mücadele eden Müslümanlarla olacak ya da şirk ve küfür içerisinde dünya hayatını gaye edinip beşerî sistemlerin saflarında yer alacaktır, bunun ortası yoktur. O halde iman edenler, saflarını netleştirip iman ettikleri esasların safında bulunanlarla beraber bulunacaktır.
Kur’an’da, mücadele örneklikleri verilen tüm Risalet önderlerinin ve Tevhid erlerinin, bir yapı içerisinde beraber hareket ettikleri apaçık bir şekilde görülmektedir.
Tevhidi esaslara iman edenler, bildirilen ilahi hükümler doğrultusunda hareket ederek aynı esaslara iman eden diğer Müslümanlarla birliktelik oluşturmalı, iman ettikleri esasları, açık ve net bir şekilde ortaya koymalı, hiçbir şeyden çekinmeden, en küçük bir korku ve endişe duymadan sonuna kadar savunmalıdırlar.
45- Andolsun Semud’a kardeşleri Salih’i gönderdik, Allah’a kulluk etsinler diye; işte o zaman onlar, hasım iki fırka oldular.
Risalet tarihinde, yüce Allah’a iman edenler, Tevhidi esasları kabul ederek hemen rasullere tabi olmuş, onların yanında yerlerini almışlardır. Onların karşısında azgınlığı yol edinen Semud kavmi ileri gelenleri, zorbalıklarında sınır tanımaz bir şekilde hareket etmişler, Rab’lerinden gelen ilahi mesajı, kabul etmedikleri gibi iman edenlerin de kabul etmesini engellemeye, iman ettikleri esaslardan şüpheye düşürmeye çalışmışlardır
“Onun kavminden büyüklük taslayan ileri gelen kimseler, onlardan iman eden mustazaf kimselere dedi ki: ‘Gerçekten biliyor musunuz Salih’in Rabb’i tarafından gönderildiğini?’ Dediler ki: ‘Şüphesiz biz, onunla gönderilen şeylere iman edenleriz’
Müstekbir kimseler dedi ki: ‘Gerçekten biz, o kendisine iman ettiğinizi inkâr edenleriz” (A’raf, 75-76)
Tevhidi mücadelenin temel esası, safların netleştirilmesidir
İman edenlerle inkâr edenler, her zaman iki grup olmuşlardır. İman ile küfür arasındaki çizgi açık ve nettir; iman eden kimse, küfrün çizgisine yaklaşamaz, küfür ve şirk içerisinde bulunanlar da iman çizgisine yaklaşamazlar. Hz. İbrahim (as), bu netliği apaçık bir şekilde küfür ve şirk içerisinde bulunanlara duyurmuştur
“Gerçekten sizin için İbrahim’de ve onun beraberindeki kimselerde güzel bir örnek vardır; o zaman kavimlerine dediler ki: ‘Şüphesiz biz, sizden ve Allah’tan başka itaat ettiğiniz şeylerden uzağız, sizi tanımıyoruz. O Bir olan Allah’a iman edinceye kadar sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve nefret ortaya çıkmıştır…” (Mümtehine, 4)
Mü’minler, kâfirlerle saflarını netleştirmelidirler ki, iman etmeleri bunu böyle yapmalarını gerektirir. Sözel olarak iman ettiklerini iddia ettikleri halde iman ettikleri hükümler doğrultusunda hareket etmeyenler, gönderilen rasullere de getirdikleri ilahi mesaja da ve Tevhidi esaslara da iman etmemişlerdir

Ağustos 6, 2022 0

Neml Suresi (15-44. Ayetler) Hz. Süleyman (as)

Yazar: Ramazan Yılmaz

İlimle donatılan, cinlere, insanlara ve kuşlara hükmeden, tevazu örneği bir önder
Yaşadığı hayatın, iman ettiği esasların, Rab’leri tarafından kendilerine verilen nimetlerin, üzerinde bulundukları esasların farkında olan kimseler, hiçbir şekilde övünüp böbürlenmezler, nankörlük yapmazlar, her halükârda ve durumda Rab’lerine hamd ederler.
Yüce Allah (cc), kendilerine verdiği onca nimetlere, sahip oldukları mülk ve egemenliklere rağmen her halükârda Kendisine yönelip hamd eden Hz. Davut (as) ve Hz. Süleyman (as)’ı, Mü’min kullarına örnek vermektedir. Onlar, ilim verilerek kendilerini yücelten Rab’lerine dua ile şükretmekte, nankörlük yapmamaktadırlar.
15- Andolsun Davut’a ve Süleyman’a bir ilim verdik ve dediler ki: ‘Hamdolsun Allah’a, O ki, Mü’min kullarından çoğuna bizi üstün kıldı.’
Kulun, kendisine Rabb’i tarafından verilen nimetlere şükretmesi, onun için bir ibadet olduğu gibi aynı zamanda nankör olmadığını da Rabb’ine bildirmesidir. İman edenler, kendi bedenlerine bahşedilen güç ve güzelliğe, sahip oldukları eş, çocuklarına, sağlık ve afiyet nimetlerine, az olsun çok olsun, sahip oldukları mallara şükretmeleri gerektiği gibi, Hidayet ve imana kavuşturduğu için de Rab’lerine hamd etmelidirler.
Verilen nimetlere hamdetmek, verilenlerin inkâr edilmediğini gösterdiği gibi kişiyi de Rabb’i katında yüceltir, ona Rabb’inin rızasını kazandırır, onu nankörlükten ve inkârdan kurtarır, nimetin artmasına neden olur.
Yüce Allah (cc), Kendisine dua ederek hamd eden Hz. Süleyman (as)’a, hiç kimseye nasip olmayacak bir mülk ve hükümranlık nasip etmiş, cin ve şeytanlar da dâhil olmak üzere, yeryüzünde bulunan her şeyi ona boyun eğdirmiştir.
“Dedi ki: ‘Rabb’im, beni bağışla ve bana bir mülk ver ki, benden sonra hiç kimseye nasip olmasın, şüphesiz Sen, çok lütfeden Sensin!’
Bunun üzerine rüzgârı ona boyun eğdirdik; o, emriyle yumuşak her yere çevirirdi. Ve şeytanları, her bina yapan ve dalgıcı, zincirle birbirine bağlanmış başkaları. Bu, Bizim lütfumuzdur, artık ihsan et yahut tut (verme) hesapsızdır.” (Sad, 35-39)
Yüce Allah (cc), Hz. Süleyman (as)’a öyle bir mülk verdi ki, ondan önce ve sonra kimseye verilmeyen bir mülktü ve bu mülkün kullanımını da ona vermişti.
“Ve Süleyman’a, şiddetli esen rüzgârı (boyun eğdirdik), onun emriyle akıp giderdi yeryüzüne ki, orayı bereketli kılmıştık; Biz her şeyi bilenleriz.” (Enbiya, 81)
Yüce Allah (cc), verdiği nimetlerin, mülk ve servetin nerede nasıl kullanılacağı ile ilgili olarak Hz. Davut (as) ve Hz. Süleyman (as)’ı örnek vermektedir. Onlar, kendilerine verilen onca nimete rağmen azıp şımarmamış, mal sevdasına kapılıp Rab’lerini unutmamış yalnızca Rab’lerini razı etmeyi, O’na yönelmeyi düşünmüşlerdir.
“Davud’a, Süleyman’ı ihsan ettik; ne güzel kuldu, şüphesiz o, (Bize) yönelirdi.” (Sad, 30)
Hz. Süleyman (as), kendisine verilen mülk ve servetle Rabb’ine isyan etmemiş, her vesile ile O’na şükretmiş, tıpkı babası Hz. Davut (as) gibi, Rabb’ine yönelerek O’nun rızasını kazanmaya çalışmıştır.
Mülk ve servet verilen bazı kişilerin, inkâra sapıp Rab’lerine isyan etmelerine karşılık Yüce Allah (cc), Hz. Davut (as) ve Hz. Süleyman (as)’ın örneğini iman edenlere vermiş, “Sana o mübarek Kitabı indirdik ki, ayetlerini düşünsünler ve temiz akıl sâhipleri öğüt alsınlar.” buyurmuştur.
Yüce Allah (cc), bu sonsuz mülkün yanında Hz. Süleyman (as)’a ilim de vermiş, tüm canlıların dillerini ona öğretmiş, ilimde ileri derecede olan ilim adamlarını da emrine vermiştir. Böylece Hz. Süleyman (as)’ı kullarından birçoğuna üstün kılmıştır.
16- Ve Süleyman, Davud’a varis oldu, dedi ki: ‘Ey insanlar, bize kuşların dili öğretildi ve bize her şeyden verildi; şüphesiz bu, elbette O’nun apaçık bir lütfudur.’
Hz. Süleyman (as), verilen sonsuz nimetlerle şımarmamış, büyüklenmemiş, böbürlenmemiştir. O, kendisine verilen nimetleri gördükçe iman ve teslimiyetle Rabb’ine yönelerek şükretmiştir.
Her insan, kendisine verilen nimetlerle imtihan edilmektedir
Yüce Allah (cc), kullarını her vesile ile imtihan etmekte, onların şükür ve nankörlük edeceklerine kendilerini şahit tutmaktadır. İnsanlar, kendilerine verilen nimetlerle ve bu nimetler, artırılarak ya da geri alınarak denenmekte, şükredip etmediği ile ilgili imtihan edilmektedirler.
Hz. Süleyman (as), her şekilde denenmiş, her imtihanda o, Rabb’ine yönelip şükretmiş, böylece imtihanları kazanmıştır.
Hz. Süleyman (as)’ı, kimseye nasip olmayan bir mülk ve saltanat vererek imtihan eden yüce Allah (cc), onun, şükreden bir kul olduğunu bildirmiş, ondan sonra gelenler için onu, güzel bir örnek olarak bırakmıştır.
Sahip olunan maddi ve manevi değerler, insana Rabb’ini hatırlatıyorsa bir anlam ifade eder, aksi halde insana yüktür, dünya ve Ahirette insana acı vermekten başka bir işe yaramaz. Özellikle maddi ve manevi değerlerle övünüp böbürlenmek, insanı Rabb’ine karşı isyana sürükler, onun, cehennem azabının kat kat artmasına neden olur.
17- Süleyman için cinlerden, insanlardan ve kuşlardan ona ordular toplandı, böylece onlar sevk ediliyorlardı.

Temmuz 30, 2022 0

Neml Suresi (1-14. Ayetler)

Yazar: Ramazan Yılmaz

Giriş
Mü’minlerin, temel kaynağı Kur’an, hareket metotları, rasullerin örnekliğidir

Risalet tarihinde rasuller yoluyla insanlara ulaştırılan vahyin ve son Rasul Hz. Muhammed (as) vasıtasıyla gönderilen Kur’an’ın öncelikli mesajı, insanların yüce Allah’ı gereği gibi tanıyıp şirk koşmadan iman etmelerini sağlamaktır. Bu gerçek sağlanmadan yüce Allah’a gereğince iman etmek, ihlasla ibadet ve ameller yapmak mümkün değildir.
Yüce Allah’ı, hakkıyla bilip tanımak ve gerçekten O’na iman etmek, ancak Kur’an’ı iyi bilmek ve ona kesinlikle tâbi olmakla mümkündür. Kur’an’ı, gereğince bilip ona tabi olmadan yüce Allah’a gerçekten iman etmek hiçbir şekilde mümkün değildir.
Kur’an, Tevhid gerçeğini apaçık bir şekilde açıklayarak insanların, Rab’lerine şirk koşmadan iman etmelerini sağlar. Bu gerçek anlaşılmadan, hakkıyla iman edip dosdoğru hareket edilmeden yapılabilecek her şey boşa gider.
Yüce Allah (cc), Tevhidi gerçekleri insanlara ulaştıracak kişilerde bulunması gereken vasıfları belirtmekte, Risalet önderlerinin örnekliklerini vererek onlar gibi olunmasını istemektedir. Davetçilerde bulunması gereken vasıflara sahip olmayanlar, hiçbir şekilde davetçi olamaz, Tevhidi esasları insanlara ulaştıramazlar.
Kur’an, Tevhidi esasların neler olduğu, bu esasların, insanlara nasıl ulaştırılacağı, Tevhidi esasları ortaya koyan davetçinin nasıl bir kimlik ve kişiliğe sahip olacağı, küfür ve şirk ehline karşı nasıl bir tavır takınacağı konusunu apaçık olarak bildirmektedir.
Yüce Allah’a iman ve O’na davet etmek için kişinin, öncelikle kendisinin Kur’an’a teslim olması, düşünce, söz ve fiillerinde Kur’an’a aykırı hareket etmemesi, rasullerin örnekliğini esas alması, örnek bir kişilik ortaya koyması, her türlü kibir, azgınlık ve böbürlenmekten kaçınarak yeryüzünde yaşaması gerekir.
Davetçiler, açık ve net olmalıdırlar
Kur’an, apaçık olduğu gibi Kur’an’ı tebliğ edenler de net ve açık olmalı, kim olduklarını, ne istediklerini açıkça ortaya koymaları, Tevhidi esasları net olarak anlatmalıdırlar. Unutulmasın ki, Tevhidi esaslar apaçık bir şekilde ortaya konulmadıkça küfür ve şirkin rengi belli olmaz.
Küfür ve şirkin rengini belli etmek isteyenler, İbrahim’i bir tavırla tağuta karşı saflarını belirlemeli, kırmızı çizgilerini açık bir şekilde ortaya koyarak kâfir ve müşriklere karşı, “O Bir olan Allah’a iman edinceye kadar sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve nefret ortaya çıkmıştır,” diyebilmelidirler.
Davetçiler, tağutî küfür yasalarına ve temsilcilerine karşı Hz. İbrahim (as)’ın net ve dik duruşunu kuşanmalı, Hz. Musa (as) gibi en zorba diktatörlere karşı Hakk’ı ortaya koymalı, demokratik diktatörlere karşı çıkmalı, Hz. Muhammed (as) gibi, tağutî sistem tarafından kendilerine yapılan tüm teklifleri reddetmeli, kendilerine sunulan her şeyi ellerinin tersi ile itmelidirler.
Davetçiler, küfür sisteminin şirk ve küfür yuvaları vakıf ve derneklerin kirli tabelaları arkasına sığınmamalı; Ashab-ı Kehf gibi, ortaya çıkıp “Rabb’imiz, göklerin ve yerin Rabb’idir” diyerek Tevhidi esasları anlatmalı ve bunları yapanlarla beraber olmalıdırlar. Bunları yapmayanlar, şirk ve küfür pisliği içerisinde bocalayıp dururlar.
Davetçiler, saflarını netleştirmeli, ikiyüzlü tutum ve davranışlardan sakınmalı, söz ve davranışlarında muğlaklık bulunmamalı, yerlerini ve konumlarını belirlemelidirler. Hangi gerekçe ile olursa olsun, küfür ve şirk ehline karşı tavizkâr davranmamalı, onların yanında bulunarak şirk ve küfürlerine meşruiyet vermemelidirler.
Kendilerini netleştirmeyenlerin, İslâm adına söyleyecekleri her söz, yapacakları her davranış, hiçbir anlam ifade etmez ve karşılarındaki muhataplarına herhangi etki yapmaz. Söylenen sözlerin insanları olumlu ya da olumsuz etkileyebilmesi için davetçilerin, net bir kişiliğe sahip olmaları gerekir.
Davetçilerin, ne istedikleri, neye karşı oldukları toplum tarafından net olarak bilinmelidir. Davetçiler, özellikle şirk ve küfür içerisinde bulunanlara ve insanları Allah yolundan saptıran Samiri soylu bel’amlara, yumuşak davranma adına Tevhidi gerçekleri gizlememeli, taviz vermemelidirler.
Davetçiler, Kur’an’ın bütün hükümlerine teslim olmalıdırlar
Kur’an’a iman ederek Tevhidi esasları insanlara duyuranların, öncelikle kendileri Kur’an’a teslim olmalı, hayatlarını Kur’anî esaslara göre düzenlemeye çalışmalıdırlar.

Müslümanlar, hiçbir gerekçe ile ayetlere sırt dönüp kaçamazlar. Onlar, tağutî sistemlerin korkusundan, içerisinde yaşadıkları geleneksel din anlayışına sahip toplumun kınama ve tepkilerinden ve kimi çıkarlar uğruna ayetlerin bir kısmını terk edemez, onlara aykırı hareket edemezler.
Tevhidi mesajı yüklenenler, yüklendikleri sorumluluk gereği ancak Rab’lerinden korkarlar, yalnızca O’ndan umarlar. Onlar, Rab’lerinin kendilerine yardım edeceğine kesin inanırlar. İşte bu bilinçle davetçiler, her ortamda iman ettikleri esaslara uygun bir kişilik kuşanırlar, açık ve net olarak ortaya çıkarlar. Bu, imanın kişiye yansıması, onda tezahür etmesidir.

Temmuz 23, 2022 0

Hz. Şuayb (as) Dünya hayatı, tercihlerin belirlendiği bir alandır

Yazar: Ramazan Yılmaz

Dünya hayatı, insanın tercihlerini belirlediği, kendisi için öncelediği değerleri elde etmesine yarayan bir alandır. Bu alanda, yapılan çalışmalar, söylenen sözler ve elde edilmeye çalışılan değerler kişinin tercihini belirler, insanın kişilik ve kimliğini ortaya koyar, bu kimlik ve kişilikle vasıflanır, ona göre yaptıklarının karşılığını görür.
Yüce Allah (cc), insanları denemek için yeryüzüne göndermiş, onları çeşitli nimetlerle donatmıştır. Verilen nimetler, dünya hayatının gayesi değil, insanların bununla Rab’lerini razı ederek Ahirette cenneti kazanmaları içindir.
“Şüphesiz Biz, yeryüzündeki şeyleri ona süs kıldık, onlardan hangisinin daha güzel amel işlediğini deneriz.” (Kehf, 7)
“O ki, hanginizin daha güzel amel işlediğini denemek için ölümü ve hayatı yarattı; O, Aziz’dir, Ğafur’dur.” (Mülk 2)
İnsanlardan bir kısmı, verilen nimetlerle Rab’lerinin rızasını ve Ahirette cenneti kazanacak yerde dünyada daha müreffeh bir hayat sürme adına adeta verilen nimetleri ilah edinerek onları artırmak için çalışmışlar, Rab’lerine kulluğu terk edip şirk koşarak isyan etmişlerdir. Yüce Allah (cc), böyle kimselere rasullerini göndermiş, yaptıkları yanlışlıktan dönmelerini istemiştir.
Malı ilah edinenler, bunun için her türlü gayri meşru fiilleri işlerler
Malı seven, dünya hayatına düşkün, dünya hayatını gaye edinip hayatı yalnızca dünyadan ibaret sanarak onu mamur etmek için çalışan kimselerden birçoğu, bu amaçlarına ulaşmak için gayri meşru her yolu kendileri için meşru görür, çeşitli hilelerle başkalarının haklarına el uzatırlar. Böyle kimseler, insanları aldatır, yalan söyler, hile yapar, kötü malları, iyi mal diye satar, terazide sahtekârlık yaparlar.
Mala düşkünlük, sömürü ve başkalarının haklarını gasp etmek olarak özetlenebilecek olan materyalist düşünce sistem olarak kapitalizm adı ile bilinmektedir. Ancak sistem olarak olmazsa bile bu düşüncede olan kimseler, insani değerlerini kaybetmiş, materyalist kültürü içselleştirmişlerdir. Bu materyalist kültür, insanların yeryüzüne gönderilişinden hemen sonra başgösteren aldatmaya bağlı bir sistemdir.
Materyalistlerin başı, Hz. Âdem (as)’ın oğlu Kabil’dir denilebilir; Kabil, açgözlü ve ihtiras sahibi biridir. Kabil, açgözlülüğünde o derece ileri gitti ki, yüce Allah’a sunduğu kurbanda bile hileciliğini, bencilliğini, açgözlülüğünü ortaya koymuştur.
“Onlara, Âdem’in iki oğlunun haberini hakkıyla oku, bir zaman (Allah’a) yaklaştıracak birer kurban sundular, fakat onlardan birinden kabul edilmiş, diğerinden kabul edilmemişti. (Kurbanı kabul edilmeyen) dedi ki: ‘Mutlaka seni öldüreceğim’ (kurbanı kabul edilen) dedi ki; ‘Şüphesiz sadece Allah, muttakilerden kabul eder.” (Maide, 27)
Muttakiler, materyalist düşünceden uzak olan, Rab’lerini razı etmeyi önceleyen, kimselerdir. Muttakiler, başkalarının haklarına el uzatmayan, hile yapmayan, insanları aldatmayan, dosdoğru kimselerdir.
Başkalarının haklarını, -hangi gerekçe ile olursa olsun- haksızca almak, gasp etmek, gayri ahlaki, gayri insani, İslâm’a ve yüce Allah’ın rızasına aykırıdır. Bu nedenle yüce Allah (cc), bu gayri ahlaki, gayri insani ve gayri İslâmî durumu düzeltmek, bu filleri işleyenleri uyarmak için Hz. Şuayb (as)’ı Rasul olarak göndermiştir.
Kapitalistler, yeryüzünü ifsad eden bozgunculardır
Kapitalistler, yaptıkları hile ve sahtekârlıkları ortaya çıktığında, baskı ve zorbalığa başvurarak kendilerine bir çıkış yolu ararlar. Tarihi süreçte her dönemde var olan materyalist kapitalistler, Hz. Şuayb (as) döneminde de varlık göstermiş, insanların mallarını hile ve sahtekârlıkla almaya çalışmışlardır.
Hz. Şuayb (as), tıpkı diğer Rasuller gibi toplumunu yüce Allah’a kulluğa davet etmiş, toplumsal bozulmayı da dile getirerek bundan vazgeçilmesini istemiştir.
“Medyen’e kardeşleri Şuayb dedi ki: ’Ey kavmim, Allah’a kulluk edin, sizin O’ndan başka ilahınız yoktur, doğrusu Rabb’inizden size Beyyine geldi; artık ölçüyü ve teraziyi tam yapın ve insanların eşyalarına düşük fiyat vermeyin, o, ıslah edildikten sonra yeryüzünü ifsat etmeyin, gerçekten Mü’minler iseniz, bu sizin için daha hayırlıdır.” (A’raf, 85)
Mala düşkün materyalistler, hep kendi çıkarlarını düşünen bencil kimselerdir. Bunlar, kendilerini akıllı zannederek insanları aldatırlar, onların mallarını haksız yere, hırsızlık, hile ve aldatmayla gasp eder, aldıklarını kendileri için kâr sayarlar.
Kapitalist Medyenliler, malı ilah edinen bozgunculardır
Şayet Medyenliler, Hz. Nuh (as), Hz. İbrahim (as) ya da Hz. Muhammed (as) dönemlerinde yaşayan müşrikler gibi şekli putlar edinmiş olsalardı, Kur’an, bunun üzerinde durur, o konuda onları uyarırdı.
Hayatlarını malı artırmaya teksif eden Medyenlilere yapılan çağrı ve uyarıda, şekil verilmiş putlardan değil, Allah’tan başka ilahlarının olmadığı ifadesi, Medyenlilerin ölçü ve tartıda yaptıkları hırsızlık için kullanılıyor. Onlar, malı öncelemişler, her türlü yolsuzluğu, insanları kandırmayı mal için yaparak kulluğu mala hasretmişlerdir.

Temmuz 16, 2022 0

Şuara Suresi, (160-227. ayetler) Hz. Lut (as)

Yazar: Ramazan Yılmaz

Ahlaksızlığın, çirkefliğin en dip noktasına düşen toplumlar helak olmaya mahkûmdur!

Sünnetullah’ın, değişmez esaslarından biri de hiç kuşkusuzdur ki rasullerin, kendi toplumları içerisinden çıkmalarıdır. Hiçbir Rasul, bilmediği, tanınmadığı bir topluma gidip davet yapmamıştır. Hz. Lut (as) da kendi toplumuna gönderilmiş bir Rasul’dür.
160-164- Lut kavmi, gönderilen(rasul)leri yalanladı, o zaman kardeşleri Lut onlara dedi ki: ‘Korkmaz mısınız? Şüphesiz ben, sizin için güvenilir bir Rasul’üm. Allah’tan korkun ve bana itaat edin; ben sizden ona karşılık bir ücret istemiyorum, doğrusu benim ücretim ancak âlemlerin Rabb’ine aittir.’
Rasullerin tümü, kendi toplumlarına gönderilmişlerdir, bu nedenle ayetlerde sürekli olarak “Kardeşleri onlara dedi ki” ifadeleri geçmektedir. Bu da gösteriyor ki, -daha önce de ifade edildiği üzere- her davetçi, öncelikle bildiği, tanıdığı insanlara daveti ulaştıracaktır. Yüce Allah (cc), rasullerin toplum içerisindeki durumlarını şöyle açıklıyor:
“Kendilerine Kitap verdiğimiz kimseler, evlatlarını tanıdıkları gibi onu tanırlar, doğrusu onlardan bir grup, onlar, bildikleri Hakk’ı elbette gizliyorlar.” (Bakara, 146)
Rasullerde öne çıkan diğer örneklikler, toplumlarını yüce Allah’ın birliğine davet etmeleri, insanları kendi etraflarında toplanmaya çağırmaları, toplumda adeta meşru hale gelip kanıksanmış küfür ve şirke, günah ve ahlaksızlıklara karşı tavır almalarıdır.
Her toplumda öne çıkan büyük günahlar olduğu gibi, Hz. Lut (as)’ın toplumunda da -erkek hayvanların bile birbirlerine yapmadıkları- iğrenç bir ahlaksızlık olan livata öne çıkmış, erkekler, dişileri bırakıp erkeklere gitmişlerdir.
165-166- ‘Siz, âlemlerden erkeklere gidiyorsunuz ve Rabb’inizin, eşlerinizde sizin için yarattığı şeyi bırakıyorsunuz! Aksine siz, haddi aşan bir kavimsiniz.’
Rasuller, yüce Allah’a davet ettikleri toplumun, öncelikle içerisinde bulundukları, toplumda kanıksanmış günah ve şirke karşı çıkmışlar, bu fiillerin terk edilmesini istemişlerdir. Çünkü işlenen günahlar terk edilmedikçe iman etmenin hiçbir anlamı olmayacaktır.
Bir kimse, hem küfür ve şirk içerisinde bulunacak, Rabb’ine isyan ederek haddi aşacak, hem de iman etmiş olacak! Bu, mümkün olmayan bir durumdur. İşte bu nedenle rasuller, toplumlarından öncelikle işledikleri cürümleri terk edilmesini istemişlerdir.
İşledikleri cürümler, açık ve net bir şekilde ifade edildiğinde insanlar, kendi hataları ile yüzyüze gelecekler ya tevbe edecekler ya da Hz. Lut (as) kavminde görüldüğü üzere azgınlıklarında haddi aşacaklardır.
167-168- Dediler ki: ‘Doğrusu şayet vazgeçmezsen ey Lut, mutlaka çıkarılanlardan olacaksın.’ Dedi ki: ‘Şüphesiz ben, sizin yaptığınızdan nefret edenlerdenim
Hakk’ı savunanlar, toplumdaki yanlışların üzerine gittikçe onlar, daha çok kızacak, davetçilere saldıracaklardır. Bu durum safların netleşmesini sağlayacaktır. Saflar netleşip herkes, kendi durumunu net anladıktan sonra yüce Allah’ın azabı gelecektir.
169-171- Rabb’im, beni ve ailemi yaptıkları şeylerden kurtar!’ Bunun üzerine onu ve onun ailesini toptan kurtardık, ancak yaşlı bir kadın, geride kalanların içindedir.
Yüce Allah (cc), iman eden ve imanlarında sadık olan kullarına yardım edecek, azgınları da helak edecektir. Burada önemli bir örnek verilmektedir; Hz. Lut (as) ve ona iman edenler kurtarılırken, onun eşi, geride kalanlarla beraber helak edilmektedir.
Hz. Lut (as)’ın eşinin durumu da açıkça göstermektedir ki kişi, Hz. Nuh (as) ve Hz. Lut (as)’ın eşleri gibi Rasul eşi de olsa, gereği gibi yüce Allah’a iman etmedikçe yüce Allah’ın rızasını kazanamaz, helak olmaktan kurtulamaz. İman etmek de inkâr etmek de bireyseldir ve herkes yaptıklarının karşılığını görecektir.
172-175- Sonra diğerlerini yerlebir ettik ve onların üzerine bir yağmur yağdırdık, işte uyarılanların yağmuru ne kötüdür! Şüphesiz bunda bir ibret vardır, onların çoğu, Mü’minlerden değildi; Şüphesiz Rabb’in, O’dur ki Aziz’dir, Rahim’dir.
Hz. Lut (as) kavminin işlediği aşağılık fiil, maalesef, günümüzde bazı hükümetler tarafından desteklenmektedir. Bu hükümetler biri de Erdoğan’ın başında bulunduğu AKP çetesidir. Erdoğan başta olmak üzere, AKP çete üyelerinin hemen tümü, bir ahlaksızlık olan livatayı desteklemektedirler. Bu nedenle bu ahlaksız fili işleyenlere gelecek azap Erdoğan ve AKP çetesini ile bunlara oy verenlere de gelecektir inşaAllah.
İman edenler, yüce Allah’ın verdiği bu örnekliklerden ibret almalı ve ona göre hareket etmelidirler.
Hz. Şuayb (as)
Gayri meşru yollarla başkasının mallarını alanlar helak edileceklerdir.
(*) Hz. Şuayb (as) kıssasının geniş açıklaması için A’raf, 85. ayeti açıklamasına)
Hz. Nuh (as)’dan Hz. Muhammed (as)’a kadar süren Tevhidi mücadelede insanların, Tevhidi esaslara davet edilmelerinde tüm rasullerin şeriatları aynıdır. Tüm rasuller, aynı metotla insanları Rab’lerinin Uluhiyet, Rububiyet ve Melikliğine davet etmişler, aynı imanî esaslar etrafında birleşilmesini, ayrılığa düşülmemesini istemişlerdir. Bu davet metodu, buna uygun hareket etmek tüm rasullerde aynıdır.

Temmuz 14, 2022 0

Krallar Çıplak Olmaz

Yazar: Ramazan Yılmaz

 
 
Krallar Çıplak Olmaz
*
Herkes bunu bilsin ki Krallar çıplak olmaz
Kral çıplaktır diyen gerçekten insan olmaz
Müfteri yalancılar insanlıktan anlamaz
Yalancı kimselerde edep ahlak bulunmaz
*
Brütüsler her zaman mevcuttur bu dünyada
Sezar’a yaranırlar eğilirler huzurda
Huzurunda el pençe kuyu kazar arkada
Böylesi kimselerde haya namus firarda
*
Sezar’a çıplak gelen Brütüs kendisiydi
Yurdundan kovulmuştu Sezar ona yer verdi
Ona değer vererek yükseklere erdirdi
Brütüs hain olup kendisini bitirdi
*
Beş para etmeyeni Vezir yapıp yükseltsen
Kendisine güvenip ona emanet versen
Yürüdüğü yollara kırmızı halı sersen
Yine aslına döner intikam alır senden
*
Sahibinin kovduğu köpeğe sahiplenme
Kapında sadık olur diye hiç ümitlenme
Başını okşayarak gece gündüz besleme
Sana faydası olur diyerek hiç sevinme
*
Sahibi çağırınca koşarak ona gider
Ne kadar beslesen de hemen seni terk eder
Terk etmekle bırakmaz bir de sana kin güder
Böyle nankör olanı piyasada çok ender
*
02.02.2022/Rotterdam