Press ESC to close

Buruc Sûresi

Tevhid-şirk, Hak-batıl mücadelesi, insanın yeryüzüne gönderilmesinden hemen sonra başlamış, tarihi sürecte kimi zaman şiddetlenerek günümüze kadar süregelmiştir. Tevhid-şirk mücadelesi tarihi süreçte kimi dönemlerde, iman eden mü’minlerin, inançlarından taviz vermemelerine bağlı olarak şiddetlenmiştir.

Yüce Allah’ın arzında, O’nun kulları üzerinde şiddet uygulayıp terör estirenler, iman edenlerin yüce Allah'a olan iman ve sadakatlerinden taviz vermeden hareket etmeleri karşısında şaşkına dönmüşler, vahşi hayvanlara taş çıkartacak şekilde mü’minlere karşı saldırıya geçmişlerdir.

Şiddet, fikrin çıkmaza girmesi ile ortaya çıkar, fikir karşısında küçülüp aciz kalan düşünce yoksunu zorba güçler, acizliklerini gizlemek, güçlü görünmek ve muhataplarını susturmak için şiddete başvurmuş, aciz kaldıkça şiddeti artırmış, terör estirmişlerdir.

Şiddet ve baskı ile düşünen insanları susturmak, düşünme yeteneklerini yitirmiş, düşünce yoksunu zorbaların en önemli yöntemleri, başvurdukları kurtuluş metodları olmuştur. Bu nedenle, tarihin her döneminde şiddete, baskı ve teröre başvuran zorbaların karakterleri hep aynı olmuştur. Bu, dün öyle olduğu gibi bugün de böyle olmuştur. Cehalet karanlığında kalan zorbalar, kendilerine ilahi mesajı duyurmaya çalışan Risalet önderlerini ve Tevhid erlerini şiddet kullanarak susturmaya çalışmışlardır.

Tevhidi esaslar karşısında şaşkına dönen, ilahi mesajla dünyevi çıkarları ve saltanatları sarsılan, mazlumlara yaptıkları zulmün hesaplarının sorulacağını düşünen despot diktatörler ve onlara maşalık yapan mele ve müfret takımı, yaptıkları vahşette sınır tanımıyorlardı. Kur’an’ı Kerim ve tarihi kalıntılar, despot diktatörlerin mü’minlere yaptıkları zulümlere şahitlik yapmaktadırlar. Onlar, yaptıklarının bedelini dünya ve ahirette en ağır bir şekilde ödeyeceklerdir.

Tevhidi esaslar, aydınlığa çağırmakta, esarete, zulüm, baskı ve şiddete son vermeyi taahhüt etmekte, sevgiyi barışı, kardeşliği huzur ve güvenliği getirmekte, beşerin eksik ve kıt düşüncesiyle kıyaslanamayacak derecede sonsuzluğu ifade etmektedir. Beşeri düşünce ve ideolojiler ise, karanlığı ifade eder, insanlığa zulüm ve adaletsizlik getirir, insanlığı cehalete, esarete, kargaşa ve huzursuzluğa, adaletsizliğe, şiddet ve teröre sürükler. İslâm, aydınlığı, beşeri düzenler ise karanlığı ifade etmektedir.

“Elif lâm râ. (Bu,) Rablerinin izniyle insanları karanlıklardan aydınlığa çıkarıp o güçlü ve övgüye lâyık olan(Allâh)ın yoluna iletmen için sana indirdiğimiz Kitaptır.” (İbrahim, 1)

“Allâh, iman edenlerin dostudur, onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Kâfirlerin dostları da tağuttur. (O da) onları aydınlıktan karanlıklara çıkarır. Onlar ateş halkıdır, orada ebedi kalacaklardır.” (Bakara, 257)

Tevhidi esasların, açık, net ve geleceğe yönelik hükümleri bulunmaktadır. Bu nedenle her konuya açıklık getirmekte ve tüm sorulanları en iyi, en güzel bir biçimde ve adalet ilkelerine uygun bir şekilde çözmektedir. Oysa beşeri ideolojiler, net olmayan, değişken olan, güncel konu ve sorunlara bile çözüm getiremeyen, gelecek için umut vermeyen, haksızlık ve zulüm içeren, bireyden bireye değişkenlik gösteren hükümlerdir. Bu nedenle de, vahyi esaslarla beşeri ideolojiler hiçbir şekilde kıyaslanamazlar. Yüce Allah (cc) indirdiği hükümlerin eşsiz ve üstün olduklarını, beşeri dinlerin ise bir hiç olduklarını bildirmektedir.

“(Ey kâfirler), şayet kulumuza indirdiğimizden kuşku duyuyorsanız, haydi onun benzeri bir sure getirin. Allah’tan başka bütün şahitlerinizi de çağırın, eğer doğru iseniz.” (Bakara, 23)

“De ki: ‘Andolsun şayet insan ve cin (taifesi) şu Kur’an’ın bir benzerini getirmek üzere toplansalar, birbirlerine destek olsalar da onun benzerini yine getiremezler. (İsra, 88)

“Yeryüzünde bulunun ağaçlar kalem olsa, deniz de, arkasından yedi deniz (daha) ona yardım etse, yine Allah’ın kelimeleri tükenmez (onlar tükenirler.) Allah, muhakkak ki, üstündür, hâkimdir.” (Lokman, 27)

Tarihin her döneminde beşer ürünü ideoloji ve sistemler, ilahi mesajın yüceliği, üstünlüğü, eşsiz mükemmelliği, kusursuz ve eksiksizliği karşısında ezilip küçülmüş, alçalıp yok olmaya başlamışlardır. Bu nedenle yüce Allah'a iman edip teslim olan mü’minlere düşman olmuşlar, onlara karşı kin ve nefretle dolmuşlar ve onları, iman ettikleri dinlerinden döndürmek için çalışmışlardır.

Mü’minleri, hakaret ve tehditlerle yollarından alıkoyamayan kâfir ve müşrikler, onlara acımasız bir şekilde saldırmışlar, şiddet uygulayarak, terör estirerek mü’minleri yok etmeye çalışmışlardır. Tarih, o zorbaların mü’minlere uyguladıkları baskı, şiddet ve zorbalıklarla doludur. Kur’an bu yapılan zulümlere şahitlik yapmaktadır. Bu nedenle, Ashabı Uhdud zorbalığı ne ilk ne de sondur.

Tevhid-şirk mücadelesinde zorba güçler, her dönemde iman edenleri, kendi sapık ideolojilerini kabul etmeye zorlamışlardır. Ancak her defasında kendileri hüsrana uğramış, tehdit ve zorbalıkla hiçbir mü’mini yolundan, iman ve teslimiyetinden ayırmaya muvaffak olamamışlar.

“Kâfirler, elçilerine dediler ki: ‘Ya sizi mutlaka yurdumuzdan çıkarırız ya da bizim dinimize dönersiniz!’ Rableri de onlara şöyle vahyetti, ‘zalimleri mutlaka helâk edeceğiz!’ (İbrahim, 13)

“Kavminden büyüklük taslayan ileri gelenler dediler ki: ‘Ey Şuayb, mutlaka seni ve seninle beraber inananları kentimizden çıkarırız, ya da dinimize dönersiniz!’ Dedi ki: ‘İstemesek de mi?

Allâh, bizi sizin dininizden kurtardıktan sonra eğer tekrar ona dönersek, Allâh'ın üzerine yalan atmış oluruz. Rabbimiz Allâh, dilemedikten sonra o(sizin di)ne dönmemiz, bizim için olur şey değildir. Rabbimiz, bilgice her şeyi kuşatmıştır. Biz Allah'a dayanmışız. (Ey) Rabbimiz, bizimle kavmimizin arasını gerçekle aç. Muhakkak ki sen açanların en iyisisin!" (A’raf, 88-89)

Küfür ve şirk cephesi, bütün imkânlarını kullanarak mü’minleri irtidat ettirmeye, yeniden küfre döndürmeye gayret etmişler, ancak tüm çabaları iman edenler tarafından boşa çıkartılmıştır. İman edenler üzerinde etkili olamayan zalim despotlar, çareyi mü’minleri hapsetmekte ya da onları öldürmekte aramışlardır. İşte Ashabı Uhdud kâfirleri de tıpkı diğer kâfir zorbalar gibi hareket etmişler ve iman eden mü’minleri, hendekler kazarak bu hendeklere doldurdukları ateşlerle yakmışlardır.

Buruç suresi, imanla küfrün, Tevhid ile şirkin, hak ile batılın kıyasıya mücadelesini belgeleyen, Tevhid erlerinin imanlarındaki sadakat ve samimiyeti gösteren, küfrün, azgınlığında ulaştığı noktayı ortaya koyan bir suredir. Mü’minler, iman ettikleri esaslara bağlılıklarından taviz vermeyip samimiyetle dinlerine sarıldıkça zorba kâfirler, çılgına dönmüş, kazdıkları çukurlara ateş doldurarak onları yakmışlardır.

Zorbalar, hazırladıkları ateşe ardı ardına mü’minleri attıkça mü’minler, adeta cennetin kapılarından içeri giriyormuşçasına yüzlerini kaplayan nurun yansıması ile yüzleri parlamakta, dudaklarında tebessüm görülmektedir. Mü’minlerin imanlarında sapasağlam bir şekilde sadık kalmaları, zerre kadar taviz vermemeleri, başları dik bir şekilde hareket etmeleri, zorba despotları çılgına çevirmiş, delirtmiştir. Bu yüzden, onlarca, yüzlerce, binlerce mü’mini kudurmuşçasına ateşe atmaktan çekinmemişlerdir.

Küfür, her dönemde mü’minlere karşı aynı tavrı sergilemiş, mü’minleri imanlarından döndürmek için şiddet, zulüm ve baskıya başvurmuştur. Bu, dün olduğu gibi bugün de böyledir, yarın da böyle olacaktır. Bu Sünnetullahtır ve Sünnetullah, aynı ortam, aynı şartlar var olduğu sürece devam edecek, Tevhid ve şirk taraftarları, kendi görevlerini yapacak, Hak batıl mücadelesi sonsuza dek sürecektir.

Günümüz zorbaları da tıpkı daha önceki ataları gibi mü’minleri, iman ettikleri Tevhidi esaslardan ve Hak yollarından alıkoymak, onları kendi sapık ideolojilerine döndürmek için tuzak üstüne tuzaklar hazırlamaktadır. Şirk ve küfür içerikli tuzaklarla yetinmeyen günümüz zorbaları, mü’minlere saldırmakta, onları zindanlara atmakta, işkence yapmakta ve nihayet faili meçhul cinayetlerle onları şehit etmektedirler.

Küfrün ve kâfirlerin karakterleri hep aynıdır ve hiçbir dönemde değişiklik göstermez. İman edenler, dinlerinden taviz vermeyip Tevhidi esasları ortaya koydukça kâfirler, gerçek yüzlerini ortaya koymuşlar, bütün azgınlıkları, şirret ve çirkeflikleri ile Müslümanlara saldırmışlardır.

Bugün iman ettikleri iddiasında olan bazı kimseler, beşeri zorba sistemlerin geçmiş kâfirler gibi olmadıklarını ima etmeye çalışmakta, yandaşları ile beraber bu küfür sistemlerine destek olmaya çalışmaktadırlar. Oysa kâfirler hep aynıdır, değişmemişlerdir; değişenler, iman ettikleri Tevhidi esaslardan irtidat eden Samiri soylu belamlar ve kandırdıkları arkalarındaki sürülerdir. Bu nedenle de küfür sistemleri onlara karşı daha yumuşak davranmakta, hatta onları, vakıf, dernek ve parti gibi şirk yuvalarında barındırarak desteklemektedir.

Suredeki Bazı Kelimelerin Anlamları

Buruc: B-R-C harflerinden türeyen buruc, yükselmek ve irtifa manasına gelir ve yükseklik ifade ettiği için yüksek saray ve kalelere ad olmuştur. Güneş, ay ve yıldızların içinde döndükleri ‘Semavi merkez odak’ olarak bilinen yerlere de burç adı verilmiştir.

Vadedilen gün: Hesap günü, ceza ve mükâfatların verileceği vadedilen gündür. Mü’minlere cennetin, müşrik ve kâfirlere cehennemin verileceği vadedilen gün.

Şahit ve şahitlik edilen: Bir olaya ve duruma tanık olan, yaşayan ya da gören kişiye şahit; varolan, meydana gelen, yaşanan olay da şahitlik edilendir.

Uhdud: Çukur, hendek, derin ve uzun kazılan yer anlamına gelen uhdud, buruc’un yani yüksekliğin zıddıdır.

Buruc ve uhdud, surede işlenen konunun ana temasıdır; suredeki olaylar ve kişilerin durumunu gözler önüne sermektedir.

Surenin Açıklaması

1-4- Burçlar sahibi göğe, vadedilen güne, şahide ve şahitlik edilene ki, kahroldu o hendeğin adamları.

Sure, burçlara sahip olan sema ifadesi ile başlamaktadır. Bu, yücelik ve egemenliğin ifadesidir. Vadedilen gün ise, hesap sorulacağını, yapılan ve yapılacak her şeyin, vadedilen o günde hesaba çekileceğini ortaya koymaktadır. Şahit ve şahitlik ifadeleri ise, yüce Allah'a iman ettikleri için hendeklere atılıp yakılan mü’minleri ve o yaşadıkları insanlık dışı olayı anlatmaktadır.

Mü’minleri, kazdıkları ve içini ateşle doldurdukları çukurlarda yakan zalimlerin, hendeğin adamları şeklinde tanımlanması, o kimselerin içerisinde bulundukları seviyesizliği ve alçaklığı belirtmekte ve o zalimlerin, kıyamet gününde içine atılacakları cehennem çukurlarını ima/işaret etmektedir. Surenin 10. ayetinde, o zalimlerin atılacakları ateşin şiddeti gösterilmektedir.

Üzerine yemin edilen burçlara sahip sema, vadedilen gün, şahit ve şahidin yaşadığı olay, birbirlerini tamamlamaktadır. Burçlara sahip sema, yüksekliği ve yücelmeyi ifade ederken, bu yüceliğe ulaşmış kimseler, vadedilen o hesap gününde dünyada yaşadıkları ve şehit olarak şahit oldukları o olay nedeniyle cennetle mükâfatlandırılarak yüceltilecekler ve yükseltileceklerdir. Yüce Allah (cc), mü’min kimselerin nasıl yüceltildiklerini şöyle bildiriyor.

“Doğrusu, mutluluğa ermiştir temizlenen, Rabb’inin adını anıp teslim olan.” (Alâ, 14-15)

“Ey huzura eren nefis! Razı edici ve razı edilmiş olarak Rabb’ine dön! (Salih) kullarım arasına gir! Cennetime gir!” (Fecr, 27-30)

“En çok korunan da ondan uzak tutulur; o ki malını hayra vererek arınır, yücelir.” (Leyl, 17-18)

Yüce Allah yolunda yapılan mücadelenin, O’na olan imanın, Tevhidi esaslara bağlılığın ve bunlardan taviz vermeden yaşamanın insanı yüce Allah'ın rızasına ulaştırıp yücelttiğini ortaya koyan bu ayetler, suresinin 11. ayeti ile bütünlük sağlamaktadır.

Kur'an'da, üzerinde yemin edilen hususlar ve konular, genelde surenin teması ile uyum sağlamaktadır. Bu surede de, üzerinde yemin edilen hususlar, surede işlenen konu ile bütünlük oluşturmaktadır. Burçlara sahip sema, şehit edilen mü’minlerin yüceliğini tanımlamakta, uhdud ise, mü’minleri vahşice yakıp onların şehadetine neden olan despotların vasıflarını ve konumlarını anlatmaktadır.

Kahroldu o hendeğin adamları. Zulüm, zalimleri hiçbir şekilde ve hiçbir zaman yüceltmez, tam aksine yaptıkları zulüm oranında dünya ve ahirette alçalır ve helak olurlar. Zalimler, dünya hayatında hem insanlar tarafından sevilmeyip nefretle anılırlar, hem de yüce Allah (cc) tarafından helak edilirler. Ahiret hayatında ise o zalimler, en kötü azaba, alçaltılarak sürüklenirler.

Zalim despotların ve diktatörlerin hemen tümü, psikolojik özürlü kimselerdir. Onlar ancak savunmasız ve mazlum insanlara acı vermekten, eziyet etmekten haz duyarlar. Mazlum insanların acılarından vahşi bir zevk duyan zalim despotlar, hayvanları utandıracak bir kişiliğe sahiptirler. Uhdud ashabı da, aynı ruh yapısına sahip oldukları için mü’minlerin ateşin içinde can çekişmeleri karşısında histerik psikoz bir duygu içerisine girerek kendilerinden geçiyorlardı.

5-7- O yakıt doldurulup tutuşturulmuş ateş (hendeğinin adamları)! Onlar, o(ateş hendeği)nin başında oturmuşlardı. Ve onlar, mü'minlere yaptıklarını seyrediyorlardı.

En vahşi hayvanların bile yakaladıkları avlarına reva görmedikleri bir vahşeti, zalim despotların, mü’minlere reva görmelerinin nedeni, mü’minlerin ortaya koydukları Tevhidi gerçeklerdir. Zalim despotlar, Tevhidi gerçekler karşısında bir hiç olduklarını anlamaları ve bu gerçeklerin toplum tarafından kabul edilmesi halinde, insanlar üzerinde kurdukları zulüm ve sömürü düzenlerinin yıkılacağını düşünmeleri karşısında çılgına dönüyorlardı. Bu yüzden de vahşileştikçe vahşileşiyorlardı. Bu zalimlerden biri de Fir’avn’dır.

Hz. Musa (as)’ın getirdiği ilahi mesaj karşısında şaşkına dönen Fir’avn, sihirbazların, Tevhidi esaslara iman edip kendisini üstün tanımamaları üzerine çılgına dönmüştü. Çünkü o, insanlar üzerinde kurduğu despotik saltanatının yıkılacağını ve artık sonunun geldiğini hissetmişti. Bu yüzden de iman edenleri, kol ve bacaklarını çaprazlama kesmekle, onları canlı canlı kazıklara geçirmekle ve asmakla tehdit ediyordu.

“Fir'avn: ‘Ben size izin vermeden ona inandınız mı? Bu, bir tuzaktır, şehirde bu tuzağı kurdunuz ki, halkını oradan çıkarasınız, ama yakında bileceksiniz! Elbette ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim, sonra hepinizi asacağım!’ dedi.

Dediler ki: ‘Biz zaten Rabbimize döneceğiz! Rabbimizin, bize gelmiş olan ayetlerine inandığımız için bizden öç alıyorsun.’ (Ey) Rabbimiz, üzerimize sabır boşalt ve bizi Müslümanlar olarak öldür!” (A’raf, 123-126)

En yakın adamları olan sihirbazların yüce Allah'a iman edip kendisinin otoritesini tanımamaları ve halkın da aynı şekilde iman edip kendisini tanımayacakları endişe ve korkusu, Fir’avn’ı çılgına çevirmişti. Özellikle Müslüman olan sihirbazların, ‘Biz zaten Rabbimize döneceğiz!’ diyerek kendisini kale almamaları, Fir’avn’ı adeta kudurtmuştu. Bu yüzden, gözleri kan çanağına dönmüş bir halde tehditler üzerine tehditler savuruyordu.

Zalimlerin, mü’minlere bu denli kin beslemelerinin ve düşman olmalarının diğer bir nedeni de mü’minlerin, onurlu bir şekilde, iman ettikleri Tevhidi esasları korkusuzca açık ve net olarak ortaya koymaları ve zorbaların tüm tehditlerine aldırış etmemeleridir.

İman, insanın kalbine girince doğal olarak onun davranışlarına yansır. İman eden birey, yaşamın tüm alanlarında iman ettiği esasları pratize ederek toplum içinde bunu ortaya koyacaktır. Farklı bir kişilik ortaya koyan Müslüman birey, söz, davranış ve tutum olarak içerisinde yaşadığı toplumdan çok farklı olacaktır. Öyle ki, iman eden kişi, bu imani tutum ve davranışı ile yepyeni bir kişilik kuşanır ve yepyeni bir kimliğe kavuşur.

Birey, iman ettikten sonra doğal olarak, iman ettiği esasların yasakladığı fiilleri yapmayacak, iman ettiği esaslara aykırı söz söylemeyecek, nefsini haram olan zevklerden mahrum edecektir. Bu nedenle alışkanlıklarını, eski çevresini ve arkadaşlarını iman ettiği esaslar doğrultusunda yeniden gözden geçirecektir. Bunun sonucunda eski arkadaş çevresini, kendisi gibi iman etmeye, şirk ve küfrü terk etmeye davet edecektir. Bu ise, o toplumu ve yöneticilerini kızdıracak ve iman eden kişiye karşı tavır almalarına neden olacaktır.

İman ve imtihan

İman etmek, yalnızca sözel olarak ifade edilen kuru bir iddia değil, insanın hayatını baştanbaşa değiştiren bir eylem, insan yaşamının her alanında ortaya konulan bir harekettir. İman, bir aşk ve teslimiyettir; insan, bu aşk ve samimiyetle iman ettiği esasları ahlak edinip o esasların belirlediği kurallar doğrultuda yaşayacaktır.

İman edilen esaslar, insana mutlak anlamda sorumluluk yükler. Yüklenilen sorumluluğun gereğinin yerine getirilmesi elbette bazı sıkıntıları beraberinde getirecektir. Bu sıkıntılar, mü’minler için bir imtihandır ki, Tevhid-şirk mücadelesinin hemen her döneminde var olmuştur.

“Mallarınız ve canlarınız hususunda deneneceksiniz; sizden önce kendilerine Kitap verilenlerden ve müşriklerden çok incitici (sözler) işiteceksiniz. Ama sabreder, korunursanız; işte bunlar, yapmağa değer işlerdendir.” (Al-i İmran,186)

İman eden bireyin, içerisinde yaşadığı toplumdan farklı bir kişilik ve kimlik kuşanması ve onları Tevhidi esaslara davet etmesi, şirk içerisindeki toplumu ve o toplumun yöneticilerini rahatsız edecektir. Bu rahatsızlıklar, önce alay, tenkit, hakaret ve giderek saldırganlıkla ortaya konulacaktır. Tıpkı birçok Risalet önderine ve onların izinden giden Tevhid erlerine yapıldığı gibi sataşmalar başlayacaktır.

“Dediler ki: ‘Ey Salih, sen bundan önce bizim aramızda ümit beslenen kişi idin, şimdi atalarımızın taptıklarına tapmaktan bizi men mi ediyorsun? Biz senin bizi çağırdığın şeyden şüphe içindeyiz, kuşkulanıyoruz!" (Hud, 62)

“Ey Şuayb, senin namazın mı sana, babalarımızın taptığı şeylerden yahut mallarımız üzerinde dilediğimizi yapmaktan vazgeçmemizi emrediyor? Oysa sen, yumuşak huylu, akıllısın!’ dediler,” (Hud, 87)

“Dediler ki: ‘Ey Şuayb, senin söylediklerinden çoğunu anlamıyoruz, biz seni içimizde zayıf görüyoruz. Kabilen olmasaydı seni mutlaka taşlardık! Senin bizim yanımızda hiçbir değerin yoktur!" (Hud, 91)

Müşriklerin, mü’minlere tepkileri, mü’minlerin taviz vermeden davetlerini sürdürmelerine paralel olarak, giderek şiddetlenecek, hatta bu tepkileri, baskı ve işkence ile mü’minleri yollarından döndürmeye kadar varacaktır. İşte bu noktada iman edenlerin imtihanları başlayacaktır. Onlar, müşriklerin tepkilerine aldırış etmeden yollarına devam edecekler ve Tevhidi esaslara davetlerini kesintisiz sürdüreceklerdir.

Mü’minler, davetlerini ortaya koymaları nedeniyle başlarına gelenlere karşı sabredecekler, imanlarından ve vahyi esaslar doğrultusundaki yaşayışlarından zerre kadar taviz vermeden Tevhidi esaslara davetlerini sürdüreceklerdir. Bu noktada onlar, yalnızca Rab’lerine tevekkül edecek ve yalnızca O’ndan yardım isteyeceklerdir.

“İnsanlar yalnız ‘iman ettik’ demekle, hiç denenmeden bırakılacaklarını mı sandılar? Andolsun biz, onlardan öncekilerini denedik. Elbette Allâh doğruları bilecek, yalancıları bilecektir.” (Ankebut, 2-3)

“Yoksa siz, sizden önce geçenlerin durumu başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle yoksulluk ve sıkıntı dokunmuştu, öyle sarsılmışlardı ki, nihayet peygamber ve onunla birlikte inananlar: ‘Allâh'ın yardımı ne zaman?’ diyecek olmuşlardı. İyi bilin ki, Allâh'ın yardımı yakındır.” (Bakara, 214)

İman etmeyi yalnızca sözel ifadeden ibaret bilen kimselerin, iman iddiaları kuru bir iddiadan öte bir anlam ifade etmez. Tarihi süreçte hiç kimse, iman ettik deyip yerinde oturmamış, eski yaşantısını sürdürmemiş, insanlarla ilişkilerini eski haliyle devam ettirmemiştir.

İman ettiklerini iddia edip yerinde oturmak, eski cahiliye alışkanlıklarını devam ettirmek, hatta yüce Allah'ın, iman edenlerden istediği, reddedilmedikçe Kendisine iman edilmeyeceğini bildirdiği tağutu destekleyip onu savunmak ancak günümüz insanının yapabildiği bir iş ve inanıştır. Tarihte eşi bulunmayan bu inanış şekli, imanlarına şirk bulaştıran günümüz insanının kendisinin üretip kendisinin kabul ettiği bir şirk dinidir. Böyle bir şirk dinine mensup olan kimselerin de elbette Allah için başlarına bir şey gelmez, sıkıntı çekmez ve imtihan sürecinden geçmezler.

İman ettiklerini iddia etmelerine rağmen, iman ettikleri esasların kendilerinden istediklerini yerine getirmeyenler, iman iddialarında samimi olmayan kimselerdir.

“İnsanlardan öylesi vardır ki, ‘Allah’a iman ettik’ der; fakat Allah uğruna eziyet gördüğü zaman, insanların (işkence ve) fitnesini Allah’ın azabıyla bir tutar. Ama Rabbinden ‘bir yardım ve zafer’ gelirse, andolsun; ‘biz gerçekten sizlerle birlikteydik’ demektedirler. Oysa Allah, âlemlerin sinelerinde olanı daha iyi bilen değil midir?” (Ankebut, 10)

Kur’an’ın bildirdiği tüm haberlerde insanlar, iman ettikten sonra yepyeni bir kişilik kuşanarak hareket etmişlerdir. Bunun üzerine içerisinde bulundukları toplumdan çok şiddetli tepki görmüşler, birçokları yurtlarından sürülürlerken, birçokları da şehit edilmişlerdir.

İman, yerinde oturmayı, günü gün etmeyi, boş ve faydasız işler yapmayı, korkaklık ve pısırıklığı, zillet ve meskeneti hiçbir şekilde kabul etmez, kâfir ve müşrikler karşısında ezilmeyi reddeder. Çünkü iman üstün bir makamdır ve kendisini kabul edenleri de yükselterek o makama çıkarır.

“Gevşemeyin, üzülmeyin, eğer inanıyorsanız, mutlaka siz üstün geleceksiniz.” (Al-i İmran, 139)

İşte bu nedenle iman edenler, tarihin hiçbir döneminde, zillet ve meskeneti kabul etmemiş, Hak bildikleri yolda Hakkı ortaya koyarak hareket etmişlerdir. Onlara tahammül etmeyen zorba diktatörler ve onların destekçileri müşrikler, iman edenlere karşı en acımasız bir şekilde zulmetmişler, işkence yapmışlar ve onları şehitler kervanına katmışlardır.

Rasulullah (as), inançları uğrunda, zalim despotlar tarafından şehit edilen Müslümanlarla ilgili iki örnek verir.

“Sizden önceki ümmetler içinde öyle (mazlum) kişi bulunmuştur ki, müşrikler tarafından onun için yerde bir çukur kazılır, o kişi bu çukura gömülürdü. Sonra büyük bir testere getirilir, başı üstüne konulur, ikiye bölünürdü de (bu işkence) o mümini dininden döndüremezdi. (Bir başkasının da) demir taraklarla etinin altındaki kemiği ve siniri taranırdı da bu (işkence) o mü’mini dininden çeviremezdi.” (Buhari, Ebu Davut, Ahmed b. Hanbel)

Tevhid-şirk tarihi, yüce Allah’ın Ulûhiyet ve Rububiyetini kabul edip yaşamını Tevhidi esaslara göre düzenleyen mü’minlerle, beşeri ideolojileri din edinip insanlardan kimilerini yücelterek ilah edinen, yaşamını beşerin hevasına göre düzenleyen kâfirlerin, müşriklerin, münafık ve fasıkların kıyasıya mücadele ettiği bir tarihtir. Bu mücadelede Müslümanlar için yılgınlık, korkaklık ve pasiflik yoktur.

Mü’minler, beşeri tüm kanunları ve kuralları, ideoloji ve sistemleri reddedip yalnızca kendilerini yoktan var eden, âlemlerin Rabb’i, Meliki ve İlahı olan yüce Allah'ın indirdiği Tevhidi esasları kabul edip o doğrultuda yaşamışlardır. Kâfirler ise, yüce Allah'tan gelen her şeyi reddedip hevalarına ve ilahlaştırdıkları önderlerinin kanunlarına tabi olmuşlar ve onları razı edecek şekilde hayatlarını düzene koymuşlardır. Müşrik, münafık ve fasıklar da yüce Allah'ın indirdiği Tevhidi esasların bir kısmını terk ederek ya kendi hevalarına ya da idaresi altında yaşadıkları sistemlerin yasalarına tabi olmuşlardır.

Zorba beşeri sistemler ve onların yöneticileri, inkârcı kâfirlerden, müşrik, münafık ve fasıklardan memnun iken ve onlara hiçbir baskı yapmazlarken, Aziz ve hamde layık olan yüce Allah'a iman eden mü’minlerden adeta intikam alıyorlar, onlara baskı ve işkence yapıyor ve onlara hayat hakkı tanımıyorlardı.

8-9- Mü’minler, yalnızca aziz, hamde layık Allah'a iman ettikleri için o (kâfir ola)nlar onlardan öç aldılar. O (Allah) ki, göklerin ve yerin mülkü kendisine aittir. Allah her şeye kadirdir.

İman, ortaklığı kabul etmez; bu nedenle yüce Allah'a iman edenler, yalnızca O’na iman etmeli, O’nun hükümlerine teslim olmalı ve hayatlarını bu hükümlere göre düzenlemelidir ki bu, zaten Tevhiddir. Bu nedenle yüce Allah (cc), tağut reddedilmedikçe kendisine iman edilmeyeceğini bildirmektedir.

“Dinde zorlama yoktur. Doğruluk, sapıklıktan seçilip belli olmuştur. Kim tağutu reddedip Allah'a inanırsa, muhakkak ki o, kopmayan, sağlam bir kulpa yapışmıştır. Allâh işitendir, bilendir.” (Bakara, 256)

Yüce Allah'a iman edenler, yalnızca O’nun hükümlerine teslim olurlar ve başkaca hiçbir hükme tabi olmazlar. Yalnızca yüce Allah'ın hükmüne teslim olanlar doğru yoldadırlar ve ancak bu kimselere müjdeler vardır.

“Tağut’a itaat etmekten kaçınan ve Allah'a yönelenlere müjde var. Müjdele kullarımı ki onlar, sözü dinlerler ve onun en güzeline uyarlar. İşte onlar, Allâh'ın kendilerini doğru yola ilettiği kimselerdir ve onlar sağduyu sahipleridir.” (Zümer, 17-18)

Yüce Allah’ın tespih edilmesi, yüceltilmesi, Ulûhiyet ve Rububiyetin, itaat ve kulluğun yalnızca O’na hasredilmesi şirk ve küfür içindeki insanların da bu gerçeğe ulaştırılması için çalışılması gerçek imandır. İşte böyle iman eden kimseler, sahte ilahlık taslayan, insanları köleleştirip sömüren zorba diktatörleri ve onların destekçilerini çileden çıkarır.

Her dönemde zorba diktatörler, insanların iman edip yüce Allah'a yönelmeleri ve O’nun indirdiği esaslara göre yaşamaları halinde kendilerinin ve saltanatlarının yok olacağını biliyorlar. Bu nedenle onlar, bütün kin ve düşmanlıkları ile iman edenlere saldırıyor, onları dinlerinden döndürmeye ya da yüce Allah'ın dini ile beraber kendi kurallarını da kabul ettirmeye çalışıyorlar.

Tevhid şirk mücadele tarihinde, binlerce, onbinlerce Tevhid eri Müslüman, “Yalnızca ‘Rabb’imiz Allah’tır’ dedikleri”, inançlarından taviz vermedikleri ve iman ettikleri Tevhidi esasları insanlara duyurdukları için baskı ve işkence görmüşler, şehit edilmişlerdir.

Ashabı Kehf, Kasabalılara giden davetçiler ve bu surede zikredilen ateşe atılanlar Kur'an'da kıssaları verilen kimselerdir. Kur'an'da anılmayan ancak Allah yolunda şehit edilen daha birçok kimse bulunmaktadır; tarih sayfaları şehit edilen bu Müslümanların örnekleri ile doludur.

“Onlar, yalnızca ‘Rabbimiz Allah'tır’ dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkarıldılar. Eğer Allâh'ın bazı insanları diğer bazılarıyla savunması olmasaydı, içlerinde Allâh'ın ismi çok anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitler yıkılırdı. Allâh, kendi(dini)ne yardım edene elbette yardım eder. Kuşkusuz Allâh, kuvvetlidir, galiptir.” (Hac, 40)

İman edenler, “yalnızca ‘Rabbimiz Allah'tır’ dedikleri” ve O’nun dışında başka hiçbir güç ve otorite kabul etmedikleri için kâfirler tarafından insanlık adına utanılacak bir şekilde işkenceye uğruyorlar.

İman, yüce Allah’ın dışındaki tüm kanun koyucuları, idareci ve egemenleri, sistem ve ideolojileri, kesin bir şekilde reddetmek, yalnızca âlemlerin rabbi, meliki ve ilahı olan yüce Allah'a iman etmek, O’nun indirdiği esaslara gönülden teslim olmak ve yaşamını vahyi esaslara göre düzenlemektir. Hangi gerekçe ile olursa olsun, beşeri sistemlere ve ideolojilere, zorba diktatörlere ve kâfir idarecilere destek olmak ya da onlara meyletmek şirk ve küfürdür ki böyle kimseler, destek oldukları ya da yönelip meylettikleri kâfir ve müşriklerle cehenneme gireceklerdir.

“Sakın zulmedenlere en küçük bir meyil duymayın; sonra size ateş dokunur. Sizin Allah'tan başka dostlarınız yoktur. Sonra size yardım edilmez.” (Hud, 113)

İman eden kimseler, tarihin hiçbir döneminde, zorbalara boyun eğmemiş, onları kabul etmemiş, onlara yakınlık besleme gibi bir zillete düşmemişlerdir. Çünkü iman ve küfür aynı yerde durmaz, bir kimse aynı anda hem kâfir hem Müslüman olmaz. İman ve küfür ancak müşriklerde sözkonusu olur ki bu durumda kişi iman dairesinden çıkarak küfür dairesine girer. Çünkü kâfirlerle dost olmak, yüce Allah (cc) ve mü’minlerle olan dostluğu koparmaktır.

“Mü’minler, mü’minleri bırakıp kâfirleri veli edinmesin. Kim böyle yaparsa (onun) Allah ile bir dostluğu kalmaz. Ancak onlardan (uzaklaşıp) korunmanız başka. Allah sizi kendisinden sakındırır. Dönüş Allah’adır.” (Al-i İmran, 28)

Mü’minlerin, imanlarında gösterdikleri samimiyet ve sadakat, zorba despotları her zaman çılgına çevirir. Kâfirler isterler ki, mü’minler kendilerine itaat etsinler, zulüm üzere koydukları kanunlara uysunlar ve kendi egemenliklerini kabul etsinler. İşte o zaman onlar da mü’minlere yumuşak davranacaklar ve böylece saltanatlarını sürdüreceklerdir. Maalesef günümüzde küfrü kabul edip destekleyen kimseler bulunmakta ve bunlar, en küçük bir utanma duygusu hissetmeden Müslüman olduklarını, hatta kimileri yüce Allah'ın kitabını tefsir ettiklerini bile söyleyebilmektedirler.

Yüce Allah'tan başkasına itaatin küfür ve şirk olduğunu bilen, bu nedenle de kâfir zorbalara en küçük bir taviz vermeyen Ashab-ı Uhdut davetçileri, Ashab-ı Uhdud zorbaları tarafından, ateş doldurulmuş hendeklere atılarak yakılmışlardır. O mü’minler, dünya hayatının geçici olduğunu, bu nedenle dünyadaki her ceza ve mükâfatın da geçici ve basit olduğunu biliyorlardı. İşte bu yüzden, kâfir zorbaların onları hendeklerdeki ateşe atmaları karşısında panik yapmıyor, korkmuyor ve taviz vermiyorlardı.

Ashabı Uhdud davetçileri mü’minler, yüce Allah’ın azabının daha sürekli, mükâfatının daha geniş olduğunu biliyorlardı. Bu nedenle dünya hayatındaki ateşi tercih ederek imanlarında sebat ediyorlardı. Oysa zulmeden kâfir zorbalar, dünya hayatını ebedi sanıyor, ahirete iman etmiyorlardı. Ancak kâfirler iman etmeseler de kıyamet günü iman etmedikleri o şiddetli ateşte ebediyen yanacaklardır.

10- Mü’min erkek ve kadınlara işkence edip sonra da tevbe etmeyenler, (evet) onlar için cehennem azabı vardır ve onlar için yangın azabı vardır.

Zulüm hiçbir zaman payidar olamayacağı gibi, yapılan zulüm de hiçbir şekilde kâfir zorbaların yanına kâr kalmayacaktır. Kâfirler dünya hayatında ebedi kalacaklarını sanarak azgınlaşıp kudurmakta, mü’minlere zulmetmekte ve yüce Allah'a isyan etmektedirler. Yüce Allah(cc) da bu isyancı zorba zalimleri, kıyamet gününde, onların mü’minleri attıkları ateşin daha şiddetlisine atacak ve orada ebediyen yakacaktır. Ancak o zorbaların, dünya hayatında yaptıkları zulümden pişman olup tevbe etmeleri halinde yüce Allah (cc) onlara rahmet ederek onları bağışlayacak ve cennetine koyacaktır.

Dünya hayatı, mü’minler için bir imtihan yeri, sıkıntıların, zorlukların mekânıdır. Ancak dünya hayatının geçici zevklerine meyletmeyen Allah yolunda çalışıp mücadele eden ve tüm sıkıntı ve zorluklara rağmen Kur’ani ilkeler doğrultusunda yaşayan mü’minleri de yüce Allah(cc), huzur ve mutluluğun, rahmet ve bereketin bol olduğu cennetlerinde ağırlayacaktır.

“Andolsun, sizi korku, açlık, mallardan canlardan ve ürünlerden eksiltmek deneriz; sabredenleri müjdele ki, onlara bir belâ eriştiği zaman: ‘Biz Allâh içiniz ve biz O'na döneceğiz’ derler. İşte Rablerinden bağışlamalar ve rahmet hep onlaradır ve doğru yolu bulanlar da onlardır.” (Bakara, 155-157)

İman ile küfrü karıştırıp dünya hayatlarında zilleti kabul ederek, tağutun tanıdığı fırsatlardan faydalanıp dünyevi cennetlerini yaşayanlar, bu bildirilen imtihanların hiçbirini yaşamayacaklardır. Çünkü bu imtihanlar, iman edenlere özgüdür. Tevhidi esasları ağızlarına almayan, zillet içerisinde tağutun gölgesinde yaşayanlar kıyamet günü layık oldukları cehennemlere sürüklenirlerken, Tevhidi esasların mücadelesini verip küfre ve şirke savaş açan Müslümanların barınacakları yer ise, Rab’lerinin onlara lütfettiği cennetlerdir.

11- İman edip salih amel işleyen kimseler için de altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. İşte bu büyük kurtuluştur.

İlahi adalet gereği, her hak sahibi hakkını alacaktır. Zalimler ve destekçileri, dünya hayatında, insanlara özellikle de mü’minlere reva gördükleri zulmün, Rab’lerine yaptıkları isyanın, işledikleri suçların hesabını verecekler, dünya hayatında sürdükleri sefahat ve saltanatlarının karşılığında cehennemi hak edecekler. Mü’minler ise, sürdükleri Tevhidi mücadelenin, insanları imana davetin, bu uğurda çektikleri sıkıntı ve zorlukların, iman, samimiyet ve sadakatlerinin mükâfatını alacaklar, karşılığında cennetin varisleri olacaklardır. Bu, yüce Allah’ın vaadi ve mü’minlere olan lütfudur.

İnsanlar dünya hayatında tercihlerini çok iyi yapmak durumundadırlar; ya dünya hayatının süsünü isteyecekler, hevalarına göre yaşayacaklar, beşeri sistemlere ve ideolojilere teslim olup dünya hayatını yeğleyecekler ya da yüce Allah’ın rızasını talep edip Kur’an’a ve peygamberi örnekliğe göre yaşamlarını şekillendirecekler, İslami daveti insanlara ulaştıracaklardır. Tercih tamamen insanlara kalmıştır ve herkes tercihini çok iyi bilmek, seçimini ona göre yapmak ve sonucuna katlanmak zorundadır.

Yüce Allah (cc), tercihi kişilerin kendilerine bırakmış, onları herhangi bir tercih konusunda zorlamamıştır. Cenneti de, cehennemi de ortaya koymuş, buralara gidilecek yolları belirtmiş, herkesi kendi irade ve isteği ile baş başa bırakmıştır.

“Kim ahiret ekinini istiyorsa onun ekinini artırırız; kim dünya ekinini istiyorsa ona da dünyadan bir şey veririz, ancak onun ahirette bir nasibi olmaz.” (Şura, 20)

“… İnsanlardan kimi: ‘Rabbimiz bize dünyada ver!’ der; onun ahirette bir payı yoktur. Onlardan kimi de ‘Rabbimiz, bize dünyada da güzellik ver, ahirette de güzellik ver, bizi ateş azabından koru!’ der. İşte onlara, kazandıklarından bir pay vardır. Allah, hesabı çabuk görendir.” (Bakara, 200-202)

Yüce Allah(cc), adalet ve rahmet sahibidir; herkese, rahmetiyle hakkını verecek herkesi layık olduğu yere gönderecektir. İnsanca onurlu bir yaşamı yeğleyen, hayatı boyunca tüm zorluk ve sıkıntılara rağmen Rab’lerinin rızası için çalışıp mücadele edenler, elbette insana, insan onuruna yakışan bir mükâfat alacaklar ve onlara yaraşan bir makama yükseleceklerdir. Oysa sefahat ve sefaleti, zillet ve meskeneti yaşam felsefesi olarak alanlar, hayatları boyunca tağuta iman edip Rab’lerine isyan edenler, insani değerlerden mahrum bir yaşam süren kimseler de kendilerine yakışan bir azaba sürükleneceklerdir.

Aynı anda iki dine mensup olunamayacağı, olunsa bile böyle bir dinin yüce Allah (cc) tarafından kabul edilmeyeceği için kişi, ya zorba diktatörlerin zulüm ve baskısından korkup onlara itaat ve yüce Allah'a isyan edilecek ya da yüce Allah'tan başka kimseden korkmadan Müslümanca yaşayarak zorbalara ve zorbalığa, küfür ve şirke başkaldıracaktır. Başka bir deyimle kişi, ya cehennemi ve yüce Allah’ın azap ve gazabını tercih edecek ya da cenneti ve yüce Allah’ın rahmet ve mağfiretini isteyecektir. Bu ikisi arasında bir yol yoktur.

Zalim despotlar, inkârcı kâfirler, dünya hayatında ellerine geçirdikleri kimi imkânlarla kendilerini güçlü zannetmekte, bu nedenle mazlum ve masum insanlar üzerinde terör estirmektedirler. Onlar, yüce Allah’ın gücünü inkâr etmekte, O’nun kendilerine yapacağı azabı unutmaktadırlar.

12- Şüphesiz Rabb’inin tutuşu şiddetlidir.

Mü’minler, gücünü, rahmet ve merhametini çok iyi bildikleri Rab’lerine iman edip güvenmektedirler. Bu nedenle, dünya hayatında zalim zorbaların geçici baskı ve zulümlerine aldırış etmeden Tevhidi mücadelelerini sürdürmekte, Rab’lerinin rızası doğrultusunda bir yaşam sürmeye çalışmaktadırlar. Mü’minler, insanların kendilerine verecekleri ceza ve mükâfat ile Rab’lerinin kendilerine vereceği ceza ve mükâfat arasındaki farkı çok iyi bilmekte, tercihlerini de ona göre yapmaktadırlar.

Beşeri tağuti sistemlerin gücünü, yüce Allah'ın gücünden daha fazla tutarcasına, tağuti sistemlerden korkup yüce Allah'a şirk koşan kimseler, “Şüphesiz Rabb’inin tutuşu şiddetlidir” gerçeğini görmezden geliyorlar. Elbette yüce Allah (cc), onları da, onların yüce Allah'a tercih edip ilahlaştırdıkları kimseleri de o şiddetli tutuşu ile yakalayacak ve hak ettikleri cezalarını verecektir.

Mü’minler için yüce Allah’ın ceza ve mükâfatı, dünyevi tüm değerlerin üstündedir. Bu nedenle onlar, dünyevi yaşamlarında ve Tevhidi mücadelelerinde yüce Allah’ın rızası dışında dünyevi hiçbir kuralı, hiçbir değeri göz önünde bulundurmazlar. Bunun en güzel ve en açık örneğini Müslüman olan sihirbazlar ortaya koymuş, bir zamanlar korkularından önünde ezilip küçüldükleri, tarihin en kanlı zalimlerinden olan Fir’avn’a karşı, mü’minlere yakışan bir tavırla hakkı haykırmışlar, tercihlerini açıkça ortaya koymuşlardır.

“(Fir'avn): ‘Ben size izin vermeden ona inandınız ha? O, size büyü öğreten büyüğünüzdür. Öyleyse ben de sizin ellerinizi ve ayaklarınızı çapraz keseceğim ve sizi hurma dallarına asacağım, hangimizin azabı daha çetin ve sürekli imiş bileceksiniz!’ dedi.

Dediler ki: "Biz, seni, bize gelen açık delillere ve bizi yaratana tercih edemeyiz. Yapacağını yap, sen ancak bu dünya hayatında istediğini yapabilirsin. Biz Rabbimize inandık ki (O) bizim günahlarımızı ve senin bizi yapmaya zorladığın büyüyü bağışlasın. (Elbette) Allâh daha hayırlı ve (O'nun mükâfatı ve cezası) daha süreklidir.” (Taha, 71-73)

Akleden herkesin de çok iyi bir şekilde bileceği gibi, rububiyet ve ulûhiyet kime ait ise itaat ve kulluk da ancak ona yapılır. Bu sıfatlar da ancak âlemlerin Rabbi, meliki ve ilahı olan yüce Allah'a mahsustur. Bir sinek bile yaratamayacak kadar aciz ve üstelik kendileri basit bir sudan yaratılmış olanların, kendi durumlarını unutarak insanlar üzerinde ilahlık taslayıp egemenlik kurmaya çalışmaları ve insanları kendilerine itaat ettirmeye zorlamaları, açıkça haddi aşmak ve azgınlaşmaktır. Hele bazı kişilerin bu azgınlara, hangi nedenle olursa olsun, itaat etmeleri açık bir sapıklık, şirk ve küfürdür.

Sihirbazlar, “Şüphesiz Rabb’inin tutuşu şiddetlidir.” gerçeğine iman ettikleri için, “hangimizin azabı daha çetin ve sürekli imiş bileceksiniz!” diyerek haddi aşan Fir’avn’ın bir hiç olduğunu biliyorlardı. Bu nedenle Fir’avn’ın, “Öyleyse ben de sizin ellerinizi ve ayaklarınızı çapraz keseceğim ve sizi hurma dallarına asacağım,” tehditlerini kaale almıyor ve "Biz seni, bize gelen açık delillere ve bizi yaratana tercih edemeyiz.” diyerek ona adeta meydan okuyorlardı.

Hiçbir şeye sahip olmayan, kendileri yaratılmış olup hesap verecek olan, sevgi ve merhameti bulunmayan, aciz ve zavallı olan kimseler, hiç her şeye kadir olan yüce Allah (cc) gibi olabilirler mi?

13-16- O (Allah ki), ilkin var eden, sonra da iade edip yeniden yaratandır ve O, bağışlayan, seven, arşın sahibidir, yücedir, istediğini yapandır.

Sonsuz egemenlik sahibi olan, yaratıp yaşatan, öldürüp dirilten, hesap sorup karşılığını fazlasıyla veren, arşın sahibi yüce Allah’tır. O, zulmetmeyen, kullarının kusurlarını, tevbe etmeleri halinde bağışlayan, kullarını seven, bu nedenle onları, cehenneme gitmemeleri için uyaran, onlara cennetini vadederek dünya hayatında insanca bir yaşam sürmelerini isteyen, bunun için onlara, hidayet rehberi Kitabı’nı gönderendir.

Yüce Allah(cc) dünyadaki zalim despotlar gibi kullarını sömürmez, tam aksine kullarına her nimeti, hiçbir ücret istemeden, karşılıksız verendir. Oysa yeryüzünü kana bulayıp insanların yaşamını zindana çeviren zalim despotlar, ne sevgiyi bilirler, ne sevmesini, ne merhameti bilirler, ne merhamet etmesini, ne bir şey yaratırlar, ne de yaratılan nimetleri insanlara ücretsiz verirler. Onlar ancak zulmetmesini, sömürüp yoksullaştırmayı, baskı ve şiddetle insanları sindirmeyi bilirler.

Acıma duygusundan mahrum, sevgiden yoksun, katılaşan kalpleriyle zalim despotların insanlara merhamet etmeleri elbette mümkün değildir. Onlarda merhamet duygusu olsa, insanlardan önce kendilerine acırlar da kendi nefislerini yüce Allah’ın azabından kurtarmak için iman ederler. Onlar kendilerine merhamet etmedikleri için azgınlaşmışlar, zulüm ve despotluklarında haddi aşmışlar ve nihayet yüce Allah’ın azabına çarpılmışlar, helak olmuşlardır.

Surenin başında ashabı Uhdud’un, yüce Allah'a iman edenlere yaptıkları vahşet ve zulümleri anlatılıyordu. Burada Fir’avn ve Semud’un verilmesi ve hemen arkasından O (vahiy) şerefli bir okumadır (Kur’an’dır); korunan bir levhadadır.” ayetinin yer alması, suredeki bütünlüğü ortaya koymaktadır. Her dönem zorbalarına karşı mü’minlerin, Ashabı Uhdud’a giden davetçiler gibi “Yalnızca aziz, hamde lâyık Allah'a inandıkları” gerekir ki, yüce Allah'ın yardımı gelebilsin ve o zorbalara layık oldukları cezayı verebilsin.

17-20- O orduların haberi sana geldi mi? Fir’avn ve Semud’un! Doğrusu kâfirler bir yalanlama içindedirler. Allah ise onları arkalarından kuşatmıştır.

Tarihin hemen her döneminde kâfirler, kendilerine Rab’leri tarafından verilen dünyevi güce güvenerek azmışlar, insanlara baskı ve zulüm yaptıkları gibi, yüce Allah'a da isyan etmişlerdir. Rab’leri tarafından kendilerine gönderilen elçileri yalanlayan, onlara saldıran zorba kâfirler, yaptıkları zulüm, zorbalık ve isyan sonucunda yüce Allah (cc) tarafından helak edilmişlerdir.

Yüce Allah’ın gönderdiği Rasulleri yalanlamak her dönem zorba kâfirlerinin ilk ve en önemli görevleri olmuştur. Onlar, vahyi esaslara iman edip rasullere tabi olmak, böylece dünya ve ahirette kurtuluşa ermek yerine, yüce Allah'a ve O’nun gönderdiği elçilere isyan ederek zilleti, küfrü ve helakı tercih etmişlerdir.

Oysa Rab’leri yüce Allah'a iman edip vahyi esaslara tabi olsalardı, bu, onları şereflendirip yüceltecek ve Rab’lerinin rızasına ulaşacaktı. Çünkü yüce Allah’ın indirdiği vahyi esaslar yüce ve şereflidir. Kendisine tabi olanları da şereflendirir.

21-22- O (vahiy) şerefli bir okumadır (Kur’an’dır); korunan bir levhadadır.”

Kur’an, yüce Allah'ın sözü olduğundan her yönüyle üstün bir kitaptır. Yüce Allah'ın koruması altında olduğu için de lafız ve hüküm olarak hiçbir şekilde değiştirilemez. Bazı kimseler, dillerini eğip bükerek, kelimelerin anlamlarını kaydırarak, Hakkı batıla bulayarak bazı kavramların anlamlarında değişiklik yapmaya kalkışabilirler, ancak Kitabın aslı varolduğu sürece, hiçbir şekilde gerçekleri yok edemezler.

“Korunan bir levhadadır.” Kur’an, uydurulmuş bir söz değil aslı, saklı bir Kitap’ta ve o saklı kitaba temiz olanlardan başkası yaklaşamaz. Bu nedenle ne ilk kaynağında ne de gelişinde ona beşer sözü karışmamıştır.

“O, elbette değerli bir Kur'an'dır, Saklı bir Kitaptadır ki ona, temiz olanlardan başkası dokunmaz. (O), Âlemlerin Rabbinden indirilmiştir. Şimdi siz, bu sözü mü küçümsüyorsunuz?” (Vakıa, 77-81)

“Muhakkak ki o (Kur'an), âlemlerin Rabbinin indirmesidir. Onu, er-Rûhu'l-Emin, senin kalbine; uyarıcılardan olman için indirdi.” (Şuara, 192-194)

“Yoksa ‘Onu uydurdu’ mu diyorlar? De ki: ‘Eğer doğru iseniz haydi onun benzeri bir sure getirin ve Allah'tan başka çağırabildiklerinizi de çağırın!” (Yunus, 38)

Kur’an, hüküm, ifade, içerik, gerçeklik, konulara çözüm getirme ve nihayet insanlığa yol gösterme ve onları her iki dünyada da kurtuluşa kavuşturma noktasında beşeri hiçbir yasa ile kıyaslanamayacak kadar muazzam bir Kitaptır.

Beşeri yasaların günübirlik ve anlık oluşuna, toplumdan topluma değişiklikler içermesine, uygulandığı topluma sıkıntı ve huzursuzluk vermesine, insanlara farklı farklı muamele etmesine karşılık Kur’an, evrensel ve çağlarüstü bir niteliğe sahiptir. Toplumdan topluma değişiklik içermediği gibi, uygulandığı toplumlara sıkıntı ve huzursuzluk da vermez, sorunlarına en mükemmel çözümü getirir.

“Ey insanlar, size Rabbinizden bir öğüt, göğüslerde olan(sıkıntılar)a şifa ve inananlara bir yol gösterici ve rahmet gelmiştir.” (Yunus, 57)

Kur’an, âlemlerin Rabbi yüce Allah(cc) tarafından indirildiği için yüce ve şereflidir. Hevalarının süfli isteklerinden kendilerini kurtaran onurlu ve kişilikli kimseler ancak Kur’an’la yücelip şereflenir. İnsanı en güzel şekilde, ancak kendi zatına kulluk edecekleri özellikte ve Ahseni takvim vasfı ile yaratan yüce Allah(cc), bu kulluğun nasıl yapılacağını bildiren Kitabını indirmiştir.

“Biz inanı en güzel biçimde yarattık.” (Tin, 4)

Beşer, vahyi esaslar doğrultusunda hareket ettiği sürece bu üstün ve güzel vasfını koruyacaktır. Yüce Allah (cc) kendisi üstün ve güzeldir; bu nedenle O’na ait olan her şey güzel olmak durumundadır. Örneğin, çok soylu ve şerefli, onurlu ve itibarlı olan bir kimse, kendisine ait olan her şeyin kaliteli ve değerli olmasını ister ve her şeyi ona göre seçer. Soylu ve itibarlı olan kimsenin uşağı bile efendi, dürüst ve itibarlı olmak durumundadır. Bunun gibi, âlemlerin Rabbi olan yüce Allah (cc) da kendisine ait olan her şeyin şerefli ve üstün olmasını ister ve ona göre yaratır.

Beşer, Kur’ani esaslardan uzaklaştıkça onur ve haysiyetini düşürür. Şayet Rabb’ine yönelip iman etmez, isyan edip hevasına ya da beşeri ideolojilere tabi olursa bu durumda o yücelikten kopar, üstünlük ve güzel vasıflardan uzaklaşır, alçalır, sefil duruma düşer. Çünkü nefis ve nefse ait olan her şey yüce Allah'a ve O’nun indirdiklerine göre basit ve düşüktür. Bu nedenle düşük şeylere yönelenler de düşük olacaklar ve alçalacaklardır.

“Sonra o(insan)ı aşağıların aşağısına (esfele safiline) çevirdik.” (Tin, 5)

Vahyi esasların yüce ve şeref verici vasfına layık olmayan kimseler, heva ve heveslerin düşük isteklerinden kaynaklanan beşer ürünü ideoloji ve sistemlere tabi olacaklar, böylece yüceliklerinden aşağıların aşağısına (esfele safiline) yuvarlanacaklardır. Bu, Sünnetullahtır; yüce Allah'a kul olma şerefine ulaşamayan, ulaşmak istemeyen, bunun için çalışmayan kimseler, kula kul olma zilletine düşeceklerdir.

“Eğer Hak, onların hevalarına tabi olsaydı, gökler, yer ve bunların içinde bulunan kimseler bozulur giderdi. Biz onlara, şereflerini verdik, ancak onlar, kendi şereflerinden yüz çeviriyorlar.” (Mü’minun, 71)

“Onlar, zanna ve nefislerinin alçak arzusuna uyuyorlar. Halbuki onlara Rab’leri tarafından hidayet gelmişti.” (Necm, 23)

Allah elbette doğruyu söyler.

 

Kurani Mücahede: 2012-01-01

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir