Press ESC to close

Mâun Sûresi

Giriş

Din, insanın, dünya hayatındaki fiziksel, psikolojik, ruhi ve eylemsel hareketlerini düzenleyen kanun ve kuralların bütünüdür. İnsanoğlu fıtraten toplum içinde yaşamaya meyilli olarak yaratılmıştır. Toplum içinde yaşamak zorunda olan insanın, doğal olarak kendisine karşı sorumlulukları, en yakın ailesi de dahil, diğer insanlarla (nefislerle) belli ilişkileri olacağı, manevi olarak kimi değerlere inanacağı muhakkaktır. Bu nedenle, insanın bu ilişki ve manevi duygu ve isteklerinin düzenlenmesi gerekli olmaktadır.

İnsan ilişkilerinin düzenlenmesi belli kurallar içerisinde olmazsa toplum hayatında kaos ve kargaşanın hüküm süreceği, güçlünün zayıfı ezeceği, bunalımın had safhaya varacağı, hak ve hukukun ayaklar altına alınacağı kesindir. Bunun sonucunda toplumda kargaşa olacak, ezen ve ezilen sınıflar oluşacak, şiddet ve terör ortaya çıkacak ve toplumda güvensizlik, huzursuzluk baş gösterecektir.

Dinin ne anlama geldiğini anlamak için öncelikle bu kavramın neleri içerdiğinin çok iyi bilinmesi gerekir. Çünkü kavramın içerdiği anlam bilinmeden dini tanımlamak, sağlıklı sonuçlara ulaşmak mümkün olamayacaktır.

Din: Arapça D-Y-N harflerinden teşekkül eden bir kelime, bir kavramdır. Bu kavram, iki manada tanımlanabilir. Birincisi, dinin lûgat manası, ikincisi, ıstılahi manası.

Dinin lûgat manası, itaat, davranış biçimi, ibadet, saltanat, idare, hüküm, şeriat, İslâm, iman, ibadet, tedbir, hüküm, hesap, adet, durum tavır ve davranıştır.

Istılahi olarak din, gerek yüce Allah (cc), gerekse insanlar tarafından konulsun, insan hayatını kuşatan kanun ve kuralların, idare ve hükmün bütünüdür.

Din kelimesi, Arapça olarak, yukarıdaki lûgavi ve ıstılahi manalarının tümünü kapsamaktadır. Bu anlamda din, şeriat, kanun, adet, yol, mezhep, taklit, millet, itaat ve ibadet, boyun eğme, kulluk, kölelik yapmak, zilleti kabullenmek, teslim ve tabi olmak, üstünlük kurmak ve hükmetmek, emir, boyunduruk altına almak, ceza ve mükâfat, muhakeme ve hesap anlamlarının tümünü içermektedir.

Lûgavi manada olsun, ıstılahi manada olsun din kavramında ön plana çıkan en önemli husus, hiç kuşkusuzdur ki, idare ve hüküm konusudur. Bu anlamda, insanların yeryüzündeki yaşamını düzenleyen, insan ilişkilerine çözümler sunan hükümlerin, kanun ve kurallar ile insan yaşamını ilgilendiren meselelere getirilen çözüm ve önerilerin tümüne birden din adı verilmektedir.

Dinin tanımı hakkında bugüne kadar birçok tarif yapılmıştır; ancak bu tarif ve tanımlamaların hemen tümü, dinin ruhani ve ilahi yönü ele alınarak yapılmış, dinin dünya hayatını düzenleyen yönü üzerinde durulmamıştır. Din hakkındaki tanımlamalara bakıldığında bunların, birbirinden kopya edilen tanımlamalar olduğu açıkça görülmektedir.

Yapılan tanımlamalar, metafizik bir din anlayışını önplana çıkarmış ve dünya hayatındaki davranışlar tamamen gözardı edilmiştir. Böyle olunca da bu tamını yapanlara göre İslâm, dünyevi herhangi bir hükmü olmayan yalnızca manevi, metafizik kurallardan ibaret olan bir din görüntüsüne büründürülmüştür.

Müslüman ya da gayri Müslim olsun, İslâm’ı, Yahudilik, Hrıstiyanlık, Budizm, Sıkh dini, Şintoizm, Konfüçyanizm, Taoizm, Hinduizm, Putperestlik gibi dinlerle beraber tanımlamışlardır. Bunlar, İslam'ı namaz, oruç ve hacdan ibaret göstermişler, İslâm’ın, ilim ve teknik, ekonomi, siyasi, içtimai, sosyal yönü üzerinde hiç durmamışlardır.

İslâm’ın bu dinlerle beraber tanımlanması, ister bilinçli, isterse bilinçsiz olarak yapılsın Kur'an’a aykırı ve Kur'an’ın dünya hayatına ait hükümlerini gizlemeye yönelik bir çabadan başka bir şey değildir. Kur'an’ın tarif ettiği din, insanların dünya hayatındaki tüm ilişkilerini düzenleyen kurallardır.

Din, bir kavram olarak insanların dünya hayatlarını düzenleyen kurallar olduğuna göre, bu kurallar kim tarafından konulursa konulsun, din kavramı içerisinde tanımlanır. Buna göre, insanların kendi hayatlarını düzenlemek için yaptıkları kurallar da din olarak tanımlanır. İnsanlar arasındaki ilişkilerin düzenlenmesi ve toplumda düzenin sağlanması konusunda üç sistem ortaya konulmuştur.

Birincisi, insanı yoktan var eden, onu her türlü duygu ve düşüncelerle donatan, insanın isteklerini ve eğilimlerini en iyi bilen yüce Allah'ın koyduğu kurallar.

İkincisi, bazı insanların, yüce Allah'ın koyduğu kuralları tahrif edip bozarak, kendi istek ve arzularına göre düzenledikleri kurallar.

Üçüncüsü ise, insanların kendi yaşamlarını düzenlemek için koydukları kurallar.

Bu kuralların hepsi de sosyal hayatı düzenleyen birer dindirler. Yüce Allah'ın koyduğu ilahi din, insanlar tarafından ilahi dinin tahrif edilip bozulması ile yapılan şirk dini ve insanların kendi yanlarından koydukları beşeri küfür dini.

İlahi Din İslâm

İlahi din İslâm, tektir; yüce Allah (cc) tarafından konulan hükümlerden ve Hz. Peygamber (as) tarafından uygulanan metoddan ibarettir. İslâm, insan yaşamının her alanına çözümler sunmaktadır. İnsanları yaratıp dünya hayatına gönderen yüce Allah (cc), onların dünya hayatında ne yapacaklarını (nasıl yaşayacaklarını) da bildirmiştir.

İnsanların dünya hayatlarını düzenlemek için gönderilen İslâmi hükümler, tüm insanlar için eşit mesafededir. Kimsenin hakkını kimseye çiğnetmeyen, tek yönlülükten uzak, adalet ve hakkaniyete dayanan bu hükümler, insan yaşantısını ticaretten ekonomiye, beşeri ilişkilerden manevi duygulara, siyasetten uluslararası ilişkilere, ferdi hareketlerden toplumsal hareketlere kadar olan tüm ilişkileri en ince ayrıntılarına kadar tek tek ele alarak düzenler, çözümler sunar.

İslâmi hükümler doğrultusunda hareket eden beşer, dünya ve ahirette yücelir, ahseni takvime(en üst mertebeye) ulaşır. Böylece insan kula kulluktan kurtulup Allah'a kul olur yalnızca. Gerçek huzur güven ortamı, birlik ve beraberlik, kardeşlik ilişkileri bu hükümler içinde gelişir.

Şirk Dinleri

Şirk dinleri, temel itibarıyla ilahi dinin tahrif edilmesi ile ortaya çıkmış ve zaman içerisinde ilahi dinden taşıdığı kuralların terk edilmesi ile bambaşka bir hüviyete büründürülmüştür. Şirk dinleri, ilahi kuralları bozan ilk liderlerinin ismini almışlardır. Bunlar, sayısal olarak oldukça fazladır.

Şirk dinlerinin başlıcaları Tasavvuf, Putperestlik, Budizm, Taoizm, Sıkh dini, Şintoizm, Konfüçyanizm, Hinduizmdir. Bu şirk dinlerinin ortak noktaları, ilahi kuralların bozulmasıyla elde edilmekleri ve bir çoğunun yazılı kurallarının bulunmayışıdır. Şirk dinlerindeki kurallarını, bu dinlerin liderleri koyar ve bu kurallar o dine tabi olanlar için şaşmaz birer ölçüdür.

Kuralları, müntesipleri tarafından kesin ve tartışmasız bir şekilde kabul edilen şirk dinleri, koyduğu kurallarla bağlılarını adeta uyuşturur. Bu dinleri kabul eden kimseler, hayatlarını bu dinlerin kurallarına göre değiştirirler ve hiçbir şekilde bundan dönmezler. Bu şirk dinlerinden tasavvufun mensupları, İslâmi kimi ibadetleri yaptıkları için kendilerini Müslüman sanmaktadırlar.

Tasavvuf, belli kuralları olması ve bağlılarını yaşanan hayat içerisinde biçimlendirmesi nedeniyle bir dindir. Bu dinin, İslâm ile ilgisi ve benzerliği yoktur. Müntesiplerinin bazı hareketleri İslâmi gibi görülürse de bu, ancak tasavvufun bir gereği olarak yapılan hareketlerdir. Zaten tasavvufun İslâm toplumu içinde yer edinmesi bu benzerlik sayesindedir.

Müslüman olduğunu zanneden birisinin, Allah'a daha fazla yaklaşmak zannı ile tasavvufa yönelmesi ve bu gruplardan birine girmesi, onun İslâm'dan uzaklaşmasına neden olmaktadır. Ancak böyle kişiler, cahil oldukları ve Kur'an'ı ya hiç ya da yeterince bilmedikleri için kendilerini hâlâ Müslüman zannetmekte, bu nedenle tasavvufun şirk düşüncesi içerisinde kalmaktadır.

Beşeri Küfür Dinleri

Beşeri dinler, yapıları ve koyucuları farklı oluşu nedeniyle birbirine zıt ve çok değişkendirler. Bunların başlıcaları Kemalizm, Komünizm, Sosyalizm, Faşizm, Demokrasi, diktatörlük ve benzerleridir. Bu dinlerde kanun koyucu, ekonomik ve güç bakımından toplum üzerinde oldukça etkilidir.

Beşeri küfür dinlerinde yasalar, güçlülerin söz sahibi olduğu ve onların emrinde bulunan meclislerden çıkarılır ve kanunlar hep güçlü sınıfın çıkarlarına göre düzenlenir. Güçlü olanların söz sahibi olduğu, idareyi ele aldığı beşeri dinlerde, güçlülerin koyacağı bütün hükümler hep kendileri ve yandaşları lehinde olacaktır. Bu nedenle beşeri dinlerde adalet ve hak ölçüleri bulunmaz.

İnsanın kendi hevasından, insanları idare etmek için koyduğu kurallar, tek taraflı ve her zaman kuralı koyanın lehine işlemiştir tarih boyunca. Onlar, hiçbir zaman bütün toplumu eşit tutacak hükümler koymazlar/koyamazlar. Beşeri dinlerin başlıcaları, Kemalizm, Komünizm, Sosyalizm. Faşizm, Demokrasi, diktatörlüktür.

Beşeri dinlerde, çıkarılan yasalar doğrultusunda oluşturulan toplumda güçlü sınıf, her türlü imkâna sahipken idare edilen sınıf, sefalet içerisinde bocalar durur, adaletsizlik ve zulüm had safhaya ulaşır.

Beşeri sistemlerde, adalet ve hakkaniyet ölçülerinin bulunmaması nedeniyle sürekli bir çatışma ve kaos ortamı mevcuttur. Ezilen sınıf (mustazaflar) giderek ezilmişliklerinin farkına varırlar ve içerisinde bulundukları duruma çözüm ararlar. Çözüm, güçlüler tarafından engellendiğinde de toplumda çatışma başlar. Bu nedenle beşeri küfür sistemlerinde gücen ve huzur bulunmaz.

Din konusunda tanımlamalar yapan yazarlar, beşeri ideolojileri din kapsamı içerisinde kabul etmeseler de yüce Allah (cc), kendi gönderdiği hak dinden başka beşeri dinlerin de var olduğunu, ancak kendi dininin en üstün din olduğunu bildiriyor. Nitekim yüce Allah (cc), Hz. Yusuf (as)'a kardeşini yanında alıkoyması için kendisine bir yol gösterdiğini, bu uygulamanın Kralın dininde (Mısır kanunlarında) olmadığını bildirmektedir.

“Bunun üzerine (Yusuf), kardeşinin yükünden önce ötekilerin yüklerini aramağa başladı; sonra tası kardeşinin yükünden çıkardı. İşte Yusuf'a böyle bir çare öğrettik. Yoksa kralın dini(kanunu)na göre kardeşini alamazdı; meğer Allah dilemiş olsun. (Biz) dilediğimizi derecelerle yükseltiriz. Her bilgi sahibinin üstünde daha bir bilen vardır .” (Yusuf, 76)

Yüce Allah (cc), Kur'an’da İslâm’ın dışında diğer dinlerin de olduğuna dikkat çekmiş, bu dinlerin, kendi yanında herhangi bir değerlerinin bulunmadığını bildirmiştir.

Yüce Allah (cc), insan hayatını düzenleyen kanun ve kuralları din olarak adlandırmıştır. Ancak yüce Allah (cc), gerçek dinin kendi koyduğu din olduğunu, bunun dışındaki dinlerden razı olmadığını, bu dinlere mensup olanların, yaptıkları iyi işleri kabul etmeyeceğini, bunların ahirette ziyana uğrayacaklarını bildirmiştir.

“Allah katında din, İslam'dır. Kitap verilmiş olanlar, kendilerine ilim geldikten sonra sırf aralarındaki aşırılık yüzünden ayrılığa düştüler. Kim Allah'ın ayetlerini inkâr ederse, bilsin ki Allah, hesabı çabuk görendir.” (Al-i İmran, 19)

“Kim İslâm'dan başka bir din ararsa, bilsin ki, (o din) ondan kabul edilmeyecek ve o, âhirette kaybedenlerden olacaktır.” (Al-i İmran, 85)

"Peygamberini hidayetle ve hak din ile bütün dinlere üstün kılmak için gönderen O'dur. İsterse müşrikler hoş görmesin" (Tevbe, 33)

Yukarıda verilen ayetlerden de anlaşılacağı üzere din, sadece yüce Allah'ın koyduğu kurallara verilen isim değildir; beşerin de kendi yaşamlarını düzenlemek için, koyduğu kurallar da din kavramı ile tanımlanmaktadır. Bugün insan yaşamını düzenleyen kuralları koyan beşeri sistemler, ‘ideoloji’ ya da ‘sistem’ olarak ifade edilmektedir. Ancak bu tanımlama, ideoloji ya da sistemlerin din oldukları gerçeğini ortadan kaldırmamaktadır.

Beşeri ideoloji ve sistemlerin din; İslâm’ın ise sistem olarak, -bilinçli bir şekilde tanımlanmaması- insanları, sosyal yaşamlarında iki dine birden mensup olma gibi bir duruma düşürmüştür. Bunun sonucunda insanlar, özellikle de Müslüman oldukları iddiasında olanlar, yaşamlarının bazı bölümlerini beşeri sistemlere, bazı bölümlerini İslâm'a göre tanzim etmişlerdir. Bu durum, Müslüman olduklarını iddia kimseleri şirke ve küfre sokmuştur.

İslâm dinini kabul etmiş, hayatını bu dine göre düzenlemiş, İslâmi hükümlere itaat edip teslim olmuş bir kimse, hiçbir şekilde hayatını başka bir dinin, ya da sistemin kurallarına göre düzenleyemez ve o din ya da sisteme itaat edemez. Çünkü insan yalnızca bir dine mensup olabilir ve o dini din olarak kabul edebilir. Yani kişi iki dinli olamaz; aynı anda iki dinin, iki ayrı sistemin emirlerini yerine getiremez.

İslâmi esaslara iman edip Müslüman olan bir kimse, İslâm’ın zıddı olan demokratik bir sisteme göre hareket edemez. İslâm’ın yanında demokrasiyi de benimseyen bir kimse, açıkça şirke düşmüş, müşrik olmuş, İslâm dairesinden çıkmıştır. Böyle birisinin kendisinin Müslüman olduğunu söylemesi de onu Müslüman yapmaz.

Bir insan, hem Müslüman hem demokrat, hem Müslüman hem sosyalist, hem Müslüman hem kapitalist, hem Müslüman hem kavmiyetçi, hem Müslüman hem Hrıstiyan, hem Müslüman hem tarikatçı olamaz. Şayet bir kimse, aynı anda iki sisteme, iki dine mensup olduğunu iddia ediyorsa İslâm’a göre o kişi mutlaka ikincisindendir, yani İslâm’ın dışındaki dinlerdendir. Müslüman sağcı. Müslüman solcu, Müslüman demokrat kavramları, İslâm'ı bilmeyen, kendi konumlarını meşru göstermek isteyen cahil bilgisizlerin uydurmasıdır.

Kur’an-ı Kerim, Müslüman olan bir kimsenin, mutlak manada İslâm’ın emirlerine göre hareket etmesini ve İslâm’ın dışında başka bir sistemi kabul edip o sisteme itaat etmemesini ister. Aksi halde bu kimse, müşrik olur, İslâm’dan çıkar.

“Bir de yüzünü Tevhid dinine döndür ve sakın müşriklerden olma.” (Yunus, 105)

“Sen yüzünü, Allâh'ı birleyici olarak doğruca dine çevir: Allâh'ın yaratma yasasına ki, insanları ona göre yaratmıştır. Allâh'ın yaratması değiştirilemez. İşte doğru din odur. Fakat insanların çoğu bilmezler.” (Rum, 30)

“Ben yüzümü tamamen, gökleri ve yeri yoktan var edene çevirdim ve artık ben O(na) ortak koşanlardan değilim!” (En’am, 79)

“De ki: ‘Rabbim beni doğru yola iletti, dosdoğru dine, Allâh'ı birleyen İbrâhim'in dinine. O, müşriklerden değildi. De ki: ‘Benim teslimiyetim, ibâdetim, hayâtım ve ölümüm hep âlemlerin Rabbi Allâh içindir.” (En’am, 161-162)

İdeoloji ve sistemlerin din olarak tanımlanmaması, İslâm'ın siyasi boyutunu inkâr etme düşüncesinden kaynaklanmaktadır. İslâm düşmanlarının ve tağuti sistemlere yaranma çabasında olan İslamcıların, İslam'ı, diğer tahrif edilmiş dinler gibi ruhbanlık olarak tanımlamaları, İslâm'ın dünyevi kurallarını inkâr etmelerinden ve insanlardan bu gerçekleri gizlemek istemelerinden dolayıdır.

Tahrif edilmiş dinlerin, ruhbanlık olarak adlandırılmaları normaldir, bunların zaten dünyevi fazla kuralları bulunmamaktadır. Oysa İslâmi kuralların neredeyse %90’ı dünya hayatıyla ilgilidir. Diğer kalan %10’u da, insanların dünyada yaptıkları fiillerin ahiretteki karşılıklarını bildirmektedir.

İslâm Dini

İslâm dini, bireyin adabı muaşeret kurallarından başlayarak aile, toplumsal, sosyal ve içtimai kuralları, siyasal, devlet idaresi, ticari ve hukuki tüm ilişkilerini düzenleyen kuralları belirlemiştir. Yüce Allah (cc), insanı yarattıktan sonra başıboş bırakmamış, onun tüm davranışlarını düzenleyen kuralları kendisine bildirmiştir.

"O ki yarattı, düzene koydu. O ki belirleyip hedefini gösterdi." (Âla 2-3)

Yüce Allah (cc), yarattığı kullarının yeryüzünde neler yapacaklarını, nasıl hareket edeceklerini, neleri yapıp neleri yapmayacaklarını bildirmiş, onlara yol gösterip hedeflerini belirlemiştir. Kullarını yaratan yüce Allah (cc), onların dünya hayatındaki tüm ilişkilerini düzenlemiştir. Bu düzenlemeye de yüce Allah (cc) din demiştir.

“…Bugün sizin için dininizi olgunlaştırdım, size nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâm'a râzı oldum…” (Maide, 3)

İslâm dini en mükemmel haliyle tamamlanmış ve insanların buna uymaları istenmiştir. İslâm dininden başka din ve sistemlere uymak sapıklıktan başka bir şey değildir. Çünkü yüce Allah (cc), insanların bütün davranışlarını düzenleyecek kuralları en güzel bir şekilde düzenlemiştir. Bunları şöyle sıralayabiliriz:

Adab-ı Muaşerat Kuralları

İslâm dini, yalnızca ceza ve yaptırım kurallarını değil, aynı zamanda toplumu oluşturan bireylerin, birbirlerine karşı nasıl davranacaklarını belirten nezaket kurallarını da ortaya koymuştur. İslâm dini, sosyal hayatta uyulacak esasları da en ince bir şekilde düzenlemiş, insanların sosyal hayat içerisinde ne yapacaklarını, birbirlerine karşı nasıl davranacaklarını da belirtmiştir. İslâm’ın adabı muaşeret kuralları, beşeri hiçbir dinde, hiçbir sistemde bulunmayan ideal kurallardır.

“Rahmân'ın kulları öyle kimselerdir ki, yeryüzünde mütevazı olarak yürürler, câhiller kendilerine laf atarsa ‘Selâm’ derler.” (Furkan, 63)

“Ey inananlar, kendi evlerinizden başka evlere, izin alıp halkına selâm vermeden girmeyin. Herhalde bunun, sizin için daha iyi olduğunu düşünüp anlarsınız. Eğer orada kimseyi bulamazsanız, size izin verilinceye kadar oraya girmeyin. Ve eğer size: ‘Dönün’ denirse dönün. Bu, sizin için daha temizdir. Allâh yaptıklarınızı bilendir.” (Nur, 27-28)

“Ey iman edenler, Peygamber'in evlerine (olur olmaz) girmeyin. Ancak yemek için size izin verilir de girerseniz (erkenden gelip) yemeğin pişmesini beklemeyin. Çağrıldığınız zaman girin; yemeği yeyince dağılın, söze dalmayın. Çünkü bu (davranışınız) Peygamberi incitiyor, fakat o, (bunu söylemekten) utanıyordu. Ama Allâh, gerçek(leri söylemek)ten utanmaz. Onlardan (yani peygamberin hanımlarından) bir şey istediğiniz zaman perde arkasından isteyin. Bu, hem sizin kalpleriniz, hem de onların kalpleri için daha temizdir. Sizin, Allâh'ın Elçisini incitmeniz ve kendisinden sonra onun eşlerini nikâhlamanız asla olamaz. Çünkü bu, Allâh katında büyük(bir günâh)tır.” (Ahzab, 53)

“Ey inananlar, aranızda gizli konuştuğunuz zaman günâh, düşmanlık ve Elçiye karşı gelme üzerinde konuşmayın; iyilik ve takvâ üzerinde konuşun ve huzûruna toplanacağınız Allah'tan korkun.” (Mücadele, 9)

Aile Hukuku

İslâm aile hukuku, beşeri hiçbir hukukta bulunmayan hakları en iyi şekilde düzenlemiş, aile bireylerinin buna uymalarını, hem imani bir sorumluluk, hem de beşeri bir görev olarak belirtmiştir. Aile hukukunda bireyler, karşılıklı olarak birbirlerinin hakkına saygı göstermekle mükelleftirler.

“…Erkeklerin kadınlar üzerinde bulunan hakları gibi, kadınların da erkekler üzerinde hakları vardır. Erkeklerin, kadınlar üzerinde(ki hakları), bir derece fazladır. Allâh azizdir, hakimdir…” (Bakara, 228)

“…Biz, eşleri ve ellerinin altında bulunanlar hakkında mü’minlere yapmaları gerekli kıldığımız şeyi bil(dir)dik ki, sana bir zorluk olmasın. Allah, çok bağışlayan, çok esirgeyendir.” (33 Ahzab, 50)

“Allâh'ın sizi birbirinizden üstün kıldığı şeylere göz dikmeyin. Erkeklere de kazandıklarından bir pay var, kadınlara da kazandıklarından bir pay var. Allah'tan, O'nun lütfünü isteyin. Kuşkusuz Allâh, her şeyi bilendir.” (Nisa, 32)

“Allâh, insanları birbirinden üstün kıldığı ve mallarından harcadıkları için erkekler, kadınlar üzerinde yöneticidirler. Bundan dolayı iyi kadınlar itâatkâr olup, Allâh'ın kendilerini korumasına karşılık gizliyi korurlar…” (Nisa, 34)

İslâm dini, aile kurumu içerisinde miras hukukunu da en iyi şekilde düzenlemiş, aile bireylerinin hakları tek tek bildirilmiş ve aile bireyleri koruma altına alınmıştır. Aile bireylerine düşen görev, yüce Allah’ın bildirdiği haklara kesinlikle riayet etmektir.

Aile içerisinde, bireylerin birbirlerinin hukukuna karşı herhangi bir tavır takınmaları durumunda İslâm dini, çözüm yollarını göstermiş, hakların çiğnenmesini önlemiştir. Bunun için İslâm dini, öncelikle aile içi hukukun işletilmesini tavsiye etmiş, sorunun giderilmemesi halinde normal hukuk kurallarının işletilmesini istemiştir.

“Şayet (eşlerin) aralarının açılmasından endişe ederseniz, erkeğin ailesinden bir hakem ve kadının ailesinden bir hakem gönderin. Bunlar uzlaştırmak isterlerse, Allah, onların arasını bulur. Muhakkak ki Allah bilendir, haber alandır.” (4 Nisa, 35)

Ceza Hukuku

İslâm dininin ceza yasaları, kişiyi cezalandırıp onu toplumun dışına atmayı değil, onu topluma kazandırmayı hedef almaktadır. Bu nedenle İslâm ceza yasalarına klasik anlamda ceza yasaları değil bir noktada mükâfat yasaları da denilebilir. Çünkü İslâm dinindeki ceza yasaları, kişiye hayat kazandırmakta, toplum içerisinde layık olduğu yeri kazanmasını sağlamaktadır.

Adaleti temel prensip olarak kabul eden İslâm dini, cezalandırmada da adaleti gözetir ve hiçbir şekilde, hiç kimseye farklı bir muamele yapmaz. Suç işleyen kimse, suçu oranında cezalandırılır ve kesinlikle aynı suçu işleyenlerden farklı bir ceza almaz.

“O(Hak Kitabı)nda onlara, cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş ve yaralara karşılıklı kısâs yazdık. Kim bunu bağışlarsa o, kendisi için kefâret olur ve kim Allâh'ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte zâlimler onlardır.” (Maide, 45)

“Kötülüğün cezası, yine onun gibi bir kötülüktür. Kim affeder, barışırsa onun mükâfatı Allah'a âittir. Doğrusu O, zâlimleri sevmez.” (Şura, 40)

“Ey akıl sahipleri, kısasta sizin için hayat vardır, böylece korunursunuz.” (Bakara, 179)

“Zinâ eden kadın ve zinâ eden erkeğin her birine yüz değnek vurun; Allah'a ve âhiret gününe inananlar iseniz Allâh'ın cezâsını uygulamada sizi, onlara karşı acıma duygusu tutmasın. Mü'minlerden bir grup da onlara yapılan azâba şahit olsun.” (Nur, 2)

Beşeri sistemlerde, insanlar suç işlemeye adeta teşvik edilir, kapitalist olsun sosyalist olsun, bütün sistemlerde zina, hırsızlık, adam öldürme eylemleri suçu olmasına ve bu suçlara karşı bir cezanın varlığına rağmen, bu sistemleri uygulayan devletlerde kişiler, suç işlemeye adeta teşvik edilirler.

Ticaret Hukuku

Yaşamın her alanını en iyi şekilde tanzim eden İslâm dini, insanlar arasındaki ticari ilişkileri de belli kurallara bağlamış, bu kurallar doğrultusunda hareket etmeyi zorunlu kılmıştır. İslâmi ticaretin temel ilkesi, yüce Allah’ın rızası doğrultusunda hareket etmek ve bu ilke doğrultusunda ticareti yürütmektir.

İnsanların yaşamında çok önemli bir yer tutan ticaret hayatı, İslâm’ın çok önem verdiği konulardan biridir. Bu nedenle İslâm, ticaret konusunda çok önemli hükümler va’zetmiştir. Kapitalizmin, “bırakın yapsınlar, bırakın geçsinler” ilkesiyle bir kısım insanları ekonomik olarak zenginleştirip sivrilten, halkın bir kısmını ezen acımasız ekonomik yapısına karşın İslâm dini, zengin ve fakir arasındaki dengeyi sürekli olarak korumuştur.

İslâm’da ticaretin nasıl yapılacağı, borçlanmanın kuralları, helal ve haram sınırları en ince noktasına kadar düzenlenmiş, iman edenlerin buna uymaları istenmiştir. Ticari hayatta sıkıntıların ortaya çıkmaması için İslâm dini senetleşmeyi prensip olarak kabul etmiş, böylece ticaret nedeni ile insanlar arasında sorunların çıkmasını daha ilk baştan ortadan kaldırmıştır.

‘Nereden gelirse gelsin’ mantığı ve ‘üzümünü ye bağını sorma’ gibi kaynağı belli olmayan haram ve gayri meşru geliri normal sayan, faizi ekonomisinin temeli yaparak alın teri olmadan, insanların sırtından çok kolay kazanç elde etmeyi teşvik eden kapitalist ekonomik sisteme karşı İslâm, kaynağı belli olmayan her türlü kazancı gayri meşru görmüş, insanları sömüren faizi haram sayarak Allah’a ve Rasulüne savaş açmak olarak kabul etmiş, faiz ile iştigal edenleri cehennemde ebediyen kalmakla uyarmıştır.

“Tartıda taşkınlık edip dengeyi bozmayın; tartıyı adâletle yapın, terazide eksiklik yapmayın.” (Rahman, 8-9)

“Faiz yiyenler, ancak şeytânın dokunup çarptığı kimsenin kalktığı gibi kalkarlar. Bu, onların: ‘Alışveriş de faiz gibidir.’ demelerinden ötürüdür. Oysa Allâh, alış-verişi helâl, faizi harâm kılmıştır. Kime Rabbi'nden bir öğüt gelir de vazgeçerse, geçmişte olan kendisinindir ve işi de Allah'a kalmıştır. Kim tekrar (faize) dönerse onlar ateş halkıdır, orada ebedi kalacaklardır.” (Bakara, 275)

“Ey iman edenler, Cuma günü namaz için çağrıldığı(nız) zaman, Allâh'ı anmağa koşun, alışverişi bırakın; eğer bilirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır. Namaz kılındıktan sonra yeryüzüne dağılın ve Allâh'ın lütfünden (rızkınızı) arayın. Allâh'ı çok anın ki başarıya eresiniz.” (Cuma, 9-10)

“Ölçü ve tartıda hile yapanların vay haline! Onlar insanlardan bir şey ölçüp aldıkları zaman ölçüyü tam yaparlar. Kendileri onlara bir şey ölçtükleri veya tarttıkları zaman (ölçü ve tartıyı) eksik yaparlar. Onlar, tekrar diriltileceklerini sanmıyorlar mı?” (Mutaffifin, 1-4)

Yüce Allah (cc), yeryüzünde her şeyi bir denge üzerine yaratmış, bu dengelerin bozulmasını kesinlikle yasaklamıştır. Hile yaparak, insanları kandırarak ticaret yapanlar, insanların haklarını gasbettikleri gibi yeryüzünün dengelerini de bozmaya çalışmaktadırlar. Diğer taraftan Rasulullah (as), stokçuluğu yasaklamış, halkın muhtaç olduğu zaruri ihtiyaçların, fiyatlarının artması için saklanmasını yasaklamıştır.

İslâm dininin, ticaret ile ilgili kurallarını bırakıp içerisinde yaşadıkları beşeri sistemlerin ticari kurallarına göre hareket eden kimseler, kurallarına göre hareket ettikleri sistemi din edinmişlerdir.

Siyaset

Allah'a ihlasla itaat, O'nun koyduğu bütün hükümlere, hiç bir ekleme ve çıkarma yapmadan, olduğu gibi kabul edip teslim olmaktır. Allah’a ihlasla itaat; hakimiyet, hüküm ve emir konusunda kişinin Allah'tan başkasına boyun eğmemesi, Allah'tan başkasının koyduğu kurallara hiçbir şekilde uymaması, yüce Allah’ın indirdiği hükümlere sımsıkı sarılmasıdır. Ancak bu şekilde yüce Allah’ın indirdiği hükümlere teslim olan kişiye yüce Kur’an’da Müslüman adını verilmiş, onların tabi oldukları dine de İslâm denilmiştir.

Müslüman bir kişi, Allah'ın otoritesi dışındaki tüm beşeri otoriteleri reddedip Allah'ın otoritesine teslim olan, O’nun indirdiği esaslara göre hareket edendir. Zaten “La ilahe illallah” kelime-i Tevhidin anlamı da budur. Kur'an'ı Kerim, iman edenleri açıkça uyarmakta ve İslâm’ın yanında başka bir sistemi kabul etmeyi kesinlikle yasaklamaktadır.

“İnsanlar bir tek ümmetti. Allah peygamberleri, müjdeciler ve uyarıcılar olarak gönderdi, anlaşmazlığa düştükleri konularda insanlar arasında hükmetsin diye o peygamberlerle beraber gerçekleri içinde taşıyan kitap indirdi…” (Bakara, 213)

Yöneticilerin, idare ettikleri insanlara karşı şefkatli ve merhametli olmasını tavsiye eden İslâm dini, istişare meclislerini ön görmüş ve burada karar alınmasını bildirmiştir.

“Allâh'ın rahmeti sebebiyledir ki, sen onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, çevrenden dağılır, giderlerdi. Öyleyse onlar(ın kusurların)dan geç, onlar için mağfiret dile. İşini onlara danış, karar verince de Allah'a dayan; çünkü Allâh kendine dayanıp güvenenleri sever.” (Al-i İmran, 159)

“Rablerinin çağrısına gelirler, namazı kılarlar. İşleri, aralarında danışma iledir. Kendilerine verdiğimiz rızıktan hayır için harcarlar.” (Şura, 38)

İslâm, iman eden kimselerin, İslâm dışı sistemlerin kurallarına göre hareket etmelerini yasakladığı gibi, aynı zamanda onlara en küçük bir meylin gösterilmesini de yasaklamıştır. İslâm dışı sistemlere en küçük bir meyil gösteren kimseler, cehennem azabına girecekler ve “Allah şirki affetmez” ilahi buyruğu gereği, yüce Allah (cc) kendilerine de yardım etmeyecektir.

“Rabbinin sözü hem doğruluk, hem de adâlet bakımından tamamlanmıştır. O'nun sözlerini değiştirebilecek hiç kimse yoktur. O, işitendir, bilendir.

Yeryüzünde bulunanların çoğuna uysan, seni Allâh'ın yolundan saptırırlar. Onlar sadece zannediyorlar ve onlar sadece saçmalıyorlar.” (En’am, 115-116)

“Sakın zulmedenlere meyletmeyin, sonra size ateş dokunur. Sizin Allah'tan başka dostlarınız yoktur. Sonra size yardım edilmez.” (Hud, 113)

Beşeri sistemler, kendi ideolojilerini benimsetmek ve halk üzerindeki yönetimlerini sürdürmek için bazı kimseleri ödüllendirerek kendilerine itaat ettirirler. Makam, mevki ve değişik parasal ödüllerle kendilerine bağladıkları kimseler vasıtasıyla insanları kendilerine itaat ettirmek isteyen beşeri düzenler, bunda fazla bir başarı elde edemedikleri zaman baskı ile ve güvenlik güçleri vasıtasıyla insanlara boyun eğdirirler.

İslâm dini, insanların kendi iradeleri ile iman ve itaat etmelerini ister ve ancak böyle bir iman ve itaatin yüce Allah indinde kabule şayan olduğunu bildirir. Kendi istek ve arzuları ile İslâm dinini kabul edip onun belirlediği kurallara göre hareket eden kimseler, İslâm’ı din olarak kabul etmişler demektir.

Kur'an, yüce Allah’ın indirdiği hükümlere isteyerek ve sadakatle sarmayı esas almaktadır. Müslümanlar, iman ettikleri İslâmi esaslara bütün benlikleri ile sarılmışlar ve yüce Allah’ın indirdiği esaslardan razı olmuşlardır. Bu kimseler, İslâm’ı din edinmişler ve kendi iradeleriyle İslâmi esaslara boyun büküp kurallarına teslim olmuşlardır.

İçerisinde yaşadıkları sistemlere yaranmak isteyen İslamcılar ve İslâm düşmanı müsteşrikler, ellerindeki bütün vasıtalarla İslâm’ın dünya hayatına ait kurallarının bulunmadığını, İslâm dininin devlete yönelik hükümlerinin olmadığını iddia ederler. Oysa gerek Kur’an’ı Kerim’de, gerekse Peygamber (as)’ın örnek hayatında devlet ile ilgili sayısız hükümler bulunmaktadır. Özellikle Medine İslâm Devleti’nde devlet başkanı olan Hz. Muhammed (as), son nefesine kadar İslâmi hükümlerle devleti yönetmiş, bunun dışında hiçbir hükümle ülkeyi idare etmemiştir.

“Böyle iken sana dini yalanlatan nedir? Allâh, hüküm verenlerin en iyisi değil midir?” (Tin, 7-8)

Maun suresi, dinin bir bütün olduğunu, insanların tüm davranışlarını düzenleyen kurallardan birinin terk edilmesi halinde dinin yalanlanacağını bildirmektedir. İnsan, bütün düşünce, söz ve davranışlarıyla iman ettiği dine göre yaşaması halinde Müslüman olabilir. İnsanın, davranışlarının bir bölümünü İslâm dinine, diğer bir bölümünü başka din ya da sistemlere göre düzenlemesi halinde İslâm’dan çıkmasına neden olur.

Kur'an, Müslümanların kimler olduklarını çok açık bir şekilde belirtmektedir. Düşünce, söz ve davranışlarını Tevhidi esaslara göre düzenleyen kimselere Kur'an’da Müslümanlar adı verilmiştir.

“Allâh uğrunda, O'na yaraşır biçimde cihâd edin. O, sizi seçti ve dinde size bir güçlük yüklemedi; babanız İbrâhim’in dini(ne uyun). O (Allâh) bundan önce de, bu(Kur'â)nda da size "Müslümanlar" adını verdi ki, Rasul size şahit olsun, siz de insanlara şahit olasınız. Haydi namazı kılın, zekâtı verin ve Allah'a sarılın; sâhibiniz O'dur. (O), Ne güzel sâhip ve ne güzel yardımcıdır!” (Hac, 77-78)

“(İnsanları) Allah'a davet eden, salih amel işleyen ve ‘Ben Müslümanlardanım’ diyenden daha güzel sözlü kim olabilir?” (Fussilet, 33)

İslâm’ın belirlediği esaslar dışında hareket eden, düşünce, söz ve davranışlarında İslâm dışı düşünce, sistem ve ideolojilere yer veren kimseler, İslâm dairesi dışına çıkmış, Müslümanlık sıfatını kaybetmiş kimselerdir. Bu kimselere Kur’an’ı Kerim kâfir, müşrik, münafık ve fasıklar adını vermektedir. Bu sıfatlar, kişilerin işledikleri fiillere göre Müslüman olmayan kimselere verilmektedir.

Kâfirler, düşünce, söz ve davranışlarında İslâmi esaslara yer vermeyen, hayatını İslâm dışı düşünce, sistem ve ideolojilere göre düzenleyen kimselerdir. Kâfirlerin yaşamında İslâm’dan izler bulunmadığı gibi, düşünce ve sözlerinde de İslâmi bir kaygı taşımamaktadırlar.

“… Ayetlerimizi, kâfirlerden başkası inkâr etmez.” (Ankebut, 47)

Müşrikler, düşünce ve yaşayış olarak iki kişiliklidirler; İslâmi kuralların bir kısmını benimseyip yaşadıkları gibi İslâm dışı kurallara da düşünce, söz ve davranışlarında yer verirler ve bundan rahatsızlık duymazlar. Müşrikler, İslâm dışı düşünce, sistem ve ideolojileri İslâmi esaslarla aynı ölçüde değerlendirirler. Onların İslâmi hassasiyetleri, geleneksel bazı alışkanlıklardan ibarettir ve bunlar genellikle namaz, oruç, örtü gibi alışılagelen ibadetlerdir.

“İnsanlardan kimi, Allah'tan başka eşler tutar, Allah’ı sever gibi onları severler. İman edenler ise en çok Allah’ı severler. Zulmedenler, azabı gördükleri zaman bütün kuvvetin Allah'a ait olduğunu ve Allah’ın azabının çetin olduğunu anlayacaklarını keşke bilselerdi!” (Bakara, 165)

Münafıklar, düşünce planında farklı, ameli olarak farklı kişilik sergileyen, sözlerinde samimi olmayan, inanmadıkları halde inanmış görünen, ikiyüzlü kimselerdir. Yalan söylemeyi, insanları kandırmayı meslek haline getiren münafıklar, çıkarları gereği her kılığa rahatlıkla girerler.

“İnsanlardan öyleleri de vardır ki, iman etmedikleri halde ‘Allah'a ve âhiret gününe inandık’ derler. Allah’ı ve mü'minleri aldatmağa çalışırlar, halbuki yalnız kendilerini aldatırlar da farkında olmazlar.” (Bakara, 8-9)

Fasıklar, İslâmi hiçbir hassasiyetleri olmadığı halde inandıklarını iddia eden, ancak yaşamlarında, İslâmi hiçbir belirti bulunmayan, dünyevi çıkarlarını inandıkları iddia ettikleri dinin önünde tutan kimselerdir. Bunlar, kimi zaman namaz kılar oruç da tutarlar, ancak bunu bir alışkanlık olarak yaparlar.

“De ki: ‘Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabânız, kazandığınız mallar, düşmesinden korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız konutlar, size Allah'tan, Rasulünden ve O'nun yolunda cihât etmekten daha sevgili ise o halde Allâh emrini getirinceye kadar bekleyin! Allâh, yoldan çıkmış topluluğu hidayete iletmez.” (Tevbe, 24)

Maun suresi, İslâmi kuralların bir kısmını yapıp diğer bir kısmını terk eden kimselerin dini yalanladıklarını ortaya koymaktadır. Sure, bu kimselerin, kıldıkları namazlarının kendilerine hiçbir fayda sağalmayacağını da belirtmektedir.

Surenın Tefsiri

1-“Dini yalanlayanı gördün mü?

Bir şeyi yalanlamak, sözel olarak onun olmadığını söylemek değil, o şeyin var olduğunu önemsememek ve o şeye değer vermemektir. Bu anlamda İslâm dinini yalanlamak, onun olmadığını sözle ifade etmek değil, İslâm’ın belirlediği esasları önemsememek ve o esaslar doğrultusunda hareket etmemek ya da İslami kuralların bir kısmını kabul edip bir kısmını kabul etmemektir. Nitekim Kur'an, yalanlamanın nasıl yapıldığı konusunda birçok örnek verir.

“Eğer seni yalanladılarsa, senden önce açık deliller, hikmetli sahifeler ve aydınlatıcı Kitabı getiren peygamberler de yalanlanmıştı.” (Al-i İmran, 184)

“Andolsun, biz İsrâil oğullarından söz almış ve onlara elçiler göndermiştik. Ne zaman bir elçi onlara canlarının istemediği bir şey getirdiyse (gelen elçilerin) bir kısmını yalanladılar, bir kısmını da öldürüyorlardı.” (Maide, 70)

“Biliyoruz, onların dedikleri seni üzüyor, gerçekte onlar seni yalanlamıyorlar, fakat o zâlimler bile bile Allâh'ın âyetlerini inkâr ediyorlar.” (En’am, 33)

Yukarıdaki ayetlerde açıkça belirtildiği gibi yalanlamak, gerçekleri kabul etmemek ya da bir kısmını kabul edip bir kısmından hoşlanmamaktır. Maun suresinde de dinin nasıl yalanlandığı devam eden ayetlerde açıklanmaktadır.

2-3- İşte o, yetimi iter, kakar; yoksulu doyurmağa önayak olmaz.

Bu ayetlerde iki önemli unsur önplana çıkmaktadır; İslâmi esasların gereğini yapmayarak dini yalanlamak ve Kur'an’ın hassasiyetle üzerinde durduğu yetimin ve yoksulun haklarını gasp ederek onlara zulmetmek. Her iki halde de İslami esaslara karşı çıkılmış ve yüce Allah’a isyan edilmiştir.

Kur'an, İslâmi esasların bir ya da birkaç tanesinin gereğini yapmamayı, dini yalanlamak olarak belirtir ve bunu yapanların da ebediyen cehennemde kalacaklarını bildirir. Bunun nedeni, bu kimselerin, Rab’leri tarafından bildirilen kuralların benimsenmemeleri ve bu kurallara aykırı hareket etmeleridir. Kur'an’da bu konuda birçok örnek bulunmaktadır.

“…Yoksa siz Kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden bunu yapanın cezâsı, dünyâ hayâtında rezil olmaktan başka nedir? Kıyâmet gününde de (onlar) azâbın en şiddetlisine itilirler. Allâh yaptıklarınızı bilmez değildir.” (Bakara, 85)

“İnsanlardan kimi de Allah'a bir kenardan, ibâdet eder. Eğer kendisine bir hayır gelirse onunla huzûra kavuşur (sevinir) ve eğer başına bir kötülük gelirse yüz üstü döner. O, dünyâyı da, âhireti de kaybetmiştir. İşte apaçık ziyan budur.” (Hac, 11)

İslâm, yetimlerin, kimsesizlerin ve yoksulların koruyucusu ve sahibidir. Bu kimseler, yüce Allah’ın koruması altındadırlar. Bu nedenle Kur'an’da sürekli bir şekilde yetim ve yoksulların haklarının verilmesine vurgu yapılır, bunu yapmayanların, zalimler oldukları belirtilir ve bunların ebediyen cehennemde kalacakları bildirilir.

“Hayır, doğrusu siz yetime ikrâm etmiyorsunuz, yoksula yedirmeğe teşvik etmiyorsunuz.” (Fecr, 17-18)

“Ve cehennem de getirildiği zaman; işte o gün insan anlar, ama artık anlamanın kendisine ne yararı var? ‘Âh, keşke ben bu hayâtım için gönderseydim!’ der.

O gün O'nun yapacağı azâbı kimse yapamaz ve O'nun vuracağı bağı kimse vuramaz!” (Fecr, 23-26)

Kalem ve Kehf surelerindeki bahçe sahipleri, Karun ve benzerleri, hep mazlumların haklarını gasp ettikleri ve ihtiyaç sahiplerine haklarını vermedikleri için azaba uğratılmış, helak edilmişlerdir. Malın sevilmesi ve Allah yolunda verilmemesi, insanın felaketi olmuştur. Bu kimselerin Müslüman olduklarını iddia edip İslâmi bazı kuralları yapmaları, namaz kılmaları, oruç tutmaları, Hacca gitmeleri onların dini yalanladıkları gerçeğini ortadan kaldırmıyor.

4- Yazıklar olsun namaz kılan şunlara,

Namaz, bir eylem ve aksiyonun, insanın kimlik ve şahsiyetinin göstergesidir. Bu öyle bir kimlik kuşanmadır ki, insanın kimi ve neyi kabul edip neyi reddettiğini açıkça ortaya koymaktadır. Kişiye gerçek özgürlüğü sağlayan, onun, kula kulluk yapmayacağını ortaya koyan, küfre, şirke ve zulme başkaldırışı (kıyamı) simgeleyen bir eylemdir.

Namaz; insanı, kulluk bilincine ulaştıran, ona, kul¬luk görev ve sorumluluğunu idrak ettiren bir eylem; ölü ruhları di¬rilten bir aksiyon; alemlerin Rabb'ine yönelten bir işaret; yüce Allah'a rüku ve secde ile yaklaştıran bir ölçü; onu Rabb'ine yükselten bir basamak; kulun Rabb'i ile diyalogunu sağlayan bir rabıtadır.

Namaz, insanı, şirk pisliğinden, kötülük bataklığından, zulmetten ve cehaletten kurtaran, mü'minin miracı, yüce Allah’ın rızasının göstergesi, cehennemin kapılarını kilitleyen, cennetin kapılarını açan bir anahtardır. Kula, nefis tez¬kiyesi ettirip ona nefis muhasebesi yaptıran ve yüce Allah'a hesap verdiren bir kılavuz, kişiyi Kur'an'a yöneltip onunla kaynaştıran güçtür.

Namaz, kişiye şahsiyet kazandıran ve mütevazı olmayı, böbürlenmemeyi, zulmetmemeyi, zulme uğramamayı aşılayan bir düşünce; kalbi yumuşatan bir ilaç; insanı huzur ve mutluluğa götüren bir vasıtadır.

Mü'min, namazla kendisini kont¬rol eder, eksikliklerini giderir, hatalarını görür ve kendisini sürekli yeniler. Bu nedenle, namazını sürekli kılar; bu süreklilik hem hayatı hem de zamanı kapsar. Zaman olarak mü'min, günün yirmi dört saatinde Rabb'ine yönelir.

Namazı bilinçli kılan bir kimse, Rabb’inden kendisine bildirilen bütün kurallara, hiçbir sıkıntı duymadan gönülden teslim olur. Bu nedenle yetimi yoksulu itip kakmaz, onlara karşı sevgi ve şefkat gösterir. Ancak, namazı kimi hareketlerden ibaret sanan kimseler, kıldıkları namazın bilincinde olmadıkları için namazlarını ancak gösteriş için kılarlar.

5-6- Ki onlar namazlarından gaflet ederler. Onlar gösteriş yaparlar.

Namazdan gafil olmak ve gösteriş yapmak, birbirini bütünleyen, birbirini takip eden iki kavram, iki durumdur. Namazın insana kazandırdığı manevi hazdan, insanın hayatına getirdiği anlamdan ve kişiye kazandırdığı kimlikten gafil olan kimseler, yalnızca gösteriş için namaz kılarlar.

Yüce Allah’ı razı etme amacı taşımayan bir namaz gafletle kılınan ve gösteriş olan bir namazdır. Duyguları tatmin etme, kınayıcıların kınamasından korkma, takdir edilme, kimi çıkarlar elde etme ya da kısmi rahatlama duyma durumlarında kılınan namaz, gösterişten başka bir şey değildir. Müşrik, münafık ve fasıkların kıldıkları namazlar, şekli olarak kılınan namazlardır.

Yazıklar olsun namaz kılan şunlara ki, onlar namazlarından gaflet ederler. Onlar gösteriş yaparlar.

İslâmi esasların bir bölümünü alıp bir bölümünü bırakan kimselerin kıldıkları namaz boşa gider ve sahibine hiçbir şey kazandırmaz. Çünkü bunların amaçları Rab’lerini razı etmek değil, kendilerini tatmin etmek ya da başkalarını kandırmaktır. Şayet bunların amaçları gerçekten Rab’lerini razı etmeye yönelik olsaydı, bu durumda, her biri namaz kadar önemli olan yüce Allah’ın diğer emirlerini de yerine getirirlerdi.

Namazlarında gaflet edip gösteriş yapan kimseler, İslâmi esasları bıraktıkları gibi insanlara, yetim ve yoksullara karşı da duygusuz ve acımasızdırlar. Bunlar, infak yapmadıkları gibi insanlardan,

7- En ufak bir yardımı bile esirgerler.

 

Kurani Mücahede: 2011-05-15

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir