İnşirah Sûresi

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم

İnşirah Suresi

Giriş

Sorumluluk duygusu ağır bir yüktür

Sorumluluk duygusu ve bu sorumluluğun yerine getirilmesinde verilen görevin hakkıyla ifa edilmesi düşüncesi, sorumluluk verilen insanın, zaman zaman sıkıntı duymasına neden olur. İnsan, bazen kendisine tevdi edilen görevi, hakkıyla yerine getirememe kaygısı ile kalbi daralır, sıkıntı duyar. Özellikle Tevhidi esasları insanlara duyurmakla görevlendirilen rasuller, sorumluluk duygusunun sıkıntısını daha fazla duyarlar.

Risalet tarihinde birçok örneği görüldüğü üzere Tevhidi esasları kabul etmeyen, bu nedenle rasullere karşı çıkanların hakaret, iftira, baskı ve saldırıları rasulleri sıkıntıya sokar, kalplerini daraltır. Yüce Allah (cc) rasullerin, kendilerine yüklenen sorumluluğu yerine getirememe kaygısı taşıdıklarını, onlara yardım edeceğini bildirmektedir.

“Şimdi herhalde sen: ‘Onun üzerine bir hazine indirilmeli veya beraberinde bir melek gelmeli değil miydi?’ diyorlar diye onunla göğsün daralıyor ve sana vahyedilen şeyin bir kısmını terk edeceksin; şüphesiz sen ancak bir uyarıcısın, Allah her şeye vekildir.” (Hud, 12)

Davet ile görevlendirilen Risalet önderlerinin bazılarında bu sorumluluk duygusu sıkıntısı açıkça görülmüştür. Kur’an’da, Hz. Musa (as) ile Hz. Muhammed (as)’ın, kendilerine davet sorumluluğu verildiğinde duydukları sıkıntıları örnek olarak verilmektedir.

Hz. Musa (as), daveti ortaya koyması durumunda karşılaşacağı durumu çok iyi bildiği için kalbi daralıyor, bu nedenle mazeretler ileri sürüyordu. Ancak kendisine davet görevini yükleyen yüce Allah (cc), ona yardım edeceğini, bu görevini kolaylaştıracağını bildiriyordu.

– “Seni kendim için düzenledim; sen ve kardeşin, ayetlerimle gidin ve bana itaatte gevşeklik etmeyin, ikiniz gidin Fir’avn’e, gerçekten o tuğyan etti, bu yüzden ona yumuşak söz söyleyin, ta ki o, öğüt alsın yahut korksun.’

– “Dediler ki: ‘Rabb’imiz, gerçekten biz korkuyoruz, bize aşırı davranır yahut iyice azar diye.’

– “Dedi ki: ‘Korkmayın, şüphesiz ben ikinizle beraberim, işitir ve görürüm.” (Taha, 41-46)

– “Dedi ki ‘Rabb’im, doğrusu ben, beni yalanlayacaklar diye korkuyorum ve göğsüm daralıyor, dilim akıcı değil, bu yüzden Harun’u da gönder ve onlara karşı üzerimde bir suç var, bu yüzden korkuyorum beni öldürecekler diye.’

– “(Rabb’i) dedi ki: ‘Hayır, şimdi ikiniz ayetlerimizle gidin, muhakkak Biz sizinle beraberiz, dinliyoruz.” (Şuara, 12-15)

– “(Musa) dedi ki: ‘Rabb’im, doğrusu ben, onlardan bir nefsi öldürmüştüm, bu nedenle korkuyorum beni öldürecekler diye.

– “(Rabb’i): ‘Senin pazunu kardeşinle kuvvetlendireceğiz ve size yetki vereceğiz, ayetlerimiz sayesinde size asla erişemeyecekler; ikiniz ve size uyanlar galip geleceksiniz!” (Kasas, 33, 35)

– “Onlara yardım ettik, böylece onlar, galip gelenler oldular.” (Saffat, 116)

Hz. Muhammed (as) da ilk vahyi aldığı, kendisine “Yaratan Rabb’inin adına davet et” (Alak, 1) diye sorumluluk yüklenip davetle görevlendirildiği zaman koşarak evine gitmiş, titreyerek eşi Hz. Hatice (r. anha)’dan kendisini örtmesini istemişti.

Davet sorumluluğu verildiğinde Rasulü’nün göğsünde bu konuda bir sıkıntı meydana getirmeyeceğini bilen yüce Allah (cc) Rasulü’ne, sıkıntı duymamasını bildirmişti.

Sana indirilen bir Kitap’tır, o halde ondan, göğsünde bir sıkıntı olmasın, onunla uyarman için ve Mü’minler için bir öğüttür.” (A’raf, 2)

Duha suresinin sonunda “Rabb’inin nimetini anlat” emriyle verilen görevin, görev yüklenen açısından bazı zorluklar getireceğini bilen yüce Allah (cc), bütün zorluklarına rağmen bu görevin yerine getirilmesini istemekte, bu zorlukların aşılacağını ve kolaylıklara ulaşılacağını İnşirah suresinde bildirmektedir.

Sorumluluk duygusunu ancak sorumluluğunu bilen kimseler taşırlar

Sorumluluk duygusu taşımayan, Tevhidi esaslar konusunda sıkıntı duyanların, sorumluluk yüklenmeleri, görevlerini hakkıyla yerine getirmeleri mümkün değildir. Üstlenilen görevin, başarı ile yerine getirilebilmesi ancak Müslüman davetçilerin, sorumluluk duygusu taşımaları, bu konuda istekli, arzulu ve coşkulu olmalarıyla mümkündür.

Sorumluluk yüklenenlerin, zorluklarla karşılaşmaları doğaldır. Sünnetullahta, Tevhidi esasları insanlara duyuran rasullerin, onların yanında bulunan Mü’minlerin, ne zorluklarla karşılaştıkları Kur’an’da apaçık bir şekilde bildirilmektedir.

“Yoksa sizden önce geçen kimselerin örneği size gelmeden cennete gireceğinizi gerçekten zannediyor musunuz! Onlara, sıkıntı dokundu, zor durumda kaldılar ve sarsıldılar, hatta Rasul ve onunla birlikte iman eden kimseler: ‘Allah’ın yardımı ne zaman?’ dediler. İyi bilin ki şüphesiz Allah’ın yardımı yakındır.” (Bakara, 214)

Günümüzde bazı kimseler, Tevhidi esasların kaynağı olan Kur’an’ı okudukları, ondaki gerçekleri gördükleri halde Kur’an’da bildirilen Tevhidi mücadelenin zıddına hareket ederek vahyin ruhundan uzak bir hayat sürmektedirler. Bunlar, Tevhidi esaslara düşman olan beşerî tağuti sistemlerin verdikleri izinlerle kurdukları küfür ve şirk yuvalarında, zillet içerisinde, sorumluluk duygusundan uzak, oturdukları yerden insanlara dini anlattıklarını sanmaktadırlar.

Günümüz Samiri soylu bel’amların, parti, dernek, vakıf gibi şirk ve küfür yuvalarında, tağuti sisteme taviz üstüne tavizler vererek yaptıklarını sandıkları davetin, Risalet tarihinde ve Sünnetullahta bir benzeri ve uygulaması bulunmamaktadır. Bunlar, Risalet tarihinde, Tevhidi esasları insanlara duyuran rasullerin çektikleri sıkıntıları görmezden gelerek dini kendi emelleri için kullanmakta, dinin sırtında geçinerek saltanat sürmektedirler. Bu Samiri soylu bel’amların, Kur’an’da bildirilen rasullerin sıkıntılarını duymaları elbette mümkün değildir.

İnşirah suresi, zorlu bir görevi üstlenen İslâm davetçilerinin, davet sürecinde nasıl hareket edeceklerini ortaya koyan, onların karşılaştıkları zorlukları nasıl aşabileceklerini belirten ve onların ne yapmaları gerektiğini bildiren bir suredir.

Bir görevin yerine getirilmesinde elbette sıkıntılarla, zorluklarla karşılaşılacaktır; bu, doğal ve kaçınılmazdır. Özellikle bu görev, İslâm’ın insanlara ulaştırılması görevi ise, çok daha fazla zorlukları beraberinde getirecektir. Müslüman davetçiler, Rab’lerine tevekkül ederek ve kendi iç huzurlarını sağlayarak bu davet görevlerini yerine getirmelidirler.

Sorumluluk duygusunu ancak gerçekten iman edenler yerine getirebilirler

Bu sure, ilahi mesajı üstlenen İslam davetçilerinin, öncelikle kendilerinin, hiçbir sıkıntı duymadan Tevhidi esasları kabul etmeleri gerektiğini ortaya koymaktadır.

Yüce Allah (cc), kullarına sıkıntı verecek, onlara ağır gelecek bir görev vermez, bir yük yüklemez. O halde İslâm davetçileri, vahyi insanlara ulaştırma hususunda, hiçbir nedenle sıkıntı duymamalıdırlar.

İslâm, mistisizmi reddeder, hayatı anlamlandırarak insanların her geçen gün daha iyiye, daha güzele ulaştırmalarını ister. İslâm’ın öngördüğü huzura, güvenliğe, mutluluk ve esenliğe ulaşmak için insanların, zorlukları göğüsleyerek mücadele etmeleri gerekir. Bu mücadele, Tevhidi esasların ortaya konulması ve insanların, ilahlarının tek bir İlah olduğuna davet edilmesidir.

Yeryüzündeki her türlü sıkıntı ve zulmün temelinde, yüce Allah’tan başka edinilen ilahların, insanları sömürmeleri, köleleştirmeleri yatmaktadır ki bunun sonucunda sosyal hayatta adaletsizlik, eşitsizlik, sömürü ve zulüm ortaya çıkmaktadır.

Tevhidi mücadele, yeryüzünü kana bulayan, insanlara hayatı zindan eden, temel yapısı itibarı ile fitne olan beşerî tağuti sistemlerin ve bu sistemlerin bağlı oldukları emperyalizmin yeryüzünden kaldırılmasına kadar devam eder. Beşerî zorba sistemlere ve emperyalizme karşı Tevhidi bir mücadele ortaya konulmadıkça insanların Hakk’ı, hidayeti, adalet, barış ve güzellikleri içerisinde barındıran ilahi nizama ulaşmaları mümkün değildir.

İnşirah suresi, yüce Allah’ın, Mü’minlere en zor anlarında yardım edeceğini, onlara, karşılaştıkları zorlukları kolaylaştıracağını müjdelemektedir. Bu nedenle Müslümanların, hiçbir zaman ve hiçbir şekilde umutsuzluğa kapılmamaları, yüce Allah’ın kendi yanlarında olduğunu düşünerek daha çok çalışmaları gerekir.

İslâmi davet, süreklilik ister, kesintiyi hiçbir şekilde kabul etmez. Hz. Yunus (as)’ın olayı, davetin kesilmemesi hususunda bir örnek olarak verilmiştir. Bu nedenle Müslüman davetçilerin durup dinlenmeden, bıkıp usanmadan mücadele etmeleri, yalnızca Rab’lerine güvenip tevekkül ederek insanları vahiyle uyararak davet görevlerini sürdürmeleri gerekir.

“Sana vahyedilen şeye tabi ol ve Allah hükmünü verinceye kadar sabret, O, hüküm verenlerin en hayırlısıdır.” (Yunus, 109)

Tevhidi mücadele, zorlukları içerisinde barındıran uzun soluklu bir mücadeledir ve bir hayat boyu devam eden bir sürekliliğe sahiptir. Bu mücadele, Hz. Nuh (as)’da 950 sene süren bir hayatı içine alırken, diğer Risalet önderlerinde ve onların izlerinde giden Tevhid erlerinde hayatlarının sonuna kadar devam etmiştir. Günümüz Müslümanlarının da Tevhidi mücadelelerini hayatlarının sonuna kadar devam ettirmeleri, Sünnetullah’ın gereği ve yüce Allah’ın emridir.

“Ve sana yakin gelinceye kadar Rabb’ine kulluk et!” (Hicr, 99)

İnşirah suresi, İslâmi mücadelenin eylemsel boyutunu ortaya koyan bir suredir. Bu nedenle iman edenlerin, sürekli çalışmaları, bu uğurda her zorluğu göğüslemeleri, zorluklarla karşılaştıklarında sabırla mücadelelerini sürdürmeleri, her türlü zorluğa, en azgın zorbalara karşı bıkıp usanmadan Tevhidi esasları insanlara duyurmaları gerekmektedir.

Tevhid şirk mücadelesinin hemen her döneminde, ilahi mesajın insanlara net olarak ulaşmasını engelleyen zorbalar, zorbaların emrindeki Samiri soylu bel’amlar var olagelmişlerdir. Zorbalar, Tevhidi mücadeleye karşı kaba güç kullanarak engel olmaya çalışırlarken, Samiri soylu bel’amlar, Kur’ani kavramların asıl anlamlarını saptırarak, Hakk’ı batılla bulayarak, Tevhid eri Müslümanları karalayarak Tevhidi esasların net olarak insanlara ulaşmasını engellemektedirler.

Günümüzde oldukça fazla örnekleri bulunan Samiri soylu bel’amların, tarihi süreçte Risalet önderlerine ve Tevhid erlerine karşı sürdürdükleri düşmanlıklarını, Hakk’ı engellemek için yaptıklarını Kur’an şöyle açıklıyor.

“Onlardan önce Nuh kavmi ve onlardan sonraki gruplar da yalanladı ve her ümmet, Rasulü’nü yakalamaya kalkıştı ve batıl ile mücadele ettiler ki onunla Hakk’ı gidersinler; bu yüzden onları yakaladım, bak azabım nasıl oldu!” (Mü’min, 5)

Davetin bütün zorluklarına rağmen Müslüman davetçiler, Rab’lerine tevekkül ederek zorlukları göğüsleyip mücadelelerini sürdürmelidirler. Ancak bu durumda dünyada kolaylığa ve yüce Allah’ın rızasına, ahirette de Rab’lerinin vereceği mükâfata ulaşabileceklerdir.

Sure hakkında yapılan uydurmalar

İnşirah suresi de diğer birçok sure gibi uydurma rivayetlerden, yanlış çarpıtmalardan ve vahyi bulandırma çabalarından nasibini almış, adeta içi boşaltılarak insanlara sunulmuştur. Bu çarpıtma, uydurma ve bulandırma çabalarının temel amacı ise, Tevhidi esasların net anlaşılmasını engellemek, Rasul’ün örnekliği gölgelemektir. Bu bulandırma çabalarına, İslâm’ı yeterince bilmeyenler de alet olmuş, uydurulan şeyler insanlara din diye anlatılmıştır.

Rasulullah (as)’ın, kalbinin yarılıp ameliyat edildiği yalanı

İnşirah suresi hakkında uydurulan hikâyede, zaman ve mekân farklı olmakla beraber, ileri sürülen iddia aynıdır. Uydurulan hikâyeye göre Rasulullah (as), sütannesinin yanında koyunları güderken ya da Miraç’a çıkmadan önce veyahut da Duha suresinin nüzulünden önce sıkıntıya düştüğü bir anda, yanına birkaç operatör melek gelir.

Melekler, Hz. Muhammed (as)’ı yere yatırarak göğsünü yararlar, onun kalbini çıkararak zemzem suyu ile yıkadıktan sonra kalbine hikmet ve iman doldurup yerine koyarlar. Yalancı müfteriler, bu hikâyeyi destekleyen bir sürü sözler uydurmuşlar ve başka hadisleri bu hikâyeye uygun biçimde değiştirip çarpıtmışlardır.

Bu sure hakkında uydurulan hikâye ve Rasulullah (as)’a atılan iftira, birkaç yönden Kur’an gerçeğiyle çelişmektedir. Bunlar;

Birincisi, bu uydurma hikâye, Rasul gerçeğiyle çelişmektedir. Çünkü rasuller, içerisinde yaşadıkları toplum içerisinden çıkarılmış, beşerî özelliklere sahip kimselerdir. Bütün rasuller aynı yasa (Sünnetullah) çerçevesinde Rasul olmuşlardır. Bu nedenle Hz. Muhammed (as)’ın özel bir operasyona tabi tutulduktan sonra Rasul olarak seçilmesi Sünnetullah gerçeğiyle çelişmektedir.

İkincisi, rasuller, öncelikle iman eden kimselere örnek birer şahsiyettirler. Bu örnekliğin olabilmesi ancak o Rasul’ün, öncü olduğu toplum bireylerinin insani ve fiziki özelliklerini aynen taşımasıyla mümkündür. Önderi olduğu toplumun beşerî özelliklerini taşımayan bir kimsenin, toplumu için örnek olması mümkün değildir. Örneğin, bir melek ya da cin, insani özellikler taşımadıkları için insanlara örnek olamazlar. Yüce Allah (cc), meleklerin, ancak meleklere Rasul olarak gönderileceğini bildiriyor.

“De ki: ‘Şayet yeryüzünde huzur içinde yürüyen melekler olsaydı, elbette onlara gökten bir meleği Rasul indirirdik.” (İsra, 95)

Hz. Muhammed (as), Nebi/Rasul oluşu dışında diğer bütün fiziki ve psikolojik özellikleriyle ancak bir beşerdi. O, bir beşerde var olan bütün insani özelliklere sahipti. Yüce Allah (cc) Hz. Muhammed (as)’a, insanlar gibi bir beşer olduğunu söylemesini bildirmiştir.

“De ki: ‘Şüphesiz ben sizin benzeriniz bir insanım; bana vahyediliyor ki, gerçekten ilahınız bir tek ilahtır; artık kim, Rabb’ine kavuşmayı umuyorsa öyleyse salih amel işlesin ve Rabb’ine ibadette hiç kimseyi ortak etmesin.” (Kehf, 110)

Yüce Allah (cc), beşerî özellikler taşıdıkları için rasullerini, iman eden kullarına örnek olarak vermiş, onların da rasulleri örnek alarak dini yaşamalarını, Tevhidi esasları insanlara bildirmelerini istemiştir.

Andolsun sizin için Allah’ın Rasulü’nde, Allah’ı ve ahiret gününü uman ve Allah’ı çok hatırlayan kimseler için güzel bir örnek vardır.” (Ahzab, 21)

Gerçekten sizin için İbrahim’de ve onun beraberindeki kimselerde güzel bir örnek vardır; o zaman kavimlerine dediler ki: ‘Şüphesiz biz, sizden ve Allah’tan başka itaat ettiğiniz şeylerden uzağız, sizi tanımıyoruz. O Bir olan Allah’a iman edinceye kadar sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve nefret ortaya çıkmıştır…” (Mümtehine, 4)

Bu ayetlerden de anlaşılacağı üzere örnek alınacak kimseler, örnek oldukları toplumun beşerî bütün özelliklerine sahip olmalıdırlar. Onların, başka özelliklerle donanmaları örneklik vasıflarını düşürür.

Üçüncüsü, Kur’an, rasullerin de birer beşer olduklarını, bu nedenle bazı durumlarda hata yapabildiklerini, korktuklarını, sıkıntıya düştüklerini, acıktıklarını, üzülüp sevindiklerini, cinsel arzuları olduğunu bu nedenle evlendiklerini, gaybı bilmediklerini bildirmektedir. Bu kural Hz. Muhammed (as) için de geçerlidir.

“Andolsun, biz senden önce de rasuller gönderdik, onları, eşli ve neşretmekle (görevli) kıldık. Allah’ın izni olmadan hiçbir Rasulün, gerçekten bir ayet getirmesi mümkün değildir; her yazının bir süresi vardır.” (Rad, 38)

“Onları, yemek yemeyen ceset yapmadık ve ebedi de değillerdi.” (Enbiya, 8)

“Dediler ki: ‘Bu nedir! Rasul, yemek yiyor, panayırlarda geziyor; ona, bir melek indirilmiş olsaydı, böylece onunla beraber uyarıcı olsaydı.” (Furkan, 7)

“Ey Nebi, Allah’ın sana helal kıldığı şeyi, eşlerinin hoşnutluğunu arzulayarak niçin haram kılıyorsun! Allah bağışlayandır, merhamet edendir.” (Tahrim, 1)

Bütün bu ve benzeri birçok ayette Hz. Muhammed (as)’ın, her insan gibi beşerî özelliklere sahip olduğunu ortaya koymaktadır. Göğsü açılarak kalbindeki beşerî özellikleri temizlenen, böylece önder olduğu insanlardan farklı olan, temsil ettiği toplumun özelliklerini taşımayan bir Rasul, elbette insanlara örnek olamaz!

Kur’an’ın apaçık hükümlerine rağmen Allah Rasulü Hz. Muhammed (as)’ın üzerine iftira atanlar, onda olmayan vasıfları, ona atfederek onun, Müslümanlara olan örnekliğini gizlemektedirler. Bunlar, elbette yüce Allah’a hesaplarını vereceklerdir.

Rasulullah (as)’ın, kalbinin yarıldığı, diğer insanlardan farklı olduğu iddiası, koca bir yalan ve Rasulullah (as)’a atılan bir iftiradır. Aslında bu iddia ve iftira, Rasulullah (as)’ın örneklik vasfını ortadan kaldırmak için bilinçli bir şekilde uydurulmuştur.

Rasulullah (as)’ın üzerine atılan bu iftiraları, gerçek zanneden, Kur’ani bir bilgiye sahip olmayan kimseler, Rasulullah (as)’ın, üstün özelliklere sahip olduğunu, bu nedenle ilahi mesajı anlattığını, kendilerinin ise Rasulullah (as) gibi olamayacaklarını ifade ederek onun gibi insanlara İslâm’ı anlatamayacaklarını söylemektedirler. Bu saçma sapan düşüncenin sorumluları, elbette birinci derecede bu yalanı uyduranlardır. Dinlerini gereğince öğrenmeyen kimseler ve Hakk’ı batılla bulayıp gerçekleri gizleyen Samiri soylu bel’amlar da en az o yalanı uyduranlar kadar sorumludurlar.

Surenin Açıklaması

1- Açmadık mı senin için göğsünü!

Şeraha; açmak, genişletmek, genişlik ve huzur vermek, güvene kavuşturmak ve rahatlatmak anlamlarına gelmektedir.

Açmadık mı senin için göğsünü! Göğsün açılması, kişinin iman ve hidayete ulaşmasıdır. Bunun zıddı ise, küfür ve şirkin kapladığı bir kalbin dar, tıkanık olması, sıkıntı ve bunalım içerisinde bulunmasıdır. Nitekim yüce Allah (cc), göğüslerdeki sıkıntıları gidererek göğsü rahatlatıp genişleten Kitabını gönderdiğini bildirmiştir.

Ey insanlar, gerçekten size Rabb’inizden bir öğüt gelmiştir; göğüslerde olana şifa ve Mü’minler için hidayet ve rahmettir.” (Yunus, 57)

İnsan, kimi zaman üstesinden gelemediği konu ve olaylar karşısında sıkıntıya düşer, hatta bunalıma girer; bazen de insanların söyledikleri karşısında cevap vermekte zorlanır, sıkıntı duyar. İnsan, zorlandığı konu ve olayların çözümünü bulmak ya da insanlara gerekli cevapları verebilmek için çare arar, bulamadığı zaman ise göğsü daralır, kalbi sıkışır.

Andolsun biliyoruz ki, gerçekten senin, onların dedikleri şeylere göğsün daralıyor.” (Hicr, 97)

Günümüzde var olan zulmün, adaletsizliğin, insan hakları ihlallerinin, şirk ve küfrün bir benzerinin vuku bulduğu Mekke’de aklıselim, dürüst insanlar, toplumda var olan gayri insani durumlara karşı sıkıntı duyuyor, bunların giderilmesi için çözüm arıyorlardı. Bunlardan birisi de hiç kuşkusuzdur ki, toplum içinde el-Emin sıfatıyla tanınan Hz. Muhammed (as) idi.

Hz. Muhammed (as), içerisinde yaşadığı toplumdaki bozukluklara karşı samimiyetle çözüm aramış, samimi ve dürüst olan arkadaşlarıyla Hılf el Füdul gibi bazı oluşumlarda bulunmuştur. Ancak o, bütün uğraşılarına rağmen toplumsal bozukluğa herhangi bir çözüm bulamamıştı ve Rabb’i, onun samimi çözüm arama çabalarına, yardım etmiş, ona çözüm yollarını göstermiştir.

“Ve seni şaşırmış buldu sonra hidayete iletti.” (Duha, 7)

Hz. Muhammed (as)’ın, göğsündeki sıkıntıları gideren yüce Allah (cc), tıpkı Hz. İbrahim (as) ve Hz. Musa (as)’a da genişlik verip kalplerindeki sıkıntıları giderip göğüslerini açtığı gibi ona da genişlik vermiştir.

Şirk ve küfür içerisinde yüzen toplumu için çözüm arayan Hz. İbrahim (as)’a ve Fir’avn’ın zulmüne karşı göğsünde sıkıntı duyan Hz. Musa (as)’a yüce Allah (cc) çözümler göstermiş, onların göğüslerinde var olan sıkıntıları gidererek onlara genişlik vermiştir.

– “Fir’avn’e git, o, gerçekten tuğyan etti.

– (Musa) dedi ki: ‘Rabb’im, benim göğsümü aç, işimi kolaylaştır, dilimden düğümü çöz ki sözümü anlasınlar, ailemden bana bir vezir kıl, Kardeşim Harun’u.

– (Allah) buyurdu: ‘Ey Musa, muhakkak sana istediğin verildi.” (Taha, 24-28,36)

Rasulullah (as)’ın üzerine iftira atan müfterilerin mantığından bakılacak olursa bu ayetler şöyle anlaşılacaktı. Hz. Musa (as)’ın, “Rabb’im, benim göğsümü aç” dileğine karşılık yüce Allah (cc), operatör meleklerini gönderip onun kalbini ameliyatla açması gerekirdi.

Aynı anlayışa göre Hz. Musa (as)’ın, “dilimden düğümü çöz” sözünden onun dilinin bir şeyle tutulup bağlandığı ve yüce Allah’tan bu tutukluluğu çözmesini istediği anlaşılır. Oysa Hz. Musa (as)’ın dilinin düğümü, onun konuşma zorluğu çektiği konusundadır.

Yüce Allah (cc), Hz. Musa (as)’ın duasını kabul ederek kalbini, sıkıntı çektiği durumdan kurtarmış, konuşma yeteneğini düzeltmiştir. Yüce Allah (cc), sıkıntıya düşüp kendisinden yardım isteyen her dürüst, seviyeli ve aklıselim insana, her zaman yardım etmiş, etmektedir ki bu, O’nun rahmetinin gereğidir.

Göğsün daralması ve açılması

Açmadık mı senin için göğsünü! İman etmek, insana huzur ve genişlik verir, oysa iman etmeyen bir kişinin kalbinde bunalım ve huzursuzluk eksik olmaz. Bu kimseler, sürekli olarak psikolojik sorunlar yaşarlar, içerisine düştükleri zorluk ve sıkıntıların, bunalım ve sorunların çözümünü bulamayan bazı kimseler, intiharı çözüm görüp hayatlarına son verirler.

İntihar olaylarının, genellikle iman etmeyen ya da imanına şirk bulaştıran kimseler arasında vuku bulması bunun apaçık bir göstergesidir. Yüce Allah (cc), iman eden ile iman etmeyen insanlar arasındaki farkı şöyle belirtmektedir.

Artık kim isterse Allah, gerçekten onu hidayete iletir, İslâm’a onun göğsünü açar ve kim isterse, onu da dalalete düşürür, onun göğsünü, dar, sıkıntılı yapar, sanki gerçekten göğe yükseliyor. İşte Allah, iman etmeyen kimselerin üstüne böyle pislik koyar.” (En’am, 125)

“Allah’ın, kendisinin göğsünü İslâm’a açtığı kimse mi, işte o, Rabb’inden bir nur üzerindedir? Artık yazıklar olsun Allah’ın zikrinden kalpleri sıkıntı duyanlara, işte onlar apaçık bir dalalet içerisindedirler.” (Zümer, 22)

İdaresi altında yaşanılan şirk, küfür ve zulüm düzenlerine, gayri İslâmi ve gayri insani tutum ve davranışlara karşı yapacakları bir şeyi olmayan, bu zulüm ve adaletsizlikleri durdurmak için çözüm üretemeyen akıl sahibi kimseler, sürekli bir rahatsızlık ve sıkıntı duyarlar. Öyle ki bu insanların, olaylar karşısında çoğu kez kalpleri daralır, göğüsleri sıkışır, nefes almakta zorlanırlar. Bu durumun çözümü ancak gereğince Tevhidi esaslara iman etmek, hayatı Kur’ani ölçülere göre düzenlemektir.

Yüce Allah (cc), Kur’an’ın, kalplerin sıkıntısına çözüm getirip şifa verdiğini, iman etmeyenlerin ise ziyanını artırdığını bildirmektedir.

“Kur’an’dan indirdiğimiz o şeyler, Mü’minlere şifa ve rahmettir ve zalimlere hüsrandan başka bir şey artırmaz.” (İsra, 82)

Bütün bu açıklamalardan da anlaşılacağı üzere bu suredeki göğsün açılması, müfterilerin iddialarını çürütmektedir. Operatör meleklerle Rasulullah (as)’ın, yatırılarak göğsünün açıldığı, kalbinin çıkarılıp yıkandığı, koskoca bir yalandan başka bir şey değildir.

Ancak Kur’ani esaslara gereğince teslim olmakla sorunlar çözülebilir

Göğsün genişlemesi: ‘Kur’an’ın kalplere şifa olması’, ‘belini büken yükün üzerinden atılması’ ifadelerinden de anlaşılıyor ki daralan göğüslerin açılması, genişleyip huzura kavuşması ancak iman edilmesi, Kur’ani ölçüler içerisinde hareket edilmesi ile mümkündür ve ancak bu durumda insan, altında ezildiği sorunlara çözüm bulabilir.

2-3- Senden yükünü indirdik ki o, belini çökertmişti.

Küfür ve inançsızlıktan kaynaklanan günah, kişi için nasıl bir yük ise olaylar karşısında çözümsüz kalmak, bocalayıp çıkmaza girmek de insan için bir yüktür. Tüm bu yüklerden kurtulmanın tek yolu da iman etmek, hidayet bulmak ve İslâmi esasları hayat prensibi edinmektir. Ancak bu durumda insanın kalbini sıkıp göğsünü daraltan, omuzlarında var olan, belini büken ağırlık kendiliğinden gidecek, sorunlar karşısındaki acziyet bitecek, sorunlar, en güzel şekilde çözüme kavuşturulacaktır.

Günümüzde sorunların temelinde yüce Allah’ın indirdiği esaslardan yüzçevrilmesi, bu hükümlerinin ikinci plana itilmesi, ayetlerin bir kısmının alınıp bir kısmının terk edilmesi yatmaktadır. Bu nedenle yüce Allah’ın rahmet ve yardımı tahakkuk etmediğinden dünyayı zulüm kaplamakta, Müslüman olduklarını iddia edenler, zillet içerisinde çırpınmaktadırlar. Oysa yüce Allah (cc), kendisine yönelip yardım isteyen Mü’minlere bundan önce yardım etmiş, onların, sorunların üstesinden gelmelerini sağlamıştı.

“Şimdi Allah, sizden (yükü) hafifletti, elbette sizde zayıflık olduğunu biliyor, artık şayet sizden sabreden yüz kişi olsa, ikiyüze galip gelir ve şayet sizden bin kişi olsa, ikibine Allah’ın izniyle galip gelir. Allah sabredenlerle beraberdir. (Enfal, 66)

Yüce Allah (cc), kendisine yönelen Mü’min kullarına her zaman yardım edeceğini, yol göstereceğini, Kendisine yönelenleri yücelteceğini bildirmektedir. Yüce Allah’a yönelmek ise, kişinin her konuda vahyi esaslara uygun hareket etmesi, sorunlarını bu esaslara uygun bir şekilde çözüme kavuşturmasıdır.

4- Ve senin şanını yücelttik!

İman ve teslimiyet öyle bir yücelik ve üstünlüktür ki, iman ettiği esaslar doğrultusunda yaşadığı sürece iman eden kişi, yücelip şeref kazanacak, imandan uzaklaştığı, inancı doğrultusunda yaşamadığı sürece de alçalıp zillete düşecektir. Yüce Allah (cc), kendi dinine yardım eden, iman ettiği esaslar doğrultusunda yaşayan, Tevhidi esasları küfür, şirk ve fısk içinde yüzen insanlara ulaştırmaya çalışan kimseleri, dünya ve ahirette yüceltir.

“Andolsun size bir kitap indirdik, onda şerefiniz var, artık akletmeyecek misiniz! (Enbiya, 10)

Akıllı kimselerin, yücelmek için yapacakları şey kendilerine yol gösterip onları yüceltecek Kur’an’a tabi olmaları, onu, bir yaşam tarzı haline getirmeleridir. Kur’an’ı ahlak edinip yaşayan, Tevhidi esaslara insanları davet eden, onca sıkıntıya, uğradığı sözlü ve fiziki eziyetlere rağmen zerre kadar mücadelesinden taviz vermeyen Hz. Muhammed (as), Mekke toplumu içerisinde kendi halinde bir birey iken, Rabb’i onun şanını yüceltmiş, üstün kılmıştır.

Günümüzde, iki milyardan fazla insanın gönlünde sevilen, onlara, en güzel örnek ve önder olan Rasulullah (as), milyonlarca insanın, onun getirdiği Tevhid uğrunda canını seve seve feda edebileceği bir şahsiyettir.

Hz. Muhammed (as), Tevhidi esasları insanlara ulaştırdığı, bu uğurda mücadele ettiği için dünya hayatında milyarlarca insanın gönlünde taht kurmuş, sürekli rahmetle anılmış, ahirette de cennetle mükâfatlandırılarak yüceltilmiş, makam-ı Mahmud’a çıkartılmıştır.

Bu yüceltilme, elbette hem diğer tüm Risalet önderleri hem de Tevhidi ilkeler uğruna mücadele eden Tevhid erleri için söz konusudur. Çünkü Kur’an, iman edenler için bir şereftir ve ancak bu şerefi kuşananlar yüceleceklerdir. Bu yüceltilme, öyle oturulduğu yerden kolayca elde edilebilecek bir makam, bir şeref değildir.

Her zorlukla beraber elbette bir kolaylık vardır

Elbette ki her nimetin bir külfeti, her değerin bir bedeli vardır! Tevhidi esaslar gibi büyük bir nimetin, davetçiye hiçbir sıkıntı vermeden, çok kolay bir şekilde, oturularak ifa edilmesi elbette sözkonusu olamaz. Çünkü böyle yüce bir nimetin, insana kazandıracağı mükâfatın ve yüksek değerin, ucuz ve zahmetsiz bir şekilde elde edilmesi mümkün değildir.

Zorlukları aşmak, ancak iman edilen esaslara uygun hareket etmek, karşılaşılacak zorluklara göğüs germek ile mümkün olabilir. İşte ancak o zaman yüce Allah’ın vadettiği kolaylıklara ve mükâfatlara ulaşılabilecektir.

5-6- İşte gerçekten zorlukla beraber bir kolaylık vardır, elbette zorlukla beraber bir kolaylık vardır.

İslâm, insan fıtratına en uygun dindir; fıtratlarına uygun olan İslâm’ı kabul edenler, hiçbir şekilde sıkıntı ve zorluk çekmezler. Diğer yandan yüce Allah (cc), insanlara zorluk yüklemez, onlar için kolaylık diler.

“Bu Kur’an’ı sana sıkıntı çekmen için indirmedik.” (Taha, 2)

“Allah için cihat edin, hakkıyla O’nun için mücadele edin; O, sizi seçti ve dinde size hiçbir güçlük yüklemedi; babanız İbrahim’in milleti/dini (üzere olun). O, Rasul’ün size şahit olması ve sizin de insanlara şahit olmanız için, bundan önce de bunda da size ‘Müslümanlar’ ismini verdi. Öyleyse namazı kılın, zekâtı verin ve Allah’a sarılın; Mevla’nız O’dur ne güzel Mevla ve ne güzel yardımcıdır!” (Hac, 78)

Yüce Allah (cc) dinde kolaylık dilemiştir, o halde bu surede ifade edilen zorluk nedir? Hangi zorlukla beraber bir kolaylık vardır? Bu soruların cevabını yine Kur’an’ın kendisi vermektedir. Bunlar:

Dünya hayatına olan düşkünlük: Dünyada ebedi kalmayı ve burada rahat etmeyi düşünen insanoğlu, alışkanlıklarından, elde ettiği maddi imkânlardan vazgeçmek istemez. Bu nedenle de bu rahatını sağlayan işleri ve elde ettiği maddi değerleri daha da artırmak için çabalar durur. Böyle kimselere, Allah yolunda mücadele etmesi, elde ettiği mallarından infak etmesi istendiğinde bu talep zoruna gider, yapmak istemez. Dünya hayatını gaye edinen böyle kimseler için rahatlarını bozmak, mallarından fedakârlık yapmak oldukça çok zordur.

“Ona, iki düz tepe gösterdik; fakat o zorluğa atılamadı, anlıyor musun nedir, o zorluğun ne olduğunu! Bir köleyi, fidyesini verip azat etmek yahut açlık gününde yedirmektir, yakınında bulunan yetimi ya da yoksulluk içinde olan miskini, sonra iman eden kimselerden olup sabrı tavsiye etmek ve merhameti tavsiye etmektir.” (Beled, 10-17)

İnfak yapmak, insanlara yardım etmek, mala olan düşkünlük nedeniyle bazı kimselere oldukça zor gelir. Özellikle yeterince iman etmeyenler için mücadele ederek sabır ve merhametle insanlara Tevhidi esasları anlatmak oldukça zordur.

Şeytan (aleyhillane)nin vesvese vermesi: Şeytan (aleyhillane), insanların yüce Allah’ın yoluna dönmelerini engellemek için onlara vesvese verir, onların iman etmelerini ve imanları doğrultusunda çalışmalarını sürekli zor gösterir. Yeterince iman etmeyenler, yüce Allah (cc) için yapacakları her şeyden sıkıntı duyarlar, yapmak istemezler.

(İblis) dedi ki: ‘O halde beni azdırmana karşılık onlar için senin doğru yolunun üstüne oturacağım, sonra önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından onlara geleceğim ve onların çoğunu şükredenlerden bulamayacaksın!” (A’raf, 16-17)

Şeytan sizi, fakirlikle korkutur ve iğrenç şeyleri size emreder ve Allah, Kendisinden bir mağfiret ve üstünlüğü size vadediyor; Allah (her şeyi) kuşatandır, bilendir.” (Bakara, 268)

Kişinin yeterince iman etmemesi: Gereği gibi iman etmeyenler, gerçekten iman etmenin kendilerine kazandıracağı sonucu bilmediklerinden Allah’a kulluk etmekte zorlanırlar, sıkıntı duyarlar.

Onlardan, infaklarının kabul edilmesini engelleyen şey, ancak gerçekten onların, Allah’ı ve Rasulü’nü inkâr etmeleri ve onların, ancak üşenerek namaza gelmeleri ve onların, ancak isteksiz infak etmeleridir.” (Tevbe, 54)

Gerçekten iman edenler, Rab’lerine saygı duyanlar dışındakilere yüce Allah’a kulluk yapmak oldukça ağır gelir.

“Sabır ve namazla yardım isteyin, şüphesiz o, boyun eğenlerden başkasına elbette ağır gelir.” (Bakara, 45)

Fiziki ve psikolojik zorluklar: İnsan, gücünün sınırlı oluşu, yeni karşılaştığı konulara ve durumlara, fiziki ve psikolojik olarak intibak etmekte bazı zorluklar yaşar. Ancak fiziki ve psikolojik olarak hazırlanması sonucunda her şeye kolayca ulaşacaktır. Örneğin, ilk defa bir aracı kullanmaya başlayan kimse, oldukça zorlanır, heyecanlanır, eli ayağına dolaşır. Tıpkı Risalet ile ilk görevlendirildiklerinde Hz. Musa (as) ve Hz. Muhammed (as)’ın gösterdikleri reaksiyon gibi. Ancak zaman içerisinde Rab’lerine olan güvenleri, imani olgunluğa ulaşmaları sonucunda daveti ortaya koymaları onlara hiçbir sıkıntı getirmemiştir. Bu durum ilk iman eden kimseler için de söz konusudur.

İslâmi esaslara iman edip Tevhidi ilkeler doğrultusunda hareket eden bir kimse, yakın çevresinden, içerisinde yaşadığı toplumdan, idaresi altında bulunduğu siyasal sistemden çeşitli derecelerde tepkiler görür. Bu nedenle de fiziki ve psikolojik olarak sıkıntı çeker, zorlanır. Ancak imanının güçlenmesi, Rabb’inden kendisine vadedilen mükâfatların büyüklüğü ve yaşanan toplumsal sıkıntıların giderileceği umudu ile insan, karşılaştığı sorunları ve zorlukları rahat bir şekilde aşarak kolaylıklara ulaşacaktır.

Elde edilecek değerler: Hiçbir değer, bedel ödenmeden elde edilemez; büyük değerler, büyük bedeller ödenerek elde edilir. İnsan, büyük hedeflere, üstün yüceliklere ulaşmak istiyorsa, bu amacı uğrunda çok çalışmak, yorulmak, zorlukları göğüslemek, fedakârlık yapmak, bedel ödemek zorundadır. İşte ancak o durumda insan, istediği hedefe, arzuladığı yüceliğe ulaşabilir.

İnsanın, büyük fedakârlıklar sonucu zorlukları kuşanarak ulaştığı hedef, artık onun için kolaylık yeridir. Dünya hayatında yüce Allah’ın rızasını kazanmak için iman ettiği Tevhidi esaslar doğrultusunda mücadele eden, maddi, bedeni, fikri ve zaman olarak fedakârlıkta bulunan, inancı doğrultusunda sıkıntı çekip zorluklarla karşılaşan kimseler, yüce Allah’ın rızasına ve O’nun vereceği mükâfatlara kolaylıkla ulaşacaklardır.

Zorlukları aşmanın yolu, Kur’ani esaslara uygun hareket etmektir

İnsanlar için zor görünen her şeyin çözümünü yüce Allah (cc) belirtmiş, kolaylıklara nasıl ulaşılacağını bildirmiştir. Bu kolaylıkların en nihai olanı da kişinin ahirette elde edebileceği mükâfatlardır. Bu, yüce Allah’ın vaadidir.

“Ahiretin, senin için öncenden hayırlıdır ve yakında Rabb’in, sana verecek, böylece razı olacaksın.” (Duha,4-5)

“O ki, malını vererek temizlenir ve o, yanındaki bir kimseye, bir nimet karşılığında vermez, yalnızca yüce Rabb’inin yüzünü/rızasını ister; elbette yakında o, razı olacaktır.” (Leyl, 18-21)

“Amma kim verip (infak edip) sakınırsa ve en güzeli tasdik ederse, işte onu en kolaya muvaffak kılarız.” (Leyl, 5-7)

Bu ayetler, iman edenlerin dünya hayatında Allah’ın rızasını kazanmak ve inançları doğrultusunda yaşamak için karşılaştıkları zorluklar sonucunda ulaştıkları kolaylıkları ortaya koymaktadır. İman edenler için bir de dünya hayatındaki kolaylıklar vardır. Çünkü yüce Allah (cc), hiç kimseyi gücünün üstünde mükellef tutmaz.

Bir nefse, onun gücü dışında külfet yüklemeyiz ve yanımızda Hak ile konuşan bir kitap vardır ve onlara asla zulmedilmez.” (Mü’minun, 62)

Dünya hayatında elbette kimi zorluklar vardır, ancak bunlar, kesinlikle insanın gücü üstünde değildir. Özellikle yüce Allah’ı razı etmek hususunda iman edenler, birçok sıkıntı çekecek, birçok zorlukla karşılaşacaklardır. Bu, iman etmenin, inanılan esaslar doğrultusunda yaşamanın ve cenneti arzulamanın bir gereğidir.

Gerçekten insanlar: ‘iman ettik’ demekle ve onlar, imtihan edilmeden muhakkak bırakılacaklarını zannediyorlar mı! Andolsun onlardan önceki kimseleri imtihan ettik, Allah doğruları böylece ayırdedecek ve yalancıları da böylece ayırdedecektir.” (Ankebut, 2-3)

Yüce Allah’ın rızası gibi yüce bir değer, bunun sonucunda ahiret gününde verilecek cennet gibi büyük bir mükâfat, elbette kolay kazanılacak bir şey değildir. Bunlar, ancak değerlerinin büyüklüğüne yaraşır bedeller ödenerek elde edilebilirler. Oturdukları yerden, hiçbir sıkıntı ve zorlukla karşılaşmadan yüce Allah’ın rızasını ve cenneti kazanacaklarını zannedenler, bu zanlarında yanılmakta, ancak kendilerini kandırmaktadırlar.

“Şüphesiz Allah, Mü’minlerden canlarını ve mallarını, gerçekten onlara Cenneti vererek satın almıştır. Allah yolunda savaşırlar, sonra öldürürler ve öldürülürler; Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da onun gerçek bir vaadidir, kim, Allah’tan daha çok ahdine vefa edebilir! Öyleyse O’na sattığınız şeye ve satın aldığınıza sevinin; işte o, büyük kurtuluştur.” (Tevbe, 111)

Dünya hayatını ve süsünü gaye edinip günlerini gün edinenler için bu bedeli ödemek elbette zordur. Oysa imanın hazzına ulaşmış, iman edilen esaslar doğrultusunda yaşamayı ilke ve şiar edinmiş kimseler için bu bedelleri ödemek hiç de zor değildir! İman edenler, Allah yolunda dünyevi tüm değerlerini ortaya koyarak mücadele ederler ve hiçbir şekilde yılmazlar, usanıp bıkmazlar.

“Ey iman eden kimseler, sabredin ve sabırda direnin, bağlanıp kenetleşin ve Allah’tan sakının, ta ki kurtulasınız.” (Al-i İmran, 200)

Nebilerden nicesi savaştı, onunla beraber birçok rabbaniler de, ancak Allah yolunda onlara isabet eden şeylerden cesaretleri kırılmadı, zayıflık göstermediler ve küçük düşmediler. Allah sabredenleri sever.

Onların sözleri, ‘Rabb’imiz, bizim günahlarımızı ve işimizdeki aşırılıklarımızı bağışla, ayaklarımızı sabit kıl ve kâfirler toplumuna karşı bize yardım et’ demelerinden başka olmadı. Bunun üzerine Allah, dünya mükâfatının ve ahiret mükâfatının en güzelini onlara verdi, Allah, güzel davrananları sever.” (Al-i İmran, 146-148)

İşte dünya ve ahirette Mü’minler için her zorluktan sonra ulaşılan kolaylıklar ve büyük mükâfatlar, bunlara ancak imanın hazzını tadanlar ulaşabilirler. Müslümanlar, Rab’lerinin kendilerine vadettiği kolaylıklara ve güzelliklere ulaşabilmek için hiçbir şekilde boş durmazlar, sürekli olarak Rab’lerini razı edebilmek için çalışırlar.

7- İşte o zaman kendini hasrederek çok çalış.

İslami mücadele süreklilik gerektiren bir sorumluluk ve görevdir, iman eden birey için durmak, dinlenmek, tatil yapmak, ara vermek sözkonusu değildir. Risalet tarihinde, iman edenlerin, Tevhid erlerinin ve Risalet önderlerinin durup dinlendiği görülmemiştir.

Andolsun Nuh’u kavmine gönderdik, böylece onların içinde elli yıl müstesna, bin sene kaldı, nihayet onları, zulmederlerken tufan yakaladı.” (Ankebut, 14)

950 sene boyunca kesintiye uğramadan, eleştiri, itham, karalama ve iftiralara aldırış edilmeden, bıkıp usanmadan, zorba güçlerin baskı ve zulmünden korkup çekinmeden, gece gündüz demeden sürdürülen bir mücadele ile amaçlanan gayeye ulaşılabilir.

Dedi ki, ‘Rabb’im, şüphesiz ben kavmimi, gece gündüz davet ettim; fakat benim davetim, onların kaçışlarından başka bir şey artırmadı ve şüphesiz ben her zaman onları, davet ettim onları mağfiret etmen için; parmaklarını kulaklarına koydular, giysilerine büründüler, direttiler ve büyüklük tasladılar, kibirlendiler.

Sonra gerçekten ben, onları açıkça davet ettim, sonra elbette ben, onlara açıktan söyledim, gizli gizli söyledim.” (Nuh, 5-9)

İman ettikten sonra ölüm gelinceye kadar süren uzun soluklu bir mücadeleyi üstlenen Mü’minler için artık bir tek amaç, Rab’lerini razı etmek için durup dinlenmeden, Rab’lerinin indirdiği esaslar uğruna mücadele etmektir. Bu öyle bir mücadeledir ki, bir konu bittiğinde diğer bir konu üzerinde yoğunlaşacak, bir yerden sürülünce diğer bir yerde devam ettirilecek, dünyevi bütün değerlerden daha önemli ve öncelikli olan bir mücadeledir. Bu mücadelede esas alınacak tek ölçü, yüce Allah’ın rızası, tek müracaat kaynağı yüce Allah’ın indirdiği esaslar, mücadele örneği, başta Hz. Muhammed (as) olmak üzere tüm rasullerdir.

8- Ve böylece Rabb’ine rağbet et.

Tevhidi mücadelede heva ve hevesin, vahiy dışı güçlerin istek ve kurallarının yeri yoktur. Bu mücadelede kimi çıkarlar elde etmek ya da zorba güçlerin baskı ve zulmünden korunmak için tağuti sistemlerin izin verdiği parti, dernek ve vakıf gibi şirk kurumlarında bulunmak, bunlara destek vermek kesinlikle yoktur. Tevhidi mücadeleyi, asıl metot ve mecraından saptıranlar, yüce Allah’a yönelmemiş, tağuta iman ederek ona yönelmişlerdir ki bu kimseler ancak müşrik ve kâfirdirler.

Müslüman bir kimse için her konu ve durumda yüce Allah’a yönelmek, O’nun indirdiği Kur’ani esaslara müracaat etmek, vahyi esaslar doğrultusunda hareket etmek asıldır. En zorlu mücadelelerde sıkıntıya düşüldüğünde yüce Allah’a yönelmek Müslümana, zorlukları aşmayı kolaylaştıracak, yüce Allah’ın rızasının kazanılmasını da sağlayacaktır.

Şüphesiz senin için uzun süre (Rabb’ini) yüceltme vardır. Rabb’inin ismini anlat ve sen yöneldikçe O’na yönel. Doğunun ve batının Rabb’idir; O’ndan başka ilah yoktur, öyleyse O’nu vekil edin.” (Müzzemmil, 7-9)

İslâmi mücadelede her konu ve durumda yüce Allah’a yönelen Mü’min birey, karşılaştığı tüm zorlukları kolaylıkla aşacak, yüce Allah’ın lütuf ve yardımı ile O’nun vadettiği hedefe ulaşacaktır.

Önceki rasullerin, Hz. Davut (as), Hz. Süleyman, (as), Hz. Eyyub (as) ve diğerlerinin Rab’lerine yöneldikleri gibi her konu ve durumda yalnızca yüce Allah’a yönelmek iman ve teslimiyetin gereği ve sonucudur.

“Davud’a, Süleyman’ı ihsan ettik; ne güzel kuldu, şüphesiz o, (Bize) yönelirdi.” (Sad, 30)

“(Eyyub’e) ve eline bir demet sap al, böylece onunla vur ve sakın yeminini bozma. Gerçekten Biz onu, sabreder bulduk, ne güzel kuldu, şüphesiz o, (Bize) yönelirdi.” (Sad, 44)

Dünya hayatında Rab’lerine yönelip sorunlarını Kur’ani ölçülere uygun çözüme kavuşturanlar, dünyada zorlukların üstesinden kolayca gelecekleri gibi ahirette de Rab’lerinin kendilerine lütfettiği mükâfatlara ulaşacaklardır.

Cennet de muttakilere yaklaştırılır, uzak değildir. ‘Bu, size vadedilen şeyler; her yönelen, koruyan, görmediği halde Rahman’a saygılı olan, yönelmiş bir kalp getiren kimseleredir!’ Ona, selametle girin; bu, ebedilik günüdür.” (Kaf, 31-34)

Selam olsun Allah için zorlukları göğüsleyip mücadele edenlere, selam olsun Allah için -canları da dahil- dünyevi tüm değerlerinden vazgeçenlere!

Tarafından yazılmıştır
Dada fazla: admin

KÂİNATTAKİ BÜTÜNLÜK (TEVHİDE ÇAĞRI)

“Eğer Allah’tan başka ilahlar olsaydı, (yerin, göğün) ikisi de bozulurdu. Arşın sahibi...
Daha fazla oku

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir