Kalem Sûresi

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم

KALEM SURESİ

GİRİŞ

Yüce Allah (cc) kâinatı en güzel şekilde düzenleyip yarattığı gibi, ilahi mesajını da aynı güzellikle ortaya koymuştur. Alak suresinde görev verilerek mücadeleye hazırladığı davetçiyi, Kalem suresinde yalnız bırakmayarak onun ahlaki yapısını tamamlamasını sağlamış yüce Zatına layık bir kişilik oluşturmasını istemiştir.

Davetin nasıl yapılacağını, davetçinin nelere dikkat edip nelerden sakınacağını, hareket stratejisini en güzel bir şekilde açıklayan yüce Allah (cc), davetçinin hareket metodunu bir plan içerisinde en güzel şekilde ortaya koymuştur.

“…Gerçekten Rabb’im dilediği şeyi çok ince düzenler; şüphesiz O, Âlim, Hâkim olan O’dur …” (Yusuf, 100)

Kalem suresi, İslâm davetçilerinin ahlaki yapısını düzenlemekte, ruhi olgunluğa ulaşmalarını sağlamaktadır. Sure, ilahi mesajı duyurarak Tevhidi esasları toplum hayatına hâkim kılmaya çalışan Müslüman davetçilerin, sıkıntılı ve zor durumlarla karşılaşacaklarını, bu zor ve sıkıntılı zamanlarında Rab’lerinin kendileriyle beraber olduğunu bildirmektedir.

Kalem suresi, davete muhatap olan toplumun, davetçilere sözel ve fiili olarak saldıracaklarını, bu durumda davetçilerin, umutsuzluğa düşmemelerini, kendilerine yapılan hakaret ve eleştirilere aldırış etmemelerini ve yüce Allah’ın her zaman kendilerinin yanında olduğunu bildirmektedir.

Kalem suresi, Alak suresinin devamı niteliğindedir; bu yüzden birbirleriyle benzerlik gösteren birçok yönleri vardır. Bu benzerlikler, her şeyi tekrar tekrar anlatarak konuların daha net anlaşılmasını sağlamayan Kur’an bütünlüğüne uygun bir benzerlik ve tamamlamadır. Her iki suredeki tamamlayıcı ve ortak noktalar.

İki surede de, verilen nimetlerle azan kişilerin varlığına dikkat çekilmektedir. Alak suresinde “İyi bilin ki şüphesiz insan, tuğyan eder; kendini müstağni gördüğünde” ifadesi kalem suresinde, “Hayrı engelleyen, saldırgan, günahkâr, kaba, sonra bununla beraber soysuz, mal ve oğullar sâhibi oldu diye.” belirtilmektedir.

Alak suresinde “Kesinlikle ona itaat etme” uyarısıyla Tevhidi esaslara karşı çıkanlara itaat edilmemesi buyruğu ile davetçi uyarılırken Kalem suresinde, “Öyleyse yalanlayanlara itaat etme,” denilerek davetçilerin küfür ve şirk içerisindeki kişi ve sistemlere itaatini kesinlikle yasaklamaktadır.

İslâmi davetin, yüce Allah’ın bilgisi ve gözetimi altında bulunduğu Alak suresinde “Muhakkak dönüş Rabb’inedir!” ve “Bilmiyor mu, muhakkak Allah’ın gördüğünü!” şeklinde ifade edilir. Bu, Kalem suresinde, “Göreceksin ve onlar da görecekler” ve “Şüphesiz Rabb’in O’dur ki, kimin yolundan saptığını en iyi bilendir ve hidayette olanları da en iyi bilen O’dur.” buyruğu, hiçbir şeyin O’nun bilgisi dışında olmadığını belirtmektedir.

Azgınlığı yol edinenlerin rezil edilecekleri ve rezil edildikleri her iki surede birbirini tamamlayıcı bir şekilde verilmektedir. Alak suresinde “Kesinlikle bundan vazgeçmezse, o yalancı, günahkâr perçeminden yakalar sürekleriz” denilmekte, Kalem suresinde “Yakında onun hortumunun üzerini damgalayacağız.” ve “Doğrusu Biz bunlara da bela verdik, şu bahçe sahiplerine bela verdiğimiz gibi” denilerek azgınlık içerisinde bulunanların daha dünya hayatında iken nasıl rezil olduklarını ortaya koymaktadır.

Kalem suresi, Müslüman davetçinin hem moral düzeyini yükseltmekte hem de onun daveti insanlara ulaştırırken nasıl bir metot izleyeceğini ortaya koymaktadır. Böylece davetçi Müslüman, nerede, nasıl hareket edeceğini, daveti kabul etmeyenlere karşı nasıl bir tutum takınacağını bilmektedir.

Surede, başından sonuna kadar, Müslüman davetçide bulunması gereken vasıflar sıralanmakta, yapması ya da sakınılması gereken fiiller belirtilmekte, şirk ehline ve zorba güçlere karşı nasıl bir kimlik kuşanacağı ortaya konulmaktadır.

Delilsiz her söz ve davranışın boş ve hüsran olduğu, bu nedenle davetçilerin, mutlaka delil üzere hareket etmeleri surede önemli bir yer tutmaktadır, son pişmanlığın hiçbir şekilde fayda vermeyeceği, Kıyamet gününden bir örnek verilerek açıklanmaktadır.

Sure, davetçi Müslümanlara karşı müşriklerin nasıl kin ve düşmanlıkla dolu olduklarını bildirerek kurtuluşun ancak Kur’an’a tabi olmakla mümkün olacağını ve Kur’an’ın tüm insanlık için bir öğüt olduğunu bildirerek sonuçlanmaktadır.

Surenin açıklanması

1- Nun! Andolsun Kaleme ve yazdıklarına.

Nun harfi Kur’an’da, yirmidokuz surenin başında bulunan, harekesiz harflerdendir. Bazı surelerin başlarında bulunan bu harflere, “Hurufu Mukattaa” (kesik kesik harfler) denilmektedir. Bu harfler konusunda çok çeşitli ve değişik tanımlamalar yapılmıştır.

Kur’an’da bu harfler, özellikle çok önemli bir konudan söz edileceği zaman kullanılıyor, bu harflerle söz edilecek konuya dikkatler çekiliyor. Mekke döneminde insanlar, bu harfleri duyduklarında, bunların arkasından çok önemli bir şeylerin söyleneceğini biliyor ve dikkat kesiliyorlardı. Bu harfler, cahiliye Arap şiirinde de zaman zaman kullanılmış, bu nedenle bu harflerin söylenmesine Arap toplumu alışıktı.

Hurufu Mukattaa harfleri, Araplar için bir uyarı niteliğindeydi. Bunlar, Türkçedeki “Ey, Bir dakika, durun, dinleyin” vb. hitaplar gibidirler.

Müfessirler, sürelerin başında yer alan Hurufu Mukattaa konusunda ihtilaflıdırlar. Kimileri, bu harfler, Allah’ın bilgisini kendi katına sakladığı şeylerdendir deyip bu konudaki bilgiyi Allah’a havale ederek bunun tefsirine girmemişlerdir. Kimileri ise, Allah ve Rasul’ü arasında gizli bir şifredir derken bazıları da, anlamını ancak Allah bilir demişlerdir. Bu harfler, Allah Teâlâ’nın isimlerinden bir isimdir diyenler de olmuştur.

Sahabe arasında Hurufu Mukattaa konusunda çok değişik tanımlamalar yapılmıştır.

Aslında Hurufu Mukattaa harflerinin ne oldukları, yüklendikleri mananın ne olduğu başına gelen surelere bakıldığında kendiliğinden anlaşılacaktır. Kur’an’da hiçbir şey anlamsız ve boş değildir, her harfin, her hecenin, her kelimenin ve her cümlenin bir anlamı, bir mesajı vardır. Bu, Kur’an’ın bütünlüğüne bakıldığında çok açık bir şekilde görülmektedir.

Hurufu Mukattaa harfleriyle başlayan surelere bakıldığında, bu surelerin hemen girişinde çok önemli konuların açıklandığı görülecektir. Al-i İmran, (1-2) “Allah’tan başka bir ilahın bulunmadığı” anlatılırken, Meryem suresinde –ki, Kitap ehlini çok yakından ilgilendiren bir suredir- Zekeriya (as)’a verilen nimetten, Hz. Meryem (as)’dan ve Hz. İsa (as) ile Hz. Yahya (as)’ın olağanüstü bir şekilde doğmalarından söz etmektedir.

Rum suresinde, (1-3) ehli Kitap olan Rumların, ateşe tapan Mecusilere yenilgilerinden sonra yakın bir zamanda yeniden galip gelecekleri bildirilmektedir. Kitap ehli olan Rumların ateşe tapan Mecusilere yenilmeleri, Rasulullah (as) ve Müslümanları üzmüş, Mekke müşriklerini sevince boğmuştu. Bunun üzerine bu sure nazil olmuş, Rumların yeniden galip geleceklerini müjdeleyerek Rasulullah (as) ile Müslümanların sevinmelerine neden olmuştu.

Kalem suresinde, Rasulullah (as)’ın şaşırmadığına, deli olmadığına dikkatler çekilerek ilahi mesajı taşıyan Rasul’ün güvenirliliğini ortaya koymuştur.

Hurufu Mukattaa harfleri başlayan diğer yirmibeş surede, ilahi mesajı içinde taşıyan bu Kitabın, yüce Allah tarafından indirildiği, ayetlerinin mufassal bir şekilde açıklandığı, ayetlerin muhkem olduğu, bu Kitabın, şerefli bir kitap olduğu ve içerisinde hiçbir çelişkinin bulunmadığı bildirilmiştir.

Kısacası, Ulûhiyet ve Tevhidi esaslarla ilgili olan ilahi mesaj ve onun taşıyıcısı konumundaki Kitap ve Rasul gibi çok önemli konular duyurulacağı zaman bu harflerle hitaba başlanmış, dikkatler, duyurulacak mesaja çekilmiştir. Bu harflerle hitap, o dönem Arap edebiyatında bir gelenek ve seslenme şeklidir.

Kur’an, o toplumun edebi kalıplarını kullanarak mesajı ortaya koymuştur ki, o dönem Arap toplumu bu hitap şekline yabancı değildi. Zaten o dönem Arap toplumu bu harflerle hitap edilmeye alışkın olmasaydı, Rasul’ün bu tür hitaplarını yadırgayacak cahiliye Arapları, özellikle de Kur’an düşmanları hemen itiraz edecekler “Bu Kur’an, anlaşılmaz, anlamsız harflerle doludur” diye Rasulü eleştireceklerdi. Müşrikler, Kur’an’a karşı birçok şey söylemelerine rağmen bu harflerle ilgili olarak hiçbir şey söylememişler, bu konuda itiraz ettiklerine dair hiçbir habere rastlanılmamıştır. Elbette en doğruyu, en iyi bilen Allah’tır.

Andolsun Kaleme ve yazdıklarına.

Yeminlerin, Kur’an’daki yeri ve önemi

Kur’an’da, Mekki surelerin birçoğu bazı şeylere yeminle başlamaktadır, bu yeminlerle körelen duygular, hassasiyetler uyarılmak istenmekte, dikkatler anlatılacak konulara çekilmektedir. Anlatılacak konunun gerçek olduğunu, yüce Allah’ın şaka yapmadığını ortaya koyan bu yeminler, genellikle insanların yakından tanıdığı, bildiği şeylere yapılmaktadır.

Ayrıca üzerine yemin edilen şeylere insanların dikkatleri çekilerek bunların, yaratılışları üzerinde düşünmeleri istenmektedir. Yeminle anlatılan konular, Müslümanlara güven verirken, müşrik ve kâfirleri korkutmaktadır.

2- Sen, Rabb’inin nimetiyle mecnun değilsin.

Nimet: İnsanlara, yüce Allah (cc) tarafından verilen maddi ve manevi her şeydir. Ancak burada anlatılan ve Rasul’ün, onun sayesinde delirip sapmadığı belirtilen nimet, yüce Allah’ın indirdiği ilahi hükümlerin manzumesi olan İslâm’dır. Kur’an’da, birçok ayette nimetin İslâm olduğu belirtilmektedir. Örneğin,

“…Bugün inkâr eden kimseler, dininizden umudu kesmişlerdir; onlardan korkmayın, benden korkun! Bugün sizin dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’a razı oldum.…” (Maide, 3)

“Ve Rabb’inin nimetini böylece bildir.” (Duha, 11)

“Kim Allah’a ve Rasul’e itaat ederse işte onlar, Allah’ın nimet verdiği nebiler, sıddıklar, şehitler ve salihlerle beraber olan kimselerdir, işte onlar, ne güzel arkadaştır!” (Nisa, 69)

“Doğru yola bizi hidayet eyle! Kendilerine nimet verdiğin kimselerin yoluna ki kendileri, gazaba uğramamışlar ve dalalete düşmemişlerdir!” (Fatiha, 5-6)

Birçok ayette, İslâm nimetinden söz edilir, bu nedenle “Sen, Rabb’inin nimetiyle mecnun değilsin.” hitabı, vahyi esaslara tabi olan Rasul’ün, bu vahyi esaslar sayesinde hiçbir şekilde yanlış ve delilerin davranışına benzer hareketler yapmayacağını vurgulamaktadır.

İslâmi esaslar üzerinde bulunan Müslümanlar, ilahi mesajı ölçü edindikleri, hayatlarını bu ilahi mesaja göre düzenledikleri sürece yanlış iş yapamaz, iman ettikleri Tevhidi esaslara aykırı konuşamazlar. Müslümanlar, İslâmi esaslara karşı çıkan şirk ve küfür cephesinin sözel ve fiili saldırılarına karşı yalnızca vahyi bilinci kuşanarak hareket etmeli, hevai hareketten kaçınmalıdırlar.

İlahi mesajın ortaya konulduğu her yer ve her dönemde, Risalet önderlerine ve onların takipçileri Tevhid erlerine, akıl almaz hakaretler, baskılar, zulümler reva görülmüş, İslâm davetçilerine karşı alay etme ile başlayan tepkiler giderek dozunu ve hızını artırmış, bu saldırılardan birçoğu şehadetle sonuçlanmıştır. Rasulullah (as)’a karşı gösterilen tepkinin ilk adımı da ona hakaret etmekle başlamıştır.

Geleneksel kültürlerini, atalarının yolunu din edinen Mekke müşrikleri, onların sapık inançlarını reddedip yalnızca âlemlerin Rabb’i adına hareket eden Hz. Muhammed (as)’a: “Sen delisin, cinlenmişsin” diyorlardı. Onlar, akılları sıra Rasulullah (as)’ı toplumun gözünde küçük düşürecek, onu yalnızlığa mahkûm edecek, onu, kendi davasından şüpheye düşürecek, getirdiği ilahi mesajın duyurulmasını engelleyeceklerdi. Ancak kâfirlerin bir hesabı varsa yüce Allah’ın da bir hesabı vardır, O’nun hesabı, zorba ve saldırgan müşriklerin hesaplarını boşa çıkaracak, Rasulüne yardımını yetiştirecekti.

Yüce Allah (cc), Rasulü’ne “Sen, Rabb’inin nimetiyle mecnun değilsin.” diyerek destek olmuş, ona güç ve güven vermiştir. Yüce Allah (cc), kendi dinine yardım edene yardım edeceğini vadetmiş, Rasulü’nü de müşriklerin saldırılarına karşı koruyup desteklemiştir.

Mekkeli zorbaların, daha kısa bir süre önce “el-Emin” dedikleri, kendisine her konuda güvendikleri Hz. Muhammed (as)’a birdenbire “Sen delisin, cinlenmişsin” demelerinin nedeni aslında gayet açıktır. Hz. Muhammed (as), daha önce müşriklerin şirk ve küfür olan sistemlerine uyup itaat etmese de, kendisi de alternatif bir mesaj, alternatif bir sistem ortaya koymamıştı. Bu nedenle müşrikler ondan bir rahatsızlık duymuyorlardı, ancak ne zaman ki onların küfür ve şirk üzerine kurulu düzenlerine alternatif bir sistem, alternatif bir din getirdi, işte o zaman küfür cephesi ayağa kalktı ve en seviyesiz bir şekilde saldırıya başladı.

Şirk ve küfrün mantığında, hiçbir şeye karışılmadığı, yaptıkları zulüm ve haksızlığa karşı susulduğu sürece herkes iyidir, güvenilirdir. Ancak ne zaman ki onların, zulüm ve şirk düzenlerine aykırı bir söylem ortaya konulsa, işte o zaman bütün kinlerini kusmaya başlıyorlar, saldırı ve hakaretler yapıyorlar. Bu durum, hemen her Rasul döneminde vuku bulmuş, müşrikler, emin ve güvenilir gördükleri insanların, daha sonra kendilerine yeni bir mesaj getirmeleri karşısında ona saldırmışlar, Risalet önderlerini ve Tevhid erlerini kötüleyerek karalamaya çalışmışlardır.

Hz. İbrahim (as)’ın, bir ömür içlerinde yaşamasına hiçbir şey söylemeyen putperest toplum, onun Allah adına insanları ilahi mesaja davet etmesinden sonra onu ateşe atmışlar, yurdundan çıkarmışlardır. Yine daha önce namaz kılmasına rağmen insanlara karışmayan Hz. Şuayb (as)’dan rahatsızlık duymayan Medyen halkı ve onların zorba yöneticileri, onun ilahi mesajı duyurması üzerine saldırıya geçmişler ve onu susturmaya çalışmışlardır.

“Dediler ki; ‘Ey Şuayb, namazın mı sana, babalarımızın taptıkları şeyi yahut mallarımızdan dilediğimizi yapmamızı gerçekten terk etmemizi emrediyor? Doğrusu sen, halim selim, akıllısın!” (Hud, 87)

“Dediler ki: ‘Ey Şuayb, söylediğin şeylerin çoğunu anlamıyoruz ve doğrusu biz seni, içimizde zayıf görüyoruz, şayet topluluğun olmasaydı elbette seni taşlardık, senin üzerimizde üstünlüğün yoktur!” (Hud, 91)

“Dediler ki: ‘Sen muhakkak büyülenmişlerdensin, sen bizim benzerimiz bir beşerden başka değilsin ve doğrusu biz seni gerçekten yalancılardan sanıyoruz.” (Şuara, 185-186)

Şuayb (as)’a yapılan saldırının benzeri Salih (as)’a da yapılmıştır. Kavmi tarafından gelecek vadettiği için ümit beslenen Hz. Salih (as), Rabb’inin mesajını duyurmaya başlayınca kavmi tarafından kınanmış, sevilmemiş ve öldürülmeye bile teşebbüs edilmiştir.

“Dediler ki: ‘Ey Salih, doğrusu sen, bundan önce aramızda ümit beslenen biriydin, bu babalarımızın taptıkları şeye tapmaktan gerçekten bizi men mi ediyorsun? Şüphesiz biz, şüphe içindeyiz, bizi kendisine çağırdığın şeyden kuşkulanıyoruz!” (Hud, 62)

“Dediler ki: ‘Doğrusu sen, iyice büyülenmişlerdensin.” (Şuara, 153)

“Şehirde dokuz kişilik bir grup vardı, yeryüzünde bozgunculuk yapar, ıslah etmiyorlardı. Dediler ki Allah’a andolsun: ‘Muhakkak gece ona ve ailesine gidelim, sonra onun velisine diyelim, ailesinin öldürülüşüne şahit olmadık ve elbette biz, doğru olanlarız.” (Neml, 48-49)

Şirk ve küfür ehlinin, İslâm davetçilerine saldırıları yalnızca Risalet önderleriyle sınırlı kalmamış, Tevhid erlerine de yapılmış, kimileri, Ashabı Uhdud’a giden davetçilerde olduğu gibi ateşte yakılırlarken, kimilerini, kasaba halkına giden davetçiler de olduğu gibi, taşlanarak öldürülmüşlerdir.

Fir’avn’ın, daha önce kendisine itaat ettiklerinde ödüllendirdiği sihirbazların, iman etmeleri üzerine kol ve bacaklarını çapraz kesip kazıklara çakmak istemesi ve Ashabı Kehf’in, en yakın arkadaşları ve halkı tarafından saldırıya uğramaları yine Tevhid şirk mücadelesinin örneklerindendir.

Hz. Muhammed (as)’ın, Allah adına hareket ederek ilahi mesajı ortaya koyması, Mekke ileri gelenlerini ve onların destekçilerini çılgına çevirmiş, daha birkaç saat önce “el-Emin” dedikleri insanı, deli ve mecnun olarak vasıflandırmaya başlamışlardı.

Mekke müşrikleri, Hz. Muhammed (as)’a yakıştırmaya çalıştıkları deli sıfatına aslında kendileri de inanmıyorlardı. Çünkü onlar, bir ömür boyu içlerinde yaşayan Hz. Muhammed (as)’ın, akıllı biri olduğunu, hiçbir şekilde yanlış yapmayacağını, yalan söylemeyeceğini çok iyi biliyorlardı. Onların Hz. Muhammed (as) ile bir sorunları yoktu, onların sorunu onun getirdiği mesaja yönelikti. Şayet Hz. Muhammed (as) o dakikada o mesajı bıraksaydı, müşrikler onu eskisi gibi yine sevecek, ona yine güveneceklerdi. Onlar, aslında Hz. Muhammed (as)’ı değil, onun şahsında yüce Allah’ı inkâr ediyorlardı.

Günümüzdeki şirk ve küfrün mantığı, geçmişin şirk mantığı ile moda mod aynıdır. Günümüz müşrikleri de, atalarının yolundan hareket ederek Tevhidi esasları ortaya koyan Müslümanlara, aynı kin ve düşmanlıkla saldırmakta, onları, gerici, yobaz çağdışı gibi çeşitli yaftalarla karalamakta, kimilerini zindanlarında tutarlarken kimilerini şehit etmektedirler.

Risalet tarihinde görüldüğü üzere, Tevhidi esaslara iman edip hayatlarını ilahi mesaja uygun düzenleyen insanların, şirk ve küfür rejimi içerisinde eski konumlarını aynı şekilde korumaları mümkün değildir, olmamıştır da. Tevhidi esaslara iman ettiklerini iddia etmelerine rağmen, sosyal ve toplumsal statülerinde, eskisine oranla hiçbir değişiklik olmayanlar, kesinlikle Tevhidi esaslara iman etmemişlerdir. Onlar, Tevhidi esasları, münafıkça bir tavırla kabul etmiş görünmekte, ancak eski küfür ve şirk durumlarını muhafaza etmektedirler.

Günümüzde tağuti Kemalist zorbalığın üniversitelerinde prof.lük, dekanlık, rektörlük unvanlarına sahip oldukları halde münafıkça bir tavırla İslâmi esasları kabul ettiklerini söyleyenler, yüce Allah’a değil, kendilerini mükâfatlandıran tağuti sisteme iman edenlerdir. Aynı şekilde küfür sisteminden izin ve icazet alarak kurdukları şirk ve küfür yuvalarında Kur’an tefsirleri yaptıkları iddiasında olanlar da, insanları aldatan, kendi şirk ve küfürlerini gizleyen kimselerdir.

Tevhidi esaslara iman ettikleri iddiasında bulunan kimselerin, İslâm düşmanı küfür sisteminde konumlarının aynen korunmalarına Sünnetullah’ta örneğine rastlanılmayan bir durumdur. Bu kimselerin iman iddiaları, Sünnetullah’a aykırı bir inanma şeklidir.

Allah yolunda mücadele eden, yüce Allah’ın indirdiği esaslar doğrultusunda, Rabb’i adına hareket eden Tevhid erlerine yüce Allah (cc), daha önce olduğu gibi yardım edecek ve onlar için her iki cihanda da sonsuz mükâfatlar verecektir.

3- Ve şüphesiz senin için elbette kesintisiz bir mükâfat vardır.

Yüce Allah (cc), indirdiği esasları kabul edip hayatını buna göre düzenleyenlere kesintisiz bir mükâfat vadetmektedir. Mükâfatın sürekli olabilmesi için iman eden kimsenin, hayatının her alanında, her konu ve durumda Kur’an’ı ölçü edinip Rasulullah (as) gibi Kur’an’ı ahlak edinmesi gerekir.

Kur’an’dan en küçük bir sapma, mükâfatın kesilmesine neden olacak, sapan kimse sorumluluk altına girecektir. Tıpkı ışıklandırılmış bir yolda giden birinin, o yol üzerinde bulunduğu sürece ışıktan yararlanması, yoldan sapması halinde ise karanlıkta kalması gibi.

Kişi, ancak hayatın her alanında, tüm ilişkilerinde, Tevhidi esasları öncelemesi durumunda doğru yolda bulunabilir, ancak bu durumda yüce Allah’ın vereceği mükâfattan ve yardımdan yararlanabilir.

Hayatının bir bölümünü vahyi esaslara, diğer bölümünü hevasına ya da içerisinde yaşadığı siyasal ve toplumsal kurallara göre düzenleyen kimse, dinin bir bölümünü alıp bir bölümünü bıraktığı için hem yüce Allah’ın yardımından mahrum olur hem de dünya ve Ahirette hayatında rezil olur.

“…Kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz; artık sizden bunu yapan kimsenin cezası, dünya hayatında rezil olmaktan başka nedir ve Kıyamet gününde onlar, azabın en şiddetlisine itilirler. Allah yaptıklarınızdan gafil değildir.” (Bakara, 85)

Kur’an, insan hayatının tümünü düzenleyen kurallar bütünüdür. Bu nedenle iman eden bir kimse, namaz, oruç, hac ibadetleri gibi bireysel davranışlarını, her söz ve hareketini, ailesine, çevresine, Müslüman, müşrik, kâfir, fasık ve münafıklara karşı tutumunu, siyasi, ekonomik, ticari, hukuki, sosyal ve toplumsal yaşamını, evlenme, miras gibi ailevi hayatının tümünü Kur’ani esaslara göre düzenlemelidir.

4- Ve muhakkak ki sen, büyük bir ahlâk üzerindesin.

Ahlak; kişinin yaşantısında ortaya koyduğu davranışlarının tümüdür. Hulk diye de adlandırılan bu davranışlar, güzel ve iyi bir şekilde ortaya konulduğunda kişiyi saygın kılar, yüceltir, onun büyük bir ahlak üzerinde olmasını sağlar. Davranışların kötü ve çirkin olması durumunda ise kişi, saygınlığını yitirerek alçalır, küçülür, toplumda ahlaksız diye anılır.

İnanç değerlerine uygun bir yaşam ortaya koyanlar, büyük bir ahlak üzerindedirler. Rasulullah (as), Kur’ani esaslara uygun yaşayan canlı bir Kur’an’dı. Rasulullah (as), sözel olarak inzal olan ayetlerin yaşayan pratik yüzü idi. Nitekim birçok sahabe Hz. Aişe (r.anha) Rasulullah (as)’ın ahlakını sorduklarında onun verdiği cevap Rasulullah (as)’ın ahlakının Kur’an olduğunu gösteriyordu.

Katade der ki, Hz. Aişe’ye. Rasulullah (as)’ın ahlâkı sorulduğunda şöyle dedi: “Onun ahlâkı Kur’an’ın kendisiydi” demiştir. Saîd İbn Ebu Arûbe de: «Muhakkak ki sen, büyük bir ahlâk üzerindesin.» kavli hakkında şöyle der: Bize anlatıldığına göre, Hişam oğlu Sa’d Hz. Aişe (r.anha) Rasulullah (as)’ın ahlâkını sormuş, o da: “Sen Kur’an okumaz mısın?” O, ‘evet’ deyince; “İşte Rasulullah (as)’ın ahlâkı Kur’an idi” demiştir.

Ebu Hüreyre’den nakledilen bir hadiste Rasulullah (as): “Muhakkak ki ben, yalnızca ahlâkın iyisini tamamlamak için gönderildim” buyurmuştur.

Rasulullah (as) Kur’an’ın temsilcisi idi ve Kur’an, ona neyi yapmayı emrettiyse o, onu yapmış, neyi yasakladıysa, onu terk etmişti. Bu Kur’ani hareket, onun karakteri (seciyesi) haline gelmişti. Allah’ın yaratılıştan ona lütfettiği yüce ahlâk, hayâ, kerem, şecaat, kötülüklerden vazgeçme, hilm ve her türlü güzel huy onun tabiatında yer etmiş, Kur’an ile iyice perçinleşmişti.

Rasulullah (as)’ın en güzel örnek olması, onun yaşayan bir Kur’an olmasındandır. O, Kur’an’ı en güzel bir şekilde bütün yönleri ile yaşamıştır. Bu nedenle yüce Allah (cc), Rasulullah (as)’ın en güzel örnek olarak alınmasını istemiştir.

“Andolsun sizin için Allah’ın Rasulü’nde, Allah’ı ve ahiret gününü uman ve Allah’ı çok hatırlayan kimseler için güzel bir örnek vardır.” (Ahzab, 21)

Kur’an’ı, hayatlarında yaşamak isteyen kimselerin, mutlak anlamda Rasul (as)’ı örnek edinmeleri ve onun gibi kendi hayatlarında Kur’an’ı yaşadıktan sonra Tevhidi esasları insanlara duyurmaları gerekir. Bu yapıldığında yüce Allah’ın yardımı mü’minlerle beraber olacak ve artık şirk ve küfrün hakaret, baskı, saldırı ve zulümleri hiçbir şey ifade etmeyecektir.

5-7- Artık yakında göreceksin ve onlar da görecekler; hanginiz fitnelenmiş. Şüphesiz Rabb’in O’dur ki, kimin yolundan saptığını en iyi bilendir ve hidayette olanları da en iyi bilen O’dur.

Yüce Allah (cc), Kur’an’da Hakk’ı ve batılı açıklamış, insanların neyi, nasıl, neye göre, ne şekilde yapacaklarını, nasıl hareket edeceklerini, doğru ve yanlış olanı ortaya koymuş, kimin doğru, kimin yanlış yaptığını Kur’an’a göre belirleyecek, hesabını soracaktır.

“Onlar yarın, kim yalancı şımarıktır bilecekler.” (Kamer, 26)

“Her ümmeti diz çökmüş görürsün; her ümmet, kendi Kitabına çağırılır: ‘Bugün yapmış olduğunuz şeylerin karşılığını göreceksiniz! İşte Kitabımız, size karşı Hakkı açıkça konuşuyor, muhakkak Biz, yapmış olduğunuz şeylerin nüshasını alıyorduk.” (Casiye, 28-29)

Kur’ani hükümleri bırakıp değiştirip kendi arzularına göre hareket edenler, dünya ve Ahirette acıklı azaba sürüklenirler. Doğru ve yanlışı yüce Allah (cc) belirler, hayatın ölçüsünü yalnızca O koyar ve bunu Kur’an’da açıkça belirtir. Kur’ani esaslara, Tevhidi ilkelere uygun hareket edenler doğru yoldadırlar. Bunun dışında yol ve yöntem koyanlar, Kur’an dışı yol ve yönteme tabi olanlar ise, yanlış üzerinde bulundukları için sapıklık ve dalalet içerisindedirler.

“Şüphesiz Rabb’in O’dur ki, kimin yolundan saptığını en iyi bilendir ve hidayette olanları da en iyi bilen O’dur.”

Kimin doğru yolda, kimin de yanlış üzerinde bulunduğu, Kur’an’a bakıldığında çok açık bir şekilde görülecektir. Kendilerini doğru yolda zannedenler, Kur’ani gerçeklerle yüzyüze geldiklerinde, Kur’ani hükümleri kendi yapıp söyledikleri ile karşılaştırdıklarında ne kadar doğru üzerinde bulunduklarını göreceklerdir.

Müslümanlar, Kur’an’ı ahlak edinip davranışlarını ona uygun bir şekilde düzenledikleri sürece doğru yolda bulunacaklar, yüce Allah’ın yardımına mazhar olacaklardır. Doğru yol üzerinde bulunan Müslümanların, şirk ve küfür taraftarlarına ve onların tabi oldukları zorba sistemlere karşı tavırlarının nasıl olacağı Kur’an’da apaçık bir şekilde belirtilmiştir.

İnkâr edenlere, hiçbir şekilde itaat edilmez

8-9- Öyleyse yalanlayanlara itaat etme, yağcılık yapsaydın hoşlanırlardı, böylece onlar da yağcılık yapacaklar.

Kur’an, Müslüman davetçiye davet görevini yüklerken, onun kim adına hareket edeceğini, davette izleyeceği yolu, daveti ulaştıracağı insanlara karşı tavrının ne olacağını da çok açık bir şekilde ortaya koymuştur. Müslümanların görev ve sorumlulukları, konulan ilahi esaslara şartsız bir şekilde uymaktır. Hiçbir şart ve neden Müslümana, Rabb’i tarafından konulan hükümlerden taviz verdiremez, verdirmemelidir. Aksi halde davet görevini yerine getirmediğinden dolayı yüce Allah (cc) indinde sorumluluk altına girer.

“Ey Rasul, Rabb’inden sana indirilen şeyi tebliğ et ve şayet (onu) yapmazsan, O’nun Risalet’ini tebliğ etmemiş olursun. Allah seni, insanlardan koruyacaktır, şüphesiz Allah, kâfirler toplumunu hidayete erdirmez.” (Maide, 67)

“Allah’ın Risalet’ini tebliğ eden kimseler, Allah’tan korkarlar ve başka kimseden korkmazlar; hesap görücü olarak Allah yeter.” (Ahzab, 39)

Müslümanlar, Tevhidi esasları duyururlarken yalnızca Kur’ani hükümlerden hareket ederler, hiçbir şekilde içerisinde yasadıkları beşeri sistemlerin yasalarından hareket etmezler, edemezler, etmeleri de zaten mümkün değildir. Çünkü onlar, toplum hayatına egemen olan ve Kur’an’ın fitne olarak gördüğü beşeri sistemleri ortadan kaldırmak için Rab’leri tarafından görevlendirilmişlerdir.

“Fitne olmayıncaya ve din tamamen Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın! Artık gerçekten son verirlerse, işte şüphesiz Allah, yapmış oldukları şeyleri görendir.” (Enfal, 39)

Fitne olan beşeri sistemleri, yeryüzünden kaldırmayı gaye edinen Müslümanlar, beşeri sistemlerin temsilcileri ile hiçbir şekilde ortak bir noktada bulunamazlar, ortak bir konuda anlaşamazlar ve Tevhidi esaslara zıt olan hiçbir konuda küfrün temsilcilerine itaat edemezler.

“Öyleyse yalanlayanlara itaat etme.”

Küfrün temsilcilerine, Tevhidi esaslara zıt olan konularda itaat etmek, Haktan yüzçevirmektir ki bu, kişinin şirke düşmesine sebebiyet verir. Bu nedenle yüce Allah (cc) kullarını bu durumdan sakındırmaktadır.

“Ey iman eden kimseler, şayet inkâr eden kimselere itaat ederseniz, sizi topuklarınız üzerinde arkanıza döndürürler, böylece hüsrana uğrayanlara dönersiniz.” (Al-i İmran, 149)

Bu öyle bir durumdur ki, küfrün temsilcilerine değil itaat etmek, Tevhidi konularda onlara, yumuşak davranmak bile iman eden kimsenin helak olmasına neden olur.

“Doğrusu neredeyse sana vahyettiğimiz şeyden başkasını Bize iftira atman için seni, gerçekten fitneye düşüreceklerdi ve o zaman seni dost edineceklerdi. Şayet gerçekten seni sağlamlaştırmasaydık, andolsun neredeyse onlara biraz güvenecektin, o zaman sana hayatın iki kat ve ölümün iki katını tattırırdık, sonra bize karşı kendine bir yardımcı bulamazdın.” (İsra, 73-75)

Müslümanlar, küfre karşı, İbrahim’i bir tavırla hareket etmeli, tavizsiz bir şekilde Hakkı ortaya koymalıdırlar. Hz. İbrahim (as), Hakk’ı çok net ve açık bir şekilde ortaya koymuş, küfre karşı tavrını belirlemiş ve ne istediğini açıkça söylemiştir.

“Gerçekten sizin için İbrahim’de ve onun beraberindeki kimselerde güzel bir örnek vardır; o zaman kavimlerine dediler ki: ‘Şüphesiz biz, sizden ve Allah’tan başka itaat ettiğiniz şeylerden uzağız, sizi tanımıyoruz. O Bir olan Allah’a iman edinceye kadar sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve nefret ortaya çıkmıştır…” (Mümtehine,4)

Vahyi esaslar apaçık bir şekilde ortada iken, günümüzde küfür sisteminden alçalarak izin ve icazetle kurdukları şirk yuvası vakıf ve derneklerde zillet ve meskenet içerisinde insanları kandırmaya, Allah yolundan ayırmaya çalışan Samiri soylu bel’amlar, hangi yüzle yüce Allah’ın huzuruna çıkacaklar. Elbette ilahi huzura çıkacaklar, ancak koştukları şirki nasıl savunacaklar. Oysa yüce Allah (cc), bu surede ve daha birçok surede küfrün özelliklerini sayarak bunlara kesinlikle itaat edilmemesini emretmiştir.

Küfrün temsilcilerinin taviz vermesi

Küfür sisteminin temsilcileri, kendilerine karşı oluşan tepkileri azaltmak, hatta yok etmek için kimi zaman bazı tavizler verirler. Bu tavizlerin başında vakıf, dernek ve parti kurulmasına izin vermeleri gelmektedir. Ancak bu izinler, her isteyene, kişinin isteğine göre değil belli kurallar içerisinde verilir.

Vakıf kurmak isteyen kişi, önce küfrün mahkemesine müracaat edecektir. Mahkeme, vakıf kuracak kişilerin, kuracakları vakfı, İslâmi amaçlarla kullanmayacaklarına, sistemin temel yasalarına aykırı davranmayacaklarına dair garanti alır, bunu vakıf kurmakla ilgili maddelerde belirttikten ve vakıfta yer alacak kişilerin, Tevhidi anlamda Müslüman olmadıklarına kanaat getirdikten sonra izin verir.

Vakıfla ilgili bir başka bir husus mahkeme, her hangi bir şüphe duyması halinde istediği anda vakfı kapatır, vakfın mal ve paralarını din düşmanı olan başka bir vakfa devredebilir. Vakıfçı müşrikler, şekilden şekle girerek, zaten doğru dürüst olmayan imanlarından taviz üstüne tavizler vererek vakıflarının kapatılmamasına çalışırlar. Kâfirlere taviz vermek, Kur’an’ın hükmüne aykırıdır.

“Yağcılık yapsaydın hoşlanırlardı, böylece onlar da yağcılık yapacaklar.”

Burada ifade edilen DHN dehene kelimesi, yağcılık, yalakalık yapmak, şirin gözükmek anlamınadır. Çünkü yağ ve yağdanlık aynı kökten gelen harflerden meydana gelmektedir. Ed-Duhne=yağ, yağdanlık demektir. Vakıfçıların küfür sistemine karşı takındıkları tavır da tam burada ifade edilen kelimeye uygundur.

Kur’ani hükümlere karşı kişilerin sorumluluğu her dönemde aynıdır, aynı olmalıdır. Rasulullah (as) ve arkadaşlarının, Kur’an’a karşı mükellefiyetleri ile daha sonra gelen nesillerin ve günümüz iman edenlerinin sorumluluk ve mükellefiyetleri aynıdır. Bu, yüce Allah’ın adalet sıfatı, kulların O’nun indindeki eşit konumları ile Sünnetullah’ta değişmezlik olmaz ilkesi gereği böyledir. Bu nedenle ilahi vahye muhatap olan ilk neslin, içerisinde yaşadıkları topluma, bu toplumu yöneten güç sahiplerine karşı tavrı ne idiyse, günümüz iman edenlerinin de tavrı aynı olmalıdır.

10-14- Ve itaat etme; hep yemin edip duran aşağılık, iftira eden, laf getirip götüren, hayrı engelleyen, saldırgan, günahkâr, kaba, sonra bununla beraber soysuz, mal ve oğullar sâhibi oldu diye.

İlahi hüküm, herkese aynı sorumluluğu ve mükellefiyeti yüklediğine göre, hangi çağda yaşarsa yaşasın, iman eden bir kimse, vahye ilk muhatap olanlar gibi hareket etmek zorundadır. İman edenlerin benzerlikleri, küfrün de her çağda aynı olduğu gerçeğini ortaya koymaktadır. İnsanlar, aynı mayadan yaratıldıklarına göre, sergileyecekleri tavır ve tutumlar, -hangi çağda yaşarlarsa yaşasınlar- doğal olarak aynı olacaktır. Nitekim yüce Allah (cc) bu gerçeği açıkça bildirmektedir.

“Sizin kâfirleriniz, sizden öncekilerden daha hayırlı mı (üstün mü), yoksa kitaplarda sizin için bir beraat mı var!” (Kamer, 43)

Küfür, her dönemde aynı olduğuna göre Müslümanlar da, Rasulullah (as) ve arkadaşlarının kendi dönemlerindeki kâfir ve müşriklere karşı sergiledikleri tavrı kendi çağlarında sergilemeli, küfür ve şirk ehline karşı tavizsiz bir tutum takınarak davet görevlerini yapmalıdırlar.

Müşrikler, Müslümanları yollarından döndürmek için elbette birçok tavizler verip yumuşak görünecekler; ancak Müslümanlar, Rasulullah (as)’ın örnekliğini esas alarak kâfirlerin oyunlarına gelmemeli, onlara taviz vermemelidirler.

Müşriklerin, Rasulullah (as)’a birçok cazip tekliflerde bulunmuşlardır. Bu tekliflerine uygun cevap alamayan müşriklerin, “Kendin istediğin gibi inan ancak bizim putlarımıza dil uzatma ya da gel bir sene sen bir sene biz yönetelim” tekliflerine, Rasulullah (as) “Güneşi sağ elime, ayı da sol elime verseniz yine de bu yoldan dönmem” diyerek reddetmiştir. Rasulullah (as), müşriklere nasıl itaat etmediyse, Müslümanlar da kendi çağlarındaki küfrün parti, dernek ve vakıf gibi şirk kurumlarını reddetmeli, bu şirk yuvalarına gitmemelidirler. Çünkü küfrün karakteri ve yapısı her dönemde aynıdır.

“Hep yemin edip duran aşağılık,” Yemin, bir kimseyi bir şeye inandırmak için söylenen sözler ve yapılan hareketlerdir. Bu, birey bazında, sözel olarak kimi zaman bir şey üzerine yemin edilerek yapılabildiği gibi, kimi zaman kişi, kendisinin her zaman doğru söylediğini, kimseyi kandırmadığını, dürüst kimseleri sevdiğini, yalanı ve yalan söyleyenleri sevmediğini ve benzeri ifadeler kullanarak yapar.

Hareket olarak yemin etmek ise, kişinin namaz kılması, karşısındakinin hakkını gözetiyor gibi davranması, iyi ve dürüst görüntü içerisine girmesi şeklinde yapılır. Bütün bu söz ve davranışlarla kişi, karşısındakini kendisine inandırmağa çalışır.

Sistemler bazında yemin, radyo ve televizyonlarda din sohbeti programı yaptırmak, dini içerikli filmler göstermek, Kur’an’dan, kendilerine zarar vermeyecek ayetleri seçerek okutmak, namaz memurları, vaiz ve müftüler atamak, okullarda, din dersi adı altında çoğu kez İslâm ile uzaktan yakından ilgisi bulunmayan dersler okutmak, imam hatip okulları, ilahiyat fakülteleri açmak, dernek, vakıf, parti gibi kurumlara izin vermek şeklinde yapılmaktadır.

Beşeri sistemlerin verdikleri tavizler, Kur’ani deyimle o “aşağılık” yüzlerini gizlemek, insanların kendilerine olan tepkilerini azaltmak, kendi küfür ve şirk düzenlerini sürdürmek için yaparlar.

Küfür sisteminin koruyucuları, bütün bu tavizleri neden verdiklerini, kimi zaman itiraf da ederler. Küfür sisteminin koruyucularından olan, sistemin Cumhurbaşkanlığını da yapan, ateist Celal Bayar, “Ben de yazdım” adlı kitabında özetle şu itirafta bulunur.

Bayar, “CHP (Cahiller Hizip Parti)li kurmayların, ezanı Türkçe okuttukları, imam hatip okullarını ve ilahiyat fakültelerini açtıkları için kendilerine kızdıklarını ifade ettikten sonra, bunları neden yaptıklarını da belirtiyor. Bayar, bu yaptıkları işlerle devrim bahçesini suladıklarını, şayet bunlar yapılmasaymış, İslâmi birikimin Atatürk devrimlerini yerlebir edeceğini söylüyor ve bunu şöyle açıklıyor: “Bir barajın önüne biriken sular, alt kanallarından tahliye edilmezse nasıl ki, bendi yıkacaksa, İslâmi birikimin de bu tür küçük işlerle deşarj edilmemesi halinde Atatürk devrimlerini yerlebir edecektir.”

Müslümanlar, elbette bu aşağılık sistemin oyunlarına, tuzaklarına düşmeyeceklerdir. Ancak imanın hazzına ulaşmamış, imanı, bir kimlik olarak üzerinde taşıma onurunu göstermemiş, imanını şirkle bulaştırmış kimseler, zillet içerisinde sistemin tuzağına düşerek saparlar. Günümüzde vakıf, dernek ve parti gibi şirk yuvalarında yuvalanan Samiri soylu bel’amlar ve peşlerindeki bilinçsiz yığınlar, sistemin oyununa gelerek sapmışlardır.

“İftira eden,” küfür ve şirk ehli kişi ve sistemler, bir taraftan insanları kandırmak için kısmi tavizler verirlerken diğer taraftan, bütün kin ve düşmanlıkları ile Müslümanlara iftira edip karalarlar, onların inançlarına saldırırlar. Kendileri, put edindikleri taştan ve betondan yapılan cansız totemler karşısında, ilkel toplumlar gibi tapınmalarına bakmadan, o ruhsuz ve kıt akıllarınca Müslümanları gerici, yobaz, çağdışı diye karalarlar, İslâmi hükümleri, geçmişte kalmış, günümüzde uygulanması mümkün olmayan, çöl yasası diye kötülemeye çalışır.

“Laf getirip götüren” şirk ve küfür ehlinin en belirgin özelliklerinden biri de laf taşımaları, insanları kamplara ayırarak onları birbirlerine düşürmeleridir. Onlar, bu yaptıklarıyla insanları birbirine düşürüp kendi sistemlerini sürdürme gayretindeler. Tıpkı ataları Fir’avn’ın İsrailoğullarını birbirine düşürüp onları, kamplara ayırarak onlar üzerinde saltanatını sürdürmesi gibi.

“Şüphesiz Fir’avn, yeryüzünde ululandı, halkını gruplara ayırdı; onlardan bir zümreyi zayıflatıyor, onların oğullarını kesiyor, kadınlarını sağ bırakıyordu, doğrusu o, bozgunculardan idi..” (Kasas, 4)

Günümüzde Kemalist zorbalığın yaptığı şey de atası Fir’avn’ın yaptığının neredeyse tıpatıp aynısıdır. İnsanları sağcı, solcu, milliyetçi, liberal, İslâmcı, Kürtçü partilere ayırdığı yetmiyormuş gibi, onları inanç olarak da alevi, Sünni, Kürt, Türk, sağ, sol, şeriatçı, laikçi gibi yaftalarla birbirine düşman yapmış, insanların birbirlerini boğazlayıp öldürmeleri için ajanlarını hem kiralık katiller, hem de grupları birbirine düşürmek için fitne üretenler olarak görevlendirmiştir. Bunun sonucunda Anadolu’yu işgalinden bugüne kadar onbinlerce masum insanın öldürülmesini sağlamıştır.

“Hayrı engelleyen, saldırgan, günahkâr, kaba, sonra bununla beraber soysuz.”

Hayır: İslâm, iyi ve güzel işlerin yapılması, iyilik şeklinde tanımlanan hayır, Kur’an’da ağırlıklı olarak İslâm olarak geçmektedir. Yüce Allah (cc),

“Herkesin o yöneldiği bir yönü vardır, öyleyse hayırda yarışın; nerede olsanız, Allah sizi bir araya getirir, şüphesiz Allah, her şeye kadirdir.” (Bakara, 148)

Ayette belirtilen hayır, ümmet ifadesi ve hemen bu ayetten sonra gelen ayetlerde Kıblenin Mescidi Haram’a döndürülmesi ile ilgili hükmün gelmesi nedeniyle hayrın İslâm olduğu anlaşılmaktadır. Ayetlerde hayrın, iyiliği emredip kötülükten sakındırılması şeklinde verilmesi, hayırdan maksadın İslâm olduğu ortaya çıkmaktadır.

“Sizden, bir ümmet/topluluk olsun, hayra çağırsın, iyiliği emretsin ve kötülükten men etsin; işte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (Al-i İmran, 104)

“Siz, insanlar için çıkarılmış hayırlı bir ümmetsiniz, iyiliği emrediyorsunuz, kötülükt

Tarihi süreçte bütün zorba güçler, insanların birbirlerine iyilik etmesi şeklinde anlaşılan hayrı değil, Tevhidi esasların insanlara duyurulmasını engellemişler, Risalet önderlerine ve Tevhid erlerine en kaba ve zorba bir şekilde, en ağır işkenceleri ve zulümleri reva görerek saldırmışlar, onların, insanlara hayrı anlatmalarına engel olmuşlardır.

Günümüzde durum, geçmiş kâfirlerin durumu ve zulmü ile tıpatıp aynıdır. Hatta onları aratmayacak, onlardan daha fazla bir şekilde İslâmi esasların insanlara ulaştırılması engellenmektedir. Hem de en seviyesiz propaganda araçlarıyla teknolojik imkânlarla, ekonomik, askeri bütün güçleri ile saldırganlaşarak hayrı engellemektedirler.

“Mal ve oğullar sahibi olmuş diye.”

Tevhid eri Müslümanların, faili belli olan katilleri vasıtasıyla faili meçhulle şehit edilmeleri, çeşitli suçlama ve karalamalarla, yalnızca “Rabb’imiz Allah’tır dedikleri için” zindanlara doldurulup işkence edilmeleri, İslâm’ın göstergesidir diye başörtünü yasaklamaları, kamusal alanda namaz kılınmasını engellemeleri, küfür sisteminin mali ve askeri gücüne dayanarak yaptığı saldırganlık ve kaba kuvvettir.

“Hep yemin edip duran aşağılık, iftira eden, laf getirip götüren, hayrı engelleyen, saldırgan, günahkâr, kaba, sonra bununla beraber soysuz, mal ve oğullar sahibi oldu diye.”

Bu sıfatları taşıyan küfür ve şirk temsilcileri kâfirlere itaat edilmeyeceği gibi, aynı zamanda bu kötü sıfatlar, Müslümanların da üzerinde bulunmamalıdır. Çünkü bu sıfatlar, küfür ve şirk ehlinin vasıflarıdır ve yüce Allah’ın hoş görmediği sıfatlardır. Kur’an’da bu kötü sıfatların yerildiği birçok ayet bulunmaktadır.

Müslümanlar, olur olmaz yemin etmemeli, hiç kimseyi hor görüp kınamamalı, insanların arasını bozmak için söz taşımamalı, İslâm’ın yayılmasını, Tevhidi esasların duyurulmasını engelleyecek davranışlardan uzak durmalı, saldırgan, kaba olmamalı, kötülük yapmaktan kaçınmalı, günah yüklenecek davranışları yapmamalı, hiçbir şekilde zorbalığa tevessül etmemelidirler.

Küfrün, İslâm’a karşı saldırısı hep aynıdır

15- Ayetlerimiz ona okunduğu zaman dedi ki: ‘Öncekilerin yazdıklarıdır.’

Küfrün mantığı her dönemde aynıdır, ilahi mesajı yetersiz görmek ve kendilerinin daha çağdaş ve ilerici olduklarını iddia etmek. Vahyin nazil olduğu dönemde, kendilerine Allah’ın ayetleri okunan kâfirler, “Öncekilerin yazdıklarıdır” derken, günümüz kâfirleri aynı mantıkla “Bunlar, 1400 yıl önceki kanunlar, çöl kanunu” diyerek atalarının yolunda olduklarını ortaya koymuşlardır.

Kendi yetersizliklerini, yarın ne olacaklarını bilmeyen aciz kâfirler, insanların yarınları için yasalar çıkararak onların geleceklerini ipotek altına almışlardır.

İslâmcı gayri Müslimler, küfre karşı dilsiz şeytandırlar

Bunlara karşı Hakk’ı ortaya koyarak yetersizliklerini yüzlerine vurması gereken ilmi olarak belli bir bilgiye sahip olan bazı kişiler, küfrün karşısında zillet içinde, dilsiz şeytan vasfına bürünmüşlerdir.

Diğer taraftan sermaye sahibi müşriklerin, mal ve sermayelerini Allah yolunda harcayıp İslâmi esasların yayılmasına destek verecekleri yerde bunu yapmayarak Karunlaşmışlar, küfür rejimini, verdikleri vergi ve diğer ödeneklerle beslemişlerdir.

Hakk’ı ortaya koyup beşeri sistemlerin yetersizliğini söyleyen kimse olmayınca kâfirler, kendilerini üstün görüp pervasızca İslâmi değerlere karşı hakaretlerini sürdürmekte, iyice azgınlaşarak, saldırılarını sıklaştırarak sürdürmektedirler.

Allah ve Rasulü’nün düşmanı olan küfür cephesi, İslâm’a karşı olan kin ve düşmanlığını elindeki sermaye ve emniyet gücünü kullanarak ortaya koymaktadır. Bunu, kimi zaman emniyet gücünü kullanarak baskı ve zorbalıkla yaparken, kimi zaman da sermaye gücünü kullanarak insanları açlık korkusuyla sindirmektedir.

Kur’ani gerçekler net bir şekilde insanlara duyurulmaya başlandıkça küfrün ve onun temsilcileri ile zillet içerisindeki müşriklerin bu saldırıları duracak, Müslümanlar, Kur’an doğrultusunda hareket ettikçe tağuti sistemin ve destekçilerinin sonu gelecektir inşaAllah. İşte o zaman küfrün beli kırılacak, fitne olan sistemleri yeryüzünden kalkacak, kâfirlerin burunları yerlere sürtülecektir.

Yüce Allah (cc) mülkünü, üçbeş çapulcuya bozdurmayacaktır

16- Yakında onun hortumunun üzerini damgalayacağız.

Tarihi süreçte hiçbir zorbalık, küfür ve şirk karşılıksız kalmamış, zorbalığı iş edinen küfür ve şirk cephesi ile onlara destek veren, onların zulmüne sessiz kalan İslâmcı müşrikler, her dönemde dünya hayatında alçaltılarak rezil edilmişlerdir. Tıpkı Cumartesi günü yasaklarını çiğneyenler ile onlara karşı sessiz kalanların alçaltılarak rezil edilmeleri gibi.

“Onlara, o deniz (kıyısına) yerleşmiş bulunan kenti sor, o zaman Cumartesi haddi aşıyorlardı; şer’an (tatil olan) Cumartesi günü balıklar, onlara gelirdi, Cumartesi dışındaki günde onlara gelmezlerdi; işte, fasık olduklarından dolayı onları böyle imtihan ediyorduk.

O zaman onlardan bir topluluk dedi ki: ‘Allah’ın kendilerini helak edeceği yahut şiddetli bir azapla kendilerine azap edeceği bir topluma niçin öğütler veriyorsunuz?’ dediler ki: ‘Rabb’inize bir mazeret olması için ve ta ki korunsunlar.’

Ne zamanki o hatırlatılan şeyi unuttular, kötülükten men eden kimseleri kurtardık ve zulmeden kimseleri de -fasık olmaları nedeniyle- şiddetli bir azapla cezalandırdık. Ne zamanki, ondan nehyedildikleri şeye isyan ettiler, onlara dedik ki: ‘Aşağılık maymunlar olun!” (A’raf, 163-166)

Bu Sünnetullah’tır, aynı şartlar oluştuğunda aynı son, küfür ve şirk ehli ile onların destekçilerini bulacaktır. Geçmişte Cumartesi günü yasaklarını çiğneyenlere karşı sessiz kalıp davetçi Müslümanları susturmaya, davetlerinden döndürmeye çalışan İslâmcılar, engellemedikleri o kişilerle birlikte nasıl aşağılık maymunlar oldularsa, günümüz İslâmcı müşrikleri de parti, dernek ve vakıf gibi şirk yuvaları ile kanatları altına girdikleri tağuti zorbalıkla aynı akıbete uğrayacaklar, alçaltılarak rezil edileceklerdir inşaAllah.

Zorbalığı yaşam tarzı olarak benimseyen küfür ve şirk ehlinin tarihi süreçte, dünya hayatında burunları yere sürdürülerek helak edilmeleri iki şekilde vuku bulmuştur. Birincisi, bizzat yüce Allah (cc) tarafından çeşitli şekillerde, ikincisi ise, Tevhidi esasları ilke edinen Müslümanların eliyle yapılan savaşlar neticesinde helak edilmişlerdir.

“Kim, Allah’ı, Rasulü’nü ve iman eden kimseleri dost edinirse, işte gerçekten Allah’ın taraftarı onlardır, (onlar) galip geleceklerdir.” (Maide, 56)

“Ancak iman edip salih amel işleyen kimseler, Allah’ı çokça hatırlayanlar ve zulmedildikten sonra galip gelenler; zulmeden kimseler, yakında

“İnkâr eden kimselere de ki: ‘Yenileceksiniz ve cehenneme sürüleceksiniz, orası ne kötü bir istirahat yeridir!” (Al-i İmran, 12)

Müslümanların, küfre karşı üstün gelmeleri ve yeryüzünden fitne kalkıp dinin yalnızca Allah’ın olmasına sebep olabilmeleri için öncelikle birey bazında iman edilen esasları yaşam tarzı haline getirmeleri, daha sonra da bu iman edilen esaslar doğrultusunda cemaatleşmeleri gerekmektedir. İşte o zaman yüce Allah’ın yardımı ile şirk ve küfrün temsilcileri, korumaya çalıştıkları zorba tağuti beşeri sistemleri ile yerle bir olacaklardır.

Zenginler, yoksulların haklarını gasp eden zalimlerdir

İnsanların haklarını gasp ederek, yoksulların haklarını vermeyerek zenginleşen kimseler, tarihi süreçte hep var olagelmiştir. Kur’an, ihtiyaç sahiplerinin haklarını vermeyen mal ve sermaye sahiplerini uyarmakta ve nimeti inkâr eden kâfirler olduklarını bildirmektedir.

“Allah, rızıkta kiminizi kiminizden üstün kıldı, ancak üstün kılınan kimseler, kendi rızıklarını, ellerinin hakimiyeti altında olanlara vermiyorlar ki böylece onlar, onda (rızıkta) eşit olsunlar, Allah’ın nimetini mi bilerek inkâr ediyorlar!” (Nahl, 71)

Kur’an’da Tevhid şirk, Hak batıl mücadelesi, Kur’an bütünlüğü içerisinde iman edenlerle müşrikler arasında cereyan etmektedir. Tevhid ve Hak taraftarları genel itibarı ile mazlumlar ve ezilenler iken, şirk ve batıl taraftarları da genel olarak varlık sahipleri olan egemen güçlerdir. Bu nedenle Risalet tarihindeki Tevhid şirk mücadelesi, bir yerde ezilen, sömürülen, zayıf bırakılarak hakları ellerinden alınan mazlumlarla onlara zulmeden müstekbirlerin mücadelesi şeklinde tezahür etmektedir.

Mazlumlarla müstekbirlerin karşı karşıya gelmelerinin temel nedeni, kendilerini üstün gören, yoksulların haklarını gasp eden ve şirki yaşam tarzı olarak kabul edenlere karşı mazlumların Tevhidi esasları savunmalarıdır.

Kur’an, Tevhidi esasların insanlara ulaştırılmasını temel ilke olarak alır, insanların, Allah’tan başka ilah edindikleri hevalarını, başka kimselerin istek, arzu ve kanunlarını terk edip yalnızca yüce Allah’ı tek ilah olarak kabul etmelerini ister. Yüce Allah’ı tek ilah edinmenin tek yolu da, O’ndan gelen hükümleri, hiçbir sıkıntı duymadan kabul edip hayatın tüm alanlarında uygulamaktır.

Bu surede yoksulların, haklarını elde edebilme imkânı bulamadıkları durumlarda, onların haklarını gasp eden Bahçe sahibi zalimlerin karşısında yoksullar değil bizzat yüce Allah’ın kendisi vardır.

17- Doğrusu Biz, onlara bela verdik, Bahçe sahiplerine bela verdiğimiz gibi; o zaman sabah onu mutlaka devşireceklerine yemin etmişlerdi.

Vahye aykırı her hareket cezalandırılır

Yüce Allah’ın kendilerine verdiği malı, yine O’nun belirlediği ölçüler içerisinde kullanmayarak kendilerine verilen nimete nankörlük edip Rab’lerine isyan eden Bahçe sahipleri, dünya hayatında malları ellerinden alınarak rezil edilmiş, kıyamet gününde şiddetli bir azaba uğrayacakları bildirilmiştir.

Rab’lerinin emrini umursamayan Bahçe sahipleri, mal üzerinde kesin tasarruf sahibi olduklarını zannederek yoksulların haklarını da çalarak istedikleri gibi hareket ediyorlardı.

Mal ve sermaye sahiplerinin, mal üzerindeki bu pervasızca tavrı, belli bir ilmi birikime sahip olan bazı kimselerde de mevcuttur. Yüce Allah (cc), insanların Tevhidi esaslara davet edilerek küfür ve şirk karanlıklarından kurtarılmaları, İslâm’ın aydınlığına ulaştırılmaları için ilahi mesajını göndermiştir.

İlahi mesajı öğrenen bazı kimseler, Rab’lerinin bildirdiği esaslar doğrultusunda Tevhidi esasları ortaya koymak yerine küfrün belirlediği ölçüler içerisinde hareket ederek Hakk’ı batılla bulamışlar, ilahi gerçekleri gizleyerek küfrün yasalarına uyarak hareket etmişlerdir. Onlar, böylece mal sahipleri gibi kendi rahatlarını düşünmüşler, başlarına bir sıkıntı gelir endişesinden hareket ederek vahyin belirlediği ölçüler içerisinde ilahi mesajı, ortaya koymamışlardır.

Mal sahipleri, yoksulların haklarını vererek mallarında istisna etmedikleri gibi, ilahi mesajı kendi çıkarları için kullanan bazı ilim sahipleri de kendilerinde bulunan ilmin istisnası olan davet görevlerini, vahyin belirlediği ölçüler içerisinde ortaya koymamışlardır.

18- İstisna da yapmıyorlardı.

Ayrı tutulan şey, bir şeyi ayırmak, kural dışı anlamlarında kullanılan istisna, bu ayette, mal sahiplerinin mallarını toplamaya karar verirlerken, ihtiyaç sahiplerini devre dışı bırakıp onlara ayırmaları gereken hakkı vermemelerine istinaden kullanılmıştır. Maldan istisna etmek, ihtiyaç sahiplerinin hakkını ayırmak ve onlara ulaştırmaktır.

Doyumsuzluk, yalnızca kendini düşünme bencilliği, insanın duygularını esir alırsa insan, tıpkı burada konu edilen mal sahiplerinde olduğu gibi her türlü gayrı meşru fiili kendisi için meşru görmeye başlar.

Samiri soylu bel’amlar, tıpkı mal ve sermaye sahipleri gibi inkârcı nankörlerdir

Kendileri için her şeyi meşru görenler, bu duygularını tatmin etmek için yüce Allah’ın inzal ettiği vahyi esasları bile çarpıtarak değiştirmeye çalışırlar. Bu çarpıtma işini günümüzde Samiri soylu bel’amlar yapmaktadır. Onlar, sahip oldukları bilgiyi, kendilerini yüceltmek, insanlar üzerinden üstünlük sağlamak için kullanıyorlar.

Edindikleri ilmi gerçekleri, vahyi esasların belirlediği ölçüler içerisinde ortaya koyma cesaretini göstermeyen, kendi enelerini tatmine yönelik kullanan günümüz bel’amları, Hakk’ı batılla bulayarak gerçekleri gizlemektedirler. İnsanlara vermeleri gereken bilgiyi, onlara verip onları aydınlatmak yerine, çeşitli endişelerle insanlara ulaştırmıyorlar.

İnsana verilen mal, sermaye ve bilgi gibi nimetler, kişiye has değildir. Mal ve sermaye kişiye verilirken onda yoksulların da hakkı bulunduğu, hak sahiplerine haklarının verilmesi gerektiği malı veren yüce Allah (cc) tarafından bildirilmiştir.

“Onların mallarında düşkün ve yoksul için bir hak vardı.” (Zariyat, 19)

“O kimseler ki, onların mallarında bilinen bir hak vardır; düşkün ve yoksul için.” (Mearic, 24-25)

Yüce Allah’ın bildirdiği esaslara göre verilen ilim, mal ve sermayenin tümü, verildiği kişiye ait değildir. ilim ehli ve sermaye sahipleri, ellerindeki sermayeyi Rab’lerinin kendilerine bildirdiği ölçüye uygun bir şekilde hak sahiplerine vermekle mükelleftirler. Bu esasa göre hareket etmemek, istisna etmemek, haddi aşmak, yüce Allah’a isyan etmektir.

Belli bir bilgiye sahip olan bazı kimseler, tıpkı mal ve sermaye sahipleri gibi kendilerine bilgi ve serveti verenin onu geri alacağını düşünmezler. Bu nedenle edindikleri bilgi ile Tevhidi esasları ortaya koyup insanları aydınlatmazlar, zulüm sisteminin zulmüne karşı durmazlar, bu bilgiyi kendi enelerini tatmin için kullanırlar. Onlar, yüce Allah’ın verdiği ilmi, tıpkı Bahçe sahiplerinde olduğu gibi, kendilerinden ansızın alabileceğini unutuyorlar.

19-20- Fakat Rabb’inden bir tufan, onu sardı ve onlar uyurlardı; derken sabahleyin budanmış gibi (oldu.)

Mal, sermaye ve bilgi ile övünmek şirktir

Sermaye, mal ve bilgi, kendileriyle övünülecek, onlarla böbürlenilecek, insanları hakir görüp onlar üzerinde üstünlük gösterisi yapacak birer araç değildir. Bunlar, kişinin enaniyetini tatmin etmeye başladığı andan itibaren kişiye, dünya ve ahirette felaket, acıklı bir azap getirmeye başlayacaktır.

Yüce Allah’ın verdiği malı, kendisinin kazandığını iddia edip böbürlenen Karun’un, mal ve serveti ile beraber yerin dibine nasıl geçirildiğine Alak suresinde değinilmişti. Bir başka örnek de mal ve bahçeleriyle böbürlenip Rabb’ine şükretmeyi unutan kişinin, mallarının nasıl yok edildiği örneğidir.

“Onlara şu iki adamı misal olarak anlat, ikisinden birine iki üzüm bağı vermiş, onların etrafını hurmalarla çevirmiş, ortalarında da ekin bitirmiştik. Her iki bağ yemişlerini vermiş, ondan hiçbir şey eksik etmemiş, aralarından bir de ırmak akıtmıştık; onun çokça geliri vardı. Bu nedenle arkadaşıyla konuşurken ona dedi ki; ‘Ben malca senden fazlayım ve adamca da güçlüyüm.

Bağına girdi ve o, kendisine zulmetti; dedi ki: ‘Bunun ebediyen yok olacağını gerçekten zannetmiyorum ve Saatin/Kıyametin vuku bulacağını da zannetmiyorum, şayet Rabb’ime döndürülsem, elbette ondan daha hayırlısıyla değiştirilmiş olanını bulurum.

Ve onun ürünü kuşatıldı, sabahleyin ona harcadığı şeyler için elbisesinin kenarlarını buruşturdu ve o (bahçesi) çardakları üzerine yıkılmıştı: ‘Ah, keşke ben, Rabb’ime kimseyi ortak koşmasaydım,’ diyordu. Allah’tan başka ona yardım eden bir topluluğu da olmadı ve kendisine de yardım edici olmadı.” (Kehf, 32-36, 42-43)

Yüce Allah (cc) malı, sermayeyi ve bilgiyi insana emanet olarak vermiş, bunun nasıl, nerede, ne şekilde kullanılacağını da bildirmiştir. Mal, sermaye ve bilgiyi yüce Allah’ın bildirdiği kurallar doğrultusunda kullanmayanlar, hem Rab’lerine şükretmeyerek nankörlük yapmışlar, hem de O’na şirk koşmuşlardır.

İnsan, verilen nimetlerin hesapsız verilmediğini, belli bir prosedüre göre kullanılması gerektiğini bilmelidir. Nimeti veren, bu nimetin kullanılacağını da belirtmiştir, kişiye düşen görev, kendisine verilen bu nimeti belirtilen yerlere ulaştırmasıdır.

İman noktasında zafiyet içerisinde bulunanlar, kendilerine verilen nimetlerle imtihan edildiklerini unutarak şımarmışlar, kendilerini yeterli görüp haddi aşarak tuğyan etmişlerdir.

“Bilin ki, gerçekten mallarınız ve evlatlarınız bir imtihandır, şüphesiz Allah, büyük mükâfat, O’nun yanındadır.” (Enfal, 28)

Mal, sermaye ve bilgi sahibi olmak, kişiyi yüce Allah’a yaklaştırması gerekirken, bunları araç olmaktan çıkarıp amaç haline getirmek, kişinin kibir, gurur ve azgınlığını artırır, Rabb’ine isyana sürükler. Bu nedenle yüce Allah (cc) Müslümanları bu konuda uyarmaktadır.

“Ey iman eden kimseler, mallarınız ve çocuklarınız, Allah’ın zikrinden uzaklaştırmasın, kim bunu yaparsa işte onlar, hüsrana uğrayanların kendileridir.” (Münafikun, 9)

Mal, sermaye ve bilgi, toplumsal kaynaşmayı sağlayan birer araçtır

Mal, sermaye ve bilginin kimi insanlara verilmesi, toplumsal kaynaşmanın sağlanması, topluma huzur ve mutluluğun ikame edilmesi, sevgi ve saygının sağlanması içindir. Bunun yapılması halinde kişi, dünya hayatında saygınlık kazanır ve Rabb’inin rızasına ulaşır.

“Bak, nasıl onların kimini kiminden üstün yaptık, elbette ahiret, dereceler bakımından daha büyüktür ve üstünlük bakımından da daha büyüktür.” (İsra, 21)

“Onlar mı Rabb’inin rahmetini taksim ediyorlar! Dünya hayatında geçimliklerini aralarında biz taksim ettik ve onlardan kimini, kimine derecelerle üstün kıldık ki, biri diğerini çalıştırsın. Rabb’inin rahmeti onların topladıkları şeylerden daha hayırlıdır.” (Zuhruf, 32)

Akıllı kimse, sürekli ve daha hayırlı olanı, geçici ve basit olana tercih eder, daha iyi olanı kazanmaya çalışır. Böylece daha az değerli olan mal ve sermayesini Allah yolunda harcayan, kendisindeki bilgi ile insanları Rab’lerinin yoluna davet ederek daha değerli olan Rabb’inin razısını kazanmak için çalışan kimse, kârlı bir iş yapmıştır.

Verilen değersiz dünyevi malların peşinden koşarak bu nimetleri, hak sahiplerine eşit bir şekilde vermemek, verilen nimetleri inkâr etmektir.

“Allah, rızıkta kiminizi kiminizden üstün kıldı, ancak üstün kılınan kimseler, kendi rızıklarını, ellerinin hakimiyeti altında olanlara vermiyorlar ki böylece onlar, onda (rızıkta) eşit olsunlar, Allah’ın nimetini mi bilerek inkâr ediyorlar!” (Nahl, 71)

Verilen nimetleri kendilerinin sanıp hak sahiplerine haklarını vermeyen, bu nimetlere nankörlük ederek nimeti vereni inkâr etmiştir. Yüce Allah (cc), verdiği nimetleri, belirlenen ölçülere uygun harcamayanların mallarını, tıpkı Karun’da olduğu gibi, ellerinden alarak onları, dünyada alçaltıp rezil etmekte, ahirette de azabın en şiddetlisine sokmaktadır.

Egemen güçler, çıkar birliktelikleri oluşturarak mazlumları ezerler

Günümüzde birbirlerine düşman görünen ABD, Rusya, Çin, İngiltere ve Fransa, birbirlerini sevmeseler, birbirleriyle rekabet etseler de çıkarları sözkonusu olduğunda çıkarları gereği birleşirler, kurumlar, birlikler oluşturarak yoksullara karşı cephe alırlar. Bunlar, dünya silah gücünü ellerinde tutarak bununla yoksul ülkeleri ezmektedirler.

Diğer yandan dünya ülkelerinde ve özellikle de geri bırakılmış ülkelerde işverenler sendikası ve benzeri kurumlar, temel itibarı ile işçilere, yoksullara karşı zenginlerin aralarında oluşturdukları birlikteliklerdir.

Bu surede verilen Bahçe sahipleri de aynı şekilde bir birliktelik oluşturmuş, yoksulların haklarını nasıl gasp edecekleri üzerinde anlaşmışlar, sabah erken saatlerde bu kararlarını uygulamaya başlamışlardır.

21-25- Nihayet sabahlamış kimseler olarak birbirlerine seslendiler: ‘Muhakkak ekininize erken kalkın, eğer devşirecekseniz!’ böylece yürüdüler ve onlar fısıldaşıyorlardı: ‘Bugün, bir yoksul size (gelip) oraya girmesin,’ muktedir kimseler olarak sıkıntıyla erkenden çıktılar.

Zenginlerin kendi aralarında oluşturdukları birliktelik, ihtiyaç sahiplerine haklarını vermeye, yoksulları korumaya yönelik bir birliktelik değil, tam aksine yoksulları daha fazla nasıl sömüreceklerine ve sermayelerini daha fazla nasıl artıracaklarına yöneliktir. Onlar, kendi hesaplarına göre her şeyi yapabileceklerini düşünürler, ancak yüce Allah’ın kendi üzerlerinde gözetleyici olduğu gerçeğini unuturlar.

“Fakat Rabb’inden bir tufan, onu sardı ve onlar uyurlardı; derken sabahleyin budanmış gibi (oldu.).” (Kalem, 19-20)

26-27- Ne zaman ki onu gördüler, dediler ki: ‘Doğrusu biz gerçekten şaşırdık;’ aksine, biz mahrum bırakılanlarız!’

Egemen güçlerin bir hesapları varsa, elbette yüce Allah’ın da bir hesabı var ve O, zalimlerin hesabını bir anda yerlebir eder. Kendilerine verilen güç ve nimetlerle şımarıp Rab’lerinin indirdiği esaslar doğrultusunda hareket etmeyenlere verilen nimetler ellerinden ansızın alınır, mahrum bırakılırlar, zavallı, aciz bir hale düşerler.

Yüce Allah (cc), her zaman mazlumları korur onların, zalimler tarafından ezilmelerine izin vermez. Burada da böyle olmuş, yoksulların haklarına el uzatanların ellerini kesmiş, onları güçsüz bir hale getirmiştir. Bu nedenle imkânlar elde iken değerlendirmek ve her şeyi zamanında ve yerli yerince yapmak gerekir, aksi halde iş işten geçtikten sonra çırpınmanın bir anlamı ve faydası olmayacaktır.

Zulme, küfür ve şirke karşı Hak açıkça ortaya konulmalı, saflar netleşmelidir

Bir şeye karşı olmak, o şeyin kötü olduğunu söyleyip ondan uzak durulmadıkça bir anlam ifade etmez; aslolan, o kötü şeyden ve kötülük işleyenlerden uzaklaşmaktır. Bu yapılmadığı zaman kişi, o kötü fiilin günahına ve cezasına ortak olacak, yüce Allah’ın gazabına çarpılacaktır.

Bu bahçe sahipleri içinde daha mutedil olan ve bahçe sahiplerinin, yoksulların haklarına el uzatmalarının doğru olmadığını bilip söyleyen arkadaşları, kendisi de o kişilerin içerisinden ayrılmadığı için aynı cezaya çarpılarak bahçeden mahrum bırakılmıştır.

28- Onların ortancaları dedi ki: ‘Size demedim mi! Ne olaydı tesbih etseydik!’

Nefsinde olanları değiştirmeyenlerin, insanları değiştiremeyecekleri bir gerçektir. Bu nedenle Müslümanların, öncelikle nefislerinde olanı değiştirmeleri gerekir. Onlar, karşı olduklarını dile getirdikleri zulüm ve adaletsizliğe, küfür ve şirke karşı fiili olarak tavır almalıdırlar. Sözel olarak karşı oldukları fiilleri işleyen kimseler, tıpkı o fiili işleyen zalimler gibi cezalandırılacaklardır.

Bilinen bir gerçek, yerinde ve zamanında kullanılmadığı sürece kişiye hiçbir yarar sağlamaz. Bir şeyi söyleyip iddia etmenin, -söylenenler doğrultusunda hareket edilmediği sürece- söyleyene de söylenene de bir faydası olmaz. Yüce Allah (cc), Müslümanları uyararak onların söylediklerine öncelikle kendilerinin uymalarını bildirmektedir.

“Ey iman eden kimseler, niçin yapmayacağınız şeyi söylüyorsunuz; yapmayacağınız şeyi söylemek, elbette Allah katında büyük bir nefrettir!” (Saf, 2-3)

Müslüman, davet görevini her halükârda, her yerde yerine getirmeli, davet görevini yerine getirirken, iyiliği emredip kötülüğü engellemeye çalışırken, o engellemeye çalıştığı kötülüğe kendisi bulaşmamalıdır. Aksi halde hem söyledikleri ona bir fayda sağlamaz hem de kötü fiili yapanlar gibi her iki cihanda da cezalandırılır.

Küfür ve zulmün koruması altında zulme karşı durulmaz

Tağuti sistemin izni ile açılan vakıf ve dernek gibi şirk ve küfür yuvalarında, tağuti sistemin reddedilmesini bildiren Tevhidi esaslar anlatılmaz. Bu şirk ve küfür yuvalarında yuvalanan bazı Samiri soylu bel’amlar, göstermelik olarak tağutu eleştirirler.

Samiri soylu bel’amlar, kimi zaman demokratik beşeri sistemlerin, yüce Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetmedikleri için birer tağuti sistem olduklarını, bunlara itaatin küfür ve şirke girmeye neden olduğunu söylerler, ancak kendileri, tağuti sistemin kurallarına göre hareket edip vakıf ve dernekler açarak demokratik tağuti sistemin bütün günahlarına ortak olmaktadırlar. Onların, “Biz, bu sistemlerin tağuti sistem olduklarını biliyoruz, bu sisteme karşıyız” gibi ucuz ve hafif söylemleri, onların ancak günahlarını artırmaktadır. Onlar, Kur’ani ifade ile akılsız kimselerdir.

“İnsanlara Birr’i/Allah’a itaat etmeyi emredip nefislerinizi unutuyor musunuz ve siz, Kitabı okuduğunuz halde hâlâ akletmiyor musunuz!” (Bakara, 44)

Risalet tarihinde hiçbir Rasul ve Tevhid eri, Hakk’ı anlatmak için zulmü altında yaşadıkları küfür ve şirk sistemlerinden izin alarak davet yapmamışlar, bu konuda kâfirlerden zerre kadar çekinmemişlerdir. Samiri soylu bel’amlar, bu gerçekleri bütün açıklığıyla bilmelerine rağmen, kimi basit nedenlerle küfrün izin ve icazet verdiği parti, dernek ve vakıf gibi şirk kurumlarına girerek zillet ve meskenet içerisinde bu şirk yuvalarında Hakk’ı batılla bulayarak insanları kandırmaktadırlar.

Müslümanlar, zulmü altında zorunlu olarak yaşadıkları küfür, şirk sistem ve toplumu karşısında saflarını netleştirmeli, küfür ve şirk yasalarının gölgesinde hareket etmemelidirler. Aksi halde dünya ve ahirette tağuti sistemin ve taraftarlarının çarpılacakları cezaya onlar da çarpılacaktır. O gün: “Biz tağuta karşıydık” gibi mazeretler geçersiz olacaktır.

“Allah onların hepsini dirilteceği gün, size yemin ettikleri gibi O’na da yemin edecekler ve gerçekten kendilerini bir şey üzerinde sanacaklar; iyi bilin ki, gerçekten onlar yalancıların ta kendileridir.” (Mücadele, 18)

“Ve gerçekten onlar (şeytanlar), onları yoldan çevirirler, ancak onlar hidayette olduklarını zannederler.” (Zuhruf, 37)

Müslümanlar, zulüm idaresi altında yaşamak durumunda oldukları beşeri tağuti sistemlerin, şirk ve küfür olan yasalarından uzaklaşmalıdırlar. Bu, Tevhidi esaslara iman etmenin gereğidir. Tevhidi anlamda iman etme onuruna ulaşmamış bazı kimseler, dilleriyle tağuti sisteme karşı olduklarını ifade etmelerine rağmen, tağuti düzeninin kendilerine tahsis ettiği parti, dernek ve vakıf gibi şirk ve küfür yuvalarında günlerini gün ederek Tevhidi esaslar önünde engel oluşturmaya çalışmaktadırlar.

Tevhidi esasları küfür sistemine karşı açıkça ortaya koymak yerine küçük bir çıkar uğruna küfür ve şirk düzeninin icazetli kurumlarında Hakk’ı batılla bulayarak gerçekleri gizleyenler, şayet tevbe edip vahyi esasların belirlediği ölçüler içerisinde Sünnetullah’ta cari olduğu üzere Tevhidi ilkeleri insanlara duyurmazlarsa icazetli kurumların ve gölgesine sığındıkları tağuti sistemin akıbetine uğrayacaklardır.

Müslüman, kimi basit çıkarlar uğruna, bazı endişe ve korkular nedeniyle dışlanma, yalnız kalma gibi duygularla kendilerini gizlemeye çalışmamalı, Hakk’ın açıkça ortaya konulmamasının kendilerini dilsiz şeytan durumuna sokacağını bilmelidirler. Onlar, insanların şirk ve küfür içerisinde bocalamaları, yaşanan olay ve sorunlar karşısında pasif ve suskun durmamalı, emrolundukları gibi dosdoğru hareket edip Tevhidi esasları ortaya koymalıdırlar.

Bazı kişilerin hatırı için küçük bir çıkar uğruna ya da toplumsal baskı nedeniyle doğruların söylenmesi ertelenmemelidir. Unutulmasın ki yüce Allah’ın emri, her türlü sevginin, her türlü ilişkinin, her türlü çıkarın üzerindedir. Çünkü aksine hareket kişinin ateşe girmesine ve helak olmasına sebep olacaktır.

“Zulmeden kimselere güvenmeyin, yoksa size ateş dokunur, sizin Allah’tan başka dostlarınız yoktur, sonra size yardım edilmez.” (Hud, 113)

Müslümanlar, hangi nedenle olursa olsun hiçbir şekilde ve şartta, söylediklerine aykırı hareket etmemeli, yanlış ve günah olan konuları dile getirmeli, durumu düzeltmemeleri halinde böyle ortamlardan hemen uzaklaşmalıdırlar.

“Gerçekten O, size Kitap’ta indirmişti ki, şayet Allah’ın ayetlerinin inkâr edildiğini ve onunla alay edildiğini işittiğiniz zaman onlar, artık ondan başka bir söze dalınca¬ya kadar onlarla beraber oturmayın; elbette o zaman siz de onlara benzersiniz. Şüphesiz Allah, bütün münafık ve kâfirleri cehennemde toplayacaktır.” (Nisa, 140)

Müslümanlar, kalabalık yığınları değil iman ettikleri ilahi gerçekleri ölçü edinmeli, tavır ve hareketlerini buna göre belirlemelidirler. Onlar, zulüm ve haksızlık karşısında suskunluğun kendilerine zillet getireceğini, yapılan zulme razı olunmasa bile susulması halinde o suça iştirak edilmiş gibi ceza görüleceklerini bilmelidirler.

Tıpkı A’raf suresi, 163-167 ayetlerde anlatılan Cumartesi gününe saygısızlık yapanlar ve onları uyarmayanların aynı cezaya çarpılmaları örneğinde görüldüğü gibi haksızlık karşısında susanlar, suç işleyenlerle aynı cezayı göreceklerdir.

Mal ve sermaye, iman etmeyenlerin ancak kişilerin azgınlığını ve azabını artırır

29-31- Dediler ki: ‘Rabb’imizi tesbih ederiz, şüphesiz biz zalimlerden olduk!’ Bunun üzerine karşı karşıya geldiler, birbirlerini kınadılar. Dediler ki: ‘Eyvah, yazık bize, doğrusu biz, azgınlardan olduk!

Son pişmanlık kişiye, dünya ve ahirette hiçbir zaman bir fayda sağlamaz; yapılması gereken şey, o duruma gelmeden önce tedbir alıp belirlenen ölçülere göre hareket etmektir.

Akıllı kimselerin yapmaları gereken en güzel hareket, hata ve yanlış olduğu bilinen bir konuya yaklaşmamak, hata ile yaklaşılması halinde hatırlanır hatırlanmaz o fiili terk etmektir. Çünkü seviyesi düşük, insanların mallarına göz diken doyumsuz, ahlaki yönden iflas etmiş, Rabb’inin emirleri konusunda samimi olmayan ciddiyetsiz kişilerden uzaklaşmamak, onların günahlarına ortak olmaktır. Gerektiği zamanda hata ve günahlarından tevbe etmeyenlerin Rab’lerinden bağışlanma dileme hakları da yoktur.

32- ‘Umulur ki Rabb’imiz, gerçekten onun yerine bize ondan daha hayırlısını verir, elbette biz Rabb’imize yöneliriz.’

Burada iki husus ortaya çıkmaktadır; bilerek, isteyerek, taammüden işlenen suçların affedilmediği gerçeğidir. Bahçe sahipleri, aralarında konuşup tartışmalarına, yapacakları işin suç olduğunu bilmelerine rağmen yine de bildiklerini okumaları, bilinçli bir şekilde günah fiilini işledikleri gerçeğini ortaya koyuyor. İkincisi onlar, yaptıklarına pişman olmamış, ancak giden mallarına üzülmüşler, onun geri verilmesini beklemektedirler.

Düşünce yapısını madde üzerinde yoğunlaştıran materyalistler, Rab’lerine ve insanlara karşı işledikleri suçlara üzülüp tevbe ederek düştükleri acıklı durumdan kendilerini kurtaracak yerde, kaybettiklerine üzülüp onu yeniden elde etmeye çalışmaktadırlar. Doyumsuzluk onların imanlarını şirke bulaştırmış, düşünce yeteneklerini yitirmelerine sebep olmuştur. Onlar, hep maddi şeyleri talep ederler ve onun hep artmasını isterler.

“Bana bırak tek olarak yarattığım kimseyi ki ona, gittikçe artan mal, gözönünde oğullar verdim ve ona yaydıkça yaydım, sonra elbette artırmamı umuyor.” (Müddessir, 11-15)

Yüce Allah (cc), kendi yolunda harcanmayan bir malı, emaneten verdiği kişiden aldıktan sonra yeniden artırmadığı gibi o malı, sahibi için azap vesilesi yapar. Dünya hayatında o malın elinden alınmasıyla mahrum bırakılan kişi, Ahiret hayatında da o malı, onun için azabını artırıcı bir sebep olacaktır.

“İftira ederek karalayan, ayıplayıp kusur arayan herkese yazıklar olsun! O ki, mal toplayıp onu sayıp durur; gerçekten malının, onu ebedi yaşatacağı düşüncesinde. İyi bilin ki o, andolsun Hutame’ye atılacaktır; Anlıyor musun nedir, Hutame’nin ne olduğunu, Allah’ın tutuşturulmuş ateşidir ki o, gönüllerin üzerine çıkar. Şüphesiz o, onların üzerine kapatılacaktır, uzatılmış direkler arasında.” (Hümeze, 1-9)

“O gün cehennem ateşinde o (biriktirdiklerinin) üzeri ısıtılır; onunla, onların alınları, yanları ve sırtları dağlanır: ‘Nefisleriniz için biriktirdiğiniz şeyler budur; o halde yığmış olduğunuz şeyleri tadın!” (Tevbe, 35)

Peşinden koşulan, uğrunda kanlar dökülen, sömürü çarkının dönmesine neden olan, kişiye Rabb’ini unutturan, insanları köleleştiren mal ve sermaye, sonunda kişinin en ağır bir şekilde ceza görmesine ve acısının katlanmasına neden olur. Doyumsuz materyalist müşrikler için öngörülen ceza, hem dünya hayatı, hem de ahiret hayatı içindir. Ancak ahiret azabı, dünya hayatındaki azapla kıyaslanamayacak kadar büyük ve süreklidir.

33- İşte azap böyledir ve elbette ahiret azabı daha büyüktür, şayet bilmiş olsalardı.

Yüce Allah’ın verdiği maddi, manevi nimetleri, mal, sermaye ve bilgiyi kendilerinde sıkı sıkıya tutan akıl nimetinden yoksun kimseler, Rab’lerinin kendilerine verdiği ile insanlara karşı üstünlük kurma hayalleri peşinde koşarlarken birden alçalıp küçülerek zelil olup giderler.

Geçici olan bir mal için kişinin, dünyada acı ve ıstırap, ahirette azap ve ceza görmesi akıllıca bir davranış değildir. Akıllı kimse, kendisinde varolan değersiz şeyleri daha değerli olana değiştirip huzurlu ve mutlu bir hayat sürmek ister. İnsan, cahil, nankör olunca, akıl nimetini de devredışı bırakınca işte o zaman kendi felaketini kendisi hazırlar. Keşke bilselerdi, yüce Allah’ın yanında bulunanların daha değerli, sürekli ve büyük olduğunu!

Günah olduğu bilinen şeyleri, ısrarla işleyenlerin tevbeleri kabul edilmez

Bahçe sahipleri, yoksulların haklarının verilmesinin gerekli olduğunu bilmelerine rağmen bu sorumluluklarını yerine getirmediklerinden malları ellerinden alındığı gibi bile bile günahta ısrar etmeleri nedeniyle pişmanlıkları da kendilerine bir fayda sağlamamıştır.

Günahta ısrar edilmesi, bir söz ve fiilin günah olduğu bilindiği halde bilinçli bir şekilde yapılması halinde yapılan tevbeler kabul edilmez, günahlar bağışlanmaz.

“Ve (elbette) kötülükler yapan kimselerin tevbesi değildir ki, nihayet ölüm onların birine geldiği zaman der ki: ‘Gerçekten ben, şimdi tevbe ettim’ ve kendileri kâfir olarak ölen kimselere de (tevbe) yoktur; işte onlar için acıklı bir azap hazırladık!” (Nisa, 18)

Tevbe, işlenen fiile son vermek, bir daha işlememe azminde olmak ve yüce Allah’tan işlenen fiili affetmesi için mağfiret dilemektir. Bahçe sahipleri böyle tevbe etmedikleri için o yüzeysel pişmanlıkları onların affedilmesini sağlamamış, ahirette de daha büyük bir azabın kendilerini beklediğini ortaya koymuştur.

Yüce Allah (cc), elbette adalet sahibidir, adaletinin gereği olarak kendi yolunda mücadele eden, bu uğurda mal ve canlarını ortaya koyanların, bilmeden bazı hatalar işlemeleri halinde tevbe etmeleri sonucunda bağışlayacaktır. Tıpkı Hz. Yunus (as)’da olduğu gibi; o, bilmeden, ölçüp biçmeden davet yerini terk etmiş, ancak daha sonra yaptığı hatayı, bir musibet sonucunda anlamış, içten gelerek tevbe edip pişman olmuştur. Bunun üzerine de Rabb’i onu bağışlamıştır.

“Ve Zünnun (balık sahibi Yunus); kızarak gitmişti, ancak zannetti ki, ona (bir şey) yapmayacağız, nihayet karanlıklar içinde: ‘Senden başka ilah yoktur, Senin şanın yücedir, şüphesiz ben zalimlerden oldum!’ diye nida etti.” ( Enbiya, 87)

Hz. Yunus (as) gibi, Hz. Musa (as) da bilmeden bir hata işlemiş, bir daha aynı hatayı yapmayacağını söyleyerek hatasından hemen tevbe etmiş, yüce Allah’tan bağışlanma dilemiş, Rabb’i de onu bağışlayarak affetmişti.

“Dedi ki: ‘Rabb’im, şüphesiz ben nefsime zulmettim, artık beni bağışla!’ bunun üzerine onu bağışladı, muhakkak ki O, Bağışlayan, Esirgeyendir.” (Kasas, 16)

Bahçe sahipleri, haddi aştıklarını ifade etmelerine rağmen hata işlemelerine neden olan o malın daha fazlasını isteyerek gerçek niyetlerini göstermişlerdir. Elbette yüce Allah (cc), böyle bilinçli suç işleyip haddi aşanları, bilmeden suç işleyip hemen akabinde tevbe edenler gibi tutmayacaktır.

34-35- Şüphesiz, Muttakiler için Rab’leri katında nimet cennetleri vardır. Müslümanları günahkârlar gibi yapar mıyız!

Yüce Allah (cc), kendi rızasını kazanmak için mal ve canlarını ortaya koyup çalışanlar ile kendi nefislerini ya da içerisinde yaşadıkları tağuti sistemi razı etmeyi önceleyenleri elbette bir tutmayacaktır. Bu, O’nun bize vadettiği ilahi bir lütuftur.

Müslümanların mücrimlerle bir tutulmayacağı ilahi adaletin, hakkaniyet ölçüsünün bir gereğidir. Dünyada yalnızca yüce Allah’a, O’nun indirdiği esaslara teslim olup hayatlarını ona göre düzenleyenler ile hevalarını ya da beşeri sistemlerin kanun ve kurallarını esas alan ara sıra da olsa İslâmi takılan ikiyüzlülerin bir tutulmamasından daha doğal bir şey olamaz. Bu son iki ayette üç kavram öne çıkmaktadır; muttakiler, Müslümanlar ve günahkârlar.

Muttakiler, koruyanlar, korunanlar, sakınanlardır. Muttakiler, Kur’an’a uyan, hidayet üzerinde bulunan, Kur’an’ı kendileri için öğüt olarak alan, Allah’a ve Rasulü’ne itaat eden, görmeden Rab’lerinden korkan, hayatlarını Kur’an’a göre düzenleyen, sözlerinde duran, iyiliği emredip kötülükten sakındıran kimselerdir.

Kur’an, muttakileri, Allah yolunda sabreden, mal ve canlarıyla cihad eden, böbürlenip bozgunculuk yapmayan, birbirlerine dost olan, Allah’ın emirlerini koruyan, geceleri kalkıp namaz kılan, yoksul ve düşkünlere yardım eden kimseler olarak tanımlamaktadır.

Müslümanlar, teslim olanlar, Allah’tan başka ilah edinmeyenler, geçmiş kitaplara ve rasullere iman edip hiçbiri arasında ayırım yapmayanlardır. Onlar, dosdoğru hareket ederler, hayatlarının sonuna kadar Allah’ın emirlerine iman edip ona uyarlar, sorunlarını Kuran’a göre çözerler, Allah yolunda cihad ederler, kulluk görevlerini yerine getirirler, davet yaparlar, anne-babalarına saygı duyarlar ve onlara iyilikle muamele ederler.

Günahkârlar, bilerek günah işlerler, Hakkın gerçekleşip ortaya çıkmasını istemezler, Hak’tan yüzçevirirler, Allah’a yalan uydururlar, şirk koşarlar, verilen nimetlerle şımarıp böbürlenir nankörlük yaparlar, mal ve sermaye biriktirip bunlarla övünürler, ayetlere aykırı hareket ederler, rasullere uymazlar, onlara düşman olurlar, inandıktan sonra inkâr ederler, birbirlerine dost olmazlar, boş yere yemin ederler, yalan söylerler, zalim ve sapıktırlar.

Muttaki ve Müslüman ifadesi, birbirini bütünleyen iç içe kavramlardır, iman edip salih amel işleyen kimselerin vasfıdır. Günahkârlar, günahta ısrar eden, imandan sonra küfrü yol edinen, Tevhidi esaslardan rahatsızlık duyan kimselerdir. Bu nedenle Müslümanlar ile günahkârlar, birbirlerinden çok farklı ve ayrıdırlar. Bunun için yüce Allah (cc), bunları bir tutmamakta, ahiret gününde de bunları layık oldukları yere göndermektedir.

Delilsiz söz ve fiiller, kişiye sorumluluk getirir

Müşriklerin en önemli özelliklerinden biri de ellerinde Kur’ani hiçbir delil olmadan hareket etmeleri, konuşmaları, hevalarını ölçü edinerek dünya ve ahirette her şeyin kendi lehlerinde olduğunu zannetmeleridir. Onlar, bir kitaba ya da bir delile dayanmadan konuşur ve hareket ederler ki, çoğu zaman yüce Allah’a ve Rasulullah (as)’a da iftira ederler.

Müşrikler, inandıkları gibi yaşamadıkları için yaşadıkları gibi Kur’an’ı tevil eder, Rasulullah (as)’ın üzerine iftira atarak kendilerine meşruiyet zemini oluşturmaya, böylece kendilerini kandırarak rahatlamaya çalışırlar. Bu durum, tasavvuf kesiminde ve vakıfçılarda yoğun olarak görülmektedir.

Cahili şirk mantığı, her dönemde yüce Allah’ın hükümlerini kendi hevaları doğrultusunda değiştirerek yaşadıkları hayata uydurmaya çalışırlar, yaptıkları kötülüklerin yüce Allah (cc) tarafından kendilerine bildirildiğini iddia ederler.

“İğrenç bir iş yaptıkları zaman derler ki: ‘Babalarımızı onun üzerinde bulduk ve Allah onu bize emretti,’ de ki: ‘Şüphesiz Allah, iğrenç bir işi emretmez, Allah’a karşı bilmediğiniz şeyler mi söylüyorsunuz!” (A’raf, 28)

Her söz ve hareketlerini vahyi esaslara dayandıran Müslümanlarla söylem ve hareketlerini vahiy dışı düşüncelere, yalan üzerine yapılmış kaynakları esas alarak ortaya koyan günahkâr müşrikler, yoldan çıkmış fasıklar, ikiyüzlü münafıklar, inkârı temel alan kâfirler elbette bir olamazlar. Bunların bir tutulacağını iddia etmek, yüce Allah’ın üzerine yalan atmaktır ki zaten yüce Allah (cc) da bu söylemleri yalanlamaktadır.

“Şimdi, Rabb’inden açık bir delil üzerinde olan ve O’ndan bir şahidin de kendisini izleyen kimse gibi midir…” (Hud, 17)

Adil olan, adaleti her vesile ile emreden yüce Allah (cc), günahkârlarla Müslümanları elbette bir tutmayacaktır. O, “Biz Müslümanları suçlular gibi yapar mıyız hiç.” buyurarak mücrimlerin beklentilerini ve yüce Allah’ın üzerine attıkları iftiralarını boşa çıkarmaktadır.

Yüce Allah’ın bu ilahi buyruğuna rağmen mücrimler, kendilerini kandırmaya ve iftiralarına devam ederek “Allah, rahmet sahibidir, tüm günahları bağışlar, bizi de bağışlar.” diyerek dünya hayatında günlerini gün etmeye çalışmaktadırlar.

36-38- Neyiniz var, nasıl hüküm veriyorsunuz, yoksa sizin bir kitabınız var, ondan mı öğreniyorsunuz; gerçekten sizin için onda tercih ettiğiniz şeyler (mi) var!

Yüce Allah (cc), birçok ayetle bir taraftan cahiliye mantığını sorgularken diğer taraftan delilsiz hareketin yanlışlığına dikkat çekmekte, Müslümanların delilsiz hareketten kaçınmaları gerektiğini ortaya koymaktadır. Delilsiz hareket, yüce Allah’ın üzerine iftira atmak olduğu gibi aynı zamanda sahibini sorumluluk altına sokar.

Kur’ani bir delile dayanmayan her söz ve hareket şirktir

Tevhid şirk mücadelesinin hemen her döneminde Müslümanların her hareketi, vahyin belirlediği ölçü içerisinde ortaya konulurken müşriklerin hareketini belirleyen sabit ve tek bir ölçü olmamıştır. Müşrikler, kimi yerde duygularını, hevalarını, atalarının dinini, içerisinde yaşadıkları şirk ve küfür kanunlarını, kimi yerde ise önder edindikleri kişilerin, şeyh ve ağabey ve hocalarının, istek ve arzularını esas almışlardır. Bu çarpık düşüncelerine rağmen onlar, ellerinde hiçbir delil olmadan kendilerini doğru yolda zannetmişlerdir.

39- Yoksa sizin için üzerimizde, kıyamet gününe ulaşacak yeminler mi var, mutlaka sizin hükmettiğiniz şey olacak diye!

Müşrikler, hiçbir zaman vahyi ölçüler içerisinde tutarlı, sabit bir temel üzerinde bulunmamış, yüce Allah’ın rızasına uygun konuşup hareket etmemişlerdir. Bu durumlarına rağmen Kitab’ı tahrif etmeye, yüce Allah’ın üzerine iftira atmaya kalkışmışlardır.

Müşrikler, cehennemde bir süre kalındıktan sonra cennete gidileceği, ne yapılırsa yapılsın yüce Allah’ın, merhamet edip bağışlayacağı, La ilahe illallah diyen bir kimsenin cehennemde yanmayacağı gibi Kur’ani hiçbir delile dayanmayan iddialar ileri sürmüşlerdir.

“Ne oldu size, nasıl hüküm veriyorsunuz! Artık düşünmez misiniz! Yoksa sizin açık bir deliliniz mi var; o halde getirin kitabınızı gerçekten doğrulardan iseniz.” (Saffat, 154-157)

Kur’an’ı ölçü edinen Müslümanların her söz ve hareketleri, mutlaka vahyi esaslara dayanmalıdır. Yüce Allah (cc), Kur’an dışı iddialara karşın Müslümanlara vahyi esaslara sarılmalarını öğütlemekte, sadece Kur’an’dan sorgulanacaklarını bildirmektedir.

“Öyleyse sen, o sana vahyedilene sımsıkı tutun, şüphesiz sen doğru yol üzerindesin, şüphesiz o, sana ve kavmine bir Zikirdir ve yakında sorulacaksınız.” (Zuhruf, 43-44)

İman, teslimiyeti esas alır ve hiçbir şekilde iman edilen esaslar dışında bir arayışa kişiyi yöneltmez. Müşrikler ise, yüce Allah’a iman ettiklerini iddia etmelerine rağmen söz ve hareketlerinde vahyin dışındaki kaynaklardan da hareket ederler. Bu nedenle bir esas üzerinde bulunmazlar, sürekli hata yapar yanlışa düşerler. Oysa Müslümanlar, her zaman belli bir bilgi üzere hareket ederler. İşte bu, Müslümanları müşriklerden ayıran en önemli özelliktir.

“…De ki: ‘Şüphesiz Rabb’imden bana vahyolunan şeye tabi oluyorum; bu, Rabb’inizden basiretlerdir ve iman eden bir toplum için hidayet ve rahmettir!” (A’raf, 203)

“De ki: ‘İşte o, benim yolumdur, Allah’a bir basiret üzere davet ederim, ben ve bana uyanlar da; Allah yücedir ve ben müşriklerden değilim.” (Yusuf, 108)

Müslümanların, her hareketinin iman ettikleri vahyi esaslara ve Rasulullah (as)’ın en güzel örnek Sünneti’ne uygun olması, Kur’an’a iman etmenin, Rasulullah (as)’a uymanın gerektirdiği imani bir zorunluluktur. Bu nedenle Müslümanlar, hiçbir şekilde ve şartta müşrikler gibi geleneksel kültürün din anlayışından, toplumun ortaya koyduğu bid’at ve hurafelerden, tağuti sistemin kanun ve kurallarından hareket edemezler.

Tevhidi ilkeleri bir yana bırakıp kendi çarpık düşüncelerini, heva ve heveslerini Tevhidi esaslara karıştıran müşrikler, delilsiz bir şekilde ürettikleri yalanlara daha sonra kendileri inanmaya başlamakta ve inançlarını bu yalanlar üzerine bina etmektedirler.

40-41- Sor onlara, onların hangisi bunu kabul edecek, yoksa onların ortakları mı var, o halde ortaklarını getirsinler gerçekten doğrulardan iseler.

Tevhidi esaslar dışında kendilerince bir şirk dini oluşturan müşrikler, kendilerine o uydurdukları yalanın kaynağı sorulduğunda net bir açıklama getiremezler. Onlar, uydurulan yalanlarını ancak atalarının, âlimlerinin ve başkalarının üzerine atarak kurtulmaya çalışırlar.

Müşriklerin, uydurdukları yalanlar kıyamet gününde ortaya çıkacak, onlar, sığındıkları ataları ve âlim dedikleri kişilerle karşılaştırılacaklar ve o gün birbirlerini yalanlayacak, birbirlerine düşman olacaklardır.

“Ne oldu size, yardımlaşmıyorsunuz! Bilakis onlar o gün teslim olmuşlardır; döner birbirlerine sorarlar, dediler ki, ‘Şüphesiz siz, sağdan bize gelirdiniz.’ Dediler ki: ‘Aksine siz Mü’minlerden olmadınız, bizim sizin üzerinizde bir hâkimiyetimiz olmadı, bilakis siz, azgınlar topluluğu idiniz. Artık Rabb’imizin sözü üzerimize hak oldu, muhakkak ki biz tadacağız! Sizi azdırdık, çünkü biz kendimiz azmıştık.’ Onlar o gün azapta ortaktırlar.” (Saffat, 25-33)

Kur’an’dan sapanlar, Rab’lerine teslim olamazlar

Kur’an gerçeğinden, Tevhidi ilkelerden uzaklaşan kimseler, bunun yerini hiçbir temeli olmayan vahiy dışı bilgilerle dolduracaklardır. Ancak bu zanna dayalı bilgiler onları, Haktan uzaklaştırdığı gibi dünya hayatında onlara huzursuzluk ve sapma, ahirette de acıklı bir azap ve hüsran getirecektir. Kıyamet gününde gerçek bütün açıklığıyla ortaya çıktığında yüce Allah’a ortak koştuklarını inkâr edecekleri gibi, hesap verecek yüzleri de olmayacak, acıklı azaba, içerisinde ebediyen kalmak üzere gireceklerdir.

42-43- O gün bedenler ortaya çıkar ve secdeye davet edilirler, fakat güç yetiremezler. Gözleri yere bakar, onları bir zillet kaplar ve elbette onlar, sağlam iken secdeye davet ediliyorlardı.

Gerçekler, bütün açıklığıyla ortaya çıktığı gün herkes, kendi durumunu çok net bir şekilde görecektir. Müşriklerin, o gün korkudan ayakta duracak takatları kalmayacak, dizlerinin bağı çözülecek, konuşacak yüzleri olmayacaktır.

Dünyada Hakk’ı batılla bulayıp Tevhidi esaslardan yüzçevirenler, kendilerince bir din uydurup insanlara bu uydurdukları dini, İslâm diye anlatanlar, Tevhidi esasların yerine geleneksel din anlayışını, kültürel değerleri, toplumsal yargıları, küfür ve şirk yasalarını esas alan tüm müşrik, münafık, fasık ve kâfirler o gün, dehşet içerisinde kalacaklardır.

“Zalimlerin, kazandıklarından dolayı endişelendiklerini görürsün…” (Şura, 22)

Hakk’ı batılla bulayıp yüce Allah’ın üzerine iftira attıkları için Rab’leri huzurunda yüzleri kararacak, yüzlerini bir zillet kaplayacak, mosmor olacaklardır.

“Kıyamet günü görürsün ki, Allah’a yalan uyduran kimselerin yüzleri kapkara kesilmiş! Cehennemde değil midir büyüklük taslayanların yeri!” (Zümer, 60)

Uydurdukları din, içerisinde yuvalandıkları şirk ve küfür merkezi vakıf, dernek ve partileri açmalarına izin veren tağuti sistem kendilerinden kaybolup gitmiş, yalanları ortaya çıkmıştır. Korkudan gözleri yuvalarından fırlamış bir şekilde dehşet içerisindedirler; girecekleri cehennem bütün gürültüsü ile homurdanmakta onları beklemektedir.

Dünyada Müslümanlar onları, Tevhidi esaslara teslim olmaya davet ettiklerinde onlar, “Bu zamanda Rasul (as)’ın yaptıklarını yapmak mümkün değildir”, “O zaman başka bu zaman başkadır” diyerek İslâm’ın Tevhid yönünü gizleyip insanlara yalnızca bazı ibadet hükümlerini anlatanlar, kıyamet gününde gerçekleri gördüklerinde Hakk’a teslim olmaya takat yetiremeyeceklerdir.

“Rab’lerinin huzurunda başlarını öne eğmiş günahkârları o zaman bir görseydin; ‘Rabb’imiz, gördük ve işittik, bizi geri döndür, salih amel yapalım; gerçekten biz, yakinen inandık’ (derler.)!” (Secde, 12)

Dünyaya geri dönüş elbette mümkün olmayacaktır; dünyada yaşadıkları süre boyunca Kur’an doğrultusunda hareket etmeyenler, ahiret günündeki pişmanlıkları onlara fayda sağlamayacaktır. O gün hak yerini bulacak, gerçekler ortaya çıkacak, yeryüzünde böbürlenerek Rab’lerine isyan edenler, hak ettikleri cezayı bulacaklardır.

Müslüman davetçilerin görev ve sorumlulukları

Müslümanlara düşen görev, küfür ve şirk ehlinin tüm hakaret, saldırı, zulüm ve baskılarına aldırış etmeden, Tevhidi esasları ortaya koyarak ısrarla davet görevlerini sürdürmeleridir. Müslümanlar, kıyamet gününde kötü bir duruma düşmemek için içinde yaşadıkları zaman diliminde Tevhidi esaslar doğrultusunda hareket edip şirkten sakınmalı vahyi esasları ölçü edinerek yaşamalıdırlar.

Müslümanlar, daveti ortaya koyarlarken tepkisel hareketten kaçınmalı, her söz ve davranışlarını vahyin belirlediği ölçü içerisinde ortaya koymalıdırlar. Küfür ve şirk cephesinin tüm baskı ve zulmüne karşı hiçbir şekilde fevri ve hevai tepki vermemelidirler. Onlar, Daveti ortaya koyarlarken karşılaştıkları tepkilere karşı hiçbir şekilde şiddete başvurmamalı davetlerini ortaya koymalı, sonucu yüce Allah’a havale etmelidirler.

44-45- Bana bırak bu sözü yalanlayan kimseyi; onları, bilmedikleri yerden yavaş yavaş yaklaştıracağız; onlara mühlet veriyorum, şüphesiz planım sağlamdır.

Vahyi esaslar, iman etmeyenlere olduğu kadar Müslümanlara da bir uyarıdır. Müslümanlar, insanları Tevhidi esaslara çağırıp iyiliği emredip kötülüğü men ederlerken, bu Tevhidi esaslara öncelikle kendileri tam teslim olmalı, vahyin belirlediği ölçü dışında hareket edilmemeli, zorluk ve sıkıntılar karşısında küfür ve şirk sisteminin yasalarında yararlanmamalı, insanları etkilemek adına başka şeyleri Tevhidi ilkelere karıştırmamalıdırlar.

Davet görevi yerine getirilirken karşılaşılan baskı ve zulümlere karşılık vermek, kabul etmeyenleri cezalandırmak adına bildirilen vahyi esasların dışında bir yola başvurulmamalı, sadece davet görevi yerine getirilmeli, daveti inkâr edenler, yüce Allah’a havale edilmeli, sonucu davetçiler belirlemeye kalkışmamalıdırlar.

Müslümanlar için aslolan kendilerine verilen görevi, verildiği şekilde ortaya koymak, kendilerinden istenildiği yere kadar ulaştırmaktır. Kendilerine belirlenen ölçüler içerisinde hareket etmeleri onların, Rab’lerine teslimiyetlerinin göstermesi olacaktır.

Müslüman davetçilerin görevi, kendilerini araya sokmadan, insanları Tevhidi esaslarla yüzyüze getirmek, onlara Rab’lerinin mesajını ulaştırıp bırakmaktır. Davet görevi bunu böyle yapmayı gerektirir, aksine bir hareket, haddi aşmak, sorumluluk altına girmektir. İnsanlar, isterse ilahi mesajı kabul ederler, isterlerse reddederler, bu onların bilecekleri bir şeydir.

Davet karşılığında bir ücret alınmaz

46- Yoksa onlardan bir ücret istiyorsun da bu yüzden ödemekten mi zorlanıyorlar!

Vahyi esaslara karşı çıkanlar, ağır bir yük altına gireceklermiş ya da davet karşılığında kendilerinden yüksek bir ücret alınacakmış gibi şiddetli şekilde tepki gösterirler, oysa Tevhidi esaslar, onların dünya ve ahiret saadetlerini sağlıyor, onlara kurtuluş yollarını gösteriyor.

Müslüman davetçiler, yüce Allah (cc) adına hareket ettiklerinden yaptıkları davetin karşılığını yalnızca Rab’lerinden alırlar. Onlar, davet görevini yerine getirirlerken insanlardan, ücret ve mükâfat sayılabilecek herhangi bir karşılık beklememeli, mükâfatlarını yalnızca Rab’lerinden beklemeli, davet ile ilgili çıkardıkları kitap ve dergileri ücretsiz dağıtmalıdırlar.

Tarihi süreçte bütün Risalet önderleri ve onları takip eden Tevhid erleri, yaptıkları davetin karşılığını yalnızca Rab’lerinden beklemişler ve bunu açıkça ifade etmişlerdir.

“Ben sizden, ona karşı bir ücret istemiyorum, doğrusu benim ücretim, ancak âlemlerin Rabb’ine aittir..” (Şuara, 107)

Davetçilerin, Makam, mevki elde etmek, para, pul kazanmak, ün yapıp meşhur olmak gibi bir tasarrufa yönelmeleri halinde hem yüce Allah’ın vereceği mükâfattan mahrum olurlar, hem de sorumluluk altına girerler. Davet karşılığında bir ücret ya da fayda sağlama halinde yapılacak davet, Allah adına değil kişinin kendi adına olacaktır ki insanlar, yüce Allah’ı değil davetçiyi reddetmiş olacaklardır. Bu durumda yüce Allah’ın yardımı olmayacağı için davet insanlar üzerinde etkisiz olmayacaktır.

Tarihi süreçte yüce Allah’ın gönderdiği mesajı kendi çıkarları için kullanan birçok kimse çıkmıştır. Günümüzde oldukça fazlası bulunan bu kimseler, İslâm adına yazdıkları dergi ve kitaplarla köşe olmuşlar, sahip oldukları bazı bilgiler nedeniyle kendilerini toplum üzerinde üstün görmüşlerdir. Bulundukları tarikat, parti, dernek ve vakıf gibi şirk yuvalarında insanların maddi, manevi duygu ve değerlerini sömürenler, yüce Allah’ın gönderdiği ilahi mesajı kendi çıkarları için kullanmaktadırlar.

Yüce Allah (cc), Tevhidi esasları gizleyip kendi hevalarınca İslâmi gerçekleri çarpıtıp dini kullanarak çıkar elde eden din istismarcısı simsarları, karınlarına ateş doldurmakla ve Rab’lerinin lanetine uğramakla uyarmaktadır.

“Şüphesiz açık delillerden indirdiğimiz şeyleri ve hidayeti, biz Kitap’ta insanlara onu açıkça beyan ettikten sonra gizleyen kimseler, işte onlara Allah lanet eder ve lanet edebilenler de onlara lanet eder.” (Bakara, 159)

“Şüphesiz Allah’ın indirdiği Kitap’tan bir şey gizleyen kimseler ve onu az bir değere satanlar, işte onların yedikleri, karınları içindeki ancak ateştir. Allah, Kıyamet günü onlarla konuşmaz ve onları temizlemez; onlar için acıklı bir azap vardır. İşte onlar, hidayete karşılık sapıklığı, mağfirete karşılık azap satın alan kimselerdir; artık ateşe karşı ne kadar sabredebilirler.” (Bakara, 174-175)

İslâm dininin temeli Tevhiddir; yüce Allah (cc), indirdiği Tevhidi esasları insanlara ulaştırmayarak kendi adına hareket etmeyen istismarcı simsarların, din adına anlattıklarının kendi katından olmadığını, bu kimselerin yalancı olduklarını bildirmektedir.

“Artık yazıklar olsun o kimselere ki, kendilerinin elleriyle kitabı yazıyorlar, sonra onu az bir değere satmak için, ‘Bu Allah katındandır’ diyorlar! Artık yazıklar olsun onların elleriyle yazdıkları şeylere ve yazıklar olsun onların kazandıkları şeylere!” (Bakara, 79)

“Şüphesiz onlardan bir fırka vardır ki, dillerini Kitapla eğip bükerler ki, siz onu Kitap’tan sanasınız, o Kitaptan değildir ve derler ki: ‘O, Allah katındandır’ o, Allah katından değildir. Allah’a karşı onlar, bilerek yalan söylerler.” (Al-i İmran, 78)

Din istismarcısı simsarlar, elbette yalan söylemekte, İslâm adına söylediklerinin yüce Allah’ın indirdikleriyle hiçbir ilgisi bulunmamaktadır. Çünkü Risalet tarihinde Risalet önderi hiçbir Rasul ve Tevhid eri, bu zillet içerisindeki din simsarlarının yaptıklarını yapmamış, küfrün gölgesine sığınıp vakıf, dernek ve parti kurarak insanları oralara davet etmemiş, davetleri karşılığında bir ücret almamışlardır.

Kur’ani gerçekleri bilen din istismarcısı simsarlar, kendi konumlarının İslâmi olmadığını çok iyi bilmelerine rağmen, kandırdıkları insanlara kendilerinin doğru yol üzerinde olduklarını anlatmaya çalışırlar, kendilerinin doğru üzerinde bulunduklarını sanıyorlar.

47- Yoksa gayb onların yanında, böylece onlar mı yazıyorlar!

Yüce Allah (cc), her şeyi apaçık bir şekilde bildirmiş, vahyi gerçekleri net olarak ortaya koymuştur. İslâmi gerçekleri kendi hevaları doğrultusunda çarpıtanlar, sanki yüce Allah’ın rızasını kazanmış bir tavır ve umursamazlıkla hareket etmektedirler. Yüce Allah’ın rızası, cennet cehennem konusunda gaybı biliyorlarmış gibi olmadık iddialarda bulunuyorlar.

Kur’ani gerçeklerden habersiz tasavvufçuların, küfür sisteminin yasaları altında, yuvalandıkları parti dernek ve vakıf gibi şirk kurumlarında Tevhidi esasları gizleyip Hakk’ı batılla bulayıp dinin bir bölümünü insanlara anlatan Samirinin günümüz temsilcileri, “Yoksa gayb onların yanında, böylece onlar mı yazıyorlar!” ilahi uyarıyı görmezden geliyorlar.

Davette sabır ve sebat esastır

Şirk ve küfür cephesinin tüm saldırı, hakaret, iftira, baskı ve zulümlerine aldırmadan Müslümanlar, emrolundukları şekilde hareket edip bütün zorluklara göğüs gererek Tevhidi esasları ortaya koymalıdırlar. Hiç kimse ilahi mesaja kulak vermese bile Müslümanlar, daveti sürekli bir şekilde duyurup Rab’lerine tevekkül ederek yollarına devam etmelidirler.

48- O halde Rabb’inin hükmüne sabret ve balık sahibi gibi olma; o zaman seslenmişti ve o öfkesine hâkim olmuştu.

Davet, sabır gerektiren zorlu bir görevdir; bu görevi üstlenen Müslümanlar, görevlerini yerine getirirlerken hiçbir şeyden yılmayacak, her türlü zorluğa karşı sabırla mücadelelerini sürdüreceklerdir. İsterse davete hiç kimse icabet etmesin onlar, yılmadan, usanmadan, durup dinlenmeden, gece gündüz demeden, gizli ve açık bir şekilde anlatmalıdırlar.

Davetin belli bir süresi yoktur, bu süre, ancak davetçilerin ölümü ile noktalanacaktır. Bir iki anlatmadan sonra inanmıyorlar diye daveti bırakmak Hz. Yunus (as)’ın yaptığını yapmak olur ki bu durumu yüce Allah (cc), “Balık sâhibi (Yunus) gibi olma” buyurarak yasaklamaktadır. Davet, tıpkı Hz. Nuh (as) gibi 950 sene de sürse devam edecek, sürekli anlatılacak, şirk içerisinde yüzen insanlar ve saptıranları, vahyin nuru ile aydınlatılacaklardır.

Risalet tarihinde davetçilerin, çok büyük sıkıntı ve zorluklarla karşılaştıkları açıktır. İnsanlar, kendilerinden gelen ilahi mesajı reddetmişler, daveti ortaya koyan davetçilere, akıl almaz hakaretlerde bulunmuşlar, en vahşi şekilde onlara saldırmışlar, işkenceler yapmışlardır. Onlar, karşılaştıkları tüm zorluklara rağmen hiçbir şekilde durmamışlar, susmamışlardır.

“O halde Rabb’inin hükmüne sabret ve balık sahibi gibi olma.” uyarısı doğrultusunda hareket eden Hz. Muhammed (as), müşriklerin kendisine ve arkadaşlarına karşı yaptıkları onca zulüm ve baskıya rağmen Mekke’de onüç yıl boyunca durup dinlenmeden daveti ortaya koymuştur. Bu süre içerisinde davetine çok az icabet edilmesine rağmen o, hiçbir zaman umutsuzluğa kapılmamış, gevşememiş, daveti bırakmamıştır. Her şeyden önemlisi, kendisine düşmanlık yapan, her vesile ile saldıran kişilere defalarca gitmiş onları, Tevhidi esaslara davet etmiştir. Rasulullah (as), kabul etmiyorlar, kendisine saldırıyorlar diye daveti terk etmemiştir.

İslâmi davet, yüce Allah’ın belirlediği ölçüler içerisinde ortaya konulur, Müslümanlar, belirlenen esaslara göre hareket etmekle mükelleftirler. Müslümanlar, davet sırasında Risalet tarihinde örnekleri görüldüğü üzere, birçok zorluk, sıkıntı ve tepki ile karşılaşacaklardır. Bütün bu tepki ve zorluklar Müslüman davetçileri yollarından alıkoymamalı, davalarından taviz verdirmemeli, belirlenen ölçüler dışında bir metoda başvurmamalıdırlar.

Yüce Allah (cc), kendisinin razı edilmesinin, ancak Rasulullah (as)’ın örnek edinilmesi ile mümkün olacağını bildirmiştir. Bunun anlamı, vahyi esaslara karşı gösterilecek hassasiyetten vahyi esasları yaşamaya, insanlara bu mesajı ulaştırmaktan davetçilerin vahye karşı sorumluluklarına, düşmanlarına karşı tavırlarından iman eden Müslümanlara gösterilecek tutuma kadar her alanda Rasul’ün örnek edinilmesidir.

“Andolsun sizin için Allah’ın Rasulü’nde, Allah’ı ve ahiret gününü uman ve Allah’ı çok hatırlayan kimseler için güzel bir örnek vardır.” (Ahzab, 21)

Dinin sahibi yüce Allah’tır, bu dinin insanlara nasıl ulaştırılacağını, nasıl anlatılacağını, davetçilerin sorumluluklarını da O, belirlemiş, metodunu koymuştur. Davetçiler, bildirilen esaslar dâhilinde hareket etmeli, belirlenen sınırların dışına çıkmamalıdırlar. Aksi halde haddi aşarak tuğyan etmiş olacaklar, sorumluluk altına girecekler.

İnsanların saldırı, hakaret, baskı ve zulümleri karşısında davetçiler, muhataplarının seviyelerine düşerek aynı şekilde onlara saldırmamalı, vahyi esasların belirlediği esaslara aykırı bir tutum takınmamalıdırlar. Rahmet elçileri olan davetçiler, bu rahmeti her tavır ve tutumlarında, her söz ve davranışlarında ortaya koymalıdırlar. Rahmet elçisi olmak, hayırlı ümmet olmak, ancak daveti ruhuna uygun davranmayı gerektirir.

Müslüman davetçiler, İslâm düşmanlarına zarar verme adına, hırsızlık, yolsuzluk, mafya mantığı ile soygun yapamaz, insanlara yalan söyleyemez, insanlara yumuşak davranma onları inandırma adına ilahi mesajdan taviz veremez, yağcılık yaparak seviyelerini düşüremezler. İnsanların, ilahi mesajı kabul edip etmemesi davetçilerin sorunu değildir. Davetçilerin görevi, vahyi sınırlar içerisinde mesajı ortaya koyup anlatmaktır.

“Allah’ın Risalet’ini tebliğ eden kimseler, Allah’tan korkarlar ve başka kimseden korkmazlar; hesap görücü olarak Allah yeter.” (Ahzab, 39)

“Ey Rasul, Rabb’inden sana indirilen şeyi tebliğ et ve şayet (onu) yapmazsan, O’nun Risalet’ini tebliğ etmemiş olursun. Allah seni, insanlardan koruyacaktır, şüphesiz Allah, kâfirler toplumunu hidayete erdirmez.” (Maide, 67)

Müslümanlar, davetin insanlara ulaştırılmasında metod koyamaz, yöntem belirleyemez, taşıdıkları mesaja herhangi bir katkıda bulunamazlar. Duygusallık, tez canlılık, hissi hareket, ilahi mesaja zarar vereceği gibi davetçileri de hesabını veremeyecekleri bir sorumluluk altına sokar. Bir Rasul olan Hz. Yunus (as)’ın hissi davranışı burada yerilmektedir.

Hz. Yunus (as), yaptığı davete insanların duyarsız kalması karşısında sinirlenip davet alanını terk ederek gitmiş, ancak daha sonra yaptığı hatayı anlayarak tevbe etmiş, Rabb’inden mağfiret dilemişti.

49-50- Gerçekten Rabb’inden bir nimet ona yetişmeseydi, çıplak halde atılırdı ve o, kınanırdı, fakat Rabb’i onu kabul etti, sonra onu salihlerden kıldı.

Yüce Allah (cc), davet sorumluluğunu verdiği kullarını yalnız bırakmamakta, onlara her zaman yardım etmektedir. Bu surenin başında, “Sen, Rabb’inin nimetiyle mecnun değilsin ve şüphesiz senin için elbette kesintisiz bir mükâfat vardır.” buyurarak kuluna yardım vadeden yüce Allah (cc), burada da “Rabb’inden bir nimet ona yetişmeseydi,” ifadesiyle kuluna nasıl yardım ettiğini belirtmektedir.

Hem ikinci ayette, hem de bu ayette nimetten bahsedilmektedir; ikinci ayetteki nimetin, İslâm ve Kur’an olduğu belirtilirken, bu ayette geçen “Eğer Rabb’inden ona bir nimet yetişmeseydi,” ifadesinde geçen nimeti de yüce Allah (cc), Saffat suresi, 139-148. ayetlerinde yine vahiy olduğunu ortaya çıkmaktadır.

“Şüphesiz Yunus da elbette gönderilen rasullerden idi, o zaman dolu gemiye kaçmıştı, sonra kura çekti, ancak kaybedenlerden oldu; derken balık onu yuttu ve o, kınanmıştı, ancak şayet gerçekten o, tespih edenlerden olmasaydı, onun (balığın) karnında kalırdı, yeniden diriltilecekleri güne kadar. Ancak onu boş bir yere attık ve hastaydı; onun üzerine asma kabağından bir ağaç bitirdik ve onu yüz bin ya da daha fazlasına gönderdik, böylece iman ettiler, bu nedenle onları, bir süreye kadar geçindirdik.” (Saffat, 139-148)

Hz. Yunus (as)’a verilen nimetin, yeniden elçilik görevi olduğu onun, kendisine indirilen vahyi esaslarla hareket ederek yüzbin ya da daha fazla bir toplumun iman etmesine vesile olduğu anlaşılmaktadır. Hz. Yunus (as)’ın bilmeden yaptığı hatadan dönmesi ve içten gelerek tevbe etmesi neticesinde hem bağışlanarak salihlerden olmuş, hem de vahyi esaslarla yeniden şereflenmiştir.

Şu bir gerçektir ki, vahyi esaslara teslim olmak, o doğrultuda hareket etmek insanı yüceltir, şereflendirir. Oysa vahyi esaslara aykırı hareket edenler, bu ilahi mesajı gizleyip karıştıranlar, her zaman yerilmeye, küçük düşmeye mahkûmdurlar.

Günümüzde birçok kimse, inandıklarını iddia etmelerine, Kur’an’ı tefsir etmelerine rağmen, vahyi esaslar doğrultusunda hareket etmedikleri, bu esasları çarpıtıp Hakk’ı batılla bulandırdıkları, heva ve heveslerini ilahi mesaja karıştırarak hareket ettikleri, idaresi altında yaşadıkları tağuti sistemin karşısında zillet içerisinde sustukları için Kur’an’dan yüzçevirmiş, alçalmışlardır.

Kur’ani esaslara uygun hareket edilmesi ve ilahi mesajın ortaya konularak insanlara ulaştırılması, şirk ve küfür içinde bulunan kimseleri oldukça rahatsız eder. Bunlar, Müslümanlara kin ve düşmanlık dolu duygularla saldırırlar ve kendilerine ilahi mesajı duyuran kimseleri ortadan kaldırıp yok etmeye çalışırlar. Vahyi esaslara tahammül etmeyen küfür cephesinin bu durumunu yüce Allah (cc) şöyle açıklamaktadır.

51- Ve doğrusu kâfir kimseler, Zikri işittiklerinde, seni bakışlarıyla reddediyorlardı ve ‘Mutlaka o, kesinlikle mecnundur’ diyorlardı.

Tevhid şirk, Hak batıl mücadelesinin her döneminde ilahi mesaja karşı şirk ve küfür cephesi, bütün kin ve düşmanlıkları ile saldırarak kendilerine Tevhidi esasları getiren davetçileri susturmaya çalışmışlardır. Tevhidi esaslar, her dönemde kâfir, müşrik, münafık ve fasıkları rahatsız etmiş, bu nedenle de onlar, Zikri işittikleri zaman, kendilerine o Zikri ulaştıranları ortadan kaldırmak istemişlerdir.

“Onlara apaçık ayetlerimiz okunduğu zaman inkâr eden kimselerin, inkâr edici olduğunu yüzlerinden tanırsın, neredeyse onlara ayetlerimizi okuyan kimselere saldıracaklar. De ki: ‘Size bundan daha kötüsünü şimdi haber vereyim mi; ateş! Allah, inkâr eden kimselere onu vadetmiştir, ne kötü varılacak yerdir!” (Hac, 72)

Günümüzde vahyi esasları ortaya koyan Müslümanlara gösterilen kin ve düşmanlık, tarihi süreçteki benzerlerinden farksızdır. Küfür ve şirk cephesi ve onları destekleyen tağuti sistem, aydınlığın öncüleri Müslümanlara, bugün de aynı tepkiyi göstermekte, Müslümanlara her türlü baskı ve zulmü yapmaktadırlar.

Küfür sistemi, kendi egemenliğini kabul edip izin ve icazet verdiği parti dernek ve vakıf gibi şirk ve küfür yuvalarında kümelenen Samiri soylu bel’amlardan rahatsızlık duymazken, Müslümanlara karşı acımasız şekilde davranmaktadır.

Müslüman davetçilerin, vahyi esasları ortaya koymasını engellemeye çalışan tağuti sistem, çeşitli yaftalama ve karalamalarla onları zindanlarına doldurmakta, birçoklarını da -faili kendi katilleri olan- faili meçhullerle ortadan kaldırmaktadır. Ancak aynı sistem, Samiri soylu bel’amlara karşı kör ve sağır kesilmektedir.

Küfür sistemi, Müslümanları kendi şirk ve küfür yuvalarına çekmeye çalışmakta, ancak yüce Allah’ın hidayete ulaştırdığı Müslümanlar, küfrün bu oyununa gelmeyecek, emrolundukları Tevhidi esasları, Rab’lerinin kendilerine bildirdiği metotla ortaya koymaya devam edeceklerdir.

52- O, âlemler için öğütten başka bir şey değildir!

Kur’an, cehalet bataklığında yüzen, şiddet, terör ve kargaşa içerisinde çırpınan, yolsuzluk ve soygunun pençesinde can çekiştiren, sapıklık ve dalalet şaşkınlığında yolunu kaybeden insanlığı bekleyen tehlikeleri haber veren bir uyarı ve öğüt; onlara kurtuluş yollarını gösteren bir müjdedir. Kur’an, kendisini kabul edenlere de, kendisini reddedenlere de bir uyarı ve müjdedir. İnsanlar arasında ayırım yapmadan tüm insanlık için bir şifadır.

“Ey insanlar, gerçekten size Rabb’inizden bir öğüt gelmiştir; göğüslerde olana şifa ve Mü’minler için hidayet ve rahmettir..” (Yunus, 57)

İnsanlık için şifa olan Kur’an, kendisine iman edenler için yol gösteren ve rahmete ulaştıran bir kılavuzdur. Dünya hayatlarında huzur ve mutluluk içerisinde yaşamak, ahirette de en güzel mükâfatlara kavuşmak ve cennette ebediyen kalmak isteyenler için öğüt veren ve rahmete ulaştıran bir kılavuzdur.

Özet olarak Kur’an, insanların kurtuluşunu sağlayan kılavuz, kötülüklerden sakındıran bir öğüt, toplumsal bozukluklara, siyasal şaşkınlıklara çare, insanların sıkıntı ve bunalımlarına şifa, Mü’minlere hidayet rehberi ve rahmettir. Bütün bu nimetlerden ve güzelliklerden yararlanmanın yolu Kur’an’ı düşünerek çok okumak, çok iyi anlamak ve gösterdiği hidayet yoluna uymaktır. Akıl nimetini kaybetmemiş olan kimselerin sarılıp kurtulacakları yüce bir kitaptır Kur’an.

 

Kurani Mücahede: 2010-12-19

 

Tarafından yazılmıştır
Dada fazla: admin

Vakıa Suresi

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم VAKIA SURESİ Giriş Yaşanan hayat, -doğumdan ölüme kadar-...
Daha fazla oku

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir