Leyl Sûresi

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم

Leyl Suresi

Giriş

Kur’ani esaslar aydınlığı, beşerî sistemler karanlığı temsil ederler

Hayatta her şey karşılıklı bir denge üzerine kurulmuş ve yine her şey çift ve zıddı ile yaratılmıştır; Kâinatta tek olan yalnızca yüce Allah’tır. Gece gündüz, kadın erkek, güneş ay, yıldızlar ve gezegenler, karanlık aydınlık, cennet ve cehennem, sevap günah, Tevhid şirk ve benzeri ifadeler hep çift çifttir. Bütün bunlardan da anlaşılacağı üzere her şey zıddı ile kaimdir ve her şey zıddı ile daha kolay anlaşılır hale gelmektedir.

Surenin girişinde iki zıt durum ortaya konulmaktadır, gece ve gündüz. Bu iki zıt durumun, surenin bütünlüğü içerisinde neleri temsil ettikleri ayetler okunduğunda çok açık bir şekilde görülmektedir. Gece (karanlık), gündüz (aydınlık), birbirinden farklı iki ayrı durumu, iki ayrı işi temsil etmektedir.

Nitekim Zümer suresi, 23 ayette “Allah, sözün en güzelini Kitapta ikişerli, benzer olarak indirdi” buyruğu ile Kur’an’da, her şey karşılıklı zıddı ile verilmektedir. İyi kötü, adil zalim, Hidayet sapıklık, Mü’min kâfir gibi karşılıklı mukayese suretiyle verilir. Kur’an’daki bu durum ayette, mesani yani karşılıklı ikişerli anlamı ifade etmektedir.

“Allah, sözün en güzelini Kitapta ikişerli, benzer olarak indirdi. Rab’lerine saygılı kimselerin, derileri ondan ürperir, sonra derileri ve kalpleri Allah’ın zikri (Kitabı) ile yumuşar. İşte bu Allah’ın hidayetidir, dileyen kimseye onunla hidayet eder ve Allah kimi sapıklığında bırakırsa artık ona hiç kimse hidayet vermez.” (Zümer, 23)

Verilen her temsilin Kur’an’da mutlaka bir karşılığı vardır. Bu surede, verilen gece ve gündüzün ne anlama geldikleri de surede devam eden ayetlerde ortaya konulmaktadır.

Gündüz, infakı, fedakârlığı, iyiliği, güzelliği, iman etmeyi ve Hakk’ı tasdik etmeyi; karanlık ise, cimriliği, bencilliği, kendini düşünmeyi, suratsızlığı, inkârı, şirki, kötülüğü ve yalancılığı simgeler. Bu konudaki ayetlerde, karanlık ve aydınlık net olarak açıklanmaktadır.

“Bizim ayetlerimizi yalanlayan kimseler, karanlıklar içindeki sağır ve dilsizlerdir; kim dilerse Allah onu dalalete düşürür ve kim dilerse onu doğru yol üzerinde kılar.” (En’am, 39)

“Allah, iman eden kimselerin velisidir, karanlıklardan nura onları çıkarır; kâfir kimselerin evliyası tağuttur, (o da) nurdan karanlıklara onları çıkarır, işte onlar, ateş halkıdır, onlar, orada ebedi kalacaklardır.” (Bakara, 257)

“O’dur ki, sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için apaçık ayetleri kulunun üzerine indirdi, muhakkak ki Allah, size çok şefkatli, çok merhametlidir.” (Hadid, 9)

Ayetlerde vahiy, aydınlık, beşerî tağuti sistemler de karanlık olarak verilmektedir ki buna göre İslâm’ın dışındaki her düşünce, sistem, yol karanlık, dalalet ve sapıklıktır. Bu yollara tabi olanlar, Kur’an’ın buyurduğu gibi “karanlıklar içinde kalmış sağır ve dilsizlerdir” onların bu karanlıklardan kurtulmalarının tek çıkar yolu, Rab’lerinin kendilerine gönderdiği Tevhidi esasları tasdik edip iman etmeleri, teslim olup gereklerini yerine getirmeleridir.

Surenin açıklaması

1-2- Andolsun karardığı zaman geceye ve andolsun ortaya çıktığı zaman gündüze.

Gece ve gündüz birbirinin takipçisi, biri geldiğinde diğerinin gittiği iki ayrı kutup, birbirine zıt siyah ve beyaz gibi iki ayrı durumdur. Kur’an’da Tevhid ve şirkten, iman ve küfürden söz eden ayetlerden önce ya da sonra bu birbirine zıt iki ayrı durum sıkça kullanılır.

Leyl suresinde, gece ve gündüz anlatılmakta, buna bağlı olarak konunun bütünlüğüne uygun devam eden ayetlerde en güzeli tasdik etme ile en güzeli yalanlama belirtilmektedir.

Surede, erkek ve kadınların yaptıkları işler sınıflara ayrılmakta, kötü işler yapanların yaptıkları karanlık gece olarak, iyi işler yapanların yaptıkları da aydınlık gündüz olarak verilmektedir. Müşrik ve kâfirlerin, dünya hayatında, içerisinde bulundukları şirk ve küfrün karanlığı, ahiret gününde yüzlerine yansıyacak yüzlerini kapkara yapacaktır.

“Kötülükler kazanmış kimselere, o kötülüğünün misliyle ceza verilir ve onları zillet kaplar; onları, Allah’tan koruyacak yoktur, onların yüzleri, karanlık gecenin parçalarıyla kaplanmış gibidir. İşte onlar, cehennem ehlidirler, onlar orada süreklidirler.” (Yunus, 27)

Kur’an’da, küfür ve şirk, karanlık, küfür ve şirkin temsilcileri de bu karanlıklar içinde kalmış karanlık kimselerdir. Nitekim kötü işler yapanlar için “Onlar, karanlık işler yapıyorlar” denilmektedir.

Küfür ve şirk karanlığı ifade ettiği gibi Tevhidi esaslar da aydınlığı ifade etmekte, bu nedenle Tevhidi esaslara iman eden kimselerin de yüzleri aydınlık ve parlaktır.

“O gün, Mü’min erkek ve Mü’min kadınları, nurları önlerinde ve sağlarında koşarken görürsün. ‘Bugün müjdeniz, altlarından nehirler akan, orada ebedi kalıcılar olarak cennetlerdir.’ İşte o, büyük kurtuluştur!” (Hadid, 12)

“Allah’a ve rasullerine iman eden kimseler, işte Rab’leri yanında, sıddıklar ve şahitler onlardır, onların mükâfatları ve nurları vardır; inkâr eden kimseler ve ayetlerimizi yalanlayanlar, işte onlar, cehennem halkıdırlar.” (Hadid, 19)

Kur’an, iman edenlerle küfür ve şirk içerisinde onların ahiret hayatlarını verirken onları, dünyada iman ve küfür durumlarına göre tanımlamakta, neden kimi yüzlerin aydınlık ve nurlu, kimi yüzlerin karanlık ve kirli olduğunu apaçık bir şekilde açıklamaktadır.

“O gün (bazı) yüzler parlak ve (bazı) yüzler simsiyahtır; artık yüzleri kara olan kimselere, ‘İmanınızdan sonra inkâr ettiniz; inkâr etmenizden dolayı şimdi azabı tadın.” (Al-i İmran, 106)

“Yüzler, o gün parlamış, güleçtir, müjdelenmiştir ve yüzler var ki o gün üzeri tozlanmış, sıkıntılı, zor durumda; işte onlar kâfirlerdir, günahkârlardır.” (Abese, 38-42)

Ahiret hayatında, Mü’minlerin yüzü nurlu, mutlu ve sevinçli, kâfirlerin yüzleri ise, buruşuk, karanlık, kirli ve asıktır. Bu, onların dünyada yaptıklarının karşılığıdır, herkes, yaptıklarının karşılığını almıştır.

İslâm, erkek ve kadını eşit görür, onları, cinsiyetlerine göre değil yaptıklarına göre değerlendirir

3-4- Erkeği ve dişiyi yarattı, şüphesiz sizin çalışmalarınız çeşit çeşittir.

Yüce Allah (cc), erkek ve kadın olarak insanları yaratmış, onların, Zat’ına kulluğu esas alarak yaşamalarını istemiştir. Kadın ve erkeklerden, yaratılış gayelerine uygun hareket edenler olduğu gibi bu gayenin dışına çıkarak Rab’lerine isyan edenler de olmuştur.

“Sizin çalışmalarınız çeşit çeşittir” buyuran yüce Allah (cc), bu farklı olan işlerin neler olduğunu da bu surenin devam eden ayetlerinde açıklamaktadır.

Hayatın, huzurlu ve mutlu bir şekilde idamesi ancak erkek ve kadının birlikte hareket etmeleri ile mümkündür. Bu birliktelik Allah yolunda, O’nun indirdiği ilahi mesajın yaşanması, insanlara duyurulması için sağlandığında ise daha iyi ve mükemmel olur.

“Mü’min erkekler ve Mü’min kadınlar, birbirlerinin velisidirler, iyiliği emrederler, kötülükten menederler, namazı kılarlar, zekâtı verirler, Allah’a ve Rasulü’ne itaat ederler. İşte Allah, onlara rahmet edecektir, şüphesiz, Allah üstündür, Hâkim’dir.” (Tevbe, 71)

Yüce Allah (cc) indinde erkek ve kadın eşittir, herkes, yaptığına göre karşılık görür. İslâm, beşerî sistemlerde olduğu gibi kadını horlayıp aşağılamaz, onun yaptıklarını hakir görmez, erkekle aynı kategoride görür. Kur’an’da kadın ismi taşıyan sureler olduğu gibi kadınlar ve hakları ile ilgili yüzlerce ayet vardır. Yüce Allah (cc), erkek ve kadınları, birbirlerinin velileri olarak tanımlamış, onları, Kendi katında aynı oranda değerlendirmiştir.

“Rab’leri onlara karşılık verdi: ‘Şüphesiz Ben, sizden erkek ya da kadından çalışanın amelini boşa çıkarmam, siz birbirinizdensiniz; artık hicret eden kimseler, yurtlarından çıkarılanlar, yolumda eziyet edilenler, savaşanlar ve öldürülenler! Onların kötülüklerini elbette örteceğim ve onları elbette cennetlere sokacağım ki, onun altından nehirler akmaktadır; Allah katından bir karşılık olarak, karşılıkların en güzeli Allah katındadır.” (Al-i İmran, 195)

Yüce Allah (cc), sürekli olarak erkek ve kadının eşit olduklarını bildirmekte onları, cinsiyetlerine göre değil, yaptıklarına göre değerlendirmektedir. Oysa cahili şirk ve geleneksel din anlayışında erkek üstün kabul edilmekte kadın, adeta erkeğin kölesi ve kulu olarak görülmektedir. Bu anlayışın Kur’an ile İslâm ile uzaktan yakından hiçbir ilgisi yoktur.

“Şüphesiz, Müslüman erkekler ve Müslüman kadınlar, Mü’min erkekler ve Mü’min kadınlar, itaat eden erkekler ve itaat eden kadınlar, doğru erkekler ve doğru kadınlar; sabreden erkekler ve sabreden kadınlar, saygılı erkekler ve saygılı kadınlar, sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar, edep yerlerini muhafaza eden erkekler ve koruyan kadınlar, Allah’ı çok düşünen erkekler ve çok düşünen kadınlar; Allah onlara mağfiret ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır.” (Ahzab, 35)

Yüce Allah (cc), erkek ve kadının yaptıklarını değerlendirmekte onlara, -cinsiyet ayırımı yapmadan- yaptıklarının karşılığını vermektedir.

“Kim bir kötülük yaparsa, artık onun mislinden başka cezalandırılmaz ve -erkek ve kadın- kim, salih amel işlerse o Mü’min’dir; işte onlar, cennete girerler ve orada onlar hesapsız rızıklandırılırlar.” (Mü’min, 40)

Yüce Allah (cc), erkek ve kadın konusunda ayırım yapmadığı halde erkek ve kadını, cinsiyet olarak ayırıp birini diğerinden üstük kabul etmek, kadın ve erkeklerle ilgili ayetleri görmezden gelip inkâr etmek ve yüce Allah’a şirk koşup isyan etmektir.

İnfak, iman etmenin, en güzel sözü tasdik etmenin göstergesidir

5-7- Amma kim verip (infak edip) sakınırsa ve en güzeli tasdik ederse, işte onu en kolaya muvaffak kılarız.

Kur’an, infak üzerinde önemle durur, iman edenleri infak etmeye teşvik eder ve kurtuluşun, imandan sonra en önemli adımının infaktan geçtiğini, infak etmemenin, cehenneme girmeye, orada sürekli kalmaya neden olduğunu bildirmektedir.

İnfak, insanı cehennem azabından koruyan bir ibadettir, infak edenler, kendilerini cehennem azabından kurtarmışlardır.

İnfak etmek, en güzeli tasdik etmektir; en güzel söz olan Tevhidi esasları tasdik etmek, yalnızca sözel olarak onu tekrarlamak değil, onun gereklerini yerine getirmektir. Bu da “Kim verip (infak edip) sakınırsa ve en güzeli tasdik ederse” buyruğunda ifade edildiği üzere infak etmektir. İnfak edenleri yüce Allah (cc) en kolaya ulaşmayı onlara kolaylaştıracaktır.

En güzel söz: Kur’an’da, 187 defa tekrarlanan “Güzel” kavramının anlamı, Kelime-i Tevhid, Hak dine tabii olmak, Müslüman olmak, yüce Allah’ın isimleri (sıfatları), yüce Allah’ın rızası, Kur’an, cennet, insan, güzel, hoşa giden, iyi, hayır, nimet, sevap, iyilik etmek, iyi davranmak, mükâfat anlamlarında kullanılmıştır.

İçinde geçtiği ayette, anlatılan konuya göre anlam kazanan “Güzel” kavramı, güzel olan bir işin, daha iyisini yaparken ve yüce Allah’a ait olan sıfat ve nitelendirmeleri ifade ederken mübalağa olarak “En güzel” manasıyla kullanılmıştır. Bunlar da yüce Allah (cc), Kelime-i Tevhid, yüce Allah’ın isimleri, Allah’ın boyası, Hak dine tabii olmak, O’nun vereceği mükâfat, cennet, Kur’an ve ayetler anlamında kullanılmıştır.

Leyl suresinde, “en güzeli tasdik ederse” ifadesi, Kelime-i Tevhid ve Kur’an anlamında kullanılmıştır. En güzeli doğrularsa, yüce Allah’ın birliğini, indirdiği ilahi mesajı tasdik etmektir. Bu anlam Kur’an’da, sıkça geçmektedir.

“Allah, sözün en güzelini Kitapta ikişerli, benzer olarak indirdi.” (Zümer, 23)

“Rabb’inizden size indirilenin en güzeline tabi olun; ansızın ve hiç farkına varmadan azap muhakkak size gelmeden önce.” (Zümer, 55)

“Sözün en güzeline hidayet edilmişler ve Hamd edilenin yoluna hidayet edilmişlerdir.” (Hac, 24)

“En güzel isimler Allah’ındır, o halde onunla O’na davet edin ve O’nun isimleri hakkında doğru yoldan sapan kimseleri bırakın; onlar, yapmış oldukları şeylerin cezasını göreceklerdir.” (A’raf, 180)

En güzel söz olan yüce Allah’ın birliğini onaylayanları yüce Allah (cc), kolay olana ulaşmayı kolaylaştıracaktır. Bu kolay olanın ilki hiç şüphesizdir ki, ilahi mesaj Kur’an’dır. Yüce Allah (cc), birçok ayette Kur’an’ın kolay olduğunu bildirmektedir.

“İşte gerçekten Biz onu, senin diline kolaylaştırdık ki, ta ki onlar düşünsünler.” (Duhan, 58)

“Andolsun öğüt için Kur’an’ı kolaylaştırdık, şimdi öğüt alacak var mı!” (Kamer, 22)

“Bak gerçekten senin dilinle onu kolaylaştırdık ki, onunla muttakileri müjdeleyesin ve çok tartışan bir kavmi onunla uyarasın.” (Meryem, 97)

Kur’ani mesajın kolayca anlaşılması insanı, ikinci olarak her türlü bid’at ve hurafeden kurtarıp Allah yoluna kolayca iletecektir. Elbette İslâm ve onun ortaya koyduğu hayat nizamı, insanların yaratılış fıtratına en uygun sistemdir ve onlar için en kolay hayat tarzıdır. Yüce Allah (cc), kullarına zorluk dilemediği için onlara gönderdiği dini de kolaylaştırmıştır.

“Canı çıkası insan, ne nankördür! Hangi şeyden onu yarattı; nutfeden onu yarattı, böylece ona takdir etti, sonra yolu ona kolaylaştırdı.” (Abese, 17-20)

İman edenler için üçüncü kolaylık, elbette cennet ve onun nimetleridir. Dünyadaki zorluklardan sonra yüce Allah (cc), iman edenleri, zahmet çekmeyecekleri kolayca rahat edecekleri cennet yurduna koyacaktır.

“Artık o, memnun bir yaşam içindedir, yüksek bir cennettedir, onun meyveleri yaklaştırılmıştır; yiyin, için afiyet olsun, geride kalan günlerde önceden yaptığınızdan ötürü!” (Hakka, 21-24)

Yüce Allah (cc), güzel davranan Muhsin kullarına, en güzel mükâfatları ihsan ederek onları, güzellikler yurdu olan cennetlerde misafir edecektir.

“Bunun üzerine Allah, dünya mükâfatının ve ahiret mükâfatının en güzelini onlara verdi, Allah, güzel davrananları sever.” (Al-i İmran, 148)

“Şayet kendisinden yasaklandığınız şeylerin büyüğünden kaçınırsanız, sizin küçük günahlarınızı örteriz ve sizi değerli bir yere sokarız.” (Nisa, 31)

“Orada ebedi kalacaklardır, ne güzel kalınacak makamdır!” (Furkan, 76)

İnfak etmemek, en güzel söz olan Tevhidi esasları inkâr etmektir

İnfak etmemek, yüce Allah’ın verdiği ve yoksulun hakkı olan malı gasp, yüce Allah’a isyan etmektir. Bu nedenle yüce Allah (cc), infak etmeyenleri şiddetli bir şekilde uyarmakta, onların, ebediyen cehenneme gireceklerini bildirmektedir.

Bahtsız kimseler onlardır ki, güzelliklere talip olup yeryüzünde güzel bir yaşantı sürüp güzellikler yurdu olan cennetlere gidecek yerde, kendi elleriyle dünyalarını karartıp huzursuz bir yaşam sürmekte, bunun sonucunda ebedi ve acıklı bir azap görecekleri cehenneme girmektedirler. Bu kimseler, kolay olanı bırakıp zoru seçmişlerdir.

8-10- Ve kim cimrilik eder, müstağni olursa ve en güzeli yalanlarsa, işte ona en zoru kolaylaştırırız. Helak olduğu zaman malı ona fayda sağlamaz.

Bencillik, yalnızca kendini düşünme psikolojisi kişinin, dünyanın kendi etrafında döndüğünü sanmasına, kendisini dış dünyaya kapatmasına neden olur. Bencil kimseler, cimri olurlar, bu nedenle çevrelerindeki ihtiyaç sahiplerine Allah için infak bile etmezler.

Cimri kimseler, kendilerini yeterli görüp kibirli bir halde böbürlenerek insanlara tepeden bakarlar. Bu nedenle cimrilik, Mü’minlerin değil, münafık ve müşriklerin vasfıdır.

Münafık ve müşrikler, bencillikleri içerisinde böbürlenen, Kur’an’ın “Mele” ve “Mutref” dediği kimselerdir. Bunlar, Tevhidi esaslara iman etmezler, yoksulları küçük görürler. Kur’an, mele ve mutref takımının, Tevhidi esasları yalanlayan örneklerini verir.

“En güzeli yalanlarsa” İnfak etmek, Tevhidi esaslara iman etmenin göstergesi olduğu gibi infak etmemek de Tevhidi esasların inkâr edilmesi, yalanlanmasıdır. Tevhidi esasların belirlediği sınırlar dâhilinde hareket etmeyenler, en güzel söz olan Kelime-i Tevhidi açıkça yalanlamışlardır. Bunlar, cehennem azabının o zorlu ateşine girmelerini kendi yaptıkları fiiller neticesinde kolaylaştırmışlardır.

“En güzeli yalanlarsa, işte ona en zoru kolaylaştırırız.” yüce Allah (cc), en güzel sözü yalanlayanlara, dünya hayatlarında mal ve servet vererek azgınlıklarını artırıyor, böylece onların cehenneme girmelerini kolaylaştırıyor.

“Artık onların malları ve evlatları seni şaşırtmasın; şüphesiz Allah, ancak onunla dünya hayatında onlara azap etmek ve onların, kâfirler olarak canlarının çıkmasını istiyor.” (Tevbe, 55)

“İnkâr eden kimselerin, ülkelerde dönüp durmaları seni aldatmasın; azıcık bir faydalanmadır, sonra varacakları cehennemdir, ne kötü bir istirahat yeridir!” (Al-i İmran, 196-197)

Mal ve sermayeleri ile kibirlenip böbürlenerek yeryüzünde inkârcılığı yaşam tarzı haline getirenler, bunun kendi hayırlarına olduğunu düşünmesinler. Onlar, dünyada rahat bir yaşam sürdürürlerken ansızın en zorlu yokuşa sürdürülecekler ve en acıklı azabı tadacaklardır.

“Ve bana bırak o nimet sâhibi yalanlayıcıları ve onlara biraz mühlet ver; şüphesiz yanımızda bukağılar ve cehennem, boğazı tıkayan bir yiyecek ve acıklı bir azap var.” (Müzzemmil, 11-13)

“İyi bilin ki şüphesiz o, ayetlerimize direndi, yakında onu şiddetli bir şekilde yakalayacağım.” (Müddessir, 16-17)

Mal ve sermaye, iyi kullanılmadığında kişinin ancak acıklı bir azabını artırır

Akıllı kimse, kendisine fayda sağlayacak ticareti yapar, akılsız olan ise, gününü gün edinip geleceğini mahveder. Onlar, yüce Allah’ın kendilerine verdiği mal ve sermaye ile Rab’lerinin rızasını kazanacakları yerde, O’na isyan ederek en zoru seçiyorlar. Oysa verilen mal ve sermaye, dünya hayatında kendilerine fayda sağladığı gibi ahiret hayatında da fayda sağlayabilirdi. Ancak onlar bunu değerlendiremediler, malları, yüce Allah’ın acıklı azabına karşı kendilerine hiçbir fayda sağlamadı, sağlamayacaktır.

11- Helak olduğu zaman malı ona fayda sağlamaz.

Tapılıp ilahlaştırılan, kendilerine yaratanı unutturan, elde edilmesi için gece gündüz denilmeden çalışılan, uğrunda nice insanların hakkı yenilen, daha fazla kazanmak adına Allah ve Rasulü’ne savaş açılarak faize bulaşılan mal ve sermaye, çukura yuvarlandığında kişiye hiçbir fayda sağlamayacaktır.

“İyi bilin ki bilakis siz, yetime ikram etmiyorsunuz ve yoksula yedirmeye teşvik etmiyorsunuz, mirası yığıp yedikçe yiyorsunuz ve çok sevdiğiniz malı toplamaktan hoşlanıyorsunuz.” (Fecr, 17-20)

Zenginleşmek adına hak hukuk tanınmadan çalıp çırpılarak, haklar gasp edilerek elde edilen mal, yalnızca çukura düşüldüğü zaman değil, o dehşetli kıyamet gününde ve acıklı azaba girildiğinde de sahibine hiçbir faydası dokunmayacaktır.

“Onun malı ve kazandığı şeyler ona fayda sağlamadı, yakında o, alevli ateşe atılacaktır.” (Mesed, 2-3)

Allah yolunda infak edilmeyen mal, sahibinin, cehenneme girmesine ve orada azabının katlanmasına neden olacaktır.

“…Altın ve gümüşü yığan kimseler ve Allah yolunda onları infak etmeyenler, işte onlara acıklı bir azabı müjdele. O gün cehennem ateşinde o (biriktirdiklerinin) üzeri ısıtılır; onunla, onların alınları, yanları ve sırtları dağlanır: ‘Nefisleriniz için biriktirdiğiniz şeyler budur; o halde yığmış olduğunuz şeyleri tadın!” (Tevbe, 34-35)

Allah yolunda harcanması gereken malı, o yolda harcamayanlar, Allah rızası için denilerek toplandıkları paraları, şirk ve küfür yuvaları vakıf, dernek ve partiler uğruna harcayanlar, kıyamet gününde o mal ve paralar, onların azaplarını artıracak bir unsur olacaktır. Bunlar, insanların Tevhidi esaslara yönelmelerini, içerisinde bulundukları durumu korumak adına, engelleyen kendilerine âlim süsü vermiş bel’amlar, dindar olduklarını iddia eden ruhbanlardır. Bunlar, haksız yere topladıkları mal ve paralarıyla ancak azaplarını artırırlar.

Yüce Allah (cc), insanlara Hidayet yolunu gösterir, buna uyulmasını bildirir

Kur’an, evrensel ve çağlarüstü bir durumu açıkça ortaya koyar. Bu da Hak ve Hakikati, iman ve Tevhidi bildikleri halde bu uğurda çalışmayıp mal ve sermayeyi putlaştıran her dönemdeki bazı ilim ehli ve din adamları zümresinin içerisinde bulundukları durumdur. Bunlar, her dönemde olduğu gibi günümüzde de din adına ortaya çıkarlar ve dini, kendi süfli emelleri uğrunda kullanırlar, insanları Tevhidi esaslara davet etmez, doğru yolu göstermezler.

12- Elbette hidayete iletmek bize aittir.

Yüce Allah (cc), doğru yolu en açık bir şekilde göstermiş, buna iman edilmesini, şirk koşmadan Tevhidi esasların kabul edilmesini istemiştir. İman etmek, hidayete ulaşmak isteyen bir kimse, yüce Allah’ın belirlediği esaslar doğrultusunda hareket etmek zorundadır. Başka hiçbir kaynak insanı hidayete ve yüce Allah’ın belirlediği doğru yola iletmez.

“Doğru yol Allah’a aittir ve ondan sapan da var; şayet dileseydi hepinizi hidayete iletirdi.” (Nahl, 9)

“Şüphesiz bu Kur’an, o doğru olanları hidayete iletir ve Mü’minleri müjdeler.” (İsra, 9)

Doğru yolu gösteren yüce Allah’tır ve bu doğru yolu bulmanın tek çaresi de Kur’an’a tabi olmaktır. Bunun dışındaki her yol ve yöntem insanı yüce Allah’ın yoluna değil, sapıklık ve dalalete sürükleyecektir. Bu nedenle Allah adına ortaya çıktıklarını söyleyip şeytani yol ve yöntemlerle hareket eden kimseler, insanları ancak sapıklığa sürüklerler.

“Şüphesiz bu, Benim dosdoğru yolumdur, ona tabi olun, başka yollara tabi olmayın ki, böylece sizi O’nun yolundan ayırmasın! Bu size, O’nun tavsiyesidir, ta ki korunasınız.” (En’am, 153)

İslâm düşmanı beşerî tağuti düzenlerin belirledikleri yol ve yöntemlerden olan vakıf, dernek ve partilere, gayri İslâmi bir din olan tasavvufa tabi olan, kendileri hidayet üzerinde bulunmayan Samiri’nin günümüz temsilcileri hoca sözümona âlim ve şeyhlerin, insanları Tevhidi esaslara davet etmeleri mümkün değildir. Bunlar, dünya hayatını mamur etmeye çalıştıklarından ahirete diye bir endişeleri yoktur. Dünya ve ahiretin sahibi olan yüce Allah (cc), insanların her iki dünyada da rahat etmeleri, huzurlu olmaları için hükümler indirmiştir.

13- Şüphesiz, ahiret ve öncesi de bizimdir.

Mülk kiminse, hüküm koyma hakkı da onundur; kâinatı yaratıp dünyayı yoktan var eden, onu yaşanır hale getiren yüce Allah (cc) olduğuna göre dünya üzerinde hüküm koyma hakkı da yalnızca O’na aittir. Hüküm koyucu yüce Allah (cc) olunca hükümleri doğrultusunda yaşanıp yaşanmadığı ile ilgili hesap sormak da yalnızca O’na aittir. Nihayet dönüş O’nadır.

“O, Allah’tır, O’ndan başka ilah yoktur; başta da sonda da hamd O’nun içindir ve hüküm de O’nundur ve O’na döndürüleceksiniz.” (Kasas, 70)

“Allah ile beraber başka bir ilaha çağırma. O’ndan başka ilah yoktur, O’nun yüzünden başka her şey helâk olacaktır, hüküm O’nundur ve O’na döndürüleceksiniz.” (Kasas, 88)

Merhameti her yeri kaplayan yüce Allah (cc), kullarına karşı şefkatli ve merhametlidir. Rahmeti gereği, kullarının dünya hayatında huzur ve mutlu bir şekilde hayat sürmelerini ahirette de cennetlerde yaşamalarını istemektedir. Bu nedenle onlara hükümlerini indirmiş, bu hükümlere göre yaşamalarını istemiştir. Ancak insanlardan birçoğu, şeytan aleyhillaneye tabi olmuş, hevalarını ilah edinerek Rab’lerine şirk koşmuşlardır.

İnsanlara Hak bildirilmiş, sonuçları gösterilmiştir, artık cehalet mazeret değildir

İslâm’da mazeret sözkonusu değildir, yüce Allah (cc), kulları mazeret ileri sürmesinler diye onlara Kitabı’nı açıklamış, ona tabi olunmasını, onların, yapıp yapmayacakları her şeyi apaçık bir şekilde bildirmiş, sonuçlarını göstermiştir.

“Rasuller, müjdeciler ve uyarıcılardır ki insanların, rasullerden sonra Allah’a karşı hüccetleri kalmasın; Allah Azizdir, Hâkimdir.” (Nisa, 165)

Yüce Allah’ın gönderdiği Kur’an’a iman ettiklerini iddia edenler, o hesap gününde “Bilmiyorduk” diye bir mazeret ileri süremezler.

“Ve bu, o indirdiğimiz mübarek Kitaptır; artık ona tabi olun ve korunun, ta ki merhamet edilesiniz. Şüphesiz dersiniz ki: ‘Kitap, sadece bizden önceki iki topluluğa indirildi ve gerçekten biz, onların okumasından habersiz idik.’

Yahut dersiniz ki: ‘Şayet gerçekten Kitap bize indirilseydi, elbette biz onlardan daha iyi hidayet üzere olurduk.’ İşte gerçekten size Rabb’inizden açık delil, hidayet ve rahmet geldi. O halde Allah’ın ayetlerini yalanlayıp ondan uzaklaşan kimseden daha zalim kimdir! Ayetlerimizden uzaklaşan kimseleri, uzaklaşmış olduklarından dolayı azabın en kötüsüyle cezalandıracağız. (En’am, 155-157)

“Bir zaman Rabb’in, Âdemoğullarından, bellerinden zürriyetlerini almış, onları kendi nefislerine şahit tutmuş ve: ‘Ben Rabb’iniz değil miyim?’ dediler ki: ‘Evet, şahidiz.’ Kıyamet günü ‘Gerçekten biz, bundan gafil idik!’ demeyesiniz diye yahut demeyesiniz ki: ‘Önceden atalarımız gerçekten şirk koştu, biz de onlardan sonra gelen bir nesil olduk; batılda sapanların yaptıkları yüzünden bizi helâk mı edeceksin!’ İşte böyle ayetleri ayrıntılı olarak açıklıyoruz, ta ki onlar dönsünler.” (A’raf, 172-173)

Kur’ani bu apaçık uyarılar da gösteriyor ki İslâm’da cehalet mazeret değildir. Cehaleti mazeret görüp kendilerinin ya da yakınlarının her türlü gayri İslâmi durumlarını onun arkasına saklayanlar, ancak kendilerini aldatıyorlar.

Kendilerini ilgilendiren dünyevi her şeye akıl erdirip İslâm sözkonusu olduğunda cahil olduklarını iddia edenler, yüce Allah’a ve Kur’an’a iman etmeyen kimselerdir. Onların bu mazeretleri onları, acıklı ve ebedi azaptan kurtaramayacaktır.

Yüce Allah (cc), insanlara her şeyi apaçık bir şekilde bildirmiş, buna uyup uymamaları durumunda ne olacakları ile ilgili sonuçları açıklamıştır. Zat’ına şirk koşup isyan eden kullarına, bu şirk ve isyanlarının sonucunu haber vermiş, bundan dönüp yalnızca kendisini tek ilah edinmelerini istemiş, aksi halde ebedi bir azaba duçar olacaklarını kendilerine bildirmiştir.

14- Bakın, alevlenen ateşle sizi uyardım.

Yüce Allah (cc), kullarına zulmedici değildir, dünya hayatında yapıp yapmayacakları şeyleri bildirmiş, onlara her iki durumun sonuçlarını haber vermiş, gönderdiği esaslara göre hareket etmeyenleri alevli ateşle uyarmıştır.

Yüce Allah (cc), indirdiği Kur’an’a iman edip Kur’ani esaslar doğrultusunda salih amel işleyenlere vereceği mükâfatları apaçık bir şekilde belirttiği gibi Tevhidi esaslara aykırı hareket edenlerin görecekleri cezaları da apaçık bir şekilde haber vermiş, bundan sakınma yollarını da göstermiştir.

“Şüphesiz Biz, Hak ile müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik; cehennem halkından sen sorumlu tutulmayacaksın.” (Bakara, 119)

Cehennemle uyarılanların, hangi günahlarından dolayı hangi cehennemde yanacakları, oraya nasıl sokulacakları, çekecekleri azabın şiddetinin ne olacağı, orada nasıl bir durumla karşılaşacakları ne yiyip ne içecekleri, cennettekilerle nasıl konuşacakları çok açık bir şekilde belirtilmiş, cehenneme girenlerin oradan bir daha çıkmayacakları onlara haber verilmiştir.

Kur’an’ın apaçık bildirimlerine rağmen birçok İslâmcı kimse, bu apaçık bildirilenleri, adeta tersine çevirme yarışına girmişler, kendi ürettikleri yalanlarla, günah işlemeyi eğlence, cehennemi de adeta geçici bir istirahat ve piknik yeri gibi göstermeye çalışmışlardır.

“Gönderilenleri, müjdeleyiciler ve uyarıcılar dışında göndermedik; inkâr eden kimseler, batılla geçersiz kılmak için Hakk’ın kendisiyle mücadele ediyorlar, ayetlerimi ve uyarıldıkları şeyleri alay konusu edindiler.” (Kehf, 56)

Samiri soylu bel’amlar, insanlara Tevhidi esasları bildirip onları, cehennem azabından sakındıracak yerde, tam aksine hareket ederek Hakk’ı batılla bulayarak insanların Hakk’ı öğrenmelerini engellemişlerdir. Böylece onlar, kendileri ile beraber insanları da haktan uzak tutarak uyarıldıkları acı azaba sürüklenmeyi hak etmişlerdir.

“İnkâr eden kimseler, cehenneme grup halinde sevk edilirler; nihayet ona geldikleri zaman, onun kapıları açılır ve onun bekçileri onlara der ki: ‘Rabb’inizin ayetlerini size okuyan ve sizi bu gününüzle karşılaşacağınızı uyaran sizden, rasuller size gelmedi mi?’ Dediler ki, ‘Evet (geldi)’ velakin kâfirler üzerine azap sözü hak olmuştur.” (Zümer, 71)

Kıyamet gününde hesaba çekildiklerinde kendilerine uyarıcıların geldiğini itiraf edecek kimseler, hiçbir şekilde cahil olamazlar.

Kimler cehenneme girecek

Cehenneme elbette her günah işleyen girmeyecektir, çünkü yüce Allah (cc), küçük günah işleyenlerin günahlarını, onları cehenneme sokmadan bağışlayacağını müjdeliyor.

“Şayet kendisinden yasaklandığınız şeylerin büyüğünden kaçınırsanız, sizin küçük günahlarınızı örteriz ve sizi değerli bir yere sokarız.” (Nisa, 31)

Cehenneme ancak Tevhidi esaslara aykırı hareket eden, Hakk’ı batılla bulayıp gerçekleri gizleyen, Kur’an’ın büyük günah olarak belirttiği fiilleri işleyen ve ilahi mesajı reddeden kimseler gireceklerdir. İşte bunlar, gerçekten bedbaht olan kimselerdir.

15- En bedbaht olandan başkası ona atılmaz.

Bedbaht olan, konulan kuralların aksine hareket eden, o kuralları tanımayan ya da kendi hevasına göre onları değiştiren kişidir. Bozguncu, isyan eden bu kimse, kendisine Rabb’i tarafından indirilen Tevhidi esasları, hevasına göre değiştirmiş, terk etmiş, beşerî kurallara uymuştur.

İster bilinçli ister bilinçsizce yapılsın, Kur’an dışı her hareket, yüce Allah’a isyandır. Kur’an, insan fıtratına uygun bir şekilde yüce Allah (cc) tarafından nazil olmuş, bu nedenle ona aykırı her düşünce, söz ve hareket fıtrata aykırıdır.

Tevhidi esasları yalanlayan, ilahi mesaja sırt dönen, ilahi mesaja karşı kendi arzularını ölçü edinen, beşerî sistemlere uyan, Rab’lerinin hükümlerine karşı asi olanların girecekleri yer, “alevlenen ateşle” yanan bir cehennemdir.

16- O ki, yalanlandı ve yüzçevirdi.

Yalanlamak ve Hak’tan dönmek, birbiriyle eş anlamlı, biri olduğunda diğeri de doğal olarak olan, birbirini tamamlayan iki durumdur. Tevhidi esasları yalanlayan bir kimse, ister istemez ona sırt dönecek ya da Tevhidi esaslara sırt dönmüşse onu yalanlamış olacaktır.

Rab’leri tarafından kendilerine kitap verilenlerden bir grup, verilen bu Kitab’ın belirttiği kurallara göre Rab’lerini razı etmeye çalışmayıp, Allah’ın kitabını sırtlarının arkalarına atarak hevalarını ya da başkalarının arzularını ölçü edinip Rab’lerinin Kitabını yalanlayarak Rab’lerine isyan etmişlerdir.

Bazı kimselerin, Allah’ın Kitabı’ndan uzaklaşma nedenleri

Allah’ın Kitabına sırt dönme nedeninin ilki, çıkarların zedeleneceği, toplum üzerinde var olan etkinin azalacağı ya da yok olacağı endişesidir. Genelde kendilerini insanların üzerinde gören kişiler, herkesin eşit olduğu gerçeğini bildiren ilahi mesajdan hoşlanmazlar.

Kur’an, çıkarları ve toplum üzerindeki etkileri azalacak nedeniyle ilahi mesajdan yüzçeviren Mekke müşriklerinden Velid bin Muğire’yi örnek verir. Muğire, Rasulullah (as)’ı dinledikten sonra duyduğu gerçeklerden etkilenmiş, ancak arkadaşlarının onu tenkit etmeleri üzerine etkilendiği vahyi esasları inkâr ederek yüzçevirmiştir.

“Sonra mukayese etti, sonra surat astı ve kaşlarını çattı, sonra arkasını döndü, büyüklük tasladı, peşinden dedi ki: ‘Doğrusu bu, ancak rivayet edilen bir sihirdir; elbette bu, yalnızca bir insan sözüdür.” (Müddessir, 21-25)

Günümüzde de Velid bin Muğire benzeri birçok kişi, toplum içerisinde kınanacakları endişesiyle ilahi mesajı, işlerine gelmediğinden önemsemez, ona gereği gibi iman etmezler. Bunlara Kur’an hatırlatıldığında, canları sıkılır ve yüzlerini buruşturarak sırtlarını dönerler.

İkincisi, helal haram denilmeden daha fazla kazanma hırsı ve sömürü düzenlerinin biteceği endişesi ile ilahi mesajdan yüzçevirilmesidir. Mal ve sermayeyi ilahlaştırıp hayatlarını buna adayan kimseler, infak yapılmasını emreden Allah’ın Kitabından rahatsızlık duyarlar, bu hükümler kendilerine hatırlatıldığında kabul etmezler. Kur’an, bu konuda Fir’avn’ın kavminden Karun’u örnek verir.

Karun ve benzerleri, yüce Allah’ın kendilerine verdiği nimetlere karşı Rab’lerine nankörlük yapmışlar ve isyan etmişlerdir. İşte onların cezaları alevli bir ateştir.

“Kesinlikle şüphesiz o, alevlenen bir ateştir; derileri söküp çıkarır, çağırır arkasını dönüp yüzçevireni, toplayıp yığanı!” (Mearic, 15-18)

Allah’ın Kitabına sırt dönülmesinin üçüncü nedeni, Kitabın içindeki hükümlerin yaşanan cahili hayat tarzlarına uymamasıdır. Yaşadıkları cahili hayat tarzı nedeniyle sefih bir yaşantı içerisinde bulunanlar, içerisinde bulundukları sefih hayatı terk etmek istemedikleri için Rab’leri tarafından kendilerine indirilen kitaptan yüzçevirirler.

“Ne zaman Allah katından yanlarında bulunanı tasdik eden bir Rasul onlara gelse, Kitap verilen kimselerden bir grup, Allah’ın Kitabını attılar ve onlar sanki bilmiyorlarmış gibi sırtları ardına döndüler.” (Bakara, 101)

Dördüncü neden, Tevhidi esasların istediği sorumluluğun ağır bulunması nedeniyle bu esaslara sırt dönülmesidir. Genelde beşerî sistemlerin kanunları gölgesine sığınan vakıf, dernek ve partici İslâmcı müşriklerle tasavvuf dinine mensup bid’atçı müşrikler, Tevhid inancına yeterince iman etmedikleri için Hakk’ı batılla bulayıp gerçeği gizlerler. Onlar, kendi ürettikleri yalanları, Allah’ın dini gibi insanlara anlatarak çıkar elde ederler.

“O zaman Allah, kendilerine Kitap verilen kimselerden ahit almıştı: ‘Onu mutlaka insanlara açıklayacaksınız ve onu gizlemeyeceksiniz!’ fakat onu, sırtlarının ardına attılar ve onunla az bir değer satın aldılar; bak, ne kötüdür satın aldıkları şey.” (Al-i İmran, 187)

“Artık yazıklar olsun o kimselere ki, kendilerinin elleriyle kitabı yazıyorlar, sonra onu az bir değere satmak için, ‘Bu Allah katındandır’ diyorlar! Artık yazıklar olsun onların elleriyle yazdıkları şeylere ve yazıklar olsun onların kazandıkları şeylere!” (Bakara, 79)

Beşincisi, arzuların ölçü edinilmesi, ilmi olarak hiçbir bilgiye sahip olunmaması, kulaktan dolma bilgilerle Allah’ın indirdiği Kitabı’nın değerlendirilmesidir. Genelde namaz memurları ile halk içerisinde hoca kılıklı yalancı bel’amlar, hiçbir Tevhidi bilgiye sahip olmadan Allah adına konuşur, yalan söylerler.

“Onlardan ümmiler var ki, arzuları dışında Kitabı bilmezler, doğrusu onlar, sadece zannediyorlar.” (Bakara, 78)

“Şüphesiz onlardan bir fırka vardır ki, dillerini Kitapla eğip bükerler ki, siz onu Kitap’tan sanasınız, o Kitaptan değildir ve derler ki: ‘O, Allah katındandır’ o, Allah katından değildir. Allah’a karşı onlar, bilerek yalan söylerler.” (Al-i İmran, 78)

Hangi gerekçe ile olursa yüce Allah’ın Kitabından ve Tevhidi esaslardan yüzçevirmek alevli cehennem azabına girme nedenidir.

Cehennem azabından uzak tutulanlar

Cehennem azabından uzak tutulan kimseler, Tevhidi esaslara iman edip hayatlarını Kur’ani ölçüler içerisinde düzenleyen, Kur’an’ın emirlerinden hiçbir sıkıntı duymayanlardır.

17- En çok sakınan ondan uzaklaştırılacaktır.

Sakınmak, yüce Allah’ın koyduğu sınırları aşmaktan, Tevhidi esaslara aykırı düşünmekten, söz söylemekten ve davranışlarda bulunmaktan, O’ndan başkasına ibadet ve davet etmekten, heva ve hevesin isteklerinden, hevayı ilah edinmekten, yüce Allah’a isyandan, günah işlemekten, O’ndan başkasından korkmaktan, tağuti beşerî sistemlerin yasalarına ve şeytana uymaktan, şirke düşmekten sakınmaktır.

İkinci olarak sakınmak, zulmetmekten, zulme ve küfre rıza göstermekten, Hakk’ı batılla karıştırmaktan, yetimin ve yoksulun hakkına el uzatmaktan, harama bulaşmaktan, Mü’minleri bırakıp kâfirleri dost ve sırdaş edinmekten, kâfir, müşrik, münafık ve fasıkları Müslümanlara tercih etmekten, İslâm’dan başka sisteme tabi olmaktan, tefrika çıkarmaktan sakınmaktır. Bu sakınmayı en iyi şekilde yapmak insanı alevli ateşten uzak tutacaktır.

“Mü’minler, Mü’minlerin dışında kâfirleri dostlar edinmesin ve kim bunu yaparsa, artık Allah’tan hiçbir konuda (ona yardım) yoktur; gerçekten onlardan sakınıp korunmanız müstesna, Allah, kendisinden sizi uyarıyor, dönüş Allah’adır.” (Al-i İmran, 28)

“Bollukta ve darlıkta infak eden kimseler, öfkeye hâkim olurlar, insanları affederler; Allah, güzel davrananları sever.” (Al-i İmran, 134)

Bollukta ve darlıkta infak ederek arınmak, böylece alevli ateşin azabından uzak tutulmak, işte olması gereken budur, bu olmalıdır.

“De ki: ‘Size bundan daha hayırlısını size söyleyeyim mi, sakınanlar için Rab’leri indinde altlarından ırmaklar akan, orada iki kat temiz kılınmış ebedi kalacakları cennetler ve Allah’tan bir rıza vardır.’ Allah, kulları görendir.” (Al-i İmran, 15)

İnfak edenler, alevlenen ateşten uzak tutulan kimselerdendirler

İnfak etmek, en güzel olan Tevhidi esasları fiilen tasdik etmek olduğu için, Tevhidi esasları tasdik edenler de alevlenen acıklı azaptan uzaklaştırılan kimselerdir.

18- O ki malını vererek temizlenir.

Arınmak, tezekka, Â’lâ suresinde Hz. İbrahim (as) ve Hz. Musa (as)’ın örneklikleri verilerek, kişinin yüce Allah’ın indirdiği esaslarla nefisteki şirk ve günahtan temizlendikten sonra Tevhidi esasların ortaya konulması ile mümkün olabileceği belirtiliyordu. Leyl suresinde ise, infak edilerek de arınılacağı bildirilmektedir.

Nefsin kirli böbürlenme ve kendini yeterli görme emellerine prim vermeden, şeytan aleyhillanenin “malınız azalacak” vesvesesine aldırış etmeden Allah yolunda ve yalnızca O’nun rızasını gözeterek infak etmek ve arınmak, yüce Allah (cc) yanında yücelmektir.

19-20- Ve o, yanındaki bir kimseye, bir nimet karşılığında vermez, yalnızca yüce Rabb’inin yüzünü/rızasını ister; elbette yakında o, razı olacaktır.

İnfak etmek, her şeyde önce bir ibadettir; bu nedenle infak, ibadet bilinci ile yapılmalıdır. İnfakın, ibadet olabilmesi için onun, yüce Allah’ın belirlediği esaslara uygun olması gerekir, aksi halde yapılan infak, gösteriş olacak, sahibini sorumluluk altına sokacaktır.

Yüce Allah (cc), emrettiği her ibadettin, infakın nasıl yapılacağını belirtmiş ve buna göre yapılması halinde kendi rızasına uygun olacağını bildirmiştir.

“Sevdiğiniz şeylerden infak edinceye kadar birre/imana ulaşamazsınız, az şeyden de ne infak etseniz artık mutlaka Allah onu bilir.” (Al-i İmran, 92)

Yüce Allah (cc), hangi mallardan infak edileceğini belirtmiş, buna göre hareket edilmesini istemiş, gerçek imana ancak kazanılan ve elde edilen malların iyilerinden ve sevilen şeylerden infak edilmesi ile ulaşılacağı belirtmiştir.

İnfak ibadetinin yerine getirilmesinde dikkat edilecek hususlar

İnfak edilecek malların, nasıl verilmesi gerektiği ile ilgili ölçüleri de koyan yüce Allah (cc), bu ölçülere uyulması halinde sadakaların bir anlam ifade edebileceğini de bildirmiştir.

“Şayet sadakaları açıktan verirseniz işte ne güzel ve şayet onu gizli fakirlere verirseniz işte o, sizin için daha hayırlıdır ve sizin kötülüklerinizin bir kısmını gizler. Allah yapmış olduğunuz şeylerden haberdardır.” (Bakara, 271)

“Mallarını gece gündüz, gizli ve açık infak eden kimseler, işte onların, Rab’leri indinde onlara mükâfat vardır, onlara korku yoktur ve onlar mahzun olmazlar.” (Bakara, 274)

İnfakın gizli yapılması, açık yapılmasından daha iyi ve sonuç olarak daha hayırlı, günahlar için de bir kefarettir. İnfakın açıktan verilmesi de güzel olmakla beraber ancak bu yapılırken infak edilen kimsenin gururunun incitilmemesi gerekir.

Açıktan infak, ancak infak edebilecek olan başkalarını teşvik etmek niyeti ile yapılmalı, bu yapılırken, infak edilen kişilerin gururlarının rencide edilmemesine dikkat edilmelidir. İnfak edileni rencide eden, gösteriş niyeti ile, büyüklenip böbürlenerek yapılan bir infak, boşa gideceğinden dolayı sahibine bir fayda sağlamaz, onu sorumluluk altına sokar.

“Ey iman eden kimseler, Allah’a ve ahiret gününe inanmayan, insanlara gösteriş için malını infak eden kimse gibi, minnetle (karşılık bekleyerek) ve eziyet ederek sadakalarınızı boşa çıkarmayın. İşte onun durumu, üzerinde toprak bulunan kayaya benzer ki, bir yağmur ona isabet etti mi, böylece onu kupkuru bırakır; onlar, kazandıkları şeylerden hiçbirine muktedir olamazlar. Allah, kâfirler toplumuna hidayet vermez.” (Bakara, 264)

Gösteriş bir hastalıktır; insanlar üzerinde böbürlenmekten, onları küçümsemekten zevk almak, insanların beğenisini kazanmak şeklinde tezahür eden bu hastalık, yapılan infakın boşa çıkmasına neden olur. Bu kimseler, infak etmekten, insanlara yardım yapmaktan çok kendilerini düşünürler.

Yapılan infakın, boşa gitmesine neden olan bir başka neden de infak edenlerin, kendilerinin ya da bağlı oldukları kurum ve kuruluşların reklamını yapmalarına yönelik tavırlarıdır. Bağlı oldukları kuruluşların ve kendilerinin Müslüman olmamalarına rağmen, insanlara yardım yapılıyor görüntüsü verilerek yapılan yardımlar, yardım yapılanların rencide olmalarına, onların kişiliklerinin ayaklar altına alınmasına neden olmaktadır.

Televizyon kanallarında, insanların yoksulluklarını ve gözyaşlarını kullanarak kendilerinin ve bağlı oldukları kurumlarının reklamını yapanlar, yüce Allah (cc) indinde sorumluluk altına girmektedirler.

Yapılan infakın, Kur’an’da belirtilen kimseler dışında başka yerlere verilmesi de infakın boşa gitmesine neden olur.

“(İnfak) fakirlerindir ki, Allah yoluna adamış, yeryüzünde gezmeye güç yetirmeyen kimselerdir. Bilmeyenler, iffetlerinden onları zengin sanırlar, sen onları simalarından tanırsın, ısrar edip insanlardan istemezler ve hayırdan ne infak ederseniz, artık şüphesiz Allah onu bilir.” (Bakara, 273)

“O kimseler ki, onların mallarında bilinen bir hak vardır; düşkün ve yoksul için.” (Meariç, 24-25)

Yüce Allah (cc), infak yapılacak kimseleri belirtmiş, bunlara infak edilmesinin gerçek iman olduğunu bildirmiştir. Buna göre bunlar dışında, özellikle parti, dernek, vakıf gibi kurum infak edilmeyeceği açıktır. Bu tür yerlere yapılan yardımlar, boşa gidecektir.

İnfakın, boşa gitmesine ve sahibini sorumluluk altına sokmasına neden olan bir diğer neden de sahibi tarafından beğenilmeyen mal ve ürünlerin kötülerinden verilmesidir.

“Ey iman eden kimseler, kazandığınız şeylerin ve yerden sizin için çıkardığımız şeylerin iyi hoş olanlarından infak edin ve kendisini gözü kapalı almanız müstesna, ondan pis şeyleri infak etmeye kalkışmayın; bilin ki şüphesiz Allah, zengindir, övülmüştür.” (Bakara, 267)

“Şeytan sizi, fakirlikle korkutur ve iğrenç şeyleri size emreder ve Allah, Kendisinden bir mağfiret ve üstünlüğü size vadediyor; Allah (her şeyi) kuşatandır, bilendir.” (Bakara, 268)

Şeytan (aleyhillane), insanların Rab’lerine gereği gibi iman etmesini istemediği için her konuda olduğu gibi infak etme konusunda da insanlara vesvese verir ve “mallarının bitip fakirleşecekleri” konusunda vesvese vererek onların infak etmelerini engellemeye çalışır, bunda başarılı olmazsa bu sefer, en kötü şeylerin verilmesini onlara fısıldar.

Rab’lerinin rızasını gözeterek infak edenleri yüce Allah (cc) razı edecektir

İnfak, ancak yüce Allah’ın rızasının kazanılması için, mal ve ürünlerin en sevilen, en iyilerinden, gizli olarak verilirse bir anlam ifade eder. Kur’an, bu şekilde yapılan infak ve verilen sadakaların durumunu şöyle açıklıyor.

“Allah’ın rızasını arzu ederek ve nefislerindekini sabitleştirmek için mallarını infak eden kimselerin misali, tepe üzerinde bulunan bir bahçeye benzer ki, bir yağmur ona isabet eder, böylece o, ürününü iki kat verir, fakat şayet yağmur ona isabet etmese de ancak bir çisenti (bile yeter.) Allah yapmış olduğunuz şeyleri görendir.” (Bakara, 265)

“Mallarını, Allah yolunda infak eden kimselerin misali, yedi başak bitiren, her başağında yüz tane tohum olan bir tohumun misali gibidir. Allah, dileyen kimseye kat kat verir; Allah zengindir, bilendir.” (Bakara, 261)

Yüce Allah’ın rızası gözetilerek, Kur’an’daki esaslara uygun bir şekilde yapılan infak, sahibine yarar sağlar ve bu şekilde infak edenler de Rab’leri tarafından razı edileceklerdir.

21- Elbette yakında o, razı olacaktır.

Yüce Allah’ın kullarından razı olmasının en önemli şartı, kullarının öncelikle O’ndan razı olmasıdır. İnsanlar yüce Allah’tan razı olmadıkça, yüce Allah (cc) onlardan razı olmaz.

Yüce Allah’tan razı olmak: İnsanın yüce Allah’tan razı olmanın en önemli göstergesi, O’nun tarafından gönderilen Tevhidi esasları, hiçbir sıkıntı duymadan kabul etmesi, ilahi hükümler doğrultusunda en ufak bir sıkıntı hissetmeden hayatını düzenlemesi ve yaşamasıdır. İşte ancak bu durumda yüce Allah da kulundan razı olacak ve onun razı olacağı bir mükâfatla mükâfatlandıracaktır.

“Allah’a ve ahiret gününe iman eden bir toplumu, Allah’a ve Rasulü’ne muhalefet eden kimseleri, babaları yahut oğulları yahut kardeşleri yahut aşiretleri de olsa dostluk eder bulamazsın. İşte onların kalplerine imanı yazmış ve kendinden onları bir ruh ile desteklemiştir. Altlarından ırmaklar akan cennetlere onları koyacak, orada ebedi kalacaklardır. Allah onlardan razı olmuş, onlar da O’ndan razı olmuşlardır. İşte onlar Allah’ın hizbidir, iyi bilin ki, şüphesiz Allah’ın hizbi olanlar, elbette kurtulanlar onlardır.” (Mücadele, 22)

“Ey mutmain olan nefis! Rabb’ine dön, razı edici ve razı edilmiş olarak; artık kullarımın arasına gir ve cennetime gir!” (Fecr, 27-30)

İşte en büyük saadet budur, bu saadete ulaşanlar kurtuluşa ermiş kimselerdir.

Selam olsun mutmain olmuş nefislere!

 

Kurani Mücahede: 2011-02-08

 

Tarafından yazılmıştır
Dada fazla: admin

Dikta sisteminin Cumhurbaşkanı Erdoğan’a Kur’ani bir uyarı!

Bugüne kadar size hitaben, biri İstanbul Büyükşehir Belediye başkanlığında bulunduğunuz sırada, diğeri...
Daha fazla oku

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir