Press ESC to close

Furkan Süresi

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم

FURKAN SURESİ

GİRİŞ

Hak batıl, Tevhid şirk mücadelesinin en önemli ve en öncelikli nedeni, hiç kuşkusuzdur ki, egemenliğin yalnızca yüce Allah’a ait olduğu gerçeğini, Allah’ın mülkünde egemenlik iddia edenlere ve onlara tabi olanlara anlatıp kabul ettirmektir. Çünkü egemenlik, insanlar üzerinde uluhiyet, rububiyet ve meliklik sıfatlarını içeriğinde barındırmaktadır. Bu ise, hiçbir kuşkuya yer vermeyecek şekilde yalnızca yüce Allah’a aittir.

Yüce Allah’ın mülkünde, egemenlik iddiasında bulunan bir kimse, aynı zamanda insanlar üzerinde uluhiyet, rububiyet ve meliklik iddiasına kalkışmıştır. Bu kişi ya da kişiler, ister açıkça ifade etsinler isterse etmesinler, bu sıfatların gerektirdiği işleri yapmaları nedeniyle ilah olduklarını iddia etmişlerdir. Egemenlik iddiasına kalkışıp insanların hayatları üzerine hüküm koyanları destekleyen, onlara yardım eden, koydukları yasalara boyun eğen kimseler de, ister açıkça söylesinler, isterse söylemesinler, o kişi ya da kişileri ilah, rab ve melik edinmişlerdir.

Yüce Allah (cc), Kendi mülkünde egemenlik iddiasına kalkışanların, ne kadar aciz olduklarını ortaya koymakta ve onlara inananları da bu konuda uyararak tapındıkları ile beraber ateşe atılacaklarını bildirmektedir.

Egemenlik, yarattıkları üzerine hüküm koymayı, onlara rızık vermeyi ve hayatı düzenlemeyi gerekli kılar. İnsanlar üzerinde, Allah’tan başka egemelik iddiasına kalkışan kimseler, ne yaratma, ne rızık verme, ne de hayatı düzenleme gücüne ve yeterliliğine sahiptirler. Bunlar, kendileri aciz ve zavvallıdırlar; kendilerine bile fayda ve zarar veremeyecek kadar aciz ve zavallı olan kimselerin ise ilah olmaları elbette mümkün değildir.

Mülkünde hiçbir ortağı bulunmayan yüce Allah (cc), Uluhiyet, Rububiyet ve Melikliğin yalnızca kendisinde olduğunu insanlara bildirmek için ardı ardına elçilerini göndermiştir. Ancak yüce Allah’ın mülkünde egemenlik iddiasına kalkışan ve Kur’ani tanımla azgınlaşıp tağutlaşan kimseler, egemenliğin yalnızca yüce Allah’a ait olduğunu söyleyen elçilere karşı çıkmış, onları inkâr etmişlerdir.

“Kavminden, kendilerine dünya hayatında bol nimet verdiğimiz o inkâr eden ve ahiret buluşmasını yalanlayan eşraf takımı dedi ki: ‘Bu da sizin gibi bir insandan başka bir şey değildir, sizin yediğinizden yiyor, içtiğinizden içiyor.” (Mü’minun, 33)

Gündemi saptırarak gerçeklerden yüzçevirmek inkâr edenlerin değişmeyen mantığıdır. Yüce Allah’ın yegane tek ilah olduğunu bildiren rasullerin kendilerine söylediklerini duymazdan gelen azgın inkârcılar, açık bir şekilde bu gerçeği inkâr edemedikleri için onun yerine elçilerin kişilikleri üzerinde durmuşlar, elçileri kınayıp yermişlerdir.

Rasulleri inkâr edip onlara hakaret ederek küçümsemek, her dönem inkârcılarının adeta sünneti olmuştur. Bu durum, günümüz müşrikleri tarafından da sürdürülmekte, rasuller ve özellikle son Rasul (as) inkâr edilmekte, geçmişte kaldığı iddia edilerek yüce Allah’ın alınmasını emrettiği rasullerin örnekliğini inkâr edilmektedir. Onlar, bu inkârları ile Kur’an’ı hevalarına göre tevil ederek kendilerince bir yol bulmaktadırlar. Onların, rasulleri ve son Rasul Hz. Muhammed (as)’ı inkâr etmeleri, yüce Allah’ın bildirdiği üzere apaçık bir küfürdür.

“Onlar ki, Allah'ı ve rasullerini inkâr ederler, Allah ile rasullerinin arasını ayırmak isterler, ‘Kimine inanırız, kimini inkâr ederiz’ derler; bu ikisi arasında bir yol tutmak isterler; işte onlar gerçek kâfirlerdir. Biz de kâfirlere alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır!” (Nisa, 150-151)

Rasulleri inkâr edenler, Kur’an’ı da gereğince hayatlarında uygulamayan, hevalarının isteklerini ölçü edinip ona uyarak sapmışlardır. Bunların, rasulleri inkâr etmelerinin temel nedeni, ilahi hükümleri hayatlarına uygulamak istememeleridir. Çünkü rasulleri örnek edinmeleri halinde Kur’an’ı bir bütün olarak yaşayacaklardır. Bunu yapmadıkları için rasullerin örnekliğini inkâr etme yolunu seçmişlerdir.

Bir başka inkârcı grup ise, yüce Allah’ın Uluhiyet ve Rububiyetini inkâr ederek O’nun yanında yardımcılar edinmekte, O’na ortaklar koşmaktadırlar. Onlar, yücelttikleri bazı kimselerin, yüce Allah’ın yanında söz sahibi olduklarını iddia ederek Allah’ın mülkünde O’na ortaklar koşmaktadırlar.

Bazı kimseler de, Peygamber (as)’ı yüceltmek adına onu, adeta yüce Allah’a eş tutmakta, Peygamber (as)’ı yüce Allah’ın (hâşâ) rakibi imiş gibi sunmaktadırlar. Onların bu düşüncelerine göre Peygamber (as), tasarruf sahibi, her istediğini yapan ya da (hâşâ) yüce Allah’a yaptıran bir kişidir. Şefaat vb. iddialar, o kimselerin sahip oldukları bu bozuk düşüncelerin ürünüdür.

Furkan suresi, tüm sıfatları ile egemenliğin yalnızca yüce Allah’a ait olduğunu bildirmektedir. Bu nedenle yaratma, rızıklandırma, hüküm koyma, yeryüzü düzenini sağlama, elçiler gönderme, kâinatı idare etme, helak edip hesap sorma yalnızca yüce Allah’ın tasarrufundadır. Bu sıfatlardan hiçbirine hiçkimse ortak olamayacağı gibi, hiçkimse de yüce Allah (cc) adına tasarrufta bulunamaz, O’nun mülküne ortak olamaz, egemenlik iddia edemez ve O’nun yarattığı kullar üzerine hüküm koyamaz.

Furkan suresi, mülkünde ortağı bulunmayan yüce Allah’a mutlak kulluğun, Kur’ani esaslar içerisinde yapılmasını istemekte; Rab’lerine kulluk yapmayanların, yüce Allah (cc) yanında hiçbir değerlerinin bulunmadığını bildirmektedir.

Surenin Tefsiri

Furkan suresi, adından da anlaşılacağı üzere, ayırdedicidir; sure, yeryüzünde azgınlaşıp tuğyan ederek, egemenlik iddiasına kalkışanların, aciz olduklarını ve hiçbir şeye sahip olmadıklarını ortaya koymakta, buna karşılık kâinatın, hayatın, göklerin, yerin ve bunlar arasında bulunanlar üzerinde, gerçek hükümdar olan yüce Allah’ın, çok yüce ve bütün sıfatları ile tek egemen olduğunu bildirmektedir.

نَذِيرًا لِلْعَالَمِينَ لِيَكُونَ عَبْدِهِ عَلَىٰ الْفُرْقَانَ نَزَّلَ الَّذِي تَبَارَكَ

1- Alemlere uyarıcı olması için kuluna Furkanı indiren (Allah) pek kutludur!

“Alemlere uyarıcı olması için” hakkı batıldan ayıran Furkan’ın, alemlere uyarıcı yani insan ve cin taifesine uyarıcıdır. Bu Furkan, insanların, yüce Allah’ın mülkünü gasbedip onun kulları üzerinde egemenlik iddiasına kalkışan azgınların ilah edinmemeleri, onları reddedip mülkün gerçek sahibi olan yüce Allah’a yönelmeleri için bir uyarı ve ihtardır.

“Kuluna Furkanı indiren (Allah) pek kutludur!” Furkanı indiren yüce Allah (cc), hiç kimse ve hiçbir şeyle kıyaslanamayacak derecede yücedir. İnsanlar ve cinler, Furkan ile bildirilen bu gerçeği kesinlikle bilmeleri ve O’na öyle iman etmeleri gerekir.

Hak ile batılı, iyiyi, kötüyü, gerçekle sahteyi birbirinden ayırd edebilmenin tek kaynağı, yüce Allah’ın indirdiği Kur’an’dır. Onun dışında Hak ile batılı, doğru ile yanlışı birbirinden ayırdedecek hiçbir kaynak yoktur. İnsanların kendi hevalarından ürettikleri düşünce yapıları, hiçbir zaman gerçekleri ortaya koyamaz, insanlara doğru yolu gösteremez.

“O (Kur'an), elbette ayırdedici bir sözdür.” (Tarık, 13)

Kur’an, insanlar arasındaki ilişkileri, adalet esaslarına uygun bir şekilde ayırdettiği gibi, Hakka yönelişin nasıl olacağını, batılın ne olduğunu, kimlerin Hak üzere, kimlerin batıl içerisinde bulunduğunu da en iyi şekilde belirlemiştir.

Kur’an, Hak üzerinde bulunanların vasıflarını belirlediği, onları Müslümanlar, mü’minler, muttakiler, sıddıklar, muhsinler ve salihler olarak sıfatlandırdığı gibi, batıl üzerinde bulunanları da müşrikler, münafıklar, fasıklar, mürtedler, kâfirler, zalimler ve tağutlar olarak sıfatlandırmıştır. Ancak Kur’an’ın, Furkan olarak apaçık bir şekilde birbirlerinden ayırıp kimlerin ne olduklarını belirlemesine rağmen, bazı belamlar, Hakkı batılla karıştırıp gerçekleri bile bile gizlemişlerdir.

“İndirdiğimiz açık delilleri ve hidâyeti biz Kitapta insanlara açıkça belirttikten sonra gizleyenler, işte onlara hem Allah lanet eder, hem bütün lanet edebilenler lanet eder.” (Bakara, 159)

"Allah'ın indirdiği Kitaptan bir şey gizleyip, onu birkaç paraya satanlar var ya, işte onlar, karınlarına ateşten başka bir şey koymuyorlar. Kıyamet günü Allah ne onlarla konuşacak ve ne de onları temizleyecektir, onlar için acı bir azap vardır. Onlar hidâyet karşılığında sapıklık, mağfiret karşılığında azap satın almışlardır, onlar ateşe karşı ne kadar da dayanıklıdırlar(!)” (Bakara, 174-175)

Bugün, Kur’an’a iman ettiklerini iddia eden kimi belamlar, yüce Allah’ın açık bir şekilde sıfatlarını belirttiği kafir ve müşrik kimseleri, adeta Rab’lerine muhalefet ederek ve kendi hevalarını ölçü edinerek Müslümanlar olarak tanımlamaktadırlar. İşte bunlar, Bakara suresi, 159, 174 ve 175. ayetlerde belirtilen kimselerdir.

Mülk ve egemenlik, tamamen yüce Allah’a aittir

Hakkı ve batılı, doğru ve yanlışı yalnızca yüce Allah belirler ve O’ndan başka hiç kimse, O’nun belirlediği doğruları değiştiremez. Çünkü mülk bütünüyle O’na aittir ve O, mülküne hiç kimseyi ortak etmemiştir.

2- Göklerin ve yerin mülkü O'nundur; O, bir çocuk edinmemiştir, mülkünde ortağı yoktur; her şeyi yaratmış, ona ölçü, biçim ve düzen vermiştir.

Mülkünde şeriki bulunmayan yüce Allah (cc), ne tasavvufçuların iddia ettikleri gibi kendisine herhangi bir yardımcı, ne sünnet edebiyatı yapanların söyledikleri gibi Allah’a istediğini yaptıran bir şefaatçı, ne de Hrıstiyanların iddia ettikleri gibi bir çocuk da edinmiştir.

Tasavvufçular, şeyhlerinin, yüce Allah’a her istediklerini yaptırdıklarına inanırlar. Öyle ki, onlara göre, yüce Allah’ın cehenneme göndereceği birini bile şeyhleri istedikleri zaman kurtarabilir. Onlar, dünyada da şeyhlerinin, her istediklerini yapma konusunda tasarrufları bulunduğuna inanmaktadırlar.

Hrıstiyanlar da yüce Allah’a çocuk isnad ederek, O’nun, (hâşâ) evlat sahibi olduğunu düşünmektedirler. Çocuk sahibi olmak, eksikliklerle mücehhez beşere özgüdür ve beşer, eksik ve ölümlü olduğu için kendisinden sonra mülkünü evladına bırakır.

Sünnet edebiyatı yapıp Rasulullah (as)’ı, (hâşâ) yüce Allah’tan üstün görenler, şefaat konusunda, yüce Allah’ın affetmediği büyük günahları, rasulullah (as)’ın affedeceğini iddia ederek Rasulullah (as)’ı yüce Allah’tan daha merhametli görürler.

Gerek tasavvufçuların, gerek sünnetçilerin, gerekse Hrıstiyanların inanışları, yüce Allah’ı eksiklikle itham eden şirk ve küfür inanışıdır. Oysa yüce Allah’ın “mülkünde ortağı yoktur; her şeyi yaratmış, ona ölçü, biçim ve düzen vermiştir.”

Yardımcı ya da çocuk edinmek, acizliğin, eksik ve ölümlü olmanın, mülke mirasçı bırakmanın bir göstergesidir. Oysa yüce Allah (cc), ne eksik, ne de ölümlü ve ne de mülkünde bir ortağı vardır. O, mülkünün tek sahibi ve yegâne tek Hakimdir.

“Allah, çocuk edindi’ dediler; hâşâ, O, yücedir; göklerde ve yerde olanların hepsi O'nundur, hepsi O'na boyun eğmiştir.” (Bakara, 116)

“Çocuk edinmeyen, mülkte ortağı olmayan, acze düşüp de yardımcıya ihtiyacı bulunmayan Allah'a hamdolsun’ de ve O'nu gereği gibi tekbir et.” (İsra, 111)

Eksikliklerden münezzeh olan yüce Allah’ın “mülkünde ortağı yoktur;” ve (O), mülkünde istediği gibi tasarruf etmiş, “her şeyi yaratmış, ona ölçü, biçim ve düzen vermiştir.” Bu nedenle yüce Allah’ın mülkünde bir başkası ne O’nun adına ne de O’ndan bağımsız ölçü koyamaz, düzenleme yapamaz, yaratılanlar üzerinde egemen olamaz, hüküm koyamaz.

Mülk (mutlak egemenlik), elinde bulunan yüce Allah, kutludur; O'nun her şeye gücü yeter.” (Mülk, 1)

Mülkü elinde bulunduran yüce Allah (cc), Kendi mülkünde her istediğni yapar ve hiç kimseye hesap vermez. Oysa Allah’ın mülkünde, hadlerini aşarak egemenlik iddiasına kalkışanlar, yaptıkları bu tuğyan ve isyanlarının hesabını alemlerin Rabb’ine vereceklerdir.

Mülke sahip olmak, hiç kimseye hesap vermeden hareket etmektir ki bu, gerçek ve mutlak egemenliğin göstergesidir. Bu nedenle dünyada da, ahirette de mülk tamamen yüce Allah’a aittir ve O’nun bu konuda hiçbir yardımcısı da yoktur.

“O gün onlar, ortaya çıkarlar; onlardan hiçbir şey Allah'a gizli kalmaz; (onlara sorulur): ‘Bugün mülk kimindir? O tek ve kahhâr olan Allah'ın!” (Mü’min, 16)

“İşte o gün, gerçek mülk, Rahmânın'dır ve o (gün), kâfirler için çetin bir gündür.” (Furkan, 26)

Bütün sıfatları ile egemenliğin tamamen kendisinde olan yüce Allah’ı, gereği gibi takdir edemeyen müşrikler, O’nu bırakarak, O’ndan başka otoriteler ve ilahlar edindiler. Oysa onların edindikleri ilahlar, kendilerine bile fayda ve zarar veremeyen, hiçbir şeye güç yetiremeyen aciz, zavallı ve ölümlüdürler.

3- O'ndan ayrı olarak, hiçbir şey yaratmayan, kendileri yaratılan ve kendilerine dahi ne zarar ne de yarar veremeyen; öldüremeyen, yaşatamayan, (ölüleri diriltip) kaldıramayan birtakım ilahlar edindiler.

Hak ile batılı birbirinden ayırd edemeyen kimseler, kendileri gibi beşer olanları, otorite kabul edip her isteklerine boyun eğerek onları ilah edinirler. Oysa ilah edindikleri kimseler de kendileri gibi hiçbir şeye güç yetiremeyen eksik, aciz ve ölümlüdürler.

Kendilerine Allah’tan başka otoriteler, ilahlar edinenler, ilah edindikleri kimselerin, istek ve arzularına tabi oldukları için, Rab’lerinden kendilerine gönderilen ve içerisinde Furkan olan Kitab’a sırt dönüp onu inkâr ettiler. Onların bu inkârları, ya direkt bir şekilde gelen ilahi esaslara karşı oluş ya da ilahi mesajı getiren Rasul’ü tanımama şeklinde olmuştur.

İnkâr, psikolojik bir rahatsızlıktır

Yüce Allah’ın gönderdiği, Tevhidi esasları ve elçileri inkâr edenler, akılları ile hareket etmeyen, heva ve heveslerine tabi olan kimselerdir. Hiçbir ölçü ve değere sahip olmayan bu inkârcılar, temel itibarı ile psikolojik rahatsızlık içerisinde bulunan kimselerdir. Onların bu rahatsızlıkları tedavi edilmeden onlar, hiçbir şekilde iman etmezler. Bu nedenle onlar, iman etmemek için diretmekte, çeşitli mazeretler ileri sürerek küfürlerini sürdürmektedirler.

İlahi mesajı tanımayanlardan bir kısmı ise, direkt vahyi inkâr etmişler, günümüzdeki bazı inkârcıların da iddia ettikleri gibi, Kur’an’ın, Hz. Muhammmed (as) tarafından uydurulduğunu ileri sürmüşlerdir.

4- Kâfirler: ‘Bu, yalandan başka bir şey değildir, onu (Muhammed) uydurdu, başka bir topluluk da kendisine yardım etti’ dediler de kesin bir haksızlığa ve iftiraya vardılar.

5- ‘Öncekilerin masalları, onları yazmış, sabah akşamonlar, kendisine okunuyor.’dediler.

Kur’an’ın nazil olduğu dönemdeki inkârcılar, Kur’an’ın eskilerin masalları olduğunu iddia ederlerken, günümüzdeki inkârcılar da, geçmiş atalarına benzer ifadeler kullanarak, Kur’an’ın çöl kanunu olduğunu, (Hz. Muhammed (as) kasdederek) bir Arabi tarafından uydurulduğunu, çağımızı ilgilendirmediğini ve bugüne hitap etmediğini iddia etmişlerdir.

Kur’an’a iman ettiklerini iddia etmelerine rağmen onu, hayat prensibi olarak kabul edip onun belirlediği ölçülere göre hayatlarını düzenlemeyenler ise, bu inkârlarını daha sinsi bir şekilde sürdürmüşler ve “Günümüzün çok farklı olduğunu, Rasulullah (as)’ın zamanındaki gibi olmadığını, bu nedenle artık modamod o dönem gibi yaşanmayacağını” iddia ederek küfürlerini sinsice sürdürmüşlerdir.

Kur’an, evrensel ve çağlarüstü olduğu gibi aynı zamanda her toplum ve zaman için en mükemmel hayat prensipleri sunan, yegâne tek Kitap’tır. Bu nedenle Kur’an, her toplumun sorunlarına en güzel çözümü sunacak ve her zaman diliminde yaşayan insanlara en huzurlu ortamı hazırlayacaktır. Çünkü Kur’an, aynı zamanda Furkandır ve bu özelliği ile her şeyi en adil biçimde çözüme kavuşturacaktır.

“Ey insanlar, size Rabbinizden bir öğüt, göğüslerde olan(sıkıntılar)a şifa ve mü’minlere bir yol gösterici ve rahmet gelmiştir.” (Yunus, 57)

İster açıkça, isterse sinsine, ister sözel, isterse fiili olarak gereği yerine getirilmeden inkâr edilsin tüm inkârcılar, Kur’an’ı kabul etmemekle onu, geçmişe mahkum etmiş, onun evrensel ve çağlarüstü gerçeğini inkâr etmişlerdir. Kur’an, sözel ya da fiili olarak inkâr eden bütün inkârcıları şöyle tarif etmektedir.

“İçlerinden seni dinleyenler vardır; fakat biz onu anlamalarına engel olmak için kalblerinin üstüne kılıflar, kulaklarının içine de ağırlık koyduk. (Onlar) her mucizeyi görseler de yine ona inanmazlar; hatta sana geldiklerinde seninle tartışırlar; o kâfirler: ‘Bu, eskilerin masallarından başka bir şey değildir’ derler.” (En’am, 25)

Bütün inkârcılara söylenecek tek söz, Kur’an’ın, evrensel ve çağlarüstü olduğu, çünkü bu Kitab’ın, çağların ve zamanların yaratıcısı, göklerin ve yerlerin tek İlahi olan yüce Allah (cc) tarafından gönderildiğidir. Bu nedenle Kur’an, her çağda Hakkı batıldan ayırdedecek en doğru Kitap’tır.

6- De ki: ‘Onu, göklerdeki ve yerdeki gizleri bilen indirdi, O, çok bağışlayan, çok esirgeyendir.

İnkârın mantığı ve kuralı yoktur; bu nedenle inkârcılar, bir inkârla yetinmedikleri zaman başka bir inkâra saparlar. İnkâr bataklığında çırpınan kimseler, ilahi mesajı inkâr etmekle yetinmeyip onu getiren elçiyi de inkâr ederler. İnkârdan başka bir gayeleri bulunmayan kâfirler, inanmamak için ellerinden ne geliyorsa onu yapıyorlar, ağızlarına ne geliyorsa onu söylüyorlar.

“Şimdi siz, bu sözü mü küçümsüyorsunuz, rızkınızı, (Kur’an’ı) yalanlamanızdan ibaret mi kılıyorsunuz?” (Vakıa, 81-82)

İnkârcılar, hiçbir akli ve nakli delilleri olmadan yalnızca inkâr ederler. Çünkü inkâr, psikolojik bir hastalıktır.

7-8- Dediler: ‘Bu elçiye ne oluyor ki yemek yiyor, çarşılarda geziyor! Ona, kendisiyle beraber uyarıcı olacak bir melek indirilmeli değil mi! Yahut üstüne bir hazine atılmalı, yahut kendisinin ürününden yiyeceği bir bahçesi olmalı değil mi! Ve zalimler: ‘Siz başka değil, sadece büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz’ dediler.

Küfrün değer yargısı hep maddi göstergelerdir; bu nedenle her şeyi ona göre kabul ya da inkâr ederler. Bu durum, geçmişte böyle olduğu gibi günümüzde de böyledir; mal ve makam sahibi olmak, inkârcılar için üstünlük ve doğruluk sebebidir. Bu nedenle her dönemde Tevhidi esasları duyuran elçiler, bu üstünlük kompleksi içerisinde bulunan kâfirler tarafından reddedilmişlerdir.

“Kavminden, kendilerine dünya hayatında bol nimet verdiğimiz o inkâr eden ve ahiret buluşmasını yalanlayan eşraf takımı dedi ki: ‘Bu da sizin gibi bir insandan başka bir şey değildir, sizin yediğinizden yiyor, içtiğinizden içiyor.” (Mü’minun, 33)

Kendilerine gönderilen ilahi mesajı kabul etmemek için direttikçe direten kâfirler, değişik mazeretler ileri sürerek inkârlarında ısrar ediyor, inkârlarından vazgeçmiyorlardı.

“Andolsun biz bu Kur'an'da insanlara her çeşit misali türlü biçimlerde anlattık, ama insanlardan çoğu inkârda direttiler.

Dediler ki: ‘Yerden bize bir göze fışkırtmadıkça sana inanmayız, yahut senin hurmalardan ve üzümlerden oluşan bir bahçen olmalı, aralarından ırmaklar fışkırtmalısın, yahut zannettiğin gibi üzerimize gökten parçalar düşürmelisin, yahut Allah'ı ve melekleri karşımıza getirmelisin, yahut altundan bir evin olmalı ya da göğe çıkmalısın, ama sen üzerimize, okuyacağımız bir Kitap indirmedikçe senin sadece göğe çıkmana da inanmayız’ De ki: ‘Rabbimin şanı yücedir; ben, sadece elçi olan bir insan değil miyim?” (İsra, 89-93)

İnkâr, aklın devre dışı bırakıldığı, psikolojik bir hastalıktır, bu nedenle onlara ne söylerse söylensin, nasıl bir delil getirilirse getirilsin iman etmezler. İstedikleri ellerine tutuşturulsa bile inkârcılar, inkârlarında diretirler, iman etmezler.

“Eğer sana kâğıt üzerine yazılı bir Kitap indirmiş olsaydık da onu elleriyle tutsalardı, yine kâfirler, ‘Bu, apaçık bir büyüden başka bir şey değildir’ derlerdi. O'na bir melek indirilmeli değil miydi? dediler. Eğer bir melek indirseydik, iş bitirilmiş olurdu, artık kendilerine hiç göz açtırılmazdı.” (En’am, 7-8)

“Kesinlikle onlardan her kişi kendisine açılan sahifeler verilmesini istiyor, yok yok onlar ahiretten korkmuyorlar.” (Müddessir, 52-53)

İman etmek istemeyen, küfür içerisinde bir hayat süren kişilere, ne gösterilirse gösterilsin, iman etmezler. İşte bu inkâr ve azgınlık, tarihi süreçten günümüze kadar süregelmiş, günümüzde de bütün çirkefliği ve psikolojik rahatsızlığı ile devam etmektedir.

9-10- Bak, senin için nasıl benzetmeler yaptılar da saptılar; artık bir daha yolu bulamazlar. Yücedir O (Allah) ki, dilerse sana bundan daha hayırlısını, altlarından ırmaklar akan bahçeler verir ve senin için saraylar yapar.

Kendilerine verilen her örneği ve delili reddeden, her ne bahasına olursa olsun, Hakkın inkâr edilmesi için çırpınan, Kur’ani esaslara göre yaşamamak için çeşitli mazeretler ileri sürerek direnen kimselerin, iman etmeleri ve Hakka teslim olmaları mümkün değildir. Bu kimseler, aslında ne kendilerine gelen elçileri, ne de elçilerin getirdikleri ilahi mesajları reddediyorlar, bunlar, yeniden dirilmeyi reddediyorlar.

11-12- Onlar bilakis saati de yalanladılar, Biz saati yalanlayanlara alevli bir ateş hazırlamışızdır (ki o ateş,) onları uzak bir yerden görünce onlar, bunun öfkesini ve homurtusunu işitirler.

13-14- (Birbirlerine) bağlı olarak onun dar bir yerine atıldıkları zaman orada(n kurtulmak için) ölümü çağırırlar; bugün bir ölüm çağırmayın, birçok ölüm çağırın.

Allah’ın arzında, azgınlığı yol edinerek tuğyan eden, Tevhidi esasları ve rasulleri, inkâr eden kâfirler ve onlara tabi olan kimseler, yalanladıkları o kıyamet gününde en zorlu bir azaba atılacaklardır. Onlar, o acı azap içerisinde çırpınıp duracaklardır. Oysa, dünya hayatında, bütün değerlerini, Rab’lerini razı etmek için kullanan, mal, can, eş ve çocuk kaygısı taşımadan Tevhidi esaslar doğrultusunda yaşayan ve bu esasları, içerisinde yaşadıkları topluma ulaştıranlar, Rab’lerini razı etmiş kimseler olarak, kıyamet günü kendilerine vadedilen mükâfatlara ulaşacaklardır.

15-16- De ki: ‘Bu mu iyi, yoksa korunanlara vadedilen ebedi cennet mi? O da onların, mükâfat ve sonucudur; orada istediklerini bulurlar ve sürekli kalırlar. Bu, Rabbinin, istenen arzu edilen bir vaadidir.’

Dünya hayatını ebedi zannederek Rab’lerinin emirlerinden gaflet edenler, Furkan olan Kur’an’ın hükümleri doğrultusunda saflarını belirlemeyenler, Kur’an’ın apaçık hükümlerine rağmen, söz ve davranışlarını bu hükümlere göre düzenlemeyenler, o gün, dünyada peşlerinden gidip kendilerini saptıranlarla beraber hesap verecekler ve bu hesabın sonunda birbirlerine bağlanmış olarak cehennemin en yakıcı çukuruna atılacaklardır.

17- (Rabbin), onları ve Allah'tan başka taptıklarını biraraya toplayacağı gün, (tapılanlara) der ki: ‘Bu kullarımı siz mi saptırdınız, yoksa kendileri mi yolu sapıttılar?’

Dünya hayatında insanları peşlerine takıp Tevhidi esasları, Kur’ani kavramları karıştırıp Hakkı batılla bulandırarak insanları saptıranlara, bu yaptıklarının ve insanları neden saptırdıklarının hesabı sorulacaktır. Ancak onlar, kendilerine tabi olanları inkâr edecekler, kendilerine tabi olan kimselerin zaten sapık olduklarını söyleyeceklerdir.

18- Derler ki: ‘Senin şanın yücedir, senden başka veliler edinmek bize yaraşmaz, fakat sen onları ve atalarını nimet verip yaşattın, (onlar da seni) anmayı unuttular ve helaki hak eden bir topluluk oldular.

Yüce Allah’ı uunutup O’ndan başka veliler edinenler, o hesap gününde tapındıkları kişiler tarafından reddedileceklerdir. O gün, artık pişmalıkları ve birbirleriyle tartışmaları onlara hiçbir fayda sağlamayacak ve tapındıkları ile beraber cehenneme sürüleceklerdir.

“Kâfirler dediler ki: ‘Biz ne bu Kur'an'a, ne de bundan öncekilere inanırız.’ Sen o zalimleri, Rablerinin huzurunda tutuklanmış, birbirlerine söz atarlarken bir görsen; zayıf düşürülenler, büyüklük taslayanlara: ‘Siz olmasaydınız elbette biz inanan insanlar olurduk’ diyorlar. Büyüklük taslayanlar da zayıf düşürülenlere dediler ki: ‘Size hidâyet geldiği zaman sizi ondan biz mi engelledik? Hayır, zaten siz kendiniz suç işliyordunuz.’

Zayıf düşürülenler büyüklük taslayanlara: ‘Hayır, gece gündüz dolap (kurar,) Allah'a nankörlük etmemizi, O'na eşler koşmamızı bize emrederdiniz’ dediler ve azabı gördüklerinde, içlerinde pişmanlıklarını gizlediler. Biz de o nankörlerin boyunlarına demir halkalar geçirdik, yalnız yaptıklarıyle cezalanmıyorlar mı?” (Sebe, 31-33)

19- İşte (ilah) dedikleriniz de sizi yalanladılar; artık ne (bu azabı) çevirmeğe gücünüz yeter, ne de bir yardım bulabilirsiniz; sizden kim zulmederse ona büyük bir azap taddırırız.

Kur’an, insanların içerisine düşecekleri o acı azaba girmemeleri için onları, dünya hayatında yalnızca yüce Allah’ı tek ilah edinmeleri için gönderilmiş, onların, Hakkı batıldan ayırıp Rab’lerine yönelmeleri için onlara doğru yolu göstermiştir. Yüce Allah (cc), Tevhidi esasları insanlara duyurmak için, onların içerisinden, onların tanıdıkları insanları elçiler olarak göndermiştir.

20- Senden önce gönderdiğimiz bütün elçiler de yemek yerler, çarşılarda gezerlerdi. Biz sizi birbiriniz için bir sınav yaptık; sabrediyor musunuz? Rabbin, görendir.

Halkın içerisinden elçilerin seçilmesi

Elçilerin, insanlar içerisinden gönderilmesinin elbette hem Tevhidi esaslar, hem bizzat seçilen elçi, hem iman edenler ve hem de inkârı yol edinenler için birçok hikmetleri vardır.

Tevhidi esaslar yönüyle elçilerin halktan seçilmeleri

Yüce Allah’ın, elçilerini, halktan kimselerden seçmesi, aslında insanlar için apaçık bir sınavdan başka bir şey değildir. Elçilerin halktan kimseler olması, getirdikleri ilahi mesajın önplana çıkması, insanların, elçilere değil getirdikleri mesajlara öncelik vermeleri içindir.

Şayet elçiler, toplum üzerinde egemen olan kimseler olsalardı, bu durumda getirdikleri mesaj değil, kendileri önplana çıkacaklardı ki, zaten toplum onları kabullenmiş, her dediklerini doğru zannedip itiraz etmeden uygulamakta idiler. Örneğin, yüce Allah (cc), Fir’avn’ı elçi olarak kendi toplumuna göndermiş olsaydı bu durumda insanlar, hiçbir itirazda bulunmadan topyekün iman edeceklerdi. Ancak bu iman, getirilen ilahi mesaja değil, zaten her isteği anında yerine getirilen Fir’avn’e olacaktı ki bu durumda, yüce Allah’ın sözü ikinci planda kalacaktı. Oysa elçilerin, halktan kimselerden seçilmesi, elçileri değil, getirdikleri mesajın öncelenmesini sağlamıştır ki, tarihi süreçte gönderilen elçilere iman edenler, bu gerçeğin apaçık örnekleridir.

Elçilerin, halktan kimselerden seçilmesi, duyguların değil aklın işlerlik kazanmasını sağlamıştır. Tarihi süreçte, elçilere iman eden kimseler, duyguları ile değil akılları ile hareket ederek, Uluhiyet, Rububiyet ve Melikliğin yalnızca yüce Allah’ta olduğuna iman etmişlerdir.

“Andolsun, biz senden önce de elçiler gönderdik, onlara da eşler ve çocuklar verdik. Allah'ın izni olmadan hiçbir elçi, bir ayet getiremezdi; her sürenin bir yazısı vardır.” (Rad, 38)

Elçilerin halktan seçilmeleri, elçi için bir sınavdır

Elçilerin, çoluk çocuk sahibi ve halktan kimselerden seçilmesi, seçilen elçiler için de bir sınavdır. Çünkü daveti ortaya koyan elçiler, bir taraftan karşılarına çıkan zalim küfür cephesinin bütün baskı ve zulmüne karşı direnirlerken diğer taraftan bakmakla yükümlü oldukları eş ve çocuklarının kaygısı içerisinde olacaklardır. İşte bu nedenle elçiler, insan olarak taşıdıkları tüm kaygılarını bir kenara bırakacak ve asıl görevleri olan tebliği yerine getireceklerdir.

Elçilerin halktan seçilmeleri, iman eden kimseler için bir örnektir

Elçilerin, halk içerisindeki normal insanlardan seçilmeleri, tebliğe muhatap olan ve iman eden kimseler için bir örneklik teşkil etmeleri içindir. Örnek olan kimselerin, örnek olacakları insanlarla aynı özelliklere sahip olmaları gerekir ki, onlar da sahip oldukları eş, çocuk, mal ve değerlerini, tıpkı örnek aldıkları rasuller gibi, ikinci plana atarak Rab’lerinin mesajını, içerisinde yaşadıkları toplumlara ulaştırabilsinler. Yüce Allah (cc), iman eden kimselerden, Risaletle görevlendirdiği elçilerini örnek almalarını istemektedir.

“Andolsun Allah'ın Rasulünde sizin için Allah'a ve âhiret gününe kavuşmaya inanan ve Allah'ı çok anan kimseler için (uyulacak) en güzel bir örnek vardır.” (Ahzab, 21)

“İbrâhim'de ve onunla beraber bulunanlarda sizin için güzel bir örnek vardır; onlar kavimlerine ‘Biz sizden ve sizin Allah'tan başka itaat ettiklerinizden uzağız. Sizi(n itaat ettiklerinizde) tanımıyoruz; siz, bir tek Allah'a inanıncaya kadar sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve nefret belirmiştir’ demişlerdi…” (Mümtehine, 4)

Elçilerin, halktan kimselerden olmaları, hem kendilerine tabi olan insanlar, hem de sonraki yıllarda, getirdikleri mesaja iman eden Tevhid erleri için bir örneklik teşkil etmektedirler. Bu örneklik, bütün baskılara, karşılaşılan zulüm ve işkencelere, eş ve çocukların kaygılarına rağmen, Tevhidi esasların ortaya konulması, zerre kadar taviz vermeden davetin, sonuna kadar sürdürülmesidir. Eş ve çocuklarının, mal ve sahip olduklarının derdine düşen kimseler, hiçbir şekilde elçi ve davetçi olamazlar.

İman etmek, elbette salt bir söz ya da bir iki hareketten ibaret değildir; iman etmek, insanın, düşünsel ve fiziksel olarak eskiye ait her şeyini terk edip yepyeni bir kişilik ve kimlik kuşanması; hayatını, çevresini, dünya hayatını yeni iman ettiği esaslara göre dizayn etmesidir.

İman etmek, bu uğurda karşılaşılacak zorluk ve sıkıntılara hazır olmaktır. Çünkü iman eden bir kimse, içerisinde yaşadığı şirk toplumu ve egemen siyasi güçler tarafından baskı ve zulüm görecek, iman ettiği Tevhidi esaslardan geri döndürülmeye çalışılacaktır ki bu, tarihsel süreçte her iman eden kimsenin karşılaştığı zorluk ve sıkıntılardır.

“Yoksa siz, sizden önce geçenlerin durumu başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle yoksulluk ve sıkıntı dokunmuştu, öyle sarsılmışlardı ki, nihayet peygamber ve onunla birlikte inananlar: ‘Allah'ın yardımı ne zaman?’ diyecek olmuşlardı. İyi bilin ki, Allah'ın yardımı yakındır.” (Bakara, 214)

Rasulleri örnek alan Mü’ninlerin bilmeleri gereken en önemli husus, hiç kuşkusuzdur ki, o örnek aldıkları hayatları aynen almadıkları sürece, rasullere iman ettikleri iddiaları, bir iddiadan öte bir anlam ifade etmeyecektir. Şu unutulmamalıdır ki, rasullerin örnek alınmaları, onlara salat ve selam okumak değil, onlar gibi Tevhidi esasları, bütün zorluklara rağmen, yalnızca yüce Allah’a tevekkkül ederek şirk ve küfür içerisinde yüzen topluma ulaştırmaktır.

Rasullerin, en öncelikli görevleri, elbette ki, Tevhidi esasları, içerisinde yaşadıkları topluma, apaçık bir şekilde ulaştırmaktı. Mü’minler, rasullerin bu öncelikli görevlerini üstlenmedikleri, bunun mücadelesini vermedikleri sürece, rasulleri örnek almış sayılamazlar.

Elçilerin halktan seçilmeleri, inkârcılar için bir sınavdır

İnkârcılar, elçilerin kendi içlerinden ve tanıdıkları kimseler olduklarını, bu nedenle de elçilerin, kendilerine iyilikten başka bir şey istemeyeceğini düşünmezler.

“Nitekim kendi içinizden, size ayetlerimizi okuyan, sizi temizleyen, size Kitabı, hikmeti ve bilmediklerinizi öğreten bir Elçi gönderdik.” (Bakara, 151)

“Onlar ki, yanlarındaki Tevrat ve İncil'de yazılı buldukları o Elçi'ye, o ümmi Nebiye uyarlar. O ki, kendilerine iyiliği emreder, kendilerini kötülükten meneder; onlara güzel şeyleri helal, pis şeyleri haram kılar, üzerlerindeki ağırlıkları, sırtlarındaki zincirleri kaldırıp atar; ona inanan, destekleyerek ona saygı gösteren, ona yardım eden ve onunla beraber indirilen nura uyanlar, işte felâha erenler onlardır.” (A’raf, 157)

İnsanı inkâra sürükleyen nedenlerden biri de hasetliktir! Müşrikler, kendi içlerinden kendilerine Rab’lerinin buyruklarını anlatan bir elçi geldiğinde, söylediklerinin doğru olduğunu anlamalarına rağmen, içlerindeki hasetlik duygusundan dolayı inkâr ederler.

Dünya hayatını gaye edinen ve bu hayatı en iyi şekilde yaşamak isteyenler, aslında Rableri ile buluşmayı ummayan, dünya hayatından başka hayat olmadığını zannedenlerdir. Onlar, iman etmemek için her türlü mazereti sıralarlar ve olmayacak şeyler isterler.

21-22- Bizimle karşılaşmayı ummayanlar: ‘Bize melekler indirilmeliydi, yahut Rabbimizi görmeliydik değil mi?’dedi(ler). Andolsun ki onlar, kendi içlerinde büyüklük tasladılar ve büyük bir azgınlıkla haddi aştılar; melekleri gördükleri gün, işte o gün suçlulara müjde yoktur ve onlar; ‘(Size sevinmek) yasaktır, yasak!’ derler.

Müşriklerin yaptıkları iyi ameller yok olacaktır

Yüce Allah’a ve meleklere iman ettiklerini iddia etmelerine rağmen, Tevhidi esasları kabul etmeyenler için kıyamet günü kurtuluş yoktur ve onların yaptıkları iyi ameller de boşa gidecektir. Yüce Allah’a iman, O’nun bildirdiği hükümler arasında hiçbir ayırım yapmadan, hepsine birden, hiçbir sıkıntı duymadan teslim olmaktır.

23- Yaptıkları her işin önüne geçmişiz de onu (etrafa) saçılmış toz zerreleri haline getirmişizdir.

İman, bir bütündür ve hiçbir şekilde parçalanmayı kabul etmez. Bu nedenle iman eden bir kimse, iman ettiğini kalben tasdik, sözle izhar ettikten sonra bunu davranışlarında göstermek zorundadır. Ancak yalnız davranışlarda göstermek de iman edildiğini göstermez, bunun, samimi bir şekilde isteyerek ve coşku ile yapılması gerekir.

İman, kalben tasdik, sözel izhar edilse bile, isteyerek ve coşku ile davranışlarla ortaya konulmadığı sürece gerçek ve doğru bir iman değildir. Gerçek olmayan bir imanla yapılan tüm ameller, yüce Allah indinde hiçbir şey ifade etmeyecek ve boşa gidecektir.

“Sadakalarının kabul edilmesine engel olan sadece şudur; onlar Allah'a ve Rasulüne karşı nankörlük ettiler; namaza da üşene üşene gelirler ve istemeye istemeye sadaka verirler.” (Tevbe, 54)

“Münafıklar, Allah'ı aldatmağa çalışırlar, oysa O, onları aldatır, namaza kalktıkları zaman da üşene üşene kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar, Allah'ı pek az anarlar.” (Nisa, 142)

“De ki: ‘Size işleri bakımından en çok ziyana uğrayacak olanları söyleyeyim mi; dünya hayatında bütün amelleri boşa gitmiş olan ve kendileri de iyi iş yaptıklarını sanan kimseleri. İşte onlar, Rablerinin ayetlerini ve O'na kavuşmayı inkâr eden, bu yüzden eylemleri boşa çıkan kimselerdir; kıyamet günü onlar için bir terazi kurmayız.” (Kehf, 103-105)

Gerçek iman, iman edilen esaslar doğrultusunda hayatı düzenleyen ve uğrunda mücadele edilip sıkıntı çekilen imandır. İşte bu iman sahipleri, kıyametin dehşetinden emin olmuş ve Rab’leri tarafından mükâfatlara nail olmuş kimselerdir.

24- O gün cennet halkının kalacakları yer daha iyi, dinlenip sefa sürecekleri yer daha güzeldir.

Mü’minler, dünya ve ahirette, mülkün tamamen yüce Allah’a ait olduğunu bilirler ve dünya hayatında, bu gerçeği insanlara anlatmak için mücadele ederler. Tevhidi mücadele, egemenliğin, kişide, toplumda ve hayatta yalnızca yüce Allah’a ait olduğunun ortaya konulması gerçeğidir. Kişi, toplum ve hayat üzerinde tek hüküm koyucu, tek ilah ve tek egemen olan yalnızca yüce Allah’tır. İşte bu gerçeği kabul eden mü’minler, o hesap gününde cennetlerde sefa sürerlerken, bu gerçeği inkâr edenler için o gün çok çetin bir gündür.

25-26- Göğün bulutları parçalayıp meleklerin bölük bölük indirildiği gün; işte o gün, gerçek mülk, Rahmanın'dır ve o (gün), kâfirler için çetin bir gündür.

O çetin günde, çetin bir azap içine girecek inkârcıların pişmanlıklarının, çırpınışlarının kendilerinne hiçbir yararı olmayacaktır. Yüce Allah (cc), dünya hayatında insanlara, yeterince öğüt alacakları bir zaman vermiştir. Bu verilen zamanı değerlendirmeyip boşa harcamak, gününü gün edinerek yaşamak insana ancak azap getirecektir.

27-29- O gün zalim ellerini ısırıp: ‘Keşke ben elçiyle beraber bir yol edineydim; vah bana, ne olurdu ben falanı dost tutmasaydım, o beni, bana gelen Zikirden saptırdı; zaten şeytan, insanı yapayalnız ve yardımcısız bırakır’ der.

Yüce Allah (cc), insanların, dünya hayatında kimlerle bulunmaları gerektiğini çok açık bir şekilde belirtmiş ve kurtuluşun ancak bunda olduğunu bildirmiştir.

“Nefsini, sabah akşam rızasını isteyerek Rablerine davet edenlerle beraber tut, gözlerin, dünya hayatının süsünü isteyerek onlardan başka yana sapmasın; kalbini, bizi anmaktan alıkoyduğumuz, hevasına uyan ve işi hep aşırılık olan kişiye itaat etme.” (Kehf, 28)

“Ey iman edenler, Allah'tan korkun ve sadıklarla beraber olun.” (Tevbe, 119)

Gerçekten iman edenler ve imanlarına şirk bulaştırmayan kimseler, dünya hayatında Tevhidi esasları ortaya koyan Müslümanlarla beraber bulunmalı, onlarla beraber hareket etmelidirler. Çünkü ancak Allah’a davet edenlerle beraber bulunanlar, kurtuluşa ereceklerdir.

Yüce Allah (cc), iman edenlere, zalimlerle beraber bulunmamayı emretmiş, zalimlerle beraber bulunanların, onlara sevgi besleyenlerin, onlarla beraber cehenneme gireceklerini bildirmiştir.

“Sakın zulmedenlere meyletmeyin, sonra size ateş dokunur; sizin Allah'tan başka dostlarınız yoktur, sonra size yardım edilmez.” (Hud, 113)

Tevhidi esaslardan yüzçeviren zalimlerle, değil beraber bulunmak, onlara azıcık meyletmek bile yüce Allah’ın gazabının inmesine neden olur. İman iddialarında samimi olan kimselerin, yüce Allah’ın bildirdiği uyarıya kulak verip kimlerle nasıl bulunacaklarına, kimlere sevgi besleyip kimlere meyledeceklerine dikkat etmeleri gerekir.

“Eğer biz seni sağlamlaştırmamış olsaydık, onlara bir parça yanaşacaktın; o takdirde sana hayatın da, ölümün de kat kat(azâb)ını taddırırdık, sonra bize karşı bir yardımcı da bulamazdın.” (İsra, 74-75)

Furkan suresi, Tevhid şirk, hak batıl, güzel çirkin, iyi ve kötüyü çok net bir şekilde ayırdığı gibi, insanlar arasında safların netleşmesini de emretmiş, iman edenlerin buna göre hareket etmelerini istemiştir. İman ettiklerini iddia etmelerine rağmen, küfür, şirk, batıl ve zulüm konusunda hassasiyetlerini yitirenler, Tevhidi anlamda vahyin belirlediği esaslar doğrultusunda hareket etmeyenler, Rasul (as)’ın bizzat şehadetiyle Kur’an’ı terk etmişlerdir.

Kur’an’ın terk edilmesi

30- Elçi de: ‘Ya Rabbi, kavmim, bu Kur'an'ı terk edilmiş bıraktılar demiştir.’

Kur’an’ı terke etmek, onun belirlediği esaslara teslim olmamak, onun ortaya koyduğu ölçülere uygun Tevhidi esasları yaşayıp anlatmamak ve hayatı onun hükümlerine göre düzenlememektir.

Rasulullah (as)’dan sonra günümüze kadar, İslâm adına birçok hizipler, gruplar, düşünceler yol ve yöntemler ortaya çıkmış, İslâm ümmeti param parça olmuş, Allah’ın bildirdiği esaslar adeta unutulmuş, her fırka kendisini doğru yol üzerinnde zannnederek övünüp böbürlenmiştir.

“(O fırkalara ayrılanlar,) dinlerini parçaladılar ve bölük bölük oldular; her hizip kendi yanındakiyle sevin(ip övün)mektedir.” (Rum, 32)

Parçalanan her grup, kendisinin doğru yol üzerinde olduğunu iddia etmekte, karşısındaki grubu küfürle itham etmektedir. Bu bölünme ve kendilerini doğru yol üzerinde zannetme öyle bir hal aldı ki, yüce Allah’ın reddedilmesini, imanın esasından saydığı tağutu inkâr etmeyip onun yasalarıyla hareket edenlerden, Rasulullah (as)’ı inkâr edene, İslâm ile hiçbir ilgisi bulunmayan tasavvuftan, alimlerinin mezhebini din edinenlere, putlara ibadet edenlerden, hevalarını din edinenlere kadar her grup kendisini İslâm üzerinde ve Kur’an’a tabi olmuş zannetmektedir.

“İnsanlar bir tek ümmet idi; sonra Allah, peygamberleri, müjdeciler ve uyarıcılar olarak gönderdi; onlarla beraber, anlaşmazlığa düştükleri konularda insanlar arasında hükmetmek üzere, içinde gerçekleri taşıyan Kitabı indirdi. Kendilerine Kitap verilmiş olanlar, kendilerine açık deliller geldikten sonra, sırf aralarındaki kıskançlıktan ötürü o(Kitap hakkı)nda anlaşmazlığa düştü(ler). Bunun üzerine Allah, kendi izniyle iman edenleri, onların üzerinde ayrılığa düştükleri gerçeğe iletti. Allah, dilediğini doğru yola iletir.” (Bakara, 213)

Yüce Allah (cc), tek bir grubu, onların ihtilaf ettikleri gerçeğe iletti. Bu grup da, ancak vahyin belirlediği ölçüler içerisinde iman edip o ölçüler doğrultusunda Tevhidi esasları, ortaya koyup insanlara ulaştıran, hayatlarını vahyin belirlediği esaslar doğrultusunda düzenleyen ve Rasulullah (as) gibi, tağutu reddedenlerdir.

Bugün elbette bu parçalanmış hizipler, Kur’an’a teslim olan ve doğru yol üzerinde bulunanlar bir olamazlar. Kimlerin Kurân’a uyduğu, kimlerin ondan yüzçevirdiğini Kur’an apaçık bir şekilde ortaya koymaktadır.

Günümüzde, İslâmi bir otoritenin bulunmaması nedeniye ümmet arasındaki parçalanma had safhaya ulaşmıştır. Bir Halifenin olmaması, kimin doğru yolda kimin sapıklık içerisinde bulunduğu ortaya konulmamaktadır. Ancak bütün grupların üzerinde sözü geçen bir halife ya da güç olmasa da, aslından samimiyetle Kur’an’ı okuyan kimseler, ne olduklarını, ne oranda Kur’an’la içiçe bulunduklarını ve Kur’an’ın kendileri ile ilgili ne dediğini çok net bir şekilde görebilir ve anlayabilirler.

Sonuç olarak, kimin doğru yol üzerinde bulunduğu ve kimin Kur’an’a gerçekten tabi olduğu ancak kıyamet günü açıkça belirlenecektir ki, o gün artık son karar verilecektir. Bu verilen karara itiraz edilmeyeceği gibi, bir üst merciye götürülüp temiz de edilmeyecektir. Çünkü karar zaten mülkün sahibi olan en büyük güç yüce Allah (cc) tarafından verilmiştir. O son kararın nasıl verileceğini yüce Allah (cc) şöyle bildiriyor.

“Yer, Rabbinin nuru ile parlamış, Kitap (ortaya) konmuş, peygamberler ve şahidler getirilmiş ve aralarında adaletle hükmedilmiştir; onlara asla haksızlık edilmez.” (Zümer, 69)

“Kıyâmet günü için adalet terâzileri kurarız, hiç kimseye bir haksızlık edilmez, bir hardal dânesi ağırlığınca da olsa onu getiririz; hesab gören olarak Biz yeteriz.” (Enbiya, 47)

Kitap ortaya konulacak, insanların dünya hayatında yaptıkları ameller, söyledikleri sözler, Kur’an’la sağlaması yapılacak; yapıp söyledikleri her şey, iman ettikleri Kitaplarında bulunmazsa, peygamberlere sorulacak, ‘siz mi dediniz bunları yapın ve söyleyin’ diye!

“Ve yine Allah demişti ki: ‘Ey Meryem oğlu İsâ sen mi insanlara 'Beni ve annemi, Allah'tan başka iki ilah edinin' dedin? Hâşâ, Sen yücesin, benim için gerçek olmayan bir şeyi söylemek haddime değildir; eğer demiş olsaydım, sen bunu bilirdin, sen benim nefsimde olanı bilirsin, ben senin nefsinde olanı bilmem, çünkü gizlileri bilen yalnız sensin, sen!’ dedi.

Ben onlara: ‘Benim ve sizin Rabbiniz olan Allah'a kulluk edin’ diye senin bana emretmiş olduğundan başka bir şey söylemedim; ben onların içinde olduğum sürece onları kolladım, fakat sen beni vefat ettirince onları gözetleyen (yalnız) Sen oldun. Sen her şeyi görensin.” (Maide, 116-117)

Yüce Allah (cc), aynı şekilde Hz. Muhammed (as)’a da, ümmetinin bugün içerisinde bulunduğu durumu soracaktır. O da, tıpkı Hz. İsa (as) gibi, böyle bir şey demediğini, içlerinde bulunduğu süre zarfında onlara yalnızca yüce Allah’a kulluk yapmalarını ve Rab’lerini Bir’lemelerini söylediğini söyleyecek ve o (as), ümmeti olduğunu iddia eden o hizipler için şöyle diyecektir. ‘Ya Rabbi, kavmim, bu Kur'an'ı terk edilmiş bıraktılar.’

Yüce Allah (cc) son olarak, her toplum içerisinde bulunan davetçilere, insanların içerisinde bulundukları durumu soracaktır.

“Hem kendilerine elçi gönderilmiş olanlara soracağız, hem de gönderilen elçilere soracağız.” (A’raf, 6)

Bütün bu yargılamaların sonucunda yüce Allah (cc), son kararını açıklayacaktır.

“(O gün) her ümmeti toplanmış görürsün, her ümmet, kendi Kitabına çağırılır: ‘Bugün yaptıklarınızla cezalandırılacaksınız, işte Kitabımız, aleyhinize gerçeği söylüyor, çünkü biz, yaptıklarınızı yazıyorduk.” (Casiye, 28-29)

Her ümmetin Kitabı, doğruları ortaya koyuyor, oysa o Kitaplara iman ettiklerini iddia edenler, kendi Kitaplarından sapmış, hevalarını, alimlerini, hocalarını, ağabey ve şeyhlerini, tabi oldukları belamları, idaresi altında yaşadıkları tağuti beşeri sistemleri ilah edinmişlerdir. Bu durumda, herkes, yaptıkları ile cezalandırılacaktır.

Her elçinin düşmanı olmuştur

Risalet tarihinde, hiçbir rasul ya da onların izinden giden hiçbir Tevhid eri, söylediklerinden dolayı çiçeklerle karşılanmamış, baştacı edilmemiştir. Her elçinin mutlaka karşı çıkanı, düşmanı olmuştur ki bu, Sünnetullahtır.

31- Biz böylece her elçiye suçlulardan bir düşman var ettik, yol gösterici ve yardımcı olarak Rabbin yeter.

Tevhidi esasları insanlara ulaştırmak isteyen bir kimse, nelerle karşılaşacağını, kendinden önce Tevhidi mücadeleyi ortaya koyan Tevhid erlerinin hayatlarına bakarak öğrenebilir. Yüce Allah (cc), kıyamete kadar gelecek nesiller içerisinde Tevhidi esasları insanlara ulaştıracak kimselere, daha önceki Tevhid erlerinin mücadelelerini ve karşılaştıkları durumları örnek vermiştir.

Ashab-ı Kehf, Ashab-ı Uhdud’a ve Kasabalılara giden Tevhid erleri, toplumları tarafından nasıl karşılanmışlarsa, başlarına neler geldiyse, günümüz Tevhid erleri de bunlara hazır olmalı, aynı ya da benzeri durumlarla karşılaşacaklarını bilmelidirler. Çünkü Sünnetullahta değişiklik yoktur ve yüce Allah (cc), adalet sahibidir.

“Böylece biz, her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman yaptık; (onlar), aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar. Rabbin dileseydi onu yapamazlardı, artık onları, uydurdukları şeylerle başbaşa bırak.” (En’am, 112)

Bugün, din adına yapılan hareketlerin ya da Tevhid adına söylenen sözlerin, tarihsel süreçteki Tevhidi mücadele ile kıyası mümkün değildir. Çünkü günümüzde, bireysel bazda bir iki çalışma dışında, ortada Tevhidi anlamda, geçmişle kıyaslanacak bir mücadele bulunmamaktadır.

Bugün, İslâm adına konuşan birçok kimse, Tevhidi mücadelenin baş düşmanı tağuti beşeri sistemlerin belirledikleri kurallara göre hareket etmekte, yuvalandıkları vakıf, dernek gibi, Sünnetullahta benzeri bulunmayan bu şirk ve küfür yuvalarında insanları Tevhidden uzaklaştırmaktadırlar. Bunlar, içerisinde bulundukları durumu, Kur’an’la sağlamasını yapmaya yanaşmadıkları için, bu küfür kurumlarında İslâm’ı anlattıklarını zannetmekte ve insanları açıkça uyutmaktadırlar.

Kur’an’ı kabul etmek istemeyenlerin karakteri hep aynıdır

Bir kimse, şayet bir şeyi kabul etmeyeceğini kafasına koymuşsa ve o konuda ön yargılı ise onu, ne gösterilecek apaçık deliller, ne de en güzel ifadeler inandırır. Çünkü o tür kimseler, inanmamayı akıllarına yerleştirmişlerdir; bu nedenle hiçbir şey onlara fayda vermez.

32- Kâfirler: ‘Kur'an, ona bir defada indirilmeli değil miydi?’ dediler. Biz onunla senin kalbini sağlamlaştırmak için onu böyle (ayetler halinde) ve onu ağır ağır okuduk.

33- Onların sana getirdiği her misale karşı mutlaka biz sana, gerçeği ve en güzel açıklamayı getiririz.

Geçmişin inkârcıları ile günümüz inkârcılarının yapıları hep aynıdır; geçmişte Kur’an’ı kabul etmemek için ileri sürülen mazeretler ve karşı saldırılar, günümüzde de benzer şekillerde devam etmektedir.

Günümüz insanları, Kur’an’a davet edildiklerinde ve onlara, ‘Kur’an’da her şey apaçık bir şekilde açıklanmıştır’ denildiğinde hemen karşı saldırıya geçerek; ‘Peki Kur’an’da uçağın nasıl yapılacağı ya da şunlar şunlar da var mı?’ gibi sorularla kendilerince Kur’an’ı yetersiz görmektedirler.

Kur’an’ı kabul etmek istemeyip kendilerince daha değişik mazeretler sıralayanlardan bazıları da, Kur’an’ın yanına başka şeyleri eklerler. Bunlar, hâşâ sanki Kur’an eksikmiş gibi, Kur’an, Sünnet, İçma ve kıyası Fukaha diyerek dini böyle anlayacaklarını zannediyorlar. Bu kimseler, Rasulullah (as)’ın örnekliğinin bizzat Kur’an içinde olduğundan habersiz, ikinci bir kaynak olarak gösterirler. Oysa Sünneti Rasulullah, ancak Kur’an’ın pratize ediliş şeklidir.

Hangi gerekçe ile olursa olsun, Kur’an’ı eksik görenler, yüce allah’ın üzerine iftira attıkları ve O’nun sözünü yetersiz gördükleri için yüzükoyun cehenneme sürüleceklerdir.

34- O yüzükoyun cehenneme toplanacak olanlar, işte onlar, yerce çok kötü ve yolca çok sapıktır.

Tevhidi mücadelede örnek davranışlar

Risalet tarihi boyunca, bütün risalet önderleri ve onların izinde giden Tevhid erleri, içlerinde yaşadıkları toplumlara en öncelikli olarak yüce Allah’ın Uluhiyet, Rububiyet ve Melikliğini anlatmışlar; onları, ilah edindikleri sahte otoriteleri bırakıp yüce Allah’ı tek İlah olarak kabul etmeye davet etmişlerdir.

35-36- Andolsun biz Musa'ya Kitabı verdik ve kardeşi Harun'u kendisinin yanında vezir yaptık; ayetlerimizi yalanlayan kavme gidin’ dedik. (sonra o kavim zulmedince) de onları yıkıp yok ettik.

37- Nuh kavmi de peygamberleri yalanladıkları vakit, onları da boğduk ve onları insanlara bir ibret yaptık; zâlimlere acı bir azap hazırladık.

38-39- Ad'ı, Semud'u, Res halkını ve bu arada daha birçok nesilleri,. hepsine de (elçilerle) misaller anlattık. (inkâr edip zulmedince) hepsini helak ettik.

Kur’an, iman edenlere, geçmiş elçilerin mücadele örneklerini vererek onların, nasıl, hangi şartlarda Tevhidi esasları toplumlarına ulaştırdıklarını açıklamaktadır. Elçilerin, Tevhidi esasları kabul etmeyen şirk toplumlarının karşı çıkışlarına aldırış etmeden Hakkı nasıl haykırdıklarını, küfür toplumlarının tehditlerinden korkmadan onlara karşı nasıl meydan okuduklarını bildiren yüce Allah (cc), sonradan gelecek davetçilerin de aynı şekilde hareket etmelerini istemektedir.

Zatını razı edebilmenin ancak en güzel örnek olarak verdiği Rasulü Hz. Muhammed (as) gibi Tevhidi esasları ortaya koymak olduğunu bildiren yüce Allah (cc), en zorlu diktatörlere karşı, İbrahimi bir kimlik kuşanarak safların netleştirilmesini istemektedir.

“Biz sizden ve sizin Allah'tan başka itaat ettiklerinizden uzağız, sizi(ve itaat ettiklerinizi) tanımıyoruz, siz, bir tek Allah'a inanıncaya kadar sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve nefret belirmiştir” (Mümtehine, 4)

Aynı şekilde Hz. Musa (as) gibi, köleleştirdiği halkına kendisini ilah olarak empoze eden Fir’avn benzeri diktatörlere karşı dik durulmasını ve bütün rasullerin azgın toplumlarına meydan okudukları gibi meydan okunmasını istemektedir.

“Ey kavmim, durumunuza göre bildiğinizi yapın, ben de yapıyorum; yakında bileceksiniz.” (Zümer, 39)

Şirk ve küfür toplumlarına karşı dik durulmasını ve onlardan korkmadan, Tevhidi esasların ortaya konulmasını isteyen yüce Allah (cc), ancak böyle bir Tevhidi duruş ve tebliğ sonucunda safların netleşeceğini ve örnekleri verilen elçilerin kavimlerinde olduğu gibi Tevhidi inkâr edenlerin helak edeceklerini bildirmektedir.

İnsan, bir kere inkâr bataklığına saplandı mı artık kurtuluşu yoktur; o bataklık içinde debelendikçe batar. Tevhidi davete muhatap oldukları halde inkâr edenler, ne anlatılan en güzel ayetleri anlayıp kabul ederler, ne de geçmişlerin başlarına gelen felaket örneklerinden ders alarak iman ederler.

40- (Kureyşliler,) bela yağmuruna tutulan, (üstüne taş yağdırılan) kente vardılar; onun durumunu görmüyorlar mıydı? Kesinlikle onlar, yeniden dirilip kalkmayı ummuyorlar.

Günümüz insanları da, tıpkı Kureyşlilerin ders almadıkları gibi, Kur’an’da, verilen kavimlerin helak ediliş örneklerini düşünmezler. İnkârcı kavimler, verilen onca örnekten ders almadıkları gibi, kendilerini Tevhidi esaslara davet eden elçileri de alaya alırlar ve eski gelenek ve alışkanlıklarından vazgeçmezler.

41-42- Seni gördükleri zaman, mutlaka seni eğlence konusu yapıyorlar; ‘Allah bunu mu elçi göndermiş! Eğer biz, ilahlarımıza tapmakta ısrar etmeseydik nerdeyse bizi, ilahlarımızdan saptıracaktı (diyorlar); azabı gördükleri zaman kimin yolunun sapık olduğunu bileceklerdir.

Kendilerine anlatılan ayetleri inkâr edenler, ilah edindikleri kişilerin peşinden giderler ve onları terk etmeyi hiç düşünmezler. Onlar, düşünme yeteneğine sahip olmadıkları için, ilah edinip peşlerinden ayrılmadıkları kimselerin, kendileri gibi eksikliklerle donanmış birer beşer olduklarını düşünmezler. Onlar, kendilerine anlatılan Tevhidi esasların, kendilerini yaratan Rab’lerinin bildirdiği hükümler olduğunu görmezden gelirler ve bir beşer sözü gibi algılarlar.

Kâfirlerin, iman etmek istememelerinin ve inkârlarını sürdürmelerinin esas nedeni, kendi heva ve hevesleridir. Bunlardan bir kısmı, önder edinip ilahlaştırdıkları kişilerin, ucuz cennet vadetmeleri; kimileri, çıkarlarının zedeleneceği düşüncesine sahip olmaları; kimileri de, Tevhidi esaslara iman etmeleri halinde birçok zorluk ve sıkıntı çekecekleri endişesini taşımaları nedeniyle gereği gibi Rab’lerine iman etmek istememektedirler.

Hangi gerekçe ile olursa olsun, inkârcılar, asıl olarak kendi heva ve heveslerini tatmin etmektedirler. Bu nedenle yüce Allah (cc), onların hevalarını ilah edindiklerini bildirmektedir.

43- Hevasını ilah edineni gördün mü? Onun üstüne sen mi bekçi olacaksın?

Hevasını ilah edinen kimseler, kendilerine ne anlatılırsa anlatılsın duymazdan gelirler, anlatılanların üzerinde durup düşünmezler. Düşünme yeteneğini kaybeden bu kimseler, tıpkı düşünmeyen, aklaetmeyen hayvanlar gibidirler, hatta yaratılışta kendilerine verilen insani özelliklerini kaybettikleri için hayvanlardan daha aşağıda bir konumdadırlar.

44- Yoksa sen onların çoğunun işittiklerini, düşündüklerini mi sanıyorsun? Hayır, onlar hayvanlar gibidir hatta onlar, yolca (hayvanlardan) daha sapıktır.

Yüce Allah (cc), yaratılışta kendilerine verilen insani özellikleri kaybedenlerin, yaratılış gayesini unutanların, en aşağılık bir duruma düştüklerini bildirmektedir.

“Biz insanı en güzel biçimde yarattık, sonra onu aşağıların aşağısına çevirdik.” (Tin, 4-5)

“Allah'a göre canlıların en kötüsü, kâfirlerdir; artık onlar inanmazlar.” (Enfal, 55)

Yüce Allah'a iman etmeyenler, O’nun indirdiği Tevhidi esasları bırakıp hevalarını ya da başka birilerini ilah edinenler, beşeri tağuti sistemlere itaat edenler, içerisinde bulundukları küfür ve şirk nedeniyle maymunlardan ve domuzlardan daha aşağılıktırlar ve onlar, Rab’leri tarafından lanetlenmişlerdir.

“De ki: ‘Allah katında yeri bundan daha kötü olanı size söyleyeyim mi? Allah kime lanet ve gazap etmiş, kimlerden maymunlar, domuzlar ve tağuta itaat edenler yapmışsa, işte onların yeri daha kötüdür ve onlar düz yoldan daha çok sapmışlardır.” (Maide, 60)

İnkârlarından ve yaratılış gayelerini unutmalarından dolayı müşrik ve kâfirler, Rab’lerinden gelen ilahi hükümleri düşünüp iman etmedikleri gibi, yaşadıkları hayatta, çevrelerini kuşatan kâinattaki güzellikleri, kâinattaki muhteşem ve muazzam düzeni ve yaşadıkları hayatta Rab’lerinin kendilerine olan lütfunu düşünüp aklederek iman etmezler.

45-46- Görmedin mi Rabbin gölgeyi nasıl uzattı, dileseydi, onu durgun yapardı, sonra nasıl güneşi ona delil kıldık, sonra (güneş yükseldikçe) gölgeyi yavaş yavaş çekip aldık.

47-49- O, geceyi sizin için elbise, uykuyu dinlenme, gündüzü de kalkıp çalışma zamanı yaptı ve O, rahmetinin önünde rüzgârları müjdeci gönderdi ve gökten tertemiz bir su indirdik ki onunla ölü bir ülkeyi diriltelim ve onunla yarattığımız hayvanlardan ve insanlardan birçoğunu sulayalım.

Allah’tan başka otorite kabul edilip ilah edinilenlerden hangisi, kâinattaki düzeni sağlıyor? Güneşi, ay’ı, yıldızları kim yaratıp düzenli bir şekilde hareketlerini düzenliyor? Geceyi, gündüzü yaratan, rüzgârı emriyle yürüten, yağmuru yağdırıp yerden insanlara ve hayvanlara rızık veren kimdir? Bütün bu sorular, sorulduğunda müşriklerin cevabı hep aynıdır; “Allah” derler, ancak küfür ve isyanlarından dönmezler.

“Andolsun, onlara: ‘Gökleri ve yeri kim yarattı, güneşi ve ayı kim boyun eğdirdi (size) desen; ‘Allah’ derler. O halde nasıl Allah'ın (birliğinden) döndürülüyorsunuz? Onlara: ‘Kim gökten suyu indirip de ölmüş olan yeri onunla diriltti?’ diye sorsan; ‘Allah’ derler; de ki: ‘Hamd Allah'a mahsustur’ doğrusu çokları düşünmezler.” (Ankebut, 61,63)

Bütün bu soruların cevabını “Allah” diye veren müşrikler, yeryüzünün düzenini de yüce Allah (cc) sağlıyor denildiğinde, yüce Allah’ın uluhiyetini inkâr ederek, “bugün artık o kurallar geçmez” derler. Bunlardan çoğu, Allah’a iman ettiklerini iddia etmelerine, namaz kılmalarına, Hac’ca gitmelerine rağmen, dünya hayatını düzenleyen kuralları, aciz ve eksik olan beşerin düzenleyeceğini iddia ederler ve onları desteklerler.

Bu müşrikler, Yunan felsefesini din edinenler gibi, gökte ayrı ilah yerde ayrı ilah kabul ederek küfür ve azgınlıklarında haddi aşarlar ve Rablerine şirk koşarak isyan ederler. Oysa Rab’lerinden gelen ayetleri, anlayarak tekrar tekrar okusalar, Allah’tan başka bir ilahın, O’ndan başka hüküm koyucunun olmadığını, göklerde de yerde de tek ilahın, tek hüküm koyucunun yalnızca yüce Allah (cc) olduğunu göreceklerdir.

50-51- Andolsun biz, bu sözü onların aralarında tekrar tekrar anlattık ki öğüt alsınlar, ama insanların çoğu, küfürde direnmektedir. Eğer biz dileseydik, her kente bir uyarıcı gönderirdik.

İnsanların, öğüt alıp hayatlarını düzenlemek için indirilen Kur’an, tekrar tekrar okunup üzerinde düşünülmedikçe anlaşılmaz. Bir iki ayet okuyup Kur’an’ı anladıklarını zannedenler, yanılmakta ve yalnızca kendilerini aldatmaktadırlar.

Kur’an’ı anlamanın, ondan öğüt alıp onu hayat prensibi olarak alıp yaşamanın yolu, Kur’an’ı sürekli okumak, ayetler arasındaki ilişki ve bağlantıları kavramakla mümkündür. Ancak sürekli okunması halinde Kur’an net bir şekilde anlaşılacak, neleri müjdelediği, nelerin yapılması halinde uyarıda bulunduğu açık bir şekilde görülecektir.

Kur’an ile küfre karşı cihad etmek

Müslümanlara düşen görev, dünya hayatını gaye edinip Allah’tan başka ilahlar edinen kimseleri, yalnızca Kur’an ile uyarmak, onların her türlü inkârına karşılık Kur’an’la mücadele etmektir.

52- Kâfirlere boyun eğme ve bu Kur’an ile onlara karşı büyük cihad et.

Müslümanlar, şirk ve küfür unsarlarının, sözel ve fiili tüm saldırılarına, baskı ve zulümlerine rağmen boyun bükmeden, yılgınlık göstermeden, korku ve endişeye kapılmadan yalnızca Kur’an ile mücadele etmelidirler.

Kur’an, insanları yüce Allah’ın Uluhiyetine, Tevhidi esaslara davet eden Müslümanların, küfre karşı nasıl mücadele edeceklerini, Risalet önderlerinin hayatlarını örnek vererek açıklamaktadır. Onlar, içerisinde bulundıkları toplumları, yalnızca Rab’lerinden kendilerine bildirilen hükümlerle Tevhidi esaslara, yüce Allah’ı tek İlah olarak kabul etmeye davet ederlerken aynı hükümlerle, karşılarına çıkan küfür ve şirk unsurlarıyla mücadele etmişlerdir.

Tevhidi mücadele sonucunda saflar belirlenmiş ve yüce Allah (cc), “Ad'ı, Semud'u, Res halkını ve bu arada daha birçok nesilleri, hepsine de (elçilerle) misaller anlattık. (inkâr edip zulmedince) hepsini helak ettik.” (Furkan, 38-39) buyurarak, onları helak ettiğini bildirmiştir.

Kaynağını vahiyden almayan, Tevhidi esaslara dayanmayan hiçbir mücadele ve davet metodu, yüce Allah’ın rızasına muvafık olamayacağı gibi, başarılı da olamaz. Hele beşeri tağuti sistemlerin kuralları ölçü alınarak bu kurallar çerçevesinde yapılan ya da yapıldığı zannnedilen davetin, İslâm ile hiçbir ilgisi yoktur.

Yüce Allah (cc), rızasına muvafık olan davet çalışmalarının nasıl yapılacağını, Risallet önderlerinin ve onların izlerinde giden Tevhid erlerinin mücadelelerini örnek vererek açıklamış ve bunları, iman edenlere, bu en güzel örnekleri almalarını emretmiştir. Yüce Allah’ın, iman edenlere alınmasını emrettiği davet metodlarında Risalet önderleri ve Tevhid erleri, yüce Allah’ın bildirdiği hükümlere uygun olarak kâfir ve münafıklara kesinlikle itaat etmemişler, onların kurallarına göre davet yapmamışlardır.

“Ey peygamber, Allah'tan kork; kâfirlere ve münafıklara itaat etme; şüphesiz Allah bilendir, hakimdir. Rabbinden sana vahyedilene sarıl; muhakkak ki Allah yaptıklarınızı haber almaktadır. Allah'a tevekkül et; vekil olarak Allah yeter.” (Ahzab, 1-3)

Yüce Allah’ın hükümleri açık ve nettir; mü’minler, yüce Allah’ın ayetlerine sarılarak daveti ortaya koyacaklar, küfür içerisinde bulunan kâfir ve münafıklara karşı, yüce Allah’ın hükümlerinden taviz vermeden mücadele edecekler ve yalnızca Rab’lerine tevekkül edip güveneceklerdir. Bunun dışındaki her hareket, her davet metodu ve her mücadele, yüce Allah’ın rızasına muvafık olmayan çalışmalardır.

Bugün, beşeri tağuti küfür sistemlerinde ve bu sistemlerin başlarındaki münafık ve kâfirler karşısında zillet içerisinde ezilen, küfrün belirlediği kurallarla davet yaptıklarını zannneden kimseler, yüce Allah’ın hükümlerinden uzaklaşmış, tağuta itaat ederek küfür içerisine girmişlerdir.

“Ey peygamber, kâfirlerle ve münafıklarla cihad et, onlara sert davran; onların varacakları yer cehennemdir; ne kötü bir gidiş yeridir o!” (Tevbe, 73)

Kur’an, Allah’ın dinine savaş açmış, Müslümanlara zulmetmiş, onları yurtlarından çıkarmış kâfirlere, sert davranılmasını istemektedir. Kâfirlere karşı sert davranmak, mü’minlerin özelliklerindendir.

İbrahimi bir tavır takınarak kâfir, münafık ve müşriklere karşı onurlu davranan Müslümanlar, yüce Allah’ın övgüsüne mazhar olmuş kimselerdir. Küfre karşı zilleti seçmiş, onların yanında şeref arayan kimseler ise, dinlerinden dönmüşlerdir. Yüce Allah’ın sevdiği Müslümanlar, hiçbir surette kâfir ve müşriklere karşı zillet içerisine girmemiş, onlara karşı onurlu bir şekilde hareket etmiş kimselerdir.

Günümüzde, kâfirlerle kolkola gezen, onlarla beraber hareket eden kimseler, mü’min olma vasıflarını kaybetmiş, kendilerine zulmetmişlerdir. O kimseler, kâfir, müşrik ve münafıklarla dostluk yapmakla yüce Allah’ın hükmüne karşı tavır almış kimselerdir.

“Allah sizi, ancak sizinle din hakkında savaşan, sizi yurtlarınızdan çıkaran ve çıkarılmanıza yardım eden kimselerle dost olmaktan men eder; kim onlarla dost olursa, işte onlar, zalimlerdir.” (Mümtehine, 9)

Kâfir ve münafıklara karşı, Kur’an ile cihad edebilmek için Kur’an’ın çok iyi bilinmesi ve hayat prensibi olarak alınması gerekir. Çünkü kendileri, Kur’an’ın hükümleri doğrultusunda yaşamayanların, Kur’an’ı başkalarına ulaştırmaları mümkün değildir. Kur’an’ı yaşamadan, başkalarını uyaranları yüce Allah (cc), akılsızlar olarak sıfatlandırmakta ve bunun Kendisi yanında büyük bir suç olduğunu bildirmektedir.

“Siz Kitabı okuduğunuz halde, insanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz? Aklınızı kullanmıyor musunuz?” (Bakara, 44)

“Ey iman edenler, niçin yapmayacağınız şeyi söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyi söylemek, Allah katında çok büyük (bir suç)tur.” (Saf, 2-3)

Kur’an, iman edenlerin nasıl hareket edeceklerini, küfre, şirke karşı nasıl bir tavır takınacaklarını çok açık bir şekilde belirtmiş ve iman edenlerin buna göre hareket etmelerini istemiştir. Kur’an’ın bu apaçık bildirimine aykırı hareket edenler, akıllarını kullanmayan ve yüce Allah katında hoş olmayan şeyler yapan kimselerdir.

Küfre karşı mücadele etmek, Tevhidi esasları, şirk içerisinde bocalayan insanlara ulaştırmak, iman ettiklerini iddia eden her bireyin en öncelikli görevidir. Bu görevin yerine getirilmemesi, insanlığın, Allah’ın mülkünde ilahlık taslayan tağutlara yönelmesine neden olur. Bunu önlemenin yolu, Risalet önderlerinin ve Tevhid erlerinin yaptıkları gibi Tevhidi esasları ortaya koymaktır; bundan kaçınmak, kişi için imandan çıkmakla eş anlamlıdır.

Hiçbir şey yaratmayan, acziyet içerisinde bulunan bazı kimselerin, Allah’ın arzında, Allah’ın kulları üzerinde ilahlık iddiasına kalkışmaları karşısında sessiz kalmak, iman eden kimselerin yapamayacakları bir şeydir. Bu nedenle Müslümanlar, yüce Allah’ın mülkünde haddi aşıp azgınlık yapanlara karşı insanları uyarmalı, mülkün, bütünü ile Allah’a ait olduğu gerçeğini, bütün boyutları ile insanlara anlatılmalıdırlar.

53- O(Allah ki,) iki denizi birbirine salmıştır; bu tatlı, susuzluğu giderici; bu tuzlu ve acıdır; ve ikisinin arasına birbirine kavuşmalarına engel olan bir perde koymuştur.

Furkan suresi, Hak ile batılı ayırdeden bir sure olması hasebiyle, buradaki iki deniz ifadesi oldukça önemlidir. Burada zikredilen, Hak ile batıl, iki denizin durumu gibidir; birisi tatlı(Hak), diğeri tuzlu ve acı(batıl)dır. Bunlar, hiçbir zaman birbirlerine karışmazlar, karışmamalıdırlar. Tapılması gereken yalnızca yüce Allah’tır; kâfirlerse, Allah’tan başkasına tapıyorlar.

54- Ve O, sudan bir insan yarattı da onu nesep ve sıhr kıldı. Rabbin, her şeye gücü yetendir.

55- Allah'tan başka kendilerine ne yarar, ne de zarar veremeyecek şeylere tapıyorlar. Kâfir, Rabbine karşı şeylere yardımcıdır.

Kâinatı yaratıp düzenleyen, insana yol gösteren yüce Allah (cc), yaratttıkları üzerinde tek ilah, tek otorite ve tek hükümrandır. İşte bu gerçekten, insanların haberdar edilmesi ve O’ndan başka edinilen, önemsenen, sevilen ve korkulan bütün sahte ilahların terk edilmesinin istenmesi iman edenlerin en öncelikli görevleridir.

56-57- Biz seni ancak müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik; ‘Buna karşı sizden bir ücret istemiyorum, ancak Rabbine varan yola girmek isteyene yol gösteriyorum’ de.

Davetçi Müslümanlar, içerisinde yaşadıkları toplumları, yüce Allah’ın Uluhiyet ve Rububiyetine, yani Tevhidi esaslara davet eden müjdeciler ve uyarıcılardır. Bu öncelikli görev dururken ve insanlar şirk ve küfür içerisinde bocalarken, şeytani bir tavır ve tutumla insanları, yüce Allah’ın rahmeti ile oyalayıp günlerini gün etmelerine sebep olmak, cennet vaadiyle ümitlendirmek Tevhid ilkesinin üzerini örtmekten başka bir şey değildir. Bu konuda yüce Allah (cc) açık bir şekilde uyarıyor.

“Ey insanlar, Allah'ın vaadi gerçektir; sakın dünya hayatı sizi aldatmasın, o aldatıcı, sizi Allah(ın rahmeti) ile aldatmasın.” (Fatır, 5)

Bugüne kadar yazılan meal ve tefsirlerde, Risalet tarihinde en öncelikli olarak insanlara duyurulan Tevhidi esaslar yerine, Kur’an’daki diğer konular anlatılmıştır. İki denizin ayrı oluşu, kâinattaki güzellikler, cennetteki huriler, yüce Allah’ın rahmetinin genişliği, kullarına karşı merhametli olduğu gibi konular önplana çıkartılarak ve abartılarak, bir kısmına da eklemeler yapılarak anlatılmış, ancak Tevhid ilkesi adeta gözardı edilmiştir.

Tevhidi esasların, öncelikli olarak ve gereği gibi anlatılmaması nedeniyle insanlar, dünya hayatlarında Allah’tan başka güçlere yöneldiler, O’ndan başkasını ilah edindiler ve Hak ile batılı ayırmadan hayat sürdüler. İşte Furkan suresi, bütün yönleriyle Tevhidi ortaya koymakta ve yüce Allah’ın Uluhiyet, Rububiyet ve Melikliğini anlatarak Tevhid ilkesini önplana çıkarmaktadır.

Müslümanlar, davet çalışmalarında öncelikle Tevhidi esasları anlatmalı, bu görevlerini yerine getirirlerken hiçbir şekilde maddi ve manevi çıkar gözetmemelidirler. Onlar, “Ben sizden, buna karşı bir ücret istemiyorum; benim ücretim, yalnız âlemlerin Rabbine aittir.” (Şuara, 109) diyen Risalet önderleri gibi davet görevlerinin karşılığını yüce Allah’tan beklemelidirler.

‘Buna karşı sizden bir ücret istemiyorum; ancak Rabbine varan yola girmek isteyene yol gösteriyorum’ de, diye buyuran yüce Allah’ın emrine rağmen, yaptıkları İslâmi çalışmalarda, maddi ve mavevi çıkar gözetleyenler, bu konuda çıkarttıkları kitapları satarak para kazananlar, yüce Allah’tan hiçbir karşılık alamayacakları gibi, Kur’an’ın ifadesi ile onlar, karınlarına ateşten başka bir şey doldurmuyorlar.

“Allah'ın indirdiği Kitaptan bir şey gizleyip, onu birkaç paraya satanlar, işte onlar, karınlarına ateşten başka bir şey koymuyorlar. Kıyâmet günü Allah ne onlara konuşacak ve ne de onları temizleyecektir, onlar için acı bir azap vardır. Onlar, hidâyet karşılığında sapıklık, mağfiret karşılığında azap satın almışlardır; onlar ateşe, karşı ne kadar da dayanıklıdırlar(!)” (Bakara, 174-175)

Tevhidi esasları insanlara anlatmak oldukça zor ve meşakkatli bir görevdir; çünkü Tevhidi esaslara karşı olan şirk ve küfür ehlinin ve beşeri tağuti sistemlerin baskı ve eziyetleri sözkonusudur. Bu durumda yapılacak şey, yalnızca yüce Allah’a sığınmak, O’na tevekkül etmek ve O’ndan yardım istemektir.

58- Ve diri olan ölmeyene tevekkül et ve O'nu överek tesbih et; kullarının günahlarını, O'nun bilmesi yeter.

Tevhidi esasların insanlara duyurulması sırasında Müslüman davetçiler, Risalet tarihinde birçok örneği görüldüğü üzere, çok sert ve şiddetli tepkilere maruz kalacaklardır. Bu durumda onlar, hiçbir endişe duymadan, küfür ve şirk sistemleri beşeri sistemlerin yasalarının arkasına sığınmadan mücadelelerini sürdürmeli ve bu mücadele boyunca yalnızca Rab’lerini vekil edinmelidirler.

Beşeri tağuti sistemlerden korkmadan, onların kanun ve kurallarına sığınmadan yalnızca Yüce Allah’a tevekkül etmek ve bütünüyle O’na yönelmek ancak gerçekten iman eden Müslümanlara özgü bir haslettir.

“Doğrusu biz, senin üzerine ağır bir söz bırakacağız; muhakkak ki gündüz, senin için uzun bir uğraşı vardır; Rabb’inin adını an ve bütün gönlünle O'na yönel. (O) doğunun ve batının Rabb’idir, O'ndan başka ilah yoktur; yalnız O'nu vekil tut.” (Müzzemmil, 5,7-9)

“Ve diri olan ölmeyene tevekkül et” hükmüne rağmen, ölümlü, eksik ve aciz olan kulların ve onların çıkardıkları yasaların arkasına sığınanlar, yüce Allah’ın hükmünü terk etmiş, küfrün kurallarını ölçü edinmişler ve sapıp gitmişlerdir. Bu kimselerin, Tevhid adına insanlara verebilecekleri hiçbir şeyleri yoktur.

Yüce Allah (cc), ölmeyen, yerin ve göklerin mülkü Kendisinin olan yüce Allah (cc), koskoca kâinatı, çok kısa bir sürede yaratandır.

59- O, gökleri, yeri ve ikisinin arasında bulunanları altı günde yarattı, sonra Arş'a kuruldu; (O), Rahmân'dır; bunu bir bilene sor.

Kâinattaki her şeyi, eksiksiz yaratan yüce Allah (cc), yarattıkları üzerinde de yegâne hüküm sahibidir. Beşerin, Allah’ın arzında, Allah’ın kulları üzerinde hükümranlık iddiası, azgınlık ve tuğyandır. Bu azgın tağutlar, kendilerini bile kontrol etmekten aciz ve iki adım ötelerinde olan bir şeyi bile görmekten ve bilmekten gafil iken, nasıl olur da Allah’ın yarattığı kullarını kontrol altında tutabilirler.

Allah’ın kullarını ve kâinattaki her şeyi ancak onları yaratan kontrol altında tutabilir ve onların yaptıkları her şeyi bilir. Arşa istiva eden yüce Allah (cc), her şeyi kontrolü altında tutmaktadır ve hiçbir şey O’na gizli değildir.

“Muhakkak ki Rabb’in, gözetlemektedir.” (Fecr, 14)

O halde akıl sahipleri, kendilerini yaratıp rızıklandıran, her türlü nimetleri sonsuz bir şekilde kendilerine bahşedip onlara karşı merhametli olan Rab’lerine teslim olmalı, O’nun hükümleri doğrultusunda hayatlarını tanzim etmelidirler. Yüce Allah’a karşı ancak, azgınlığı yol edinmiş kâfir ve müşrikler isyan edebilirler.

60- Onlara: ‘Rahmân'a secde edin’ dendiği zaman: ‘Rahmân nedir? Senin bize emrettiğine secde eder miyiz hiç?’ derler ve (bu söz), onların nefretini artırır.

61-62- Yücedir O ki, gökte burçlar yaptı ve orada bir kandil ve aydınlatıcı bir ay var etti ve O, öğüt almak veya şükretmek isteyenler için gece ile gündüzü, birbirini izler yaptı.

Yüce Allah (cc), kullarına karşı sonsuz rahmet sahibidir ve O, insanlar, düşünüp akletsinler, iman edip Zatını bilsinler diye her şeyi kullarına bildirdi. Ancak kulları içerisinde yalnızca iman eden mü’minler, Rab’lerine yönelirler, O’na şükredip kulluk ederler.

Mü’minlerin vasıfları

Kur’an, iman eden kimseleri, adeta yeniden inşa ederek mükemmel bir kişiliğe ve kimliğe kavuşturur. Bu öyle bir inşa ki kişinin, Rabb’ine karşı olan sorumluluğundan, kendi düşünce, söz ve davranışlarına, aile ve toplum içerisindeki konumundan, insanlarla münasebetlerine, aile ve toplumla olan münasebetlerinden egemen güçlere karşı sergileyeceği tutum ve davranışlarına kadar her şeyi içine alan bir inşadır. Buna, kişiye yeni bir kişilik, yeni bir kimlik kazandırma denilebilir.

Kur’an, her konuda olduğu gibi, iman eden mü’minlerin vasıfları üzerinde de çok detaylı bir şekilde durur ve mü’minlerin kimler olduklarını, nasıl hareket ettiklerini, tavır ve davranışlarının ne olduğunu, kimlere dost, kimlere düşman, kimlere karşı sert, kimlere karşı mütevazi olduklarını bütün boyutları ile ortaya koyar.

63- Rahmân'ın kulları öyle kimselerdir ki, yeryüzünde mütevâzi olarak yürürler, cahiller kendilerine laf atarsa ‘Selâm’ derler.

Kur’an, zalimlere ve kâfirler karşı çıkılmasını, onlara sert davranılmasını isterken ve bu tavrı, mü’minlerin özelliklerinden olduğunu belirtirken, mazlumlara sahip çıkılmasını, onlara yumuşak davranılmasını, onların korunmasını da istemektedir. Kur’an, ezilen kimseler, cahil de olsalar, mü’minlere karşı da çıksalar bile onlara sert davranılmamasını istemekte ve onlara “Selam” denilip geçilmesini istemektedir. bu, yüce Allah’ın mazlumlara karşı, dünyada gösterdiği merhametin bir gereğidir.

Kur’an, mü’minlerin, toplum içerisinde sergileyecekleri tavırları, en ince ayrıntısına kadar belirtir ve mü’minler, Rab’lerinin kendilerinden razı olacağı bu tavırları özenle yerine getirirler.

Yüce Allah (cc), kâfir de olsalar, Müslümanlara laf atan, beşeri sistemlerin zulmü altında inleyen cahil ancak mazlum kimselere mü’minlerin, yumuşak davranmalarını, onların kendilerine karşı olan tepkilerine sert tepki verilmemesini istemektedir.

“Boş söz işittikleri zaman ondan yüz çevirirler ve: ‘Bizim işlerimiz bize, sizin işleriniz size, size selâm olsun, biz cahiller(le tartışmak) istemeyiz’ derler.” (Kasas, 55)

“Onları hidâyete çağırırsanız, işitmezler, onların sana baktıklarını sanırsın, oysa onlar görmezler; affı tut, iyiliği emret, câhillere aldırış etme.” (A’raf, 198-199)

Elbette yüce Allah (cc), cahil ve inkârcı kimselere, inkâr ve isyanları karşılığında layık oldukları cezalarını verecektir. Ancak mü’minlerin, tebliğlerini yaptıktan sonra bu kimselere karşı sert tavır takınmamaları gerekir. Yüce Allah (cc), Müslümanlara düşman bile olsalar, mazlum cahillere karşı yumuşak davranılmasını, onlara yardım edilmesini de emretmektedir.

“Belki de Allah sizinle onlardan düşman olduklarınız arasına bir sevgi koyar. Allah kadirdir; Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir. Allah sizi, din hakkında sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayan kimselere iyilik etmekten, onlara adaletli davranmaktan men etmez; çünkü Allah, adâlet yapanları sever.” (Mümtehine,7-8)

Yüce Allah (cc), düşman da olsalar, Müslümanlara karşı fiili bir harekete kalkışmayan kimselere iyilik yapmayı, onlara karşı adil davranmayı emrederken, Müslümanlara karşı kin ve düşmanlık yaparak saldıran, onları inciten kafirlere karşı daha sert bir tavır takınılmasını istemektedir.

“Allah sizi, ancak sizinle din hakkında savaşan, sizi yurtlarınızdan çıkaran ve çıkarılmanıza yardım eden kimselerle dost olmaktan men eder. Kim onlarla dost olursa, işte zalimler onlardır.” (Mümtehine, 9)

Zalim ve despot kâfirlere, onlarla beraber olan, onlara yardım eden belamlara, Müslümanların inançlarına sözlü ve fiili olarak saldırmayı alışkanlık haline getirenlere karşı takınılacak tavır, elbette ezilen, sömürülen ve zayıf bırakılan kimselere karşı takınılacak tavır gibi olmayacaktır. Yüce Allah (cc), saldırgan zalimlere karşı mü’minlerin, sert ve katı olduklarını bildirmektedir.

“Muhammed Allah'ın Rasulüdür; onun yanında bulunanlar, kâfirlere karşı katı, birbirlerine karşı merhametlidirler. Onların, rükû ve secde ederek Allah'ın lutuf ve rızasını aradıklarını görürsün, yüzlerinde secde izinden nişanları vardır. Onların Tevrat'taki vasıfları ve İncildeki vasıfları da şöyle bir ekin gibidir ki, filizini çıkardı, onu güçlendirdi, kalınlaştı, derken gövdesinin üstüne dikildi, ekincilerin hoşuna gider, onlara karşı kâfirleri de öfkelendirir bir duruma geldi. Allah onlardan inanıp iyi işler yapanlara mağfiret ve büyük mükâfat vadetmiştir.” (Fetih, 29)

Yüce Allah (cc), zorba kâfirlere ve onların destekçilerine karşı mü’minlerin sert, şiddetli ve onurlu olmalarını övmekte, böyle olan kimseleri, sevdiğini müjdelemektedir.

“Ey inananlar, sizden kim dininden dönerse, Allah, yakında öyle bir toplum getirecek ki onları sever, onlar da O'nu severler. Mü'minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı onurlu ve şiddetlidirler. Allah yolunda cihad ederler, hiçbir kınayıcının kınamasından korkmazlar. Bu, Allah'ın bir lutfudur, onu dilediğine verir, Allah geniştir, bilendir.” (Maide, 54)

Yüce Allah (cc), mü’minlerin, kâfirlere karşı tepkisiz ve sessiz olmalarını sevmez. Bu nedenle küfre ve zulme karşı zillet içerisinde suskun kalanların, dinlerinden döndüklerini, onların yerlerine zilleti kabul etmeyen onurlu kimseleri getireceğini bildirmektedir.

Mü’minlerin, toplum içindeki davranışları

Kur’an, mü’minlerin, toplum içerisinde nasıl hareket etmeleri gerektiğini bildirmekte ve bu bildirilenlere göre hareket etmelerini istemektedir. Bildirilen kurallar dışında hareket eden kimseleri kınayan Kur’an, toplum içerisinde nasıl hareket edileceğini açıklamaktadır.

“Bilmediğin bir şeyin ardına düşme, çünkü kulak, göz ve gönül, bunların hepsi ondan sorumludur; yeryüzünde kabara kabara yürüme; çünkü sen yeri yırtamazsın, boyca da dağlara erişemezsin!” (İsra, 36-37)

Mü’minler, bilmedikleri şeylerin ardına düşerek araştırmazlar, dedikodu yapmazlar, çünkü bu tür şeyler, hem insanı küçük düşürür, hem de ona sorumluluk da getirir.

Kibirli ve kendini beğenmiş tavırlar, böbürlenip insanların sorunları ile ilgilenmemek, insanlardan yüzçevirmek mü’minlerin takınmamaları gereken kötü tavırlardır. Bu nedenle mü’minler, toplum içerisinde mütevazi, olgun ve sevecendirler.

“Yavrum namazı kıl, iyiliği emret, kötülükten vazgeçir ve başına gelene sabret; çünkü bunlar yapılması gereken işlerdendir; insanlara yanağını bükme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme; çünkü Allah, kendini beğenip övünen kimseyi sevmez; yürüyüşünde tutumlu ol, sesini de kıs, (bağırarak konuşma), çünkü seslerin en çirkini eşeklerin sesidir.” (Lokman, 17-19)

Mü’minler, yüce bir davanın temsilcileri ve toplum içerisinde örnek kimselerdir. Bu nedenle onlar, bu temsiliyetlerine zarar verecek her türlü davranıştan kaçınırlar. İnsanlar, mü’minleri gördüklerinde, onların şahsında temsil ettikleri ilahi mesajı görürler ve Allah’ı hatırlarlar.

İnsanlara iyiliği emretmek, mü’minlerin şiarıdır, bu nedenle onlar, toplum içerisinde suskun ve pısırık, duyarsız ve tepkisiz olamazlar. Onlar, her konu ve durumda, insanlara yardım ederler ve iyilikle muamelede bulunurlar, Hakkı söylerler, insanları aldatmazlar, rızıklarına haram bulaştırmazlar, yaptıkları işi en güzel şekilde yaparlar.

“Ölçtüğünüz zaman ölçüyü tam yapın, doğru terazi ile tartın; bu daha iyidir, sonuç bakımından da daha güzeldir.” (İsra, 35)

Mü’minler, toplum içerisinde yüce bir dinin temsilcileri olduklarını unutmadan her söz ve davranışlarında bu temsiliyeti gözönünde bulundurmalıdırlar. Çünkü mü’minlerin şahsında gösterilecek olumsuz bir tavır, inançlarına mal edilecek ve onlar, günümüzde birçok örneği görüldüğü üzere, düşmanlarının veremeyecekleri zararları, yüce Allah’ın kendilerini şereflendirdiği dinlerine vermiş olacaklardır. İşte bu nedenle mü’minler, her durum ve şartta iman ettikleri esasları gözönünde bulundurarak konuşmalı ve hareket etmelidirler.

Mü’minlerin, anne ve babalarına karşı davranışları

Toplum içerisinde, mükemmel olan bir mü’min, elbette kendi ailesi içinde çok daha iyi ve mükemmel olacaktır. İnsanlara iyilik yapan mü’minler, kendileri üzerinde en büyük Hakka sahip olan anne ve babalarına çok daha fazla iyilikte bulunmakla mükelleftir. Bu mükellefiyet, imani bir gerekliliktir, mü’min olmanın gereğidir.

“Biz insana, ana babasını tavsiye ettik, anası onu zayıflık üstüne zayıflık çekerek (karnında) taşımıştır. Onun sütten kesilmesi de iki yıl içinde olmuştur; (Biz insana): ‘Bana ve anana-babana şükret, dönüş banadır; eğer onlar seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi bana ortak koşman için zorlarlarsa, onlara itaat etme, onlarla dünya da iyi geçin ve bana yönelen kimsenin yoluna uy; sonra dönüşünüz banadır; size yaptıklarınızı haber vereceğim’ (dedik).” (Lokman, 14-15)

Yüce Allah (cc), anne babaya karşı gösterilecek bir tavrın, Kendisine karşı gösterileceğini buyurarak, ‘Bana ve anana-babana şükret’ buyurmuştur. Bu buyruk, anne babaları onurlandırırken, çocukları da, anne babaya karşı gösterilecek isyanın kendisine karşı gösterilmiş olacağını ‘Bana ve anana-babana şükret’ ifadesinin mefhumu muhalifinden bildirerek açık bir şekilde uyarmaktadır.

“Rabbin, yalnız kendisine tapmanızı ve anaya babaya, iyilik etmenizi emretti; ikisinden birisi yahut her ikisi, senin yanında ihtiyarlık çağına ulaşırsa sakın onlara ‘Öf’ deme, onları azarlama; onlara güzel söz söyle, onlara acımadan dolayı, tevazu kanadını indir ve: ‘Ey Rabbim! bunlar, beni küçükken nasıl yetiştirdilerse sen de bunlara acı’ de.” (İsra, 23-24)

Mü’minler, müşrik, materyalist ve çıkarcı kimseler gibi, ayakları üzerine dikilip iş güç sahibi olduktan sonra anne babalarını bir kenara atıp yaşlandıklarında onları yaşlı bakımevlerinin köşelerine terk etmezler. Onlar, bütün zorluklarına rağmen, gece gündüz demeden, bir an olsun “Of” demeden, sabırla, ancak şefkat, sevgi, coşku ve iştiyakla kendilerini yetiştirip büyüttükleri gibi aynı şekilde hareket ederek anne babalarına karşı evlatlık görevlerini, hiçbir sıkıntı duymadan yerine getirirler. Çünkü onlar, Rab’lerinin buyruklarına iman eden salih kimselerdir.

“Biz insana ana babasına iyilik etmeyi tavsiye ettik; eğer onlar seni, hakkında hiçbir bilgin olmayan bir şeyi bana ortak koşman için zorlarlarsa (bu hususta) onlara itaat etme; dönüşünüz banadır, o zaman size yaptıklarınızı haber veririm. İnanıp iyi işler yapanları, salihler arasına sokarız.” (Ankebut, 8-9)

Yüce Allah (cc), anne babanın, Müslüman olup olmamasına bakmaksızın, onlarla dünya hayatlarında iyi geçinilmesini, onlara “Of” bile denilmemesini isterken, tek bir konuda onlara itaat etmeyi yasaklamaktadır; o da, ebeveynin, Allah’a eş koşulmasını istemeleridir.

Mü’minler, anne babalarının kendi üzerlerindeki emeklerini ve haklarını ve onların nice zahmetler çekerek kendilerini yetiştirdiklerini bilirler. Bu nedenle kendileri güçlü çağlarına erdikten sonra aynı şefkat ve sevgi ile ebeveynlerini korur gözetir, onlar için hayır dualar ederler.

“Biz insana, ana babasına iyilik etmesini tavsiye ettik; anası onu zahmetle taşıdı ve zahmetle doğurdu. (Karnında) taşınması ile sütten kesilmesi otuz ay sürdü. Nihayet (evlat) güçlü çağına gelip kırk yaşına varınca: ‘Ya Rabbi, beni, bana ve anama, babama verdiğin nimete şükretmeğe, razı olacağın yararlı işler yapmağa sevk eyle; benim için zürriyetim içinde de salahı devam ettir, ben sana yüz tuttum ve ben (sana) teslim olanlardanım’ dedi.

Onlar öyle kişilerdir ki, yaptıklarının en iyisini onlardan kabul ederiz ve onların kötülüklerinden geçeriz, cennet halkı arasındadırlar. Bu, kendilerine söylenen doğru sözdür.” (Ahkâf, 15-16)

Yüce Allah (cc), anne babaya itaat eden evlatları övüp salihlerden olduklarını bildirmiş ve anne babaya teşekkürü Kendi Zatına şükür ile beraber anarak, ebeveyne karşı nankörlüğü Zatına karşı nankörlük olarak değerlendirmiştir. Ebeveynine karşı isyan eden evlatları da kendisine isyan etmek gibi değerlendiren yüce Allah (cc) onların, cezalandırılacaklarını ve cehenneme atılacaklarını bildirmiştir.

“Fakat o kimse ki anasına, babasına: ‘Öf’ size, benden önce nice nesiller gelip geçmiş iken siz benim (diriltilip) çıkarılacağımı mı bana vadediyorsunuz?’ dedi. Onlarsa Allah'a sığınarak: ‘Yazık sana, (Rabb’ine) iman et; Allah'ın sözü gerçektir’ dediler. O: ‘Bu, eskilerin masallarından başka bir şey değildir’ der. İşte onlar da kendilerine (azap) söz(ü) gerekli olmuş kimselerdir; kendilerinden önce geçen cin ve insan toplulukları arasında (cehennemde) bulunacaklardır. Gerçekten onlar, ziyana uğrayanlardır.” (Ahkâf, 17-18)

Kur’an, Risalet tarihinde anne baba ve evlat ilişkileri ile ilgili birçok örnek verir ve Hz. İbrahim (as)’ın putperest babasına karşı tutumunu ve onun, babası için dua ettiğini bildirir. Yüce Allah (cc), Hz. İbrahim (as)’ın, putperest ve Allah düşmanı olan babasına, dua etmesini kınamaz iken, Hz. Nuh (as)’ın oğlu için dua etmesine karşılık şiddetli bir şekilde onu uyarmış ve onu, cahillerden olmakla itham etmiştir. Kur’an, Hz. İbrahim (as)’ın, kendisinin babasından yüzçevirdiğini bildirmektedir.

“İbrahim'in babası için mağfiret dilemesi, sadece ona verdiği bir sözden ötürü idi; fakat onun, bir Allah düşmanı olduğu kendisine belli olunca ondan uzak durdu. İbrâhim, gerçekten çok içli ve yumuşak huylu idi.” (Tevbe, 114)

“Nuh Rabbine seslendi: ‘Rabbim, dedi, oğlum benim ailemdendir; Senin sözün elbette haktır ve sen hâkimlerin hâkimisin! (Rabbi): ‘Ey Nuh, o senin âilenden değildir; o, yaramaz iş yaptı, bilmediğin bir şeyi benden isteme, sana cahillerden olmamanı öğütlerim’ dedi.” (Hud, 45-46)

Burada konu oldukça açıktır; anne baba inkârcı da olsa, aileden kabul edilirken, evlatların inkâr etmeleri durumunda aileden çıkmaktadırlar. Bunun elbette birçok hikmeti vardır. Öncelikle evladın anne baba üzerinde herhangi bir hakkı bulunmamaktadır, oysa ebeveynin, ayetlerden de anlaşılacağı üzere, birçok hakları vardır ve evladın ebeveyne isyanı ve nankörlüğü, yüce Allah’a isyan ve nankörlüğü gibidir. Yüce Allah (cc), hak sahiplerinin haklarını korumakta ve bu haklara nankörlük yapılmasını, Hz. Nuh (as)’ın oğlunda görüldüğü üzere, bağışlamamaktadır.

Mü’minlerin, eşlerine karşı davranışları

Mü’minler, her alanda İslâmi kişilik ve kimlikleri ile hareket ettikleri gibi, eş olarak da aile içerisinde eşlerine karşı, vahyin kendilerine biçtiği rolü oynamak, belirlenen ilahi hükümlere göre hareket etmekle mükelleftirler. Ancak onların bu mükellefiyeti, zorunluluktan çok hayatlarını huzurlu ve mutlu bir şekilde sürdürmelerinin gereği ve sonucudur.

Mü’minler, birey olarak toplum içinde örnek bir şahsiyet oldukları gibi aile olarak da toplum içinde örnek olmalıdırlar. Müslüman eşler, İslâm toplumunun inşa edilmesinde temel direkleri oluşturduklarını bilirler. Bu nedenle Rab’leri tarafından kendilerine bildirilen kurallar doğrultusunda hareket ederler ve çocuklarını da bu doğrultuda yetiştirirler.

Kur’an, Müslüman eşlerin, birbirlerine karşı hukuklarını çok açık bir şekilde ortaya koymuş, buna göre hareket etmelerini, belirlenen kurallara uygun hareket edilmemesinin Allah’ın sınırlarını çiğnemek olduğunu bildirmiştir.

“…Biz, eşleri ve ellerinin altında bulunanlar hakkında mü’minlere yapmaları gerekli kıldığımız şeyi bil(dir)dik ki, sana bir zorluk olmasın. Allah, çok bağışlayan, çok esirgeyendir.” (Ahzab, 50)

Bildirilen bu kurallar, mü’minler için kesin ve bağlayıcıdır. Her şeyden önce onların, belirlenen kurallara uygun hareket etmeleri, Rab’lerine imanlarında samimiyetlerini ortaya koyacaktır. Diğer taraftan Müslüman eşlerin, Rab’leri tarafından indirilen kurallara uymaları, aile içinde huzurlu ve mutlu olmalarını sağlayacak, hiçbir zaman sıkıntıya düşmeyeceklerdir.

Mü’minlerin, aile içinde belirlenen ilahi kurallara uygun hareket etmelerinin diğer bir önemli yanı ise, başka din ve ideolojilere sahip ailelerde ortaya çıkan aile içi tartışmaları yaşayamayacaklar ve aile içinde şiddet unsuruna rastlayamayacaklardır. Çünkü İslâm, her konuda Müslüman eşlere yapacaklarını bildirmiştir.

Müslüman eşler, aile içerisindeki huzur ve mutluluklarının, iman ettikleri esaslardan kaynaklandığı bilinciyle hareket ettikleri sürece diğer din ve ideolojilere mensup ailelere de örnek olacaklardır.

Müslüman aile içinde eşlerin birbiri üzerinde hakları ve birbirlerine karşı ödevleri vardır. Müslüman eşler, bu hak ve ödevlerini gözeterek birbirleriyle olan ilişkilerini sürdürürler. Hak unsuru Müslüman eşler için çok önemli bir kıstastır; eşlerden her biri, diğerinin hakkına saygı gösterir ve ne kendi hakkını eşine çiğnetir ne de eşinin hakkını gasp eder. İslâm, hem kadının, hem de erkeğin hakkını güvence altına almıştır.

“Erkeklerin kadınlar üzerinde hakları bulunduğu gibi, kadınların da erkekler üzerinde hakları vardır; erkeklerin, kadınlar üzerinde(ki hakları) bir derece daha fazladır. Allah azizdir, hakimdir.” (Bakara, 228)

Birbirlerinin hukukuna riayet eden eşlerin evlerinde, elbette sorun olmaz ve o aile yuvasına huzur ve mutluluk dolar, taşar. Müslüman eşler arasında, sevgi, saygı ve güven gibi karşılıklı anlayış esastır. Karşılıklı anlayışın olduğu yerde ise huzursuzluk, tartışma, çatışma ve şiddete hiçbir zaman rastlanmaz.

Müslüman eşler, cahiliye toplumlarında ve bu toplumu oluşturan ailelerde olduğu gibi, birbirlerinden ayrı, istedikleri gibi hareket edemez, sudan bahanelerle birbirlerini kıramaz ve boşanamazlar. Müslüman erkek de Müslüman kadın da mensup oldukları dinin kendilerinden istediği teslimiyeti göstermek zorundadırlar. Bu nedenle onlar, basit bahanelerle yuvalarını yıkıp ayrılamazlar. Onların, boşanmaları bile İslâmi kurallar çerçevesinde olur.

Mü’minlerin, Rab’lerine karşı sorumlulukları

Mü’minler, yaratılma nedenlerinin, Rab’lerine kulluk olduğunu bilirler. Bu nedenle hayatlarının merkezine bu kıstası gözönünde bulundurarak hareket ederler. Her söz ve hareketlerini ibadet bilinciyle söyleyip yapan mü’minler, Rab’lerine namaz kılıp dua ederek de bu ibadetlerini sürdürürler. Çünkü namaz, kulluğun ve yüce Allah’a bağlılığın samimiyet derecesini gösteren, teslimiyeti ifade eden bir ibadettir.

Namaz, imani bir husustur; bu nedenle iman noktasında iflas etmiş, imanın hazzına ulaşmamış, onun fazileti ile tanışmamış, bu faziletten nasiplenmemiş kimselere namaz ağır gelir.

“Sabırla, namazla Allah'tan yardım dileyin, şüphesiz bu, (Allah'a) saygı gösterenlerden başkasına ağır gelir.” (Bakara, 45)

Yüce Allah’a gereği gibi iman etmemiş, imanın insana verdiği manevi güzellikleri teneffüs etmemiş kimseler, namazın faziletini, insana verdiği manevi yüceliği ve fiziki huzuru anlamazlar. Bunun için onlara namaz ağır gelir ve onlar, kendileri namazı huzur duyarak kılmadıkları, hatta hiç kılmadıkları için namazdan ve onu huşu ile kılanlardan rahatsızlık duyarlar.

Hevalarına kulluk yapmayı şiar edinen kimseler için ise namaz, sürekli bir sıkıntı ve yük olmuştur. Bunun için de ya istemeye istemeye namaz kılmışlar ya da namaz vakitlerini ya da rekâtlarını düşürmeye çalışmışlardır.

Mü’minler, namazla kendilerini yenileyerek hayat bulurlar ve gerçek huzuru tadarlar. Bu nedenle onlar, namazlarını sürekli kılarlar, bu süreklilik hem hayatı hem de zamanı kapsar. Zaman olarak mü'minler, günün yirmi dört saatinde, gece ve gündüz Rab’lerine yönelir.

64-66- Gecelerini Rablerine secde ederek, Onun divanında durarak geçirirler; ‘Rabbimiz, cehennemin azabını bizden uzaklaştır, doğrusu onun azabı sargındır, orası ne kötü bir karargâh ve ne kötü bir makâmdır!’ derler.

Mü’minler namazı, ne gündüzün ağır iş şartlarında ertelerler, ne geceleri uykularına yenik düşerek terk ederler. Onlar için namaz, balığın sudaki, kuşun havadaki durumu gibidir. Ağaç için su, insan için hava, canlı için gıda ne ise mü’min için namaz odur. Bu nedenle onlar, bu gıdalarını, günde altı öğün olarak alırlar ve huzur bulurlar. İşte Rab’lerinin övgüsüne ve büyük mükâfatlarına mazhar olanlar bunlardır.

“Muttakiler, cennetlerde çeşme başlarındadırlar; Rablerinin, kendilerine verdiğini alırlar. Çünkü onlar bundan önce güzel davranırlardı; geceleri pek az uyurlardı, seherlerde onlar istiğfar ederlerdi.” (Zariyat, 15-18)

“Sabredenleri, doğru olanları, huzurunda gönülden boyun büküp divan duranları, Allah için infak edenleri ve seherlerde istiğfar edenleri görmektedir.” (Al-i İmran, 17)

Namaz; kulun Rabb'i ile diyalogunu sağlayan bir rabıta olduğu için hem kul, hem de yüce Allah (cc), bu irtibatın sürekli olmasını ister. Bu nedenle yüce Allah (cc) mü’minlerin, gece de namaza kalkmalarını emretmektedir.

"Gecenin bir kısmında teheccüt et (uykudan uzaklaş), senin için fazladan olarak; böylece Rabb'in seni övülmüş bir makama ulaştırır." (İsra, 79)

Yüce Allah (cc), mü’minlerin, gece uykularını bölerek kalkmalarını istemekte ve kalkıp namaz kılmalarının kendilerini yüksek bir makama, Makam-ı Mahmud’a ulaştıracağını müjdelemektedir. Yüce Allah (cc), gece namazlarına kalkanların, indirdiği ayetlere iman eden kimseler olduklarını ve onların, kendilerine ayetler hatırlatıldığında hemen kalktıklarını, yataklarından uzaklaşıp namaza durduklarını övgü ile anlatmaktadır.

"Bizim ayetlerimize o kimseler iman ederler ki onlar, kendilerine hatırlatıldığı zaman derhal secdeye kapanırlar, Rab'lerini överek tesbih ederler, büyüklük taslamazlar; yan¬lan yataklardan uzaklaşır, korkarak ve umarak Rab'lerine dua ederler ve kendilerine verdiğimiz rızktan infak eder¬ler." (Secde, 15-16)

Allah’ın ayetlerine iman edenler, kendilerine hatırlatıldığında, hiçbir sıkıntı duymadan ve belli bir pazarlığa girmeden “Kalk” emrini aldıktan sonra hemen kalkarlar ve “yanları yataklarından uzaklaşarak” yataklarını terk ederek namaza durular.

Gece Vitir namazı için belli bir saat yoktur; uykuya daldıktan sonra gecenin herhangi bir saatinde bu kalkış olabilir. Bu konudaki Rasulullah (as)’ın örnekliği, sabah namazına yakın saatlerdir. Rasulullah (as), gece namazını kıldıktan ve yanında olan eşini de kaldırdıktan sonra Hz. Bilal (r.anh)’ın seslenmesi ile mescide geçerek cemaatle sabah namazını kılmıştır.

"Ey örtüsüne bürünen; gecenin birazında, yarısında, yahut bundan biraz eksilt ya da onu artır kalk ve ağır ağır Kur'an oku.” (Müzzemmil, 1-4)

Yüce Allah (cc), gece namazına kalkanları övmekte ve onların akıl sahibi kimseler olduklarını bildirmektedir.

"Yoksa o gece saatlerinde secde ederek, ayakta (kıyama) du¬rarak ibadet eden, ahiretten korkan ve Rabb'inin rahmetini uman gibi midir? De ki: 'bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?' Doğrusu ancak akli selim sahipleri öğüt alır." (Zümer, 9)

“Ama hepsi bir değildir; Kitap ehli içinde, gece saatlerinde ayakta durup Allah'ın ayetlerini okuyarak secdeye kapanan bir topluluk da vardır.” (Al-i İmran, 113)

Namaz, yüce Allah’a kulluk yapmada en önemli, en sürekli ve sık yapılan bir ibadettir. Bu nedenle yüce Allah (cc), namaz kılanların, namaz kılanlarla beraber olanların umduklarına ereceklerini müjdelemektedir.

“Ey iman edenler, rükû edin, secde edin, Rabb’inize ibadet edin, hayır işleyin ki umduğunuza eresiniz.” (Hac, 77)

“Ey Meryem, Rabbine divan dur, secde et ve rükû edenlerle beraber eğil!” (Al-i İmran, 43)

Namaz, Kur'an'da, başka değişik ifadeler de anlatılmış, zikir, Kur’an ve tespih, rükû, secde ifadeleriyle de adlandırılmış ve belirtilen vakitlerinde namaz kılınması emredilmiştir. Kur’an’da namaz için kullanılan bu isimler, namaz kavramına bir zenginlik kazandırmaktadır.

Mü’minler, namazdan sıkıntı duymazlar

Mü’minler, namazlarını huşu içerisinde kılarlar ve hiçbir şekilde namazdan sıkıntı duymazlar. Namaz kılmaktan sıkıntı duyan kimseler, namazın değerini bilmeyen, namazın kendilerine ne kazandırdığının farkında olmayan kimselerdir.

Namazın, mü’minler için, bedeni, ruhi, psikoojik ve sosyal yönden sayılmayacak derecede faydaları vardır. Namaz, yüce Allah’a iman ve kulluğun, teslimiyet ve samimiyetin apaçık bir göstergesi olduğu gibi, aynı zamanda ruhun canlılık emaresi, vücudun fonksiyonel hareketi, insanın, insan oluşunun belgesi, küfür, şirk, fısk ve nifaktan beri oluşun, zulme ve tuğyan edenler karşı bir kıyam ve diriliştir.

Namaz; kulun Rabb'i ile diyalogunu sağlayan bir rabıta; insana bir nasihat, insanı kulluk bilincine ulaştıran ve onu Rabb'ine yükselten bir basamak, kulluk görev ve sorumluluğunu idrak ettiren bir eylem; ölü ruhları dirilten bir aksiyon; kişiye şahsiyet kazandıran ve gerçek özgürlüğü gösteren bir hareket; küfür ve şirk pisliğinden, kötülük bataklığından, zulmetten ve cehaletten kurtarıp aydınlığa ulaştıran bir klavuzdur.

Mü’minler, hiçbir sıkıntı duymadan zevkle ve huzur içerisinde namazlarını, belirlendiği ölçüler içerisinde coşku ile eda ederler. Coşku ile namaz kılmak, mü’min için göğe yükselmek, Mirac’a çıkmak gibidir. Bu nedenle mü’minler, gündüz olduğu gibi gece de o coşkuyu ve hazzı tatmak için kalkıp huzur içerisinde namazlarını kılarak, Rab’lerinin huzurunda dururlar. Yüce Allah (cc), mü’minlere namazın ağır gelmediğini ve onların namazlarında huşu içerisinde bulunduklarını bildirmektedir.

“Felaha ulaştı o mü'minler ki onlar, namazlarında huşu içindedirler.” (Mü’minun, 1-2)

Namaz, ancak hevasına kulluk yapmayı şiar edinen kimseler için, sürekli bir sıkıntı ve yüktür. Bu nedenle onlar, ya istemeye istemeye namaz kılarlar ya da namaz vakitlerini ve rekâtlarını düşürmeye çalışmışlar. Kur’an, bu kimseleri şöyle tarif etmektedir.

“Namaza çağırıldıkları zaman onu eğlence ve oyun yerine koydular; düşüncesiz bir topluluk oldukları için böyle yaptılar.” (Maide,58)

“Onlardan sonra yerlerine öyle bir nesil geldi ki, namazı zayi ettiler, şehvetlerine uydular; onlar kötülük bulacaklardır.” (Meryem, 59)

Kendilerine namazı bir sıkıntı, bir yük olarak görenler, çeşitli bahaneler ile namazı terk etmişler, ya da namazın vakit ve rekâtları ile oynamaya kalkmışlardır. Her dönemde bunlar, şeytanın yüce Allah’a karşı söylediği sözü gerçekleştirmek, insanları namazdan soğutmak ve yüce Allah’a secde edenleri azaltmak için bütün güçleri ile çalışmışlardır.

“Öyle ise beni azdırmana karşılık, and içerim ki, ben de onlar(ı saptırmak) için senin doğru yolunun üstüne oturacağım, sonra önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından onlara sokulacağım ve çoklarını şükredenlerden bulmayacaksın!’ dedi” (A’raf, 16-17)

Her vesile ile İslâm’a karşı mücadele eden İslâm düşmanları, İslâm’ın diğer kavramlarında olduğu gibi, namaz konusunu da çarpıtmaya, insanları Rab’lerine ibadet etmekten alıkoymaya çalışmışlardır.

Elbette namaz, imani bir husustur; bu nedenle iman noktasında iflas etmiş olanlar, imanın fazileti ile tanışmamış, bu faziletten nasiplenmemiş kişiler, iman ile küfrü karıştırıp şirketleştirenler namazın faziletini, insana verdiği manevi yüceliği ve fiziki huzuru anlamazlar. Bu nedenle de onlar, namaz kılmazlar, namaz kılmadıkları gibi namaz kılanlardan da rahatsızlık duyarlar.

Mü’minler, infak ederler ve israftan kaçarlar

Mü’minler, itidal sahibi, mutedil insanlardır, her konu ve durumda, ölçülü hareket eder, ifrat ve tefritten kaçınırlar. Onlar, sosyal hayatta sergiledikleri tutum ve davranışlarında ölçülü oldukları gibi, yüce Allah’a karşı sorumluluklarında da ölçülüdürler.

67- Ve harcadıkları zaman, ne israf ederler ne de cimrilik ederler; harcamaları, bu ikisinin arasında dengeli olur.

Cimrilik, inkârla eş anlamlı, israf ise, inkârın değişik bir versiyonu olan nankörlük ile eş anlamlıdır. Bu nedenle her ikisi de mü’minlerde bulunmayan sıfatlardır. Mü’minler, en güzel sözün tasdiki olan infakı hakkı ile yerine getirdikleri, varlıkta ve yoklukta infak ettikleri gibi, kendilerine Rab’leri tarafından verilen mal ve nimetlerin, emanet olduklarının bilincinde hareket ederek israf da etmezler.

Yüce Allah (cc), insana verilen mal ve diğer nimetlerin, kişiye has olmadığını, onda, ihtiyaç sahiplerinin de hakları bulunduğunu bir çok ayetinde belirtir. İman eden ve Rab’lerini razı etmeyi gaye edinen mü’minler, canları da dahil, bütün değerlerini bu uğurda vermekten çekinmezler. Onlar, ancak bütün değerlerini Allah yolunda vermeye hazır olmakla ve vermekle Rab’lerini razı edeceklerini bilirler ve bunu en iyi şekilde yerine getirirler.

“Sevdiğiniz şeylerden infak etmedikçe asla gerçek imana eremezsiniz; ne harcarsanız Allah onu bilir.” (Al-i İmran, 92)

“Ey inananlar, kazandıklarınızın ve yerden sizin için çıkardığımız nimetlerin iyilerinden infak edin, kendiniz göz yummadan alamayacağınız kötü şeyleri sadaka vermeye kalkmayın; bilin ki Allah zengindir, övülmüştür.” (Bakara, 267)

Mü’minler, için en üstün amaç, Rab’lerini razı etmekdir. Onlar, bu amaçlarına ulaşmalarının tek yolunun, Rab’lerinin belirlediği esaslara göre hayatlarını tanzim etmek olduğunu bilirler ve her türlü hevai duygulardan kaçınarak Rab’leri tarafından kendileri için öngörülen kurallar doğrultusunda hareket ederler. Bu nedenle infak ettikleri zaman bunu gösteriş yaparak israfa dönüştürmedikleri gibi, azıcık verip gerisini kısarak cimrilik de yapmazlar. Çünkü onlar, her ikisinin de yüce Allah’ın rızasına muhalif olduğunu ve yaptıklarının boşa gideceğini bilirler.

“Ey iman edenler, insanlara gösteriş için malını verip Allah'a ve ahiret gününe inanmayan adam gibi, başa kakmak ve eziyet etmekle sadakalarınızı boşa çıkarmayın. Öylesinin durumu, üzerinde biraz toprak bulunan şu kayaya benzer ki, bir sağnak indi de onu sert bir taş halinde bıraktı. (Onlar), kazandıklarından bir şey elde edemezler. Allah, kâfir toplumu doğru yola iletmez.” (Bakara, 264)

“Gördün mü şu adamı ki arkasını döndü, azıcık verdi, gerisini elinde sıkı sıkı tuttu?” (Necm, 33-34)

İbadetlerde, her konuda olduğu gibi infak etmede de süreklilik esastır, nasıl ki namaz, bir müddet kılındıktan sonra terk edilmiyor, oruç, birkaç gün tutultuktan sonra bırakılmıyorsa, aynı şekilde infakı da biraz verdikten sonra vermemek, yüce Allah (cc) tarafından kınanmakta, böyle bir davranışın insanı kurtarmayacağı vurgulanmaktadır.

Mü’minler, Allah’a şirk koşmazlar

İslâm’ın en temel esası, şirk ve küfürden arınarak yüce Allah’a iman etmektir. İman, insanın, hiçbir şüphe duymadan, yüce Allah’ın her şeyin üstünde tek ilah, tek otorite olduğuna, yaratılışından başlayarak ölümüne kadar geçen süre içerisinde, kendisini yaşaşatıp rızıklandırdığına, O’nun izni ve kudreti ile kâinatın oluştuğuna, her şeyin O’nun kontrolünde ve gözetiminde bulunduğuna, O’ndan başkasının, kendisi üzerinde hüküm sahibi olamayacağına, O’ndan başkasından, hiçbir konuda ve hiçbir şey için korkulmayacağına kesin bir şekilde inanmak ve yüce Allah’a kesinlikle güvenmek, O’ndan emin olmaktır. İşte bütün bunlara, hiçbir sıkıntı duymadan kesinkes inanıp güvenmek şirk koşmadan iman etmektir.

Kur’an’da belirtilen bir imana sahip olan kimseler, mü’mindirler ve bunlar, hiçbir nedenle Rab’leri yüce Allah’tan başkasına yönelmezler, O’ndan başkasından bir talepte bulunamazlar, yardım istemezler. Çünkü Allah’tan başkasından talepte bulunmak, yardım istemek apaçık bir şekilde şirktir ki mü’minler, şirk koşmazlar. Şirk, yüce Allah’ı (hâşâ) eksiklikle vasfetmektir ki bu, apaçık bir küfürdür.

68- Ve onlar Allah ile beraber başka ilaha davet etmezler, Allah'ın haram ettiği canı haksız yere öldürmezler ve zina etmezler; kim bunları yaparsa cezasını bulur.

Mü’minler, yalnızca Rab’leri yüce Allah’a davet ederler ve O’nunla beraber başkasına çağırmazlar. Yüce Allah’a çağrı, Tevhiddir; Tevhid ise, Allah’tan başkasını araya katmadan, O’nun Tek ilah olduğuna, O’ndan başkasının hüküm koyamayacağına, rızık veremeyeceğine insanların kuşku duymadan iman etmeleridir.

Yüce Allah’ın adını, Kitabını kullanarak insanları, O’nunla beraber, tarikat, parti, dernek ve vakıflara davet etmek, Tevhidi bozduğu, yüce Allah’ın yanında başkasına yer verildiği için şirktir. Bu nedenle mü’minler, Allah ile beraber başka ilaha davet etmezler.

Mü’minler, “Allah'ın haram ettiği canı haksız yere öldürmezler.” Çatışmaların temel kaynağı, insanların tefrikaya düşmeleridir. Her grup, kendisinin doğru yol üzerinde olduğunu iddia ederek karşı grupları tekfir eder ve saldırıda bulunur. Bu, haksız yere bir saldırı olduğundan bu saldırıda insanları öldürmek haramdır. Mü’minler, yalnızca yüce Allah’a davet ederler ve bu uğurdaki mücadeleleri sırasında ölür ya da öldürülürlerse Rab’leri katında mükâfatları vardır.

Mü’minler, Allah’tan başkası adına mücadele etmedikleri için, yaptıkları her hareket O’nun rızasına muvafıktır. Bu nedenle Allah yolunda savaşırken düşmanlarını öldürmeleri, haksız bir öldürme olmadığı için onlara Rab’lerinin övgüsüne mazhar olurlar.

“Allah, mü'minlerden canlarını ve mallarını cennet kendilerinin olmak üzere satın almıştır. Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve öldürülürler. Bu, Allah'ın, Tevrât'ta, İncil'de ve Kur'ân'da üstlendiği gerçek bir sözdür! Kim Allah'tan daha çok sözünde durabilir? O halde O'nunla yaptığınız bu alışverişinizden ötürü sevinin. Gerçekten bu, büyük başarıdır.” Tevbe, 111)

Allah yolunda mücadele dışında, O’nun belirlediği esaslara aykırı olarak bir kimseyi öldürmek kişinin, cehenneme girmesine ebediyen azap görmesine neden olur.

“Her kim bir mü'mini kasden öldürürse onun cezası, içinde sürekli kalacağı cehennemdir. Allah ona gazabetmiş, lanet etmiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır!” (Nisa, 93)

İslâm’da her şey, kurallara bağlı olduğu gibi Allah yolunda savaş da kurallara bağlıdır. Bir kimse, hiçbir neden ve gerekçe ile belirlenen bu kuralların dışında hareket edemez, etmesi halinde Rabb’ine isyan etmiş olur. Allah adına deyip masum insanları öldürenler, intihar bombaları ile çoluk çocuk demeden katledenler, bir canı haksız yere öldürmüşlerdir ki bu kimseler, belirlenen ilahi kurallar dışında hareket ettikleri için Rab’lerine isyan etmişlerdir. Onlar, insanları katlettikleri için ancak adi birer katildirler.

Şirk, adam öldürme ve zina en büyük günahlardandır

Yüce Allah (cc) indinde şirk, haksız yere birini öldürme ve zina büyük günahlardandır. Bu nedenle mü’minler, bu üç büyük günahı işlemezler, bu günahlardan kaçınırlar. Bu suçlardan birini işleyen bir kimse için öngörülen ceza, içerisinde ebedi kalmak üzere, cehennemdir.

69-71- Kıyâmet günü onun için azap kat kat yapılır ve o azabın içinde hor ve hakir olarak kalır. Ancak tevbe edip inanan ve faydalı bir iş yapanlar, işte Allah onların kötülüklerini iyiliklere değiştirecektir. Allah çok bağışlayandır, çok esirgeyendir. Kim tevbe eder ve faydalı iş yaparsa o, makbul bir kimse olarak Allah'a döner.

Hata ile herhangi bir günah işleyen bir mü’min, hemen akabinde tevbe ederek Rabb’ine yönelirse yüce Allah’ı bağışlayıcı bulur.

“Ve onlar bir kötülük yaptıkları ya da nefislerine zulmettikleri zaman, Allah'ı hatırlayarak hemen günahlarının bağışlanmasını dilerler; günahları da Allah'tan başka kim bağışlayabilir ve onlar, hatalarında bile bile ısrar etmezler.” (Al-i İmran, 135)

İnsan, beşer oluşu nedeniyle eksikliklerle mücehhezdir; bu nedenle hata yapabilir, günah işleyebilir. Yüce Allah (cc), kullarının bu durumunu bildiği için onların, hata ve unutarak bir günah işlemeleri ve akabinde yaptıkları işin hatalı olduğunu anlamaları halinde Rab’leri onları bağılayacağını vadediyor.

Mü’minler, yalan söylemezler

Yalan, emn, yani emin sıfatını zedeleyen, güven duygusunu bitiren ve insanı küçük düşüren bir sıfattır. Boş söz ise, insanı kişiliksizleştiren, onursuzlaştıran ve önemsizleştiren bir hastalıktır. Bu her ikisi de mü’minlerde bulunmayan, mü’min olma sıfatı ile bağdaşmayan sıfatlardır. Bu nedenle mü’minler, yalan ve boş sözler söylemezler, boş söz işittiklerinde vakarlı bir şekilde oradan uzaklaşırlar.

72- Onlar yalan ve boş sözün yanında bulunmazlar, boş söze rastladıklarında vekar ile (oradan) geçip giderler.

Mü’minler, yüce Allah’a iman ettikleri için emin insanlardır; emin olan kimseler de, hiçbir konuda ve hiçbir şekilde kendilerini küçük düşürecek söz söylemezler. Yalanı ancak Allah’ın ayetlerine iman etmeyen kimseler söylerler.

“Yalanı ancak Allah'ın ayetlerine inanmayanlar uydurur; yalancılar, işte onlardır.” (Nahl, 105)

Mü’minler, emin olan, güven duyulan kimseler oldukları için, bu güvenirliliklerini ve vakarlarını zedeleyecek herhangi bir davranış içerisine girmezlerÜ yalan ve boş söz söylemezler. Mü’minler, Rab’lerinin emirlerine karşı hassas ve duyarlıdırlar.

73- Ve kendilerine Rablerinin ayetleri hatırlatıldığı zaman onlara karşı sağır ve kör davranmazlar.

Yüce Allah’ın ayetlerine karşı duyarlı olan mü’minler, kendilerine Rab’lerinin ayetleri hatırlatıldığı zaman derhal onu kabul ederler ve o ayetler onların imanlarını artırır.

“Mü'minler o kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman yürekleri ürperir, O'nun ayetleri kendilerine okunduğu zaman imanlarını artırır ve Rablerine tevekkül ederler.” (Enfal, 2)

“Rasulün, aralarında hükmetmesi için Allah'a ve Rasulüne çağırıldıkları zaman mü’minlerin sözü ancak: ‘İşittik ve itaat ettik’ demeleridir; işte umduklarına erenler bunlardır.” (Nur, 51)

İman, yüce Allah’a kesin teslimiyettir; bu nedenle mü’minler, Allah’tan gelen ayetlere karşı duymamazlık yapmaz, görmezlikten gelmezler ve o ayetleri derhal kabul ederler.

Mü’minler, Rablerine her zaman dua ederler

Mü’minler, her halükârda Rab’lerine yönelirler, O’na dua ederler. Dua, kul ile Rabb’i arasında bir köprü, kopmayan bir bağdır. Bu nedenle yüce Allah (cc), kullarının kendisine dua etmesini istemekte ve dualarına icabet edeceğini bildirmektedir.

“Kullarım, sana benden sorar(lar)sa, Ben yakınım; bana dua edenin dua edenin duasına karşılık veririm; o halde onlar da bana karşılık versinler, bana inansınlar ki, doğru yolu bulsunlar.” (Bakara, 186)

Dua, yalnızca yüce Allah’a yapılır, O’ndan başkasına kesinlikle dua yapılmaz ve dua yapıldığında da aracılar kullanılmaz. Yüce Allah’a dua ederken, başkalarını araya katanlar, ayetlere muhalif hareket ettikleri gibi aynı zamanda yüce Allah’a şirk koşmuşlardır. Bu nedenle yüce Allah (cc), yalnızca kendisine dua edilmesini istemekte ve araya başkalarının karıştırılmasını istememektedir.

“Mescidler, Allah'a mahsustur, Allah ile beraber başkasına ibadet (dua) etmeyin.” (Cin, 18)

O halde dua ve ibadet, yalnızca yüce Allah’a yapılır ve ne istenecekse, yalnızca O’ndan istenir.

“Ancak sana kulluk eder ve ancak Senden yardım isteriz!” (Fatiha, 5)

Mü’minler, Rab’lerinden elbette hayırdan başka bir şey istemezler ve onlar, eş ve çocukları için hayır dua ederler.

74-76- Ve: ‘Rabbimiz, bize gözler sevinci eşler ve çocuklar lutfeyle ve bizi korunanlara önder yap’ derler. İşte onlar, sabretmelerine karşılık saraylarda ödüllendirelecekler ve orada bir sağlık dileği ve selâm ile karşılanacaklardır, orada ebedi kalacaklardır. Ne güzel karargâh ve ne güzel makamdır orası!

Hz. İbrahim (as) da dahil, birçok peygamber, hayırlı eş ve çocuklar vermesi için yüce Allah’a dua etmişlerdir. Rab’lerine dua edenler, Rab’leri tarafından cennetlerde en iyi şekilde mükâfatlandırılacaklardır. Ancak Rab’lerine dua etmeyenler, gerçekte iman etmeyen kimselerdir.

Yüce Allah’a dua etmek, kulun Rabb’ini yüceltmesi, O’na karşı acziyet ve kulluğunu ifade etmesidir. Rab’lerine dua etmeyenler, büyüklenip kibirlenen kimselerdir ki, yüce Allah (cc), böbürlenip kibirlenerek kendisine dua etmeyenleri, aşağılanmış bir şekilde cehenneme sürecektir.

“Rabbiniz buyurdu ki: ‘Bana dua edin, duanızı kabul edeyim. Bana kulluk etmeyip büyüklenenler, aşağılık olarak cehenneme gireceklerdir." (Mü’min, 60)

Dua, kulun kul oluşunun bilincinde bulunuşunun ve Rabb’ine iman edişinin apaçık bir göstergesidir. Rab’lerine dua etmeyenler, Rab’lerini inkâr eden kimselerdir ki, onların yeri cehennemde başka değildir.

77- De ki: ‘Duanız olmadıktan sonra Rabbim sizi ne yapsın? (siz, Rabb’inize yönelmeyip) yalanladınız, bu yüzden cezalandırılmanız gerekecektir.

 

Kurani Mücahede: 2014-04-02

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir