Press ESC to close

Vakıa Suresi

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم

VAKIA SURESİ

Giriş

Yaşanan hayat, -doğumdan ölüme kadar- tıpkı bir sınav süresi gibidir; belli bir süredir; bu süre, hiçbir şekilde uzatılmayacaktır. İnsanların, bu süre içerisinde yaptıkları şeyler geçerli sayılacak, süre dolduğunda, hiçbir şekilde ek süre de verilmeyecektir.

Zaman, sürekli akıp gitmekte, hiçbir şey aynı kalmamaktadır. İnsan, yıllar içerisinde yaşı ilerledikçe ne kadar severse sevsin, ne kadar isterse istesin, çocukluğuna geri dönemediği gibi, yaşlandığında da gençlik yıllarına geri getirememekte, çocukluk ve gençlik yıllarında yapamadığı şeyleri, yaşlandığında hiçbir şekilde yapma kudretine sahip olamamaktadır.

Yaşlanan erkek ve kadınlar, gençliklerini, eski güçlerini, enerjik hareketlerini, güzellik ve zarafetlerini, ne kadar arzu ederlerse etsinler, yeniden elde edememektedirler. Bu nedenle geçip giden zaman içerisinde ele geçen kimi fırsatlar kaçırıldığında bir daha onu yakalamak mümkün değildir.

Konulan süre belli, bu sürede yapılması istenenler bildirilmiş, süre dolduğunda nasıl bir durumla karşılaşacağı da açıkça belirtilmiştir. Belli bir yaşam süresi verilen insana, kendisine belirlenen süreyi, dilediği gibi kullanma iradesi de verilmiş; kişi, söz ve davranışlarında serbest bırakılmıştır.

Yüce Allah (cc), yarattığı her insana bir süre tayin etmiş, süreölçeri çalıştırmıştır. O’nun koyduğu süreyi değiştirecek ya da süreölçeri durdurup geri alacak hiçbir güç yoktur. Süre hızla dolmakta ve belirlenen bitiş çizgisine yaklaşılmaktadır; o bitiş çizgisi göründüğünde artık yapılacak bir şey kalmamıştır.

Kendilerine verilen süreyi, gereği gibi değerlendirenler, mutlu sona yaklaştıkça sevinçli ve huzurlu iken, kendilerine verilen süreyi iyi değerlendirmeyenler, mutsuz ve huzursuzdurlar.

“Hayır, ne zaman ki can, köprücük kemiklerine dayanır ve: ‘Kim afsun yapar acaba?’ denir ve kendisi artık bunun, ayrılık zamanı olduğunu anlar.” (Kıyamet, 26-28)

“O(çıkmakta olan ca)nı geri döndürsenize” (Vakıa, 87)

Yüce Allah (cc) insanı, belli bir amaçla yaratmış, bu amacını gerçekleştirecek bir ömür vermiş, amacına nasıl ulaşacağı ile ilgili kurallarını koymuş, ona yol göstermiştir. Bildirilen kurallar doğrultusunda hareket edip amaçlarına uygun iş yapanlar, Rab’lerini razı etmiş, sürelerinin sonunda kurtuluşa ermişlerdir. Ancak kendilerine bildirilen kuralları tanımayan, savsaklayan, önemsemeyen ve bildirilen kurallara uygun hareket etmeyenler, kendilerine verilen sürelerinin sonunda kaybetmiş, hüsrana uğramışlardır.

Yüce Allah (cc), adalet sahibidir; herkese, kendilerine belirlenen süre içerisinde ne yapmışlarsa, hak ettikleri karşılığı tam verecektir. O, az çalışana az, çok çalışana çok karşılık vereceği gibi, hiç çalışmayana da, çalışmamasının karşılığındaki cezayı verecektir.

“Her birinin yaptıkları işlerden dereceleri vardır; Allah, onlara yaptıklarının karşılığını tam verir; kendilerine hiç haksızlık edilmez.” (Ahkâf, 19)

“Allah da onlara hem dünya karşılığını, hem ahiret karşılığının en güzelini verdi; çünkü Allah, güzel davrananları sever.” (Al-i İmran, 148)

“Siz şükreder iman ederseniz Allah size azap etmeyi ne yapacak? Allah şükrün karşılığını veren, (her şeyi) bilendir.” (Nisa, 147)

İnsanlara verdiği sürenin mutlaka dolacağını bildiren yüce Allah (cc), onların, bu süre içerisinde zamanlarını iyi değerlendirmeleri için elçilerini ardı ardına göndermiştir. Bütün elçiler, kendi toplumlarına, kıyametin yakın olduğunu, o saat geldikten sonra geri dönülemeyeceğini ve pişmanlıkların fayda veremeyeceğini haber vermişlerdir.

Birçok ayette, kıyamet saatinin çok yakın olduğu, o saatin korkunç olacağı net bir şekilde bildirilmiştir. Vakıa süresi girişinde de, kıyamet saatinin olacağı belirtilmektedir.

Vakıa suresinde, vuku bulacak olayın anlatılması, her şeyin toz olup kaybolacağının belirtilmesi ve hiçbir şeyin kalmayacağının ifade edilmesi, büyük bir uyarıdır. İnsanların peşinden koşup toplamaya çalıştıkları dünyevi her şey yok olacak ve insanlar, yaptıkları ile ne kazanmışlarsa onu elde edeceklerdir.

Kıyamet saati, dünyada verilen sürenin bittiğini, sınavın sona erdiğini, bundan sonra hiçbir şeyin yapılamayacağını göstermektedir. Işık veren güneşin elektriği söndürülmüş, gerekli tüm malzemeler toplanmış ve kapılar açılmış, sınavdaki insanlar dışarı atılmıştır. Bundan sonra sınav sonuçları açıklanacak süre başlamıştır.

“Bilmez mi o, kabirlerde olanlar dışarı atıldığı, göğüslerde bulunanlar devşirildiği zaman” (Adiyat, 9-10)

Dünya hayatı sona erdikten kısa bir süre sonra sonuçlar açıklanacak ve insanlar, dünyada yaptıkları işlere göre üç sınıftan birisine gireceklerdir. Bunlar, amel defterleri sağdan verilen mutlu insanlardan, amel defterleri solundan ve arkasından verilen mutsuz kimselerden ve yüksek dereceler elde etmiş seçkinlerden oluşacaktır. Bu, yüce Allah’ın adil sıfatının gereği ve hiç kimseye haksızlık yapılmayacağının göstergesidir.

Surenin açıklaması

Zamanını yalnızca yüce Allah’ın bildiği kıyamet saati, elbette kopacak ve insanların dünya hayatları sona erecektir. O saatin kopması, sıradan bir olay olmadığı gibi, ölüm gibi kolay da olmayacaktır. Bu saat, öyle bir oluş ve dünya hayatı için öyle bir sonuçtur ki, bunu hayal edilmesi bile insanı, halden hale sokmakta, insanın kanını dondurmakta ve beyninde fırtınalar koparmaktadır.

1-2- Olacak vakıa olduğu da, onun oluşunu yalanlayacak yoktur.

Kıyamet saatini yalanlamak, elbette mümkün değildir; mülk tamamen kendisine ait olan kâinatın Rabb’i yüce Allah (cc), mülkünde dilediği gibi tasarruf yapma hakkına sahiptir. Bu nedenle dilediği zaman ve dilediği şekilde mülkünü yok etme takdiri de yalnızca O’na aittir.

Yüce Allah’ın, kıyamet saatinin mutlaka vuku bulacağını bildirmesi ve bunun zamanını gizli tutması, kullarına olan rahmetinin bir gereğidir. O, olacağı mutlak olan ve ansızın gelebilecek saatin zamanını bildirmemekle yaşayan kullarının, kendilerine çeki düzen vermelerini, bildirdiği esaslar uygun hareket ederek rızasını kazanmalarını ve onların, ahirette korkunç ve sürekli azaptan kendilerini korumalarını istemektedir.

Kıyamet saati, dünya hayatının sonu olduğuna, insanların yaptıkları amellerden sorgulanacaklarına göre herkes, yaptığının karşılığında ya yüksek dereceler elde edecek ya da alçalmış bir hale düşecektir. Kıyamet saati, bir yerde, insanlar hakkında kalemlerin kırıldığı ve son kararın verileceği ahirete, herkesin kazandığı ile gideceği bir sonuçtur.

3- O alçaltıcı, yükselticidir!

Kıyamet saati, dünyada, Rab’lerinin kendilerine bildirdiği Tevhidi gerçekleri kabul etmeyip hevalarını ya da kendileri gibi beşer olan başkalarını ilah edinen, hayatlarını, tağuti sistemlerin kurallarına göre düzenleyerek Rab’lerine şirk koşup isyan edenlerin alçaltıldıkları bir sonuçtur. Bu saat, Tevhidi esaslara iman eden, yüce Allah’tan başka tüm otoriteleri ve kanun koyucuları reddederek Rab’lerinin kendilerine bildirdiği hükümler doğrultusunda yaşayan insanların da, yükseltildikleri bir sonuçtur.

Yüce Allah (cc ) Mü’minlerden, insanları, yaklaşan son güne karşı uyarmalarını istemektedir. Bu, yüce Allah’ın, bütün kullarına karşı apaçık bir rahmetidir; O, kullarının, pişmanlıkların fayda vermeyeceği o güne karşı uyarılmalarını ve onların, kendilerini acı bir azaptan kurtarmalarını istemektedir.

“Onları yaklaşan güne karşı uyar; zira (o gün) yürekler, gırtlaklara dayanmıştır; yutkunur dururlar; zalimlerin ne bir dostu, ne de sözü tutulur bir aracıları yoktur.” (Mü’min, 18)

Rahmet ve merhameti, tüm kâinatı kaplayan, kullarına karşı sonsuz merhamet sahibi olan yüce Allah (cc), zalim de olsalar, kullarının, dünya hayatında iken tevbe etmeleri halinde bağışlanacaklarını ve bu tevbenin nasıl olacağını bildirmektedir.

“De ki: ‘Ey nefislerine karşı aşırı giden kullarım, Allah'ın rahmetinden umut kesmeyin; Allah bütün günahları bağışlar, çünkü O, çok bağışlayan, çok esirgeyendir. Size azap gelip çatmadan Rabbinize dönün, O'na teslim olun, sonra size yardım edilmez. Ansızın ve hiç farkına varmadığınız bir sırada, size azap gelmezden önce Rabbinizden size indirilenin en güzeline uyun.” (Zümer, 53-55)

Kıyamet saati gelip çattıktan sonra insanlar, artık geri dönemeyecek ve derecelerini yükseltmek için yeniden bir şeyler yapamayacaklardır. Onlara verilen süre bitmiş, hesapların altı çizilmiş, defterler dürülmüş, her şey, sonuçların ilan edileceği hüküm ve kararın verileceği güne havale edilmiştir. Çünkü artık dünya hayatı bitmiştir.

4-6- Yer şiddetle sarsıldığı, dağlar serpildikçe serpildiği, dağılan toz duman haline geldiği zaman.

İşte o zaman, insanlara verilen bütün fırsatlar bitmiş, her şey sona ermiştir.

(Tekvir ve Karia surelerinde kıyamet saatinde vuku bulacak olaylar, geniş bir şekilde açıklanmıştır.)

Üç sınıf

Dünya hayatı, bir imtihan yeridir; imtihan süresi, insanın hayatının sonuna kadardır ve bu hayatın ne zaman biteceği de sınava girenlere bildirilmemiştir. Bu nedenle sınava girenler –ki, her insan girmektedir- ellerindeki fırsatları çok iyi değerlendirip en iyi sonucu almaya çalışmalıdırlar. Çünkü sınav süresi her an bitecek ve verilen fırsatlar geri alınacaktır.

Yüce Allah (cc), adalet sahibidir ve hiçbir şekilde kullarına zulmetmez. Bu nedenle O, kullarını, söyledikleri sözlere ve yaptıkları amellere göre değerlendirmekte ve herkese, kazandıklarının karşılığını bir hakkın vermektedir.

Dünya hayatındaki sınav sonucunda insanlar, çok başarılı sonuçlar elde edenler, başarılı olanlar ve başarısızlar olarak üç sınıftan birine gireceklerdir. Asıl hedef, en başarılı olanların sınıfına girmektir; bu olmazsa, kurtulmak için başarılı olanların sınıfına dâhil olmaya çalışılmak, ancak kesinlikle başarısızlardan olmamak gerekir.

7-10- Ve sizler üç sınıf olduğunuz zaman, sağın adamları, ne uğurlulardır onlar; solun adamları, ne uğursuzlardır onlar ve o sabıklar, sabıklar!

Dünya hayatını sonunda insanlar, dünyada yaptıkları amellerin kendilerine kazandırdığı sevap ve günahlar nedeniyle üç sınıfa ayrılacaklar. Aslında bu sınıflama, insanların, kendilerine verilen Kur’an’a yaklaşımlarına ve bu Kitap doğrultusundaki söylem ve amellerine göre yapılmaktadır.

Yüce Allah (cc), Adildir; bu nedenle herkese, hak ettiğini verecektir. İman edip salih ameller işleyen, Kur’an doğrultusunda yaşayan ve yolunda daha çok mücadele eden kullarını, yaptıklarına göre mükâfatlandıran yüce Allah (cc), zalimlere de, hak ettikleri cezayı verecek ve dünyada yaptıklarına karşılık onları ebedi azaba sokacaktır.

Yüce Allah (cc), insanları önceden uyarmış, hangi işin daha kazançlı, hangi işin faydalı ya da zararlı olduğunu bildirmiş, kazançlı işlere yatırım yapılmasını istemiştir.

“Bilin ki dünya hayatı bir oyun, eğlence, süs, kendi aranızda övünme mal ve evlat çoğaltma yarışıdır; tıpkı bir yağmura benzer ki bitirdiği ot, ekincilerin hoşuna gider, sonra kurur, onu sapsarı görürsün, sonra çerçöp olur. Ahirette ise çetin bir azap, Allah'tan mağfiret ve rıza vardır; dünya hayatı aldatıcı bir zevkten başka bir şey değildir.” (Hadid, 20)

Yüce Allah (cc), rızasını kazananları iki grupta değerlendirir: yarışıp öne geçenler ve orta yolda gidenler.

Orta yolda gidenler; muktesidun

Doğru olmak, ölçülü davranmak, doğru yol, orta yolu tercih etmek ve mutedil olmak anlamlarına gelen orta yol, bu durumda olanlara da orta yolda gidenler, muktesidun denilmiştir. Aşırılıktan kaçan, ileri gitmeyen anlamlarına da gelen muktesidun Kur’an’da, iman edip güçleri oranında, iman ettikleri esaslar doğrultusunda çalışanlar için kullanılmıştır.

Yüce Allah (cc), doğru yolu göstermiş, ancak bu yola, insanların kendi iradeleri ile girebileceklerini bildirmiştir.

“Doğru yolu (Kasd-us Sebil) göstermek Allah aittir; ancak o yoldan sapan da var. Allah dileseydi, hepinizi doğru yola iletirdi.” (Nahl, 9)

“Eğer onlar Tevrat’ı, İncil'i ve Rablerinden kendilerine indirileni gereğince uygulasalardı, muhakkak ki üstlerinde(ki ağaçların meyvelerinde)n ve ayaklarının altın(daki ürünler)den yerlerdi. İçlerinde orta yolda giden bir ümmet var, ama onlardan çoğu, ne kötü işler yapıyorlar?” (Maide, 66)

Yüce Allah (cc), orta yolda olma ölçüsünün, indirdiği Kitaplara uymak olduğunu, Orta yolu terk edenlerin zalimler olduklarını, bunların çok kötü işler yaptıklarını bildirmiş ve ölçülü hareket ederek orta yolu tercih edenleri de övmüştür.

“Sonra Kitabı kullarımız arasından seçtiklerimize miras verdik; onlardan kimi nefsine zulmedendir, kimi orta gidendir, kimi de Allah'ın izniyle hayırlarda öne geçendir. İşte büyük lütuf budur.” (Fatır, 32)

İman edenleri, yaptıkları işlere göre derecelendiren yüce Allah (cc), herkese, yaptıkları işlere karşılık en güzel mükâfatları vermektedir. İman edenleri bir tutmayan yüce Allah (cc), onları mükâfatlandırırken bile adalet yapmaktadır.

“Hacılara su verme ve Mescid-i Haram'ı şenlendirmeyi; Allah'a, ahiret gününe iman edeni, Allah yolunda cihad edenle bir mi tuttunuz? Bunlar, Allah katında bir olmazlar; Allah, zalimler topluluğuna yol göstermez.

İman eden, hicret eden ve Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla savaşanların, Allah katında dereceleri daha büyüktür; işte kurtuluşa erenler onlardır.” (Tevbe, 19-20)

“İman edenlerden, özürsüz olarak yerlerinde oturanlar ile mallarıyla, canlarıyla Allah yolunda cihad edenler bir olmaz. Allah, mallarıyla, canlarıyla cihad edenleri, derece bakımından oturanlardan üstün kılmıştır. Ancak Allah hepsine de güzellik vadetmiştir ama mücahitleri oturanlardan çok daha büyük ecirle üstün kılmıştır.” (Nisa, 95)

Orta yolda gidenler, Tevhidi esaslara iman eden, şirke bulaşmayan, hayatlarını Kur’ani ölçüler içerisinde düzenleyen kimselerdir. Bunlar, bireysel ibadetlerinde hassasiyet gösteren ancak Allah yolunda cihad eden, insanları Tevhidi esaslara çağıran, bu uğurda birçok sıkıntı ve zorlukla karşılaşan kimseler gibi aktif olmayan kimselerdir.

“Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmet oldunuz, iyiliği emreder, kötülükten men edersiniz ve Allah'a inanırsınız. Eğer Kitap ehli, inanmış olsaydı, elbette kendileri için iyi olurdu; onlardan inananlar da var, ama çokları yoldan çıkmışlardır.” (Al-i İmran, 110)

Müslümanlar, tüm insanlık için çıkartılmış hayırlı bir ümmettir. Bu ümmet, bir bütündür; ancak bu ümmet içerisinde insanları Tevhidi esaslara davet eden, iyiliği emredip kötülükten men eden kimseler de bulunmaktadır. İşte bunlar, diğer Müslümanlara oranla daha fazla çalışan ve mücadele eden kimselerdir.

“İçinizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülükten men eden bir topluluk olsun; işte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (Al-i İmran, 104)

Yüce Allah (cc), hiç kimseye gücünün üstünde bir yük yüklememiş, hiç kimseyi de gücünün üstünde bir şeyden sorumlu tutmamıştır. O, Adil sıfatı gereği, herkesi gücü oranında sorumlu tutmuş, onlara, ona göre de mükâfatlarını vermiştir. Yüce Allah (cc), mal ve fiziksel güce sahip olmayanlara, cihad etme konusunda bir mükellefiyet yüklememiş, ancak onlara da en güzel mükâfatları lütfetmiştir.

“Köre güçlük yoktur, topala güçlük yoktur, hastaya güçlük yoktur; kim Allah'a ve Rasulüne itaat ederse (Allah) onu, altından ırmaklar akan cennetlere sokar; kim de yüzçevirirse onu da acı bir azaba uğratır.” (Fetih, 17)

Mali ve fiziksel güce sahip olmayanları, şirk koşmadıkları sürece cennetle müjdeleyen yüce Allah (cc), imandan yüzçevirip şirke girenlere de en acı bir şekilde azap edecektir. Buradaki temel kıstas, hiç kuşkusuzdur ki, şirk koşmadan yüce Allah’a iman etmek ve güç oranında O’nun yolunda çalışmaktır. Güçleri oranında Allah yolunda gayret gösterenler, hak ettikleri mükâfatlarını mutlaka alacaklardır.

Yüce Allah (cc), rızasını kazanmak için gayret sarf edenleri, samimiyetleri oranında mükâfatlandıracak ve onlara rahmet edecektir.

“Bedevi Araplardan kimi de var ki Allah'a ve ahiret gününe inanır, verdiğini Allah'a yakın dereceler kazanmağa ve Rasulün dualarını almağa vesile sayar; gerçekten o (verdikleri) kendileri için yakın dereceler(e vesile)dir. Allah onları rahmetinin içine sokacaktır; muhakkak ki Allah bağışlayandır, esirgeyendir.” (Tevbe, 99)

Yüce Allah (cc), kullarına karşı elbette şefkat ve merhamet sahibidir; ancak bu, onların, O’nun rahmetini talep etmelerine bağlıdır. Kim, ne oranda Rabb’inin rahmetini talep etmişse yüce Allah ona, o oranda rahmet edecektir. O’nun rızasını kazanmak için az çalışan çalıştığının karşılığını, çok çalışan da çok çalışmasının karşılığını alacaktır ki yüce Allah (cc) bunlara yarışmayı önde götürenler, yarışmada öne geçenler demektedir.

Yarışıp öne geçenler; sabikun

Yüce Allah’ın övgüsüne en çok mazhar olanlar, hiç kuşkusuzdur ki, O’nun rızasını kazanmak için hayatlarını Kur’an’a göre düzenleyen, gece gündüz demeden Allah yolunda mal ve canları ile çalışan, Rabb’inin yolunda hayatlarını ortaya koymaktan çekinmeyen, bu uğurda mücadele edip başlarına gelenlere sabredenlerdir.

Dünya hayatı, aslında en iyiyi, en güzeli elde etme yarışmasından başka bir şey değildir. Yüce Allah (cc), iman edenlerin, en iyi ve en güzel olanı elde etmeleri için çalışmalarını istemektedir. En iyi ve en güzel olan şeyin ne olduklarını bildiren yüce Allah (cc), bunların, Kendi rızası ve bu rızayı kazandıracak Tevhidi mücadele ve salih ameller olduklarını açıklamıştır.

“Herkesin yöneldiği bir yönü vardır, o halde hayır işlerine koşun; nerede olsanız, Allah sizi bir araya getirir, elbette ki Allah, her şeyi yapabilir.” (Bakara, 148)

“Onlar, Allah'a ve ahiret gününe inanırlar, iyiliği emreder, kötülükten men ederler; hayır işlerine koşarlar, işte onlar Salihlerdendir.” (Al-i İmran, 114)

“İşte onlar, hayırda yarışanlar ve onlar hayırda önde geçenlerdir.” (Mü’minun, 61)

“Kim verir korunursa ve en güzeli tasdik ederse ona en kolayı kolaylaştırırız.” (Leyl, 5-7)

Kur’an, her şeyi apaçık bir şekilde açıklamış, insanların, buna göre hareket etmelerini istemiştir. Belirlenen ölçüler içerisinde hayatlarını düzenleyenlerin, Allah yolunda malları ve canları ile çalışanların, elbette Rab’leri katında mükâfatlar vardır.

Kur’an, iman edenlerden, Allah yolunda, hayırlarda yarışmaların yüce Allah’ın lütfu ile kurtuluşa erdiklerini bildirmektedir.

“Rabbinizden bir mağfirete ve genişliği, gökle yerin genişliği gibi olup Allah'a ve elçilerine iman edenler için hazırlanmış bulunan bir cennete koşun; işte bu, Allah'ın dilediğine vereceği lütfudur; Allah, büyük lütuf sâhibidir.” (Hadid, 21)

Hayırda öne geçen sabikunlar, hayatlarını Allah yolunda mücadeleye adayan, Tevhidi esasların, insanlara ulaştırılması için gece gündüz demeden çalışan, Rab’lerinin kendilerine verdiği rızıktan infak eden, yeryüzünden fitne unsuru olan beşeri şirk ve küfür düzenlerini kaldırıp Allah’ın dinini hâkim kılmak için çalışan kimselerdir. Bunların dereceleri ve mükâfatları, diğerleri ile kıyaslanamayacak oranda büyüktür.

Yüce Allah (cc), rızasını kazanmak için yarışmayı önde götürenlere ve onların peşinden gidenlere, Muhacir ve Ensar’ı örnek vermekte ve böyle olunması halinde kurtuluşa ereceklerini bildirmektedir.

“Muhacirlerden ve Ensârdan ilk öne geçenler ile bunlara güzelce tabi olanlar; Allah onlardan razı olmuş, onlar da O'ndan razı olmuşlardır. (Allah) onlara, altlarından ırmaklar akan, içinde ebedi kalacakları cennetler hazırlamıştır; işte büyük kurtuluş budur.” (Tevbe, 100)

Muhacir ve Ensar, iman ettikleri Tevhidi esasları, insanlara duyurmak için Allah yolunda hayatlarını hiçe sayarak mücadele etmişler, bu uğurda canları da dâhil, dünyevi tüm değerlerini ortaya koymuşlar, yerlerini yurtlarını terk etmişler, başlarına gelenlere sabretmişler ve nihayet canlarını vermişlerdir.

Öncülerden olmak, ileri geçmek elbette kolay bir şey değildir; bu konuda iddia sahibi olanların, çok çalışmaları, fedakârlık yapmaları gerekir. Bu, öyle bir fedakârlıktır ki, vazgeçilmez, ertelenmez ve yarım bırakılmaz; insanın, hayatı pahasına devam ettireceği bir fedakârlıktır. İşte öne geçen örnek sabikunlar.

“Nice peygamber var ki, kendileriyle beraber birçok erenler çarpıştılar; Allah yolunda başlarında gelenlerden yılmadılar, zayıflık göstermediler, boyun eğmediler. Allah sabredenleri sever; sadece şöyle diyorlardı: ‘Rabbimiz, bizim günahlarımızı ve işimizde taşkınlığımızı bağışla, ayaklarımızı (yolunda) sağlam tut, kâfir topluma karşı bize yardım eyle! Allah da onlara hem dünya karşılığını, hem ahiret karşılığının en güzelini verdi; çünkü Allah, güzel davrananları sever." (Al-i İmran, 146-148)

Önde gidenlerden olmak, sözel olarak belli sloganları, kavram ya da ayetleri kullanmak değil, iman edilen esaslar doğrultusunda mücadele etmek, bu uğurda korkmadan, çekinmeden hareket etmektir.

“Onlar ki yaralandıkları halde yine Allah'ın ve Rasulünün çağrısına uydular; onlardan güzel davrananlar ve (günahlardan) korunanlar için pek büyük ecir vardır.

“Onlar ki yaralandıkları halde yine Allah’ın ve Rasulünün çağrısına uydular; onlardan güzel davrananlar ve korunanlar için pek büyük ecir vardır. Onlar ki, halk kendilerine: ‘İnsanlar size karşı ordu toplamışlar, onlardan korkun’ deyince, (bu) onların imanını artırdı ve: ‘Allah bize yeter, O, ne güzel vekildir’ dediler.” (Al-i İmran, 172-173)

“Ey iman edenler, sabredin, direnin, savaşa hazırlıklı, uyanık bulunun ve Allah'tan korkun ki, başarıya eresiniz.” (Al-i İmran, 200)

“Eğer Allah yolunda öldürülür ya da ölürseniz, Allah'ın bağışlaması ve rahmeti, onların topladıkları(dünya malı)ndan daha hayırlıdır.” (Al-i İmran, 157)

Önde giden öncüler, mallarını ve canlarını, cennet karşılığında Rab’lerine sunmuşlar, Rab’leri de onlardan, bu sunumlarını kabul etmiş ve arzuladıkları cenneti kendilerine lütfetmiştir. İşte bu, büyük bir başarıdır; çalışanlar bunun için çalışsınlar.

“Allah, Mü’minlerden canlarını ve mallarını cennet kendilerinin olmak üzere satın almıştır. Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve öldürülürler; bu, Allah'ın, Tevrat'ta, İncil'de ve Kur'an'da üstlendiği gerçek bir sözdür! Kim Allah'tan daha çok sözünde durabilir! O halde O'nunla yaptığınız bu alışverişinizden ötürü sevinin; gerçekten bu, büyük başarıdır.” (Tevbe, 111)

Akıllı bir kimse, elindeki sermaye ile küçük bir yatırım yaparsa, ancak hayatını idame edecek kadar bir kazanca sahip olabilir. Elindeki sermaye ile büyük bir yatırım yapan bir kimse ise, çok daha fazla bir kazanç elde eder ve hem daha rahat bir hayat sürer, hem de çevresinde gıpta edilecek bir kişiliğe ve konuma sahip olur.

Yüce Allah (cc), herkese eşit bir sermaye vermiş ve bunu değerlendirmeleri için insanlara yol göstermiştir. İnsanlardan kimi, Rab’lerinin kendilerine verdiği sermayeyi, Rab’lerinin gösterdiği şekilde değerlendirerek büyük yatırımlar yapmışlar ve sonuçta büyük bir kazanç elde etmişlerdir.

Yüce Allah (cc), Kendisinin bildirdiği şekilde yatırım yapanları övmekte ve elde ettikleri kazançlarını şimdiden müjdelemekte, büyük yatırım yapan kimselerin, elde edecekleri kazançları bildirmektedir.

Kur’an’ı hayat düsturu olarak kabul eden Müslümanlar, vahyin belirlediği ölçüler dâhilinde hareket etmeli, kendilerinden önce geçen önde giden sabikunlar gibi olmalıdırlar. Bunun için onlar, Hz. Nuh (as) gibi, gece gündüz demeden, açık ve gizli olarak Tevhidi esasları insanlara ulaştırmaya çalışmalı; Hz. İbrahim (as) gibi, en yakınlarından başlayarak insanları yüce Allah’ı birlemeye davet etmeli, müşriklerle saflarını ayırmalı; Hz. Musa (as) gibi, en zorba kâfirlere karşı hiçbir korku duymadan Hakkı ortaya koymalı; Hz. Muhammed (as) gibi, Tevhidi esaslar uğrunda, zulüm ve işkencelere aldırış etmeden davetini sürdürmeli ve gerekirse yurdunu terk etmelidir.

Öncü Müslümanlardan olmak isteyenleri, ne Hz. Nuh (as)’a kurulan büyük tuzaklar, ne Hz. İbrahim (as) ve Ashabı-ı Uhdud davetçilerinin içine atıldıkları ateşler, ne Hz. Yusuf (as)’ın konulduğu zindanlar, ne Kasabalılara giden davetçilerin şehit edilmelerine neden olan taşlar, ne Hz. Muhammed (as) ve Ashabı-ı Kehf’in yurtlarından hicret etmelerine neden olan zulümler durdurmalıdır.

Günümüz Müslümanları, kendilerinden önce geçenler gibi hareket ederek onların uğradıkları sıkıntı ve zulümlere göğüs gerip mücadele etmedikçe öncü Müslümanlardan olamazlar ve vadedilen mükâfatları elde edemezler.

“Yoksa siz, sizden önce geçenlerin durumu başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız! Onlara öyle yoksulluk ve sıkıntı dokunmuştu, öyle sarsılmışlardı ki, nihayet Peygamber ve onunla birlikte iman edenler: ‘Allah’ın yardımı ne zaman?’ diyecek olmuşlardı; iyi bilin ki, Allah'ın yardımı yakındır.” (Bakara, 214)

Yüce Allah’ın, dünya ve ahirette Mü’minlere olan vaadi, rahmet ve merhameti ancak bildirdiği hükümler doğrultusunda hareket eden, bu uğurda bütün değerlerini ortaya koyan, başlarına gelenlerden dolayı sıkıntı duymayıp sabreden kulları içindir. O, ne vadetmişse onu kullarına verecektir, çünkü o vaadinden dönmez.

“Rabbimiz bize, elçilerine vadettiğini ver, kıyamet günü bizi rezil, perişan etme; zira sen verdiğin sözden caymazsın!” (Al-i İmran, 194)

Yüce Allah (cc), adalet sahibidir, öncekilere ne vadetmiş ve ne vermişse, öncekiler gibi iman edip iman ettikleri esaslar doğrultusunda mücadele edenlere de aynısını verecek ve onları, cennetlerle mükâfatlandıracaktır.

11-26- İşte onlardır yaklaştırılanlar, nimet cennetlerinde; çoğu öncekilerden, birazı da sonrakilerden, altın ve cevahirle işlenmiş tahtlar üzerindedirler. Onların üzerinde karşılıklı yaslanırlar, çevrelerinde, ebedi yaşamağa erdirilmiş gençler dolaşır; akıp giden şarap kaynağından doldurulmuş testiler, ibrikler ve kadehlerle; ondan ne başları ağrıtılır, ne de akılları giderilir; beğendikleri meyve, canlarının çektiği kuş et(ler)i, iri gözlü huriler, saklı inciler gibi; yaptıklarına karşılık olarak. Orada ne boş bir söz ve ne de günaha sokan bir laf işitirler; duydukları söz, yalnız ‘Selâm, selâmdır.

İşte önceki ve sonraki öncü Müslümanlara vadedilen mükâfatlar, sonsuz nimetler, içerisinde ebedi yaşanacak cennetler. Bütün bunlar, o öncü Müslümanların, dünya hayatlarında, Allah yolunda mücadele etmelerinden dolayı kazandıkları nimetlerdir. Rab’leri onları, dünyada elde edemedikleri mükâfatlarla kıyaslanamayacak derecede ve güzellikte mükâfatlarla ödüllendirmiştir.

27-35- Sağın adamları, nedir o sağın adamları, (onlar) dikensiz kirazlar, meyve dizili muzlar, uzamış gölge(ler), fışkıran sular, pek çok meyve arasında; tükenmeyen, yasaklanmayan ve yükseltilmiş döşekler üstündedirler. Dediler ki: ‘Bizden tasayı gideren Allah'a hamdolsun, doğrusu Rabbimiz çok bağışlayan, çok karşılık verendir. O (Rab) ki, lütfuyla bizi durulacak yurda kondurdu; orada bize ne bir yorgunluk dokunur ve ne de orada bize bir usanç dokunur.

“Adn cennetleri; oraya girerler; orada altın bilezikler ve inci(ler) takınırlar; orada giysileri de ipektir.” (Fatır, 33)

Kullarına karşı cömert olan yüce Allah (cc), onların, kendi rızası için yaptıkları en küçük bir hareketlerini, az da olsa verdikleri infaklarını, O’nun uğrunda harcadıkları zamanlarını en güzel şekilde değerlendirmekte ve kat kat karşılığını vermektedir. Kullara verilen mükâfatlar, elbette yüce Allah’ın rahmetinin bir gereğidir; kullar, O’nun rahmeti olmadan, kendi çabaları ile bu denli büyük mükâfatları elde edemezler.

“Bize verdiği sözü yerine getiren ve bizi dilediğimiz yerinde oturacağımız bu cennet yurduna varis kılan Allah'a hamdolsun, (Allah için) çalışanların ücreti ne güzeldir’ demişlerdir.” (Zümer, 74)

“İşte büyük kurtuluş budur; çalışanlar, bunun için çalışsınlar.” (Saffat, 60-61)

Akıl kimseler, kısacık dünya hayatında Rab’lerini razı ederek ebedi hayatlarını kazanmak için çalışandır; akılsız kimseler ise, kısacık dünya hayatını ahirete tercih ederek ebedi hayatlarını kaybedenlerdir.

Öncü Müslümanlar, kendileri ile beraber babalarının, eşlerinin ve çocuklarının da o lütfedilen mükâfatlara ulaşmalarına sebep olurlar. İşte büyük kurtuluş budur!

“Rabbimiz, onları ve babalarından, eşlerinden, çocuklarından iyi olan kimseleri onlara söz verdiğin Adn cennetlerine sok; şüphesiz üstün olan, hâkim olan sensin sen!” (Mü’min, 8)

“Ve onlar, Rablerinin yüzünü arzu ederek infak ederler; namazı kılarlar, kendilerine verdiğimiz rızıktan gizli ve açık olarak harcarlar ve kötülüğü iyilikle savarlar. İşte şu yurdun sonucu onlarındır; Adn cennetlerine girerler, babalarından, eşlerinden ve çocuklarından iyi olanlar da kendileriyle beraber olur. Melekler de her kapıdan yanlarına varırlar: ‘Sabretmenize karşılık selâm size, yurdun sonu ne güzel! (derler).” (Rad, 22-24)

Önde gidenlerin, dünya hayatlarındaki çalışmaları karşılığında yüce Allah (cc), ahirette onlara ve ailelerine en güzel karşılıkları vereceğini vadetmiştir. Bu mükâfatların yanında onlara kendi eşleri ile beraber başka tertemiz eşler de nasip edecektir.

“İman edip salih amel işleyenlere, altlarından ırmaklar akan cennetlerin kendilerine ait olduğunu müjdele! Onlardaki herhangi bir meyveden rızıklandırıldıkça: ‘Bu, daha önce de rızıklandığımız şeydir’ derler. Onlara, ona benzer verilmiştir; onlar için orada tertemiz eşler de vardır ve onlar orada ebedi kalacaklardır.” (Bakara, 25)

35-40- Biz kadınları da yeniden bir güzel inşa etmişiz, onları bâkireler yapmışızdır; hep yaşıt sevgililer; sağın adamları için bir bölümü öncekilerdendir, bir bölümü de sonrakilerdendir.

Sünnetullahta değişiklik olmayacağını bildiren yüce Allah (cc), önceki ve sonraki bütün öncü Müslümanlara aynı mükâfatları verecektir.

Zalimler

(Zalimler konusu Fatır suresi, 32. ayetinin tefsirinde açıklanmıştır.)

Buradaki, solun adamları, ashab-uş Şimal ifadesi, kâfir, müşrik, münafık, fasık ve mürtetlerin ortak sıfatları olan tüm zalimleri içine alır. İşte bu zalimlere verilenler.

41-49- Solun adamları, nedir o solcular? (Amel defterleri, soldan verilenler), delikçiklere işleyen bir ateş ve kaynar su içinde, kara dumandan bir gölge altında ki, ne serindir, ne faydalı. Zira onlar, bundan önce varlık içinde şımartılmışlardı, büyük günah işlemekte ısrar ediyorlardı ve diyorlardı ki: ‘Biz öldükten, toprak ve kemik yığını olduktan sonra biz mi bir daha diriltileceğiz; önceki atalarımız da mı?’ De ki: ‘Öncekiler de sonrakiler de.

Yüce Allah (cc), orta yolda gidenlere, ileri geçenlere ve zalimlere, dünyada yaptıkları amellere karşılık alacakları mükâfat ve cezaları açıklayarak onların, karşılaşacakları durumu görmelerini ve ona göre hareket etmelerini istemektedir. Bu, elbette yüce Allah’ın, kullarına olan rahmetinden başka bir şey değildir.

İnsanların, dönüşü bulunmayan, pişmanlığın fayda vermediği kıyamet gününde zor duruma düşmemeleri için yüce Allah (cc) onlara o günün manzarasını göstermekte ve buna göre seçimlerini yapmalarını istemektedir.

50-56- Belli bir günün buluşma vakti için mutlaka toplanacaklardır; sonra siz de ey sapık yalanlayıcılar. (Onlar) mutlaka bir Zakkum ağacından yiyecekler, onunla karınları(nı) dolduracaklar, üzerine de kaynar su içeceklerdir; susuzluk hastalığına tutulmuş develerin içişi gibi içeceklerdir! İşte ceza gününde onların ağırlanışı böyledir.

Yüce Allah (cc), Kıyamet gününde, Kendi huzurunda toplanılacağını haber vermiş, o gün zalimlerin alacakları cezaları açıklamış ve uğrayacakları korkunç akıbeti apaçık bir şekilde bildirmiştir. Akıllı kimse, dünya hayatındaki kısa ve geçici bir hayat, yalancı bir mutluluk için, ebedi hayatındaki huzur ve mutluluğu feda edemez.

Akletmeyenler, dünya hayatını ahirete tercih edip ebedi hayatlarını perişan ederler. Böyle bir tercih yapmak insanın kendisine verebileceği en büyük zarardır; çünkü kısa dünya hayatını akıllıca değerlendirmeyenler, ahiret hayatında sürekli bir azabı satın almışlardır.

“İşte onlar, ahireti verip dünya hayatını satın alan kimselerdir; onlardan azap hiç hafifletilmez ve onlara hiç yardım edilmez.” (Bakara, 86)

Kullarına karşı olan merhametinden dolayı yüce Allah (cc), ahiretin daha sürekli ve iyi olduğunu hatırlatarak onlardan, ahirete yaraşır biçimde çalışmalarını istemektedir.

“Kim de ahireti ister ve iman ederek ona yaraşır biçimde çalışırsa, öylelerinin çalışmalarının karşılığı verilir.” (İsra, 19)

Dünya hayatının ve bu hayat içerisindeki her şeyin geçici, ahiret hayatının sürekli olduğu konusunda iman eden sihirbazların, Fir’avn’e karşı onurlu bir şekilde söyledikleri üzerinde önemle durulmalıdır.

Sihirbazlar, daha birkaç dakika önce kutsayıp kendisinden korktukları Fir’avn’e, Hz. Musa (as) ve Hz. Harun (as)’ın getirdikleri gerçeklere iman ettiklerini haykırmışlar, onun tüm tehditlerine, yapacağını söylediği işkence ve azaplara karşı tercihlerini sürekli olandan yana kullanmışlar ve ona aldırış etmemişlerdir.

“Ve büyücüler secdeye kapandılar: ‘Alemlerin Rabbine iman ettik, Musa ve Harun'un Rabbine!’ dediler.

Fir'avn: ‘Ben size izin vermeden ona inandınız mı? Bu, bir tuzaktır, şehirde bu tuzağı kurdunuz ki, halkını oradan çıkarasınız, ama yakında bileceksiniz! Elbette ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim, sonra hepinizi asacağım!’ dedi.

Dediler ki: ‘Biz zaten Rabbimize döneceğiz; Rabbimizin, bize gelmiş olan ayetlerine iman ettiğimiz için bizden öç alıyorsun. (Ey) Rabbimiz, üzerimize sabır boşalt ve bizi Müslümanlar olarak öldür!” (A’raf, 120-126)

Akıllı kimse, fayda ve zararı, sürekli ve geçici olanı bilen, tercihini kendisine fayda verecek ve sürekli olacak olandan yana koyan, bunun için çalışan kimsedir. Bu anlamda sihirbazlar, sürekli olanı tercih etmişler ve tavırlarını açıkça ortaya koymuşlardır.

“Dediler ki: ‘Biz seni, bize gelen açık delillere ve bizi yaratana tercih edemeyiz; yapacağını yap, sen ancak bu dünya hayatında istediğini yapabilirsin. Biz Rabbimize iman ettik ki (O) bizim günahlarımızı ve senin bizi yapmaya zorladığın büyüyü bağışlasın. Allah daha hayırlı ve (O'nun mükâfatı ve cezası) daha süreklidir.” (Taha, 72-73)

Yüce Allah (cc), kullarının, kendi yararlarına ve sürekli olanı tercih etmelerini istemiş, bunun için onları sürekli bir şekilde uyarmış, geçici olan zevklerin, insanı nasıl hüsrana sürüklediğini, sürekli olanın ise kurtuluşa ulaştırdığını bildirmiştir.

Yüce Allah (cc), merhametini, zalimler için de göstermekte, onların, yaptıkları küfür ve azgınlıktan vazgeçmeleri halinde bağışlanacaklarını bildirmekte ve tekrar tekrar düşünmeleri için onlara yaratılışlarını hatırlatmaktadır.

İnsanın yaratılışı

İnsanın, iman etme konusunda kendi yaratılışını düşünmesi, en önemli aşamadır. Çünkü kendilerinin neden, nasıl, niçin yaratıldıklarını, görev ve sorumluluklarını düşünmeyen kimseler, hiçbir şekilde yaratıcılarına gereği gibi iman etmezler. Bu nedenle insanların, öncelikle kendi yaratılışlarını, kendilerini yaratanı, bu muazzam yaratılışın nasıl gerçekleştiğini, yaratılmanın nedenini iyi düşünmelidirler.

57-59- Biz sizi yarattık; doğrulamanız gerekmez mi! Akıttığınız meniyi gördünüz mü? Siz mi onu yaratıyorsunuz, yoksa yaratıcılar biz miyiz?

İnsanların, yaratılışın nasıl gerçekleştiğini düşünmelerini isteyen yüce Allah (cc), öncelikle yaratılışın temel maddesi olan meniye dikkatleri çekmektedir. O, meninin, nasıl oluştuğunu ve kim tarafından yaratıldığını düşünmelerini istemekte, insanların bu konuda bir güçlerinin olmadığını belirtmektedir.

“Andolsun biz insanı çamurdan bir süzmeden yarattık.” (Mü’minun, 12)

Rabb’inin yarattığı besinleri yiyip içen insanın, yiyip içtiği besinler, vücudunda belli aşamalardan geçerek değişik maddelere dönüşür. Hayatın idame edilmesini sağlayan kan; vücudun hareketlerini sağlayan organların fonksiyonlarını sürdürmesine yardımcı olan salgılar, tükürük, idrar, vücudun fiziksel gelişimini yapan kemik, deri, et ve yağ, vücudun değişik uzuvlarını koruyan saç, kaş, kirpik, kıl, tırnak ve nihayet vücudun ihtiyaç duyduğu tüm enerji, yenilen ve içilen besinlerden sağlanmaktadır.

Vücudun tükettiği besinler, çok değişik ve karışık oldukları halde yüce Allah’ın, mükemmel bir şekilde inşa ettiği ve hepsine görevlerini bildirdiği organlarda dönüşüme tabi tutulur ve her organ, kendi hayatiyetini sürdürecek maddeyi bu besinlerden alır. Hiçbir organ, başka bir organın ihtiyaç duyduğu maddeyi almadığı gibi bunlar arasında maddelerin paylaşımı konusunda herhangi bir kargaşa ya da tartışma da olmaz.

İnsan vücudu, öyle mükemmel bir mekanizmadır ki, yenilen ve içilen besinlerden oluşan kan, diğer salgılar, meni, idrar, (kadınlarda) süt ve diğer atıklar, yaratılan mükemmel mekanizmadan geçip kendilerine ayrılan bölümdeki işlevlerini sürdürürler.

“İnsan neden yaratıldığına bir baksın, atılan bir sudan yaratıldı; bel ile kaburga kemikleri arasından çıkan (bir sudan).” (Tarık, 5-7)

Yaratılışın temel maddesi olan meni, insan vücudunda bel ile kaburga kemikleri arasından adeta işlenerek hazırlanmakta ve süzülerek çıkmakta, takdir edilen bir plan çerçevesinde ulaşması gereken yere ulaşarak orada kendisine bir yer edinmektedir.

“Sonra onu bir nutfe (sperm) olarak sağlam bir karar yerine koyduk, sonra nutfeyi alaka(embriyo)ya çevirdik, alakayı bir çiğnemlik ete çevirdik, bir çiğnemlik eti kemiklere çevirdik, kemiklere et giydirdik; sonra onu bambaşka bir yaratık yaptık. Yaratanların en güzeli Allah, ne yücedir!” (Mü’minun, 13-14)

“Ey insanlar, eğer öldükten sonra dirilmekten kuşkuda iseniz (bilin ki) biz sizi topraktan, sonra nutfeden, sonra alakadan, sonra biçimlenen ve biçimlenmeyen bir çiğnem et parçasından yarattık ki, size (kudretimizi) açıkça gösterelim. Dilediğimizi belirtilmiş bir süreye kadar rahimlerde tutarız, sonra sizi bir bebek olarak çıkarırız, sonra gücünüze ermeniz için (sizi büyütürüz); içinizden kimi (çocukken) öldürülür, kimi de ömrün en kötü (ihtiyarlık) çağına itilir ki, bilirken bir şey bilmez hale gelsin. Yeri de kurumuş, ölmüş görürsün, fakat biz onun üzerine suyu indirdiğimiz zaman titreşir, kabarır ve her güzel çifti bitirir.”(Hac,5)

İnsanın yaratılışını muazzam bir şekilde kudretini göstermek için anlatan yüce Allah (cc), bu mükemmel yaratılışın ancak Kendisi tarafından yapıldığını bilmelerini insanlardan istemekte ve bu yüce yaratıcıya kulluk etmelerini bildirmektedir.

Günümüzde tıp, ilmi olağanüstü denilebilecek bir gelişim göstermiş, insanın, bir meniden hangi aşamalardan geçerek oluştuğunu, adeta an be an göz önüne sermektedir. Bu, hayranlıkla izlenmekte ve yüce Allah (cc), inkârcılara şöyle seslenmektedir.

62- Andolsun, ilk yaratmayı bildiniz, düşünüp ibret almanız gerekmez mi?

Basit ve bulanık bir su olan meninin, nasıl oluştuğunu, oluştuktan sonra da, bir yaratıcı olmadan şekil alamayacağını ve canlı insan haline gelemeyeceğini her aklıselim kimse bilir. Ancak inkâr ve isyanlarında sınır tanımayanlar, insanın bu yaratılışındaki mükemmelliği ve kimin tarafından gerçekleştirildiği gerçeğini gizlemektedirler. İşte bu, gerçekleri gizlemek, apaçık bir şekilde küfür ve yaratana isyandır.

Gerçekten insanlar, cahil ve nankördürler; neden, nasıl yaratıldıklarını düşünmeden, acziyetlerine bakmadan, kendilerini bir damla sudan yaratan Rab’lerine şirk koşup isyan etmekte, nankörlük yaparak küfre sapmaktadırlar.

“İnsan, bizim kendisini nasıl bir nutfe(sperm)den yarattığımızı görmedi mi ki, şimdi apaçık bir hasım kesildi; kendi yaratılışını unutarak bize bir misal verdi: ‘Şu çürümüş kemikleri kim diriltecek?’ dedi. De ki: ‘Onları ilk defa yaratan diriltecek; O, her yaratmayı bilir." (Yasin, 77-79)

İnsanlara, yaratılışlarını anlatan yüce Allah (cc), hemen akabinde onlara ölümü de hatırlatmakta ve ölümün de Kendisi tarafından takdir edildiğini bildirmektedir. Bütün bu anlatılanlarla yüce Allah (cc), kullarının, şirke ve küfre girmekten ve Kendisine karşı isyan etmekten sakınmalarını istemektedir.

60-61- Aranızda ölümü takdir eden biziz ve bizim önümüze geçilmiş değildir. (Ölümü takdir ettik) ki sizin yerinize benzerlerinizi getirelim ve sizi, bilmediğiniz bir biçimde yeniden inşa edelim.

Rahmeti, kâinatı kuşatan, bütün kullarına karşı sonsuz bir merhamete sahip olan yüce Allah (cc), insanlara ve tabii ki azgınlığı yol edinen zalimlere, kendileri için yarattığı her şeyden örnekler vererek onları, bunlar üzerinde düşünmeye sevk etmektedir.

Yaratılışa dikkatler çekildikten hemen sonra yine insana verilen nimetlere anlatılmaktadır. Bu ayetlere muhatap olan kimse, aslında hiçbir şeye sahip olmadığını anlayacak, Rabb’inin hükmüne daha kolay teslim olacaktır. Ancak insan gerçekten nankördür.

“Kahrolası insan, ne kadar da nankördür!” (Abese, 17)

İnsanlar, yiyecek ve içeceklerinin nasıl yaratıldığını düşünseler, elbette bunların yaratıcısını da bilecekler ve böylece Rab’lerine koştukları şirki ve içerisine düştükleri küfrü terk edecekler, Rab’lerine gereği gibi iman edip kulluk yapacaklardır.

63-67- Ektiğinizi gördünüz mü! Siz mi onu bitiyorsunuz, yoksa bitirenler biz miyiz! Dileseydik, onu kuru bir çöp yapardık, sızlanıp dururdunuz: ‘Biz borçlandık, (yaptığımız masraflar boşa gitti), doğrusu, biz yoksun bırakıldık’ (derdiniz).

68-70- İçtiğiniz suya baktınız mı! Siz mi onu buluttan indirdiniz, yoksa indirenler biz miyiz! Dileseydik onu tuzlu yapardık; şükretmeniz gerekmez mi!

Hemen bütün rasuller, kendi toplumlarına, yaratılışlarını hatırlatmışlar, öldükten sonraki durumlarını düşünmelerini istemişler ve yüce Allah’ın nimetlerini anlatmışlardır. Onlar, bu anlattıkları ile kavimlerinin, şirki ve küfrü terk ederek bu nimetleri kendilerine veren Rab’lerine gereği gibi iman edip kulluk yapmalarını istemişlerdir.

“Arzı da yaydık, oraya sağlam dağlar attık ve orada ölçülü mütenasip şeyler bitirdik; orada sizin için ve sizin beslemediğiniz kimseler için geçimlikler var ettik. Hiçbir şey yoktur ki onun hazineleri bizim yanımızda olmasın, ama biz onu, bilinen bir miktar ile indiririz; rüzgârları, aşılayıcı olarak gönderdik de gökten su indirdik, böylece sizi suladık, onu depolayan siz değilsiniz, Biziz, elbette biz ki, yaşatır, öldürürüz; gerçek varis olan da biziz. (Hicr, 19-23)

Kâinattaki oluşumları, bunlar arasındaki mükemmel ilişkileri, kendi yaratılışını düşünen bir kimsenin, Rabb’ine, gerçekten iman etmemesi mümkün değildir. Elbette yaratılan her şeyin bir yaratıcısı, bir sahibi vardır ve bunlar, hiçbir şekilde başıboş değildirler. Bunları, akledip düşünen kimseler, kâinatta var olan başka şeylerin de hikmetlerini düşünecek ve hiçbir şeyin boşuna yaratılmadığını, her şeyin, insanların faydalanmaları için Rab’leri tarafından bir lütuf olarak verildiğini anlayıp görecektir.

71-73- Çıkardığınız ateşi gördünüz mü, onun ağacını siz mi yarattınız, yoksa yaratanlar biz miyiz? Biz onu, bir ibret ve çölden gelip geçenlere bir fayda yaptık.

“O size yeşil ağaçtan ateş yaptı da siz ondan yakıyorsunuz; gökleri ve yeri yaratan, onların benzerlerini yaratamaz mı, elbette yaratır! O, çok bilen yaratıcıdır. O'nun işi, bir şeyi istedi mi ona, sadece ‘Ol’ demektir, hemen oluverir. Yücedir O ki, her şeyin hükümranlığı O'nun elindedir ve siz O'na döndürüleceksiniz.” (Yasin, 80-83)

İnsanların, aslında hiçbir şeye sahip olmadıklarını, her şeyin, kendilerini yoktan var eden Rab’leri tarafından kendilerine bahşedildiğini, örnekler vererek anlatan Kur’an, böylece onların Rab’lerinin büyüklük ve yüceliğini bilmelerini ve tasdik etmelerini istemektedir.

74- Öyleyse büyük Rabbinin adını yücelt.

Dünya hayatlarında, Rab’lerini gereği gibi büyüklemeyenler, ahiret hayatlarında ebedi bir hüsran yaşayacaklar, acı bir azaba gireceklerdir. Oysa Rab’lerini büyükleyenler için her iki dünyada da huzur ve mutluluk ve büyük bir kurtuluş vardır. Bu kurtuluşun nasıl sağlanacağı ise, yüce Allah’ın gönderdiği Kur’an’da apaçık bir şekilde belirtilmiştir.

Kur’an, Değerli Bir Kitap’tır

Yüce Allah (cc), bir önceki ayette, “Öyleyse büyük Rabbinin adını yücelt” buyururken bu yüceltmenin nasıl yapılacağını, Kur’an’da çok açık bir şekilde belirtmiştir. Bu nedenle Kur’an’ın, Kendisi tarafından gönderildiğini ve onun, sağlam kaynaklardan ve yollardan indirildiğini bildirmiştir.

75-76- Yoo, yıldızların yerlerine yemin ederim, bilirseniz, bu büyük bir yemindir.

Kur’an’da, çok önemli bir konunun anlatılacağı surelere yeminle başlanmaktadır. Burada surenin başında değil, ancak çok önemli olan Kur’an’ın gönderildiği sözkonusu edildiğinden surenin ortasında ve Kur’an ile ilgili ayetlerin hemen başında yemin edilmektedir. Bu da, konunun ne kadar önemli olduğunu ortaya koymaktadır.

Yüce Allah (cc), Kur’an’ın çok değerli, ona iman edenler için şerefli olduğunu ve güvenilir elçiler eliyle emin yollardan, ana kaynağı olan Levh-i Mahfuz’dan indirildiğini bildirmiştir. Bu, Kur’an’ın ne derece önemli olduğunu ortaya koymakta ve ona verilen değeri göstermektedir.

77-82- Muhakkak ki o, değerli bir Kur’an’dır, saklı bir Kitaptadır ki ona, temizlerden başkası dokunmaz; (O), âlemlerin Rabbinden indirilmiştir; şimdi siz, bu sözü mü küçümsüyorsunuz! Rızkınızı, yalanlamanızdan ibaret mi kılıyorsunuz!

Kur’an’a Abdestsiz Dokunulur mu?

Bu ayetlerde de belirtildiği üzere Kur’an, saklı bir Kitap’ta bulunduğu ve o saklandığı Kitab’a da ancak temiz olanlardan başkalarının yaklaşmadığı belirtilmektedir. Burada, abdestten hiç söz edilmediği halde bazı kimseler, bu ayete dayanarak Kur’an’ın, abdestsiz ele alınmayacağını iddia etmektedirler.

Kur’ani kavramları ve konuları, ayetlerin anlamlarını, dillerini eğip bükerek değiştirmeye çalışan bazı kimseler, Kur’an’da olmayan konuları, ayetler üzerinde oyunlar oynayarak Kur’an’a tasdik etmeye çalışmışlardır. Bunlara Kur’an’ın, abdestsiz ele alınmayacağı, şefaat, kabir azabı, cehennemde ebedi kalınmayacağı vb. konular örnek olarak verilebilir.

Kullarına her şeyi apaçık bir şekilde bildiren yüce Rabbimiz, abdestin yalnızca namaz kılmak için alınacağını bildirmektedir.

“Ey iman edenler, namaza kalktığınızda, yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayın; başlarınızı meshedin ve topuklara kadar ayaklarınızı (da yıkayın). Eğer cünüp iseniz tam temizlenin; hasta yahut yolcu iseniz yahut biriniz tuvaletten gelmişse ya da kadınlara dokunmuş da su bulamamışsanız temiz toprağa teyemmüm edin; ondan yüzlerinize ve ellerinize sürün. Allah size güçlük çıkarmak istemiyor, fakat sizi temizlemek ve size olan nimetini tamamlamak istiyor ki şükredesiniz.” (Maide, 6)

Bu ayette yüce Allah (cc), namaza kalkılacağı zaman abdest alınmasını istemekte ve bunun nasıl alınacağını açıklamaktadır. Yüce Allah’ın bildirdiği esasları adeta tersyüz etmeye çalışan, ifrat ve tefritte sınır tanımayan bazı kimseler, Kur’ani diğer konular gibi abdest konusunu da çığırından çıkararak bir saniye abdestsiz durmayı, dinden çıkmak olarak ifade ederler. Bazıları da, yüce Allah’ın bu apaçık bildirimine rağmen, Kur’an’ın da abdestsiz ele alınmayacağını iddia etmektedirler.

Kur’an’ın, ilk nazil olduğu dönemlerde abdest ayeti inmediği gibi inen ayetleri, iman eden Mü’minler, abdestsiz ele alıyor ve okuduktan sonra iman etmeyen müşriklere, okumaları için veriyorlardı. Bir örnek olması açısından Hz. Ömer (r.anh) verilebilir.

Müslüman olmadan önce Hz. Ömer (r.anh), Rasulullah(as)’ı öldüreceğini iddia ederek kızgın bir şekilde evinden çıkar, yolda müşriklerden birine rastlar. Müşrik adam ona, nereye gittiğini sorar. O da, dinlerini karıştırdığını iddia ettiği Peygamber (as)’ı öldürmeye gittiğini söyler. Arabi’nin ona, eniştesinin ve kız kardeşi Fatıma’nın da iman ettiklerini söylemesi üzerine Hz. Ömer (r.anh), kız kardeşinin evine yönelir.

Abisinin geldiğini gören Fatıma ve kocası, okudukları Kur’an ayetlerini minderin altına koyup üzerinde otururlar. Hz. Ömer (r.anh) kızgın bir şekilde kız kardeşine ve eniştesine ne okuduklarını sorar ve eniştesine bir tokat atar. Kocasının dayak yediğini gören Fatıma, dayanamayıp Kur’an okuduklarını söyler. Hz. Ömer (r.anh), okudukları ayetleri ister ve Fatıma, müşrik olan abisine o ayetleri verir.

Mekke müşriklerinden birçoğu, Kur’an ayetlerini okuyorlardı; onların, abdestleri olmadığı gibi imanları da yoktu. Şayet iddia edildiği gibi Kur’an abdestsiz ele alınmayacak olsaydı, Rasulullah (as)’ın bunu Müslümanlara söyler onlar da abdest alarak ayetleri okur ve pis olan müşriklere vermezlerdi.

Kur’an’ın, abdestsiz ele alınmayacağı ya da abdestli okunacağı ile ilgili hiçbir ayet ya da sahih bir hadis bulunmamaktadır. Bu konuda Rasulullah (as)’dan bir rivayet bulamayan kimseler, Vakıa süresindeki (77-82) ayetleri tevil yoluna gidiyorlar. Oysa bu ayetlerin, Kur’an’ın abdestsiz ele alınmayacağı ile hiçbir ilgisi bulunmamaktadır. Burada sözkonusu edilen Kur’an’ın indirilişindeki eminliktir.

Müşrikler Pistir

Bu ayetlerde sözkonusu edilenler müşrikler de değildir. Bazı müfessirlerin, “ona, temizlerden başkası dokunmaz” ifadesinden hareketle müşriklerin pis oldukları ve müşriklerin Kur’an’a dokunmayacakları iddialarının hiçbir dayanağı yoktur. Müşriklerin, necis oldukları konusundaki ayetler, Kur’an’a dokunmayacakları anlamında değil, imanlarına şirk pisliği kattıkları için onlar, pislik olarak addedilmişlerdir.

“Ey iman edenler, müşrikler pisliktir, artık bu yıllarından sonra Mescid-i Haram’a yaklaşmasınlar. Eğer yoksulluğa düşmekten korkarsanız; biliniz ki Allah dilerse yakında sizi kendi lütfundan zengin edecektir; şüphesiz Allah, bilendir, hâkimdir.” (Tevbe, 28)

“Fakat yüreklerinde hastalık olanlara gelince (bu), onların pisliklerine pislik katar ve onlar kâfir olarak ölürler.” (Tevbe, 125)

“Allah'ın izni olmadan hiç kimse inanmaz ve (Allah) pisliği, akıllarını kullanmayanların üzerine koyar.” (Yunus, 100)

Müşriklerin pis olmalarına neden olan şey, tapındıkları putlardır. Putperestlik, arzuları ilah edinmek ve yalan söylemek pisliktir. Yüce Allah (cc), Mü’minlerin, bu tür pisliklerden kaçınmalarını istiyor.

“İşte öyle; kim Allah'ın yasaklarına saygı gösterirse o, Rabbinin yanında kendisi için iyidir; size okunanlar dışındaki hayvanlar sizin için helal kılınmıştır; artık o pis putlardan ve yalan sözden kaçının.” (Hac, 30)

“Pislikten kaçın!” (Müddessir, 5)

Müşrikler, pis olduklarından Mü’minlerin onlarla evlenmeleri yasaklanmış, müşriklerin ancak müşriklerle ya da pis iş olan zina edenlerle evlenecekleri bildirilmiştir.

“Zina eden erkek, zina eden veya müşrik kadından başkasıyla evlenmez; zina eden kadın da zina eden veya müşrik erkekten başkasıyla evlenmez; böyleleriyle evlenmek Mü’minlere haram kılınmıştır.” (Nur, 3)

“Kötü kadınlar, kötü erkeklere; kötü erkekler kötü kadınlara; iyi kadınlar iyi erkeklere; iyi erkekler de iyi kadınlara mahsustur. Bunlar, onların söylediklerinden uzaktırlar. Bunlara, (Rab’lerinden) bağışlama ve cömertçe bir rızık vardır.” (Nur, 26)

Müşriklerle ilgili Kur’ani hüküm budur; bunun dışında müşriklerin Kur’an’a dokunmayacakları ile ilgili bir hüküm sözkonusu değildir. Bu nedenle başta Rasulullah (as) olmak üzere tüm Mü’minler, üzerinde ayetlerin yazıldığı materyalleri, okumaları için o gün müşriklere veriyorlardı. Aksi halde müşrikler nasıl davet edileceklerdi. Üstelik müşrikler, zaman zaman Rasulullah (as)’dan yazılı bir belge istiyorlardı!

Şayet müşriklere, Kur’an ayetleri verilmeyecek olsaydı onlar, bu isteklerini dile getirdiklerinde yüce Allah (cc), pis oldukları için müşriklere ayetlerin verilmeyeceğini bildirirdi ki, böyle bir şey sözkonusu değildir.

“Yahut altından bir evin olmalı ya da göğe çıkmalısın; ama sen üzerimize, okuyacağımız bir Kitap indirmedikçe senin sadece göğe çıkmana da inanmayız! De ki: ‘Rabbimin şanı yücedir; ben, sadece elçi olan bir beşer değil miyim?” (İsra, 93)

“Eğer sana kâğıt üzerine yazılı bir Kitap indirmiş olsaydık da onu elleriyle tutsalardı, yine inkâr edenler, ‘Bu, apaçık bir büyüden başka bir şey değildir’ derlerdi.” (En’am, 7)

Ayetlerde de belirtildiği üzere müşriklerin yazılı bir kitap istemelerine yüce Allah (cc), “Kitap indirmiş olsaydık ve onu elleriyle tutsalardı, yine de o kâfirlerin inkâr edeceklerini” bildiriyor, ancak “Onlar pisliktir, elleriyle Kitaba dokunamazlar” demiyor.

Vakıa suresi, 77-82. ayetlerinde kitabın, Levhi Mahfuz’dan nasıl ve kimler tarafından alındığı ve o saklı Kitap’tan, herkesin alamayacağı, yalnızca temiz olanların o Kitab’a dokunacakları belirtiliyor. Bu ayetlerde, Kur’an’ın değeri ve önemi üzerinde duruluyor.

Kur’an, değerli Bir Kitap’tır

Yüce Allah (cc), Kur’an’ın değerli, şerefli bir Kitap olduğunu belirtmiştir. Kur’an’ın bu değeri ve şerefi de, onun Allah sözü olmasından, indirildiği kaynaktan ve indirenlerin değerinden olduğu belirtilmektedir.

“Allah tarafından gönderilen ve tertemiz sahifeler okuyan bir elçi (gönderdik.) O sahifelerde doğru, değerli Kitaplar vardır.” (Beyyine, 2-3)

“Andolsun, onlardan önce Fir'avn toplumunu da sınadık, onlara değerli bir elçi geldi.” (Duhan, 17)

“Ki, o (Kur'an) elbette değerli bir elçinin sözüdür.” (Hakka, 40)

“Dileyen onu düşünüp öğüt alır; (Kur’an) değerli sahifeler içinde, yükseltilmiş ve temiz tutulmuş bir şekilde, değerli taşıyıcıların ellerinde (gönderilmiştir.)” (Abese, 12-16)

Yüce Allah (cc), Kur’an’ın değerli oluşunu bildirdikten sonra bu kadar değerli bir Kitab’ın, insan sözü olamayacağını, şeytan ya da bir kâhin veyahut bir şair tarafından da söylenmeyeceğini bildirmektedir.

“O (Kur'an) kovulmuş şeytanın sözü değildir.” (Tekvir, 25)

“O (Kur'an) elbette değerli bir elçinin sözüdür; o, bir şairin sözü değildir, ne de az inanıyorsunuz! Bir kâhinin sözü de değildir; ne de az düşünüyorsunuz!” (Hakka, 40-42)

“Senden önce hiçbir rasul ve nebi göndermemiştik ki o, temenni ettiği zaman, şeytan onun temennisine (bir düşünce) atmış olmasın; fakat Allah, şeytanın attığını siler, sonra kendi ayetlerini sağlamlaştırır. Allah, âlimdir, hâkimdir.” (Hac, 52)

Yüce Allah tarafından gönderilen Kur’an, güvenilir yollarla, temiz sahifeler içerisinde, değerli, güçlü elçiler vasıtasıyla gönderilmiş ve bizzat yüce Allah (cc) tarafından koruma altına alınmıştır. Bu nedenle ayetler, hiçbir şekilde değişikliğe uğramadan, beşeri ya da şeytani bir düşünce karıştırılmadan, sağlam yollarla Rasulüne ve iman edenlere ulaştırılmıştır.

“Bu Kur'an, Allah'tan başkası tarafından uydurulacak bir şey değildir; ancak kendinden öncekinin doğrulaması ve Kitabın açıklamasıdır, onda asla şüphe yoktur, âlemlerin Rabbi tarafından(indirilmiş)dir.” (Yunus, 37)

“Muhakkak ki o (Kur'an), âlemlerin Rabb’inin indirmesidir; Onu, er-Ruhu'l-Emin indirdi; senin kalbine; uyarıcılardan olman için.” (Şuara, 192-194)

“Kesinlikle, o şerefli bir Kur'an'dır, korunan bir levhadadır.” (Buruc, 21-22)

Yüce Allah (cc), değerli Kitabı’nı sağlam yollarla gönderdiği gibi onu dünya hayatında da korumuş, en küçük bir sözün karıştırılmaması konusunda hassasiyet göstermiştir.

“Eğer o (Elçi), bazı laflar uydurup bize iftira etseydi, elbette onun sağını alırdık, sonra onun can damarını keserdik, sizden hiç kimse buna engel olamazdı.” (Hakka, 43-47)

“Elbette o, değerli bir elçinin sözüdür; güçlüdür, Arş’ın sâhibi katında yücedir, orada itaat edilir, güvenilir. Arkadaşınız cinli değildir, andolsun onu apaçık ufukta gördü; O, gayb hakkında suçlanamaz, o kovulmuş şeytanın sözü değildir.” (Tekvir,19-25)

Kur’an’dan en küçük bir tavizin verilmesine izin vermeyen yüce Allah (cc), Kur’an doğrultusunda yaşamaktan da taviz verilmesini istememiş, Kur’an’dan sapılması durumunda acı bir azabın geleceğini bildirmiştir.

“Az daha onlar zorla seni, sana vahyettiğimizden ayırarak ondan başkasını üstümüze atman için kandıracaklardı; işte o zaman seni dost edinirlerdi. Eğer biz seni sağlamlaştırmamış olsaydık, onlara bir parça yanaşacaktın; o takdirde sana hayatın da ölümün de kat kat(azab)ını tattırırdık, sonra bize karşı bir yardımcı da bulamazdın.” (İsra,73-75)

Sağlam yollarla indirilen ilahi hükümleri değiştirmeye kalkışanlara fırsat verilmemiş ve helak edilmişlerdir.

“Derken o zalimler, onu, kendilerine söylenenden başka bir sözle değiştirdiler, biz de yaptıkları kötülüklerden dolayı o zalimlerin üzerine gökten bir azap indirdik.” (Bakara, 59)

Yukarıdaki ayetlerden de anlaşılacağı üzere, ne şeytan (aleyhillane) ne de onun insan cinsinden olan yardımcıları, ilahi mesajı ve bu mesajın davet metodunu bozmaya ve değiştirmeye muktedir olamazlar. Onlar, ancak kendi şirk ve küfürlerini artırabilir ve cehennem ateşlerini alevlendirebilirler. Çünkü Kur'an, kendisini indiren Rabb'inin koruması altındadır.

“O Zikri, Biz indirdik ve O'nun koruyucusu da elbette Biziz!” (Hicr, 9)

Bütün bu açıklamalardan da anlaşılacağı üzere Kur’an, emin kişilerin elleriyle güvenilir yollarla indirilmiştir. Kur’an’ın ana kaynağı Levhi Mahfuzdur ve ona da temiz olanlardan başkalarının yaklaşması kesinlikle yasaklanmıştır.

“Apaçık Kitaba andolsun ki, Biz, düşünüp anlamanız için onu Arapça bir Kur’an yaptık, o, katımızda bulunan ana Kitaptadır, yücedir, hâkimdir.” (Zuhruf, 2-4)

Levhi Mahfuz’a, kimlerin yaklaştırılmadığı da açık bir şekilde beyan edilmiştir. Bunlar, daha önceleri göklerde belli yerlerde oturan şeytan ve cinlerden başkaları değildir.

“Biz göğe dokunduk, onu kuvvetli bekçilerle ve ışınlarla doldurulmuş bulduk ve biz onun dinlemeğe mahsus olan oturma yerlerinde oturur(dinlemeğe çalışır)dık, artık şimdi kim dinlemek istese, kendisini gözetleyen bir ışın bulur.” (Cin, 8-9)

“Andolsun biz, gökte burçlar yaptık ve onu bakanlar için süsledik, onu, her recim (kovulmuş) şeytandan koruduk, ancak kulak hırsızlığı eden olursa, onu da parlak bir ışın kovalar.” (Hicr, 16-18)

Ayetlerde belirtildiği üzere Kur’an, yüce Allah’ın katındaki kitaptan indirilmiş ve o Kitab’a da, görevli melekler dışında kimse yaklaştırılmamıştır. Oraya ancak temiz olan görevli meleklerin yaklaşıp dokunduğu bildirilmektedir.

77-80- Muhakkak ki o, değerli bir Kur’an’dır, saklı bir Kitaptadır ki ona, temizlerden başkası dokunamaz; (o), âlemlerin Rabbinden indirilmiştir.

Elbette yüce Allah (cc) gerçek olanları kullarına bildirir ve bu konudaki gerçekler bunlar iken, bazı kimseler, bu bildirilen gerçekleri görmezden gelerek kendi yanlarından adeta din uydurup Kur’an’da olmayan şeyleri ona mal ederek Kur’an’a abdestsiz dokunulmayacağını iddia etmektedirler.

Kur’an’a, abdestsiz dokunulmayacağını iddia edenlerin, Kur’an’dan ve Rasulullah (as)’dan da hiçbir delilleri yoktur. Onlar, en sahih kabul ettikleri hadis kitaplarında Rasulullah (as)’ın, “Ben ancak namaz kılacağım zaman abdest almakla emrolundum” (Müslim, 374) ifadesini görmezden gelmekte mesnetsiz iddialarına devam etmektedirler.

Yüce Allah (cc), bildirdiği tüm gerçeklere rağmen bu gerçekleri kabul etmeyip sırt dönenlere ve hevalarını ölçü edinerek ayetleri görmeyenlere soruyor.

81-82- Şimdi siz, bu sözü mü küçümsüyorsunuz, rızkınızı, (Kur’an’ı) yalanlamanızdan ibaret mi kılıyorsunuz?

İnkârın ne mantığı ne de kuralı vardır; inkârcılar, kendilerine ne anlatılırsa anlatılsın, kabul etmezler. Onların durumu, tıpkı gözünü kapatıp güneşin olmadığını iddia eden kişinin durumuna benzer. İnkârcılar ve hevalarını ölçü edinenler, gerçekleri görmelerine rağmen kabul etmezler, yalanlarlar.

Vahyi kabul etmeyip inkâr edenlerin inkâr nedenleri, hevalarını ölçü edinmeleri, hevalarına uymayan Kur’ani gerçekleri ya görmezden gelmektedirler ya da kendi mantıklarına göre anlamlarını değiştirmektedirler. Sonuç itibarı ile inkârcılar, Rab’lerinden gelen gerçekleri, olduğu gibi kabul etmemektedirler. Ancak onların bu inkârları, kendilerine ölüm gelinceye kadardır; kendilerine ölüm geldiğinde gerçekleri bütün açıklığı ile görecekler, fakat o zaman iş işten çoktan geçmiş olacaktır.

Yüce Allah (cc), iman etmeleri için inkârcı zalimlere, suresinin başından itibaren birçok örnek vermiş, onları cennetle müjdelemiş, cehennemle uyarmış, kendilerine yapılacak acı azabı ve yiyeceklerinin zakkum, içeceklerinin kaynar su olduğunu haber vermiş, huzurunda toplanacaklarını bildirmiş, yaratılışlarını en başından beri anlatmış, kendilerine verilen nimetleri hatırlatmış, başlarına gelebilecek dünyevi felaketlerle korkutmuş ancak onlar, inkâr ve azgınlıklarında ısrar etmişlerdir. Onların, inkârlarını sürdürmeleri üzerine onlara inkârı mümkün olmayan ölüm gerçeğini hatırlatılmıştır.

83-87- Ya can boğaza dayandığı zaman ki siz de o zaman (can çekişen kimseye) bakıp durursunuz; Biz ona sizden daha yakınız, fakat siz göremezsiniz; eğer (öldükten sonra) cezalandırılmayaca(ğınızı sanıyor)sanız o(çıkmakta olan ca)nı geri döndürsenize!

Rab’lerinden gelen gerçekleri kabul etmeyenler, hevalarını ölçü edinerek değiştirenler, kendilerine gelen ölüm gerçeğini, bizzat yaşayacakları için inkâra yol bulamazlar. Yüce Allah (cc), inkârcıları, bu gerçekle bir kez daha uyarmaktadır.

Ölüm, hiçbir inkârcının ve Hakkı batılla karıştıran belamın, inkâr edemeyeceği bir gerçektir. Çünkü onlardan birçoğunun en yakın akrabaları bu gerçekle yüzyüze gelmiş ve onlar da, bu yakınlarının o gerçeği yaşamalarına bizzat şahit olmuşlardır.

Kur’an’da, özellikle de bu surede yapılan bütün uyarılara rağmen inat ve inkârlarında ısrar edenlere yüce Allah (cc), son olarak Kendi rızasını kazananlar ile kendisine şirk koşup isyan edenlerin ahiretteki durumlarını bildiriyor ve “kesin gerçek budur” buyurarak son noktayı koyuyor.

88-91- (O ölen, Rabb’inin rızasına) yaklaştırılanlardan ise, ona rahatlık, güzel rızık ve nimet cenneti var; eğer (amel defteri sağ verilen) sağcılardan ise, (ona) ‘sana (cennetteki) sağcılardan selâm var!’ (denilir).

92- Ama yalanlayıcı sapıklardan ise, (ona) kaynar sudan bir ziyafet ve cehenneme atılma var; (inkâr ettiğiniz) kesin gerçek budur işte.

Kesin gerçek budur; bu gerçeğe iman edenler, o halde Rab’lerine gereği gibi kulluk edip O’nu tesbih etsinler.

96-Öyleyse büyük Rabbinin adını tesbih et.

İşte kurtuluşun reçetesi budur!

-Surenin sonu-

 

mucahede@mucahede.com: 2014-09-29

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir