Press ESC to close

A'raf Suresi

Tarihin her döneminde insanlar, daha rahat yaşamak, daha iyi ve sıkıntısız bir hayat sürmek için çalışmış, toplumsal düzenin huzur içerisinde sürdürülmesi için çaba sarfetmişlerdir. İnsanlar, toplumsal düzenin sağlıklı bir şekilde devam etmesini sağlayacak kurallar koymuşlar, ancak insanların koydukları kurallar, onlara huzur ve mutluluktan çok huzursuzluk getirmiş ve onları mutsuz yapmıştır.

Yüce Allah (cc), ilk insanla beraber, insanların uyacakları kuralları da onlara bildirmiş ve bu kurallara tabi olmaları halinde gerçek huzuru ve mutluluğu bulacaklarını, aksi halde dünya ve ahirette huzursuz olup helak olacaklarını haber vermiştir.

“Hepiniz oradan inin, yalnız size benden bir hidâyet geldiği zaman, kimler benim hidâyetime uyarsa artık onlara bir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir. İnkâr edenler ve ayetlerimizi yalanlayanlar ise ateş halkıdır, onlar orada ebedi kalacaklardır.’ dedik” (Bakara, 38-39)

İnsanlar, kendilerine Rab’leri tarafından gönderilen ilahi hükümlere uydukları, hayatlarını bu ilahi mesaja göre düzenledikleri zaman huzurlu ve mutlu olmuşlar, ancak bu hükümlerden yüzçevirdikleri zaman her türlü huzursuzluğu yaşamışlardır. Yüce Allah (cc), ardı ardına elçilerini göndererek onları huzursuzluktan kurtaracak hükümlerini göndermiştir.

“Ey insanlar, size Rabbinizden bir öğüt, göğüslerde olan(sıkıntılar)a şifa ve inananlara bir yol gösterici ve rahmet gelmiştir.” (Yunus, 57)

Kur’an, insanların sorunlarını çözmek, onların huzurlu bir yaşam sürmelerini sağlamak ve bu huzurlu hayat içinde Rab’lerine gereği gibi kulluk yapmaları için gönderilmiştir. Kur’ani hükümler, insanlar arasındaki ihtilafları en iyi şekilde çözer ve adaletle hükmeder.

Kur’an’ın, sorunları çözebilmesi için öncelikle insanların ona iman etmeleri ve kendi heva ve arzularını ileri sürmeden verdiği hükme razı olmalıdırlar. İşte ancak o zaman toplumsal barış, insanlar arasında sevgi ve saygı unsurları oluşur.

“İnsanlar bir tek ümmet idi; sonra Allâh, peygamberleri, müjdeciler ve uyarıcılar olarak gönderdi; onlarla beraber, ihtilafa düştükleri konularda insanlar arasında hükmetmek üzere, içinde gerçekleri taşıyan Kitabı indirdi. Kendilerine Kitap verilmiş olanlar, kendilerine açık deliller geldikten sonra, sırf aralarındaki kıskançlıktan ötürü onda ihtilaf ettiler. Bunun üzerine Allâh, kendi izniyle iman edenleri, onların üzerinde ihtilaf ettikleri gerçeğe iletti. Allâh, dilediğini doğru yola iletir.” (Bakara, 213)

Heva ve arzuların her şeyin üstünde tutulduğu toplumlarda insanlar, sorunlarını kendi düşünceleri ile çözmeye kalkışırlar. Bu nedenle böyle toplumlarda hiçbir zaman sıkıntılar eksik olmaz, huzur ve mutluluk bulunmaz.

A’raf suresinin ana konusu, yüce Allah’ı birlemek, uyarı ve Kur’an’a uymadır; sure, Risalet önderlerinin toplumlarını nasıl uyardıklarını, Tevhidi esasları ortaya koyuşlarını, uyarıya karşı çıkanların helak edilişlerini ve ilahi mesaja sırt dönenlerin akıbetlerini ve nasıl bir sonuçla karşılaştıklarını haber vermektedir.

Surenin son bölümünde, surenin girişinde verdiği İblis’in ifade ettiği tuzak, vesvese ve düzenlerinden ancak Kur’an’a sarılmakla kurtuluşun mümkün olacağını bildirmektedir.

A’raf suresi, Kur’an’ın, insanların uyarılmaları için gönderildiğini; uyarıcıların, yapacakları uyarılar nedeniyle hiçbir sıkıntı duymamaları gerektiğini bildirmektedir. İnsanlara Kur’an’ı ulaştırırken öncelikle onların Kur’an’a göre hayatlarını düzenlemeleri gerektiği, Kur’an dışında hiçbir kişi ya da kitaba uymamaları konusunda uyarılmalıdırlar.

Kur’an’dan başka kişi ya da kitaplara uymanın insanı helaka götürdüğünü bildiren A’raf suresi, davetin gerçekten yapılıp yapılmadığı konusunda hem davetçilerin, hem de davet edilenlerin sorgulanacağını da bildirmektedir.

Yüce Allah’ın emrettiği hususlara uymamanın nasıl bir sonuç doğurduğu konusu İblis’in Hz. Adem için secde etmemesi örneği verilerek açıklanmaktadır. İblis’in, Rabb’ine isyan ettikten sonra insanları nasıl aldatacağını haber veren ve İblis’in hangi yollarla insanları kandıracağını bildiren yüce Allah (cc), bu konularda iman edenlerin duyarlı olmalarını istemektedir.

İnsanların, yüce Allah’ın hükümlerinden yüz çevirmekle yücelmeyeceklerini, tam aksine alçalacaklarını İblis’in durumu örnek verilerek anlatılmaktadır. Yüce Allah’ın hükümlerinden yüz çevirmek, bu hükümlerde emredilenleri yapmamak, açıkça ifade edilmese bile, yüce Allah’a isyan, kibir ve azgınlıktır.

İlahi mesaja karşı çıkan kişilerin, kibirlenip böbürlenerek nasıl azdıklarını bildiren A’raf suresi, şeytanın vasfı olan kibir, böbürlenme ve azgınlığı yol edinenlerin nasıl helak edildiklerini bildirmektedir. Şeytana ait olan kötü sıfatlarından iman eden kimselerin uzak durmaları gerekir.

Kur’an’ın birçok yerinde olduğu üzere, bu surede de yüce Allah (cc), şeytanın insanların düşmanı olduğunu, bu nedenle şeytanın ve taraftarlarının hile ve oyunlarına karşı duyarlı olunmasını istemektedir. Şeytan ve taraftarlarına karşı duyarlı olmanın tek çaresi Kur’an’ı iyi bilip gereği gibi yaşamaktır.

Sure, Tevhidi mücadelenin, zorbalara karşı nasıl ortaya konulacağını, zorbalara karşı davetçilerin tavırlarının ne olacağını, Risalet önderlerinin zorbalara karşı sürdürdükleri mücadele örneklerini vererek anlatmaktadır.

Sure, ayetleri öğrendikleri halde bunların gereklerini yerine getirmeyen ve ayetlerin aksine hareket eden kimselerin akıbetlerinin ne olacağını, kendisine ayetler verildiği halde ondan sıyrılan kişinin durumunu vererek açıklamaktadır. A’raf suresi, ayetlerin gereğini yaşamayan kimselerin durumunu, tıpkı dilini sarkıtıp soluyan köpeklere benzetmektedir.

Sure, ilk ayetlerde olduğu gibi son ayetlerde de insanları şeytana karşı uyarmakta, şeytana uyanların onun kardeşleri olduğunu bildirmekte ve şeytandan uzak olmanın ancak vahyolunan ayetlere uymakla ve Kur’an okumakla olacağını yeniden hatırlatmaktadır.

SURENİN AÇIKLAMASI

1-2- Elif lâm mim sâd. (Bu,) sana indirilen bir Kitaptır; onunla uyarman ve insanlara öğüt (vermen) hususunda göğsünde bir sıkıntı olmasın.

Bir görev ya da bir işi üstlenen bir kimse, bu görev ya da işini isteyerek, severek yapmalı, bu görev ve işi nedeniyle karşılaşacağı riskleri önceden hesaplamalı ve ona göre hazır olmalıdır. Bu her konu için böyledir; sorumluluk yüklenen kimseler, yüklendikleri sorumluluğun bilincinde hareket etmeli, bu sorumluluğu yerine getirme konusunda sıkıntı duymamalıdırlar.

Yüce Allah (cc), yarattığı insanların güç ve kapasitelerini bildiği için hiçbir şekilde onlara, fiziki ve psikolojik olarak, kaldıramayacakları hiçbir görev ve sorumluluk vermez. Bu, O’nun rahman sıfatının gereğidir.

“Biz, hiç kimseye gücünün üstünde bir şey teklif etmeyiz; Katımızda gerçeği söyleyen bir Kitap vardır; onlara asla haksızlık edilmez.” (Mü’minun, 62)

Bir görev ve sorumluluğun, insana ağır gelmemesi için kişinin öncelikle yüklendiği sorumluluğun kendisinden ne istediğini, görevinin ne olduğunu çok iyi bilmesi ve o sorumluluğu yerine getirmeye hazır olması gerekir.

Kur’ani sorumluluğu yüklenen Müslüman bireyler, insanları Kur’an’la uyarmaya başlamadan önce Kur’ani hükümlere kendileri teslim olmaları, hayatlarında yaşamaları ve Kur’an’ı her yönüyle çok iyi bilmeleri gerekir. Aksi halde hem sorumluluklarını yerine getiremezler, hem de bu sorumluluk altında ezilirler. Yüce Allah (cc), Kur’ani sorumluluğun, ağır bir sorumluluk olduğunu bildiriyor.

“Biz emâneti, göklere, yere ve dağlara sunduk; onu yüklenmekten kaçındılar, ondan korktular; onu insan yüklendi; doğrusu o, çok zâlim, çok câhildir.” (Ahzab, 72)

“Biz bu Kur'an'ı bir dağa indirseydik, Allâh korkusundan onu, baş eğmiş, çatlamış, yarılmış görürdün. Bu misâlleri, düşünmeleri için insanlara anlatıyoruz.” (Haşr, 21)

Davet görevi, ağır bir sorumluluktur; bu ağırlık, fiziki değil, psikolojik ve manevidir. Ancak davet görevi hiçbir şekilde insanın kaldıramayacağı bir yük değildir. Kur’ani sorumluluk ağır bir sorumluluk olmakla beraber, mükâfatı da o oranda değerli ve büyüktür. Yüce Allah (cc) bu gerçeği bildiği için davetçilerin, bu sorumluluğu nasıl yerine getirecekleri konusunda onlara yol gösteriyor.

“Ey örtüsüne bürünen! Kalk, yalnız gecenin birazında (uyu); yarısında yahut bundan biraz eksilt veya bunu artır ve ağır ağır Kur'an oku. Doğrusu biz, senin üzerine ağır bir söz bırakacağız. Gerçekten gece kalkmak daha oturaklı ve söz daha etkilidir. Muhakkak ki gündüz, senin için uzun bir uğraşı vardır.” (Müzzemmil, 1-7)

İslâmi davetin, sıkıntı oluşturmaması için, iman eden kimselerin, insanları davet edecekleri Tevhidi esasları öncelikle kendilerinin çok iyi öğrenmeleri gerekir. Bu davetin, kendilerinden ne istediğini, nasıl yerine getireceklerini, kendilerini şiddetle reddeden muhataplarına karşı nasıl bir tavır takınacaklarını, muhatapları ile nasıl konuşacaklarını çok iyi bilmeleri gerekir.

“Rabb’inin adını an ve bütün gönlünle O'na yönel. (O) doğunun ve batının Rabb’idir. O'ndan başka ilah yoktur; yalnız O'nu vekil tut. Onların dediklerine sabret ve onlardan güzel bir şekilde ayrıl.” (Müzzemmil, 8-10)

Cehalet, çok kötü bir hastalıktır; tedavisi oldukça zordur. Bu hastalığa yakalanan kimseler, kendi durumlarının farkında olmadıkları için de tedaviyi kabul etmezler; bağnaz ve saldırgandırlar. Bu nedenle cahil kimselere bir şey anlatmak, özellikle de onu kabul etmesini sağlamak oldukça zordur.

Cahil kimseler, kendierine hakkı getiren elçilere karşı çok kaba ve acımasız bir şekilde hakaret eder, ağır sözler söyler ve vahşi bir şekilde saldırırlar. Tarihi süreçte bu saldırıların birçok örnekleri bulunmaktadır. Bu nedenle davetçiler, çoğu zaman bir şey anlatmakta oldukça zorlanır, sıkıntı çekerler. Bu sıkıntılar, kimi zaman fiziksel, kimi zaman ise psikolojiktir.

Şu bir gerçektir ki, hiçbir dava, hiçbir düşünce oturulduğu yerden insanlara ulaşmaz, toplum tarafından kabul görmez. İlahi mesajın sorumluluğunu yüklenen Müslümanlar, sürekli mücadele içerisinde olmalı, sabırla hareket etmelidirler. Tevhidi mücadelede Müslümanlar, cesur, atik, fedakâr ve mücadeleci bir ruh yapısına sahip olmalıdırlar. Rahatına düşkün, tembel, pısırık, korkak, kişiliği olgunlaşmamış şahsiyetsiz kimseler ilahi mesajı taşıyamazlar.

Davet sorumluluğunu üstlenen Müslümanlar, hiçbir şekilde fevri ve hevai hareket etmemeli, insanları inandırmak adına Kur’an dışı kaynaklara başvurmamalı, her konu ve durumda Kur’an’ı ölçü edinmelidirler.

“Rablerin(in huzûru)na toplanacakların(a inanıp bu durum)dan korkanları onunla uyar ki; kendilerinin, O'ndan başka ne dostları, ne de destekçileri yoktur, belki korunurlar.” (En’am, 51)

“Allah'a hamdolsun ki, kuluna Kitabı indirdi ve ona hiçbir eğrilik koymadı. Onu dosdoğru olarak indirdi ki katından gelecek şiddetli azâba karşı uyarsın ve salih amel işleyen mü'minlere de kendileri için güzel mükâfât bulunduğunu müjdelesin.” (Kehf, 1-2)

Kur’an, iman eden bireyin hayatını düzene koyacağı, onun belirlediği ölçüler doğrultusunda hareket edeceği yegâne Kitap’tır. Gerek hayatın düzenlenmesi, gerekse davetin insanlara ulaştırılmasında Müslüman birey kendisi, hiçbir şekilde ve şartta Kur’an dışında başka kaynaklara başvurmayacağı gibi insanları da yalnızca Kur’an’a uymaya davet edecektir.

3- (Ey insanlar), Rabbinizden size indirilene uyun ve O'ndan başka velilere uymayın. Ne kadar da az öğüt alıyorsunuz!

Kur’an, insan hayatının merkezine alınmalı, söylenecek her söz ve yapılacak her iş mutlaka Kur’ani ölçüler içerisinde olmalıdır. Çünkü dünya hayatının sonunda yapılan ve söylenen her şeyin sağlaması Kur’an’a göre yapılacaktır.

Günümüzde olduğu gibi hemen her dönemde bazı kimseler, Allah adına ortaya çıkarak insanları saptırmaya çalışmışlardır. Bunlar, kimi durumlarda Kur’an’dan bazı ayetleri kullanmaktan da geri kalmamış, Kur’an’ı kullanarak saptırma faaliyetlerini sürdürmüşlerdir.

Yüce Allah (cc), sureti Haktan görünerek insanları saptıran kişileri tanımlamak için, bu surenin 16. ayetinde İblis (aleyhillanen)’in sözlerini vererek iman edenleri uyarmaktadır. Yüce Allah (cc), İblis’in görevini üstlenerek sureti Haktan görünüp insanları kandıran kişilere uyulmamasını emretmekte, onların, insanları kandırdıklarını bildirmektedir.

“Kitabın indirilmesi, aziz, hüküm ve hikmet sâhibi Allâh tarafındandır. Biz bu Kitabı sana hak ile indirdik; sen dini yalnız Allâh'a halis kılarak O'na kulluk et.

İyi bil ki, hâlis din yalnız Allâh'ındır. O'ndan başka veliler edinerek: ‘Biz bunlara, sırf bizi Allâh'a yaklaştırmaları için itaat ediyoruz’ diyenler(e gelince): Şüphesiz ki Allâh, onlar arasında, ayrılığa düştükleri konuda hükmünü verecektir. Allâh, yalancı, kâfir insanı doğru yola iletmez.” (Zümer, 1-3)

İnsanları, Kur’an’la, İslâmi terimlerle kandıran kimseler, insanları yüce Allah’a yaklaştırmadıkları gibi tam aksine onları, şirke ve küfre sokarak saptırıyorlar. Bu saptırıcılar, doğru yol üzerinde bulunan şeytanın insan cinsinden yardımcılarıdırlar..

Şeytan doğru yol üzerindedir, bu nedenle muhatapları doğru yol üzerinde bulunan kimselerdir. Doğru yol üzerinde bulunanları kandırmak için de onların inanç değerlerini, iman ettikleri Kitap’larını kullanan şeytan, -günümüzde birçok örneği bulunduğu üzere- hep Kur’an’dan hareket ediyormuş intibaını uyandırmak için ayetler de okur. İşte yüce Allah (cc), bu şeytan ve dostlarına karşı iman edenleri uyarmaktadır.

Müslümanlar, hiçbir şekilde Kur’an dışında hareket etmemelidirler. Çünkü Kur’an dışı her söz ve hareket, insanı şeytanın tuzağına düşürür ve saptırır. Kur’an’dan sapan kimse, kendisine zulmetmiş ve kendi eliyle helakını hazırlamıştır. Tarihi süreçte ilahi mesajdan sapan insanlar, vahyi esasları inkâr ettikleri için kendilerine gönderilen bir azapla ansızın helak edilmişlerdir.

4-5- Nice kent(ler)i helâk ettik; gece yatarlarken, yahut gündüz uyurlarken, azâbımız onlara geliverdi. Azâbımız onlara geldiğinde ‘Biz gerçekten zâlimlermişiz’ demelerinden başka yalvarıları kalmadı.

Sünnetullah, her zaman caridir ve aynı fiilleri işleyen kimseler aynı sonucu görürler. Günümüzde Kur’an’dan yüzçevirenler, Kur’ani gerçekleri kimi çıkarları uğruna gizleyenler, Kur’an’ın bildirdiği hayat nizamını kaldırıp beşeri sapık düşünceleri sistem olarak alıp din edinenler ve onlara destek olanlar, Sünnetullahtaki bu akıbetten kurtulacaklarını sanmasınlar.

Tarihi süreçte, Tevhidi esaslara karşı çıkıp ilahi mesajdan yüzçevirenler helak oldukları gibi, onlara Tevhidi esasları gereği gibi ya da hiç ulaştırmayanlar da helak olmuşlardır. Kur’an, helak olanlar konusunda Cumartesi gününe saygısızlık edenleri ve onların yaptıklarına ses çıkarmayan nemelazımcıları örnek olarak verir.

“İçlerinden bir topluluk: ‘Allâh'ın helâk edeceği, yahut şiddetli bir şekilde azâbedeceği bir kavme artık ne diye öğüt veriyorsunuz?’ dedi. Dediler ki: "Rabbinize ma'zeret (beyan edebilmek) için, bir de belki korunurlar diye (öğüt veriyoruz).

Ne zaman ki onlar, kendilerine hatırlatılanı unuttular, biz de kötülükten menedenleri kurtardık; zulmedenleri de, yoldan çıkmaları yüzünden çetin bir azâb ile yakaladık.” (A’raf, 164-165)

Kur’an, Cumartesi gününe saygısızlık edenlerin ve onları uyarmayanların durumunu verdikten sonra Kur’an’a muhatap olanları da uyarmakta ve gelecek fitneden sakınılmasını istemektedir.

“Ey iman edenler, sizi yaşatacak şeylere çağırdığı zaman Allâh'ın ve Elçisinin çağrısına koşun ve bilin ki, Allâh, kişi ile onun kalbi arasına girer. Bir fitneden sakının ki, aranızdan yalnız haksızlık edenlere erişmekle kalmaz (hepinize erişir). Bilinki Allâh'ın azâbı çetindir.” (Enfal, 24-25)

Müslüman davetçiler, davet görevlerini her halükârda yerine getirmelidirler. Hiç kimse, davete icabet etmese bile davetçiler, sırf Rab’lerine bir mazeret sunmak için davet görevlerini kesintisiz bir şekilde yerine getirmelidirler. Çünkü o zorlu hesap gününde, insanlar sorgulandıkları gibi davetçiler de, davetlerini yerine getirip getirmediklerinden sorgulanacaklardır.

6-7- Hem kendilerine elçi gönderilmiş olanlara soracağız, hem de gönderilen elçilere soracağız ve elbette onlara, olan biten her şeyi bilgi ile anlatacağız, zira biz onlardan uzak değiliz.

O hesap gününde her şey sorulacak, gizli açık yapılan ve söylenen her şey ortaya konulacaktır. İnsanların kendilerine yapılan davete nasıl tepki verdikleri, davetçilerin, davetlerini nasıl ve ne şekilde yerine getirdikleri ve kendilerinin Kur’an’ı hükümleri ne oranda hayatlarında yaşadıkları bir bir sorulacaktır.

O gün hiç kimseye haksızlık yapılmayacak, herkese yaptıklarının karşılığı verilecektir. O gün tartıları ağır gelenler kurtulacaklardır; tartıların nasıl ağır geleceği hususu ise Kur’an’da çok açık bir şekilde belirtilmiştir.

8-9- O gün tartı tam doğrudur; kimin tartıları ağır gelirse, işte onlar kurtulanlardır; kimin tartıları hafif gelirse, işte onlar da ayetlerimize haksızlık etmelerinden ötürü kendilerini ziyana sokanlardır.

Tartıda en önemli ağırlık, Tevhidi esaslara iman etmedir; Tevhidi esaslara gereğince iman edilmedikten sonra amellerin hiçbir değeri yoktur. Nitekim yüce Allah (cc), temeli, iman esaslarına dayanmayan amellerin boşa gittiğini bildirmektedir.

“Müşrikler, nefislerinin küfrünü göre göre Allah'ın mescidlerini şenlendiremezler; onların yaptıkları işler, boşa çıkmıştır ve onlar, ateşte ebedi kalacaklardır.” (Tevbe, 17)

“Kimler dünyâ hayâtını ve süsünü isterse onlara oradaki amellerin(in karşılığın)ı tam veririz ve onlar orada hiçbir eksikliğe uğratılmazlar. İşte onlara öyle âhirette ateşten başka bir şey yoktur ve yaptıklarının hepsi orada boşa çıkmıştır, amelleri hep bâtıl olmuştur!” (Hud, 15-16)

Amellerin boşa gitmesi sonucunda amel terazilerinde bir şey bulunmayacağı, zaten imanları da olmadığı için tartıları hafif gelecek ve kendilerine zulmetmiş kimseler olarak cehennneme, ebedi kalmak üzere gireceklerdir.

Kıyamet günü, adalet terazileri kurulur ve zerre kadar, miskal kadar bir şey varsa o getirilir teraziye konur, herkes yaptığını görür.

“Artık kim zerre ağırlığınca hayır yapmışsa onu görür ve kim zerre ağırlığınca şer yapmışsa onu görür.” (Zilza 7-8)

Ancak imanlarına şirk bulaştıranların, yüce Allah’ın ayetlerinden rahatsızlık duyanların, istemeye istemeye sadaka verip namazlarına üşene üşene kalkanların yaptıkları boşa gidecek ve tartıları hafif gelecektir.

“Sadakalarının kabul edilmesine engel olan sadece şudur; onlar Allah'a ve Rasulüne karşı nankörlük ettiler; namaza da üşene üşene gelirler ve istemeye istemeye sadaka verirler.” (Tevbe, 54)

İndirilen ayetlerin doğrultusunda yaşamayarak yüce Allah’a, en güzel örneklik olan Rasulullah (as)’ın Sünnetine uymayarak Rasulullah (as)’a nankörlük edenlerin tartıları hafif gelecektir.

10- Doğrusu biz sizi yeryüzünde yerleştirdik, orada size geçimlikler verdik; ne kadar da az şükrediyorsunuz!

Yüce Allah (cc), insanları yeryüzüne göndermiş, yeryüzünde onları çeşitli rızıklarla beslemiş, neler yapacakları konusunda onlara yol göstermiş ve insanlar, gönderilen hükümlere uymaları konusunda uyarılmışlardır.

“(Ey insanlar), Rabbinizden size indirilene uyun ve O'ndan başka velilere uymayın.” (A’raf,3)

Yüce Allah (cc), Uluhiyet sıfatı gereği insanlara hükümlerini gönderirken, Rububiyet sıfatı gereği de onları çeşitli rızıklarla beslemiştir. İnsanların, Rab’lerine şükretmeleri, ancak kendilerine gönderilen hükümleri kabul edip onun doğrultusunnda yaşamaları ile mümkündür.

İndirilen ilahi esasları kabul etmemek küfür, bu esaslara göre yaşamamak, yüce Allah’a karşı apaçık bir nankörlüktür. Bu nedenle yüce Allah kullarının, gönderdiği ilahi esaslara iman etmelerini ve onlara uymalarını istemektedir.

İblis ve insanları kandırmak için kullandığı hileleri

İblisin, Kur’ani sıfatı ile şeytanın, insanla mücadelesi, insanın ilk yaratıldığı güne dayanır.

Yüce Allah (cc), insanları yeryüzüne gönderirken onlara, nelere dikkat edeceklerini de bildirmiş ve İblisin kendilerine düşman olduğunu haber vermiştir. İnsanlar, yeryüzünde hayatlarını idame etmek için çalışırlarken yüce Allah’ın indirdiği hükümlere göre hareket edecekler ve şeytan olan İblis’in, kendileri için kurduğu tuzaklara karşı dikkatli olacaklardır.

11-12 Sizi yarattık, sonra size biçim verdik, sonra da meleklere: ‘Adem için secde edin!’ dedik; hepsi secde ettiler, yalnız İblis etmedi, o secde edenlerden olmadı. (Allâh) buyurdu: ‘Sana emrettiğim zaman seni secde etmekten alıkoyan nedir?’ (İblis): ‘Ben, ondan hayırlıyım; beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın.’ dedi.

Şeytanın insana düşmanlığı, insanın ilk yaratılışından itibaren başlamış, değişik biçimlerde, çeşitli yöntemlerle günümüze kadar gelmiş ve kıyamete kadar da sürecektir. Şeytan, müslümanlara karşı savaşını, hiçbir şekilde açıkça sürdürmez; Hz. Adem (as) ve eşi Havva’yı kandırıp onları cennetten çıkardığı gibi, her zaman yalan ve hile ile insanları kandırmak için her türlü kılığa girecek, kimi zaman da sureti Haktan görünecektir.

İblis, kendisine emredildiği halde secde etmemiştir; burada önemli olan husus, yüce Allah’ın emrine karşı yapılan itaatsizliktir. İblis’in sorunu burada secde etmemesi değil asıl sorun onun, yüce Allah’ın emrine açıkça muhalefet etmesidir. Bu itaatsizliğini haklı çıkarmak için de insanı araç olarak kullanıyor ve ‘Ben, ondan hayırlıyım; beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın.’ diyor. İşte bu ifadesi, İblis’in insanlarla sürdüreceği savaşın yöntemini ortaya koyuyor.

İblis, yeryüzüne gönderildikten sonra insanları saptırmak için sürdürdüğü savaşını, yüce Allah’ın emrine isyanının nedeni olarak ileri sürdüğü yalanın üzerine bina etmiştir. İblisin bu yalanı, gerçekleri gizleyerek saldırmak, doğruları bulandırmak ve niyetini gizleyerek hareket etmektir.

13-15- (Allâh) buyurdu: ‘Öyle ise oradan in, orada büyüklük taslamak senin haddin değildir; çık, çünkü sen aşağılıklardansın!’ (İblis): ‘(O halde) bana (insanların) tekrar dirilecekleri güne kadar süre ver’ dedi. (Allâh) buyurdu: ‘Haydi sen süre verilmişlerdensin.’

Yüce Allah’a isyan edenler, O’nun indirdiği Tevhidi esaslara karşı çıkanlar, yüce Allah’ın bildirdiği gibi aşağılık kimselerdir. Buna göre, insan ürünü olan beşeri bütün sistemler ve ideolojiler aşağılıktırlar. Aşağılık olan beşeri sistemlerin ise, yüce Allah’ın indirdiği Tevhidi esaslara iman edip hayatlarını bu esaslara göre düzenleyen ve Kur’an’ın ifadesi ile üstün olan Müslümanlara hükmetmesi sözkonusu olamaz.

“Şunların hiçbirine itâat etme; yemin edip duran aşağılık, kötüleyip duran, söz götürüp getiren, hayra engel olan, saldırgan, günâhkâr, kaba, sonra da kötülükle damgalı, mal ve oğullar sâhibi olmuş diye.” (Kalem, 10-14)

Beşeri sistemlere boyun büküp onların koydukları kurallar doğrultusunda hareket eden kimseler, zillet içerisine düşmüş, aşağılık olmuşlardır.

“Kavmini küçümsedi, onlar da ona boyun eğdiler. Çünkü onlar yoldan çıkmış bir kavim idiler.” (Zuhruf, 54)

“Andolsun biz, İsrâiloğullarını o küçültücü azâbdan kurtardık.” (Duhan, 30)

Yüce Allah (cc), üstünlüğü, şeref ve izzeti makam ve mevkide, siyasi yalancılara yaklaşmakta, beşeri küfür sistemlerine yaranmakta ve onların yanında bulunmakta arıyanları uyarıyor ve üstünlüğün ancak kendi yanında olduğunu bildiriyor.

"Kim şeref istiyorsa (bilsin ki) şeref tamamen Allâh'ındır. Güzel söz O'na çıkar, iyi amel onu yükseltir. Kötü şeyleri kuranlara gelince, onlar için çetin bir azâb vardır ve onların tuzağı bozulacaktır." (Fatır, 10)

"Onlar mü'minleri bırakıp kâfirleri dost tutuyorlar. Onların yanında şeref mi arıyorlar? Bütün şeref, tamamen Allah’a aittir." (Nisa, 139)

Beşeri sistemler, aynı zamanda şeytani düzenler oldukları için bunlar, ancak insanları yüce Allah’a isyan ettirirler ve ancak alçaltırlar. Bu nedenle yüce Allah’a iman eden kimseler, şeytani düzenlere karşı mutlaka uyanık olmak ve onların hükümlerine karşı direnmek zorundadırlar. Aksi halde şeytan ve onun yardımcıları olan beşeri sistemler, İblis’in yüce Allah’a karşı yeminle ifade ettiği üzere, insanları saptıracak ve Rab’lerine isyan ettirerek alçaltacaktır.

16-17- Öyle ise, dedi, beni azdırmana karşılık, and içerim ki, ben de onlar(ı saptırmak) için senin doğru yolunun üstüne oturacağım; sonra önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından onlara sokulacağım ve çoklarını şükredenlerden bulmayacaksın!

18-(Allâh) buyurdu: ‘Haydi sen yerilmiş ve kovulmuş olarak oradan çık, andolsun, onlardan sana kim uyarsa (bilin ki) sizin hepinizden cehennemi dolduracağım.’

İblis ya da diğer sıfatı ile şeytan, yalnızca soyut bir varlık değil, aynı zamanda somut bir varlıktır. Şeytanın soyut boyutunu cin taifesi, somut boyutunu insan temsil eder. Yüce Allah (cc), bu her iki şeytandan da sakınılmasını emrediyor.

“De ki: ‘Sığınırım insanların Rabb’ine, insanların Melikine, insanların İlahına. O sinsi vesvesecinin şerrinden. Cin ve insanlardan olan o (hannas) ki, insanların göğüslerine fısıldar.” (Nas, 1-6)

Şeytan, cin ve insanlardan olan taifesi, insanların düşmanıdır ki İblis, bu düşmanlığını, yüce Allah’a ilk isyanında yeminle ifade etmişti. O bu düşmanlıkla insanları Rab’lerine isyan ettirmek için, gece gündüz demeden her yandan insanları saptırmaya çalışmaktadır.

Şeytan doğru yol üzerindedir

Öyle ise, dedi, beni azdırmana karşılık, and içerim ki, ben de onlar(ı saptırmak) için senin doğru yolunun üstüne oturacağım; sonra önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından onlara sokulacağım ve çoklarını şükredenlerden bulmayacaksın!

Şeytanın mekân edindiği yer, yüce Allah’ın doğru yoludur; şeytan bu doğru yol üzerine oturmuş, bu yola giren insanları farklı yönlere sevkederek saptırmaktadır. Bu saptırmaların günümüzde nasıl yapıldığını görmekte yarar vardır.

Şeytan, doğu yol üzerinde oturduğu sürece, iman etmiş ya da iman etmeye çalışanlara, hiçbir zaman “Allah’a inanma, boşver ne yapacaksın iman etmeyi, Rabb’ine isyan et” demez; tam aksine iman eden ya da edecek olan kimseleri, imana teşvik eder, onların iman etmelerini ister.

Şeytanın, insanın yüce Allah’a iman etmesini istemesi, o kimsenin gerçek bir Müslüman olmasını sağlamak için değil, tam aksine kişiyi şirke sokup Rabb’ine isyan ettirmek içindir. Çünkü yüce Allah (cc), şirki affetmeyeceğini bildirmiş ve insanların şirkten kaçınmalarını istemiştir. Bu nedenle de şeytan (aleyhillane) insanların Rab’lerine şirk koşmalarını sağlamaya çalışmaktadır. Tıpkı Hz. Adem (as) ve eşini cennetten çıkardığı gibi sağdan yanaşarak insanları saptırır ve Rab’lerine isyan ettirir.

19- (Allâh, Âdem'e hitap etti): ‘Ey Adem, sen ve eşin cennette durun, dilediğiniz yerden yeyin; fakat şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zâlimlerden olursunuz.’

“Dedik ki: ‘Ey Âdem, bu senin ve eşinin düşmanıdır, sakın sizi cennetten çıkarmasın, sonra yorulursun; şimdi burada acıkmayacaksın, çıplak kalmayacaksını ve sen susamayacaksın, kuşluk vakti güneşinden etkilenmeyeceksin." (Taha, 117-119)

Yüce Allah (cc), kurallar koymuş insanların bu kurallara uymalarını istemiştir. Yüce Allah’ın indirdiği kurallara uyulduğu sürece insanlar, hiçbir şekilde sıkıntı çekmeyecek, aç kalmayacak, fakir olmayacaktır. Çünkü İslâmi kurallar karşısında insanlar eşittir.

İslâm’da ücret ve maaşlar, çalışanın hem kendisinin ve hem de bakmakla mükellef bulunduğu kişilerin ihtiyaçlarını, güvenlik ve refahlarını sağlama esasına göre belirlenir. Bu konuda Hz. Ömer (r.anh) zamanında yapılan aile ihtiyaçlarının kişiye göre belirlenmesine yönelik çalışma oldukça önemlidir. Hz. Ömer (r.anh), insanları toplayarak kişilerin neye, ne kadar ihtiyaçlarını olduklarını belirler ve böylece ihtiyaçların karşılanacağı ücreti tesbit eder.

İslâm Devletinde devlet, vatandaşları arasında ayırım yapmadığı gibi, üretimden herkesi eşit şekillde yararlandırmakta ve insanlar talep etmeden devlet kendisi ihtiyaçları tespit eder ve insanların bu ihtiyaçlarını çok rahat bir şekilde karşılayacağı imkânları sunar. Nitekim Rasulullah (as), işçi hakları konusunda şöyle buyuruyor.

“Bizim bir işimizde çalışan kimsenin; hanımı yoksa bir hanımla evlensin, kimin de evi yoksa kendisine bir ev edinsin, bineği olmayan da bir binek edinsin, ve kimin de bir hizmetçisi yoksa kendisine bir hizmetçi tutsun. Kim ki bunlardan ayrı alarak başka şeyler edinirse o kimse kenz (yığma). Allah onu kıyamet gününe bir hırsız olarak ge-tirir.” (Ebû Ubeyd, el-Emvâl, s. 265, Ha. No, 651; Bagavi, C. 2/50)

“Kardeşleriniz sizin hizmetçilerinizdir. Allah onları ellerinizin altına verdi, dileseydi sizi onların eli altına sokabilirdi. Kimin ki kardeşi eli altındadır; o halde ona yediğinden yedirsin, giydiğinden giydirsin. Onlara güçlerini aşan bir iş teklif etmeyin, eğer teklif ederseniz siz de yardım edin.” (Buharı, İman, B. 22, Edeb, B. 44; Müslim, Eymân, B. 38, 40; Dâvûd, Edeb B. 124.)

Kur’an, ücretin, insan onurunu koruyacak şekilde verilmesini esas alır ve işverenlerin buna uymalarını emreder. Bu kurala uymayanların küfürde olduklarını bildirir.

“Allâh, rızıkta kiminizi kiminizden üstün kıldı. (Rızıkça) üstün kılınanlar, ellerinin altında bulunanlara kendi rızıklarını verip de hepsi rızıkta eşit olmuyorlar. Allâh'ın nimetini mi inkâr ediyorlar?” (Nahl, 71)

İnsanlar arasında ücret dengesizliğini esas alan beşeri tağuti sistemler, İslâm’ın, insanları eşit ele alan ve onların, devletin gelirleri ve gayri safi milli hasıla noktasında birbirlerinden üstünlüğü bulunmadığını ortaya koyan hükümlerini geçersiz kılmaya çalışır. Böylece insanlar, yoksulluk ve sefalet içerisinde sıkıntılar çekecek, huzursuz ve mutsuz olacaklardır. İşte şeytan, insan yardımcılarının bugün yaptığını ilk insana yapmış ve onu huzursuz ve mutsuz etmek için kandırmıştır.

Şeytan ve insanın mücadelesi

20-21- Derken şeytan onların, kendilerinden gizlenmiş olan çirkin yerlerini kendilerine göstermek için onlara fısıldadı: ‘Rabbiniz, başka bir sebepten dolayı değil, sırf ikiniz de birer melek ya da ebedi kalıcılardan olursunuz diye sizi şu ağaçtan menetti’ dedi ve onlara: ‘Elbette ben size öğüt verenlerdenim.’ diye de yemin etti.

İnsanların rahat etmelerini istemeyen şeytan (aleyhillane), Hz. Adem (as)’ı ve eşini aldatarak cennetten çıkarıp onların yeryüzünde sıkıntılı bir hayat çekmelerine neden olmuştur. Ancak şeytan, sanki Hz. Adem (as)’ı ve eşinin iyiliğini istiyormuş gibi davranarak onları kandırıp nimet yurdu cennetten çıkarttı.

“Nihayet şeytan ona fısıldayıp: ‘Ey Adem, sana ebedilik ağacını ve yok olmayacak bir hükümranlığı göstereyim mi?’ dedi. O ağaçtan yediler, böylece kendilerine kötü yerleri göründü, üstlerini cennet yaprağıyle örtmeğe başladılar. Adem Rabbinin buyruğuna karşı geldi de şaşırdı.” (Taha, 120-121)

Yüce Allah (cc), kullarının iyiliğini istediği için onların rahat ve huzurlu bir ortamda yaşayacakları kuralları koyar ve insanlara, bu kurallara uymaları halinde kurtuluşa ereceklerini bildirir. İnsanlar, yüce Allah’ın koyduğu kurallara göre hareket ettikleri sürece, dünya hayatında huzurlu ve mutlu olacaklar, ahiret hayatında da cennete kavuşacaklardır.

İnsanlar, yüce Allah’ın koyduğu kuralları bırakıp şeytani kurallar olan beşeri sistemlerin kurallarına tabi oldukları zaman dünya hayatında hiçbir zaman huzurlu ve mutlu olamayacakları gibi ahiret hayatında da azabın en şiddetlisine girerler.

Hz. Adem (as), yüce Allah’ın kendisine vaadettiği cennette sürekli kalma vaadini unutarak şeytanın hile ve aldatmadan ibaret yalanlarına kanması sonucunda ebedi saadet yurdu olan cennette yaşamaktan mahrum olmuş, sıkıntılı bir hayat süreceği dünyaya gönderilmiştir. Hz. Adem (as), amacına ulaşmak için yüce Allah’ın koyduğu kurallara göre hareket edecek yerde şeytanın sözlerine göre hareket etmiş ve böylece hüsrana uğramıştır.

Hz. Adem (as) melek olmak ya da ölümsüzleşerek ebediyyen yaşamak ve cennette kalmak için, şeytanın yalan ve sahtekarlığa dayanan yolunu (metodunu) seçmiş, yüce Allah’ın ebediyyen cennette kalması için kendisine gösterdiği yolu bırakarak basit bir metod olan şeytanın yalanlarıyla gayesine ulaşmak istemiş, ancak başarılı olamamıştır.

Hak olmayan yollarla yüce Allah’ı razı etmek mümkün değildir; yüce Allah (cc), kullarının uyacakları kuralları belirlemiş, bu kurallara uyulması halinde Kendisini razı edeceklerini ve kurtuluşa ereceklerini bildirmiştir. Hz. Adem (as), kendisine bildirilen kuralları bırakmış şeytanın metodu ile amacına ulaşmaya çalışmıştır. Ancak hedefine ulaşması mümkün olmamış, tam aksine hüsrana uğramıştır.

22- Böylece onları aldatarak aşağı sarkıttı, ağacı tadınca çirkin yerleri kendilerine göründü ve cennet yapraklarını üst üste yamayıp üzerlerine örtmeğe başladılar. Rableri onlara seslendi: ‘Ben sizi o ağaçtan men'etmedim mi ve şeytan size apaçık düşmandır, demedim mi?’

Yüce Allah’ın bildirdiği hükümler dışında hareket etmek, hiçbir şekilde insanı yüceltmez, tam aksine onu küçük düşürür ve zelil eder.

Hatadan dönmek fazilet, hatada ısrar zillettir

İnsan, eksik oluşu nedeniyle hata yapabilir, yanlışa düşebilir. Önemli olan bu hatayı anlayıp dönmek ve tevbe ederek yüce Allah’tan af dilemektir. Hz. Adem (as), şeytana aldanarak büyük bir hata yapmış, ancak hemen akabinde tevbe ederek af dilemiştir.

“O ağaçtan yediler, böylece kendilerine kötü yerleri göründü, üstlerini cennet yaprağıyle örtmeğe başladılar. Âdem Rabbinin buyruğuna karşı geldi de şaşırdı. Sonra Rabbi onu seçti, tevbesini kabul etti, doğru yola iletti.” (Taha, 121-122)

23- (Adem ve eşi) dediler ki: ‘Rabbimiz, biz kendimize zulmettik, eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan, muhakkak ziyana uğrayanlardan oluruz!’

Hz. Adem (as), yaptığı hataya kılıf uydurmaya çalışmamış, şeytanın kendilerini aldattığını ileri sürmemiştir. O, şeytanı dinlemekle hata yaptığını ve hatanın kendisinde olduğunu kabul etmiştir. Oysa şeytan, yüce Allah’ın “Secde et” emrini yerine getirmeyerek Rabb’ine isyan ettiği gibi, yaptığı bu hatanın müsebbibi olarak da Hz. Adem (as)’ı göstermiş, hatasında ısrar ederek azgınlığı seçmiştir. Bu nedenle de yüce Allah (cc), şeytanı lanetleyerek alçaltmıştır.

“(İblis): ‘Rabbim, dedi, beni azdırmandan ötürü andolsun ki, ben de yer yüzünde onlara (günâhları) süsleyeceğim ve onların hepsini azdıracağım.” (Hicr, 39)

Yüce Allah’ın emrini unutup şeytana uyan Hz. Adem (as) ve eşi, yüce Allah (cc) tarafından af edilmişler, ancak yaptıkları hatanın bedelini ödemek üzere yeryüzüne gönderilmişlerdir.

24-25- (Allâh) buyurdu: ‘Birbirinize düşman olarak inin, sizin yeryüzünde bir süreye kadar kalıp geçinmeniz gerekmektedir. Orada yaşayacaksınız, orada öleceksiniz ve yine oradan (diriltilip) çıkarılacaksınız! dedi.

Yeryüzüne gönderildikten sonra Hak-batıl mücadelesi sürmüş, iki taraf da kendi metoduyla hedeflerine ulaşmaya çalışmışlardır. Şeytan daha yeryüzüne inmeden hareket metodunu ortaya koymuş, insanları nasıl saptıracağını belirtmiştir.

Şeytani metoda karşılık İslâmi metod, yüce Allah (cc) tarafından, açık ve net bir şekilde ortaya konulmuş, bu metodun uygulanma örnekliğini Peygamberin şahsında göstermiş ve yüce Allah (cc) iman edenlerden bu metoda uyulmasını istemiştir. Aksi halde İslâm’a girecek olanlar şeytani metodla hareket ederler ki, bu durumda Allah’ı razı edeceğiz derken Allah’a isyan ederler.

Şeytan, cin ve insanlardan müteşekkil elemanları ile yeryüzünde, insanları Allah yolundan saptırma planını ortaya koymuştur. Şeytan bu planını uygulamak için insan elemanlarını kullanır, onlar vasıtasıyla insanları Rab’lerine isyan ettirmeye çalışır.

Şeytan ve dostları, kadınların örtüsüne düşmandırlar

Kadınlar üzerinde oynanan oyunlar, onların örtülerinden sıyırılmasıyla başlamış böylece izzet ve namusları ayaklar altına alınmıştır. Örtü, kadınların namusunun simgesi olduğu gibi aynı zamanda onların, Rab’lerine iman edip etmediklerinin de apaçık bir göstergesidir.

Örtünmek, yüce Allah’ın emri, örtünmemek şeytanın emridir. Kadınlar, örtünmekle yüce Allah’a iman ettiklerini ve O’nun emrine tabi olduklarını, örtünmemmekle de şeytana uyup Rab’lerine isyan ettiklerini göstermiş olmaktadırlar. Bu nedenle yüce Allah (cc), kadınları uyarmakta, örtülerine dikkat etmelerini ve şeytana tabi olmamalarını istemektedir.

26- Ey Adem oğulları, size çirkin yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise indirdik; korunma giysisi en iyisidir. İşte bu, Allah'ın ayetlerindendir, belki düşünüp öğüt alırlar.

27- Ey Adem oğulları, şeytan, ana babanızı, çirkin yerlerini onlara göstermek için elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi, sizi de (şaşırtıp) bir belaya düşürmesin! Çünkü o ve kabilesi, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Biz şeytanları, inanmayanların dostları yaptık.

Şeytanın kabilesi olan beşeri sistemler, efendileri şeytanın emirleri doğrultusunda yasalar çıkararak, kimi zaman da baskılar uygulayarak onları örtülerinden sıyırmışlardır. Böylece kadınların onuru ayaklar altına alınmış, bedenleri yarı çıplak bir şekilde sokaklarda pazarlanır hale getirilmiştir.

Şeytanın taifesi beşeri sistemler ve bu sistemin taraftarları, yasalarla ve baskılarla kadınları örtülerinden çıkaramayınca, şeytan efendilerinin taktiğini kullanarak, kadınlara vaatler yaparak onları örtülerinden sıyırmaya çalışırlar.

Şeytanın taifesi kimseler ve sistemler, şeytan efendileri gibi kadınlara gelecek vadederek onları yarı çıplak hale getirirler. Şeytan taifesinin yalanları başında çağdaşlık, ilericilik, güzellik gibi sözler gelir. Bu sözlerle kandırılan kadınlar, ilkel toplumlardaki yarı çıplaklar haline getirilir.

“Derken şeytan onların, kendilerinden gizlenmiş olan çirkin yerlerini kendilerine göstermek için onlara fısıldadı: ‘Rabbiniz, başka bir nedenle değil, sırf ikiniz de birer melek ya da ebedi kalıcılardan olursunuz diye sizi şu ağaçtan menetti! dedi.” (A’raf, 20)

Şeytan, Hz. Adem ve eşine gelecek vaadederek onları kandırdı ve elbiselerinden sıyırarak onların çirkin yerlerini kendilerine gösterdi. Bugün bu şeytani düzenbazlık, şeytanın taifesi tarafından aynen devam ettirilmekte ve kadınlar, sanatçı, şarkıcı olma, hayatını kurtarma yalanları ile örtülerinden çıkarılarak sokaklara salınmaktadır.

Sokaklara, televizyonlara, dergi ve gazete sayfalarına bakıldığında, kadınlardan bazıları, hayvanları bile utandıracak giysilerle çirkin yerlerini göstermektedirler. Böylece bu kadınlar, şeytanın taifesi kimselerin elinde, onur ve kişiliklerinden sıyrılmış bir halde oyuncak olmuşlardır.

Şu bir gerçektir ki, ister çağdaşlık düşüncesi, ister sanatçı olma isteği, isterse içerisinde yaşadıkları sistemlerin baskı ve istekleri doğrultusunda olsun, açılıp saçılmak şeytana iman etmenin ve ona tabi olmanın bir sonucudur.

Örtünmeyen kadınlar, şeytana tabi oldukları için, namaz da kılsalar, oruç da tutsalar, hacca da gitseler, örtü konusunda şeytana tabi oldukları için yüce Allah’a şirk koşmuşlardır. Bu nedenle bu kadınların ve onların açık olmalarına göz yuman kocalarının diğer bütün ibadetleri boşa gitmiş, yüce Allah’ın azabına düçar olmuşlardır. Unutulmasın ki şeytan, yüce Allah’ın bir tek emrine uymadığı için rahmetten ebediyen kovularak lanetlenmiştir.

Diğer taraftan, örtündükleri halde vakarlı bir şekilde hareket etmeyen, İslâmi hükümler konusunda hassasiyet göstermeyen kadınlar da, takvadan uzak oldukları için onların da örtülerinin kendilerine hiçbir faydası dokunmayacaktır.

“Ey Adem oğulları, size çirkin yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise indirdik; korunma giysisi en iyisidir. İşte bu, Allah'ın ayetlerindendir, belki düşünüp öğüt alırlar.”

Takva, yüce Allah’ın indirdiklerine kesin teslim olup onları hayatında yaşamaktır, günah, şirk ve küfürden uzak durmaktır. Bu nedenle yüce Allah’a isyan eden tağuti sistemlerin partilerini destekleyip oy veren, vakıf, dernek gibi tağuti sistemden izin ve icazetli küfür ve şirk yuvalarına üye olan, onları destekleyen kadınlar örtülü de olsalar, takva ve iman örtüsü ile örtünmedikleri için, yüce Allah’a şirk koştuklardır. bu kadınların, başlarını örtünmeleri kendilerine hiçbir fayda sağlamayacaktır.

Şeytan insanın düşmanıdır

Şeytan, yüce Allah (cc) tarafından lanet edilmesinin, affedilmemesinin ve O’nun rahmetinden kovulmasının müsebbibi olarak gördüğü insanla uğraşacağını, insanın düşmanı olduğunu daha yeryüzüne gönderilmeden belirtmiştir.

“Allah ona lanet etti ve o da, ‘Elbette senin kullarından belirli bir pay alacağım, onları mutlaka saptıracağım, mutlaka onları boş kuruntulara sokacağım ve onlara emredeceğim, hayvanların kulaklarını yaracaklar, onlara emredeceğim Allah'ın yaratışını değiştirecekler!’ Kim Allah'ın yerine şeytanı dost tutarsa, muhakkak ki açık bir ziyana uğramıştır.” (Nisa, 118-119)

Şeytanın insanları saptıracağına dair söz vermesi üzerine yüce Allah (cc), insanları sürekli bir şekilde uyarmış, şeytanın kendilerinin düşmanı olduğunu haber vermiş ve ondan sakınılmasını istemiştir.

Şeytan, insanlara karşı olan kin ve düşmanlığını, değişik yollarla ortaya koyarak insanları günaha, şirk ve küfre sokarak Rab’lerine isyan ettirir ve böylece onları Allah yolundan saptırır.

Şeytan, yiyecek ve içeceklerle insanları saptırır

Şeytan ve şeytanın taraftarı olan kimselerin insanları saptırması, öncelikle yiyecekler konusunda olur ve onları bu yolla harama ve günaha sokar. Şeytanın dostu olan bazı kimseler, “Üzümünü ye bağını sorma” mantığıyla “Sen yemene bak ne yapacaksın nereden alındığını” veyahut da “Bir seferden bir şey olmaz” gibi sözlerle yenecek şeylerin, helal haram olduğuna bakmaksızın insanların yemelerini ya da içki-sigara gibi haram şeyleri bir kere tatmalarını istemektedirler.

Yüce Allah (cc), insanları, yiyecekleri ve içecekleri şeyler konusunda uyarmakta, helal şeyleri yemelerini tavsiye etmektedir. Çünkü nereden geldiği bilinmeyen haram yiyecekleri yemek, haram içecekler içmek şeytana tabi olmaktır.

“Ey insanlar, yeryüzünde bulunan helal ve temiz şeylerden yiyin, şeytanın adımlarını izlemeyin; çünkü o sizin apaçık düşmanınızdır. O size daima kötülük ve çirkin iş (yapmanızı), Allah hakkında bilmediğiniz şeyler söylemenizi emreder.” (Bakara, 168-169)

“Hayvanlardan da (çeşit çeşit yarattı,) kimi yük taşır, kiminin tüyünden sergi yapılır. Allah'ın size verdiği rızıktan yeyin, şeytanın adımlarını izlemeyin; zira o, sizin için apaçık bir düşmandır.” (En’am, 142)

Şeytan, kötü düşünce aşılar ve kötü sözlerin yayılmasına çalışır

İnsanların düşmanı olan şeytan ve dostları, insanlar arasında kötü sözlerin yayılmasına çalışırlar. İnsanlar, bu kötü sözleri kullandıkça birbirlerini incitecekler, birbirlerine saldıracaklar, birbirlerine düşman olacaklardır. Bu nedenle yüce Allah (cc), şeytanın bu tuzağından emin olmaları için iman edenlerin, en güzel söz olan Kur’an’la hareket etmelerini ve Kur’ani doğrultuda konuşmalarını istemektedir.

“Kullarıma söyle en güzel sözü söylesinler, çünkü şeytan aralarına girer. Doğrusu şeytan, insanın apaçık düşmanıdır.” (İsra, 53)

“Ne zaman şeytandan bir kötü düşünce seni dürtüklerse, Allah'a sığın; çünkü O, işitendir, bilendir. Allah'tan korkanlar, kendilerine şeytandan gelen bir vesvese dokunduğu zaman düşünür, (gerçeği) görürler.” (A’raf, 200-201)

Yüce Allah (cc), kötü bir düşünce ya da sözün akla gelmesi durumunda, iman eden kimselerin hemen yüce Allah’a sığınmaları yani yüce Allah’ın adını anmalarını ve Kur’an’ı düşünerek gerçeği görmelerini istemektedir. Kur’an okuyanlar, kötü düşünce ve sözün şeytandan ve şeytanın da insanın düşmanı olduğunu göreceklerdir.

Şeytan (aleyhillane), insanların düşmanı olduğu için, sürekli bir şekilde insanları Rab’lerine isyan ettirmek için çalışmakta, bu konuda, insanlardan olan yardımcılarını da kullanmaktadır. Yüce Allah (cc), şeytan ve dostlarına dikkat edilmesi için iman edenleri uyarmaktadır.

“Şeytan sizi (Allah’a yönelmekten) alıkoymasın; çünkü o, sizin için açık bir düşmandır.” (Zuhruf, 62)

Şeytan ve taraftarları, insanları, beşeri sistemlere destek verdirerek Allah yolundan saptırır. Oysa yüce Allah (cc), insanlardan, tağutu reddetmelerini ve Kendisine iman etmelerini istemiştir. Ancak şeytan, cin ve insanlardan olan yardımcıları ile beraber, insanları tağuti sistemleri desteklemeye teşvik ederler. Tağuti sistemleri destekleyenler, şeytana tabi olmuş, Haktan sapmışlardır.

Yüce Allah (cc), dünya hayatında, Haktan sapıp şeytana tabi olanlara, kıyamet günü, şeytana neden uyduklarını soracak ve dünya hayatında gönderdiği Kur’an ile şeytanın kendilerinin düşmanı olduğunu bildirdiğini hatırlatacaktır.

“Ey Adem oğulları, ben size and vermedim mi şeytana itaat etmeyin, o sizin apaçık düşmanınızdır’ (diye).” (Yasin, 60)

Dünyada iki grup vardır, Allah’ın taraftarları ve şeytanın taraftarları

Tevhid şirk mücadelesi, temel itibarı ile iki grup arasında geçmektedir. Bunlar da, yüce Allah’ın taraftarları olan Müslümanlar ve şeytanın taraftarları olan diğer tüm insanlar. İnsan ya Allah’ın taraftarları olan Müslümanlarla beraberdir ya da şeytanın taraftarları olan diğerleri iledir; üçüncü bir grup yoktur. Kur’an, bu taraftarları şöyle açıklamaktadır.

“İman edenler Allah yolunda savaşırlar, kâfirler de tağut yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarıyle savaşın, çünkü şeytanın hilesi zayıftır.” (Nisa, 76)

Bu ayette de belirtildiği üzere tağut ve onu destekleyenler, şeytanın dostlarıdır, iman edenler de Allah’ın taraftarlarıdırlar. Tağut ve taraftarları ile savaşmak, aslında şeytan ile savaşmaktır.

“Şeytan onları kuşatmış, onlara Allah'ı anmayı unutturmuştur. Onlar şeytanın hizbi(partisi)dir, muhakkak ki şeytanın hizbi kaybedecektir.” (Mücadele, 19)

“Kim Allah'ı, Rasul’ünü ve mü'minleri dost tutarsa (bilsin ki) galib gelecek olanlar, yalnız Allah'ın taraftarlarıdır.” (Maide, 56)

Dünya hayatı, Allah taraftarları ile şeytan taraftarları arasında Hak-batıl mücadelesinin sürdüğü bir alandır. Allah taraftarı olan Müslümanlar, Allah ve Rasulünü dost edinip Kur’an ve Peygamberi metoddan hareket ederlerken, şeytanın taraftarları, şeytani düzen olan beşeri tağuti sistemlerinin ortaya koydukları kurallarla ve onların belirledikleri metodlarla hareket ederler.

Tevhid-şirk, Hak-batıl mücadelesinde, Kur’ani esasları en güzel örnek olan Rasulullah (as) gibi ortaya koymaları durumunda galip gelecek olanlar Müslümanlar olacaklardır. Yüce Allah (cc), bu konuda iman edenleri uyarmakta, şeytanı ve şeytanın yandaşlarını dost edinmemeyi emretmektedir.

“Ey inananlar, hepiniz birlikte İslâm’a girin, şeytanın adımlarını izlemeyin, çünkü o size apaçık düşmandır.” (Bakara, 208)

Şeytan nasıl ki, insanları Allah yolundan alıkoyacağına yemin ettiyse, şeytanın görevini üstlenen tağuti beşeri sistemler de, insanları, Tevhidi esaslardan ve İslâm’ın hayatı düzenleyen kurallarından uzaklaştırarak kendilerine itaat etmeleri için çalışırlar.

Tağuti sistemler, insanları Allah yolundan ve Tevhidi ilkelerden alıkoymayı parti, dernek ve vakıflar yoluyla yapar. Bu kurumlar, Kur’an’ın ifadesi ile her yolun başına oturarak hak yolu eğriltmeye çalışırlar ve insanları Allah yolundan çevirmek için oyun üstüne oyunlar düzenlerler.

“Ve her yolun başına oturup da tehdit ederek iman edenleri Allah yolundan çevirmeye ve o(Hak yolu)nu eğriltmeye çalışmayın; düşünün siz az idiniz, O sizi çoğalttı ve bakın, bozguncuların sonu nasıl oldu!” (A’raf, 86)

Her yolun başına oturup insanları değişik metodlarla Allah yolundan alıkoyanlar, İslâm’da yeri bulunmayan tasavvuf, tağuti sistemin izniyle kurulan parti, dernek ve vakıflar, her camiye bir namaz memuru, vaiz atayan ve müftüler tayin eden Diyanet şebekesi ile tağuti sistemin Prof. ünvanı verdiği kimselerdir. Bu saptırıcı unsurlar, Kur’an kılıfları altında insanları Allah yolundan saptırarak şirke ve küfre sokmaktadırlar. Bunlar, tıpkı İblis’in, Hz. Adem (as)’i ve eşini, cennette ebedi kalmak yalanı ile cennetten çıkardığı gibi, dine davet ederek insanları yüce Allah’a isyan ettirirler.

Yüce Allah’ı razı edebilmenin ve O’nun vadettiklerine ulaşabilmenin tek yolu, şeytanın yardımcıları olan saptırıcı unsurların söylediklerini yapmak değil, yüce Allah’ın bildirdiği kurallar doğrultusunda hareket etmektir. Bunlar, dine davet ediyor görüntüsü vererek insanları, tağuti sisteme itaat etmeye çağırırlar. Bunlara uyanlar, tıpkı Hz. Adem (as) ve eşinin cennetten çıkarıldıkları gibi yüce Allah’ın rahmetinden kovulurlar.

Şeytan ve taifesinin, Allah yolundan alıkoymak için başvurdukları oyunlar

Yüce Allah (cc), şeytan ve taraftarlarının, insanları nasıl kandırdıklarını bildirerek iman edenlerin bunlara dikkat etmelerini istemektedir. Şeytanın insan cinsinden yardımcıları, insanları ancak aldatarak oyalarlar, ancak insanları hiçbir zaman gerçeğe yöneltmezler, hiçbir zaman Tevhidi esaslara davet etmezler.

Daha iyi bir gelecek vadederek kandırırlar

“Onlara söz verir, umut verir, fakat şeytanın onlara sözü, aldatmadan başka bir şey değildir.” (Nisa, 120)

İblis, Hz. Adem (as) ve eşini, cennette ebedi kalmak vaadi ile kandırdığı gibi şeytanın yardımcıları olan kimseler de, tıpkı şeytan gibi insanlara sağdan yanaşarak, “Allah, Kitap, Kur’an” diyerek kandırırlar. Ancak onlar, insanların Kur’ani esasları gereği gibi öğrenmelerini istemezler, tam aksine onları Tevhidi esaslardan uzaklaştırır, küfre ve şirke sokarak Rab’lerine isyan ettirirler.

“Onlardan gücünün yettiğini sesinle yerinden oynat; atlıların ve yayalarınla onların üzerine yaygarayı bas; mallarda ve evlatlarda onlara ortak ol; onlara vaadler yap; şeytan, onlara aldatmadan başka bir şey vaadetmez.” (İsra, 64)

Şeytanın, insanı nasıl aldattığına en iyi örnek, Hz. Adem (as) ile eşidir; İblis, Hz. Adem ve eşini, cennnette ebedi kalmak, meleklerden olmak ya da ölümsüz birer varlık olmak vaadiyle kandırarak cennette kovulmalarına neden olmuştur.

“Nihayet şeytan ona fısıldayıp: ‘Ey Adem, sana ebedilik ağacını ve yok olmayacak bir hükümranlığı göstereyim mi?’ dedi.” (Taha, 120)

“Derken şeytan onları oradan kaydırdı, içinde bulundukları (nimet yurdu)ndan çıkardı. (Allah) dedik ki: ‘Birbirinize düşman olarak inin, sizin, yeryüzünde kalıp bir süre yaşamanız lazımdır." (Bakara, 36)

Sağdan yanaşan iblis, Hz. Adem (as)’ı yemin ederek kandırdığı gibi, onun insanlardan olan yardımcıları da insanları Allah ile kandırırlar. Onlar, insanları yüce Allah’a davet ediyormuş gibi davranırlar, ancak onların daveti, şirke davetten başka bir şey değildir. Nitekim şeytan da insanları şirke düşürdüğünü itiraf etmektedir.

“İş bitirildikten sonra şeytan (onlara) şöyle dedi: ‘Allâh size gerçeği vadetti, ben de size vadettim ama ben sözümden caydım! Benim sizi zorlayacak bir gücüm yoktu. Sadece sizi davet ettim. Siz de benim davetime koştunuz. O halde beni kınamayın, kendi kendinizi kınayın! Ne ben sizi kurtarabilirim, ne de siz beni kurtarabilirsiniz! Ben, önceden beni (Allah'a) şirk koşmanızı da tanımamıştım zaten. Doğrusu zalimler için acı bir azab vardır!” (İbrahim, 22)

Şeytan ve taraftarları, insanları Allah ile aldatırlar

Şeytanın taraftarları olan kimseler, insanları aldatmak için Allah’ın adını, İslâmi bazı kavram ve sloganları kullanırlar. Yüce Allah (cc), şeytanın taraftarlarının bu hilelerini iman edenlere bildirerek onların dikkatli olmalarını istemektedir.

“Ey insanlar, Allah'ın vaadi gerçektir; sakın dünya hayatı sizi aldatmasın, o aldatıcı (şeytan da) sizi Allah ile aldatmasın.” (Fatır, 5)

“Ey insanlar, Rabbinizden korkun ve babanın, çocuğunun cezasını çekmeyeceği, çocuğun da babasının cezasını çekmeyeceği günden çekinin. Allah'ın vaadi gerçektir. Dünya hayatı sizi aldatmasın. O aldatıcı (şeytan da) sizi Allah hakkında aldatmasın.” (Lokman, 33)

Şeytanın taraftarı olan tağuti sistemlerin izni ile kurulan vakıflarda şeytanın taraftarları, kimi zaman insanları Kur’an’a davet eder görüntüsü vererek, Kur’an’dan başka bir şey tavsiye etmezler. Ancak insanlara Kur’an’ın yalnızca bir bölümünü anlatırlar ve Kur’an’ın insan hayatını düzenleyen kurallarını hiç gündemlerine almazlar. Onlar, İslâm’ın bir bütün olduğunu ve Kur’an’ın, insanların hayatlarını düzenlemek için gönderildiğini biliyorlar, ancak insanlara Kur’an’ın bu hükümlerini hiçbir şekilde anlatmazlar.

İnsanlara, Tevhidi ilkeleri anlatmayan şeytanın dostları, onun yerine insanlara yüce Allah’ın rahmetiyle ilgili ayetleri anlatırlar, insanlara bol bol sözel olarak Kelime-i Tevhidi söyletirler, bu konuda Rasulullah (as)’ın üzerine iftira atarak yalan hadisler üretirler. Bu yalancılar, Rasulullah (as)’ın, “Kim, Lailahe illallah derse, bütün günahları affedilir ve cennete girer” dediğini söylerler. Oysa o Rasul (as) ve onunla beraber bulunan Mü’minler, “Lailahe illallah” dedileri için işkence gördüler, yurtlarından sürüldüler ve bir çokları da şehit edildiler.

Şeytanın taifesinin yalanlarına kanan insanlar, Tevhidi gerçeklere yönelmezler, yüce Allah’ı razı etmenin yalnızca sözel olarak Kelime-i Tevhidi ifade etmekten geçtiğini zannederler.

“(Münafıklar) onlara seslenirler: ‘Biz de sizinle beraber değil miydik?’ (Mü'minler) derler ki: ‘Evet ancak siz kendi canlarınıza kötülük ettiniz, beklediniz kuşkulandınız, kuruntular sizi aldattı. Allah'ın emri (ölüm) gelinceye kadar (böyle hareket ettiniz,) o çok aldatıcı (şeytan) sizi Allah(ın affı) ile aldattı." (Hadid,14)

Şeytanın dostları olan kimseler, İslâm’ın hayatı düzenleyen kurallarını kaldırmak ve Tevhid dini olan İslâm’ı öncelikle insanların hayatlarından çıkararak ruhban bir niteliğe büründürmek için çalışırlar. Bu nedenle onlar, Kur’an’ın, hayatı düzenleyen hükümlerini ya gündemlerinden çıkarıyorlar ya da anlamlarını çarpıtarak içlerini boşaltıyorlar.

Şeytanın dostlarına aldanan kimseler, Kur’an okuyorlar, ancak Kur’an’ı hayatlarına uygulamıyor, Kur’ani esaslar doğrultusunda yaşamıyorlar ve yalnızca belli bazı ibadetlerle meşgul oluyorlar. Bu kimseler hayatlarının diğer bölümlerini hevalarına ya da idaresi altında yaşadıkları sistemlerin kanunlarına göre düzenliyorlar.

Şeytan dostlarının, Allah ile aldattığı nasıl anlaşılır

Tevhidi öncelemeyen, İslâm’ın, insanların yaşamını düzenleyen siyasi, hukuki, ticari, sosyal ve muaşeret kurallarını insanlara anlatmayan her hareket, şeytani olduğu gibi bu hareketin yapıldığı vakıfların başında bulunanlar da şeytanın yardımcıları ve dostlarıdırlar.

Şeytanın taraftarları olan tağuti sistemin, yine şeytanın taraftarı olan kimselere, dini bir kisve altında kurdurduğu kurumlarda, insanlara İslâm’ın devlet nizamına ait kuralları öğretilmez, Tevhidi ilkeler anlatılmaz, onlar, insanları belli kalıplaşmış ifadelerle ve sloganlarla kandırırlar.

Parti, dernek ve vakıflar, şeytanın insanlara sağdan yanaşan yardımcılarının kullandıkları şeytani metotlardır. Şeytanın metodu olan bu kuruluşlar, insanlara ne Kur’ani gerçekleri öğretirler, ne de insanların Rab’lerini razı edebilmelerine yardımcı olurlar. Zaten bu vakıf, dernek gibi kurumların böyle bir hakları da bulunmamaktadır, yüce Allah (cc), onlar hakkında şöyle buyuruyor.

“Müşrikler, nefislerinin küfrünü göre göre Allah'ın mescidlerini şenlendiremezler. Onların yaptıkları işler, boşa çıkmıştır ve onlar, ateşte sürekli kalacaklardır.” (Tevbe, 17)

Şeytanın dostları ikiyüzlüdürler

Şeytanın, dost ve yardımcıları olan kimseler ikiyüzlüdürler; onlar, bazı çıkarları ve kimi korku ve endişeleri nedeniyle insanların ve Müslümanların yanında başka, tağuti sistemin yanında başkadırlar. Onların bu ikiyüzlülüklerini Kur’an şöyle açıklamaktadır.

“Mü’minlere rastladıkları zaman; ‘İnandık’ derler, fakat şeytanlarıyla yalnız kaldıkları zaman; ‘Biz sizinle beraberiz, biz sadece (onlarla) alay ediyoruz’ derler.” (Bakara, 14)

Şeytanın dostları, her kılığa girerler; Müslümanların yanına geldiklerinde Müslümanlardan olduklarını, İslâmi esasların hakim olmasını istediklerini söyleyerek hararetli bir İslâm mücahidi rolüne bürünürler, Kur’an’dan ayetler okurlar. Ancak tağuti sistemin koruyucuları yanında sistemi savunurlar, onlara yaranmaya çalışırlar, küfür ve şirk sistemlerinin iyi olduğunu söylerler ve hiçbir şekilde tağutu reddetmezler. Onlar, tağuti sisteme olan dostlukları nedeniyle hiçbir zaman Tevhidi esasları, Kur’an’ın bildirdiği şekilde anlatmazlar.

"Onlardan çoğunun, kâfirlerle dostluk ettiklerini görürsün; gerçekten nefislerinin, kendileri için yapıp gönderdiği ne kötüdür. Allah onlara gazabetmiştir ve azabda sürekli kalacaklardır." (Maide, 80)

Şeytanın yardımcılarından bazıları, kurdukları vakıflarla, Allah düşmanı tağuti sistemden izin alırlar, sistemin yasalarının gölgesinde hareket ederler. Onlar, bir sorunla karşılaştıklarında ya da sistem kendilerini sorguladığında, sistemden aldıkları izin belgesini göstererek, “Bakın biz izin alarak kurulmuş resmi vakıflarız” derler, ancak insanların yanında, “Beşeri tağuti sistemi içten girerek yıkacaklarını” iddia ederler.

Parti, dernek ve vakıf gibi şirk ve küfür kurumlarında yuvalanan kimseler, bazı İslamcı yazar ve çizerler, şeytanın ikiyüzlü yardımcılarıdırlar. Bunlar, bir taraftan Müslümanlara şirin görünmeye çalışırlarken diğer yandan tağuti küfür sistemine yaranmaya çalışırlar. Müslümanların yanlarına geldiklerinde de bütün güçleri ile onlardan olduklarına yemin ederler.

“Sizden olduklarına Allah'a yemin ediyorlar, oysa onlar sizden değiller, fakat onlar korkak bir topluluktur.” (Tevbe, 56)

Şeytani bir düzen olan tağuti sistemi reddetmeyen şeytanın dostları münafık İslamcılar, yalan üzerine bina ettikleri söz ve davranışları ile kendilerini, çevrelerine sevdirmeye çalışırlar, ancak kendileri, Müslümanları kesinlikle hiçbir zaman sevmezler.

“İşte, siz öyle kimselersiniz ki, onları seversiniz, halbuki onlar sizi sevmezler. Kitabın hepsine inanırsınız, onlar sizinle karşılaştıkları zaman ‘inandık’ derler, ama kendi başlarına kaldıklarında, size karşı öfkeden parmak uçlarını ısırırlar. De ki: ‘Öfkenizden ölün! Şüphesiz Allah, göğüslerin özünü bilir.” (Al-i İmran, 119)

Şeytanın yardımcıları, Kur’ani gerçekleri inkâr ederler

Kur’an, iman edenlerin nasıl yaşayacaklarını, neleri yapıp nelerden kaçınacaklarını, Rab’lerine karşı sorumluluklarının ne olduğunu, çok açık bir şekilde belirtmiş ve iman edenlerden, bildirilen bu esaslara uymalarını istemiştir. Ancak şeytanın dostları, Kur’an’da bildirilen ilahi buyrukları tersine çevirerek ve inkâr ederek insanların, yüce Allah’a yönelmelerini engellerler.

Şeytan ve dostları, Kur’an’ın anlaşılmasını istemedikleri için sürekli bir şekilde ateyleri karıştırmak ve anlaşılmasını önlemek isterler. Bu saptırıcılardan kimileri, Kur’an’ı ebcet hesabı ile açıklarken kimileri, sayılar vererek Kur’an’ı anlatmaya çalışırlar, sayılarına uymayan ayetleri atarlar.

“Senden önce hiçbir resul ve nebi göndermemiştik ki o, temenni ettiği zaman, şeytan onun temennisine atmış olmasın. Fakat Allah, şeytanın attığını siler, sonra kendi ayetlerini sağlamlaştırır. Allah, alimdir, hakimdir.” (Hac, 52)

Günümüzde şeytanın dostları, Kur’an’ın orijinaline direkt müdahale edemedikleri için, Kur’an mealleri üzerinde oyunlar oynamakta, kelime ve kavramların anlamlarını değiştirerek Kur’an’ın anlaşılmasını zorlaştırmaktadırlar. Onlar, bu yolla insanların Kur’an’a yönelmesini engellemeye çalışmaktadırlar.

Gerçek iman edenler, elbette şeytanın dostlarının gerçekleri çarpıtmalarına, kavramların anlamlarını değiştirmelerine ve Kur’an’a değişik anlamlar yüklemelerine aldanmazlar. Onlara ancak kalblerinde hastalık bulunan münafıklar ve imanlarında samimi olmayanlar ile kâfirler aldanırlar.

“(Allah), şeytanın attığını, kalblerinde hastalık olanlar ve kalbleri katılaşanlar için bir imtihan yapsın; zalimler uzak bir ayrılık içindedirler.” (Hac, 53)

Şeytanın, Kur’an’dan saptırdığı kimseler, kendilerini doğru yolda zannederler

Günümüzde birçok örneği görüldüğü üzere, şeytanın dotlarının çarpıtıp değiştirdiği Kur’an ayet ve kavramlarına tabi olanlar, Rasul (as)’ı ve Kur’an’daki birçok ibadeti inkâr edenler, saptıklarını bilmeden kendilerini doğru yol üzerinde zannederler.

“(O) bir topluluğu doğru yola iletti, bir topluluğa da sapıklık hak oldu. Çünkü onlar, şeytanları Allah'tan başka dostlar tuttular ve kendilerinin de doğru yolda olduklarını sanıyorlar.” (A’raf, 30)

Şeytan ve dostlarına aldananlar, dünya hayatında kendilerini doğru yolda zannettikleri gibi, Kıyamet günü de kendilerini doğru yolda sanacaklardır. Ancak kimseye haksızlık yapılmadığı o günde, gerçekler ortaya çıktığında onların yalancı oldukları görülecektir.

“Allah onların hepsini tekrar dirilttiği gün, dünyada size yemin ettikleri gibi O'na da yemin edecekler ve kendilerinin bir şey üzerinde bulunduklarını sanacaklardır. İyi bilin ki onlar yalancılardır.” (Mücadele, 18)

Şeytanın dostları, insanları yüce Allah’a secde etmekten alıkoyarlar

“(İblis) ‘Senin izzet ve şerefine and olsun ki, onların tümünü azdıracağım, yalnız onlardan halis kulların (hariç)’ dedi.” (Sad, 82-83)

Şeytan, kendisi yüce Allah’ın emrine tabi olup secde etmediği gibi, insanları da, yardımcıları olan bazı kimseler vasıtasıyla, yüce Allah’a kulluk yapmaktan alıkoymaya çalışırlar. Onlar, bu nedenle öncelikle namaz kavramını çarpıtarak insanların Rab’lerine secde etmelerini engellerler.

Günümüzde bazı kimseler, namazın salat, salatın da yalnızca dua olduğunu, bu nedenle yalnızca dua etmekle salatın (namazın) eda edilebileceğini iddia ederlerken, diğer bir kısım kişiler de namazın, bir ritüel olduğunu ileri sürmektedirler.

İslâm’a karşı kin ve düşmanlıklarında sınır tanımayan, özellikle de tağuti sisteme iman eden bazı kimseler de namazın sonradan uydurulduğunu, Kur’an’da namaz kavramı bulunmadığını söyleyecek kadar küfürlerinde ileri girmişlerdir. Diğer bazı kimseler de namazın ancak iki rekât ve üç vakit olduğunu iddia etmişlerdir.

İnkârın ne mantığı ne de kuralı vardır; inkârcılar da bu kuralsız mantıkla, neyi niçin reddettiklerini düşünmeden inkâr ederler. Risalet tarihi boyunca inkâr edenlerin inkârları her dönemde değişiklik gösterse de sonuçta hepsi Hakkı yalanlamışlardır. Bu, bu yalanlama bugün de değişik şekillerde yapılmaktadır.

Namaz, kulluğun ve yüce Allah’a bağlılığın samimiyet de¬recesini gösteren bir ibadettir. Kula kulluğu zillet, âlemlerin Rabb’ine ibadeti şeref gören mü’minler için namaz bir miraç, yüce Allah’a yükselten, rükû ve secde ile yaklaştıran bir ölçüdür. Bu nedenle mü’minler, hiçbir sıkıntı duymadan zevkle ve huzur içerisinde namazlarını belirlendiği ölçüler içerisinde eda ederler.

Namaz, imani bir husustur; bu nedenle iman noktasında iflas etmiş olanlar, iman fazileti ile tanışmamış ya da bu faziletten nasiplenmemiş kişiler, iman ile küfrü karıştırıp şirketleştirenler namazın faziletini, insana verdiği manevi yüceliğini ve fiziki huzurunu anlamazlar. Namazdan rahatsızlık duyan kimseler, kendileri kılmasalar bile namazdan ve onu, huşu ile kılanlardan rahatsızlık duyarlar.

Hak batıl mücadelesinde İslâm düşmanları, Tevhidi esaslara karşı taşıdıkları kin ve düşmanlıklarını her vesile ile ortaya koymuşlar, İslâm’ın, yeryüzünden kaldırılması ya da en azından ona iman edenler üzerindeki etkisinin azaltılması için ellerinden gelen her şeyi yapmışlar, yapmaktan çekinmemişlerdir. Ancak Kur’an, inkârcı kâfirlerin, kişiliksiz müşriklerin, sapık fasıkların, ikiyüzlü münafık ve mürtedlerin iftira, yalan ve saptırmalarını boşa çıkarmış, namazın yüce Allah’ın emri olduğunu ve Rasulullah (as) ve arkadaşlarının namazı kıldıklarını apaçık bir şekilde bildirmiştir.

“Muhammed Allah'ın Rasulüdür; beraberinde bulunanlar da kâfirlere karşı çetin, kendi aralarında merhametlidirler. Onları rükuya varırken, secde ederken görürsün. Allah'tan lütuf ve rıza isterler. Onların nişanları yüzlerindeki secde izidir. Bu, onların Tevrat'taki vasıflarıdır. İncil'deki vasıfları da şöyledir: Onlar filizini yarıp çıkarmış, gittikçe onu kuvvetlendirerek kalınlaşmış, gövdesi üzerine dikilmiş bir ekine benzerler ki bu, ekicilerin de hoşuna gider. Allah böylece onları çoğaltıp kuvvetlendirmekle kâfirleri öfkelendirir. Allah onlardan inanıp iyi işler yapanlara mağfiret ve büyük mükâfat vadetmiştir.” (Fetih, 29)

Şeytan ve taifesi, insanlara cimriliği emreder

İnfak etmek, yüce Allah’a iman etmenin ve en güzel söz olan Tevhidi esasları tasdik etmenin göstergesidir. Leyl suresinde de belirtildiği üzere, infak edenler en güzel sözü tasdik etmiş, infak etmeyenler ise, şeytanın arzularına uymuşlar, onun emellerine hizmet etmişler ve en güzel sözü yalanlayarak şeytanın kardeşleri olmuşlardır.

“Kim verir, korunursa ve en güzeli doğrularsa, ona en kolayı kolaylaştırırız; Kim de cimrilik eder, kendini müstağni görürse ve en güzel(söz)ü de yalanlarsa, ona da en zoru kolaylaştırırız.” (Leyl, 5-10)

Şeytan ve taifesi, insanların, yüce Allah’a iman etmelerini engellemek ve onların cehennem azabına girmelerini sağlamak için, infak etmeleri durumunda mallarının gideceği ve fakir düşecekleri korkularını yayarak Allah yolunda infak etmeyi engellemektedir.

“Şeytan sizi fakirlikle korkutur, (‘infak ederseniz malınız azalır’ der) ve size çirkin şeyleri yapmayı emreder. Allah ise, size kendi tarafından bağışlama ve lutuf vadediyor. Şüphesiz Allah geniştir, bilendir.” (Bakara, 268)

Mallarından, Allah yolunda infak etmeyenler, ihtiyaç sahiplerine mallarından vermeyip cimrilik yapanlar, Rabb’ine isyan eden şeytanın kardeşi olmuşlardır. İşte o kimselere alçaltıcı bir azap hazırlanmıştır.

“Onlar öyle insanlardır ki, cimrilik ederler ve insanlara da cimriliği emrederler, Allah'ın bol hazinesinden kendilerine verdiğini gizlerler. (Biz de) o nankörlere alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır.

Onlar, mallarını insanlara gösteriş için verirler, Allah'a ve âhiret gününe inanmazlar. Kimin arkadaşı şeytan ise o(şeytan ona) ne kötü bir arkadaştır!” (Nisa, 37-38)

Allah yolunda, Rab’lerinin rızası için infak etmeyen kimseler, gösteriş ve şatafat için mallarını harcayıp israf ederek Rab’lerine isyan ederler. İsraf, yüce Allah’ın hükümlerine aykırı hareket etmek ve Allah yolunda harcamamaktır. Allah yolunda infak etmeyip zevk ve sefaları için harcayıp gösteriş yapanlar, gerçekte yüce Allah’a iman etmeyen kimseler olarak şeytanın kardeşleridirler. İşte onlar için çetin ve sürekli bir azap vardır.

“Ey Adem oğulları, her mesci(de gidişiniz)de süs(lü ve temiz elbiseler)inizi alın; yeyin, için, fakat israf etmeyin; çünkü O, israf edenleri sevmez.” (A’raf, 31)

“İşte israf eden ve Rabb’inin ayetlerine inanmayanları böyle cezalandırırız. Elbette ahiretin azabı daha çetin ve daha süreklidir.” (Taha, 127)

Tarihsel süreçte helak edilenlerin bir çoğu, yüce Allah’a iman ettiklerini iddia etmelerine rağmen infak etmeyen, yoksullara haklarını vermeyen kimselerdir. Şeytan, infak etmeyi engelleyerek, insanı Rabb’ine isyan ettirmiş ve böylece insanoğluna olan kin ve düşmanlığını bu şekilde tatmin etmiş ve etmektedir.

İnfak etmek, şeytanın iddia ettiği gibi ne malları eksiltir, ne de insanı yoksullaştırır. İnfak etmek, hem malı ve infak edeni temizler, hem de artırır ve insanı Rabb’inin rızasına ulaştırır.

“Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, her başağında yüz dane olmak üzere yedi başak veren bir danenin durumu gibidir. Allah dilediğine kat kat verir. Allah geniştir, (O) bilendir.” (Bakara, 261)

Yüce Allah’a gerçekten iman eden kimseler, mallarının azlığına çokluğuna bakmadan Allah yolunda infak ederler. Böylece hem şeytanın arzularını boşa çıkarılar, hem de Rab’lerinin rızasını kazanarak en güzel mekânlarda, cennetlerde konaklanırlar.

“Onlar bollukta ve darlıkta Allah için harcarlar, öfke(lerin)i yutkunurlar, insanları affederler. Allah da güzel davrananları sever.” (Al-i İmran, 134)

Şeytan, insanları, dostları ile korkutur

Şeytan ve taifesi, insanlara her yönden yaklaşarak kandırırlar. Bunlar, kimi zaman vaadler yaparak, kimi zaman saldırarak, kimi zaman mallarını Allah yolunda harcatmayıp biriktirerek ya da haramda kullandırarak ve kimi zaman da evlatlarını saptırarak insanları aldatır.

Şeytanın dost ve yandaşları, insanların yüce Allah’a yönelmelerine engel olamadıkları zaman hemen tehdit ve baskıya başvururlar. Şeytanın dostları olan beşeri tağuti sistemler, hemen her dönemde olduğu üzere günümüzde de, Tevhidi esaslara iman eden insanları, baskı ve zorbalıkla rızıklarını ellerinden almakla, zindana atmakla ve onları öldürmekle korkutmaya çalışmaktadılar.

“O şeytan sizi kendi dostlarından korkutuyor, eğer inanmış iseniz, onlardan korkmayın, benden korkun!” (Al-i İmran, 175)

Tarihin her döneminde, şeytanın taifesi olan beşeri sistemler ve bu sistemlere iman eden kimseler, Allah yolunda mücadele eden Müslümanları, sistemin zulmü ile korkutmuşlar, onların, Allah’ın yoluna dönmelerine engel olmaya çalışmışlardır. Ancak iman edenler, Allah’tan başka hiç kimseden korkmadıkları için Rab’leri tarafından emrolundukları üzere, Tevhidi esasları insanlara duyurmaya devam etmişlerdir.

Günümüzde Tevhid eri Müslümanları, beşeri tağuti sistemle, bu sistemin güvenlik güçleri ve zindanları ile korkutmaya çalıştıkları gibi, tarihi süreçte de Risalet önderleri, zalim diktatörlerle korkutulmaya çalışılmış, ancak rasuller, tehditlere aldırış etmeden onlara meydan okumuşlardır.

“Onlara Nuh'un haberini oku; kavmine: ‘Ey kavmim, eğer benim kalkıp Allah'ın ayetlerini hatırlatmam, size ağır geldiyse, o halde ben Allah'a dayandım siz de ortaklarınızla beraber toplanıp yapacağınız işi kararlaştırın da işiniz başınıza dert olmasın. Sonra hükmünüzü bana uygulayın, bana hiç fırsat da vermeyin!’ demişti.” (Yunus, 71)

(Şuayb): ‘Ey kavmim, olduğunuz yerde (yapacağınızı) yapın, ben de yapıyorum, yakında azabın kime gelip kendisini rezil edeceğini ve kimin yalancı olduğunu bileceksiniz. Gözetin, ben de sizinle beraber gözetmekteyim!” (Hud, 93)

“Kavmi onunla tartışmaya girişti; (İbrahim): ‘Beni doğru yola iletmiş iken Allah hakkında benimle tartışıyor musunuz? Ben, sizin O'na şirk koştuğunuz şeylerden korkmam, ancak Rabbimin dilediği olur! Rabbim, bilgice herşeyi kuşatmıştr, hâlâ öğüt almıyor musunuz?’ dedi.

Hem siz, Allah'ın size hakkında hiçbir delil indirmediği şeyleri, O'na şirk koşmaktan korkmuyorsunuz da ben nasıl sizin (Allah’a) şirk kuştuğunuz şeylerden korkarım? Şimdi biliyorsanız (söyleyin), iki topluluktan hangisi (Allah'a iman edenler mi, yoksa O'na şirk koşan sizler mi) güvende olmaya daha layıktır?” (En’am, 80-81)

Şeytan ve onun taraftarları olan beşeri sistemlerin, tüm korkutmalarına karşın Müslümanlar, küfre karşı duruşlarını ve Tevhidi esasları insanlara duyuracakları hususundaki kararlılıklarını çok açık bir şekilde ortaya koymalı, asıl korkması gerekenlerin, şeytani tağuti sistemlerin destekleyicilerinin olduğunu haykırmalıdırlar. Tıpkı en güzel örmek Hz. Muhammed (as)’ın, müşriklere karşı açık bir şekilde meydan okuduğu gibi.

“De ki: ‘Ey kavmim, gücünüz yettiğince yapacağınızı yapın, ben de yapacağımı yapıyorum, yakında (bu) yurdun sonunun kime ait olacağını bileceksiniz. Zalimler, asla onmazlar!” (En’am, 135)

Müslümanlar, hiçbir zaman, şeytanın taifesinden olan beşeri şirk ve küfür düzenlerinden korkmazlar, korkmamalıdırlar. Onlar için korkulacak tek güç, alemlerin Rabb’i yüce Allah’tır.

“Allah kuluna kâfi değil mi? Seni O'ndan başkalarıyle korkutuyorlar. Allah kimi şaşırtırsa artık onu yola getiren olmaz.” (Zümer, 36)

Yüce Allah’tan başkasından korkmak, o korkulan kişi, kurum ya da devleti ilah edinmektir. Bu nedenle Müslümanlar, hiçbir konuda Rab’lerine şirk koşmadıkları gibi korkularını başkalarına has kılarak da O’na şirk koşmazlar.

“Üstlerindeki Rablerinden korkarlar ve emredildikleri şeyi yaparlar. Allah: ‘İki ilah edinmeyin, O, ancak tek İlah’tır, yalnız benden korkun!’ dedi. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur, kulluğun da yalnız O'na yapılması gerekir. Siz, Allah'tan başkasından mı korkuyorsunuz?” (Nahl, 50-52)

Şeytan dostlarına, Müslümanlarla mücadele etmeleri için fısıldarlar

Şeytan, yardımcılarına, Müslümanları Allah yolundan nasıl alıkoyacakları ile ilgili sürekli fısıldar. Şeytanın yardımcıları, yasalar çıkararak, helal ve haramlar koyarak insanları, harama bulaştırmaya ve yüce Allah’a yönelmekten alıkoymaya çalışırlar. Şeytan ve yardımcıları olan tağuti sistemlere uymak apaçık biir şekilde şirktir.

“Üzerine Allah'ın adı anılmayanlardan yemeyiniz; çünkü o(nu yemek), yoldan çıkmadır. Şeytanlar, dostlarına, sizinle mücadele etmelerini fısıldarlar; eğer onlara uyarsanız, şüphesiz siz de müşriklerden olursunuz.” (En’am, 121)

“Böylece biz, her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman yaptık; (onlar), aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar. Rabbin dileseydi onu yapamazlardı. Artık onları, uydurdukları şeylerle baş başa bırak.” (En’am, 112)

İnsanları, yüce Allah’a ve Tevhidi esaslara yönelmekten alıkoymak isteyen şeytanın dostları, insanları kandırmak ve Hak yoldan saptırmak için bir sürü metotlar ve engeller ortaya koyarlar, değişik ve cazip sloganlar üretirler.

“Ve her yolun başına oturup da tehdit ederek iman edenleri Allah yolundan çevirmeğe ve o(Hak yolu)nu eğriltmeğe çalışmayın; düşünün siz az idiniz, O sizi çoğalttı ve bakın, bozguncuların sonu nasıl oldu!” (A’raf, 86)

Bugün din adına ortaya çıkan tarikatlar, vakıflar, dernek ve partiler, insanları Tevhidi esaslardan ve Allah yolundan saptırmak için, şeytanın dostları tarafından ortaya konulmuş değişik tuzaklardır. Kur’an, şeytanın taifesinin değişik yöntem ve metotlarını, her yol üzerine işaretler yapmak olarak belirtir.

“Siz, (insanları saptırmak için) her yol üzerine bir işaret yapıp da boş şeyle mi uğraşıyorsunuz?” (Şuara, 128)

Bazı kimseler, yüce Allah’ı razı edecekleri düşüncesi ile şeytanın taifesinin kurdukları tuzaklara düşmekte, ancak Rab’lerini razı edemedikleri gibi ancak O’na şirk koşmaktadırlar.

Şeytanın dostları, günahları süslü gösterirler

Şeytanın dostları, kimi zaman arkadaşlık, kimi zaman daha fazla kazanma, kimi zaman da şöhret olma duygusunu kullanarak insana yaklaşırlar ve haram olan konularda tavsiyelerde bulunur, hatta zorlarlar. Onlar, genellikle gereği gibi iman etmeyen, İslâmi esasları yeterince bilmeyen ya da İslâm’dan dönmüş kimseler üzerinde etkili olurlar.

“Kendilerine doğru yol belli olduktan sonra arkalarına (eski küfürlerine) dönenlere, şeytan hatalarını süslemiş ve (günah işlemelerini) kolaylaştırmış ve onları uzun emellere, umutlara düşürmüştür.” (Muhammed, 25)

Özellikle günümüzde, şeytanın dostları tarafından küçük çocuklar, şarkıcı, türkücü, sanatçı olma hayalleri ile televizyonlara çıkartılmakta, kız çocukları yarı çıplak bir vaziyette oynatılmaktadır. Bu yapılanlarla günah, küfür ve şirk, adeta yüceltilip süslenerek çocuklara ve ailelerine sevdirilmekte, böylece onlara Allah mefhumu unutturulmaktadır.



“Allah'a andolsun ki senden önceki milletlere de elçi gönderdik; şeytan onlara yaptıkları işleri süsledi. O, bugün de onların dostudur, onlar için acı bir azap vardır.” (Nahl, 63)

Şeytanın dostları, Kur’an’ın haram kıldığı ve yapılmasının günah olduğunu bildirdiği her söz ve fiili, insanlar için cazip hale getirmiş ve insanların kolay günah işlemelerini sağlamışlardır. Öyle ki, şeytanın dostları beşeri tağuti sistemler, yüce Allah’ın haram saydığı her şeyi yasalar çıkararak yapılmasını tavsiye ve emretmişlerdir.

Allah’a ve Rasulüne savaş olarak belirtilen faizin alınmasını yasalaştırıp kolaylaştıran şeytanın dostları beşeri sistemler, şirk derecesinde büyük bir günah olan zinayı, genelevler açarak meşrulaştırmış, bar, pavyon ve gazinolarda kadınlar, yarı çıplak ya da çırılçıplak bir vaziyette erkeklere pazarlanmışlardır.

Beşeri tağuti sistemler, yüce Allah’ın helal kıldıklarını haram, haram kıldıklarını da serbest bırakarak helal yapmışlardır. Bu sistemler, içki, kumar, piyango, spor toto gibi haram işleri cazip hale getirerek insanların kolayca harama girmelerini sağlamışlardır.

Helalı haram, haramı helal yapan şeytanın yardımcıları beşeri sistemlerin, bu yasalarına uymak ve bu fiilleri işlemek şeytana tabi olmak olduğu gibi aynı zamanda bu beşeri sistemleri de rab edinmek ve şirke düşmektir.

“Hahamlarını ve rahiplerini Allah'tan ayrı rabler edindiler, Meryem oğlu Mesih'i de öyle. Oysa kendilerine yalnız tek İlah olan Allah'a ibadet etmeleri emredilmişti. O'ndan başka İlah yoktur. O, onların şirk koşmalarından münezzehtir.” (Tevbe, 31)

Bu ayet nazil olduğunda, henüz yeni Müslüman olan Adiy bin Hatem, “Ey Allah’ın Rasulü, biz Hrıstiyan iken Allah’tan başkasına kulluk yapmıyorduk” diyerek bu ayetin ne anlama geldiğini sorduğun Rasulullah (as), ona şöyle cevap verir. “Ey Adiy, papazlarınız, keşişleriniz size size bir kısım şeyleri yapmanızı emrettiklerinde bunları yapar mıydınız?” Adiy, “Evet yapardık”, Rasulullah (as) devamla, “Peki onlar, bir kısım şeyleri yasakladıklarında onlara uyar mıydınız?” Adiy, “Evet” deyince Rasulullah (as), “Ey Adiy, işte bu, onlara ibadet etmek, onları rab edinmektir” buyurdu.

Bu örnekten de anlaşılacağı üzere, yüce Allah’ın koyduğu hükümlere aykırı konulan hükümlere uymak, o hüküm koyucuları rab edinmek, onlara uymak ve ibadet etmektir.

Bugün beşeri tağuti sistemlerin koydukları kanunlar, her yönüyle yüce Allah’ın hükümlerine aykırıdır. Bu nedenle beşeri sistemlerin kanunlarına uymak, onları rab edinip onlara tapmak ve yüce Allah’a şirk koşmaktır.

Şeytanın dostları, insanlara çirkin kötü şeyler yapmayı emreder

İnsan bir kere saptı mı, artık şeytanın kölesi, kulu ve oyuncağı haline gelir. Şeytan, kendisine tabi olanlara, her türlü kötülüğü yapmasını emretmekte, her türlü çirkin işi yapmasını kolaylaştırmaktadır.

“Ey iman edenler, şeytanın adımlarını izlemeyin, kim şeytanın adımlarını izlerse o, ona edepsizliği ve kötülüğü emreder. Eğer size, lutfu ve rahmeti olmasaydı Allah, hiç birinizi asla temizlemezdi, fakat Allah dilediğini arındırır. Allah işitendir, bilendir.”(Nur, 21)

“Ey inananlar, şarap, kumar, dikili taşlar, şans okları şeytan işi birer pisliktir; bunlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz.” (Maide, 90)

Her türlü kötülük ve kötü fiil, şeytanın işidir ve bunları yapanlar, açıkça şeytana tabi olmuş, yüce Allah’a isyan etmiştir. Böyle kimseler, yaptıklarından tevbe edip yüce Allah’a yönelmedikleri sürece, şeytanı ve şeytanın dostlarını ilah ve rab edinmiş kimseler olarak yüce Allah’a şirk koşmuşlardır.

Şeytana tabi olanlar, şeytanın dostu ve kardeşidirler

Şeytan ve dostlarının, Kur’ani esaslar doğrultusunda hareket eden iman edenler üzerinde bir etkisi yoktur. Tıpkı bugünkü beşeri sistemlerin, Tevhidi esaslara iman eden Müslümanlar üzerinde bir etkisi bulunmadığı gibi. Onlar, ancak imanlarına şirk bulaştıran ve kendilerini dost tutanlar üzerinde etkili olurlar.

“Onun gücü, sadece kendisini dost tutanlara ve müşrikleredir.” (Nahl, 100)

Şeytanı dost ve kardeş edinenler, müsrif oldukları gibi Rablerine karşı da nankörlük yapan kimselerdir.

“Çünkü savurganlar, şeytanların kardeşleri olmuşlardır; Şeytan ise Rabbine karşı çok nankördür!” (İsra, 27)

Şeytan ve dostları, kendilerini kardeş ve dost edinenleri, azgınlıklara sürüklerler ve hiçbir şekilde yakalarını bırakmazlar. Onlara, dünya hayatında her türlü rezilliği tattırırlar. Ancak onları, zor günlerinde ve kıyamet gününde inkâr ederler ve onlardan uzaklaşırlar.

“Kardeşleri ise onları, azgınlığa çekerler, hiç yakalarını bırakmazlar.” (A’raf, 202)

“O zaman şeytan onlara yaptıkları işi süslemiş: ‘Bugün insanlardan sizi yenecek kimse yoktur, (korkmayın), ben sizin yanınızdayım’ demişti. Fakat iki topluluk birbirini görünce iki ökçesi üzerine (geriye) dönüp: ‘Ben sizden uzağım, ben sizin görmediğinizi görüyorum, ben Allah'tan korkarım, zira Allah'ın cezası çetindir!’ demişti.” (Enfal, 48)

“(Onların durumu), şeytanın durumu gibidir ki insana, ‘inkâr et’ dedi, (insan) inkâr edince, ‘Ben senden uzağım, ben alemlerin Rabb’i Allah’tan korkarım’ dedi.” (Haşr, 16)

Şeytanın verdiği kötü düşünce ve davranıştan, Allah’a sığınarak Kur’an’a yönelmek

Şu, Kur’ani bir gerçektir ki, ister nefisten, ister başkalarının istek ve arzularından ya da beşeri sistemlerin kanun ve kurallarından kaynaklansın, yüce Allah’ın hükümleri dışındaki her istek, her yöneliş, her söz ve hareket şeytandandır.

Şeytan ve dostlarının, istekleri doğrultusunda hareket edip onların kölesi olmaktan sakınmak, Kur’an dışı olan her şeyden kurtulmak için mutlak anlamda, her konu ve durumda Kur’an’a müracat etmek, onun belirlediği ölçüler içerisinde hareket etmek gerekir.

“Eğer şeytandan kötü bir düşünce, seni dürtecek olursa hemen Allah'a sığın. Çünkü O, işitendir, bilendir.” (Fussilet, 36)

“Ve onlar bir kötülük yaptıkları, ya da nefislerine zulmettikleri zaman, Allâh'ı hatırlayarak hemen günahlarının bağışlanmasını dilerler; günahları da Allah'tan başka kim bağışlayabilir? Ve onlar, hatalarında bile bile, ısrar etmezler.” (Al-i İmran, 135)

Kur’an, birçok ayetinde, şeytana ve onun adına çalışan dostlarına dikkatleri çeker ve onlardan sakınılmasını emreder. Çünkü şeytana tabi olmak insanı dünya ve ahirette zelil düşürür ve acı azaba girmesine neden olur.

Ataların yolunu devam ettirmek

Akletme yeteneklerini yitirmiş, düşünmekten mahrum kimseler, düşünüp araştırmadıkları için kolay olana sarılırlar. Her konuda olduğu gibi inanç konusunda da düşünüp akletmeyen kimseler, atalarının yolunu en kolay ve doğru yol olarak kabul etmekte ve bunun dışında bütün yeniliklere kendilerini kapatmaktadırlar. İşin en kötü yanı, atalarının yolunu din edinenler, bunun kendilerine yüce Allah (cc) tarafından bildirildiğini zan etmeleridir.

28- Onlar bir kötülük yaptıkları zaman: ‘Babalarımızı bu yolda bulduk, bunu bize Allah emretti.’ dediler. ‘Allah kötülüğü emretmez’ de, Allah'a karşı bilmediğiniz şeyler mi söylüyorsunuz?"

Tarihsel süreçte, yüce Allah’ın indirdiği ilahi mesaja karşı inkârcılar, nasıl bir tavır takınmışlarsa bu, günümüzde de aynen devam etmektedir. İnsanlar, zaman içerisinde tahrifata uğramış bütün nakilleri, sırf atalarından kendilerine ulaşmış diye, hiçbir araştırma yapma gereği duymadan aynen kabul etmektedirler. Bu yaptıkları kabullenme de yetmiyormuş gibi, bunun Allah tarafından kendilerine emredildiğini zan etmektedirler.

İşte böyle, senden önce de hangi kente uyarıcı gönderdiysek mutlaka oranın varlıklıları: ‘Biz babalarımızı bir din üzerinde bulduk, biz de onların izlerine uyarız.’ dediler. Ben size, babalarınızı, üzerinde bulduğunuz(din)den daha doğrusunu getirmiş olsam da mı? dedi. ‘Doğrusu biz sizinle gönderilen mesajı tanımıyoruz.’ dediler.” (Zuhruf, 23-24)

Tevhid şirk mücadelesinde, Risalet önderlerinin ve Tevhid erlerinin karşısına çıkanlar, çoğunlukla kendilerini bir doğru bir din üzerinde zanneden kimseler olmuşlardır. Bunlar, hiçbir araştırma yapmadan ve hiçbir bilgiye dayanmadan, bulundukları şirk ve küfür halini en doğru sanmışlar, bu nedenle de kendilerine gönderilen ilahi mesajı reddetmişlerdir.

“Onlara: ‘Allah'ın indirdiğine tabi olun!’ dense, ‘Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuza uyarız!’ derler. Peki ya ataları bir şey düşünmeyen, doğru yolu bulamayan kimseler olsalar da mı (onlara uyacaklar)?” (Bakara, 170)

“Onlara: ‘Allah'ın indirdiğine ve Rasul’e gelin’ dense, ‘Babalarımızı üzerinde bulduğumuz şey bize yeter’ derler. Babaları hiçbir şey bilmeyen, doğru yolu bulamayan kimseler olsa da mı?” (Maide, 104)

Atalarının yoluna, geleneksel din anlayışına tabi olanlar, küfür ve şirklerinde o derece ileri gitmişler ki, Allah’ın üzerine iftira atmaktan çekinmemişler, yüce Allah tarafından kendilerine bildirildiğini iddia etmişlerdir.

“Rahman'ın kulları olan melekleri dişi saydılar; onların yaratılışlarına mı şahid oldular ki (böyle söylüyorlar)? Şahidlikleri yazılacak ve (bundan) sorulacaklardır. Ve dediler ki: ‘Rahman dileseydi, biz onlara tapmazdık’ Onların bu hususta bir bilgileri yoktur, onlar sadece saçmalıyorlar; yoksa bundan önce onlara bir Kitap vermişiz de ona mı sarılıyorlar? Hayır (onlar,) sadece: ‘Biz babalarımızı bir din üzerinde bulduk, biz de onların izlerinde gidiyoruz’ dediler.” (Zuhruf, 19-22)

Günümüzde de, geleneksel inkârcı mantığın tüm iddiaları aynen devam etmektedir. İnsanlar, geleneksel kültürden hareketle, atalarından gelen din anlayışını, yüce Allah’ın gönderdiği din olarak algılamaktadır. Bazı kimseler, ellerinde bulunan Kur’an’a bakma gereği duymadan, sokak kültüründen ibaret dedikoduları dinden zannetmekte ve bunun da yüce Allah’ın emri olduğunu düşünmektedirler. Oysa ‘Allah kötülüğü emretmez.’

Yüce Allah’ın gönderdiği din, Kur’an’da açıkça belirtilmiş, uygulaması ise, en güzel örnek olan Rasulullah (as)’ın hayatında ortaya konulmuştur. Ancak Kur’an ve Peygamberi örneklikten bihaber kimseler, yaşadıkları çarpık din anlayışının yüce Allah (cc) tarafından kendilerine bildirildiğini zan etmektedirler.

İnsanlara, ayetler okunup Kur’an anlatıldığında, adeta yepyeni bir din ile karşılaşıyorlarmış gibi, şiddetli bir şekilde tepki gösterip inkâr ediyorlar ve “biz bunları daha önce hiç duymadık, o kadar alim var, yalnız siz söylüyorsunuz, hem siz kim oluyorsunuz da böyle şeyler söylüyorsunuz?” gibi ifadelerle reddediyorlar. Kur’an, bu kimselerin durumunu şöyle ortaya koymaktadır.

“Kavminin içinden ileri gelen inkârcı bir grup (şöyle) dedi: ‘Bu da sizin gibi bir insandan başka bir şey değildir, size üstün gelmek istiyor. Eğer Allah dileseydi, melekleri (elçi olarak) indirirdi. Biz ilk babalarımızdan böyle bir şey işitmedik.” (Mü’minun, 24)

“Musa, onlara apaçık ayetlerimizle gelince: ‘Bu uydurulmuş bir büyüden başka bir şey değildir; ilk atalarımız arasında böyle bir şey işitmedik.’ dediler.” (Kasas, 36)

“Biz bunu öteki dinde işitmedik, bu uydurmadan başka bir şey değildir.” (Sad, 7)



Ayetlerde bildirilen bu inkârcı yaklaşım, bütün unsurları ile bugün de devam etmekte, kendilerine okunan Kur’an ayetlerini insanlar, sırf daha önce hiç duymadıkları gerekçesi ile reddetmektedirler.

Rasulullah (as)’dan sonra ortaya çıkan hizipler, mezhepler, tarikatler, parti, dernek ve vakıfların tümü, geleneksel çarpık anlayışın bir sonucudur ve kesinlikle ilahi din olan İslâm ile uzaktan yakından bir ilgileri bulunmamaktadır. Bunların, kendilerini İslâmi gösterme çabaları ve bu çabalar sonucunda Allah’ın ayetlerini çarpıtarak kendilerine delil göstermeleri, yüce Allah (cc) üzerine atılmış bir iftiradan başka bir şey değildir.

“Uydurduğu yalanı Allah'ın üzerine atan, yahut O'nun ayetlerini yalanlayandan daha zalim kim olabilir? Şüphesiz suçlular asla iflah olmazlar.” (Yunus, 17)

“Uydurduğu yalanı Allah'ın üzerine atan veya kendisine gelen gerçeği yalanlayandan daha zalim kimdir? Kâfirlerin durağı cehennemde değil midir?” (Ankebut, 68)

Kur’an, her konuda araştırma yapmayı, düşünerek hareket etmeyi emrettiği gibi, din konusunda gelen haberlerin de araştırılmasını ve körü körüne inanılmamasını emretmektedir.

Hayatın tümünü, Tevhidi esaslara göre düzenlemeyen, düşünce, söz ve davranışlarında Kur’an’ı ve Rasulullah (as)’ın, yüce Allah (cc) tarafından alınmasını emrettiği en güzel örnekliğini almayan bir kimse, açık bir şekilde sapmış, küfre ve şirke düşmüştür. Bu kimsenin, bulunduğu durumunun İslâmi olduğunu iddia etmesi, yüce Allah’ın üzerine iftira atmaktan ve küfre girmekten başka bir şey değildir.

“Allah'a yalan uyduran ya da O'nun ayetlerini yalanlayandan daha zâlim kim olabilir? Onlara Kitaptan nasipleri erişir; nihayet melek elçilerimiz gelip canlarını alırken: ‘Hani Allah'tan başka yalvardıklarınız nerede?’ dediklerinde: ‘Bizden sapıp, kayboldular’ dediler ve kendi aleyhlerine, kendilerinin kâfir olduklarına şâhidlik ettiler.” (A’raf, 37)

Yüce Allah (cc), kulları için ne göndermişse onların tümü, Kur’an’da apaçık bir şekilde bulunmakta, bu hükümlerin nasıl uygulanacağı ise, en güzel örnek olan Rasulullah (as)’ın uygulamasında bildirmektedir. Kur’an’da ve Rasulullah (as)’ın örnek uygulamasında kötülük, bölünme, adaletsizlik, Allah’tan başkasına itaat yoktur.

29- De ki: ‘Rabb’im adaleti emretti; her mescidde yüzlerinizi O'na doğrultun ve dinde halis olarak O'na yalvarın. İlkin sizi yarattığı gibi yine O'na döneceksiniz.

Dini, yüce Allah’a has kılarak dosdoğru bir şekilde Rab’lerine kulluk edenler, doğru yol üzerinde bulunan kimselerdir. Kendi heva ve heveslerini ya da başkalarının istek ve arzularını, kanun ve kurallarını hayatlarının temeli olarak alanlar, şeytana tabi olup sapmış kimselerdir.

30- (Allah), bir topluluğu hidayete iletti, bir topluluğa da sapıklık hak oldu; çünkü onlar, şeytanları Allah'tan başka dostlar tuttular ve kendilerinin de doğru yolda olduklarını sanıyorlar.

Tevhidi esaslara iman edip teslim olanlara, yüce Allah (cc) hidayeti nasip eder, imanlarına şirk bulaştırıp Kur’an dışı kurallara uyanlar sapıklığa düşerler, ancak bunlar sapmalarına rağmen, kendilerini doğru yolda zan ederler.

Hangi gerekçe ile olursa olsun, Kur’an dışı kaynaklara başvuranlar, asıl itibari ile şeytana tabi olmuş kimselerdir. Daha önce de ifade edildiği üzere, şeytan (aleyhillane) doğru yol üzerine oturmuş, insanların Tevhidi esaslara yönelmelerini ve vahyi net olarak anlamalarını engellemektedir.

Adab-ı Muaşeret Kuralları

Kur’an, hayatı düzenleyen, insanların nasıl hareket edeceklerini açık bir şekilde belirten, neleri yapıp nelerden kaçınacaklarını bildiren bir Kitap’tır. Yüce Allah (cc), bu Kitap’ta hiçbir şey eksik bırakmamış, adab-ı muaşeret kuralları da dahil, kulları için gerekli olan tüm hükümleri onlara bildirmiştir.

31- Ey Adem oğulları, her mesci(de gidişiniz)de süslerinizi alın; yiyin, için fakat israf etmeyin; çünkü O, müsrifleri sevmez.

Kur’an, her konu ve alanda insanların, mükemmel bir şekilde yetişmelerini, onurlu ve şahsiyetli birer birey olmalarını istemektedir. Bu nedenle insanların, Rab’lerine karşı görev ve sorumluluklarının ne olduğunu bildirir, onların sosyal hayattaki davranışlarını, insanların birbirleriyle olan ilişkilerini de düzenler, bireysel olarak dikkat edecekleri hususları onlara belirtir.

Sosyal hayatta, toplumsal ilişkilerde dikkat edilmesi gereken hususlar, diğer insanlara karşı nezaket kurallarına uygun hareket edilmesi, toplum içerisinde kılık kıyafet bakımından temiz ve bakımlı olunması, insanları rahatsız edecek hareketten kaçınılması, konuşmada ve yürümede ölçülü hareket edilmesi, küfürlü konuşulmaması ve saldırgan bir tutum takınılmaması, insanların mallarının haksız yere alınmaması şeklinde özetlenebilir.

“Allah'ın haram kıldığı canı haksız yere öldürmeyin; kim haksızlıkla öldürülürse, onun velisine yetki vermişizdir (fakat o da) öldürmede aşırı gitmesin. Çünkü kendisine yardım edilmiş(yetki verilmiş)tir. Yetimin malına yaklaşmayın, ancak erginlik çağına erişinceye kadar en güzel bir tarzda. Ahdi de yerine getirin, çünkü ahdden sorulacaktır. Ölçtüğünüz zaman ölçüyü tam yapın, doğru terazi ile tartın; bu, daha iyidir, sonuç bakımından da daha güzeldir. Yeryüzünde kabara kabara yürüme, çünkü sen yeri yırtamazsın, boyca da dağlara erişemezsin!” (İsra, 33-35,37)

Mescidlere gidişte, temiz ve bakımlı olunmasını isteyen yüce Allah (cc), insanlarla yüksek sesle konuşulmamasını, insanlara karşı kibirli hareket edilmemesini, söz verildiğinde yerine getirilmesini, ticari hayatta, insanların haklarına riayet edilmesini de istemektedir.

“İnsanlara yanağını bükme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme; zira Allah, kendini beğenip övünen kimseyi sevmez. Yürüyüşünde tutumlu ol (kasılarak yürüme), sesini de kıs; çünkü seslerin en çirkini eşeklerin sesidir.” (Lokman, 18-19)

Toplum içerisindeki davranışlara insanların dikkatlerini çeken yüce Allah (cc), bireysel olarak kişiliğin olgunlaşması konusunda da insanların dikkat edecekleri hususları bildirmektedir.

“Akrabaya, yoksula ve yolcuya hakkını ver, fakat saçıp savurma, elini boynuna bağlanmış yapma, tamamen de açma, sonra kınanır, hasret içinde kalırsın. Zinaya yaklaşmayın, çünkü o, açık bir kötülüktür, çok kötü bir yoldur! Bilmediğin bir şeyin ardına düşme, çünkü kulak, göz ve gönül, bunların hepsi ondan sorumludur. (İsra, 26,29,32,36)

“Haydi siz, biraz bilginiz olan şey hakkında tartıştınız; ama hiç bilginiz olmayan şey hakkında neden tartışıyorsunuz? Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (Al-i İmran, 66)

“İnsanlardan kimi, Allah hakkında bilmeden tartışır ve her kaba şeytana uyar. İnsanlardan kimi bilmeden, ne bir yol göstereni, ne de aydınlatıcı bir Kitabı olmadan, Allah hakkında tartışır.” (Hac 3,8)

İnsana, şahsiyetli bir kişilik kazandıran yüce Allah (cc), nasıl iman edileceği konusunda da insana yol göstermiş, Kendisine şirk koşulmasını kesinlikle yasaklamıştır.

“Lokman oğluna öğüt vererek demişti ki: ‘Yavrum, Allah'a şirk koşma, çünkü şirk, büyük bir zulümdür.” (Lokman, 13)

“…hakkında hiçbir delil indirmediği bir şeyi Allah'a ortak koşmayı ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyler söylemenizi kesinlikle haram etmiştir.” (A’raf, 33)

Hüküm koymak, yalnızca yüce Allah’a mahsustur

Hüküm koymak yalnızca yüce Allah’a mahsustur ve O’nun dışında hiç kimse helal ve haram konusunda ya da insanlarla ilgili diğer hususlarda hüküm koyamaz, O’nun koyduğu hükmü değiştiremez, kaldıramaz.

32- De ki: ‘Allah'ın, kulları için çıkardığı süsü ve güzel rızıkları kim haram etti?" De ki: ‘O, dünya hayatında inananlarındır, kıyamet günü de yalnız onlarındır.’ İşte biz, bilen bir topluluk için ayetleri böyle açıklıyoruz.

“Ey peygamber, niçin Allah'ın sana helal kıldığı şeyi, eşlerinin hatırı için haram kılıyorsun? Allah bağışlayadır, esirgeyendir.” (Tahrim, 1)

İnsanların, yüce Allah’ın hüküm koyduğu bir konuda, hüküm koyması, yüce Allah’ın koyduğu hükmü iptal etmek anlamına geldiği gibi, Allah’ın adı kullanılarak hüküm konulması da yüce Allah’ın üzerine iftira atmaktır.

“De ki: ‘Gördünüz mü, Allah'ın size rızık olarak indirdiği şeylerin bir kısmını haram ve bir kısmını helal yaptınız.’ De ki: ‘Allah mı size böyle izin verdi, yoksa siz Allah'a iftira mı ediyorsunuz?” (Yunus, 59)

“Dillerinizin yalan yere nitelendirmesinden ötürü ‘şu helaldir, şu haramdır,’ demeyin, sonra Allah'a karşı yalan uydurmuş olursunuz. Allah'a karşı yalan uyduranlar ise iflah olmazlar.” (Nahl, 116)

Hangi neden ya da gerekçe ile olursa olsun, helal haram konusunda hüküm koyanlar, dönülmez bir sapıklık içerisine girerler. Özellikle günümüzde bazı kimseler, ellerinde Kur’ani hiçbir delil olmadan, Allah’a iftara ederek, Allah adına hüküm koymakta, insanları bu koydukları hükümlerle saptırmaktadırlar.

“Bilgisizlik yüzünden beyinsizce, çocuklarını öldürenler ve Allah'ın kendilerine verdiği rızkı, Allah'a iftira ederek haram kılanlar muhakkak ki ziyana uğradılar, saptılar, hidayete gelici de değiller!” (En’am, 140)

Yüce Allah (cc), iman eden bir bireyin, neler yapıp nelerden kaçınacağını, çok açık bir şekilde ortaya koymuş, İslâm’ın nasıl yaşanacağını ve Müslümanların, şirk ve küfür toplumları içerisinde nasıl hareket edecekleri ile ilgili olarak Peygamberinin, en güzel örnek olarak alınmasını emretmiştir. Bunun dışında hareket edenlerin ise, apaçık bir sapıklık içerisinde bulunduklarını bildirmiştir.

“Allah ve Resulü, bir işte hüküm verdiği zaman, artık mü’min bir erkek ve kadının, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah'a ve Resulüne karşı gelirse apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” (Ahzab, 36)

Günümüzde bazı kimseler, Kur’ani ve Peygamberi hiçbir delile dayanmadan, kendi hevalarından kimlik kullanmanın haram olduğunu iddia etmekte, Hz. Muhammed ve diğer peygamberlerin, kendi toplumları içerisindeki yaşayışlarını ve şirk toplumları ile ilişkilerin görmezden gelmektedirler.

Hevalarını ölçü ve ilah edinerek Allah adına hüküm koyan bu kimselerin, belli bir müddet sonra bu iddialarından rücu ettikleri, yüce Allah’ın buyurduğu üzere İslâm dairesinden de çıktıkları için bir daha hidayet bulmadan sapıp gittikleri bugüne kadar birçok kez görülmüştür.

“…Allah'ın kendilerine verdiği rızkı, Allah'a iftira ederek haram kılanlar muhakkak ki ziyana uğradılar, saptılar, hidayete gelici de değiller!” (En’am, 140)

Hiçbir şey Allah’a gizli değildir

İman, yüce Allah’ın, Uluhiyet, Rububiyet ve Meliklikte hiçbir benzeri olmadığına, mülkünde O’nun izni olmadan hiçbir şeyin olamayacağına, her şeyi görüp gözettiğine, kullarının her halini bildiğine, bütün güç ve kuvvetin yalnızca O’nda olduğuna, kulları üzerinde yalnızca O’nun söz sahibi olduğuna kesinlikle ve görüyormuşcasına inanmaktır.

Yüce Allah’a iman eden bir kimse, bu nedenle her söz ve davranışını buna göre düzenlemek zorundadır. İman sahibi kimse, hırsına, duygularına kapılarak gizli ya da açık bir kötülük yapmak istediğinde Rabb’inin kendisini gördüğünü bilmeli, ona göre hareket etmelidir.

33- De ki: ‘Rabbim, kötülüklerin gerek açığını, gerek gizlisini; günahı ve haksız yere saldırmayı; hakkında hiçbir delil indirmediği bir şeyi Allah'a ortak koşmayı ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyler söylemenizi kesinlikle haram etmiştir.

İnsanlardan gizlenerek söylenen bir sözün, yapılan bir işin, hiçkimse tarafından bilinmediğini zannedenler, ancak kendilerini kandırmaktadırlar. Çünkü her söz ve fiil, yüce Allah (cc) tarafından görülmekte ve bilinmektedir.

“Günahın açığını da, gizlisini de bırakın; günah kazananlar, yaptıklarının cezasını çekeceklerdir.” (En’am, 120)

Yüce Allah’a hiçbir şey gizli değildir; her şeyin, yüce Allah (cc) tarafından görüldüğünü bilen kimseler, söz ve eylemlerinde çok daha dikkatli hareket ederler. Gizli bir şeyler yapmak, görüleceği, açığa çıkacağı endişesi ile sahibini de huzursuz kılar. Oysa Kur’an’ın emrettiği şekilde “Emrolundukları gibi dosdoğru olanlar.” (Hud, 112) insanlardan da Rab’lerinden de gizleyecek bir şeyleri, sonradan açığa çıkacak kusurlarının olmadığını bildiklerinden kendilerini daima huzurlu ve mutlu hissederler.

“(Lokman): ‘Yavrum, hardal tanesi ağırlığınca bir şey de olsa (yaptığın iyilik ve kötülük), bir kayanın içinde, göklerde veya yerde bulunsa Allah mutlaka onu getirir. Çünkü Allah latiftir, haber alır.” (Lokman, 16)

İman eden bir kimse, söyleyip yapacağı her şeyi, Rabb’inin kendisini görüp duyduğu bilincinde hareket ederek iman ettiği esaslara uygun yapar. Çünkü iman edilen esaslar dışındaki her söz ve fiil, israftır.

İsraf

İsraf; haddi aşmak, aşırı gitmek, gasp etmek, orta yolu bırakıp ifrata kaçmak, yüce Allah’ın koyduğu hükümler dışında hareket etmek, zulüm ve haksızlıkta sınır tanımamak, yüce Allah’ı hatırlamamak ve unutmaktır. İsraf fiilini işleyen kimselere müsrif denir.

“Ey Adem oğulları, her mesci(de gidişiniz)de süslerinizi alın, yiyin, için fakat israf etmeyin; çünkü O, müsrifleri sevmez.” (A’raf, 31) buyuran yüce Allah (cc), her konuda orta yolu emretmiş, bunun dışındaki davranışların ,haddi aşmak yani israf olduğunu haber vermiş, Müslümanların da, aşırılıklardan kaçan vasat bir ümmet olduklarını bildirmiştir.

“Böylece sizi orta bir ümmet yaptık ki, insanlara şahid olasınız. Rasul de size şahid olsun. Biz, Rasul’e uyanı, ökçesi üzerinde geriye dönenden ayıralım diye, eskiden yöneldiğin Kâbe'yi kıble yaptık. Bu, Allah'ın yol gösterdiği kimselerden başkasına elbette ağır gelir. Allah sizin imanınızı zayi edecek değildir. Şüphesiz Allah, insanlara şefkatli, merhametlidir.” (Bakara, 143)

Yüce Allah’a karşı olan görev ve sorumluluklardan bireysel davranışlara, yeme içmeden giyinip kuşanmaya, konuşup tartışmadan yürümeye, insanlarla ilişkilerden yüce Allah’a kulluğa kadar ölçülü hareket etmek, Müslüman olmanın olmazsa olmaz şartıdır. Aşırı hareket etmek, ifrat ve tefritte olmak, Müslümanların kesinlikle kaçınmaları gereken bir husustur.

İnsanın doyduğu kadar yiyip içmesi elbette helaldir; ancak bu yeme içme, helal gıda ve içeceklerden olmalı ve ihtiyaç kadar tüketilmelidir. İhtiyacı aşan, helal yollarla kazanılmayan ve helal olmayan yiyeceklerden oluşan yeme içme, haram olduğu için israf olarak adlandırılmıştır.

Aynı şekilde giyinip süslenmek de helaldir; ancak yüce Allah’ın bildirdiği şekilde örtünmemek, açılıp saçılmak ve aşırı bir şekilde, adeta yüzünü değiştirircesine makyaj yapmak da haram ve israftır. Bu nedenle yüce Allah (cc), kullarına hitaben:

“Ey Adem oğulları, her mesci(de gidişiniz)de süslerinizi alın, yiyin, için fakat israf etmeyin; çünkü O, müsrifleri sevmez.” buyurmuştur.

Yüce Allah’ın koyduğu hükümleri reddedip kendi heva ve heveslerini ölçü edinen kimseler, haddi aşıp tuğyan ettiklerinden müsrif kimselerdir. Bu konuda yüce Allah (cc), Lut (as)’ın gönderildiği kavmi örnek olarak verir.

Lut (as)’ın kavminin erkekleri, yüce Allah’ın kendilerine helal ve temiz olarak verdiği kadınları bırakıp erkeklere giderek haddi aşmışlar, Rablerine isyan etmişlerdir. Bu kavmin yaptığı çirkinlik ve ahlaksızlık Kur’an’da, israf olarak belirtilmiştir.

“Siz, kadınları bırakıp şehvetle erkeklere gidiyorsunuz ha! Doğrusu siz, müsrif (haddi aşan) bir kavimsiniz!” (A’raf, 81)

İnsanların genellikle yemek ve içmek konusunda zannettiği israf, asıl itibarı ile yüce Allah’ın hükümlerini tanımama, umursamama ve O’nun hükümlerine aykırı hareket etmektir.

“…Andolsun elçilerimiz onlara açık deliller getirdiler, ama bundan sonra da onlardan çoğu, yine yeryüzünde israf etmekte(aşırı gitmekte)dirler.” (Maide, 32)

İsraf, Kur’an’da, asıl anlamı olan haddi aşma, şirk koşma ve yüce Allah’a karşı isyan etme anlamları yanında başka anlamlarda da kullanılır. Bunlar, başkalarının hakkını gasbetme ve insanlara haklarını vermemedir. Elde edilen kazancın sadakasını vermeme ve emanet edilen malları haksızlıkla yemek da israftır.

“Çardaklı ve çardaksız (üzüm) bahçeleri, ürünleri çeşit çeşit hurma(ları), ekin(ler)i, zeytinleri, narları -birbirine benzer, benzemez biçimde- yaratan hep O'dur. Her biri meyva verdiği zaman meyvasından yeyin, hasat günü hakkını verin; fakat israf (hasatın sadakasını gasp) etmeyin; çünkü O, müsrifleri sevmez!” (En’am, 141)

“Nikâh çağına varıncaya kadar öksüzleri deneyin, eğer onlarda bir olgunluk görürseniz, mallarını kendilerine verin; büyüsünler diye alıkoyup israf (haksızlık) ile acele ederek onların mallarını yemeğe kalkmayın…” (Nisa, 6)

Yüce Allah’ın hükümlerine karşı isyan etmek, onları tanımamak ve yüce Allah’a dua etmeyip O’nu unutmak da israf kavramı ile ifade edilmektedir.

“Fir'avn ve adamlarının, kendilerine kötülük yapmasından korktukları için kavminin içinde Musa'ya yalnız genç bir kuşaktan başkası inanmadı. Çünkü Fir'avn, yeryüzünde çok ululanan ve çok aşırı giden (müsrif)lerden idi.” (Yunus, 83)

“İnsana bir darlık dokunduğu zaman, yanı üzere yatarken, yahut otururken ya da ayakta bize yalvarır; ama biz onun darlığını aç(ıp kaldır)ınca sanki kendisine dokunan bir darlıktan ötürü bize hiç yalvarmamış gibi hareket eder. İşte aşırı giden(müsrif)lere, yaptıkları iş böylesine süslü gösterilmiştir.” (Yunus, 12)

Yüce Allah (cc), hangi konuda olursa olsun, israf edenleri sevmediğini En’an, 141 ve A’raf, 31. ayetlerinde de belirtilmiş, müsrif olan kimselerin helak edileceklerini ve acı bir azaba gireceklerini bildirmiştir.

“Sonra onlara verdiğimiz sözü yerine getirdik, onları ve dilediklerimizi kurtardık, aşırı giden(müsrif)leri helak ettik.” (Enbiya, 9)

“İşte israf eden ve Rabbinin ayetlerine inanmayanları böyle cezalandırırız; elbette ahiretin azabı daha çetin ve daha süreklidir.” (Taha, 127)

Dünya hayatı, tüm insanlar için geçici bir duraktır; yüce Allah (cc) tarafından takdir edilen gün geldiğinde, elbette tüm insanlar ölecek ve dünyada yaptıklarının hesabını vermek üzere Rab’lerine döneceklerdir. O halde akıllı kimselerin yapmaları gereken şey, dünya hayatında, Rab’lerinin belirlediği esaslar doğrultusunda hareket etmek ve o dehşetli günde O’nun rızasını kazananlardan olmaktır.

Akılsız kimseler ise, geçici dünya hayatlarını zevk ve sefa içerisinde, Rab’lerinin ayetlerini inkâr ederek geçirirler, ancak ahiret hayatında ebedi ve acı bir azabı kazanmış olurlar.

34- Her ümmetin bir süresi vardır; süreleri gelince (onlar), ne bir an geri kalırlar, ne de öne geçerler.

Dünya hayatı, tıpkı insanın bir yere gitmek için çıktığı bir yolculuk gibidir, belli bir müddet sonra bu yolculuk bitecek ve insan, varmak istediği asıl hedefine ulaşacaktır; işte o zaman verilen süre dolmuş ve yolculuk bitmiştir.

İnsan, çıktığı yolculuk süresince, kendisine belirtilen güzergâhı takip etmiş, yolda kullanacağı eşyalarını tam almış ve azığını yeterli bir şekilde hazırlamışsa, yolculuğu huzur içerisinde devam edeceği gibi, vardığı menzilde de rahat edecek ve mutlu sona ulaşacaktır. İnsan, kendisine belirtilen yol güzergâhını takip ettiği, yoldaki kurallara uygun davrandığı için vardığı menzilde onu bekleyen kimse, kendisini mükâfatlandırarak onu ebedi ve huzurlu istirahatgâhına gönderecektir.

Yola çıkan insan, belirlenen yol güzergâhını takip etmemiş, yeterli yol donanımlarını yanına almamış ve azığını, olması gereken kadar hazırlamamışsa, bu durumda yolculuğu sürekli bir korku ve endişe içerisinde geçeceği gibi, yolda perişan, aç biilaç kalacak ve perişan olmuş bir halde menzile varacaktır. Oraya vardığında da, kendisine bildirilen yol kurallarına uygun hareket etmediği için cezalandırılacaktır.

Dünya hayatı da tıpkı bir yolculuk gibidir; insanlar, kendilerine Rab’leri tarafından bildirilen kurallar doğrultusunda hareket ettikleri sürece, hem dünya hayatlarında huzurlu ve mutlu olacaklar, hem de gidecekleri asıl menzil olan ahiret hayatında Rab’lerinin vereceği, bitip tükenmesi olmayan bir mükâfata, sonsuz bir saadete ulaşacaklardır.

Dünya hayatlarında, Rab’lerinin gönderdiği ayetleri tanımayan, hevalarını ölçü edinip hayatlarını, kendi arzuları doğrultusunda yaşayanlar, hem dünya hayatlarında sıkıntı ve bunalımlı bir hayat sürecekler, hem de ahirette, içerisinde ebedi kalmak üzere acı bir azaba gireceklerdir.

Küfür, tek millettir

Yüce Allah (cc), insanları, gönderdiği elçiler ve ayetler konusunda uyarmakta, onları, elçilere ve ayetlere karşı takınacakları tavırlara göre yargılayacağını bildirmektedir.

35-36- Ey Adem oğulları, size kendi içinizden elçiler gelip ayetlerimi anlattıkarında korunup uslananlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir; ayetlerimizi yalanlayıp onları kabule tenezzül etmeyenlere gelince onlar da, ateş halkıdır; orada sürekli kalacaklardır.

Dünya hayatında iki grup insan vardır; iman edenler ve inkâr edenler. Bu iki grup dışında bir üçüncü grup yoktur. Yüce Allah (cc), iman edenleri tek bir grup olarak kabul etmiştir. İman edenler, yüce Allah’ın gönderdiği ayetleri, hiçbir değişikliğe uğratmadan, olduğu gibi kabul edip hayatlarını ona göre düzenleyen kimselerdir.

İman etmeyenler, kendilerine gönderilen ayetleri hiç kabul etmeyenler ya da bu ayetleri hevalarına göre değiştiren kimselerdir. İman etmeyenler, farklı gruplar oluştursalar da sonuç itibarı ile Rab’leri katında, doğru yolu terkedip sapmış, küfre girmiş kimselerdir. Bu anlamda, Kur’an’da zikredilen kâfir, müşrik, münafık, fasık ve mürtedler, aralarındaki bazı farklılıklara rağmen, sonuç itibarı ile hepsi aynı grupta olup küfür içerisindedirler.

“Kâfirler bir gurur ve ayrılık içindedirler.” (Sad, 2)

Küfür cephesinin, ayrılık içerisinde oluşlarının nedeni, onların Kur’an’a karşı gösterdikleri reaksiyondan ve ona yaklaşımlarındandır. Bunlardan bazıları, Kur’an’ı tamamen inkâr ederlerken diğer bazıları, Kur’an ayetlerini kendi düşüncelerine, yaşam tarzlarına, içerisinde yaşadıkları sosyal ve siyasal durumlara göre değiştirmekte, bir kısmı, ayetlerden rahatsızlık duyarlarken, diğer bir kısmı, inandıklarını iddia etmelerine rağmen, ayetlere karşı umursamaz bir tavır takınmaktadırlar. Kur’an, bütün bu grupları, kâfirler, müşrikler, münafık ve fasıklar olarak sıfatlandırmaktadır.

“İnsanlar bir tek ümmet idi; sonra Allah, peygamberleri, müjdeciler ve uyarıcılar olarak gönderdi. Onlarla beraber, anlaşmazlığa düştükleri konularda insanlar arasında hükmetmek üzere, içinde gerçekleri taşıyan Kitabı indirdi. Kendilerine Kitap verilmiş olanlar, kendilerine açık deliller geldikten sonra, sırf aralarındaki kıskançlıktan ötürü onda anlaşmazlığa düştü(ler). Bunun üzerine Allah, kendi izniyle iman edenleri, onların üzerinde ayrılığa düştükleri gerçeğe iletti. Allah, dilediğini hidayete iletir.” (Bakara, 213)

Kibir ve azgınlık, farklı olma duygusu, üstünlük kurma düşüncesi, kimi korku ve endişelerin taşınması nedeniyle insanlardan bazıları, Kur’an ayetlerini ya tamamen inkâr ya da hevalarına göre değiştirip tahrif etmişlerdir. Kur’an üzerine yapılan her tahrif ve değişiklik, tıpkı Kur’an’ın hiç kabul edilmemesi, inkâr edilmesi gibi küfürdür.

Bulundukları hizbi ya da konumu meşrulaştırmak adına, Kur’an ayetlerini tahrif eden kimseler, Hakkı batıla karıştırmış, açık bir sapıklık içerisine girmişlerdir. Hangi gerekçe ile yapılırsa yapılsın, Kur’an ayetlerini tahrif eden kimseler, hevalarını ilah edindikleri gibi, yüce Allah’a da iftira etmiş ve zalimlerden olmuşlardır.

37- Allah'a yalan uyduran ya da O'nun ayetlerini yalanlayandan daha zalim kim olabilir? Onlara Kitaptan nasipleri erişir; nihayet melek elçilerimiz gelip canlarını alırken: ‘Hani Allah'tan başka yalvardıklarınız nerede?’ dediklerinde: ‘Bizden sapıp, kayboldular’ dediler ve kendi aleyhlerine, kendilerinin kâfir olduklarına şâhidlik ettiler.

Yüce Allah’ın indirdiği ayetleri çarpıtıp değiştiren, Hakkı batıla bulaştırıp gerçekleri gizleyen önderlerine karşı ses çıkarmayan, onlara destek olup peşlerinden giden kimseler de en az takip ettikleri belamlar kadar suçlu, günahkâr, kâfir ve zalimdirler.

Müşrikler, hesap günü, dünyada takip ettikleri önderleri, kendilerini bırakacak ve kendi zorlu hesablarının derdine düşeceklerdir. İşte o gün, o müşriklere sorulduğunda: “Allah’tan başka itaat ettikleriniz hani nerede.” diye onlar, “Bizden sapıp kayboldular” diyecekler “kendi aleyhlerinde kâfir olduklarına şahitlik” edecekler.

“(Onların durumu) tıpkı şeytanın durumuna benzer ki insana ‘İnkâr et’ dedi. inkâr edince de: ‘Ben senden uzağım, ben alemlerin Rabbi Allah'tan korkarım!’ dedi” (Haşr, 16)

Dünyada toz kondurmadıkları, körü körüne destek oldukları, her sözünü adeta vahiy gibi kabul ettikleri, ilah edinip sözünden çıkmadıkları kişilerin, o dehşetli günde kendilerini terk etmesi ve kendi küfürlerine tanıklık yapmaları ne kadar çok acıdır.

Düşünme yeteneklerini yitirmiş kimseler, yüce Allah’ın kendilerine gönderdiği yüce Kur’an ellerinde bulunduğu ve bu uyarıcı ayetleri okuyup durdukları halde, hâlâ akıllarını başlarına almıyor, hâlâ kendilerini Müslüman zannederek, sözünden çıkmayıp ilah edindikleri önderlerinin peşlerinden gidiyorlar. Ancak hesap gününde Müslüman olmadıklarına, kâfir olduklarına bizzat kendileri şahitlik yapacaklardır.

Onlar, dünyada zaten Müslüman değil müşriktiler; çünkü onlar dünya hayatında yüce A

llah’ın indirdiği Tevhid dinine değil, kendi hevalarına ya da tabi oldukları kişilerin arzularına ve beşeri sistemlerin yasalarına çağırıyorlardı ki, o kişi ve sistemler zaten şeytani kişi ve düzenlerdi.

“Onlar, O'nu (Allah’ı) bırakıp birtakım dişilerden başkasına çağırmıyorlar ve onlar, asi şeytandan başkasına çağırmıyorlar.” (Nisa, 117)

Gerçeklerin bütün açıklığı ile ortaya konulacağı o hesap günü, dünyada önder edindikleri kişiler, saptırdıklarından kaçsa da kurtulamayacak, yakalanıp getirilecek ve dünyada saptırdıkları kişiler ile beraber, içerisinde ebediyen kalmak üzere cehennneme sürükleneceklerdir.

38- (Allâh) buyurdu: ‘Sizden önce geçen cin ve insan topluluklarıyle beraber ateşin içine girin!’ Her ümmet girdikçe yoldaşına lanet etti; hepsi birbiri ardından orada toplanınca sonrakiler, öncekiler için dediler ki: ‘Rabbimiz, bunlar bizi saptırdılar; bunlara ateşten bir kat daha azap ver!’ (Allâh): ‘Hepsi için bir kat fazla vardır, ama siz bilmezsiniz’ dedi.

Burada önemli bir konuya dikkat çekilmektedir; “cin ve insan topluluklarıyle beraber ateşe girin” denilmektedir. Bu, Nas suresinde kendilerinden Allah’a sığınılması istenen, insanları saptırmak için onların göğüslerine fısıldayan şeytanın yardımcıları olan cin ve insanlar ile onlara tabi olan kimselerdir.

“Hepsini bir araya toplayacağı gün onlara: ‘Ey cinler topluluğu, siz insanlarla çok uğraştınız.’ denir. Onların insan dostları derler ki: ‘Rabbimiz, birbirimizden yararlandık ve bize verdiğin sürenin sonuna ulaştık.’ (Allah da) buyurur ki ‘Durağınız ateştir. Allah'ın, dilemesi hariç, orada ebedi kalacaksınız.’ Şüphesiz Rabbin hakimdir, bilendir.” (En’am, 128)

Yüce Allah’a isyan edip şirk koşanlar, aslında cin ve insanlardan olan şeytanların ayartması ile küfre ve şirke düşmüşlerdir. Bu nedenle onlar, kıyamet günü bir araya toplatılacaklar, sorgulanacaklar ve dünyada beraber oldukları gibi, o günde beraber cehenneme gireceklerdir.

Buradaki, “Durağınız ateştir. Allah'ın, dilemesi hariç, orada ebedi kalacaksınız.” ifadesi, yüce Allah’ın dışında hiç kimse, ateşte yananları çıkaramayacak, çıkarmaya güç yetirmeyecektir. Yüce Allah (cc) da, onların orada ebediyen kalacaklarını bildirdiğine ve yüce Allah (cc), Kur’an’da bu sözünü belirttiğine göre onlar, orada ebedi kalacaklardır.

Dünya hayatında şeytani düzenleri desteklemeye, gayri İslâmi kurum ve kuruluşlara girmeye insanları çağıranlar ve onlara tabi olanlar, kıyamet günü, birbirlerini suçlayacaklar, birbirlerini lanetleyeceklerdir. Ancak iş işten çoktan geçtiği için artık birbirlerini lanetlemeleri onlara hiçbir fayda sağlamayacaklardır; oysa dünya hayatında, birbirlerini lanetleyip birbirlerinden ayrılsalardı, o kendileri için daha hayırlı olacaktı.

Dünya hayatında kendilerine (Allah indinde) şefaatçi olması için ilah edindikleri önderleri ile o gün birbirlerine düşman olacaklardır.

“Kendilerine destek olsunlar diye Allah'tan başka ilahlar edindiler. Kesinlikle (onlar) bunların tapmalarını inkar edecekler ve bunlara zıd (düşman) olacaklardır.” (Meryem, 81-82)

Dünyada dost olanlar, kıyamet günü birbirlerine düşman olacaklar, birbirlerinin sapıklıklarını dile getireceklerdir. Ancak bu tartışıp birbirini suçlamaları, onlara hiçbir fayda sağlamayacaktır.

“O beni, bana gelen Zikirden saptırdı; zaten şeytan insanı yapayalnız ve yardımcısız bırakır.” (Furkan, 29)

“Yanındaki arkadaşı dedi ki: ‘Rabbimiz, ben onu azdırmadım zaten o kendisi derin bir sapıklık içinde idi.” (Kaf, 27)

Aslında Allah’tan başka tapınılanlarla onlara tapanlar arasında hiçbir fark yoktur; hepsi de Rab’lerine şirk koşmuş, müşrik olmuşlardır. Bu nedenle azapta da aralarında bir fark gözetilmeyecek, hepsi cehenneme sürüleceklerdir.

39- Öncekiler de sonrakilere dediler ki: ‘Sizin bize bir üstünlüğünüz yok, o halde siz de kazandıklarınıza karşılık azabı tadın!’

Aynı özelliklere sahip kişilerin, birbirlerini ilah edinmeleri kadar cahilce bir şey olamaz. Aynı mayadan yaratılan, aynı duygulara sahip olan, aynı davranışları sergileyen ve ölümlü olan kişilerden bir kısmına üstünlük verilerek ilahlaştırılması kabul edilemez bir şeydir. Tapan ve tapınılanlar da sonuç itibari ile eksik ve aciz kimselerdir. Bunların, birbirlerine üstünlük atfetmeleri, küfür ve azgınlıktan başka bir şey değildir.

Allah’tan başka tapınılanlar da, onlara tapanlar da asıl itibarı ile yüce Allah’ın ayetlerini yalanlamışlar ve o ayetlere iman etmemişlerdir. İnsanları, yüce Allah’ın ayetlerine değil de kendilerine davet edenler, kendilerine çağırdıkları insanlar üzerinde ilahlık taslamışlar, onlara itaat edenler de onları ilah edinmişlerdir. İşte onların azapları çok korkunç olacak ve o azap içerisinde ebediyen kalacaklardır.

40- Bizim ayetlerimizi yalanlayan ve onlara inanmağa tenezzül etmeyenler var ya, işte onlara gök kapıları açılmayacak ve deve, iğne deliğinden geçinceye kadar onlar cennete giremeyeceklerdir! İşte suçluları böyle cezalandırırız.

41- Onlar için cehennemden bir döşek ve üstlerinde de (ateşten) örtüler vardır. İşte zalimleri böyle cezalandırırız!

Yüce Allah (cc) adildir

Yüce Allah (cc), adalet sahibidir; kıyamet günü herkes, dünyada yaptıklarına göre hak ettiğini alacaktır. Dünya hayatını ebedi zannedip yeryüzünde bozgunculuk yapan, Rab’lerinin gönderdiği ayetleri yalanlayan ya da inandıklarını iddia ettikleri halde o ayetler doğrultusunda hayatlarını düzenlemeyen kimseler, yaptıklarının karşılığı olan azabı tadacaklar ve içerisinde ebedi kalmak üzere cehenneme sürüleceklerdir.

Yüce Allah (cc), adil sıfatı gereği, her hak sahibine hakkını verecektir. O, insanlara dünya hayatında uyacakları kuralları bildirmiş, bu gönderdiği hükümlere karşı kim nasıl bir tavır takınmış ise onlara, ona göre karşılık verecektir. Gönderdiği ayetleri inkâr edenleri, önemsemeyenleri, bir kısmını alıp bir kısmını alanları, Hakkı batıla bulayıp gerçekleri gizleyenleri, bir önceki 40-41. ayetlerde belirtildiği üzere cehenneme atacağını bildiren yüce Allah (cc), gönderdiği ayetlere tam teslim olanları da mükâfatlandıracağını müjdelemiştir.

İman edip hayatlarını iman ettikleri Tevhidi esaslara göre düzenleyenler, Rablerinin rızası doğrultusunda yaşayıp bu uğurda başlarına gelene sabredenler, Rab’leri tarafından içerisinde ebedi kalmak üzere cennetlerle ve en güzel nimetlerle mükâfatlandırılacaklardır.

42- İnanıp iyi işler yapanlar, -ki hiç kimseye gücünün üstünde bir şey yüklemeyiz- işte onlar cennet halkıdır, onlar orada ebedi kalacaklardır.

Kur’ani hükümler, hiçbir şekilde kişiye, gücü üzerinde bir mükellefiyet yüklemez. Yüce Allah (cc), yarattığı kullarının ne kadar sorumluluk yükleneceklerini bildiğinden onlara ancak kaldırabilecekleri sorumluluğu yükler ve bunun gereğinin yapılmasını onlardan ister. Rab’lerinin kendilerine gönderdiği ilahi mesajın gereğini yapanları yüce Allah (cc), cennetlere koyacaktır.

43- Göğüslerinden kinden ne varsa hepsini çıkarıp atmışızdır; altlarından ırmaklar akmaktadır; ‘lutfedip bizi buraya getiren Allah'a hamdolsun, Allah bizi getirmeseydi, biz bunu bulamazdık! Rabbimizin elçileri, gerçeği getirmişler’ dediler. Onlara: ‘İşte size cennet; yaptıklarınıza karşılık o size miras verildi’ diye seslenildi.

Cennet, elbette insanın yalnızca kendi çabası ile kazanılacak bir mükâfat değildir; insanın gayret etmesi ve yüce Allah’ın rahmeti ile elde edilebilecek bir mükâfattır. Bu nedenle insanın, öncelikle Rabb’inin emrettiği ölçüler içerisinde hareket etmesi gerekir. Tevhidi esaslara iman edip kendilerine bildirilen ölçüler içerisinde hareket edenlere yüce Allah (cc), Rahim sıfatı gereği olarak, yaptıklarının çok çok daha fazlasını verecektir.

Yüce Allah (cc), inkârcı kâfir, müşrik, münafık, fasık ve mürtedlere işledikleri suçların cezasını, adil sıfatının gereği olarak, misli ile verirken, iman edenlere, yaptıklarının karşılığını, Rahman ve Rahim sıfatlarının gereği olarak kat kat vermektedir.

“Kim iyilik getirirse, ona o(getirdiği)nin on katı vardır; kim kötülük getirirse, sadece onun dengiyle cezalandırılır, onlar haksızlığa uğratılmazlar.” (En’am, 160)

“Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, her başağında yüz dane olmak üzere yedi başak veren bir danenin durumu gibidir. Allah dilediğine kat kat verir. Allah(ın lutfu) geniştir, bilendir.” (Bakara, 261)

“Allah zerre kadar haksızlık etmez, zerre miktarı bir iyilik olsa onu kat kat yapar ve kendi katından da büyük bir mükâfat verir.” (Nisa, 40)

“Ancak iman edip salih amel işleyenler; onlar için kesintisiz bir mükâfat vardır.” (Tin, 6)

İşte bu kesintisiz, mükâfatlar gereği mü’minlere cennet verilmiş, onlara orada her çeşit nimet sunulmuştur. Bu nedenle cennet ve oradaki nimetler, yalnızca kişinin kendi yaptıkları ile elde edilebilecek bir değer değildir. Nitekim cennet ehli bu gerçeği şöyle açıklamaktadır.

“Lutfedip bizi buraya getiren Allah'a hamdolsun, Allah bizi getirmeseydi, biz bunu bulamazdık!” (A’raf, 43)

“O (Rab) ki lutfuyla bizi durulacak yurda kondurdu; orada bize ne bir yorgunluk ve ne de orada bize bir usanç dokunur.” (Fatır, 35)

“(Cennet ehli,) ‘Bize verdiği sözü yerine getiren ve bizi dilediğimiz yerinde oturacağımız bu cennet yurduna varis kılan Allah'a hamdolsun. (Allah için) çalışanların ücreti ne güzeldir!’ dediler.” (Zümer, 74)

Mü’minlere verilen mükâfatlar, yüce Allah’ın Kur’an’da kullarına verdiği sözün sonucudur. Yüce Allah (cc), Kur’an’da ne vadetmiş ise kıyamet günü onların hepsini yerine getirecektir. Çünkü O, verdiği sözden caymaz.

“Rabbimiz bize, elçilerine vadettiğini ver, kıyamet günü bizi rezil, perişan etme; zira Sen verdiğin sözden caymazsın!” (Al-i İmran, 194)

Mü’minler, Rab’lerinden bir lütuf olarak kendilerine vadedilen mükâfatlara ulaşmışlar, mutluluk içerisinde orada yaşarlarken cehennemde bulunanlara seslenirler ve onların durumunu sorarlar.

Mü’minlerin cennetlerdeki durumları

Mü’minler, dünya hayatında “birbirlerine karşı merhametli” oldukları gibi ahiret gününde de “Göğüslerinden kinden ne varsa hepsi çıkarılmış” mükâfatlandıkları cennetlerde birbirlerini “Selamlamaktadırlar.” Müslümanlar arasındaki bu güzellik, sevgi ve saygı, imanlarının onlara kazandırdığı güzellikten kaynaklanmaktadır.

Oysa küfür cephesini oluşturan kâfirler ve diğer günahkârlar, dünya hayatında birbirleriyle sömürüye ve karşılıklı çıkara dayalı bir ilişki içerisinde bulundukları için kıyamet günü bu çıkarları biteceğinden birbirlerine düşman olacaklar ve yüce Allah’tan ‘Rabbimiz, bunlar bizi saptırdılar; bunlara ateşten bir kat daha azap ver!’ diyerek biri diğerinin azabının artırılması için şikâyetçi olacaktır.

“Dediler ki: ‘Rabbimiz, biz beylerimize ve büyüklerimize uyduk da bizi yoldan saptırdılar. Rabbimiz, onlara iki kat azap ver ve onlara büyük bir lanet eyle!” (Ahzab, 67-68)

“Rabbimiz, bunu bizim önümüze kim getirdiyse onun ateşteki azabını bir kat daha artır’ dediler.” (Sad, 61)

Ancak o gün, hiçbir mazeret fayda vermeyecek ve onlar, orada dünyada uyarıldıkları gerçeklerle yüzyüze gelmişlerdir.

44- Cennet halkı, ateş halkına seslendi: ‘Rabbimizin bize vadettiğini biz gerçek bulduk; siz de Rabb’inizin size vadettiğini gerçek buldunuz mu?’ (onlar da): ‘Evet’ dediler ve aralarından bir ünleyici: ‘Allah'ın laneti zalimlerin üzerine olsun’ diye ünledi.

45- Onlar ki Allah'ın yolundan menedip, onu eğriltmek isterler, ahireti de inkâr ederlerdi.

Sözüne sadık olan yüce Allah (cc), Kur’an’da kullarına vadettiklerini o gün, bir bir yerine getirecek ve hiç kimseye zulmetmeyecektir. Dünya hayatında Allah’ın yoluna engel olup insanların Tevhidi esaslara yönelmesine engel olan, çeşitli yollarla insanları Hak yoldan çeviren kimseler, Rab’lerinin kendilerine vadettiği cehenneme gireceklerdir.

“Sakın, Allah'ı, elçilerine verdiği sözden cayar sanma! Çünkü Allah daima üstündür, öc alandır!” (İbrahim, 47)

Yüce Allah (cc), vadettiğini yerine getirmiş, inkârcıları ve günahkâr sapıkları hak ettikleri acı azapla cezalandırmış, içerisinde ebedi kalmak üzere, cehenneme sokmuştur.

A’raf’ta bulunanlar kimlerdir?

46-47- İki taraf arasında bir perde ve A'raf üzerinde de hepsini (cennetlikleri ve cehennemlikleri yüzlerindeki) işaretleriyle tanıyan erkekler vardır. (Bunlar), henüz cennete girmemiş olan fakat girmeyi bekleyen, cennet halkına: ‘selam size’ diye seslendiler. Gözleri ateş halkı tarafına çevrildiği zaman da; ‘Rabbimiz, bizi şu zalim toplulukla beraber bulundurma!’ dediler.

A’raf’ta bulunanlar hakkında birçok rivayetler yapılmıştır; rivayetlerin çoğu birbirleri ile çelişmektedir. Bu rivayetlerin bazılarında, A’raf’ta bulunanların melekler ve peygamberler oldukları ifade edilirken diğer bazı rivayetlerde kötülük ve sevapları eşit olan kimseler ya da Allah yolunda öldürülen asiler veyahut da mü’minlerin çocukları oldukları ifade edilir.

Bir kısım müfessirler de A’raf’takilerin, Hz. Adem (as)’dan günümüze kadar gelen nesillerin içerisinde bulunan, insanları yüzlerinden ve makamlarından tanıyan yüce Allah (cc) tarafından görevlendirilmiş şahitler olduklarını iddia ederler. Bu konuda, değişik iddialar ileri sürenlerin hepsi, kendi iddialarını ispat sadedinden deliller de ileri sürmektedirler. (Bu konudaki belli başlı tefsirler; Taberi, İbn Kesir, Hazin, Tabersi, İzzet Derveze)

A’raf’takilerin, melekler ve peygamberler oldukları iddiası, ayetle çelişmektedir; çünkü A’raf’takiler, yüce Allah’a yalvararak; ‘Rabbimiz, bizi şu zalim toplulukla beraber bulundurma!’ demektedirler. Bu da orada bulunanların, melek ya da peygamber olmadıklarını göstermektedir.

A’raf’takilerin, mü’minlerin çocukları olduğu iddiası da, çocukların, masum ve günahsız oluşları nedeniyle ve zorbaların, dünyada yaptıkları alaylı sözleri idrakları etme durumları nedeniyle uygun düşmemektedir. Allah yolunda öldürülen asiler konusu da Mürtedlerin, Kur’an’da kâfir olarak tanımlanmaları nedeniyle oradakilerin asi olması sözkonusu değildir.

“Gözleri ateş halkı tarafına çevrildiği zaman da; ‘Rabbimiz, bizi şu zalim toplulukla beraber bulundurma!’ dediler.” Bu yakarış, cennet ve cehenneme gidecekleri kesin olmayan kişilerin Rab’lerinden yardım talepleridir. Bu da gösteriyor ki A’raf’ta bulunanlar, her toplum içerisinde yaşayan ve o toplumları tanıyan, şirk koşmamakla beraber, günah ve sevapları eşit olan kimselerin olması muhtemeldir. Çünkü yüce Allah (cc), büyük günahlardan kaçınanların, küçük günahlarını bağışlayacağını bildirmiştir. Bu da orada bulunanların, Saffat suresinde de geçtiği üzere, kuvvetli bir ihtimalle, o toplumlar içerisindeki iyi kimseler oldukları anlaşılmaktadır.

“Dedi ki; ‘Bakar mısınız?’ baktı onu cehennemin ortasında gördü. Tallahi, sen az daha beni de alçaltacaktın, Rabbimin nimeti olmasaydı, şimdi ben de (oraya) getirilenlerden olurdum” dedi.” (Saffat, 54-57)

Bu ayetten, A’raf’ta bulunan kimseler, cehennneme girecek kişilerle daha önce dünya hayatında teşri mesai yaptıkları ve bu ilişkileri sırasında, cehenneme gidecek kişinin, dünya hayatında A’raf’ta bulunan bu kişi ya da kişileri Allah yolundan saptırmaya çalıştığı anlaşılmaktadır. Aşağıdaki ayette de görüleceği üzere, karşılıklı konuşan bu kimseler, dünya hayatlarında birbirlerini oldukça iyi tanımaktadırlar.

48-49- A'raf halkı, yüzlerindeki işaretleriyle tanıdıkları birtakım adamlara da seslenerek dediler ki: ‘Ne topluluğunuz, ne de büyüklük taslamanız size hiçbir yarar sağlamadı. Allah onları hiçbir rahmete erdirmeyecek diye yemin ettiğiniz kimseler bunlar mıydı? (Cennetliklere dönerek): ‘Girin cennete, artık size ne korku vardır, ne de siz üzüleceksiniz!’ dediler.

Hem cennettekileri, hem de cehennemdekileri tanıyan A’raf’ta bulunan kimseler, cennettekilere selam verirlerken cehennemde bulunanlara, dünyadaki zorbalıklarını, Müslümanlara bakışlarındaki küçümsemeleri hatırlatmakta ve onlarla bulundurmaması için yüce Allah’a dua etmektedirler.

Kur’an’da bu konuda açık bir bilgi bulunmadığına göre A’raf’ta bulunanların kim olduklarını en iyi alemlerin Rabb’i bilir.

Beraber olunacak kişileri iyi seçmek

‘Rabbimiz, bizi şu zalim toplulukla beraber bulundurma’ Kur’an, iman edenlerin, kimlerle beraber bulunacaklarını ve kimlerle beraber olamayacaklarını açık bir şekilde açıklamıştır. İnsanlar, dünya hayatında kimlere yakınlık duymuş ve kimlerle beraber olmuşlarsa kıyamet günü de onlarla beraber bulunacak, beraber bulundukları kişilerin ceza ve mükâfatlarına ortak olacaklardır.

Yüce Allah (cc), iman edenlerin kimlerle beraber bulunup kimlerden ayrılacaklarını çok açık bir şekilde bildirmiş, iman edenleri bu konuda uyarmıştır.

“Ey inananlar, Allah'tan korkun ve sadıklarla beraber olun.” (Tevbe, 119)

“Nefsini, sabah akşam, rızasını isteyerek Rablerine davet edenlerle beraber tut (onlarla beraber ol); gözlerin, dünya hayatının süsünü isteyerek onlardan başka yana sapmasın. Kalbini bizi anmaktan alıkoyduğumuz hevasına uyan ve işi hep aşırılık olan kişiye itaat etme.” (Kehf, 28)

Mü’minler, Kur’an’ın birçok ayetinde bildirildiği üzere, mü’minlerle beraber olmak, onlarla velayet, kardeşlik ve sırdaşlık hukukunu oluşturmakla mükelleftirler. Hiçbir neden ve gerekçe, mü’minlerin mü’minleri bırakıp kâfirleri dost edinmelerine delil olamaz. Bu nedenle iman edenler, kesinlikle kâfirlerle beraber bulunamaz, onlarla cemaat oluşturamaz, onları veli ve sırdaş edinemezler.

Kâfirlerle beraber bulunan bir kimsenin, mü’minlerle ve yüce Allah (cc) ile hiçbir dostluğu olamaz.

“Mü'minler, mü’minleri bırakıp kâfirleri dost edinmesin; kim böyle yaparsa Allah ile bir dostluğu kalmaz. Ancak onlardan (uzaklaşıp) korunmanız başka; Allah sizi kendisinden sakındırır, dönüş Allah'adır.” (Al-i İmran, 28)

“Ey inananlar, mü'minleri bırakıp kâfirleri dost tutmayın! Allah'a, aleyhinizde olacak açık bir delil vermek mi istiyorsunuz?” (Nisa, 144)

Mü’minlerin, kâfirleri değil dost edinmeleri, onlara en küçük bir sevgi bile besleyemezler. Çünkü mü’minleri bırakıp kâfirlere sevgi duyanlar, kendi aleyhlerinde yüce Allah’a bir delil vermişler ve bu kimseler kendi ateşlerini kendi elleriyle hazırlamışlardır.

“Sakın zulmedenlere meyletmeyin, sonra size ateş dokunur; sizin Allah'tan başka dostlarınız yoktur. Sonra size yardım edilmez.”(Hud, 113)

Kişi, dünya hayatında kimlerle beraber olmuş ya da olmak istemişse ve kimlerle dostluk kurmuş, kimlere sevgi beslemiş ise, ahiret gününde onlarla beraber olacaktır. ahirette kimlerle beraber olunacağı, dünyada kimlerle beraber olunacağından geçmektedir.

50- Ateş halkı, cennet halkına: ‘Suyunuzdan veya Allah'ın size verdiği rızıktan biraz da bizim üzerimize akıtın’ diye seslendiler. (Onlar da) dediler ki; ‘Allah, bu ikisini kâfirlere haram etmiştir."

Dünya hayatında, yiyecek beğenmeyen, saçıp savuran, ihtiyaç sahiplerinin ihtiyaçlarını gidermeyen ve yoksulların yiyeceklerine burun kıvıranlar, ahiret hayatında iman eden yoksullara verilen yiyecek ve içeceklere hasretle bakacaklar ve onlardan yiyecek ve içecek isteyeceklerdir. Ancak yüce Allah (cc), cennet ehlinin yiyeceklerini kâfirlere, müşrik, fasık ve mürtedlere haram kılmıştır. Kâfir ve müşriklerin yiyecekleri ancak zakkumdur.

“Ağırlanmak için bu mu hayırlı, yoksa zakkum ağacı mı? Biz onu zalimler için bir fitne yaptık; o, cehennemin dibinde çıkan bir ağaçtır. Tomurcukları, şeytanların başları gibidir. Onlar, ondan yiyecekler ve karınlarını onunla dolduracaklardır, sonra onların, bunun üzerine kaynar su karıştırılmış bir içkileri vardır.” (Saffat, 62-67)

İnsanların cehenneme giriş nedenleri

Cennete girmek nasıl sebepsiz değilse, oraya girmek için nasıl bir bedel ödeniyorsa ve yüce Allah’ın bildirdiği Tevhidi esaslara göre hayat bir düzenleniyorsa, aynı şekilde cehenneme girmek de sebepsiz değildir.

51- Onlar ki dinlerini bir eğlence ve oyun yerine koydular ve dünya hayatı kendilerini aldattı. Onlar, bu günleriyle karşılaşacaklarını nasıl unuttular ve ayetlerimizi bile bile nasıl inkâr ediyor idilerse, biz de bugün onları öyle unuturuz!

“Dediler ki: ‘Biz namaz kılanlardan olmadık, yoksula da yedirmezdik, gaflete dalanlarla birlikte dalardık, ceza gününü yalanlardık. İşte böyle iken ölüm bize gelip çattı.” (Müddessir, 43-47)

Kur’an’da, insanların cehenneme giriş nedenlerine bakıldığında bu kimselerin, iman ettiklerini iddia ettikleri dinlerini önemsemeyip hafife aldıkları, hevalarını ve beşeri kanunları yüce Allah’ın hükmüne tercih ettikleri, şirk koşup zina yaptıkları, hayatlarını oyun ve eğlence içerisinde geçirdikleri, dünya hayatını ebedi sanıp ahireti unuttukları, dünyayı ahirete tercih ettikleri, yetime, yoksula haklarını verip infak etmedikleri, namazı gereği gibi ya da hiç kılmadıkları görülmektedir.

Kur’an, hayat bütünlüğüne uygun ayetlerden müteşekkildir.

Kur’an, hayat ve Kâinat içinde yer alan insanın, kâinattaki diğer varlıklarla uyumlu bir hayat sürmesi için yüce Allah (cc) tarafından, insan hayatının her alanını ilgilendiren konuları apaçık bir şekilde bildirmiştir. Yüce Allah (cc) Kur’an’ı, (haşa) rastgele ifadeler manzumesi olarak değil, kâinattaki hayata uyumlu bir şekilde göndermiştir. Bu nedenle Kur’an’daki ayetlerin hiçbiri, kâinat ve hayat içerisinde bir aykırılığa neden olmaz.

52- Gerçekten onlara, ilmi olarak açıkladığımız, inanan bir toplum için yol gösterici ve rahmet olan bir Kitap getirdik.

Kur’an, insan tabiatına uygun olduğu, insanın güç yetirebileceği hükümleri vazettiği gibi, bugün ilim olarak adlandırılan, eşyanın tabiatına da uygun ve uyumludur. Kur’an, insana yalnızca yol gösterip belli ibadetleri yapmasını bildirmez, aynı zamanda insanın yaratılışını, yaratılış mayasını ve aşamalarını, yerde, göklerde ve bunlar arasında bulunan her şeyin yaratılış nedenini ve hareketlerindeki düzenliliği anlatır. İşte bu nedenle Kur’an, akıl sahiplerine hitap eder ve onların ayetleri düşünmelerini ister.

Kur’an, insana yol gösterirken, hayatın gerçeklerinden onu koparmaz, tam aksine onu hayatı düşünmeye, incelemeye, yaratılışın gayesini bilmeye, görev ve sorumluluğunu idrak etmeye, hayatın sonunda nelerle karşılaşacağını tefekkür etmeye teşvik eder. İşte bütün bu nedenlerle Kur’an, insan için yol gösterici bir klavuzdur.

Kur’an, her konuda olduğu gibi, insanların Tevhidi gerçeklere davet edilmesini de bir bilgiye göre yapılmasını emreder. Bilgi ile yapılmayan bir davet, ancak kişiyi şirke sokar.

“De ki: ‘İşte benim yolum budur; Allah'a basiretle davet ederim; ben ve bana uyanlar (da), Allah'ın şanı yücedir, ben müşriklerden değilim." (Yusuf, 108)

Kur’an’a dayanmayan, Kur’ani gerçekleri olduğu gibi ortaya koymayan, Kur’an’ın öncelediği konuları öncelemeyen her davet, öncelikle daveti ortaya koyanı, daha sonra bu davete icabet edenleri şirke sokar, müşrik yapar. Bu nedenle Kur’an’a iman etmek kadar, onu insanlara ulaştırmak da çok hassasiyet gerektiren bir husustur.

Kur’ani gerçekleri çarpıtanlar, hevalarına göre teviller yaparak, kendileri şirke düştükleri gibi insanları da saptırmaktadırlar. Kıyamet günü ,Kur’an ortaya konulup gerçekler bir bir açıklandığı zaman işte o gün, iş işten çoktan geçmiş olacak ve o saptırıcılar, kendilerini kurtaracak bir yardımcı arayacaklar ya da dünyaya geri döndürülüp Kur’an’ı doğru anlamak, yaşamak ve anlatmak için fırsat isteyecekler. Ancak onlara bir daha dönüş içiçn fırsat verilmeyecektir.

53- İlle onun tevilini mi gözetiyorlar? Onun tevili geldiği gün, önceden onu unutmuş olanlar derler ki: ‘Doğrusu Rabbimizin elçileri gerçeği getirmiş. Şimdi bizim şefaatçilerimiz var mı ki bize şefaat etsinler, yahut tekrar geri döndürülmemiz mümkün mü ki, (eski) yaptıklarımızdan başkasını yapalım?’ Onlar, kendilerini ziyana soktular ve uydurdukları şeyler, kendilerinden uzaklaştı.

İnsanın, kendi eliyle kendisine zarar vermesi kadar ahmakça bir şey olamaz. Önünde apaçık gerçekler dururken insanın bunu görmemesi ve karanlığı seçip kör bir şekilde hayatını yaşaması acınacak bir durum. Bazı kimseler, Kur’an’ın, bütün gerçekleri açıklayacağı günü düşünmeden, hevaları doğrultusunda hareket ederek Kur’an’ı hevalarına göre yorumlamakta ve bir çoğu da bile bile ayetleri çarpıtmaktadırlar. Bu kimseler, kendileri sapıklık içerisine düştükleri gibi insanlardan bir kısmını da aldatmaktadırlar.

Kur’an üzerine oynanan oyunların başında, yüce Allah’ın en güzel örnek olarak verdiği ve ancak onun örnek alınması halinde Kendisinin razı olabileceğini buyurduğu Rasulullah (as)’ı, namazı hafife alıp inkâr etmek, ayetleri yanlış anlamlandırmak ve Kur’an’ın öncelikli olarak emrettiği Tevhidi esaslarını gizlemek ya da kabul etmemek gelmektedir.

Yüce Allah (cc), Kur’an ayetleri konusunda bilgisizce konuşan kimselerin ancak kaba şaytanlara uyduklarını bildirmektedir. Günümüzde şeytana uyan kimseler, Kur’an ayetlerini hevalarına göre açıklayarak Allah’ın ve rasullerinin üzerlerine iftiralar atmaktadırlar.

“İnsanlardan kimi, Allah hakkında bilmeden tartışır ve her kaba şeytana uyar.” (Hac, 3)

Şeytana uyan bazı kimseler, Allah rasullerinden mektup aldıkları yalanını söylerken başka birileri, salat kavramının, namaz olmadığını ibadetin, yeryüzünde gezip tozmak olduğunu söyleyerek tıpkı ataları şeytan gibi insanların, Rab’lerine ibadet ve secde etmelerine engel olmaya çalışmaktadırlar. “Onun tevili geldiği gün, önceden onu unutmuş olanlar derler ki: ‘Doğrusu Rabbimizin elçileri gerçeği getirmiş. Şimdi bizim şefaatçilerimiz var mı ki bize şefaat etsinler, yahut tekrar geri döndürülmemiz mümkün mü ki, (eski) yaptıklarımızdan başkasını yapalım?”

Yaratan ve hüküm koyan yalnızca yüce Allah’tır

Yaratma ve hüküm, birbirini tamamlayan iki önemli kavramdır. Bu iki kavram, rububiyet ve meliklik sıfatlarının gereğidir. Yaratan kim ise, yarattıkları üzerine hüküm koymak da yalnızca onun hakkıdır. Rububiyeti elinde bulunduran yüce Allah (cc), Meliklik sıfatının da yalnızca Kendisinde olduğunu bildirmektedir.

54- Rabbiniz o Allah'tır ki; gökleri ve yeri altı günde yarattı, sonra Arşa istiva etti (tahta kuruldu. O), geceyi, durmadan onu kovalayan gündüzün üzerine bürüyüp örter. Güneşi, ayı ve yıldızları buyruğuna boyun eğmiş vaziyette (yaratan O'dur). İyi bilin ki, yaratma ve emir O'nundur; alemlerin Rabbi Allah, ne uludur!

Gökleri, yeri ve içindekileri kısa bir süre içerisinde yaratıp onlar üzerinde tek hükümran olan yüce Allah (cc), mülkünde ve yarattıkları üzerinde bir başkasına hüküm hakkı tanımamaktadır. Yüce Allah’ın yarattıkları üzerine hüküm koymak, azgınlıkta sınır tanımamak, tuğyan etmek ve yüce Allah’a karşı isyan edip ve savaş açmaktır.

Kendilerine bile fayda ve zarar verme gücüne sahip olmayan, kendileri acziyet içerisinde bulunan, geleceğin kendisine ne getireceğini bilmeyen zavallı beşerin, yüce Allah’a ait olan Meliklik sıfatını gasbetmesi, küfür ve tuğyanında sınır tanımamasıdır.

Azgınlık, kişinin kendi konumunu, yaratılışını ve yaratılış gayesini bilmeden kendisini, her şeyi yapmaya muktedir görmesi, kendisine Rabb’i tarafından gönderilen hükümleri tanımaması, bu hükümleri hiçe sayarak insanlar üzerine hüküm koymaya kalkışmasıdır. İnsanların üzerine hüküm koymak, ilahlık iddiasına kalkışmaktır.

Yüce Allah’a ait olan sıfatlardan birini ya da bir kaçını başkasına veren, başka kimselerin de bu sıfatlara sahip olabileceğini düşünen kimseler, yüce Allah’a ait olan sıfatlara sahip olduğunu düşündükleri kişi ya da kişileri ilah edinmişlerdir. Yüce Allah’ın hükümlerine rağmen bu sıfatlardan biri ya da birkaç tanesinin kendilerinde bulunduğunu iddia eden kimseler de yeryüzünde bozgunculuk yapmış, tuğyan etmiş, tağut olmuşlardır.

Bozgunculara karşı insanları Tevhidi esaslara davet etmek

Yüce Allah’ın yaratttığı arzda, O’nun kulları üzerine hüküm koyarak yeryüzünde bozgunculuk yapan ve tuğyan edenlere karşı Müslümanlar, Tevhidi esasları insanlara duyuracaklar; insanlar, bu bozguncu tağutlara itaat etmenin küfür olduğu konusunda uyarılacaklardır.

Yüce Allah’a, O’nun gönderdiği ilahi mesaja ve Tevhidi ilkelere iman eden kimseler, gece gündüz, gizli açık bir şekilde insanlara, Uluhiyet, Rububiyet ve Meliklik sıfatlarının yalnızca yüce Allah’a ait olduğunu, bunun Tevhid olduğu gerçeğini anlatacaklardır. Bu gerşekleri insanlara anlatmak ve insanları bu gerçekleri kabul etmeye davet etmek yüce Allah’ı birlemektir.

55- Rabbinize içtenlikle ve gizlice davet edin, çünkü O, haddi aşanları sevmez;

Davet görevi, Risalet tarihinde son Peygamber Hz. Muhammed (as)’a kadar kesintisiz bir şekilde yerine getirilmiştir. Risalet önderleri ve onların izinde giden Tevhid erleri tarafından, karşı gece gündüz, gizli açık denilmeden yapılmış, bozguncuların yeryüzünü ifsad etmelerine karşı, insanlara doğru yol gösterilmiştir.

Yeryüzündeki ifsatçılara karşı davet görevi, iman eden her bireyin üzerine farzdır. Bu görev, iman eden kişinin, tek başına olması halinde birey olarak, başka Müslümanların da var olmaları halinde cemaat olarak yerine getirilecektir. Cemaat içerisinde Müslüman birey, ya bizzat davet görevini üstlenecek ya da davet yapan kardeşlerine destek olacaktır.

“Nefsini, sabah akşam, rızasını isteyerek Rablerine davet edenlerle beraber tut (onlarla beraber ol); gözlerin, dünya hayatının süsünü isteyerek onlardan başka yana sapmasın, kalbini bizi anmaktan alıkoyduğumuz keyfine uyan ve işi hep aşırılık olan kişiye itaat etme.” (Kehf, 28)

Yüce Allah (cc), Müslümanların, topluca Allah’ın ipine sarılarak cemaat olmalarını emrettikten hemen sonra içlerinden bir topluluğun davet görevini üstlenmesini istemektedir. Çünkü hem yeryüzünün düzeltilmesi, hem de Müslüman toplumun kurtuluşu, insanların ilahi mesaja ve Tevhidi ilkelere davet edilmesindedir.

“İçinizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülükten meneden bir topluluk olsun; işte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (Al-i İmran, 104)

Davetin yapılması, elbette yeryüzünde bozgunculuk yapan kâfirlerin hoşlarına gitmeyecektir, ancak Müslüman bireyler, her halukârda davet görevlerini sürdürmelidirler.

“Kâfirlerin hoşuna gitmesede siz, dini yalnız Allah'a halis kılarak davet edin.” (Mü’min, 14)

Davet görevini bırakmak, yeryüzünün ifsad olmasına sebebiyet verir; bu nedenle davet görevi hiçbir şekilde ve şartta terk edilmemeli, sürekli bir şekilde sürdürülmelidir. Çünkü fitne unsurları sürekli bir şekilde yeryüzünü ifsad etmeye çalışmakta, insanları şirk ve küfre davet etmektedirler.

56- Yeryüzü düzeltildikten sonra onda bozgunculuk yapmayın, korkarak ve umarak O'na davet edin. Muhakkak ki Allah'ın rahmeti, iyilik edenlere yakındır.

İslâmi davetin yapılması, Müslüman toplumun Rab’lerinin rahmetine kavuşmalarına neden olduğu gibi, insanlara da bu rahmetin ulaştırılmasını sağlar. Yüce Allah’ın ayetleri, toplumsal sıkıntılara çözüm getirici ve rahmet olduğundan, iman eden ve hayatlarını bu ayetlere göre düzenleyen kimseler, birey olarak huzur buldukları gibi toplum olarak da huzur ve güven bulacaklar, adalet ve eşitlik ilkeleri doğrultusunda yaşayacaklardır.

Yüce Allah (cc), gönderdiği ayetlerin, insanlar için rahmet, şifa ve güzellik olduklarını, davetçilerin rahmet taşıyıcıları olduklarını düşünüp akleden beyinlere, çok güzel bir örnekle adeta nakşetmektedir.

57- O ki rüzgârları rahmetinin önünde müjdeci gönderir, nihayet onlar, ağır ağır bulutları yüklenince, onu ölü bir ülkeye yollarız; onunla su indirir ve türlü türlü meyvalar çıkarırız. İşte ölüleri de böyle çıkaracağız; olur ki bundan ibret alırsınız.

58- Güzel olan ülkenin bitkisi, Rabbinin izniyle çıkar; kötü olandan ise yararsız bitkiden başka bir şey çıkmaz. İşte biz, şükreden bir toplum için ayetleri böyle döndürüp açıklarız.

İlahi mesajın ulaştığı ve uygulandığı her yerde güzellik, rahmet ve bereketler vardır. Bu nedenle yüce Allah (cc), rasullerini rahmet elçileri olarak göndermektedir.

“Biz seni ancak alemlere rahmet için gönderdik.” (Enbiya, 107)

“Ey insanlar, size Rabbinizden bir öğüt, göğüslerde olan(sıkıntılar)a şifa ve inananlara bir yol gösterici ve rahmet gelmiştir.” (Yunus, 57)

“O ki rüzgârları rahmetinin önünde müjdeci gönderir” rüzgârlar, risaleti taşıyan elçilere benzetilmekte, onların, rahmetinin önünde müjdeci gönderilmesi de, iman edecek topluma rahmet olan ayetlerin gönderilmesidir. Bu ayetler vasıtasıyla, yağmurun ölü toprağı diriltmesi gibi, insanları ölü olan kalpleri diriltilecektir. Nitekim yüce Allah (cc) bu konuda şöyle buyurmaktadır.

“Biz o(Kur'â)nı hak olarak indirdik ve o, hak ile inmiştir. Seni de ancak bir müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik.” (İsra, 105)

“Biz sana Kitabı indirdik ki, hakkında ayrılığa düştükleri şeyi onlara açıklayasın ve inanan bir kavim için yol gösterici ve rahmet olsun.” (Nahl, 64)

Kur’an, her çağın insanına yol gösterici ve rahmettir. Bu nedenle iman edenler, bu evrensel ve çağlarüstü Kitabı, insanlara duyurmaya, insanları, Tevhidi esaslara iman etmeye çağırmalıdırlar. Bu çağrı, gece gündüz denilmeden, gizli ve açık olarak sürekli bir şekilde yapılmalıdır. Tıpkı Hz. Nuh (as) gibi, bu çağrı, bir ömrü içine alacak şekilde yapılmalıdır.

Hz. Nuh (as) ve en uzun soluklu davet

950 sene süren Hz. Nuh (as)’ın, her çağa örnek olan Tevhid mücadelesi ile ilgili konu, Nuh suresinde işlenmiştir.

59-60- Andolsun Nuh'u kavmine gönderdik: ‘Ey kavmim, Allah'a kulluk edin, sizin O'ndan başka İlahınız yoktur; doğrusu ben, size büyük bir günün azabından korkuyorum’ dedi. Kavminden ileri gelenler: ‘Biz seni açık bir sapıklık içinde görüyoruz! dediler.

61-63- ‘Ey kavmim, bende bir sapıklık yok, ben alemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir elçiyim; size Rabbimin mesajlarını duyuruyorum, size öğüt veriyorum ve Allah tarafından, sizin bilmediğiniz şeyleri biliyorum. Korunup da merhamete uğramanız için, içinizden sizi uyaracak bir adam aracılığı ile bir Zikir (ilahi uyarı) gelmesine şaştınız mı?’ dedi.

64- Onu yalanladılar, biz de O'nunla berebar gemide bulunanları kurtardık, ayetlerimizi yalanlayanları boğduk! Çünkü onlar kör bir kavim idiler.

Hz. Hud (as)’ın Tevhid Mücadelesi

İnsanın yeryüzüne gönderilmesinden sonra Tevhid mücadelesi, hiçbir dönemde durmamış, aksamamış, sürekli bir şekilde devam etmiştir. Hz. Nuh (as) döneminde çok zor şartlar altında ortaya konulup devam ettirilen Tevhid mücadelesi, Hz. Hud (as) döneminde de aynı şekilde devam ettirilmiştir.

Hz. Hud (as), tıpkı Hz. Nuh (as) gibi, açık ve net bir şekilde insanları, tek ilah olan yüce Allah’a davet etmiş, Tevhidi esasları, hiçbir muğlaklığa meydan vermeden berrak bir şekilde ortaya koymuştur.

65- Ad(kavmin)e de kardeşleri Hud: ‘Ey kavmim, Allah'a kulluk edin, sizin O'ndan başka İlahınız yoktur. (O'na şirk koşmaktan) sakınmaz mısınız?’ dedi.

Risalet önderleri, içerisinde yaşadıkları toplumları, tek İlah olan yüce Allah’ın Uluhiyetini kabul etmeye davet etmişlerdir. Bu davete muhatap olan toplumlar, “Allah'a kulluk edin, sizin O'dan başka İlahınız yoktur” hitabını işittiklerinde neye davet edildiklerini çok iyi biliyor, tavırlarını ona göre belirliyorlardı.

Dünya hayatında, insanların yaşam kurallarını yalnızca yüce Allah (cc) belirler ve insanlar, bu hükümler üzerinde hiçbir değişiklik yapmadan ve onlardan hiçbir sıkıntı duymadan, olduğu gibi kabul edip gereğini yapmakla mükelleftirler. Bu, Uluhiyetin yüce Allah’a ait olduğunun, insanlar tarafından kabul ve tasdik edilmesidir. Bunun dışındaki her değişiklik ve sapma, uluhiyeti yüce Allah’tan başkalarına vermek ve yüce Allah’tan başkasını ilah edinmektir.

Bugün gelinen süreçte, Kur’ani kavramların anlamları, küfür ve şirk unsurları tarafından bulanıklaştırıldığı ve anlamları değiştirildiği için yapılan Tevhidi çağrı, yüce Allah’tan başkalarını ilah edinen insanlar tarafından anlaşılmamakta, doğal olarak da bu Tevhidi çağrıya, istenildiği şekilde icabet edilmemektedir.

Müslümanların arasına karışmış küfür ve şirk temsilcileri Samiri soylu belamlar, Kur’an’ın reddedilmesini, imanın gereği olarak bildirdiği tağuti sistem tarafından yerleştirildikleri şirk ve küfür yuvalarında, Tevhidi esasların anlaşılmaması için ellerinden geleni yapmaktadırlar.

Küfür ve şirk temsilcileri olan Samiri soylu belamlar, puta tapan, Allah’tan başka kanun koyan, insanları kendillerine kulluk ettiren, insanlar üzerinde ilahlık taslayan küfür önderlerinin Müslüman olduklarını iddia etmektedirler. Durum böyle olunca da Tevhid erleri tarafından yapılan Tevhidi çağrı, insanlar üzerinde gereken etkiyi yapmamaktadır.

İlah, Rab, Uluhiyet, Rububiyet ve egemenlik kavramlarını bilmeyen günümüz insanları, kendilerine yapılan Tevhidi çağrıyı anlamamakta, bu nedenle de Allah’tan başka kişileri ilah edinerek onlara kulluk yapmakta, kendilerini Tevhidi esaslara davet eden Müslümanları da, tıpkı önceki putperest önderleri gibi sapıklıkla itham etmektedirler.

66- Kavminden ileri gelen kâfirler dediler ki: ‘Biz seni bir beyinsizlik içinde görüyoruz ve biz seni yalancılardan sanıyoruz!

Küfür ve şirk temsilcileri, Kur’ani kavramların anlamlarını değiştirip Tevhidi esasların anlaşılmasını engelleyince toplum, batılı Hak, Hakkı batıl görmeye başlar ve bunun sonucunda kendilerine ulaştırılan ilahi mesajı anlamayarak reddedecektir. Geçmiş toplumlar, neyi reddettiklerini biliyor ve bilinçli bir şekilde reddediyorlardı; oysa günümüz toplumu, Tevhidi esasları ve neye davet edildiklerini bilmeden, körükörüne bir şekilde reddediyor, kendi yanlarından uydurdukları güçlere itaat ve kulluk yapıyorlar.

“Ad(kavmin)e de kardeşleri Hud: ‘Ey kavmim, Allah'a kulluk edin, O'ndan başka İlahınız yoktur, siz sadece uyduruyorsunuz!’ dedi.

Kendi uydurdukları güçleri, doğru kabul ederek, Hz. Nuh (as)’ı, Hz. Hud (as)’ı ve ondan sonra gelen Risalet önderlerini reddedenler, ilahi mesajı değil, direkt elçileri hedef aldıkları gibi günümüz inkârcıları da aynı yolu takip ederek Tevhid eri Müslümanları hedef tahtasına koyarak eleştiriyor ve reddediyorlar. Üstünlüğü, tağuti sisteminde ve Samiri soylu belamlarda gören insanlar, Tevhid eri Müslümanları sapıklıkla itham edip reddediyorlar.

67-68- Ey kavmim, bende beyinsizlik yok, ben alemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir elçiyim; size Rabbimin mesajlarını duyuruyorum ve ben sizin için güvenilir bir öğütçüyüm.

A’raf suresinin girişinden itibaren, insanların ilahi mesaja davet edilmesi ve davetin merhametle yapılması en öncelikli konu olarak ele alınmaktadır. Bu nedenle Risalet önderleri, kavimlerinin bütün azgınlıklarına rağmen, merhametle Tevhidi esaslara davet ediyor, onlara bir azabın dokunmasından korkuyorlardı.

“Ey kavmim, Rabbinizden mağfiret dileyin, sonra O'na tevbe edin ki gökten üzerinize bol bol rahmet göndersin, kuvvetinize kuvvet katsın; suç işleyerek yüz çevirmeyin!” (Hud, 52)

İnsanlar, kendilerine merhametle duyurulan ilahi mesajı, düşünüp aklederek Rab’lerine iman etmek yerine, elçileri itham etme akılsızlığı ile küfür önderleri ve şirk temsilcileri peşi sıra gidiyorlar.

69- Sizi uyarması için içinizden bir adam aracılığı ile Rabbinizden size bir Zikir gelmesine şaştınız mı? Düşünün ki (Allah) sizi, Nuh kavminden sonra, onların yerine hakimler yaptı, üstelik, yaratılışta, size irilik verdi (sizi daha güçlü yaptı), Allah'ın nimetlerini hatırlayın ki başarıya eresiniz.

Hz.Nuh (as), kendi kavmine, yüce Allah’ın nimetlerini hatırlatarak onları Tevhidi esaslara davet ettiği gibi, Hz. Hud (as) da kavmine, Rab’lerinin kendilerine verdiği nimetleri ve üzerinde bulundukları durumlarını hatırlatmaktadır.

Günümüz toplumları, güç ve kuvvet olarak geçmiş toplumlarla kıyaslanamayacak derecede üstün oldukları gibi, küfür ve azgınlıklarında da o derece ileridirler. O halde günümüz Tevhid erleri de, çok daha fazla bir şekilde Tevhidi esasları insanlara duyurmak için çalışmalı, Tevhidi konular dışında kısır tartışmalara girmemelidirler.

Davetçi Müslümanlar davetlerini, Tevhidi ilkeler üzerinde yoğunlaştırmalıdırlar. Tevhidi esaslara davet, içerin olarak değişmediği gibi, küfür ve şirk unsurları da şekil ve içerin olarak değişmemiştir.

70- Dediler ki; ‘Ya, demek sen, tek Allah'a kulluk edelim ve atalarımızın taptıklarını bırakalım diye mi bize geldin? Eğer doğrulardan isen bizi tehdidettiğin (o azab)ı bize getir!

Geçmiş toplumlar, atalarının üzerinde bulundukları durumu, en doğru olarak kabul edip yüce Allah’ın Uluhiyetini reddettikleri gibi, günümüz toplumları da benzer ifadelerle yüce Allah’ın Uluhiyetini reddetmektedirler.

Yüce Allah’ın uluhiyetini kabul etmeye davet edilen günümüz insanı, çağımızın artık geçmiş dönemler gibi olmadığını, toplumların ilerlediğini, insanların idare ve yönetiminin İslâmi hükümlerle artık mümkün olamayacağını ileri sürmektedirler. Bu insanların, küfür ve şirk üzerinde bulunmalarını sağlayan Samiri soylu belamlar da bunlara destek çıkarak İslâm’ın bir devlet yapısının bulunmadığını iddia ederek küfür ve azgınlıklarındaki aşırılığı ortaya koymaktadırlar.

Tevhid eri Müslümanlar, her halukârda Tevhidi esasları ortaya koymalı, bu esasları hayat prensibi olarak kabul ederek insanlara örnek bir İslâm toplumunun varlığını göstermelidirler. Müslümanlar, Tevhidin zıddı olan şirki, tüm unsurları ile gündeme getirmeli, şirk ve küfür içerisinde bulunanların durumları gözler önüne sermelidirler.

71- Dedi ki: ‘Artık size Rabbinizden bir rics (pislik) ve gazab inmiştir. Allah'ın, kendileri için hiçbir delil indirmediği, sadece sizin ve atalarınızın taktığı isimler hakkında mı benimle tartışıyorsunuz? Bekleyin öyle ise ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim!

Müslüman davetçiler, Kur’ani kavramları ve Tevhid ilkesini net bir şekilde ortaya koymalı, şirk içerisinde bulunanların durumunu insanlara açıklamalıdırlar. İnsanların, üzerinde bulundukları durumun İslâmi olmadığı, yüce Allah’tan başka hüküm koyuculara itaat etmenin şirk ve küfür olduğu, Müslüman davetçiler tarafından insanlara sıklıkla anlatılmalıdır.

Hud (as)’ın Davetinde alınacak dersler

Tevhid şirk mücadelesinde risalet önderleri ve onların izinde giden Tevhid erleri, öncelikle Tevhidi esasları net ve açık bir şekilde ortaya koymuşlar, Hak üzerinde saflarını netleştirmişlerdir. İslâm davetçileri, hiçbir dönemde küfür ve şirkin önde gelenlerinden korkmamışlar, mesajlarını açıkça onlara duyurarak sonucu yüce Allah’a bırakmışlardır.

72- Onu ve O'nunla beraber olanları, bizden bir rahmetle kurtardık, ayetlerimizi yalanlayanların ve inanmayacak olanların ardını kestik.

İnsanların, Rab’lerine şirk koşup azgınlaşmalarına neden olan en önemli etken onların, kendilerini güçlü ve yeterli görmeleri ve sahip oldukları dünyevi değerlerin hiç batmayacağı düşüncesidir.

Hz. Hud (as)’ın kavminin helak edilişi, onların kendilerini güçlü zannetmelerine karşı bir cevap niteliğindedir. Bu, öyle bir ceza ki, kendilerini güçlü zannedenlerin, ne kadar aciz, ne kadar zavallı olduklarını ortaya koymaktadır.

“Ad (kavmi), yeryüzünde haksız olarak büyüklük tasladılar ve: ‘Bizden daha kuvvetli kim var?’ dediler. Onları yaratan Allah'ın kendilerinden daha güçlü olduğunu düşünmediler mi? Bizim ayetlerimizi de inkâr ediyorlardı.

Biz de onlara dünya hayatında rezillik azabını taddırmak için o uğursuz günlerde, üzerlerine dondurucu bir rüzgar gönderdik, ahiret azabı ise daha da rezil edicidir. Onlara hiç yardım edilmeyecektir.” (Fussilet, 15-16)

“Ad da yalanladı, ama azabım ve uyarılarım nasıl oldu? Biz onların üstüne uğursuz mu uğursuz bir günde uğultulu bir kasırga saldık; insanları sanki köklerinden sökülmüş hurma kütükleri imişler gibi koparıp deviriyordu. Benim azâbım ve uyarılarım nasıl oldu?” (Kamer, 18-21)

“Ad (kavmi) ise uğultulu, azgın bir kasırga ile helâk edildiler; (Allah) onu, yedi gece, sekiz gün ardı ardına onların üzerine saldı, o kavmi orada, içi boş hurma kütükleri gibi serilmiş görürsün. Onlardan hiç geri kalan görüyor musun?” (Hakka, 6-8)

Kavmine azabın geliş nedeni

Hz. Hud (as)’ın kavmi, güçlü oldukları düşüncesiyle Rab’lerine şirk koşmuşlar, isyan etmişlerdir. Onlar, sahip oldukları dünyevi değerlerin kendilerine nasıl verildiğini düşünüp şükretmedikleri, bu nimetleri kendilerine veren Rab’lerinin hükümleri doğrultusunda kullanmadıkları ve Rab’lerinden kendilerine gönderilen elçilerine iman etmedikleri için helak edilmişlerdir.

“İşte Ad (kavmi), Rablerinin ayetlerini inkâr ettiler, peygamberlerine karşı geldiler ve her inatçı zorbanın emrine uydular. Böylece hem bu dünyada, hem de kıyamet gününde peşlerine lanet takıldı. Dikkat edin, Ad (kavmi), Rablerini inkâr ettiler; iyi bilin ki, Hud'un kavmi Ad, (rahmetten) uzak olsun.” (Hud, 60)

Kavimlerin helak ediliş nedenlerine bakıldığında bunların, kendilerine gönderilen ayetleri inkâr ettikleri, elçilere karşı geldikleri ve Tevhidi esaslardan yüzçevirip beşeri zorba tağutlara itaat ettikleri görülür. Tevhid eri Müslümanlar, ilahi mesajın emirleri doğrultusunda hareket ettikleri sürece, Sünnetullah, aynı şartlar oluştuğunda bugün de cari olacaktır.

Tağuti sistemlere itaat eden insanlara, Tevhidi esaslar net ve açık bir şekilde duyurulduğu ve insanların, kendilerine ulaşan Tevhidi esasları inkâr ettikleri zaman günümüzde de yüce Allah’ın azabı vuku bulacak, ayetleri inkâr eden insanlar, iman ettikkleri tağuti sistemlerle beraber yok olup gideceklerdir.

Sünnetullah, Hz. Nuh (as) ve Hz. Hud (as)’ın, Tevhidi esaslara davetlerinin sonucunda cari olduğu gibi, daha sonra gelen Risalet önderlerinin davetlerinde de cari olmuş, iman edenler saflarını netleştirince iman etmeyenler, helak edilmişlerdir.

Hz. Salih (as) ve Semud Kavmi

Tevhidi esasların insanlara ulaştırılması, Risalet önderleri tarafından her toplum içerisinde açık ve net bir şekilde olmuştur. Bu davetlere tepkiler ve tepki gösterenler farklılık gösterse de, davetin ortaya konuluşunda hiçbir farklılık görülmemektedir. Bu nedenle yüce Allah (cc), Sünnetullahhta hiçbir değişikliğin olmadığını bildirmektedir.

Tevhidi esaslara karşı çıkan materyalist toplumlarda insanlar, bencil ve hasettirler. Bu nedenle değer yargılarını hep kendi çıkarlarına göre belirlerler. Bencil ve haset olan kimseler, çıkarlarına dokunan her şeyi reddeder, kabul etmezler. Bu materyalist toplumlar, her dömende çıkarları bozulacak düşüncesi ile Tevhidi esaslara karşı çıkmış, Rab’lerine isyan etmişlerdir.

Risalet önderleri ve onların izinde giden Tevhid erleri, içerisinde yaşadıkları toplumların, anlayacakları bir üslup ile ve o toplumların, üzerine titreyip hassasiyet gösterdikleri konulardan hareketle Tevhidi esasları ortaya koymuşlardır.

Hz. İbrahim (as)’ın, putları diline dolaması; Hz. Şuayb (as)’ın, tartı ve ölçüyü öncelemesi; Hz. Musa (as)’ın, Fir’avn’ın egemenliğini sarsması; Ashab-ı Kehf’in, “Göklerin ve yerin rububiyetinin yalnızca yüce Allah’a ait olduğunu haykırması”; Hz. Muhammed (as)’ın, insanların eşit olduğunu söylemesi ve Hz. Salih (as)’ın, devesinin, insanların mal ve sularına ortak olduğunu bildirmesi hep o toplumların üzerine titredikleri konulardır.

Günümüzde Tevhidi esaslar, ancak egemenliğin yalnızca yüce Allah’a ait olduğu, O’nun hükmüne kimsenin ortak olamayacağı, beşeri sistemlerin innsanlara hüküm koyma haklarının bulunamayacağı vurgulanarak açık ve net bir şekilde ortaya konulmalıdır. Ancak bu durumda insanlar, Tevhidin ve şirkin ne olduğunu ve gerçekten iman etmenin ancak Tevhisi esasların kabulü ve şirkin reddedilmesi ile mümkün olabileceğini anlayabilirler.

Kâfirler, çıkarlarına aykırı bir durumda umut besledikleri kişiye düşman olurlar.

Hz. Salih (as), kavmi içerisinde olgun, dürüst, güvenilir bir kişiliğe sahipti; Semud Kavmi onu sevmekte ve onun gelecekte umut verici bir kişi olacağını düşünmektedirler. Hz. Salih (as), onları Allah’ın birliğine davet edince, her dönem inkârcılarının yaptığı gibi, daha bir gün önce güvenilir bulup umut beslediklerini unutup ondan kuşku duymaya başladılar.

“Semud’a da kardeşleri Salih dedi ki: ‘Ey kavmim, Allah'a kulluk edin, O'ndan başka ilahınız yoktur! Sizi yerden inşâ eden ve orada yaşatan O'dur; O'ndan mağfiret dileyin, sonra O'na tevbe edin! Çünkü Rabbim yakındır, (duaları) kabul edendir.

Dediler ki: ‘Ey Sâlih, sen bundan önce bizim aramızda ümit beslenen kişi idin; şimdi atalarımızın taptıklarına tapmaktan bizi men mi ediyorsun? Biz senin, bizi çağırdığın şeyden şüphe içindeyiz, kuşkulanıyoruz!" (Hud, 61-62)

Umut besleyip gelecekte yararlı olacağını düşündükleri kişilerin, çıkarlarına aykırı bir şey söylemesi üzerine küfür cephesi, birden o güvendikleri kişilere düşman olurlar, onlara saldırırlar, deli diye damgalarlar. Bu durum, hemen her risalet önderine reva görülen bir zulümdür. Mekke müşrikleri de, “Emin” dedikleri, güvenip en değerli mal ve sermayelerini emanet ettikleri Hz. Muhammed (as)’ın, kendilerini yüce Allah’a davet etmesi ile ona düşman kesildiler ve mecnun olduğunu söylediler. Semud kavmi de aynı şekilde hareket edip umut besledikleri Hz.Salih (as)’a düşman oldular.

Semud kavmi, bencil ve haset bir toplumdu; Peygamberleri onları, yüce Allah’a kulluk yapmaya davet etmiş ve onların üzerine titredikleri mallarına devesinin ortak olacağını bildirmişti.

73- Semud’a de kardeşleri Salih: ‘Ey kavmim Allah'a kulluk edin, sizin O'ndan başka İlahnız yoktur; size Rabbinizden açık delil geldi, işte şu, Allah'ın devesi, size bir mucizedir; bırakın onu Allah'ın arzından yesin (içsin), sakın ona bir kötülük etmeyin, yoksa sizi acı bir azap yakalar. dedi.

İnsanlar, elde ettikleri maddi ve sosyal gücü, kendi gayretleri ile elde ettiklerini zannederler. Oysa insanların elde edebildikleri şeylerin, kendi nefisleri de dahil, hiçbir şey onlara ait değildir. Yüce Allah (cc), insanı yoktan varedip en güzel bir biçimde şekillendirdiği, onu insan olma onuru ile onurlandırdığı, bütün uzuvlarını, duygu ve hislerini eksiksiz verdiği gibi, yerde ve gökte olan her şeyi de emrine vermiştir.

74- Düşünün ki (Allah), Ad'dan sonra sizi hükümdarlar yaptı ve yeryüzüne sizi yerleştirdi; onun düzlüklerinde saraylar ediniyor, dağlarını yontup evler yapıyorsunuz. Artık Allah'ın nimetlerini hatırlayın da yeryüzünde bozgunculuk yapıp karışıklık çıkarmayın.

İnsanlar, kendilerine verilenlerle, Rablerinin kendilerine bildirdiği kurallar doğrultusunda hareket ederek O’nu razı edecekleri yerde, tam aksine bildirilen kurallara aykırı hareket ederek kendilerine verilenlerle böbürlenip Rablerine isyan etmektedirler.

Azgınlığı bir kere yol edinen kimseler, artık sınır tanımaz bir şekilde hareket ederler. Semud kavminden ileri gelenler de, azgınlıklarında sınır tanımaz bir şekilde Rab’lerinden gelen ilahi mesajı, kabul etmedikleri gibi insanların da kabul etmesini engellemeye çalışmışlar.

75-76- Kavminden büyüklük taslayan ileri gelenler, içlerinden zayıf görülen inananlara: ‘Siz, Salih'in, gerçekten Rabbi tarafından gönderildiğini biliyor musunuz? dediler, (Onlar da) ‘doğrusu biz onunla gönderilene inananlarız!’ dediler. Büyüklük taslayanlar: ‘Biz, sizin inandığınızı inkâr edenleriz!’ dediler.

Her toplumda, insanları doğruya yönlendiren ya da yanlışa sürükleyen insanlar bulunmaktadır. Bunlar, az da olsalar, örgütlü hareket ettiklerinde toplum üzerinde etkili olurlar ve her istediklerini insanlara yaptırırlar. Siyasi literatürde, “Örgütlenmiş bir azınlık, örgütlenmemiş çoğunluğa hükmeder” ifadesi, her dönemde geçerli bir sözdür. İşte bu nedenle yüce Allah (cc), iman edenlerden cemaat olmalarını, velayet ve sırdaşlık hukukunu oluşturmalarını istemekte, aksi halde yeryüzünde fitne ve fücurun yayılacağını bildirmektedir.

“Kâfirler, birbirlerinin velisidirler; eğer bunu yapmazsanız (velayet hukukunu oluşturup birleşmezseniz), yeryüzünde fitne ve büyük bir kargaşa olur.” (Enfal, 73)

Hz. Salih (as)’ın, Tevhidi esaslara davetine karşı çıkanlar, Semud kavmi içerisinde dokuz kişiden oluşan çete bir gruptur. Bunlar, birliktelik oluşturdukları için toplum üzerinde etkili ve güçlüdürler. Bu bozguncu taifesi, zorbalıklarına güvenerek her şeyi yapabileceklerini zannetmektedirler.

Hz. Salih (as)’ın, onları merhametle Rablerine iman etmeye ve yalnızca yüce Allah’ı tek ilah olarak tanımaya davet etmesine rağmen onlar, iman etmedikleri gibi insanların Rablerine iman etmelerini de engelliyorlardı.

“Andolsun biz, Semud’a de kardeşleri Salih’i: ‘Allah'a kulluk edin!’ demesi için gönderdik; baktı ki onlar, birbiriyle çekişen iki bölük olmuşlar. Dedi: ‘Ey kavmim, iyilikten önce neden kötülüğe eviyorsunuz? Esirgenmeniz için Allah'tan mağfiret dilemeniz gerekmez mi?” (Neml, 45-46)

Her toplumda, sapıklığı yol edinenler olduğu gibi doğrulara talip olan kimseler de bulunmaktadır. Bu, Hz. Salih (as)’ın kavmi için de sözkonusudur; Semud kavmi içinden iman edenler olduğu gibi inkârlarında direnenler de vardı. Ancak inkâr edenler, kendi aralarında birliktelik oluşturdukları için toplum üzerinde daha etkin bir rol oynuyorlardı.

“Şehirde dokuz kişi vardı ki, yeryüzünde bozgunculuk yaparlar, düzeltmezlerdi. Allah'a and içerek birbirlerine: ‘Biz, gece ona ve ailesine baskın yap(ıp öldür)elim sonra velisine: Ailesinin öldürülüşünde bulunmadığımızı, bizim doğru olduğumuzu söyleyelim’ dediler. Böyle bir tuzak kurdular, biz de onlar hiç farkında olmadan onlara bir tuzak kurduk.” (Neml, 48-50)

Yüce Allah (cc), tuzaklar kurarak insanları, Hz. Salih (as)’ın getirdiği ilahi mesajdan uzaklaştırmaya çalışanların oyunlarını kendi ayaklarına dolandırmıştır. Onlar, bozulan oyunlarının, Hz. Salih (as) tarafından ya da onun yüzünden olduğunu düşünerek, bunun bir uğursuzluk olduğunu ve bunun da müsebbibinin Hz. Salih (as) olduğunu söylemişlerdir.

“Dediler: ‘Senin ve seninle beraber bulunanların yüzünden uğursuzluğa uğradık.’ ‘Uğursuzluğunuz Allah'ın yanındadır, doğrusu siz denenen bir toplumsunuz’ dedi" (Neml, 47)

Yüce Allah (cc), en azgın kişi ve toplumları bile, rahmetinin gereği olarak, anında yok etmez, onlara fırsatlar verir. Semud kavmine de fırsat tanıyan yüce Allah (cc), iman etmeleri için onları çeşitli şekillerde imtihan etmiş, ancak onlar, kendilerine Rab’leri tarafından verilen bela ve musibetlerden ders alıp iman edecekleri yerde, başlarına gelenlerin sorumlusu olarak Hz. Salih (as)’ı bilmiş ve daha da azgınlaşarak saldırmışlardır.

77-78- Derken dişi deveyi boğazladılar ve Rab’lerinin buyruğu dışına çıktılar; ‘Ey Salih, eğer hakikaten elçilerdensen, bize tehdid ettiğin (azab)ı bize getir!’ dediler. Bunun üzerine hemen onları, o sarsıntı yakaladı, yurtlarında diz üstü çökekaldılar.

“Semûd (kavmi), azgınlığı yüzünden (Hakk'ı) yalanladı; en haydutları ayaklandığı zaman Allah'ın Rasulü onlara: ‘Allah'ın devesine ve onun su içme hakkına dokunmayın!’ demişti, onu yalanladılar, deveyi kestiler; Rableri de, günahları yüzünden azabı başlarına geçirip orayı dümdüz etti. (Allah) bu işin sonundan korkmaz.”(Şems, 11-15)

Bak, işte tuzaklarının sonucu nasıl oldu, biz onları ve kavimlerini toptan yıkıp yok ettik. İşte şunlar, zulümleri yüzünden çökmüş, ıssız kalmış evleridir. Şüphesiz bunda bilen bir kavim için ibret vardır; inananları ve korunanları kurtardık.” (Neml, 51-53)

İşte azgınlaşanların akıbetleri budur; azgınlıkları onlara, bir şey kazandırmadığı gibi tam aksine dünya hayatında helak olmalarına, ahirette de, içerisinde ebedi kalmak üzere, cehenneme sürülmelerine neden olmuştur.

79- (Salih), onlardan öteye döndü de: ‘Ey kavmim, ben size Rabb’imin mesajlarını duyurdum ve size öğüt verdim; fakat siz öğüt verenleri sevmiyorsunuz!’ dedi.

Hz. Lut (as) Kavmi, iğrençliğin en kötüsünü yapan toplum

İnsanlık tarihi, her türlü zulüm ve kötülüğü yapan toplumlara tanıklık etmiştir; ancak bunların içerisinde en iğrenci ve utanç verici olanı Hz. Lut (as)’ın gönderildiği kavmin yaptığı fiildir. Bu öyle bir iğrençliktir ki, tarihte eşi ve benzerine rastlanmamıştır.

80-81- Lût da kavmine dedi ki: ‘Siz, sizden önce dünyalarda hiç kimsenin yapmadığı fuhşu mu yapıyorsunuz? Siz, kadınları bırakıp şehvetle erkeklere gidiyorsunuz ha! Doğrusu siz, israf eden (azgın) bir kavimsiniz!

İnsanlar, bir kere azgınlık yoluna girdiler mi, artık şeytanın oyuncağı olurlar ve şeytan onlara yaptıklarını hoş göstererek, azgınlıklarında daha da ileri gitmelerine neden olur. Azgınlaşan kimseler, haramı helal, çirkini güzel görmeye başlarlar. Hz. Lut (as)’ın gönderildiği kavim de yüce Allah’ın kendileri için yarattığı eşlerini bırakıp erkeklerle ilişkiye girme gibi, hayvanların bile tevessül etmediği bir çirkinliği işlemişlerdir.

“Alemlerin içinde erkeklere mi gidiyorsunuz ve Rabbinizin sizin için yarattığı eşlerinizi bırakıyorsunuz? Siz haddi aşan bir kavimsiniz.” (Şuara, 165-166)

“Lut da kavmine dedi ki: ‘Siz göre göre o fuhşu yapıyorsunuz ha! Siz, kadınları bırakıp şehvetle erkeklere mi yaklaşıyorsunuz? Siz gerçekten cahil bir toplumsunuz.” (Neml, 54-55)

Bir toplum, cehalet karanlığına girince yolunu kaybeder ve bu cehalet karanlığı içerisinde çırpındıkça daha fazla batar. Azgınlığı yol edinen toplumları, cehalet karanlıklarından kurtaracak elçiler her dönemde gönderilmiş, elçiler, onlara doğru yolu göstermişlerdir.

“Lut kavmi de, gönderilen elçileri yalanladı; kardeşleri Lut, onlara ‘Korunmaz mısınız? Ben sizin için güvenilir bir elçiyim; Allah'tan korkun ve bana itaat edin; ben sizden buna karşı bir ücret istemiyorum, benim ücretim yalnız alemlerin Rabbine aittir’ dedi.” (Şuara, 160-164)

Bir toplumda, yüce Allah’a şirk koşulup isyan ediliyorsa, o toplumu uyaracak davetçiler mutlaka olmalıdır. İnsanları uyaracak elçiler, davet görevlerini, dünyevi hiçbir menfaat gözetmeden yapmalıdırlar. Şayet insanlara doğru yolu gösteren elçiler olmazsa insanlar, şirk ve isyanlarını meşru bir fiil gibi sürdürürler ve artık sınır tanımaz bir duruma gelirler.

Günümüz toplumlarında, yüce Allah’ın hükmünün reddedilip bunların yerine beşerin hükmünün ikame edilmesi, Allah’ın kulları üzerine hüküm konulması ve hüküm koyucuların yüceltilip ilah edinilmesi sıradan işler haline gelmiş, insanlar tarafından adeta normal bir fiil gibi kabul edilmiştir. Bazı kimselerin hüküm koyması, toplumda her türlü ahlaksızlığın, her türlü kötülüğün yayılmasına neden olmuştur.

Günümüzde, yüce Allah’a şirk koşmak öyle bir hal aldı ki, beşeri sistemlerin yöneticilerinin, putları kutsayıp onlara ibadet etmeleri meşru görülmeye başlandı ve bu yöneticiler, insanları açıktan açığa yüce Allah’a şirk ve isyan olan beşeri sistemleri kabul etmeye davet etmektedirler.

Toplumda putperestliğin yaygınlaşması, yüce Allah’ın hükümlerinin hiçe sayılarak insanların, beşeri kanunları kabul etmeye çağırılması karşısında, iman ettikleri iddiasında olan kimseler susmakta, şirk ve küfrün yaygınlaşmasına susarak katkıda bulunmaktadırlar.

Hz. Lut (as)’ın kavminin işlediği çirkin fiil de, akleden insanlar tarafından kınanıp engellenmediği, Hz. Lut (as) desteklenmesiği için işlenen ahlaksızlık, toplumda daha fazla taraftar bulmaya ve daha önceleri gizli yapılan bu iğrenç fiil giderek alenileşmiş, normal görülmüştür. Azgınlıklarına karşı çıkılmayan sapıklar, artık şehirlerine gelen insanlara da sarkıntılık etmeye başlamışlar.

“Elçilerimiz Lut'a gelince onlar yüzünden kaygılandı, onlar için göğsü daraldı ‘Bu, çetin bir gündür’ dedi.

Daha önce de kötü işler yapmakta olan kavmi koşarak ona geldiler; (Lut): ‘Ey kavmim, işte kızlarım, onlar sizin için daha temiz! Allah'tan korkun, konuklarımın içinde beni rezil etmeyin! İçinizde aklı başında bir adam yok mu sizin?’ dedi. Dediler ki: ‘Senin kızlarında bizim bir hakkımız olmadığını bilmişsindir ve sen bizim ne isteğimizi de pekâla bilirsin!

(Lût): ‘Keşke sizi savacak gücüm olsaydı ya da çok sarp bir kaleye sığınabilseydim!’ dedi. (melekler): ‘Ey Lut, biz senin Rabbinin elçileriyiz, onlar sana asla dokunamazlar; gecenin bir kısmında aileni yürüt; içinizden karından başka hiç kimse geri dönüp bakmasın, çünkü ötekilere erişen (azap) ona da erişecektir. Başlarına gelecek azap zamanı, sabah vaktidir; sabah da yakın değil mi?’ dediler." (Hud, 77-81)

Küfrün ve şirkin niteliği her dönemde değişmediği gibi, kâfir ve müşriklerin de karakterleri her dönemde hep aynıdır. Kâfir ve müşrikler, kendilerine doğruyu getiren elçileri ya öldürmeye ya da bulundukları şehirlerden çıkarmaya çalışırlar. Hz. Lut (as)’ın kavmi de, kendilerini yüce Allah’a kulluk etmeye ve yaptıkları ahlaksızlığı terk etmeye davet eden elçilerini tehdit etmişler ve şehirlerinden çıkarmaya yeltemişlerdir.

“(Lût) dedi: ‘Ben sizin bu (ahlaksız) işinize, kızanlardanım.” (Şuara, 168)

“Dediler: ‘Ey Lut, andolsun, eğer (bundan) vazgeçmezsen, mutlaka sürülenlerden olacaksın.” (Şuara, 167)

82- Kavminin cevabı: ‘Onları (Lut ve taraftarlarını) kentinizden çıkarın, çünkü onlar, fazla temizlenen insanlarmış!’ demekten başka olmadı.

Yalnızlık içerisinde çırpınan Hz. Lut (as)’ın yardımına yüce Allah (cc), meleklerini göndermiş ve melekler, işlenen bu ahlaksızlığa son noktayı koymuşlardır. Azgınlığında sınır tanımayan kavim ve onlara yardım edenler, yaptıkları çirkefliğe uygun bir ceza ile yok edilmişlerdir.

Biz de onu ve ailesini kurtardık, yalnız karısının (geride) kalanlardan olmasını takdir ettik. Üzerlerine (taş) yağmur(u) indirdik. Uyarılanların yağmuru gerçekten ne kötü oldu!” (Neml, 57-58)

83-84- Biz de onu ve ailesini kurtardık, yalnız karısı geride kalanlardan oldu ve üzerlerine bir (taş) yağmur(u) yağdırdık; bak, işte suçluların sonu nasıl oldu!

Rabbim, beni ve ailemi bunların yaptıklarından kurtar! Biz de onu ve ailesini tamamen kurtardık; yalnız geride kalanlar arasında bulunan bir koca karıyı (bıraktık). Sonra ötekilerini hep yıkıp helak ettik ve üzerlerine bir yağmur yağdırdık, uyarılanların yağmuru hakikaten çok kötü oldu!” (Şuara, 168-173)

“Emrimiz gelince oranın üstünü altına getirdik, üzerine de taş yağdırdık; çamurdan pişmiş, hazırlanıp istif edilmiş, Rabbinin katında işaretlenmiş (taşlar); o, zalimlerden uzak değildir.” (Hud, 82-83)

Hiçbir suç, cezasız kalmaz, her suça mutlaka bir ceza öngörülmüştür; verilen ceza, suçun ağırlığına uygundur. Hz. Hud (as)’ın kavmi, kendilerini yenilmez güçlü hissettikleri için onlara verilen ceza, onların bir hiç olduklarını göstermiş ve “yedi gece, sekiz gün ardı ardına üzerlerine gönderilen uğultulu, azgın bir kasırga ile helâk edildiler içi boş hurma kütükleri gibi serildiler.” Onlar, yüce Allah’ın gücü karşısında bir hiç olduklarını anlamışlar, ancak anlamaları onlara bir fayda sağlamamıştı. Hz. Lut (as)’ın kavmine de verilen ceza onların işledikleri fiile uygun olmuş ve yüce Allah (cc) onların üzerine taşlar yağdırmıştı.

“Muhakkak ki bunda bir ibret vardır, ama yine çokları inanmazlar; şüphesiz Rabb’in, işte üstün O'dur, merhamet eden O'dur.” (Şuara, 174-175)

Hz. Lut (as)’ın kıssasından alınacak dersler

Hz. Lut (as)’ın kavminin helak edilişinde, bir ibret ve alınacak bir dersler vardır. Bunlar da, öncelikle bir toplumda işlenen küfür ve şirke karşı tavır alınması gerektiğidir. Aksi halde o topluma gelen cezaya, yalnız suçu işleyenler değil, o suçun işlenmesine karşı susanlar da çarpılacaklardır. Nitakim yüce Allah (cc) şöyle buyuruyor.

“Bir fitneden sakının ki, aranızdan yalnız haksızlık edenlere erişmekle kalmaz (hepinize erişir). Bilinki Allâh'ın azabı çetindir.” (Enfal, 25)

Tarihi rivayetlerde ve çeşitli kaynaklarda, Hz. Lut (as)’ın kavmi içerisinde, yüce Allah’a iman eden, namazlarını kılan, hatta bir rivayete göre, gece namazlarını dahi kılan doksanbin kişinin, yapılan ahlaksızlıklara karşı tavır almadıkları, bu iğrenç fiile karşı sessiz kaldıkları için onların da helak edildikleri belirtilmektedir.

Zulüm ve haksızlığa karşı sessiz kalan kimselerin, o topluma verilen cezalara ortak olduklarına bir örnek de, Kalem suresinde geçen Bahçe sahipleridir. Bu bahçe sahiplerinden biri, yapılanları uygun bulmadığı halde safını netleştirmediği için, kardeşlerine verilen belanın benzeri ona da verilmiş ve bahçesi kül olup gitmişti.

Hz. Lut (as)’ın kavmine verilen cezadan alınacak ikinci ders; İslâmi hareketin içerisinde de bulunsa, kişi bizzat bu harekete katılmadığı sürece, suçlularla beraber cezalandırılacağına dair Hz. Lut (as)’ın karısının örneğidir. Bir peygamber eşi olmasına rağmen, eşinin mücadelesine destek vermediği, hatta eşinin çağrısına karşı duyarsız kaldığı için o da, zalimlerle beraber helak edilmiştir.

Hz. Lut (as)’ın mücadelesinden alınacak üçüncü bir ders de, zulüm ne denli büyük, zalimler ne kadar azgın olurlarsa olsunlar, Tevhidi esasları ortaya koymak ve zulme karşı direnmek konusunda hiçbir şekilde susmamak gerektiridir. Hz. Lut (as), kendisine karşı yapılan onca baskı ve tehditlere karşı, geri çekilmemiş, susmamış, nefret ve kızgınlığını açıkça bildirmiştir.

“(Lût) dedi: ‘Ben sizin bu (ahlaksız) işinize, kızanlardanım.” (Şuara, 168)

Hz. Lut (as)’ın mücadelesinin, Müslümanlara kazandırdığı en önemli örneklik ise Tevhidi mücadelede Müslüman birey, ne denli yalnız olursa olsun, Rabb’ine tevekkül etmeli, Rabb’inin kendisine yardım edeceğini bilmelidir. Yüce Allah (cc), bu konuda Müslümanlara güven vermektedir.

“Ey iman edenler, eğer siz Allah’a yardım ederseniz (O da) size yardım eder; ayaklarınızı (mücadelenizde) sağlam tutar.” (Muhammed, 7)

Hz. Şuayb (as) ve Kapitalist Medyenliler

Mala düşkünlük, sömürü ve başkalarının haklarını gasp etmek olarak özetlenebilecek olan kapitalizm, insanların yeryüzüne gönderilişinden hemen sonra başgöstermiş aldatmaya bağlı bir sistemdir.

Mala düşkün kapitalistler, hep kendi çıkarlarını düşünen, bencil kimselerdir. Bunlar, kendilerini akıllı zannederek insanları aldatırlar, onların mallarını haksız yere, hırsızlıkla, hile ve aldatmalarla gasp ederler.

Kapitalistlerin başı, Hz. Adem (as)’ın oğlu Kabil’dir denilebilir; Kabil, açgözlü ve ihtiras sahibi biridir. Açgözlülüğünde o derece ileri giden Kabil, yüce Allah’a sunduğu kurbanda bile bencilliğini, açgözlülüğünü ortaya koymuştur.

“Onlara Adem iki oğlunun haberini gerçek olarak oku, hani her biri birer kurban sunmuşlardı, birinden (kurban) kabul edilmiş, ötekinden kabul edilmemişti. (Kabil, Habil’e): ‘Seni öldüreceğim’ demişti. (O da); ‘Allah, sadece korunanlardan kabul eder’ dedi.” (Maide, 27)

Kapitalistler, malı ilah edinen bozgunculardır

Kapitalistler, yaptıkları hile ve sahtekârlıkları ortaya çıktığında, baskı ve zorbalığa başvururarak kendilerine bir çıkış yolu ararlar. Tarihi süreçte her dönemde varolan kapitalist sömürgeciler, Hz. Şuayb (as) döneminde de varlık göstermişler ve insanlarınn mallarını hile ve sahtekârlıkla çalmaya çalışmışlardır.

85- Medyen'e de kardeşleri Şuayb dedi ki:’Ey kavmim, Allah'a kulluk edin, sizin O'ndan başka ilahınız yoktur, size Rabbinizden açık bir delil geldi; ölçüyü ve tartıyı tam yapın, insanların eşyalarını eksik vermeyin, düzeltildikten sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın; eğer inanıyorsanız, böylesi sizin için daha iyidir.

Ayette, Hz. Şuayb (as)’ın “düzeltildikten sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın; eğer inanıyorsanız” ifadelerinden anlaşıldığı kadarı ile ölçü ve tartıda hile yapıp insanların mallarını haksız yere alan kişilerin inanan kimseler oldukları ortaya çıkıyor.

Doyumsuz ve açgözlü materyalistlerin, ölçü ve tartıda sahtekârlık yaparak insanların mallarını haksız yere almaları, yeryüzünde bozgunculuk yapmak ve malı ya da kendi nefislerini ilah edinmektir ki, Hz. Şuayb (as) bunu ifade ediyor. Şayet Medyenliler, Hz. Nuh (as), Hz. İbrahim (as) ya da Hz. Muhammed (as) dönemlerinde yaşayan müşrikler gibi şekli putlar edinmiş olsalardı, Kur’an, bunun üzerinde durur ve o konuda onları uyarırdı. Oysa Medyenlilere yapılan çağrı ve uyarıda Hz. Şuayb (as), şekil verilmiş putlardan değil, Allah’tan başka ilahlarının olmadığı ifadesini, Medyenlilerin ölçü ve tartıda yaptıkları hırsızlık ile beraber onlara bildiriyor.

İnsanların mallarına göz diken açgözlü doyumsuz kimseler, bu hırsızlığı ihtiyaç sahibi olduklarından dolayı yapmıyorlar. Çalıştırdıkları işçilerin haklarını vermeyen, kötü ve bozuk malları piyasaya süren kimseler, daha fazla kazanma ihtirası ile başkalarının haklarına el uzatıyorlar.

“…Ben sizi bolluk içinde görüyorum ve ben sizin için kuşatıcı bir günün azabından korkuyorum!” (Hud, 84)

“Eğer inanan insanlar iseniz, Allah'ın bıraktığı (kâr), sizin için daha hayırlıdır; fakat ben sizin üzerinize bekçi değilim.” (Hud, 86)

Doyumsuz kimseler, yaptıkları sahtekârlıklarla insanlara kötülük yaptıkları gibi, yeryüzünde huzurlu yaşamayı da engelleyerek bozgunculuk yapmaktadırlar. Yapılan bu bozgunculuk yüzünden işçi eylemleri başlamakta, insanlar birbirlerine ve sermaye sahiplerine düşman olmakta, sınıflar arasında çatışmalar çıkmakta ve insanların refahı için kullanılması gereken servetler, çoğu zaman tahrip olmaktadır. İşte bu, yeryüzünde bozgunculuk ve kötülük yapmaktır.

“Ey kavmim, ölçüyü ve tartıyı tam dengeli yapın, insanların eşyasını eksik vermeyin ve yeryüzünde bozgunculuk yaparak kötülük etmeyin! (Hud, 85)

Hz. Şuayb (as)’ın yaptığı çağrı da gösteriyor ki Medyenliler, kendilerine daha önce bildirilen ilahi buyrukları terk etmişler, kendi hevalarını önplana çıkararak, mala düşkümlük göstererek ve Allah’ın hükümlerini çiğneyerek yeryüzünde bozgunculuk yapmışlardır. Bu ise, hevalarını ve mallarını ilah edindikleri anlamına gelmektedir. Nitekim yüce Allah (cc), nefislerini ilah edinenler için şöyle buyuruyor.

“Hevasını ilah edineni gördün mü? Onun üstüne sen mi bekçi olacaksın?” (Furkan, 43)

Medyenlilerin Hz. Şuayb (as)’a karşı kullandıkları ifadelere ve onun onlara “Eğer inanan insanlar iseniz, Allah'ın bıraktığı (kâr), sizin için daha hayırlıdır.” sözlerine bakıldığında, Hz. Şuayb (as), yeni bir din getirmiyor. O, var olan değerleri onlara hatırlatıyor ve bu değerler doğrultusunda yüce Allah’ın kendisine bildirdiklerini bildirip onların bu değerleri korumalarını istiyor.

“Ey Şuayb, senin namazın mı sana, atalarımızın taptığı şeylerden yahut mallarımız üzerinde dilediğimizi yapmaktan vazgeçmemizi emrediyor? Oysa sen, yumuşak huylu, akıllısın!’ dediler.

Ey kavmim, bakın ya ben Rabbimden bir kanıt üzerinde isem ve (O), bana kendinden güzel bir rızık vermişse? Ben size men ettiğim şeylerde size aykırı davranmak istemiyorum; sadece gücüm yettiği kadar düzeltmek istiyorum, başarım ancak Allah(ın yardımı) iledir. Yalnız O'na dayandım ve yalnız O'na yönelirim!’ dedi.” (Hud, 87-88)

Hz. Şuayb (as) ile Medyenliler arasında yapılan tartışmalara bakıldığında, toplumda var olan ticari bir hukukun bulunduğu; insanların, hangi maldan ne kadar kâr edecekleri belirlenmiştir. Ancak bugün olduğu gibi, maddeyi ilahlaştıran kimselerin, doyumsuzluk ve açgözlülükleri nedeniyle var olan kuralları çiğnediklerini göstermektedir.

Medyenliler, kendilerinden önce geçen toplumların, hangi nedenlerle helak edildikleri konusunda da bilgi sahibidirler. Bu nedenle Hz. Şuayb (as) onlara, geçmiş toplumların durumlarını hatırlatarak onların bozgunculuktan ve insanlara kötülük yapmaktan vazgeçmelerini istiyor.

“Ey kavmim, bana karşı gelmeniz, sakın sizi Nuh kavminin, yahut Hud kavminin veyahut Salih kavminin başlarına gelenler gibi bir felâkete uğratmasın! Lut kavmi henüz sizden uzak değildir. Rabbinizden mağfiret dileyin, sonra O'na tevbe edin! Doğrusu Rabbim çok esirgeyen, çok sevendir.” (Hud, 89-90)

Gözü dönmüş, malı ve gücü ilahlaştıran kimseler, değer yargılarını hep maddi durumlarına göre belirlerler. Onlar, mali yönden zayıf olan kimseleri hor görür ve onlara değer vermezler. Medyenliler de aynı şekilde Hz. Şuayb (as)’ı, mali yönden zayıf oluşunu dile getirerek, kötülemeye çalışırlar ve her zorba sistemde olduğu gibi tehdit ederler.

“Ey Şuayb, senin söylediklerinden çoğunu anlamıyoruz, biz seni içimizde zayıf görüyoruz. Kabilen olmasaydı seni mutlaka taşla(yarak öldürü)rdük! Senin bizim yanımızda hiçbir değerin yoktur.’ dediler.

Ey kavmim, size göre kabilem Allah'tan daha mı güçlü ki O'nu arkanıza atıyorsunuz? Şüphesiz Rabb’im yaptıklarınızı kuşatıcıdır’ dedi. (Hud, 91-92)

Hevalarını ölçü edinerek insanların mallarını gasp eden Medyenli kapitalistler, tıpkı kardeşi Habil’i tehdit eden Kabil gibi, kendilerine uymayanları ya da kendilerini uyaranları, tehdit ve zorbalıkla susturmaya, çevirdikleri dolapları zorla kabul ettirmeye çalışıyorlar.

Allah yolundan saptırmak için kurulan tuzaklar

86- Ve her yolun başına oturup da tehdit ederek iman edenleri Allah yolundan çevirmeğe ve onu eğriltmeğe çalışmayın; düşünün siz az idiniz, O sizi çoğalttı ve bakın, bozguncuların sonu nasıl oldu!

“Her yolun başına oturup da tehdit ederek iman edenleri Allah yolundan çevirmeğe ve onu eğriltmeğe çalışmayın.” Bu söz, tarihin hemen her döneminde var olan zorbalıkları, Allah yolundan saptırılmaları için insanlara nasıl tuzakların kurulduğunu, Hakkın batıla karıştırılarak gerçeklerin nasıl tersyüz edildiğini çok net bir şekilde ortaya koymaktadır.

Medyenlilerin, insanları Allah yolundan saptırmak için yaptıkları bu saptırma faaliyetleri ve kurdukları tuzaklar, günümüzde çok daha değişik şekillerde ve gelişmiş metodlarla yapılmaktadır. İnsanlar, kendilerine kurulan tuzakların farkına varmadan, küfre sapmakta, şirke düşmekte ve yüce Allah’a isyan etmektedirler.

Halkında Müslümanların bulunduğu İslâm topraklarını, emperyalizmin belirlediği sınırlar içerisinde idare eden resmi sistemler, bir taraftan, güvenlik güçleri ile diğer taraftan ekonomik gücünü kullanarak insanları kendilerine itaat ettirmek için zorlarlarken, aynı zamanda basını devreye sokarak propaganda ile insanları kandırıp sindirmeye ve kendi kurduğu diyanet şebekesi ile ve kurulmalarına izin verdiği parti, dernek ve vakıflar yoluyla insanların inançlarını bulandırarak onları saptırmaktadır.

Askeri, siyasi, ekonomik, sosyal ve kültürel olarak bütün gücü ellerinde tutan güçler, “Her yolun başına oturup da tehdit ederek iman edenleri Allah yolundan çevirmeğe ve o hak yolu (kiraladığı belamlarla) eğriltmeğe” çalışmaktadırlar.

İnsanların, Tevhidi esaslardan saptırılmasında, Hakkın batıla karıştılmasında ve Kur’ani gerçeklerin gizlenmesinde vakıfların oynadığı rol, tağuti sistemlerin hiçbir kurumu ile kıyaslanamayacak kadar büyüktür. “İman edenleri Allah yolundan çevirmeğe ve o hak yolu eğriltmeğe” çalışanlar içerisinde vakıfların payı, tağuti sistemlerin diğer bütün kurumlarının paylarının toplamından daha fazladır. Bu nedenle İslâm düşmanı oldukları halde beşeri sistemler, vakıf açılmasını kolaylaştırmakta, onlara, çoğu kez maddi katkı yapmaktadırlar.

Doğruyu hatırlatanlara tahammmül etmeyenler, insanları Allah yolundan çevirmek için çevirdikleri bütün dolaplarla, istedikleri gibi bir netice elde etmezlerse ekonomik ve fiili baskılarını daha fazla artıracaklardır. Bu baskılar karşısında iman edenlerin yapacağı şey, yüce Allah’a tevekkül ederek sabretmek, dinlerinden taviz vermeden direnmektir.

87- Eğer içinizden bir kısmı benimle gönderilene inanmış, bir kısmı da inanmamış ise, Allah aramızda hükmedinceye kadar sabredin; O, hükmedenlerin en iyisidir!

İman edenleri Allah yolundan alıkoymak için, denedikleri tüm yöntemlerle, kendi sistem(din)lerine döndürmeye muvaffak olamayan zorba inkârcılar, ekonomik ve fiili baskılarını daha çok artırırlar. Günümüzde yaşanan tecrübeler de göstermiştir ki, iman etme iddiasında olan birçok kimse, zorba güçlerin yaptıkları fiili ve ekonomik baskılar neticesinde, topukları üzerinden gerisin geriye dönerek, idaresi altında yaşadıkları sistemlerin dinini kabul etmişler, küfür ve şirk bataklığına saplanmışlardır.

Bütün uğraşılarına, piyasaya sürdükleri belamların, gerçekleri bozup Hakkı batıla bulamalarına rağmen, iman edenler üzerinde etkili olamayan inkârcı zorba güçler, son kozlarını oynamaya başlarlar. O da, iman edenleri, kendi sistemlerini kabul etmeleri için iki tercih arasında seçim yapmaya zorlamak.

88- Kavminden büyüklük taslayan ileri gelenler dediler ki: ‘Ey Şuayb, mutlaka seni ve seninle beraber iman edenleri kentimizden çıkarırız ya da dinimize dönersiniz!’ Dedi ki: ‘İstemesek de mi’?

Egemen güçlerin dinine dönmek, onların kurallarını kabul etmek ve onların belirlediği şekilde hareket etmektir ki bu, iman edilen Tevhidi esaslardan dönmek, küfre ve şirke sapmaktır. Egemen güçlerin belirlediği beşeri kurallara göre hareket eden kimseler, kendileri açıkça ifade etmeseler bile, bu hareketleri ile iman ettikleri Tevhidi esasları beğenmeyip terk etmişlerdir demektir.

Egemen zorba güçler, insanlardan, her şeyi terk edip kendi kurallarını kabul etmelerini istemezler; tarihi süreçte de insanlardan zaten böyle bir istekte bulunulmamıştır. Onlar, dini ya da görüşü ne olursa olsun, bu din ve görüşlerini bireysel olarak yaşamalarına bir itirazda bulunmazlar, ancak bunları, bugünün ifadesi ile kamusal alan dedikleri yerlerde ifade edip eyleme dönüştürmelerini istemezler. Bunun örnekleri, içerisinde bulunduğumuz çağda ve ülkede çokça görülmüştür.

Hz. Şuayb (as), daha önce kendi toplumu içerisinde namazını kılıp o toplumun kötü fiillerine bulaşmadığı halde kimse bundan rahatsızlık duymuyordu. Ancak o, ne zaman ki, kendisine bildirilen ilahi mesajı insanlara anlatmaya başladı ve onlardan, yaptıkları kötü fiilleri terk etmelerini istedi, işte o zaman kınanmaya, baskı görmeye ve tehditler almaya başladı.

Hz. Şuayb (as)’ın durumunu, kendi toplumu içerisinde “Muhammed-ül Emin” olarak tanınan Hz. Muhammed (as) da yaşamıştı. O, yıllarca içerisinde yaşadığı toplum tarafından öz oğulları gibi tanınıyor iken, kimse ona bir şey söylemediği gibi, tam aksine sözü dinlenilen, sevilen ve güven duyulan birisiydi, ancak Tevhidi esasları duyurmaya başladığı anda karşılaşmadığı baskı ve tehdit kalmadı.

Safların Ayrışması

Yüce Allah’a ve O’nun gönderdiği Tevhidi esaslara iman etmek, önceden inanılan ve tabi olunan bütün düşünce, söz ve davranışları terk edip yepyeni bir kimlik ve kişilik kuşanmaktır. Bu kuşanılan yepyeni kimlik ve kişiliği de, hiçbir şeyden ve kimseden korkmadan açıkça ortaya koymak ve bunu ifade etmek, iman edilen esasların iman edenlerden isteğidir.

Egemen güçlerin kurallarına göre hareket etmek, Tevhidi esasları terk etmek olduğu gibi, yüce Allah’ın gönderdiği dini yetersiz görüp beğenmemek ve O’nun üzerine iftira atmak anlamını da taşımaktadır. İman ettiği esasları bırakıp beşeri egemen sistemlerin kurallarına dönen kimse, bunu açıkça ifade etmese bile, davranış olarak bunu ifade etmiş demektir. İşte bu gerçeği bilen Hz. Şuayb (as), kendisinden, kendi kurallarına dönmesini isteyen zorba güçlere çok net bir cevap vererek onları reddediyordu.

89- Allah, bizi sizin dininizden kurtardıktan sonra eğer tekrar ona dönersek, Allah'ın üzerine yalan atmış oluruz. Rabbimiz Allah, dilemedikten sonra o(sizin di)ne dönmemiz bizim için olur şey değildir. Rabbimiz, bilgice her şeyi kuşatmıştır, biz Allah'a dayanmışız. Rabbimiz, bizimle kavmimizin arasını gerçekle aç, muhakkak ki sen açanlanın en iyisisin!

Yüce Allah’ın bildirdiği esaslara iman eden kimse, daha önce mensup ya da taraf olduğu siyasi görüşü, ideolojiyi, her şeyi ile terk etmek ve hiçbir şekilde ondan bir iz taşımamak zorundadır. Hz. Şuayb (as), bu durumu ifade ederek: “Allah, bizi sizin dininizden kurtardıktan sonra eğer tekrar ona dönersek, Allah'ın üzerine yalan atmış oluruz.” demektedir.

Terk edilen bir siyasi görüş, ideoloji ya da din yetersiz demektir. Beşeri sistem ve ideolojiler, insan hayatını, toplum düzenini ve insanın yaratıcısı ile olan ilişkisini düzenlemede yetersiz ve noksandırlar. Bu nedenle insanlar, bu sistem ve ideolojilere mensup oldukları sürece huzursuz ve mutsuzdurlar.

İslâm, insanların toplumsal hayatlarını, beşeri ve sosyal ilişkilerini, adalet ekseninde mükemmel bir şekilde düzenlediği gibi, onların ruhi ve psikolojik durumlarını da en mükemmel bir şekilde düzenlemekte ve onları, fiziki ve psikolojik yönden huzurlu ve mutlu kılmaktadır. Bu gerçekler, bütün unsurları ile ortada iken, iman ettiği iddiasında olan bir kimsenin, İslâmi esasları bırakıp yeniden eski düşünce ve ideolojisine dönmesi, İslâm’ı eksik görmesi ve bu nedenle yüce Allah’ın üzerine iftira atması demektir. İşte bu nedenle Hz. Şuayb (as): “eğer tekrar ona (eski düşüncemize) dönersek, Allah'ın üzerine yalan atmış oluruz.” demektedir.

İman eden bireyin, net ve tavizsiz tutumu, inkârcıları çileden çıkarır ve deliye döndürür. Tarihsel süreçte de günümüzde de, inkârcıları kızdıran şey, iman eden insanların onların belirlediği kurallara göre hareket etmemeleridir. İşte bu noktada saflar ayrışmakta ve herkes, safını ve yerini açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Bu durum, doğal olarak küfür sistemlerinin, iman edenlere karşı baskılarını daha çok artırmalarına neden olmaktadır.

90- Kavminden inkâr eden ileri gelenler dediler ki: ‘Eğer Şuayb'e uyarsanız muhakkak siz ziyana uğrarsınız!

İman öyle bir cevherdir ki, bir kere kalbe girdi mi, onu oradan hiçbir güç çıkaramaz. Tarihi süreçte yaşanan Tevhid şirk mücadelesinde kâfirler, iman edenleri, kimi zaman Ashab-ı Uhdud ya da Hz. İbrahim (as)’ın davetine karşı çıkan Nemrut’un gibi yaptığı gibi yakmışlar, kimi zaman da Kasabalılar gibi taşa tutmuşlar ya da Hz. Muhammed (as) döneminde olduğu gibi en ağır işkenceleri yapmışlardır. Ancak bütün bunlar, insanların kalplerinde yer eden imanı oradan söküp çıkarmaya yetmemiştir.

Hz. Şuayb (as) da, tıpkı kendisinden önce geçen Risalet önderleri gibi, kâfirlerin tehditlerine çok açık bir şekilde meydan okuyordu.

“Ey kavmim, olduğunuz yerde (yaptığınızı) yapın, ben de yapıyorum; yakında kime azabın gelip kendisini rezil edeceğini ve kimin yalancı olduğunu bileceksiniz. Gözetin, ben de sizinle beraber gözetmekteyim!” (Hud, 93)

Ve Sonuç

Her Tevhid şirk döneminde olduğu üzere, Hz. Şuayb (as) döneminde de, Sünnetullahtaki yasa işlemeye başlamış ve inkârcılar, hak ettiklerini bulmuşlardır.

91- Derken o müthiş sarsıntı onları yakalayıverdi, yurtlarında diz üstü çökekaldılar. Şuayb'ı yalanlayanlar, sanki yurtlarında hiç oturmamış gibi oldular. Şuayb'ı yalanlayanlar; işte ziyana uğrayanlar, onlar oldular.

Emrimiz gelince, Şu'ayb'i ve onunla beraber inanmış olanları bizden bir acıma ile kurtardık; zulmedenleri de o korkunç ses yakaladı, yurtlarında çöküp kaldılar.

Sanki orada hiç şenlik kurmamışlardı! İyi bilin ki, Semûd (kavmi) nasıl uzaklaşıp gittiyse Medyen halkı da öyle uzaklaşıp gitti.” (Hud, 94-95)

92-93- (Şu'ayb), onlardan öteye döndü de: ‘Ey kavmim ben size Rabbimin mesajlarını duyurdum ve size öğüt verdim, artık kâfir bir kavme nasıl acırım?’ dedi.

Onu yalanladılar, nihâyet o gölge gününün azabı kendilerini yakaladı. Gerçekten o, büyük bir günün azabı idi.

Muhakkak ki bunda bir ibret vardır ama yine çokları inanmazlar. Şüphesiz Rabbin, işte üstün O'dur, merhamet eden O'dur.” (Şuara, 189-191)

İnsan, sürekli imtihan ediliyor

İnsanın, Rabb’ine karşı olan sorumluluğunun bilincinde olup olmadığı konusunda imtihan edilmek üzere yeryüzüne gönderilmiştir. Yüce Allah (cc) insanlara, imtihanda hangi şekilde hareket edeceklerini ve neye uyacaklarını da bildirmiştir.

“Hepiniz oradan inin, yalnız size benden bir hidayet geldiği zaman, kimler benim hidayetime uyarsa artık onlara bir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir. İnkâr edip ayetlerimizi yalanlayanlar ise ateş halkıdır, orada ebedi kalacaklardır.” (Bakara, 38-39)

Yüce Allah (cc), gönderdiği hidayet rehberine uyanların, imtihanlarını kazanacaklarını ve kurtuluşa ereceklerini, bu hidayet rehberine uymayanların ya da bu hidayeti yalanlayan kimselerin ise imtihanı kaybedip içerisinde ebedi kalmak üzere cehenneme gireceklerini bildirmektedir.

İnsanı yeryüzüne gönderen yüce Allah (cc), onu yeryüzünde başıboş bırakmamış, sürekli bir imtihan sürecinden geçireceğini bildirmiştir. Bu imtihan, insanlara dünya nimetleri verilerek yapıldığı gibi bu nimetlerin geri alınması ile de yapılmaktadır.

“Sizi yeryüzünün halifeleri yapan, size verdiği şeylerde, sizi denemek için, kiminizi kiminizden derecelerle üstün kılan O'dur. Doğrusu Rabbin, cezası çabuk olandır ve O, bağışlayandır, esirgeyendir.” (En’am, 165)

İnsanlar, değişik şekillerde imtihan edilirler; kimileri kendilerine verilen dünyevi değerler, makam ve mevkilerle, eş ve evlatlarla; kimileri güç, kuvvet ve güzellikleri ile; kimileri de bilgi ve becerileri ile imtihan edilirler. İnsanların, kendilerinde var olan değerleri, neye göre nasıl değerlendirdiklerine göre imtihanda başarılı ya da başarısız olurlar.

“O (Allah), hanginizin daha güzel iş yapacağınızı denemek için ölümü ve hayatı yarattı. O, üstündür, bağışlayandır.” (Mülk, 2)

İnsanlara verilen dünyevi değerler, bu değerleri veren yüce Allah’ın rızasına uygun ve O’nun gönderdiği hidayet doğrultusunda kullanıldığında, onların kurtuluşunu ve mutluluğunu sağlarken, yüce Allah’ın rızasına muhalif ve hidayet rehberine aykırı kullanıldığında ise her iki dünyada da helak ve hüsranlarına neden olmaktadır.

Hz. Nuh (as), eşi ve evladı ile Hz. Lut (as) eşi ile Hz. İbrahim (as) ve Hz. Yakup (as) çocukları ile imtihan edilirlerken Hz. Muhammed (as), kendisini her zaman koruyan amcası ile imtihan edilmişlerdir.

Şu bir gerçektir ki, hayatta her insan, bir şekilde imtihan edilmektedir. Bu öyle bir imtihandır ki, insana ya kurtuluşu ve cennneti ya da hüsranı ve cehennemi kazandırıyor. Bu imtihanı kazanmak da kaybetmek de tamamen insanın kendi elindedir. İmtihan sürecinde takınılacak tavrın nasıl olması gerektiği, bütün açıklığı ile önceki toplumlardan örnekler verilerek ve Kur’an’da yol gösterilerek açıklanmıştır.

İnsanın, imtihan sürecinde takındığı tavır, onun hidayet rehberine göre hareket edip etmediğini ortaya koymaktadır. İnsanlardan kimi, bu imtihanlar nedeniyle Rab’lerinin rızasını kazanırlarken, kimileri de, isyan ve küfürlerini artırarak Rab’lerinin gazabını hak etmektedirler.

“Onlardan bazı zümrelere, kendilerini denemek için verdiğimiz dünya hayatının süsüne gözlerini dikme; Rabbinin rızkı daha hayırlı ve daha süreklidir.” (Taha, 131)

Müslümanlar, hangi konuda olursa olsun, karşılaştıkları tüm imtihanlarla yalnızca Rab’lerini razı etmeyi düşünürler, karşılaştıkları imtihanlardan dolayı, onun Allah’tan geldiğini bilerek, isyan etmezler. Onlar, bu süreçte gösterdikleri iman ve tevekkülleri nedeniyle kurtuluşa ererler.

“Andolsun, sizi korku, açlık, mallardan canlardan ve ürünlerden eksiltmek gibi şeylerle deneriz; sabredenleri müjdele. Onlara bir bela eriştiği zaman: ‘Biz Allah içiniz ve biz O'na döneceğiz’ derler. İşte Rablerinden bağışlamalar ve rahmet hep onlaradır ve hidayet bulanlar da onlardır.” (Bakara, 155-157)

Yüce Allah (cc), insanı, açlık, korku, mal, can ve kazandıklarından eksiltmekle, onun takınacağı tavrı ve sabrını denediği gibi, bu verdiklerini artırarak da ve bu verdiklerini nasıl kullandığı ile ilgili de onu imtihan eder.

Yüce Allah’ın gönderdiği hidayet rehberine uyanlar, kendilerine Rab’leri tarafından verilen, canları da dahil, her şeyi, yalnızca Rab’leri yolunda ve O’nu razı etmek için verirler.

O(koruna)nlar bollukta ve darlıkta infak ederler, öfke(lerin)i yutkunurlar, insanları affederler. Allah da güzel davrananları sever.” (Al-i İmran, 133)

Kendilerine verilenlerle imtihan edildiklerine iman edenler, sahip olduklarını, bollukta ve darlıkta Allah yolunda vererek Rab’lerini razı ederler.

“O ki malını vererek arınır, yücelir ve onun yanında hiç kimsenin karşılık verilecek bir nimeti yoktur, yalnız yüce Rabbinin rızası için verir.” (Leyl, 18-20)

“Ey iman edenler, kazandıklarınızın ve yerden sizin için çıkardığımız nimetlerin iyilerinden infak edin, kendiniz, göz yummadan alamayacağınız kötü şeyleri sadaka vermeye kalkmayın. Bilin ki Allâh zengindir, övülmüştür.” (Bakara, 267)

“Sevdiğiniz şeylerden infak etmedikçe asla gerçek imana eremezsiniz. Ne infak ederseniz Allah onu bilir.” (Al-i İmran, 92)

Sahip olduklarını Allah yolunda, O’nun hidayet rehberine göre kullananlar, kurtuluşa ermişler ve Rab’lerini razı ettikleri için Rab’leri de onlardan razı olur ve onları razı olacakları güzelliklerle mükâfatlandırır.

“Yakında kendisi de razı olacaktır.” (Leyl, 21)

İmtihanlar, yüce Allah’a yaklaşmaya vesile olmalıdır

Yüce Allah (cc), Rahman ve Rahim sıfatları gereği, hiçbir şekilde kullarına zulmetmez. O’nun kullarını imtihan etmesi, kullarının kendisine yönelmelerini, daha iyi makamlara ulaşmalarını ve onların kurtuluşa ermelerini sağlamak içindir. Bu, tıpkı bir meslek dalında eğitim gören öğrencilerin, sınıf geçmeleri ve bulundukları meslek dalında daha ileri bir noktaya gelmelerini sağlamak için onların imtihan edilmeleri gibidir.

94- Biz hangi ülkeye bir peygamber gönderdiysek, onun halkını -yalvarıp yakarsınlar diye- mutlaka yoksulluk ve darlıkla sıkmışızdır.

Yüce Allah (cc), gönderdiği hidayet rehberine, insanların uymaları için elçilerini ardı ardına göndermiş, azgınlık içerisinde bulunanları, değişik şekillerde imtihan ederek Kendisine yönelmelerini istemiştir. İman eden kimseler, karşılaştıkları her konu ve durumun Rab’lerinden geldiğini bildikleri için, her halükârda Rab’lerine şükretmişler, O’na dönecekleri bilinci ile başlarına gelenlere sabredip tevekkül etmişlerdir.

İman konusunda zaafiyet içerisinde bulunanlar ya da hiç iman etmeyenler, Rab’leri tarafından herhangi bir şekilde imtihan edildiklerinde isyan ederek Rab’lerine şirk koşmuşlardır.

Küfür ve şirk içerisinde bulunan nankör kimseler, kendilerine Rab’leri tarafından bir hayır verilince sevinirler; hatta yüce Allah’ın kendilerini sevdiğini bile düşünürler. Ancak Rab’leri, onları imtihan etmek için mallarını aldığında hemen isyana başlarlar.

“Fakat insan öyledir; Rabbi ne zaman kendisini sınayıp ona ikramda bulunur, ona nimet verirse: ‘Rabbim bana ikram etti’ der, ama Rabbi onu sınayıp rızkını daraltırsa: ‘Rabb’im beni alçalttı’ der.” (Fecr, 15-16)

Yüce Allah (cc), kullarına verdiği şeylerle onları denemekte, onlara görev ve sorumluluk yüklenmekte, onlardan bu görevlerini yerine getirmeleri istenmektedir. Ancak insan nankör ve iman konusunda zayıf olunca, kendisine verilenlerle Rabb’ini razı etmeyi düşünmediği gibi kendisine verilenlerle O’na şirk koşar, isyan eder.

Nankör kimseler, kendilerine mal ve sermaye verildiğinde bu verilenleri, Rablerinin rızası doğrultusunda kullanmayarak, mal ve sermayeyi adeta ilahlaştırarak şirk koşup isyan ettikleri gibi, verilenlerin geri alınmasında da, imtihan edildiklerini düşünmeden Rab’lerine yine isyan ederler.

İnsan, cahil ve nankör olunca kendisine nimet verilse de verilmese de, Rabb’ine şirk koşup isyan eder, şükretmeyi ya da sabredip tevekkül etmeyi düşünmez. Mal ve sermaye verildiğinde, kimi insanlar, Rab’lerinin bildirdiği kurallar doğrultusunda bunları kullanmayıp Rab’lerine karşı azgınlaşırlar, hak sahiplerinin haklarını vermeyerek onların haklarına tecavüz ederler. Bunlar, böylece Hakkı yalanlamış, Rablerine isyan etmişlerdir.

“Kim de cimrilik eder, kendini müstağni görürse ve en güzel(söz)ü de yalanlarsa, ona da en zoru kolaylaştırırız.” (Leyl, 8-10)

Yüce Allah (cc), Kendisine karşı nankörlük yapan kullarına, tevbe edip kendisine yönelmeleri için fırsatlar verir; ancak onlar, bu verilen fırsatları da değerlendirerek Rab’lerine dönmezler, isyanlarına devam ederler.

“Senden önce de ümmetlere elçiler gönderdik. yalvarsınlar diye onları darlık ve sıkıntı ile yakalayıp cezalandırmıştık. Hiç olmazsa kendilerine böyle baskınımız geldiği zaman yalvarsalardı; fakat kalbleri katılaştı ve şeytan da onlara yaptıklarını süslü gösterdi.” (En’am, 42-43)

İnsan bir kere kör ve sağır olunca, ona artık hiçbir uyarı, hiçbir nasihat fayda vermez; kendisine yapılan her uyarı ve nasihat, onun, azgınlığını daha çok artırmasına neden olur.

Rab’lerinin gönderdiği hidayet rehberi doğrultusunda hareket etmeyen ve onu inkâr eden kimseler, kendilerine verilenlerle azgınlaşmışlar, Rab’lerinin rızasına muhalif hareket etmişlerdir. Bunlar, kendilerine verilen can ve mallarla imtihan edildiklerinde Rab’lerine dönerler, O’na yalvarırlar, ancak bu imtihan kendilerinden kaldırıldığında yeniden azgınlıklarına devam ederler.

“Gemiye bindikleri zaman, dini yalnız Allah'a halis kılarak O'na yalvarırlar; fakat (Allah) onları salimen karaya çıkarınca hemen şirk koşarlar.” (Ankebut, 65)

“(Denizde) onları, gölgeler gibi dalga sardığı zaman, dini yalnız kendisine has kılarak Allah'a yalvarırlar. Fakat O, onları kurtarıp karaya çıkarınca içlerinden bir kısmı geri döner eder; zaten bizim ayetlerimizi gaddar nankörden başkası inkâr etmez.” (Lokman, 32)

95- Sonra kötülüğü değiştirip yerine iyilik getirdik de (insanlar) çoğaldılar ve: ‘Atalarımıza da darlık ve sevinç dokunmuştu’ dediler. Biz de onları, ansızın hiç farkında olmadıkları bir anda yakaladık.

Her inkâr ve azgınlığın elbette bir sonu vardır ve yüce Allah (cc), kalpleri katılaşıp küfür ve isyanlarında haddi aşanlara dünya hayatında hak ettikleri cezayı verir. Onlar, azgınlıkları içerisinde bocalarken hak ettikleri ceza ansızın geliverir.

“Kendilerine yapılan uyarıları unutunca, üzerlerine her şeyin kapılarını açıverdik; kendilerine verilenle sevince daldıkları sırada da ansızın onları yakaladık, birdenbire bütün umutlarnı yitirdiler.” (En’am, 44)

Yüce Allah (cc), yarattığı bütün kullarının rızıklarını da vermiş ve bu rızkı, insanlar arasında, toplum hayatında düzen ve dirlik sağlansın, insanlar arasında iletişim sağlansın, birbirlerine kaynaşsın diye, bazı kullarına daha fazla vererek onlar eliyle verilmesini istemiştir. Ancak bazı kimseler, kendilerine verilenleri, hak sahiplerine vermeyerek isyanı seçmişlerdir.

Kendilerine mal ve sermaye verilenler, Rab’lerinin emirleri doğrultusunda hareket etmiş olsalar şirk ve küfürden korunacak, Rab’lerini razı edecek ve böylece cehennem azabından korunmuş olarak cennnete gideceklerdi. “Fakat kalbleri katılaştı ve şeytan da onlara yaptıklarını süslü gösterdiği için onlar azabı seçtiler.

96- (O) ülkelerin halkı inanıp korunsalardı, elbette üzerlerine gökten ve yerden bolluklar açardık; fakat yalanladılar, biz de onları kazandıklarıyle yakaladık.

Yüce Allah (cc), kullarına her halükârda rızık vermekte, onların dünya hayatında yaşamalarını kolaylaştıracak imkânlar sağlamaktadır. O, kendisini inkâr edenlere bile mal ve sermaye vermektedir. Şayet insanlar, inkâr ve azgınlığı yol edinmemiş olsalardı yüce Allah (cc), dünya hayatını cennete çevirecek ve insanların, hiçbir sıkıntı ve huzursuzluk duymadan, dünya hayatında yaşamalarını sağlayacaktı.

“İnsanlar (küfürde birleşen) bir tek ümmet olacak olmasaydı, Rahman'ı inkâr edenlerin evlerine gümüşten tavanlar ve üzerine binip çıkacakları merdivenler yapardık ve evlerine kapılar ve üzerine yaslanacakları koltuklar, divanlar ve süs(ler verirdik). Bütün bunlar, sadece dünya hayatının geçiminden ibarettir. Rabbinin katında ahiret ise, korunanlar içindir.” (Zuhruf, 33-35)

İnsanlar, aciz olduklarını, hastalandıklarında ne duruma düştüklerini gördükleri ve öleceklerini bildikleri halde hiç düşünmeden hareket etmekte, Rablerine şirk koşarak isyan edebilmektedirler. Hiçbir güvenceleri olmadığını, ansızın ölüp gideceklerini, birçok kez görüp yaşamalarına rağmen, şirk ve küfürlerinde direnmekte, isyanlarına devam etmektedirler.

97-99- Peki (o) ülkelerin halkı, geceleyin uyurlarken azabımızın kendilerine gelmeyeceğinden emin midirler? Ya da (o) ülkelerin halkı, kuşluk vakti eğlenirlerken azabımızın onlara gelmeyeceğinden emin midirler? Allah'ın tuzağından emin mi oldular? Ziyana uğrayan topluluktan başkası, Allah'ın tuzağından emin olamaz.

100- (Allah, önceki) sahiplerinden sonra şu toprağa varis olanları yola getirmedi mi ki biz dilesek, kendilerini de günahlarıyla cezalandır ve kalblerini mühürleriz artık hiç işitmezler.

İnsanlık tarihi ile başlayan insanın imtihanı, kıyamete kadar devam edecek ve her insan bu süreçten geçecektir. Yüce Allah (cc), kullarına olan rahmeti gereği, sonradan gelen nesilllere önceki insanların, imtihan süreçlerinde takındıkları tavrı apaçık bir şekilde bildirmekte, onların aynı hataya düşmelerini istememektedir.

101- İşte o ülkeler; sana onların haberlerinden bir kısmını anlatıyoruz. Andolsun, elçileri onlara açık deliller getirmişlerdi, fakat önceden yalanladıklarından ötürü, inanmak istemediler; işte Allah, kâfirlerin kalblerini böyle mühürler.

102- Onların çoklarını yoldan çıkmış bulduk ama çoklarında sözde durma diye bir şey bulmadık.

Yüce Allah (cc), kendilerine verilen dünyevi nimetleri kötüye kullananların kıssalarını verip insanların bu durumdan sakınmalarını isterken, bu konuda iyi hareket eden kullarının da örneklerini vererek onlar gibi hareket edilmesini tavsiye etmektedir. Bu konuda Hz. Süleyman (as)’ın davranışı çok güzel ve alınacak bir örnekliktir.

Hz. Süleyman (as), kendisine verilen onca sayısız ve sınırsız nimetlere rağmen hiçbir şekilde böbürlenip şımarmamıştır. O, en küçük bir durumda bile Rabb’ine yönelmiş, kibirlenmekten ve böbürlenmekten O’na sığınmıştır.

“Süleyman'a cinlerden insanlardan ve kuşlardan orduları toplandı, hepsi bir arada düzenli olarak sevk ediliyordu. Karınca vadisine geldikleri zaman bir karınca: ‘Ey karıncalar, yuvalarınıza girin ki Süleyman ve orduları farkında olmayarak sizi ezmesinler’ dedi.

(Süleyman) Onun sözüne gülümseyerek dedi: ‘Rabbim, bana ve anama, babama lutfettiğin nimete şükretmemi, senin beğeneceğin faydalı bir iş yapmamı gönlüme ilham eyle ve rahmetinle beni salih kullarının arasına sok.” (Neml, 18-7-19)

Hz. Musa (as) ve Tarihsel Diktatörlüğün Simgesi Fir’avn

Risalet tarihinde, her dönemde elçilere karşı çıkan zorbalar, diktatörler mutlaka var olmuş, risalet önderleri, bu zorba diktatörlere karşı bıkıp usanmadan, korkup çekinmeden Tevhidi esasları, net ve açık bir şekilde ortaya koymuşlardır.

“Onlardan önce Nuh kavmi ve onlardan sonra gelen kollar da yalanladı; her millet, elçisini yakalamağa yeltendi; hakkı gidermek için boş şeyler ileri sürerek tartıştılar. Bu yüzden onları yakaladım. (Bak) Azabım nasıl oldu!” (Mü’min, 5)

“Biz, hangi ülkeye bir uyarıcı gönderdiysek, mutlaka oranın varlıkla şımarmış kimseleri: ‘Biz, sizin gönderildiğiniz şeyi inkâr ediyoruz, biz malca ve evlatça daha çoğuz, biz azaba uğratılacak değiliz’ dediler.” (Sebe, 34-35)

Risalet önderlerine karşı çıkan zorbaların en azgınlarından biri de, hiç kuşkusuzdur ki, Hz. Musa (as)’ı ve getirdiği ilahi mesajı yalanlayan Fir’avn’dır. Kendisini, toplum üzerinde en büyük rab ve ilah olarak ilan eden Fir’avn, zulüm ve despotlukta, akılları durduracak vahşetler sergilemiştir.

103- Onlardan sonra Musa'yı ayetlerimizle Fir'avn'a ve ileri gelen adamlarına gönderdik, ayetlerimize haksızlık ettiler; fakat bak, bozguncuların sonu nasıl oldu!

Hz. Musa (as), Kur’an’da, mücadelesinden en çok sözedilen risalet önderlerinden biridir. Güçlü bir müstekbir grubuna karşı, yılmadan mücadele etmiş, istikbar güçlerinin mali, askeri ve propaganda imkânlarına, zulüm ve baskılarına karşı tek başına direnmiş olan Hz. Musa (as), diğer taraftan köleleştirilmiş İsrail oğullarına, insan olma onurunu aşılamaya çalışmış, onları, zulmün esaretinden kurtararak özgürlüklerine kavuşturmuştur.

Hz. Musa (as), insanları kazıklara geçiren psikopat bir diktatörün ülkesinde, davetini ortaya koyarken hiçbir şekilde Fir’avn’ın dehşet saçan sisteminden, günümüz belamlarının yaptıkları gibi, zillet içerisine girip izin almamış, aşağılık bir duruma düşmemiştir. O, Mısır’da kaza ile birisini öldürüp Fir’avn’ın dini (kanunu)na göre suç işlediği halde, davete başlamadan önce Fir’avn’den özür dilememiştir.

Hz. Musa (as)’ın, Fir’avn’ın karşısına çıkması elbette kolay olmamıştır; o da bir insandı ve elbette herkes gibi, Fir’avn gibi bir diktatörden korkuyordu. Zaten o, bu korkusunu da gizlememiş, yüce Allah (cc), onu rasul olarak görevlendirdiği zaman, Fir’avn’ın karşısına çıkmaktan korktuğunu açıkça ifade etmişti.

“Seni kendim için (elçi) seçtim; Sen ve kardeşin ayetlerimi götürün, beni anmakta gevşeklik etmeyin. Fir'avn'e gidin, çünkü o azdı, ona yumuşak söz söyleyin belki öğüt alır veya korkar.

Dediler ki: ‘Rabbimiz, onun bize taşkınlık etmesinden yahut iyice azmasından korkuyoruz.’ Korkmayın, ben sizinle beraberim, işitir ve görürüm’ dedi.” (Taha, 41-46)

“(Mûsâ): ‘Rabbim, ben, onların beni yalanlayacaklarından korkuyorum; göğsüm daralıyor, dilim açılmıyor onun için Harun'a da elçilik ver; hem benim üzerimde onlara karşı işlediğim (birini öldürerek) bir günah da var; onların beni öldürmelerinden korkuyorum’ dedi.

‘(Rabb’i), mutlaka ikiniz de ayetlerimizle gidin, biz sizinle beraberiz, dinliyoruz.’ dedi.” (Şuara, 12-15)

“Rabbim, ben onlardan bir kişi öldürmüştüm, beni öldüreceklerinden korkuyorum; kardeşim Harun, o, dil bakımından benden daha güzel konuşur, onu da benimle beraber, beni doğrulayan bir yardımcı olarak gönder; zira ben, beni yalanlayacaklarından korkuyorum.’ dedi.

(Rabb’i) dedi: ‘Senin pazunu kardeşinle kuvvetlendireceğiz ve size öyle bir yetki vereceğiz ki, ayetlerimiz sayesinde onlar size asla erişemeycekler; ikiniz ve size uyanlar üstün geleceksiniz!” (Kasas, 33-35)

“Onlara yardım ettik de üstün gelenler kendileri oldular.” (Saffat, 116)

Yüce Allah’ın yardım vaadini alan Hz. Musa (as), tüm korkularını yenerek davetine başlamıştı. Yüce Allah’ın yardımı olunca, iman edenlerin karşısına çıkamayacakları güç, yenemeyecekleri diktatör kalmayacaktır. Hz. Musa (as), yüce Allah’a güvenip O’ndan başkasının korkularına kalbinde yer vermediği için, kazıklar sahibi Fir’avn’e karşı çıkmış, onun diz çöküp zelil düşmesine neden olmuştur.

Yüce Allah’a gereği gibi güvenmek, O’na olan imanın bir gereğidir. O’na gereği gibi iman etmeyenler, daima korku içerisinde yaşarlar ve Allah düşmanları karşısında, her türlü ikiyüzlülüğü yaparak zillet içerisine girerler. Günümüzde, tağuti sistemin izin verdiği kurum ve kuruluşlarda, Hakkı batıla karıştıran belamlar, yüce Allah’a güvenip iman etmediklerinden sistem karşısında zillet içerisine girmektedirler.

Davetçiler, kim ve ne adına hareket ettiklerini net ve açık ortaya belirtmelidirler

Müslüman davetçiler, yüce Allah’tan başka hiç kimseden korkup çekinmeden, kendilerinden önceki Tevhid erleri gibi, yalnızca yüce Allah’a güvenerek, Tevhidi esasları açık ve net bir şekilde ortaya koyar, uyarı görevlerini yerine getirirlerse işte o zaman, yüce Allah’ın yardımı ile günümüz Fir’avnlarına diz çöktürecek, onları zelil duruma düşüreceklerdir.

Hz. Musa (as)’ın kıssası, toplum önderlerinde, bulunması gereken kararlılığın göstergesi, zorbalığa, zulme ve küfre karşı direnişin simgesi, yanlışlıklarla, sapıklıklarla uğraşının yılmaz mücadelesinin göstergesidir. Hz. Musa (as)’ın ortaya koyduğu mücadele metodunun en önemli yönlerinden biri de, Allah için zorluklara katlananlara, sabredenlere yüce Allah’ın nasıl yoktan var ederek yardım ettiğini en güzel şekilde göstermektedir. Yüce Allah’ın yardımına mazhar olan Hz. Musa (as), herkesin adını anmaktan korktuğu diktatör Fir’avn’ın karşısına çıkmış ve ona Rabb’inin mesajını iletmiştir.

104-105- Musa: ‘Ey Fir'avn, ben, alemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir elçiyim’ Allah'a karşı gerçekten başkasını söylememek, benim üzerime borçtur. Size Rabbinizden açık bir delil getirdim, artık İsrail oğullarını benimle gönder!’ dedi.

Kendisini her şeyi yapmaya muktedir gören Fir’avn, karşısında korkusuzca konuşan Hz. Musa (as)’ı görünce ne yapacağını bilmez bir halde şaşkın bir duruma düşmüştü. Fir’avn, öyle bir duruma ve şaşkınlık içerisine düşmüştü ki, ne Hz. Musa (as)’ın hata ile öldürdüğü kıptinin hesabını sorabildi, ne de karşısında korkusuzca duran Allah elçisine kızabildi; adeta dizlerinin bağı çözülmüş gibi oturduğu koltuktan yalnızca:

106- ‘Eğer bir ayet getirmiş isen, hakikaten doğru söylüyorsan göster onu bakalım’ dedi.

İlahi mesaj olduğu gibi ortaya konulmalıdır

Hz. Musa (as), Rabb’ine olan iman ve güveni sayesinde başı dik bir duruşla adeta Fir’avn’ın kalbine korku salmıştı. O, bir Risalet önderi olarak muhatabını, kim olursa olsun, yalnızca bir beşer olarak görmüş, ona davetini ulaştırmıştır. Hz. Musa (as), Fir’avn’ı da yalnızca bir beşer olarak görmüş, ona herhangi bir üstünlük vermeden karşısında durmuş, ona davetini ulaştırmıştır.

107-108- Bunun üzerine (Musa), asasını attı, birden o, açıkça bir ejderha (oldu) ve elini (göğsünden) çıkardı, birden o, bakanlar için bembeyaz parlayan bir şey oldu.

Hakkın, açık bir şekilde ortaya konulması, inkâr edenleri şaşkına çevirir; Fir’avn ve beraberindekiler, ne yapacaklarını bilmez bir halde şaşkınlık içerisinde kalmışlardı. İlk şaşkınlıkları geçtikten sonra, her dönemde olduğu gibi o dönemde de Fir’avn’e akıl hocalığı yapan belamlar, hemen kendilerini toparlayarak Fir’avn’e akıl vermeye ve daveti ortaya koyan Hz. Musa (as)’a iftira etmeye kalkıştılar.

109-112- Fir'avn kavminden ileri gelen bir topluluk: ‘Bu, çok bilgili bir büyücüdür, sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor, ne buyurursunuz? Onu da, kardeşini de beklet, şehirlere toplayıcılar yolla; bütün bilgili büyücüleri sana getirsinler’ dediler.

Hak batıl mücadelesinde, Tevhidi esasları insanlara duyurmanın metodu nasıl değişmemiş, her Risalet önderi ve Tevhid eri, kendi dönemlerinde, değişmeyen metodu ile Hakkı ortaya koymuşlarsa, Tevhidi esaslara karşı çıkanların, karşı çıkış metodlarında da bugüne kadar hiçbir değişiklik olmamıştır. Zorba diktatörler ve onların destekçileri, öncelikle fikri planda Hakkı durdurmak için uğraşmışlar ve bu konuda belamlarını görevlendirmişlerdir.

Hak Gelince Batıl Zail Olur

İnsanların ve toplumların şaşkınlık içerisinde çırpınmalarının nedeni, doğruyu bilmemeleri ve doğruyu gösterecek kişilerin ortaya çıkmamasıdır. Doğruyu bilen kimseler, ortaya çıkıp Hakkı insanlara duyurduklarında toplum, şaşkınlıktan kurtulacak, doğruya yönelecek, böylece batıl Hakkın karşısında yok olup gidecektir. Yıllarca zillet içerisinde Fir’avn’ın karşısında küçülen İsrail oğulları, Hakkı ortaya koyan Hz. Musa (as) sayesinde, içerisinde bulundukları durumdan kurtularak, özgürlüklerine kavuşmuşlardır.

Hakkı, korkusuzca ortaya koyan Hz. Musa (as) karşısında, ne yapacapını bilmeyen ve şaşkına dönen Fir’avn, etrafındaki belamların uyarısı ile ülkesindeki tüm sihirbazları toplamış, onlar vasıtası ile Hz. Musa (as)’ı durduracağını ve onun getirdiği Hakkı boşa çıkaracağını sanmıştı.

Fir’avn, Hz. Musa (as)’ı durdurmak, getirdiği Tevhidi esasları bozmak için nasıl sihirbazlarını devreye soktu ise, aynı yöntem bugün de hemen hiç değişmeden devam etmektedir. Tağuti beşeri sistemler, Tevhidi esasların insanlara ulaşmaması için prof, dekan, rektör gibi çeşitli ünvanlar ve makamlar verdiği belamları görevlendirmiş, açılmasına izin verdiği vakıf ve derneklere Samiri soylu belamlarını yerleştirmiştir. Bunlar, tağuti sisteme yaranmak ve daha üstün makamlar elde etmek için, Hakkı batıla karıştırarak gerçekleri gizlemekte, insanların Tevhidi esaslara yönelmelerini engellemektedirler.

113-114- Büyücüler Fir'avn'a gelip ‘Eğer üstün gelen biz olursak elbet bize bir mükâfat var değil mi?’ dediler. (Fir'avn): ‘Evet, hem de siz yakınlardansınız!’ dedi.

Belamların, bütün çabaları, zorbaların yanında daha iyi bir yer edinme isteğidir. Onlar, bu uğurda her şeyi yapar, her türlü zilleti sergilerler. Bu, dün böyle olduğu gibi bugün de böyledir ve gelecekte de böyle olacaktır. Buna karşı davetçiler, yalnızca Rablerini razı etmeyi düşünmeli ve yalnızca O’nun koyduğu ölçüler içerisinde hareket etmelidirler.

115-116- Dediler ki ‘Ey Musa, sen mi atacaksın, yoksa (önce) atanlar biz mi olalım? ‘Siz atın’ dedi. (Onlar) atınca, insanların gözlerini büyülediler, onları ürküttüler ve büyük bir büyü (ortaya) getirdiler.

117-119- Biz de Musa’ya: ‘Asanı at’ diye vahyettik; bir de baktılar ki o, onların uydurduklarını yakalayıp yutuyor; gerçek ortaya çıktı ve onların bütün yaptıkları batıl oldu, orada yenildiler, küçük düştüler.

Batıl her zaman küçük düşmeye ve yok olmaya mahkumdur; bu yüzden onlar, sadece geçici bir süre insanların gözlerini boyuyabilir, onlar üzerinde etkili olabilirler. Ancak Hak ortaya konulduğunda batılın artık dayanacak gücü kalmayacak ve ancak akleden insanlar Hakka teslim olacaklardır.

120-122- Ve büyücüler secdeye kapandılar: ‘Alemlerin Rabbine inandık Musa ve Harun'un Rabbine’ dediler.

İman, hiçbir şekilde pazarlık kabul etmez, ertelenmez, üzerinde düşünülmez. O, bir kalbe girdi mi, kalpte varolan her şey anında dışarı çıkar ve kalp asıl sahibini ağırlar. Nitekim sihirbazlar da bu gerçeği hemen kavramışlar, gördükleri muazzam olayın, beşeri bir şey olmadığını anlamışlar ve anında tepki verip hiç düşünmeden, Hz. Musa (as) ve Hz. Harun (as)’ın teslim oldukları Rabb’e onlar da teslim olup Müslüman olmuşlardır..

İman, izin ve pazarlık kabul etmez

İman edecek kimse, hiçbir şekilde başkasından izin almaz, alamaz; böyle bir iman zaten geçersiz bir imandır. Gerçekten iman edenler, hiçbir şekilde bu uğurda başlarına gelecekleri düşünmezler, pazarlık kabul etmezler, başka şeyleri gözönünde bulundurarak iman etmezler. Sihirbazlar, ne Fir’avn’den alacakları ünvanları, ne de Fir’avn’ın onlara ne yapacağını düşünmeden, gördükleri gerçeğe hemen teslim olmuşlar, Rab’leri yüce Allah’a iman etmişlerdir.

123-124- Fir'avn: ‘Ben size izin vermeden ona inandınız mı? Bu, bir tuzaktır, şehirde bu tuzağı kurdunuz ki, halkını oradan çıkarasınız, ama yakında bileceksiniz; elbette ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim, sonra hepinizi asacağım!’

Her dönemin zorba tağuti güçleri, fikir planında altedemedikleri düşünce ve kişileri, baskı ve zorbalıkla susturmaya çalışırlar. Fikir çıkmaza girdiğinde şiddet başlar, deyimi tam cahil zorbaları ifade ediyor. Onlar, ellerindeki güç ile her şeyi yapacaklarını ve insanları susturacaklarını zannediyorlar. Ancak gerçek iman sahipleri, ne zorbaların tehditlerini, ne de onların verecekleri makam ve mevkileri düşünürler. İman edenler için tek gerçek, Rablerinin rızasını kazanmak ve O’na gereği gibi kul olmaktır.

125-126- Dediler ki: ‘Biz zaten Rabbimize döneceğiz, Rabbimizin, bize gelmiş olan ayetlerine inandığımız için bizden öc alıyorsun. (Ey) Rabbimiz, üzerimize sabır boşalt ve bizi müslümanlar olarak öldür.’

İşte gerçek iman ve Allah’a teslimiyet budur; daha birkaç dakika önce önünde rükuya vardıkları Fir’avn’a, şimdi pervasızca meydan okuyor, onu bir hiç olarak gördüklerini ve önemsemediklerini ilan ediyorlardı.

“Dediler ki: ‘Biz seni, bize gelen açık delillere ve bizi yaratana tercih edemeyiz; yapacağını yap, sen ancak bu dünya hayatında istediğini yapabilirsin. Biz Rabbimize inandık ki (O) bizim günahlarımızı ve senin bizi yapmaya zorladığın büyüyü bağışlasın. Allah daha hayırlı ve (O'nun mükâfâtı ve cezâsı) daha süreklidir.” (Taha, 72-73)

İman, bir kalbe girince o kalp sahibi için artık tek değer, iman ettiği Rabb’i ve Rabb’inden gelen emirlerdir. O iman edenleri, ne zorbaların baskıları, ne dünyevi değerleri ve ne de aile ve akrabaları durdurabilir. İman eden kimseler, neye iman ettiklerini ve bu imanlarının kendilerinden ne istediğini çok iyi bilmek zorundadırlar.

İman etmek, yepyeni bir kişilik kuşanmak, yepyeni bir kimliğe sahip olmaktır.

Sihirbazlar, yüce Allah’a iman etmekle zilleti terkedip onurlu bir kişilik kuşanmışlar ve bunu da açıkça ortaya koymuşlardır. Onlar, o güne kadar zilllet içerisinde önünde eğilip yücelttikleri, ondan üstün kimseyi tanımadıkları Fir’avn’ın, yüce Allah’a iman ettikten sonra yalnızca sıradan bir beşer olduğunu anladılar ve ona karşı yeni sahip oldukları kimlikle çıktılar. Onlar, “Alemlerin Rabbine inandık Musa ve Harun'un Rabbine” diyerek yeni kimliklerini açıklamış oldular ve bizi müslümanlar olarak öldür.’ diyerek Müslüman olduklarını Fir’avn’e ve adamlarına bildirdiler.

Kendisini, her şeyi yapmaya muktedir zanneden, insanlar üzerinde en üstün otorite, rab ve ilah olduğunu iddia eden Fir’avn, istediği zaman insanları sindirip susturacağını zannediyor, bu nedenle onlara karşı pervasızca konuşuyor ve en büyük kendisi olduğunu söylüyordu.

“Ben sizin en yüce rabbinizim’ dedi.” (Naziyat, 24)

“Fir'avn: ‘Ey ileri gelenler, ben sizin için benden başka bir ilah bilmiyorum, ey Haman, haydi benim için çamurun üzerinde ateş yak(arak tuğla imal et de) bana bir kule yap, belki Musa'nın ilahına çıkarım, çünkü ben onu yalancılardan sanıyorum’ dedi.” (Kasas, 38)

“Fir'avn, kavminin içinde bağırıp dedi: ‘Ey kavmim, Mısır mülkü ve şu altımdan akıp giden ırmaklar benim değil mi? Görmüyor musunuz? Yahut ben, şu aşağılık, nerdeyse söz anlatamayacak durumda olan adamdan daha iyi değil miyim? (o, doğru söylüyorsa) üzerine altın bilezikler atılmalı, yahut yanında melekler de gelmeli değil miydi?” (Zuhruf, 51-53)

Üstünlüğü güçte, mal ve mülkte, askeri güç ve otoritede gören zorba güçler, karşılarında kararlı ve inançlı insanları gördüklerinde, sahip olduklarının hiçbir işe yaramadığını çok açık bir şekilde gördükçe çılgına dönüyor, kuduruyorlar. Fir’avn ve melesi, bir avuç imanlı insanın karşısında çaresizlik içerisinde çırpınıyor, çırpındıkça da battıkça batıyorlardı. Onlar, son kozlarını ortaya koyarak iman edenleri öldürmek için harekete geçtiler.

127- Fir'avn kavminden ileri gelen bir topluluk dedi ki: ‘Musa'yı ve kavmini bırakıyorsun ki seni ve ilahlarını terk edip yeryüzünde bozgunculuk mu yapsınlar?’ (Fir'avn): ‘Biz onların oğullarını öldüreceğiz, kadınlarını sağ bırakacağız; biz daima onların üstünde eziciler olacağız’ dedi.

Hak batıl mücadelesinin her döneminde, batılın temsilcileri, fikri planda alt edemedikleri Hakkın temsilcilerini yok etmeye, ortadan kaldırmaya çalışmışlardır. Ancak onların hesapları ve tuzakları hep boşa çıkmış, galip gelenler Hakkın temsilcileri olmuştur.

Özgürlük, bedel ödenmeden elde edilemiyor

Hayatta hiçbir şey kolay elde edilemiyor; özelllikle bu özgürlük ise, elbette çok daha fazla bir bedelle elde edilebilir. İsrail oğulları, kendi üzerlerinde baskı ve zorbalığını sürdüren Fir’avn’ın zulmüne razı olmuş, içerisinde bulunduğu zillet ve meskenetten kurtulmayı hiçbir şekilde düşünmemişler, onlar, bulundukları zilleti bir kader imiş gibi kabullenmişlerdi.

“Kavmini küçümsedi, onlar da ona boyun eğdiler; çünkü onlar fasık bir kavim idiler.” (Zuhruf, 54)

Hz. Musa (as)’ın, gelip İsrail oğullarının özgürlüğünü istemesi, Fir’avn’ın zulmünün daha çok artırmasına neden olmuştu. Ancak bu, İsrail oğulları için artık sona gelindiğini ve özgürlüklerinin yakın olduğunu gösteriyordu. Karanlığın en yoğun olduğu zaman, aydınlığın en yakın olduğu andır. Bu nedenle Hz. Musa (as), kavmine sabretmeyi öğütlüyordu. Bu sabır tavsiyesi, aslında özgürlüğün yakın olduğunu müjdeliyordu.

128- Musa, kavmine; ‘Allah'tan yardım isteyin, sabredin’ dedi; yeryüzü Allah'ındır, onu kullarından dilediğine verir. Sonuç, korunanlarındır!

Nankörlüğü, bozuk bir karakter haline getirmiş olan İsrail oğulları, Rab’leri tarafından kendilerine gelen Rahmeti idrak edemiyor, hâlâ sızlanıp duruyorlardı. Ancak hiçbir zulüm, aniden kesilmez, sabır ve karşı mücadele ile zulüm son bulur.

129- (Ey Musa), ‘sen bize gelmezden önce de, sen bize geldikten sonra da bize işkence edildi’ dediler. (Musa): ‘Umulur ki Rabbiniz düşmanınızı yok eder ve onların yerine sizi yeryüzüne hâkim kılar da nasıl hareket edeceğinize bakar’ dedi.

İnsanın, değişik şekillerde denenmesi

Kendilerini her şeyi yapmaya muktedir zanneden zorba güçler, yüce Allah’ın gücü karşısında bir zavallı ve bir hiç olduklarını görüyor, ancak inkâr ve bozgunculuktaki aşırılıkları, onların düşünme yeteneklerini dumura uğrattığı için bu karşılaştıkları durumu değerlendiremiyorlar.

130-131- Andolsun biz, Fir'avn ailesini tuttuk, öğüt alsınlar diye yıllarca kıtlıkla ve ürünleri azaltmakla sıktık. Onlara bir iyilik geldiği zaman: ‘Bu, bizim (kendi çabamızla elde ettiğimiz)dir’ derler; kendilerine bir kötülük ulaşırsa, Musa ve onunla beraber olanları uğursuz sayarlardı. İyi bilinki, onların uğursuzluğu Allah katındadır, fakat çokları bilmezler.

İnsan, yaşadığı süre içinde, birçok şeyle, değişik olaylarla karşılaşır; bu nedenle kişi, karşılaştığı iyi ve kötü durumları düşünmeli, bunları ve arkalarında yatan gerçekleri düşünmeli ve ne iyi şeyleri kendisine, ne de kötü şeyleri başkalarına mal etmelidir. İnsan, karşılaştığı durumları tefekkür etmeli ve karşılaştığı kötü durumların, kendi hatasından olabileceğini düşünmelidir.

Yüce Allah (cc), her insanı, güzel ve sıkıntılı olmak üzere çeşitli şekillerde imtihan eder. Nankör ve düşüncesiz kimseler, sıkıntılı bir durumla karşılaştıklarında Rab’lerine yönelerek dua ederler; ancak güzel bir şeyle karşılaştıklarında ya da sıkıntıyı atlattıklarında, bunun kendi elleriyle olduğunu, kendi çabaları ile bunun elde ettiklerini iddia ederler. Tıpkı Karun gibi, Karun, sahip olduğu servetin, kendisindeki bir bilgi sayesinde olduğunu ileri sürmüş, bunun üzerine yüce Allah (cc), onu ve sahip olduklarını yerin dibine geçirmiştir.

Hatalarını bilmelerine rağmen kendilerini düzeltmeyen kimselere, hiçbir uyarı fayda vermez. Yapılan uyarılara rağmen, inatlarında israr edip kendilerini düzeltmeyenlerin başlarına gelenler, yalnızca kibir ve azgınlıklarından dolayıdır.

Yüce Allah (cc), Fir’avn ve ailesini değişik şekillerde imtihan etmiş, ancak o imtihanlarla karşılaştığında bunu Hz. Musa (as)’dan bilmiş, rahata kavuştuğu zaman da bunu kendilerinden bilmişlerdir. Bunu üzerine yüce Allah (cc), inkârı bozuk bir karakter haline getiren Fir’avn ve ailesini daha büyük mücizelerle imtihan etmiştir.

132-134- Ve dediler ki: ‘bizi büyülemek için ne kadar mucize getirirsen getir, biz sana inanacak değiliz!’ Biz de onların üzerine ayrı ayrı mucizeler olarak tufan, çekirge, Kımıl (haşerât), kurbağalar ve kan gönderdik; ama yine büyüklük tasladılar ve suçlu bir topluluk oldular. Üzerlerine azap çökünce: ‘Ey Musa, sana verdiği söz uyarınca bizim için Rabbine dua et; eğer bizden azabı kaldırırsan, muhakkak sana inanacağız ve mutlaka İsrail oğullarını seninle beraber göndereceğiz!’ dediler.

Tevbe etmek, yapılan hatanın farkına varıp ondan dönmektir ki bu, makbul olan tevbedir. Zorluklarla karşılaşıldığında yapılan tevbeler, bir samimiyetsizliğin ve zorda kalmışlığın bir sonucudur ki yüce Allah (cc), bu tevbeleri kabul etmeyeceğini bildirmektedir.

“Yoksa kötülükler yapıp yapıp da nihayet kendilerine ölüm gelince: ‘Ben şimdi tevbe ettim’ diyenlere ve kâfir olarak ölenlere tevbe yoktur; onlar için acı bir azap hazırlamışızdır.” (Nisa, 18)

“(İman etmeleri için) meleklerin gelmesini, yahut Rabb’inin ya da Rabbinin bazı ayetlerinin gelmesini mi bekliyorlar? Ama Rabb’inin bazı ayetleri geldiği gün, daha önce iman etmemiş ya da imanında bir hayır kazanmamış olan kimseye, artık inanması fayda sağlamaz. De ki: ‘Bekleyin,biz de beklemekteyiz.” (En’am, 158)

Şu bir gerçektir ki, zor ve sıkıntılı durumlarında tevbe ya da iman edenler, o zor durumlarından rahata çıkınca, tevbelerini bozar ve eski durumlarına dönerler. İşte Fir’avn’ın yaptığı da bundan başka değildi.

İnsan, aynı mayadan yaratılınca, her dönemde aynı kişiliği sergiler, aynı tavrı ortaya koyar. Tarihsel süreçteki nankörlük ve bozgunculuk günümüzde de aynen devam etmekte, yüce Allah’ın verdiği imkânları kendilerinden bilen ve bu nedenle Rab’lerine hamd etmeyen kimseler, Rab’leri tarafından, bir doğa olayı ile denendiklerinde, denizde, dalgalar arasında kalan insanlar gibi, hemen Rab’lerine dönmekte, ancak belli bir süre sonra isyan ve küfürlerine yeniden dönerek Rab’lerini unutmaktadırlar.

Günümüzde Kur’an’a iman ettiklerini iddia etmelerine rağmen, hayatlarını, vahyin belirlediği ölçülere göre düzeltmeyenler, eski yaşantılarını sürdürenler, imanlarında samimi olmayan kimselerdir.

135-136- Biz onlardan, geçirecekleri bir süreye kadar azabı kaldırınca, hemen yeminlerini bozmağa başladılar. Biz de onlardan öc aldık, onları yemm(su)da boğduk! Çünkü onlar, ayetlerimizi yalanlamışlardı ve onları umursamaz olmuşlardı.

Ayetleri yalanlayanlarla, kabul ettiklerini iddia edip ayetler doğrultusunda hareket etmeyip ayetleri umursamayanlar aynıdır. Her iki durumun sonu küfür ve azaptan başka birşey değildir.

İsrail oğulları nankör bir toplumdur

Her dönemin zalim ve emperyalistleri, ezip sömürecekleri toplumları önce kendi içerisinde böler, fırkalara ayırır, sonra onlar üzerine zulümlerini icra ederler. Bu durum, günümüden böyle olduğu gibi, Fir’avn zamanında da böyle idi ve Fir’avn, İsrail oğullarını, önce kendi aralarında birbirine düşürüp fırkalara böldü, sonra da onlardan bir grubun erkeklerini, hatta erkek çocukları bile, saltanatını sürdürmek için canavarca öldürdü. İsrail oğullarının hemen tümü, yıllarca Fir’avn’ın zulmü altında inim inim inlediler, acı çektiler.

“Fir'avn, orada ululandı, halkını çeşitli gruplara böldü; onlardan bir zümreyi eziyor, oğullarını kesiyor, kadınlarını sağ bırakıyordu, çünkü o, bozgunculardan idi.” (Kasas, 4)

Biz de istiyorduk ki o yerde ezilenlere lutfedelim, onları önderler yapalım, onları (Fir’av’nın mülküne) mirasçı kılalım ve onları o yerde iktidara getirelim de Fir'avn'a, Hâmân'a ve askerlerine, onlardan (ezdikleri zümreden) korktukları şeyi gösterelim.” (Kasas, 5-6)

Yüce Allah (cc) bu isyancı İsrail oğullarına, bir kere daha merhamet etmiş ve onlara Hz. Musa (as)’ı, kurtarıcı bir elçi olarak göndermişti. Yüce Allah (cc), iman eden kullarına her zaman yardım edicidir. Zulüm altında inleyen İsrail oğulları, Hz. Musa (as)’a iman ettikleri için, yüce Allah (cc) onları, Fir’avn’ın zulmünden kurtarmış, yeryüzünü onlara miras olarak vermiştir.

137- Hor görülüp ezilmekte olan milleti de içini bereketlerle donattığımız yerin, doğularına ve batılarına mirasçı kıldık. Rabbinin İsrail oğullarına verdiği güzel söz, sabretmeleri yüzünden tam yerine geldi. Fir'avn'ın ve kavminin yapageldiği şeyleri ve yükseltmekte oldukları sarayları da yıktık.

Yüce Allah (cc), sabreden kullarına her zaman yardım eder; İsrail oğulları sabretmeleri yüzünden yüce Allah’ın yardımına mazhar olmuşlar ve yüce Allah (cc) onları, Fir’avn’ın mülküne mirasçı kılmıştı.

İsrail oğulları, yüce Allah’ın onca lütfuna mazhar oldukları ve buna bizzat tanıklık yaptıkları halde, nankörlüklerine devam etmişler, özgürlüğe kavuştuktan sonra, küfür ve isyanlarına devam etmişlerdir. Materyalist insan, üstünlüğü hep gösterişte ve maddi şeylerde arar; yüce Allah’a gereği gibi iman etme hazzını tatmayan İsrail oğulları, önceki hallerini unutarak Hz. Musa (as)’dan, yüce Allah’a isyan olan taleplerde bulunmuşlardır.

138-140- İsrail oğullarını denizden geçirdik, kendilerine mahsus birtakım putlara tapan bir kavme rastladılar: ‘Ey Musa, dediler, (bak) bunların nasıl ilahları var, bize de öyle bir ilah yap’ (Musa): ‘Siz, gerçekten cahil bir toplumsunuz; şunların içinde bulundukları (din) yıkılmıştır ve yaptıkları şeyler boşa çıkmıştır. Allah, sizi alemlere üstün yapmış iken size Allah'tan başka bir ilah mı arayayım?’ dedi.

Yüce Allah (cc), elbette kendisine yönelenlere yardım edici ve onları üstün kılıcıdır. Ancak yüce Allah’ın verdiği nimetlere nankörlük yapmak, insana zilllet ve alçalmayı getirir.

141- (Ey İsrail oğulları), hatırlayın o zamanı ki biz sizi Fir'avn ailesinden kurtarmıştık. Onlar size, azabın en kötüsünü yapıyorlardı; oğullarınızı öldürüyor, kadınlarınızı sağ bırakıyorlardı. Bunda,size Rabbiniz tarafından büyük bir imtihan vardı.

Yüce Allah’ın indirdikleri dışında herhangi bir sistem istemek, apaçık bir şekilde cehalet ve sapıklıktan başka bir şey olmadığını söylüyor Hz. Musa (as): ‘Siz, gerçekten cahil bir toplumsunuz’ şunların içinde bulundukları (din) yıkılmıştır ve yaptıkları şeyler boşa çıkmıştır.’ dedi.”

İman etmek, kalpte, düşüncede, söz ve davranışta eskiye ait olan kültür, gelenek, alışkanlık gibi ne varsa hepsini söküp atmak ve bir daha kesinlikle onlara yaklaşmamak ve onları istememektir. İman ettikten sonra, eskiye ait bir şeyi istemek ve özlemek, iman noktasında bir arızanın olduğunu göstermekte ve kişi için tehlike işaretleri belirmektedir. Bu arıza giderilmediği zaman, artık o kimse için şirk kapıdadır demektir.

Emaneti, güvenilir insanlara vermek

İnsanın güveneceği, gerektiğinde en değerli varlıklarını emanet edeceği birisinin olması, elbette çok önemlidir. Güvenilir arkadaşlara sahip olan kimseler, her zaman başarılı olurlar. Güvenilen kimseler, bu güvene layık olmalı ve kendilerine emanet edilen değerleri en iyi şekilde korumalıdırlar. Hz. Muhammed (as)’ın yanında bulunan kimselerin, güvenilir ve sadık olmaları nedeniyle İslâm, kısa bir sürede yayılmış ve diğer insanlar tarafından kabul görmüştür. Hz. Musa (as) da kardeşine güvenmiş ve Tur’a gideceği zaman onu yerine bırakmıştı.

142- Musa ile otuz gece sözleştik ve buna on gece daha kattık; böylece Rabb’inin tayin ettiği vakit, kırk geceye tamamlandı. Musa, kardeşi Harun'a: ‘Kavmim içinde benim yerime geç, ıslah et, bozguncuların yoluna uyma.’ dedi.

143- Musa, tayin ettiğimiz vakitte bizimle buluşmağa gelip de Rabbi ona konuşunca: ‘Rabbim, bana görün, sana bakayım!’ dedi. (Rabbi) buyurdu ki: ‘Sen beni göremezsin; fakat dağa bak, eğer o yerinde durursa, sen de beni göreceksin!’ Rabbi dağa görününce onu darmadağın etti ve Musa da baygın düştü; ayılınca: ‘Sen yücesin, sana tevbe ettim, ben iman edenlerin ilkiyim!’ dedi.

Yüce Allah (cc), kimseye gücü üstünde bir mükellefiyet yüklememiştir. Bu nedenle insan için aslolan, olmayacak şeyleri istememesi, kaldıramayacağı bir yükün altına girmemesidir. Aynı şekilde kişi, bir hata yapıldığında, bu hatanın farkına varır varmaz tevbe etmesi gerekir. Hz. Musa (as)’ın, Rabb’ini görme isteği, beşer olarak kaldırılamayacak bir istekti ve o, yaptığının hata olduğunu anlar anlamaz tevbe etti.

144- (Allah) buyurdu: ‘Ey Musa, Ben mesajlarımla ve konuşmamla seni insanların başına seçtim; sana verdiğimi al ve şükredenlerden ol!’ Öğüte ve her şeyin açıklamasına dair ne varsa hepsini Musa için levhalara yazdık: ‘Bunları kuvvetle tut, kavmine de emret, bunların en güzelini tutsunlar; size, fasıkların yurdunu (n akıbetini) göstereceğim’

Yüce Allah’ın verdiği nimetlere her zaman şükretmekle insan daha çok yücelir. İnsan, vahyi ölçülere sımsıkı sarılıp bu ölçüler içerisinde hareket ettiği sürece hem sorunlarını daha rahat çözüp huzura kavuşur, hem de Rabb’i yanında yücelir.

“Ey insanlar, size Rabbinizden bir öğüt, göğüslerde olana şifa ve iman edenlere hidayet ve rahmet gelmiştir.” (Yunus, 57)

Kur’an, tüm insanlığa yol gösterici, rahmet ve hidayettir; Kur’an’a sımsıkı sarılanlar, tüm sorunlarını vahyin belirlediği esaslara göre çözüme kavuşturanlar, dünya ve ahirette huzura ve kurtuluşa kavuşacaktır. Vahyi esas almayıp büyüklenerek, hevalarına ya da başkalarının istek ve arzularına uyanlar, Kur’an’ın Hak olduğunu söyleseler, ona iman ettiklerini sürekli olarak tekrarlasalar bile, doğru yolu yol edinmedikleri için Kur’an’ı inkâr etmiş ve azgınlık içerisinde sapmışlardır.

145-146- Yeryüzünde haksız yere büyüklenenleri ayetlerimden uzaklaştıracağım, onlar her ayeti görseler de yine ona inanmazlar, doğru yolu görseler, onu yol edinmezler, ama azgınlık yolunu görseler, onu yol edinirler. Çünkü onlar, ayetlerimizi yalanladılar ve onları umursamaz oldular.

Hayatlarının her anını Kur’an’a uygun yaşamayanlar, gerçekte ayetleri yalanlamış ve ahireti inkâr etmişlerdir. Bunların yaptıkları iyi amelleri bile onları kurtarmayacak, yaptıkları boşa gidecektir.

147- Ayetlerimizi ve ahirete kavuşmayı yalanlayanların amelleri boşa çıkmıştır, onlar, yalnız yaptıklarıyle cezalanmıyorlar mı?

Eski alışkanlıklara dönmek küfür ve şirktir

İman etmek, yepyeni bir kişilik ve kimlik kazanmak, eskiye ait her şeyi terk etmek, hayatı, yeni iman edilen esaslara göre dizayn etmektir. İman eden bireyde, geçmişe ait en küçük bir ayrıntının kalması halinde bu, kişinin düşüncesinde zamanla büyür ve kişiyi, gerisin geriye eski durumuna, eski dinine döndürür.

Tarihsel süreçte irtidat eden toplumlara bakıldığında bunların, eski alışkınlıklarını yeni iman ettikleri dine taşıdıkları ve zamanla bu alışkanlıklarını din haline getirdikleri ve yeni dinlerinden kabul edip ona uydukları görülür. Bugün Anadolu’da halk tarafından işlenen, yapılan birçok hareket ve söylenen sözlerin, eski gelenek, alışkanlık ve kültürlerinden olduğu açıkça görülmektedir.

Toplumların, eski gelenek, alışkanlık ve kültürlerini yeni iman ettikleri dinlerine taşınmasında, İslâmi esasları ve Tevhidi ilkeleri yeterince bilmeyen ya da bildikleri halde kendilerine özgü nedenlerle İslâm’a eklemeler yapan kimselerin verdikleri; “Eski alışkanlıklardan İslâm ile çatışmayanların alınabileceği” şeklindeki fetvalardır. İyi ya da kötü niyetlerle verilen bu fetvalar, insanların, hem yeni iman ettikleri İslâmi esasları öğrenmelerini engellemiş, hem de bir çoğunun, topukları üzerinden gerisin geriye eski gelenek, alışkanlık ve kültürlerini din edinerek ona uymalarına neden olmuştur.

İsrail oğulları da, Hz. Musa (as)’ın getirdiği ilahi mesaja, Fir’avn’ın zulmünden kurtulmak için iman ettikleri ve Tevhidi esasları yeterinde kavramadıkları için, daha Fir’avn’ın zulmünden kurtulduklarının arefesinde Hz. Musa (as)’dan, ‘Ey Musa, dediler, (bak) bunların nasıl ilahları var, bize de öyle bir ilah yap!’ diyerek kendilerine bir ilah (put) istemişlerdir.

Buzağı, İsrail oğullarının eski ilah(put)larıdır

İsrail oğullarının Hz. Musa (as)’dan kendilerine bir ilah (put) istemelerinin nedeni onların, eskiden buzağıyı ilah edinmeleri idi. Yüce Allah (cc), Fir’avn’ın zulmünden onları kurtarıp denizden geçirdikten sonra, “kendilerine mahsus birtakım putlara tapan bir kavme rastladılar” ve hemen eski ilahlarına dönmek istekleri kabardı. Bu nedenle Hz. Musa (as) daha sırtının döner dönmez, İsrail oğulları eski ilahlarına yeniden döndüler.

148- Musa kavmi, kendisinden sonra kendilerinin zinet takımlarından yapılmış, böğürmesi olan bir buzağı heykelini (ilah) edindiler. Görmediler mi ki o, ne kendilerine söz söylüyor, ne de onlara yol gösteriyor? Onu benimsediler ve zalimler oldular.

İsrail oğulları, eskiden buzağıya tapan bir kavimdi; buzağıdan bir türlü vazgeçemiyor ve nedenle ilk fırsatta yeniden eski dinlerine ve putlarına dönüyorlardı. Onlar, yüce Allah’ın onca lütfuna mazhar olmalarına rağmen, inkâr ve nankörlüklerinde direniyor, gereği gibi iman etmiyorlardı. Yüce Allah (cc), İsrail oğullarının buzağıya tapan bir millet olduğunu bildiriyor, bu nedenle verdiği nimetlerini İsrail oğullarına hatırlatarak, onların şirk ve küfürlerinden vazgeçmelerini istiyordu.

“Ey İsrâil oğulları, size verdiğim nimetleri hatırlayın, bana verdiğiniz sözü tutun ki, ben de size verdiğim sözü tutayım ve sadece benden korkun!”(Bakara, 40)

“Ey İsrâil oğulları, size verdiğim nimeti ve sizi alemlere üstün kıldığımı hatırlayın; sizi Fir'avn ailesinden de kurtarmıştık; hani (onlar), size azabın en kötüsünü reva görüyor, oğullarınızı kesip, kadınlarınızı sağ bırakıyorlardı, bunda sizin için Rabbinizden büyük bir imtihan vardı. Sizin için denizi yarmıştık, sizi kurtarmış ve Fir'avn ailesini boğmuştuk; siz de bunu görüyordunuz.”(Bakara, 47-50)

“Musa ile kırk gece için sözleşmiştik, sonra siz onun ardından buzağıyı (ilah) edinmiştiniz, (kendinize) zulmediyordunuz.” (Bakara, 51)

“Bundan sonra da yine belki şükredersiniz diye sizi affetmiştik; yola gelesiniz diye Musa’ya Kitap ve furkan vermiştik. Musa, kavmine demişti ki: ‘Ey kavmim, sizler, buzağıyı (ilah) edinmekle kendinize zulmettiniz; gelin Yaratıcınıza tevbe edin de nefislerinizi öldürün. Bu, Yaratıcınız katında sizin için daha iyidir. (Böylece O), sizin tevbenizi kabul buyurmuş olur, çünkü O, bağışlayan, merhamet edendir.” (Bakara, 52-54)

Azgınlıklarında sınır tanımayan İsrail oğulları

Bunca nimetler verilen İsrail oğulları, nankörlük, şirk ve küfürlerinde direttikçe diretiyor, gereği gibi yüce Allah’a iman etmiyorlardı. Yüce Allah (cc), onlara merhamet edip bağışladıkça onlar, azgınlıklarında sınız tanımıyor, küfür ve isyanda haddi aşmaya devam ediyorlardı. Bu öyle bir azgınlık idi ki artık, hadlerinin bildirilmesi gerekiyordu ve yüce Allah (cc), bu inkârcı nankör topluma hadlerini bildirdi.

“Bir zaman da: ‘Ey Musa, biz Allâh'ı açıkça görmedikçe sana inanmayız’ demiştiniz de derhal sizi yıldırım gürültüsü yakalamıştı; siz de bunu görüyordunuz. Sonra belki şükredersiniz diye sizi ölümünüzün ardından tekrar diriltmiştik, bulutu üstünüze gölgelik çektik, size kudret helvası ve bıldırcın indirdik: ‘Size verdiğimiz güzel rızıklardan yeyin’ (dedik). Ama onlar bize değil, kendi kendilerine zulmediyorlardı.” (Bakara, 55-57)

Kendilerine onca uyarı yapılan; ardından yine lütuf ve bitmez tükenmez nimetler verilen İsrail oğulları, aldıkları uyarılara ve içerisinde yaşadıkları bolluk ve nimetlere rağmen küfür ve isyanlarını sürdürmeye devam ettiler.

“Demiştik ki: ‘Şu kente girin, oradan dilediğiniz yerde bol bol yeyin; secde ederek kapıdan girin ve ‘hitta (bizi affet)’ deyin ki, biz de sizin hatalarınızı bağışlayalım, güzel davrananlara daha fazlasını da veririz. Derken o zalimler, onu, kendilerine söylenenden başka bir sözle değiştirdiler. Biz de yaptıkları kötülüklerden dolayı o zulmedenlerin üzerine gökten bir azap indirdik.” (Bakara, 58-59)

İsrail oğullarının yaptıkları küfür, isyan, şirk ve azgınlığın bir benzeri tarihte görülmemiştir. Yüce Allah (cc) onlara, merhamet edip lütfettikçe onlar, adeta çıldırmış gibi, son süratle isyan ve azgınlıklarını sürdürüyorlardı.

“Bir zaman da Musa, kavmi için su istemişti; ‘Asanla taşa vur’ demiştik; bunun üzerine taştan on iki göze fışkırmıştı, her bölük, kendi içecekleri pınarı bilmişti: ‘Allah'ın rızkından yeyin için ve yeryüzünde bozgunculuk yaparak saldırmayın." (demiştik.)

İsrail oğullarını, ne kendilerine verilen azaplar, ne de lütfedilen sınırsız nimetler, onların azgınlıklarını durduramıyordu. Kendilerini, defalarca bağışlayıp affeden ve her defasında onları sonsuz nimetlere garkeden yüce Rablerine şükretmiyor, adeta O’na meydan okuyorlardı. Yüce allah (cc), “bizi affet” diye kendilerine emrettiği halde onlar: “Dinledik ve isyan ettik’ dediler” (Bakara, 93)

Hani siz demiştiniz ki: ‘Ey Musa, biz bir yemeğe dayanamayız, bizim için Rabbine dua et de bize yerin bitirdiği sebzesinden, acurundan, sarımsağından, mercimeğinden, soğanından çıkarsın." (Musa): ‘İyi olanı, daha aşağı olanla mı değiştirmek istiyorsunuz? Bir şehre inin, orada size istediğiniz var’ demişti. Üzerlerine alçaklık ve yoksulluk damgası vuruldu; Allah'ın gazabına uğradılar. Öyle oldu, çünkü onlar, Allah'ın ayetlerini inkâr ediyorlar ve haksız yere peygamberleri öldürüyorlardı. İsyana daldıkları, sınırı aştıkları için bunu hak ettiler.” (Bakara, 60-61)

Uyarılar, tehditler ve azaplar geldikçe iman etmiş görünen, ancak daha kısa bir süre geçmeden yeniden eski küfürlerine dönen İsrail oğullarının bu döneklikleri, gönüllerinde yer edindikleri eski kültür ve inanışlarını tam olarak söküp atmadıklarındandı. Bu, eski inanışları da, buzağıyı ilah edinmeleri idi.

“Bir zaman da sizin sözünüzü almış, üzerinize dağı kaldırmıştık: ‘Size verdiğimizi kuvvetle tutun, içinde olanı hatırlayın ki korunasınız’ (demiştik); ardından yine dönmüştünüz; eğer Allah'ın size iyiliği ve merhameti olmasaydı, elbette ziyana uğrayanlardan olurdunuz. İçinizden, Cumartesi günü (yasağı)nı çiğneyenleri elbette bilmişsinizdir; işte onlara: ‘Aşağılık maymunlar olun’ dedik ve bunu, önündekilere ve ardından geleceklere ibret bir ceza, korunanlara da bir öğüt yaptık.” (Bakara, 63-66)

Ne öldürülüp diriltilmeleri, ne üzerlerine dağın kaldırılması ve ne de maymun sıfatına büründürülmeleri, bu azgın kavmi ıslah edememişti. Fir’avn’ın kendilerine yıllarca uyguladığı soykırımdan kurtarılmalarını da düşünecek düzeyde olmadıkları için, azgınlıklarını bir türlü frenleyemeyen İsrail oğulları, verdikleri hiçbir sözlerinde durmamış, isyan ve küfürlerini giderek alenileştirmişlerdi.

“Bir zaman üzerinize Tur(dağın)ı kaldırıp sizden kesin söz almıştık: ‘Size verdiğimiz şeyi kuvvetle tutun, dinleyin’ (demiştik). ‘Dinledik ve isyan ettik.’ dediler. İnkârlarıyla kalblerine buzağı sevgisi içirildi. De ki: ‘Eğer iman eden kimseler iseniz, imanınız size ne kötü şey emrediyor.” (Bakara, 93)

Yüce Allah (cc), bu nankör ve azgın kavmi, ilah edindikleri buzağıyı kesmeleri konusunda imtihan ederek ilahlarını kendi elleri ile kesmelerini sağladı. İsrail oğulları, yüce Allah’ın, buzağıyı kesin emrini, önce savsaklamış, ancak yüce Allah’ın kesin emri karşısında kesmek zorunda kalmışlardı.

“Musa, kavmine: ‘Allah size bir inek kesmenizi emrediyor.’ demişti. ‘Bizimle alay mı ediyorsun?’ dediler. ‘Cahillerden olmaktan Allah'a sığınırım!’ dedi. Bizim için Rabb’ine dua et de onun ne olduğunu bize açıklasın’ dediler. Dedi ki: ‘O diyor ki: O (inek) ne yaşlı, ne körpe, ikisinin ortasındadır! Haydi, size emredileni yapın.’

Dediler ki: ‘Bizim için Rabb’ine dua et, renginin nasıl olduğunu açıklasın.’ Dedi ki: ‘O diyor ki: ‘Rengi parlak, sarı bir inektir, bakanlara sevinç verir.’ ‘Bizim için Rabbine dua et, onun nasıl bir şey olduğunu bize açıklasın, zira o inek bize (başka ineklere) benzer geldi. Ama Allah dilerse mutlaka (emredileni yapmağa) yol buluruz.’ dediler. Dedi ki: ‘O şöyle diyor: ‘O, henüz boyundurluk altına alınmamış bir inektir, yeri sürmez, ekin sulamaz, salma, (çifte koşulmamış) hiç alacası yok.’ ‘İşte şimdi gerçeği getirdin’ deyip ineği boğazladılar; az daha yapmayacaklardı.

Hani siz bir adam öldürmüştünüz de onun (katili) hakkında birbirinizle atışmıştınız; oysa Allah, gizlediğinizi ortaya çıkaracaktı. Onun için ‘(ineğin) bir parçasıyla o (öldürülene) vurun.’ demiştik. İşte Allah böylece ölüleri diriltir, size ayetlerini gösterir ki düşünesiniz.” (Bakara, 67-73)

İsrail oğulları, çok zorlarına da gitse, ilah edindikleri o buzağıyı kesmişlerdi; ancak bu bile onları akıllandıramamış, ıslah edememişti. Çünkü bundan sonra da azgınlıklarını, küfür ve isyanlarını devam ettirmişlerdi.

İman, kalpte yer edinmeyince, o kalbi taşıyan kimse, hem yaşantı hem de fikir olarak sürekli çalkantılı bir tavır sergiler ve hiçbir zaman kararlı bir kişilik ortaya koymaz. Bu kimseleri kandırmak, onları istismar etmek, oldukça kolaydır. Bu nedenle istismarcılar, hep bu tür kimseleri kandırır, istismar eder ve kullanırlar. Ancak düşünüp akleden kimseler, yanlışlarını geç de olsa farkedeler ve hemen tevbe edip kendilerini düzeltirler.

149- Ne zaman ki (pişman olup) başları elleri arasına düşürüldü ve kendilerinin gerçekten sapmış olduklarını gördüler, dediler ki: ‘Eğer Rabbimiz bize acımaz ve bizi bağışlamazsa, elbette ziyana uğrayanlardan oluruz!’

İsrail oğullarından bazı kimselerin, buzağıyı ilah edinmelerinden dolayı pişmanlık duymalarına rağmen, çoğunluk küfür ve isyanlarını sürdürmeye devam ettiler. Bu isyancı kimseler, tıpkı günümüz bid’atçıları gibi, üzerinde bulundukları küfür ve şirk durumunu doğru kabul ederek, kendilerini küfür ve şirkten sakındıran Allah’ın rasulü Hz. Harun’u öldürmeye kalkışacak kadar azgınlıklarında ileri gittiler.

150- Musa, kavmine kızgın ve üzgün bir halde dönünce: ‘Benden sonra arkamdan ne kötü işler yaptınız? Rabbinizin emrini (beklemeyip) acele mi ettiniz?’ dedi, levhaları yere attı ve kardeşinin başını tutup kendine doğru çekmeye başladı. (Kardeşi): ‘Anamın oğlu, bu insanlar beni hırpaladılar, az daha beni öldürüyorlardı. (Ne olur) düşmanları üstüme güldürme, beni bu zalim kavimle beraber tutma!’ dedi.

İnsanın yaratılış mayası değişmediği için, inkar ediş şekli de, kabul ediş şekli de, tepkileri de değişmiyor. Günümüz insanlarının durumu, İsrail oğullarının içerisinde bulundukları, bağnazlık ve azgınlıktan farksızdır. İnanç değerleri ve hayatları ile ilgili esaslarda yüce Allah’ın hükmünün ne olduğuna bakmak yerine, kendilerini manevi ve maddi olarak istismar eden ve önder edindikleri kişilerin fetvaları doğrultusunda hareket etmekte, bundan dolayı küfür ve şirke girerek sapmaktadırlar.

Tabi oldukları kişilerin saptırması ile küfür ve şirk içerisinde bulunan kimseler, kendilerine yüce Allah’ın emirlerini hatırlatanları, tıpkı İsrail oğulları gibi linç etmeye kalkışmaktadırlar. Günümüzde, Samirinin görevini üstlenen kimseler, insanları Tevhidi esaslardan saptırarak tağuta itaat ettirmeye çalışmaktadırlar. Günümüz Samirilerine bakıldığında bunların, insanların maddi değerlerini sömürmek adına, manevi duygularını istismar ettikleri çok açık bir şekilde görülmektedir.

“(Samiri): ‘Ben, onların görmediklerini gördüm. Elçinin izinden bir avuç aldım da attım; nefsim bana böyle (yapmayı) hoş gösterdi.’ dedi.” (Taha, 96)

Halkın bilmediği şeyleri, bildiklerini iddia edip toplumun önüne çıkanlar, tıpkı Samiri gibi, cahil olan basiretsiz halkın cehaletinden yararlanarak, kurnazlıklarını kullanıp insanları kandırmaktadırlar. Onlar, insanların manevi duygularını istismar etmeleri yanında maddi değerlerini alarak nefislerinin hoşuna gideni yapmaktadırlar.

Samiri, nasıl ki, ilah kavramını çarpıtarak, hakkı batıla bulayarak insanları kandırıp saptırmış ve onları Rab’leri yüce Allah’a isyan ettirmiş ise, günümüz Samirileri de, Tevhidi kavramları çarpıtarak, Hakkı gizleyerek insanları Tevhidi esaslardan ve Allah yolundan saptırmaktadırlar. Günümüz Samirilerin yaptıklarından tıpkı Hz. Musa (as) gibi Rabb’imize yönelerek, O’ndan merhamet diliyoruz.

151- (Musa): ‘Rabbim, dedi, beni ve kardeşimi bağışla, bizi rahmetinin içine sok, merhametlilerin en merhametlisi sensin!

Allah yolundan insanları saptıranlara ve onlara uyanlara, hayatlarını Kur’ani esaslara göre değil de kendi hevalarına göre düzenleyenlere, elbette yüce Allah’tan büyük bir gazap ve acı bir azap vardır. Bu, yüce Allah’ın vaadidir.

152-153- Buzağıyı (ilah olarak) benimseyenlere, muhakkak Rablerinden bir öfke ve dünya hayatında bir alçaklık erişecektir! İşte biz iftiracıları böyle cezalandırırız. Ama kötülükler yaptıktan sonra ardından tevbe edip inananlar, muhakkak ki Rabbin, ondan sonra, elbette bağışlayandır, esirgeyendir.

Vahye sımsıkı sarılmak

İnsan, beşer olarak zaafiyet sahibidir ve bu nedenle bilerek ya da bilmeyerek zaman zaman kimi hatalar, yanlışlar yapabilir. İşte böyle durumlarda, yapılan hata ve yanlışları farkedip yüce Allah’a yönelmek ve O’ndan af ve mağfiret dilemek gerekir ki yüce Allah (cc) “kötülükler yaptıktan sonra ardından tevbe edip iman edenler, muhakkak ki Rabbin, ondan sonra, elbette bağışlayandır, esirgeyendir.” buyurarak bağışlayıp affedeceğini bildirmektedir.

Hz. Musa (as), kızgınlık ve hiddetle bir yere ulaşılamayacağını anlayınca Rabb’inden kendisine verilenlere sarılıp onunla hareket etmeye başladı. Zaten yapacak başka bir şey de yoktu; insanların kurtuluşu kendilerine gönderilen ilahi mesaja sarılmaktadır.

154- Öfkesi dinince Musa, levhaları aldı, onlardaki yazıda Rablerinden korkanlar için yol gösterme ve rahmet vardı.

Hangi nedenle olursa olsun, hiçbir şekilde fevri ve hissi hareket etmemek gerekir. En zor zamanlarda bile, vahyi esaslardan hareket etmek ve karşılaşılan sorunları, onlarla çözüme kavuşturmak hem insanı doğru hareket etmeye yöneltir, hem de bu davranış insanı yüce Allah’ın rızasına ve rahmetine ulaştırır. Hz. Musa (as) da böyle yapmış ve hemen levhaları alarak ona göre hareket etmiştir.

Müslümanlara düşen sorumluluk, her türlü zorluk ve sıkıntıda, iyi ve kötü zamanlarda, tıpkı Hz. Musa (as) gibi, yüce Allah (cc) tarafından gönderilen ilahi hükümlere sarılmak, onları, hayat prensipleri olarak almaktır. Zaten kurtuluş da bundan başkasında değildir.

Hayatta insan, çeşitli şekillerde denenir ve bu denemeler sırasında nasıl hareket edeceğine göre, Rabb’i tarafından mükâfat ya da ceza öngörülür. Aslında Hz. Musa (as) da kavmı ile bir imtihan sürecinden geçmiş, ancak o, kurtuluşun vahye sarılmakta olduğunu anlayıp insanlara yol gösterici ve rahmet olan Kitab’a sarılmıştır.

155- Musa, bizimle buluşma vakti için kavminden yetmiş adam seçti; onları sarsıntı yakalayınca (Musa): ‘Rabbim, dileseydin bunları da beni de daha önce helak ederdin, içimizden bazı beyinsizlerin yaptıklarından ötürü bizi helak mı edeceksin? Bu senin imtihanından başka bir şey değildir; onunla dilediğini şaşırtırsın, dilediğine yol gösterirsin. Sen bizim velimizsin, bizi bağışla, bize acı! Sen bağışlayanların en iyisisin.

İslâm’da sorumluluk ferdidir; ancak ferdi sorumluluğu bulunan birey, bu sorumluluk duygusu ile hareket ederek İslâm toplumu içindeki yerini almalı ve toplumsal bozukluklara, tahribatlara ve sorunlara, oluşturulan Müslüman yapılanma içerisinde görev alarak müdahale etmelidir. Aksi halde birey, yükleneceği günah ile helak olanlarla beraber yüce Allah’ın azabına uğrayacaktır.

Elbette yüce Allah (cc), adil sıfatı ve rahmeti gereği, beyinsizlerin ve cahillerin yaptıkları hata ve günah yüzünden başkalarını helak etmeyecektir. O, herkese, yalnızca kendi el ve emekleri karşılığını vereceğini bildirmiştir.

“İnsan için çalışmasından başka bir şey yoktur” (Necm, 39)

“Bugün her nefis kazandığının karşılığını görür, bugün zulüm yoktur. Allah, hesabı çabuk görendir.” (Mü’min, 17)

Adalet sahibi olan yüce Allah (cc), hatalarından tevbe edip Kendisinden mağfiret dileyenleri bağışlayacağını bildirmektedir. Ancak bu bağışlamanın olabilmesi için kulların, yüce Allah’ın indirdiği esaslar doğrultusunda hareket eden müttakilerden olmaları, infak etmeleri, indirdiği ayetlere gereği gibi iman etmeleri gerekir.

156- Bize bu dünyada da iyilik yaz, ahirette de; biz sana yöneldik. (Allah) buyurdu ki: ‘Azabıma, dilediğimi uğratırım; rahmetim ise her şeyi kaplamıştır, onu, korunanlara, zekâtı verenlere ve ayetlerimize iman edenlere yazacağım.

Rasulullah (as)’ın mü’minlere karşı sevgisi

Ayetlere iman eden kimselerin, en güzel örnek olarak alınması emredilen Rasul (as)’a uymaları, onun gibi ayetleri hayatlarının merkezine alarak ahlak edinmeleri gerekir. O Peygamber ki, ümmetini düşünür, onlara gelebilecek en küçük bir sıkıntı bile ona ağır gelir ve mü’minlere düşkün ve şefkatlidir.

Vahyin bilincini kuşanmış bir kişilikle önder olmak, elbette büyük sorumluluk gerektirir; önder kimseler, beraberindeki insanları, her konuda koruyup kollamak durumundadırlar. Bu öyle bir durumdur ki, beraberinde olan insanlar, önder kimseler için kendi öz çocukları gibidirler. Bu nedenle onlar, evlatları ile beraberinde olanlar arasında zerre kadar bir farklılık gözetmez.

“Andolsun, kendi içinizden size öyle bir Elçi geldi ki sıkıntıya uğramanız ona ağır gelir; size düşkün, mü'minlere şefkatli, merhametlidir.” (Tevbe, 128)

Hz. Muhammed (as), Tevhidi esasların insanlara ulaştırılmasında ve ahlak edinilip yaşanmasında en güzel örnek olduğu gibi, insanlara önderlik yapma konusunda da o, en güzel örnektir. Beşeri ideolojilerde önder kimseler, emirlerinde olan kimseleri köle gibi, kendi çıkarları için çalıştırırlarken, Hz. Muhammmed (as), beraberindeki insanlardan farksız bir yaşam sürmüş, hiçbir arkadaşını kendisine hizmet ettirmemiştir. Bu nedenle Rasul Hz. Muhammed (as)’ın çevresinde bulunan arkadaşları, ona karşı, hiçbir çıkar gözetmeden, hiçbir korku hissetmeden ve hiçbir baskı olmadan onu, canlarından çok sevmişlerdir.

“Peygamber, mü'minlere canlarından ileridir; onun eşleri de onların anneleridir. Rahim sahipleri (akrabalar) da Allah'ın Kitabında birbirlerine öteki mü'minlerden ve Muhacirlerden daha yakındırlar. Ancak dostlarınıza bir iyilik yapmanız hariç. Bunlar Kitapta yazılmıştır.” (Ahzab, 6)

Hz. Muhammed (as)’a uyanlar, bütün içtenlikleri ile ona tabi olmuşlar ve onun, kendilerine söylediği hiçbir sözden ya da hiçbir emirden dolayı sıkıntı duymamışlar, bütün içtenlikleri ile onunla beraber hareket etmişlerdir.

157- Onlar ki yanlarındaki Tevrat ve İncil'de yazılı buldukları o Rasul’e, o ümmi Peygamber'e uyarlar. O ki, kendilerine iyiliği emreder, kendilerini kötülükten meneder; onlara güzel şeyleri helal, çirkin şeyleri haram kılar, üzerlerindeki ağırlıkları, sırtlarındaki zincirleri kaldırıp atar. O'na inanan, destekleyerek O'na saygı gösteren, O'na yardım eden ve O'nunla beraber indirilen nura uyanlar, işte felaha erenler onlardır.

Kur’an, apaçık bir şekilde indirilen bir Kitap’tır; bu açıklık, salt ayetlerin ifade olarak açıklığından ibaret değil, aynı zamanda ayetlerin uygulama yönünden de açıklığıdır. Ayetlerin uygulamalarındaki açıklık, onu tebliğ eden elçinin, uygulamalarında ortaya koyduğu örnekliktir. Bu nedenle yüce Allah (cc), Rasulün örnekliği alınmadan kullarından razı olmayacağını bildirmektedir.

“Andolsun Allah'ın Rasulünde sizin için Allah'a ve ahiret gününe kavuşmaya inanan ve Allah'ı çok anan kimseler için, çok güzel bir örneklik vardır.” (Ahzab, 21)

Kur’an, ayetlerin insanlara ulaştırılmasından hayata uygulamasına, bireysel yaşanmasından toplumsal hayatı düzenlemesine, insan ilişkilerinden toplumsal ilişkilere, devlet idaresinden uluslararası ilişkilere kadar her şeyi, gönderilen elçilerin uygulamalarına yer vererek insanlara apaçık bir Kitap olmuştur.

“Allah ve Resulü, bir işte hüküm verdiği zaman, artık inanmış bir erkek ve kadının, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah'a ve Resulüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” (Ahzab, 36)

Yüce Allah (cc), Rasulünün uygulamasını da, Kendi verdiği hükümle zikrederek, mü’min erkek ve kadınların, bu ikisini bir arada aldıkları zaman hükmü tam olarak alabileceklerini, birinden birinin terk edilmesi halinde Allah'a ve Resulüne karşı gelineceğini ve apaçık bir sapıklığa düşmüş olacaklarını bildirmiştir.

Bütün peygamberler, yalnızca ayetleri okumakla kalmıyor, aynı zamanda kendilerine indirilen ilahi mesajın uygulamasını da yaşantılarında göstererek insanlara bilmediklerini, uygulamalı olarak öğretiyorlar.

“Nitekim kendi içinizden, size ayetlerimizi okuyan, sizi temizleyen, size Kitabı, hikmeti ve bilmediklerinizi öğreten bir Rasul gönderdik.” (Bakara, 151)

Ayetlerin okunması ile insanlar temizleniyor; Rasul (as), ayetleri okuyarak insanları Tevhidi esaslara davet ediyor. Tevhidi esaslara iman eden insanlar, şirk pisliğinden arınarak temizleniyorlar. Şu bir gerçektir ki, Tevhidi esaslar, gereği gibi öğrenilmeden ona iman etmek mümkün değildir. Tevhidi esaslara iman edilmeden de şirkten kurtulmak imkânsızdır.

“Kitabı, hikmeti ve bilmediklerinizi öğreten bir Rasul” Kitap, yüce Allah’ın gönderdiği Kur’an; Hikmet, bu yüce Kitab’ı anlama yöntem ve usulü, feraset ve kabiliyeti; bilinmeyenler ise, Kitab’ı hayatımızda uygulama metodudur ki bu, Rasulün örnekliği ile bilinir duruma gelmektedir. Ahzab, 21. ayette belirtilen en güzel örnek olarak alma emri, Kitab’ın en iyi şekilde tatbiki ve Tevhidi esasların hayatta nasıl uygulanacağı yöntemidir ki, ancak bu durumda şirkten kurtulup temizlenmek mümkündür.

158- De ki: ‘Ey insanlar, ben sizin hepinize, göklerin ve yerin sahibi olan, kendisinden başka ilah bulunmayan, yaşatan, öldüren Allah'ın Rasulüyüm. Gelin Allah'a ve O'nun ümmi peygamberi olan Rasulüne inanın -ki o da Allah'a ve O'nun sözlerine inanmaktadır,-O'na uyun ki doğru yolu bulasınız!

Kur’an, yalnızca Allah’a iman etmeye çağırmıyor, çağrıda, Allah’a ve O’nun Rasulüne inanmayı beraber zikretmektedir. Bu, Tevhidi anlamda insanları, yüce Allah’a iman etmeye çağırırken, Tevhidi esasların yaşamsal hayatta uygulamasında da Rasul’e inanmayı emretmektedir. Bu nedenle yüce Allah’a iman ederken aynı zamanda, indirilen vahyin en güzel örnekliğine de uymak imanın esaslarındandır. Rasulün, en güzel örnekliğinin terki, Nisa suresi, 150-151. ayetlerde belirtilen durum sözkonusu olabilir.

“Onlar ki Allah'ı ve elçilerini inkâr ederler, Allah ile elçilerinin arasını ayırmak isterler, ‘Kimine inanırız, kimini inkâr ederiz’ derler; bu ikisinin arasında bir yol tutmak isterler. İşte onlar gerçek kâfirlerdir. Biz de kâfirlere alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır!” (Nisa, 150-151)

“Allah ve Resulü, bir işte hüküm verdiği zaman, artık inanmış bir erkek ve kadının, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı” bulunmadığını bildiren Ahzab, 36. ayetinde de geçtiği üzere, Allah ve Rasulü dışındaki her türlü muhayyerlikler “Allah'a ve Resulüne karşı gelmek ve apaçık bir sapıklığa düşmektir.”

159- Musa kavmi içinde, doğrulukla hakka götüren ve hak ile adalet yapan bir topluluk da vardır.

Her dönemde, peygamberlerin yolunda giden Tevhid erleri davetçiler vardır. İsrail oğullarının, isyankâr ve nankör oluşlarına karşılık, onların içerisinde, yüce Allah’a gereği gibi iman eden, Rasulleri Hz. Musa (as)’a tabi olup onun yolunda giden kimseler de bulunmaktadır. İşte bu kimseler, insanları uyarıp Hakka götürmekte ve Hak ile hükmederek adalet yapmaktadırlar.

Yüce Allah (cc), dilediği şekilde rızıklandırır

İman edenlere düşen sorumluluk, Rab’lerinin belirlediği esaslar doğrultusunda hareket etmek, insanları Hakka ulaştıracak daveti ortaya koymaktır. Bu sorumluluk hiçbir gerekçe ile ertelenemez ve savsaklanamaz; ne can, ne mal ve ne de rızık korkusu, bu kutsal görevi yapmaya engel teşkil etmelidir. Çünkü yüce Allah (cc), İsrail oğullarını, nasıl ki, azgın bir diktatör olan Fir’avn’den insanları kurtardı ise, aynı şekilde onları yoktan var ederek rızıklandırmıştır.

160- Biz onları, oniki torun kabileye ayırdık; kavmi kendisinden su isteyince, Musa’ ya: ‘Asanla taşa vur!’ diye vahyettik; taştan oniki göze fışkırdı, her kabile içeceği yeri bildi; (ayrıca) üzerlerine bulutla gölge yaptık ve onlara kudret helvasıyle bıldırcın eti indirdik: ‘Size verdiğimiz güzel rızıklardan yeyin’ (dedik). Ama onlar (saptılar) bize zulmetmediler, fakat kendi kendilerine zulmediyorlardı.

İsrail oğullarının, nankörlük ve isyanlarında sınır tanımadıkları gibi, günümüz insanları da aynı şekilde Rab’lerine nankörlük yapmakta, rızıklarını verenin yüce Allah (cc) olduğu halde onlar, Allah’ın kullarını rızık verici görerek isyan etmektedirler. İnsanlar, Rab’lerine gereği gibi iman edip kulluk yapsalar, yüce Allah (cc), tıpkı İsrail oğullarına, Hz. Meryem’e ve Hz. İsa (as)’ın havarilerine yoktan rızık verdiği gibi onları, hiç ummadıkları yerlerden ve hiç ummadıkları rızıklarla rızıklandıracaktır.

161- Onlara: ‘Şu kentte oturun, orada dilediğiniz yerden yeyin, (Allah'a bizi) affet deyin ve secde ederek kapıdan girin ki hatalarınızı bağışlayalım; biz iyilik edenlere daha fazlasını da vereceğiz.’ denildi.

162- İçlerinden zulmedenler, sözü kendilerine söylenmeyen bir sözle değiştirdiler. Biz de haksızlık ettiklerinden dolayı üzerlerine gökten bir azap gönderdik.

Yüce Allah’ın, sonsuz nimetler bahşedebilmesi için, iman eden insanların, yüce Allah’ın belirlediği esaslar doğrultusunda hareket etmeleri ve hiçbir şekilde belirlenen esasların dışına çıkmamaları gerekir. Yüce Allah’ın indirdiği ilahi mesajı, kendi hevaları doğrultusunda eğip bükenler ve onun tersini yapanlar, ancak zalim olurlar ve yüce Allah’ın azabını hak ederler.

Yüce Allah (cc), herkesi bir şekilde denemekte, insanların nasıl hareket edeceklerine kendilerini şahit tutmaktadır. Zalimler, Hakkı batıla karıştırmak için oyun üzerine oyunlar oynamakta, kendi hevalarına göre Hakkı saptırmaktadırlar.

163- Onlara, deniz kıyısında bulunan kent(halkın)ın durumunu sor. Hani onlar Cumartesine saygısızlık edip haddi aşıyorlardı. Çünkü Cumartesi (tatil) yaptıkları gün, balıkları onlara akın akın gelirdi. Cumartesi (tatil) yapmadıkları gün balıkları gelmezlerdi. Biz onları yoldan çıkmalarından ötürü böyle sınıyorduk.

Cumaresi günü kuralını çiğneyen zalimler, Cumartesi gelen balıkları yakalamak için, Cuma günü ağlarını denize salıyor, Pazar günü topluyorlardı. Onlar, kendi zanlarınca ya da kurdukları düzenbazlıkla Cumartesi günü tatil yaptıklarını düşünüyorlardı. Ancak bu düzenbazlık, konulan ilahi kuralı çiğnemekten başka bir şey değildi. Ancak yüce Allah (cc), bütün düzenbazların oyunlarını boşa çıkaracak ve Hak ile hükmeden davetçilerini ortaya çıkaracaktır.

İslâmi davetin amacı

Yapılan haksızlık, zulüm, isyan, şirk ve küfre karşı sessiz kalmak, bir yerde ona ortak olmaktır. Bu nedenle Tevhidi esaslara iman eden Müslümanlar, hiçbir zaman zulüm ve haksızlıklara, şirk ve küfre karşı sessiz duramazlar. Onlar, ne pahasına olursa olsun, Hakkı ortaya koymakla mükelleftirler.

Hakkın ortaya konulması ve insanların Tevhidi esaslara davet edilmesi sırasında, Müslümanların karşısına her dönemde, öncelikle Hakkı batıla karıştıranlar, bulundukları zillet durumuna razı olanlar ve rahatlarının bozulacağını düşünenler çıkacaklar ve çıkmaktadırlar.

164- İçlerinden bir topluluk: ‘Allah'ın helak edeceği yahut şiddetli bir şekilde azap edeceği bir kavme artık ne diye öğüt veriyorsunuz?’ dedi. Dediler ki: ‘Rabbinize mazeret için, bir de belki korunurlar diye (öğüt veriyoruz).

Nemelazımcı, vurdumduymaz tipler, her dönemde var olmuş, insanlara yapılan Tevhidi çağrılardan, öncelikle onlar rahatsız olmuşlardır. Bunlar, yapılan davete doğrudan karşı çıkmak yerine, yapılanın fayda sağlamayacağı, bu nedenle boşuna uğraşılmamasını, kendi akıllarınca tavsiye ederler. Ancak Müslüman davetçiler için davetin fayda vermesinden çok, bu sorumluluklarını yerine getirme görevleri vardır.

Müslüman davetçiler, öncelikle, Rab’lerine karşı bir mazeret beyan edebilmek için ve belki de insanlar iman ederler diye davetlerini ortaya koyarlar. Bu amaçları, öncelikli olmakla beraber, insanların, Rab’lerine yönelmeleri ve Tevhidi ilkeler doğrultusunda hareket etmeleri de elbette Müslüman davetçiler için çok önemlidir.

İslâmi davetin yapılması, yüce Allah’a bir mazeret beyan edebilmenin yanında aynı zamanda toplumda işlenen şirk ve küfre karşı tavır takınmaktır. Çünkü toplumda işlenen şirk ve günahlara karşı sessiz kalmak, bir yerde o şirk ve günahların daha çok işlenmesine sebebiyet vereceği gibi, onlara karşı sessiz kalanların da o şirk ve günaha ortak olmaları demektir. Nitekim yüce Allah (cc), toplumda işlenen şirk ve günahlara karşı sessiz kalınması halinde gelebilecek musibetlerin, sessiz kalanları da içerisine alacağını bildirmektedir.

“Bir fitneden sakının ki, aranızdan yalnız haksızlık edenlere erişmekle kalmaz (hepinize erişir). Bilinki Allah'ın azabı çetindir.” (Enfal, 25)

Yüce Allah (cc), iman edenlerden, yeryüzündeki bozgunculuğa karşı tavır alınmasını ve o bozgunculara uyarı görevinin yapılmasını emretmektedir.

“Sizden önceki nesillerden bakiye sahiplerinin, yeryüzünde bozgunculuk yapmaktan men etmeleri gerekmez miydi? Fakat onlar arasından, ancak kendilerini kurtardığımız pek az kişi böyle yaptı; zulmedenler ise kendilerine verilen refahın peşine düşüp şımardılar ve suç işleyenler olup çıktılar.” (Hud, 116)

Kendi arzularının ve dünyevi rahatlıklarının peşine düşüp uyarı görevlerini yapmayanların, zalimler olduklarını ve onların ise helak edildiklerini ve edileceklerini bildiren yüce Allah (cc), ancak davet görevlerini hakkı ile yapanların, topluma gelebilecek azaptan kurtulacaklarını haber vermektedir.

Müslüman davetçilere düşen sorumluluk, davet ve uyarı görevlerini açık bir şekilde yerine getirmeleridir. Davete kulak vermeyip isyanlarına devam edenlerin, helak olmalarında davetçilerin hiçbir sorumluluklarının bulunmadığı gibi, yüce Allah (cc), o davetçileri helak olmaktan kurtaracaktır.

165-166- Ne zaman ki onlar, kendilerine hatırlatılanı unuttular, biz de kötülükten men edenleri kurtardık; zulmedenleri de, yoldan çıkmaları yüzünden çetin bir azap ile yakaladık. Kibirlerinden dolayı kendilerine yasak kılınan şeylerden vazgeçmeyince onlara: ‘Aşağılık maymunlar olun!’ dedik.

167- Rabbin, ‘Elbette ta kıyamet gününe kadar onlara azabın en kötüsünü yapacak kimseler gönderecektir!’ diye ilan etmişti. Doğrusu, Rabbin çabuk ceza verendir ve O, çok bağışlayan, çok esirgeyendir.

Davet ve uyarı görevlerini yapmayanlar ve uyarılara kulak verip iman etmeyenler, kıyamet gününe kadar, dünya hayatında rezil olacaklardır. Kıyamet günü ise onlara, çok daha büyük bir azap vardır. Yüce Allah’a gereği gibi iman edip iman ettikleri esaslar doğrultusunda yaşayanlar ise, hem dünya hayatlarında, hem de ahirette yüce Allah’ın rahmetine mazhar olacaklardır.

168- Onları yeryüzünde topluluklara ayırdık; onlardan kimi iyi kişilerdi, kimi de alçak! Belki dönerler diye onları iyiliklerle de, kötülüklerle de sınadık.

Yeryüzünde her dönemde iki grup var olmuştur; bunlardan bir grubu Rabb’ine kulluk eden, Tevhidi esaslar doğrultusunda hareket eden iyiler grubunu oluşturan kimseler, diğer grubu ise, insanları yüce Allah’a yönelmekten alıkoyan alçaklardır. İyiler grubunda bulunanlar, yalnızca Müslümanlardır; alçaklar grubunu oluşturanlar ise kâfir, müşrik, münafık, fasık ve mürtedlerdir.

İyiler grubu sürekli olarak Tevhidi esasları ortaya koyar, alçaklar grubunda bulunanlarda, her biri kendi hevalarından, kendilerine özgü kuralları ve metodları ile Tevhidi esasları gizlerler, insanların Bir olan ilahlarına yönelmelerine engel olurlar. Hak batıl, Tevhid şirk mücadelesi, her dönemde bu iki grup arasında cereyan etmiştir. Müslümanların karşısına her dönemde, bu alçaklar grubundan bir sınıf çıkmıştır.

Yüce Allah (cc), alçaklar grubunu oluşturanları, Rab’lerine şirk koşmadan kulluk yapsınlar diye onları sürekli olarak iyilik ve kötülüklerle denemiş, ancak onlardan bir çoğu, küfür, şirk ve isyanlarında direnmişlerdir.

“Senden önce de ümmetlere elçiler gönderdik; yalvarsınlar diye onları darlık ve sıkıntı ile yakalayıp cezalandırmıştık. Hiç olmazsa kendilerine böyle baskınımız geldiği zaman yalvarsalardı, fakat kalbleri katılaştı ve şeytan da onlara yaptıklarını süslü gösterdi.

Kendileri yapılan uyarıları unutunca, üzerlerine her şeyin kapılarını açıverdik; kendilerine verilenle sevince daldıkları sırada da ansızın onları yakaladık, birden bire bütün umutlarnı yitirdiler. Böylece haksızlık eden milletin ardı kesildi. Alemlerin Rabbi Allah'a hamdolsun!” (En’am, 42-45)

Şeytanın fitne ve desiseleriyle insanın, nankörlük ve azgınlığı her dönemde yine başgöstermiş ve insanlardan bir kısmı, Rablerine isyan etmeye devam etmişlerdir. Kimileri, yüce Allah’ın gönderdiği ilahi mesaja karşı duyarlı davranıp iman ederlerken, kimileri, ellerinde yüce Allah’ın gönderdiği Kitap olduğu halde isyan ve azgınlıklarını sürdürmüşlerdir.

169- Onların ardından, yerlerine geçip Kitaba varis olan birtakım insanlar geldi ki onlar, şu alçak(dünyan)ın menfaatini alıyorlar: ‘Biz nasıl olsa bağışlanacağız!’ diyorlar. Kendilerine, ona benzer bir menfaat daha gelse onu da alırlar. Peki Allah hakkında, gerçekten başkasını, söylememeleri hususunda kendilerinden Kitap misakı alınmamış mıydı? Ve onun içindekini okuyup öğrenmediler mi? Ahiret yurdu, muttakiler için daha hayırlıdır. Düşünmüyor musunuz?

Bu ayet, elbette her dönemin, ilahi mesaja karşı duyarsız olan insanlarını anlatıyor, ancak günümüz insanları ile neredeyse birebir örtüşüyor. Günümüzde, Müslüman olduklarını iddia eden birçok kimse, belamların ve İslâm düşmanlarının saptırmaları sonucunda Kur’an’dan ayrı olarak oluşturdukları din anlayışı ile Kitapta olmayan ve yüce Allah’ın razı olmadığı bir hayat sürüyorlar ve kendilerinin bağışlanacaklarını söylüyorlar.

“Kabirde sorgu ve sualin olacağı”, “Cehennemin geçici olduğu, insanlar, günahları oranında cehennemde kaldıktan sonra cennete gidecekleri”, “Yüce Allah’ın bağışlamadığı büyük günahları Peygamberin, şefaat ederek bağışlatacağı”, “Ölen insanların arkalarından Kur’an okumakla onların günahlarının azalacağı” ve daha nice yanlış anlayışlar, Kur’an’a aykırı olduğu halde günümüz insanlarınca din olarak benimsenmiştir.

Özellikle son zamanlarda ortaya çıkan bazı belamlar, ellerindeki Allah’ın Kitabına iftiralar atarak, Hakkı batıla bulayarak, Kur’an’da kadınlar için başörtüsü bulunmadığı, namaz diye bir ibadetin olmadığı, kurban kesmenin Kitaba aykırı olduğu gibi Kur’an dışı isnadları Kur’ana maletmeye çalışmışlardır. Bir kısım belamlar, çok daha da ileri giderek, puta tapanların Müslüman olduklarını, puthanenin, Kâbe’nin benzeri olduğunu, puta tapanların, Rasulullah (as)’ın Kâbe’yi tavaf etmesine benzediğini, yüce Allah’ın (hâşâ) gaybı bilmediğini iddia etmişlerdir. Bunlar, Kur’an’ın kesinlikle reddedilmesini iman etmenin ilk şartı olarak bildirdiği tağutun desteklenmesini de istemişlerdir.

Yüce Allah (cc), bu sapık anlayış sahiplerine “Peki Allah hakkında, gerçekten başkasını, söylememeleri hususunda kendilerinden Kitap misakı alınmamış mıydı? Ve onun içindekini okuyup öğrenmediler mi?” buyurarak Kur’an’ı hatırlatıyor.

“Onlardan sonra yerlerine öyle bir nesil geldi ki, namazı zayi ettiler, şehvetlerine uydular, onlar kötülük bulacaklardır.” (Meryem, 59)

Bu sapıklar, ellerinde yüce Allah’ın gönderdiği Kitap bulunduğu halde, Kitapta olmayan ve Kitab’ın zıddı olan şeyleri din edindiler ve bu uydurdukları din anlayışı ile kurtulacaklarını iddia ediyorlar. Oysa yüce Allah (cc), onlara böyle bir hayat önermemiş ve onların Kitap dışı hareketlerinden razı olmayacağını bildirmiştir.

Rasulullah (as), Kur’an’ı terk eden kimseler için yüce Allah’a şu niyazda bulunmuştur.

“Elçi de: ‘Ya Rabbi, kavmim, bu Kur'an'ı terk edilmiş bıraktılar’ demiştir.” (Furkan, 30)

Yüce Allah’ın, iyiler grubu olarak belirttiği kimseler, elbette sapıtanlardan beridirler ve onlar, Rab’lerinin övgü ile kendilerinden söz ettiği ve müjdelediği muttakilerdir. “Ahiret yurdu, muttakiler için daha hayırlıdır. Düşünmüyor musunuz?”

170- Onlar ki, Kitaba sımsıkı sarılırlar ve namazı kılarlar; elbette biz, iyiliğe çalışanların ecrini zayi etmeyiz.

Muttakiler, Rab’lerinde indirilen Kitab’ın hükümlerine sımsıkı sarılan, o Kitaptaki hükümler doğrultusunda hareket eden ve namazlarını kılan kimselerdir. Kitabı önemsemeyenlere karşı Kitab’a sımsıkı sarılmak, namazı zayi edenlere karşı namazı sürekli eda etmek muttaki olmanın gereklerindendir. Bu nedenle yüce Allah (cc), Kitap gönderdiği her toplumdan gönderdiği Kitaba sımsıkı sarılmalarını ve içindeki hükümler doğrultusunda yaşamalarını emretmiştir.

171- Bir zaman da üzerlerine dağı, bir gölge gibi kaldırmıştık, üstlerine düşecek sanmışlardı: ‘Size verdiğimi kuvvetle tutun ve içinde olanı hatırlayın ki korunasınız.’ (demiştik).

Kalu bela

Kitab’a sımsıkı sarılmayan, onun emrettiği doğrultuda yaşamayan, içindeki hükümleri hayat prensibi olarak almayan, kimseler, Kitab’ı önemsememiş, Rab’lerine nankörlük yapıp isyan etmiş kimselerdir. İşte bu kimseler, Kur’an’ın kınayıp alçaklar olarak isimlendirdiği kimselerdir. bunlar, Rab’lerine verdikleri sözde durmamış, ahitlerinde durmamış kimselerdir.

172- Rabbin, Adem oğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini almış ve: ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ diye onları kendilerine şahid tutmuştu. ‘Evet, şahidiz!’ dediler. kıyamet günü ‘Biz bundan habersizdik.’ demeyesiniz.

Yüce Allah (cc), Adem oğullarından, Kendisinin onların Rabb’i olduğu konusunda nasıl söz aldığını, çok net bir şekilde belirtmiştir. Ancak ne gariptir ki, bu açık hükme rağmen Kur’an’dan habersiz bazı kimseler, bu açık hükmü görmezden gelerek bu sözün, ne zaman olduğu belli olmayan ve Kur’an’da geçen “Kalu bela” ifadesine atıfla, Kalu bela’da insanlardan bu sözü aldığını iddia ediyorlar.

Yüce Allah (cc), “Adem oğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini aldığı” zaman, “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ diye” onlara sorduğunu ve onların, “Evet, şahidiz!’ diyerek yüce Allah’ın Rububiyetini tasdik ve kabul ettiklerini bildiriyor. Yani, insanların belllerinden zürriyetlerini aldığı, onlara kitaplar ve peygamberler gönderdiği zaman “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ diye” sormuş ve Adem oğulları, bilinçli bir şekilde “Evet, şahidiz!’ diyerek kabul etmişlerdir.

Yüce Allah (cc), insanlardan ve peygamberlerden nasıl ve hangi şekilde söz aldığını, birçok ayette açıkça bildirmiştir.

“Allah, peygamberlerden şöyle söz almıştı: ‘Bakın, size Kitap ve hikmet verdim; imdi yanınızda bulunan(Kitap)ı doğrulayıcı bir peygamber geldiğinde, ona mutlaka inanacak ve ona mutlaka yardım edeceksiniz! Bunu kabul ettiniz mi ve bu hususta ağır ahdimi üzerinize aldınız mı?’ demişti. ‘Kabul ettik’ dediler. ‘O halde tanık olun, ben de sizinle beraber tanık olanlardanım.’ dedi. Artık kim bundan sonra dönerse, işte onlar fasıklardır.

Allah'ın dininden başkasını mı arıyorlar? Oysa göklerde ve yerde olanların hepsi, ister istemez, O'na teslim olmuştur ve O'na döndürüleceklerdir.”(Al-i İmran, 81-83)

“Allah, kendilerine Kitap verilenlerden: ‘Onu mutlaka insanlara açıklayacaksınız, gizlemeyeceksiniz’ diye söz almıştı. Fakat onlar, verdikleri sözü sırtlarının ardına attılar ve karşılığında birkaç para aldılar; ne kötü şey satın alıyorlar.” (Al-i İmran, 187)

“Biz peygamberlerden, kuvvetle ahidlerini almıştık; senden, Nuh'dan, İbrahim'den, Musa'dan ve Meryem oğlu Îsa'dan, onlardan sapasağlam söz almıştık.” (Ahzab, 7)

Yüce Allah (cc), insanlardan, Kendi Rububiyetinin tasdik ve kabulünü niçin istediğini de belirtmiştir. Bu nedenle Kalu bela’nın, bilinmeyen bir zaman diliminde değil, bilinen zamanlarda ve insanlar, et kemiğe büründürüldükten, akıl baliğ olduktan sonra bu sözün alındığı çok net bir çekilde bildirilmektedir.

173-174- Yahut: ‘Daha önce babalarımız şirk koştu, biz de onlardan sonra gelen bir nesil olduk. (Hakkı) iptal edenlerin yaptıkları yüzünden bizi helak mı ediyorsun?’ demeyesiniz diye. İşte biz, ayetleri böyle açıklıyoruz, artık herhalde dönerler.

İnsanlara“Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ diye” sorusunu yüce Allah (cc), rasulleri vasıtasıyla gönderdiği ilahi mesajla ve kitaplarla sormuştur. Bu ilahi mesaja muhatap olan kimseler, sözlerinden dönmeleri halinde, artık bilmiyorduk diye hiçbir mazeret ieri süremezler.

“Yahut: ‘Şayet bize Kitap indirilseydi, biz onlardan daha çok doğru yolda olurduk.’ demeyesiniz. İşte size de Rabbinizden açık delil, hidâyet ve rahmet geldi. Allah'ın ayetlerini yalanlayıp onlardan yüz çevirenden daha zâlim kim olabilir? Ayetlerimizden yüzçevirenleri, yüzçevirmelerinden ötürü, azabın en kötüsüyle cezâlandıracağız.” (En’am, 157)

Kitap ortaya konumuş, mazeretler kaldırılmıştır; artık kim bundan sonra yüce Allah’a verdiği sözde durmaz ve inkâr ederse, işte onlar için hem dünya, hem de ahiret hayatında azabın en kötüsü vardır.

Tevhidi esaslardan yüz çeviren belamların durumu

Yüce Allah’a söz verip O’na iman ettikten sonra dönenlerin durumu için yüce Allah (cc), aşağıdaki ayetlerde sözü edilen kişinin durumunu örnek vermektedir.

175-176- Onlara şu adamın haberini de oku; kendisine ayetlerimizi verdik de onlardan sıyrıldı, çıktı, şeytan onu peşine taktı, böylece azgınlardan oldu. Dileseydik elbette onu o ayetlerle yükseltirdik, fakat o, yere saplandı ve hevesinin peşine düştü. Onun durumu, tıpkı şu köpeğin durumuna benzer: üstüne varsan da dilini sarkıtıp solur, onu bıraksan da dilini sarkıtıp solur. İşte ayetlerimizi yalanlayanların durumu budur. Bu kıssayı anlat, belki düşünürler.

Kimi tefsirlerde ve tarihi verilerde bu ayetin, Hz. Musa (as) döneminde yaşayan ve ilim olarak oldukça ileri seviyede bulunan Bel’am İbn Baura adında birisi hakkında indiği ifade edilir. Yüce Allah’ın gönderdiği ayetleri çok iyi bilen, ilim sahibi olan bu kimse hakkında tefsir kitaplarında ve İsrailiyatta birbirinden farklı çok değişik ve oldukça abartlılı rivayetler bulunmaktadır. Bu kişi hakkındaki rivayetlerden hareketle kısaca özetlenecek olursa:

Bel’am İbn Bahura ya da Baura, Yemen taraflarında Kenan ilinde, Belka civarındaki bir köyde yaşayan, ilim sahibi bir kişidir. Hz. Musa (as)’ın, bazı kaynaklarda Hz. Musa (as)’ın ölümünden sonra onun yerine geçen Hz. Yuşa (as)’ın ordusu ile Belka şehrini kuşattığı bir sırada, Belka halkı ve zulmü ile meşhur hükümdarları, Belam ibn Baura’ya haber göndererek, Hz. Musa (as)’a karşı çıkmasını ve duası Allah katından makbul olduğu için de ona beddua etmesini isterler. Hz. Musa (as)’a karşı çıkması durumunda Baura’ya birçok menfaatlerin sağlanacağı vadedilmiş, aksi halde asılacağı kendisine söylerler.

Kendisine yapılan tekliflere önce karşı çıkan Bel’am, kendisine gelenlere şunları da söylediği rivayet edilir. “Yazıklar olsun size! O Allah elçisidir; melekler ve mü'minler de onunla beraberdir; onlar aleyhine nasıl bedduâ edebilirim; bildiğimi bana Allah öğretti" diyerek gelenlere red cevabı verir. Ancak yapılan ısrarlara ve tekliflere daha fazla dayanamayan Bel’am, eşeğine binerek Hz. Musa (as)’ın ordusunun bulunduğu dağa çıkar.

Rivayetlerde, eşeğinin yolda birkaç defa çöküp gitmek istemediği, eşeğini dövmesi üzerine eşeğin dile gelerek Bel’am’a: “Ey Bel'am, nereye gidiyorsun? Meleklerin önümde durarak beni yolumdan çevirdiklerini görmüyor musun? Allah elçisi ile mü'minler senin kavmin aleyhinde dua etmektedirler." dediği, buna rağmen Bel’am’ın yoluna devam ettiği ve Hz. Musa (as)’ın ve ordusunun karşısına gelince bedduaya başladığı, ancak yüce Allah’ın takdiri ile yaptığı bedduanın, Hz. Musa (as) ve ordusuna değil, kendisine çeşitli menfaatler vaad edenlere döndüğü, Hz. Musa (as) ve ordusuna dua ettiği bildirilir.

Belamların özellikleri

Günümüzde, bazı saptırıcılara karşı kullanılan Bel’am sıfatı, Hz. Musa (as)’ın döneminde yaşayan, kendisine ilim verilen, ilahi mesajı, Allah’ın ayetlerini çok iyi bilen ancak sonradan bildiği ayetlere aykırı davranışlar sergileyerek irtidat eden Bel’am İbn Baura isimli kişiden gelmektedir.

Buradan hareketle Bel’am, Tevhidi esasları, Kur’ani gerçekleri bilmelerine rağmen kimi çıkar, endişe ve korkuları nedeniyle bunları gizleyen, açıklamayan, kendi arzuları peşine takılıp bildiklerinin aksine hareket eden ve beşeri tağuti sistemlere itaat eden kişilere verilen bir isimdir.

Bel’am hakkında bilgi veren ayetlere bakıldığında, belamların özellikleri şöylece sıralanabilir.

Bel’amlar, vahyi gerçekleri ve Tevhidi esasları bilirler, ancak ayetler doğrultusunda hareket etmezler.

Bel’amlar, hevalarını ölçü edineren onun istekleri doğrultusunda hareket ederler ve Tevhidi esasları, hevalarına göre tevil ederler.

Bel’amlar, Hakkı batıla buladıkları ve Tevhidi esasları gizledikleri için, şeytana tabi olmuşlardır. Bu nedenle yüce Allah (cc), tıpkı şeytana lanet ettiği gibi belamlara da, Hakkı batıla karıştırıp Gerçekleri gizledikleri için lanet etmiştir.

Belamlar, kendilerini yüceltecek ayetleri terk ettikleri için alçak kimselerdir.

Belamlar, doğru yolu bırakıp azgınlığı yol edinen azgınlardır.

Belamlar, kişiliksiz tavırları ve kendilerine çıkar sağlayanlara karşı gösterdikleri teslimiyetlerinden dolayı köpekler gibidirler. Bu nedenle onlara, ne anlatılırsa anlatılsın, anlamazlar ve hiçbir uyarıya tepki vermeyen köpek gibi ancak dillerini sarkıtıp solurlar.

Batıl cephesinin safında yer alan belamlar, Hak batıl mücadelesinin hemen her döneminde ortaya çıkmışlardır. Bunlar, Hakkı batılla karıştırıp gerçekleri gizleyerek şirkin ve küfrün saflarında yer almışlardır. Belamlar, Tevhidi esasların düşmanı tağuti sistemlerin ve diktatörlerin kendilerine sunduğu imkânlardan dolayı küfür ve şirki tercih etmiş, tağuti sistemlerin istekleri doğrultusunda hareket ederek yüce Allah’ın gönderdiği Tevhidi esasları karıştırmaya ve insanları Allah yolundan alıkoymaya çalışmışlardır.

Tıpkı Belam ibn Baura gibi, Samiri de, nefsinin istekleri doğrultusunda hareket ederek, gerçekleri çarptırmış, insanların dini duygularını kullanarak onları buzağıya taptırmıştır.

Samiri, ilah kavramını çarpıtmış, hakkı batıla bulayarak insanları kandırarak saptırmış ve onları, Rab’leri yüce Allah’a isyan ettirmiştir. Samiri’ye, kendisine insanları neden saptırdığı sorulduğunda verdiği cevap, adeta günümüz takipçilerinin kimliğini orta koyuyordu.

“(Sâmiri): ‘Ben, onların görmediklerini gördüm. Elçinin izinden bir avuç aldım da attım; nefsim bana böyle (yapmayı) hoş gösterdi.’ dedi.” (Taha, 96)

Samiri’nin söyledikleri aslında çok açık; cahil olan basiretsiz halkın cehaletinden yararlanarak, kurnazlığını kullanıp insanları kandırmış, onların manevi duyguları yanında maddi değerlerini almış ve insanları buzağı şeklindeki puta taptırmıştır. Samiri, bunu yapma nedeni olarak da nefsinin bu yaptıklarını kendisine hoş göstermesiymiş.

Tıpkı Belam ibn Baura ve Samiri gibi, günümüz Samiri soylu belamları da, İslâm düşmanı tağuti sistemlerin ve hevalarının istekleri doğrultusunda hareket ederek Hakkı batıla karıştırmışlar, Tevhidi esasları gizlemişler ve insanların, yüce Allah’ı tek ilah olarak bilmelerinne ve Allah’a yönelmelerine engel olmuşlardır.

Günümüz Samiri soylu belamları, yaptıkları açıklamalar ve verdikleri fetvalarla, tarihi süreçteki atalarını fersah fersah geçmiş görünmektedir. Geçmiş belamlar, yüce Allah’ın zatı ve sıfatlarını hiçbir şekilde dillerine dolamazlar iken, günümüz belamları, etraflarına doldurdukları cahil insanları, Allah düşmanı tağuti sistemlere itaat ettirdikleri, tağutu ilah edinmelerine neden oldukları yetmiyormuş gibi, bir de açık bir şekilde yüce Allah’ın sıfatlarını dillerine dolayarak, yüce Allah’ın gaybı bilmediğini iddia etmişler ve puthaneleri Kâbe’ye, putperestleri de Kâbe’de ibadet eden Rasulullah (as)’a benzeterek küfür, isyan ve azgınlıklarında sınır tanımamışlar, Rab’lerine karşı açık bir şekilde savaş açmışlardır.

177-178- Ayetlerimizi yalanlayan ve kendilerine de zulmeden topluluğun durumu ne kötüdür. Allah kime hidayet verirse, işte hidayette olan odur; kim de sapıklık içinde kalırsa, işte ziyana uğrayanlar onlardır.

Ayetleri yalanlayan ve ayetleri bilip kabul ettikleri halde bu ayetler doğrultusunda yaşamayarak kendilerine zulmeden kimselerin durumu gerçekten kötüdür. Yüce Allah’ın gönderdiği hidayet rehberine uyanlar, hidayet üzeredirler. Ancak hidayete tabi olmayıp hevalarına uyanlar işte ziyanda olanlar onlardır.

İnkâr edenler, hayvanlardan daha aşağı bir durumdadırlar

İnkâr edenler ve hevalarını ilah edinip ona uyanlarınn durumunun çok kötü olduğunu bildiren yüce Allah (cc), o kimseleri hayvanlara benzetmekte, hatta hayvanlardan daha kötü bir durumda olduklarını bildirmektedir.

179- Andolsun, cehennem için de birçok cin ve insan yarattık ki kalbleri var, fakat onlarla anlamazlar; gözleri var, fakat onlarla görmezler; kulakları var, fakat onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir, hatta daha da sapık ve işte gafiller onlardır!

Yüce Allah (cc), insanları, akıl ve iradelerini kullanma özelliği ile en güzel bir biçimde yaratmıştır. Bu nedenle akıl ve iradelerini kullanan kimseler, yaratılış fıtratları doğrultusunda hareket ettikleri için Rab’lerinin yanında yükseleceklerdir. Hayvanlarda, akıl ve irade yoktur; yüce Yaratıcı onları, iç güdüleri ile hareket eden varlıklar olarak yaratmıştır. Bu nedenle hayvanlar, düşünerek hareket edemezler, ancak iç güdüleri ile hareket ederler.

İman etmek, insanın kendi iradesini kullanarak ve isteyerek yapabileceği bir kabuldür. Bu nedenle insanın, akıl sahibi ve iradesine sahip olması gerekir. Akıl ve iradelerini kullanmayanlar, bu özellliklere sahip olmayan hayvanlar gibidirler, hatta yolca hayvanlardan daha aşağı bir durumdadırlar. Çünkü sahip olunan değerleri yitirenler, kendilerine verilen değerleri koruyanlardan daha kötü bir konuma düşerler.

“Biz insanı en güzel biçimde yarattık; sonra onu aşağıların aşağısına çevirdik.” (Tin, 4-5)

İnsanların, en güzel bir biçimde yaratılmalarının nedeni, alemlerin Rabb’ine kulluk yapmaları içindir. Rab’lerine kulluk yapmayanlar, bu sorumluluklarını yerine getirmediklerinden dolayı, hem sıfat olarak hayvanlardan daha aşağı bir tabakaya düşerler, hem de dünya ve ahirette en büyük azaba çarpılacaklardır.

Hayvanlar, yaratılış fıtratları doğrultusunda hareket ederek, kendilerine takdir edilen hayat tarzlarını sürdürürler. Ancak en güzel özelliklere sahip kılınarak yaratılan insanlardan bazıları, kendilerine verilen hasletleri kullanmadıkları gibi, kendilerine önerilen hayat tarzını da kabul etmedikleri için, hayvanlardan daha aşağı bir konuna düşerler. Nitekim yüce Allah (cc), iman etmeyenleri şöyle vasıflandırmaktadır.

“Allah'a göre canlıların en kötüsü, kâfirlerdir; artık onlar inanmazlar.” (Enfal, 55)

“Allah katında canlıların en kötüsü, düşünmeyen sağırlar ve dilsizlerdir.” (Enfal, 22)

Akletme, düşünme, işitme ve konuşma özellikleri hepsi bir arada insanlara verilmiş hasletlerdir. Aklederek, yaratılış gayelerini düşünüp kendilerini yaratana iman edenler, Rab’lerinin kendilerine bildirdiği ilahi gerçekleri işitip o doğrultuda hareket edenler ve bu gerçekleri, tahrif etmeden diğer insanlara ulaştıranlar, hidayete ulaşmış kimselerdir. Bunlar, Rab’lerinden gelen hidayet üzerindedirler. Ancak aklını kullanıp düşünmeyenler, iman etmezler ve iman etmedikleri için de, tıpkı hayvanlar gibi iç güdüleri ile hareket eden ve doğru yoldan sapan kimselerdir.

Yüce Allah’a kullukta temel ölçü

Yüce Allah’a iman ederek en büyük şerefe eren kimseler, Rab’lerine nasıl kulluk edecekleri ile ilgili esaslar, iman ettikleri Kur’an’da apaçık bir şekilde açıklanmıştır. Hiç kimse, kendi arzularından hareketle yüce Allah’a istediği şekilde kulluk yapamaz. Kur’an’da temel ilkeleri belirlenmiş kulluğun, yüce Allah’ın isim ve sıfatlarına uygun bir şekilde yapılması gerekir.

180- En güzel isimler Allah'ındır; o halde O'na onlarla dua edin ve O'nun isimleri hakkında eğriliğe sapanları bırakın; onlar yaptıklarının cezasını çekeceklerdir.

Yüce Allah’a kulluğun, bireysel ibadet ve duanın, yüce Allah’a imana ve Tevhidi esaslara davetin, yüce Allah’ın isim ve sıfatlarına uygun olması ve bu konuda eğriliğe sapılmaması gerekir. İmana ve Tevhidi esaslara davete çağrı yapılırken, bu çağrının öncelikle yüce Allah’ın Uluhiyet, Rububiyet ve Meliklik sıfatlarına yapılmalıdır.

Yüce Allah’ın Uluhiyet, Rububiyet ve Meliklik sıfatları, insanlarda açık ve net bir şekilde anlaşılmadan –ki bu Tevhiddir-, yüce Allah’a gereği gibi iman edilmeyeceği apaçık bir şekilde ortada iken, bu sıfatlar yeterince, net ve açık bir şekilde bilinmeden yapılan iman, ancak şirke bulanmış bir imandır.

Tevhidi esaslara iman etmeden yüce Allah’ın, Tevhidi oluşturan sıfatlarını başkalarına verip yalnızca O’nun Rahman ve Rahim sıfatlarına iman etmek, şirk ve şeytanın insanları aldatmasından başka bir şey değildir. Yüce Allah (cc) bu konuda insanları uyarmakta, şeytanın tuzağına dikkat etmelerini istemektedir.

“Ey insanlar, Rabbinizden korkun ve babanın, çocuğunun cezasını çekmeyeceği, çocuğun da babasının cezasını çekmeyeceği günden çekinin. Allah'ın vaadi gerçektir. Dünya hayatı sizi aldatmasın. O aldatıcı (şeytan), sizi Allah hakkında aldatmasın.” (Lokman, 33)

“Ey insanlar, Allah'ın vaadi gerçektir; sakın dünya hayatı sizi aldatmasın, o aldatıcı, sizi Allah(ın affı) ile aldatmasın.” (Fatır, 5)

Şeytan ve onun insan cinsinden yardımcıları, insanları Tevhidi esaslardan uzak tutarlarken onlara, yüce Allah’ın yalnızca Rahman ve Rahim sıfatları anlatılmakta ve bu sıfatlar gereği insanların, ne günah işlerlerse işlesinler, affedilecekleri yalanını yaymaya ve insanları bu sıfatlar üzerine yoğunlaştırmaya çalışmaktadırlar. Yüce Allah (cc), bu konuya dikkatleri çekerek: “O'nun isimleri hakkında eğriliğe sapanları bırakın; onlar yaptıklarının cezasını çekeceklerdir.” buyurmaktadır.

Diktatörlerin ve tağuti sistemlerin kiralık ajanları, vaazlarında, sohbetlerinde, ramazanlarda ve cumalarda, yüzlerce yıldır hep aynı şeyleri anlatmaktadırlar. En kıt akıllı kimselerin bile, bir iki defa anlatıldığında kolayca anlayacakları, namazın nasıl kılınacağı, orucu ve abdesti bozan şeylerin ne olduğu, komşu ve kul hakkı vb. konular, yüzyıllardır diktatörlerin ve tağuti sistemlerin işgali altındaki camilerde anlatılmaktadır.

Diktetörlerin ve beşeri tağuti sistemlerin, belam ve ajanları ile elele vererek harcadıkları bütün uğraşılarına, Tevhidi esasları gizleme gayretlerine rağmen yüce Allah (cc),insanları Hakka götürecek ve Hak ile adallet yapacak kimseleri var etmiştir ve var edecektir de.

181- Yarattıklarımız içinde, doğrulukla hakka götüren ve hak ile adalet yapan bir ümmet de vardır.

Tarihsel süreçte, hemen her dönemde diktatörlerin, tağuti beşeri sistemlerin ve belamların, Tevhidi esaslara ve Hakka karşı sürdürdükleri, Hakkı batılla karıştırma ve Gerçekleri gizleme savaşına karşılık Risalet önderleri ve onların izinde giden Tevhid erleri var olagelmiş, insanları, Hakka ve Tevhidi esaslara davet etmiş, kendilerine tabi olanlarla Hak yoluna girmişlerdir. Hakkı yalanlayanlar ise, her dönemde en kötü bir şekilde helak edilmişlerdir.

182-183- Ayetlerimizi yalanlayanları, hiç bilmeyecekleri yerden yavaş yavaş helake yaklaştıracağız. Onlara mühlet veriyorum, çünkü benim tuzağım sağlamdır.

Hak batıl, Tevhid şirk mücadelesinde Tevhidi esasları gizleyip Hakkı yalanlayan küfür cephesi ve onların, çeşitli vaatlerle satın aldıkları belamlar, er geç hak ettikleri cezalarını bulacaklarını Kur’an’da açık bir şekilde bildirilmiştir. Bel’amların durumu da, yukarıdaki ayette bildirildiği üzere, dünya hayatında dillerini sarkıtıp soluyan köpekler gibidir ve yüce Allah’ın laneti de onlar üzerinedir.

Tevhid şirk mücadelesinde Tevhid erleri, her dönemde az oldukları için, Hakkı çoğunlukta zanneden batıl cephesi onları, değişik vasıflarla vasıflandırarak, toplumun gözünden düşürmeye, sözlerinin dinlenmesini engellemeye çalışmışlardır. Ancak yüce Allah (cc), kendi dinine yardım edenlerin her zaman doğru yol üzerinde bulunduklarını ve onların apaçık uyarıcılar olduklarını bildirmiştir.

184- Düşünmediler mi ki arkadaşlarında hiçbir delilik yoktur, o apaçık bir uyarıcıdır?

Tevhid erlerini kötüleyerek ve Hakkın yayılmasına engelleyerek Rab’lerine karşı bir mücadele içerisine giren inkârcıları, yüce Allah (cc) dünya hayatının geçici olduğunu bildirerek düşünmeye davet etmektedir.

185- Göklerin, yerin melekûtuna ve Allah'ın yarattığı şeylere ve ecellerinin yaklaşmış olabileceğine bakmadılar mı? Peki bundan sonra hangi söze inanacaklar?

186- Allah kimi saptırırsa, artık onun için yol gösteren olmaz ve bırakır onları, azgınlıkları içinde bocalayıp dururlar.

Bütün uyarılara rağmen, küfür ve isyanlarında, şirk ve küfürlerinde diretenlerin, artık hiçbir şekilde hidayet bulamayacakları, Allah’tan başka onlara yol gösteren kimsenin olamayacağı ve bu nedenle azgınlık içerisinde bocalayacakları bildirilmektedir.

Gaybın ancak Allah bilir

Kâinatı ve içindekileri, hayatı ve canlıları yaratan yüce Allah (cc), yarattıkları ile ilgili bütün kuralları da belirlemiştir. Bu nedenle yarattıklarının ne zamana kadar yaşayacaklarını, hangi durumda nelerle karşılaşacaklarını belirtmiş, insan ve cin dışındaki varlıkların kaderlerini tayin etmiştir.

İns ve cin türünden yarattıklarının, ne zamana kadar yaşayacaklarını takdir etmiş ancak ne yapacakları, nasıl bir hayatı seçecekleri konusunda ilahi hükümlerini bildirerek seçimi onların kendi cüzi iradelerine bırakmıştır. İns ve cin yaratıklar, Tevhid ve şirki, Hak ve batılı kendi iradeleri ile seçecek, bu seçimleri sonucunda kendilerine bildirilen durumlarla karşılaşacaklardır.

İnsan, kendi hayatı ile ilgili konuları, iman ettiği ilahi hükümlerden öğrenebilir ya da kendi arzularını ölçü edinerek kendisi için bir yol, bir kader çizebilir. Bu konuda yüce Allah (cc), insanı kendi özgür iradesine bırakmıştır. Kendi arzularını ölçü edinen ya da şeytanın kendisine fısıldadığı konulara uyan bir kimse, kendisi ile ilgili kararları kendisi verir.

İnsan, kendisi ile ilgili verdiği kararların, Kur’an’da bildirilen sonuçlarını da peşinen kabul etmiş demektir. Ancak insan, kâinat ve hayat hakkında küküm koyamaz, onun sevk ve idaresi ile ilgili kanaat ve görüş belirtemez. Çünkü kâinat ve hayat hakkındaki kesin hükümleri, onu yaratan yüce Allah (cc) koymuş ve o konulan hükümler üzerinde, ins ve cin yaratıklar söz ve hak sahibi olamazlar.

İnsan, peygamberler de dahil, kâinat ve hayatın geleceğini belirleyemeyeceği gibi, onların geleceklerinin ne olacağını, yaratıcının bu konudaki hükümlerini de, Rabb’i tarafından kendisine bildirilmediği sürece bilemez. İnsanlar, hem kendi gelecekleri, hem de kâinat ve hayatın geleceği konusunda bilgi sahibi değillerdir. Gelecekle ilgili bilgi, gaybdır ve gaybı da ancak yüce Allah (cc) bilir.

O halde gayb nedir?

Gayb, beş duyu ile ulaşılmayan, insanın dışında olan her şeydir. Gayb, belli vasıtalarla ulaşılabilen gayb, hiçbir vasıta ile ulaşılmayan gayb olmak üzere ikiye ayrılır. Birinci kısımdaki gaybı, ya yüce Allah (cc), rasullerine bildirerek onlar vasıtası ile insanlar haberdar edilir ve insanlar böylece bilgi sahibi olurlar ya da ilmi araştırmalar sonucu elde edilen bulgular ışığında varlığından haberdar olurlar. Örneğin, geçmiş peygamberlerin kıssaları ve geçmiş toplumların varlıkları, kültürel kalıntıları gibi.

“Biz, bu Kur'an'ı vahyetmekle sana kıssaların en güzelini anlatıyoruz; sen ondan önce (bunu) bilmeyenlerden idin.” (Yusuf, 3)

“Böylece sana geçmişlerin haberlerinden bir miktar anlatıyoruz. Gerçekten sana katımızdan bir Zikir verdik.” (Taha, 99)

“Bunlar sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir; ne sen, ne de kavmin daha önce bunları bilmiyordunuz. O halde sabret, sonuç korunanlarındır.” (Hud, 49)

Yüce Allah’ın bildirmesi ile insanlar, geçmiş peygamberlerin kıssalarından ve onlara karşı çıkan zalimlerin durumlarından ve helak ediliş hikâyelerinden haberdar oluyorlar.

“Allah mü'minleri, üzerinde bulunduğunuz halde bırakacak değildir, temizi pisten ayıracaktır ve Allah sizi gaybe vakıf kılacak değildir; fakat Allah, elçilerinden dilediğini seçer (onu gaybe vakıf kılar). O halde Allah'a ve elçilerine inanın; eğer inanır ve korunursanız sizin için büyük mükâfat vardır.” (Al-i İmran, 179)

Hiçbir vasıta ile ulaşılmayacak gayb

Kâinat, hayatla ve insanla ilgili, yüce Allah’ın takdir ettiği ecel, yüce Allah’ın kulları için gelecekte neler takdir ettiği ile ilgili hükümler vb. hiçbir vasıta ile ulaşılmayacak gaybtır.

“Gaybı bilen O'dur, gaybını kimseye göstermez.” (Cin, 26)

İlahi buyruk, gaybın yüce Allah’a ait olduğunu ve onu, dilediğinden başkasına göstermeyeceğini bildirdiği halde insanlar, zaman zaman hadlerini aşarak, gayb, kâinat ve hayatın geleceği hakkında, hiçbir gerçekliği ve delili bulunmayan fikirler ortaya atmışlardır. Bununla da yetinmeyen bu kimseler, gayb konusunda Allah rasullerini de sorguya tabi tutmuşlardır. Bu sorgulamalardan biri de kıyametin kopması ile ilgilidir.

187- Sana saatten soruyorlar; gelip çatması ne zaman diye. De ki: ‘Onun bilgisi, ancak Rabbimin yanındadır; onu tam zamanında açığa çıkaracak olan yalnız O'dur. O, göklere de, yere de ağır gelmiştir. O size ansızın gelecektir’ sanki sen, onu biliyormuşsun gibi sana soruyorlar. De ki: ‘Onun bilgisi, Allah'ın yanındadır, fakat insanların çoğu bilmezler.

Kıyametin saatini, yalnızca yüce Allah (cc) bilir ve O, bu gaybını hiç kimseye açmaz, açmamıştır. Bu nedenle kıyamet saati hakkında yapılan bütün kehanetler, yorumlar, açıklamalar ve kıyamet saati ile ilgili olduğu iddia edilen alametlerin hepsi, yalan ve aldatmacadan başka bir şey değildir.

Rasuller, Allah bildirmedikçe, gaybı bilmezler

“Sanki sen, onu biliyormuşsun gibi sana soruyorlar. De ki: ‘Onun bilgisi, Allah'ın yanındadır” buyuran yüce Allah (cc), kıyamet saati ile ilgili bilgisini, Rasulüne bile açmadığını bildirdiği halde, “insanların çoğu bilmezler” hükmünde de ifade edildiği üzere, bu gerçekleri bilmeyen kimseler, Rasulün üzerine iftira atarak, Rasulullah (as)’ın, kıyamet saatinin yaklaştığı ile ilgili bazı alametlerin olduğunu söylediğini iddia ederler.

Kur’an gerçeğinden ve onu anlamaktan uzak bazı kimseler, Rasulullah (as)’ın, yüce Allah’ın bildirdiği gerçekler dışında ve bu gerçeklere aykırı bir şey söylemeyeceğini bilmedikleri için, İsrailiyattan aldıkları yalanları, Rasulullah (as)’ın üzerine iftira atarak kıyamet alametlerinin olduğunu iddia ederler. Oysa Rasulullah (as), kendisine gönderilen ayetleri çok iyi bilen ve bunlara aykırı bir şey söylemeyeceğinin farkında olan bir Rasuldür.

“Az daha onlar, baskı ile seni, sana vahyettiğimizden ayırarak ondan başkasını üstümüze atman için kandıracaklardı. İşte o zaman seni dost edinirlerdi. Eğer biz seni sağlamlaştırmamış olsaydık, onlara bir parça yanaşacaktın. O takdirde sana hayatın da, ölümün de kat kat(azab)ını taddırırdık, sonra bize karşı bir yardımcı da bulamazdın.” (İsra, 73-75)

“Eğer o, bazı laflar uydurup bize iftira etseydi, elbette onun sağını alırdık; sonra onun can damarını keserdik, sizden hiç kimse buna engel olamazdı.” (Hakka, 44-47)

Bu uyarı ayetlerinin yüklendiği manayı ve Rasulullah (as) üzerinde bıraktığı çok ağır etkiyi anlamayan, anlamaktan mahrum olan kimseler, gerek kıyamet saati, gerekse gaybı bilmekle ilgili başka konularda uydurdukları yalanları, hiçbir sıkıntı duymadan ve zerre kadar yüce Allah’tan korkmadan, Rasulullah (as)’ın üzerine iftira atarak, onun söylediğini iddia etmişlerdir. Oysa Rasulullah (as), vahyin kendisine bildirdiği şekilde hareket etmiş ve gaybı (geleceği) bilmediğini söylemiştir.

188- De ki: ‘Ben kendime, Allah'ın dilediğinden başka ne bir fayda ne de bir zarar verme gücüne sâhip değilim; eğer gaybı bilseydim, elbete çok hayır elde ederdim. Bana kötülük dokunmamıştır; ben sadece inanan bir kavim için bir uyarıcı ve müjdeleyiciyim.

“De ki: ‘Ben size, Allah'ın hazineleri yanımdadır, demiyorum, gaybı da bilmem; size ben meleğim' de demiyorum; ben sadece bana vahyolunana uyuyorum’ De ki: ‘Körle, gören bir olur mu? Düşünmüyor musunuz?” (En’am, 50)

“De ki: ‘Ben de sizin gibi bir insanım; ilahınızın bir tek İlah olduğu bana vahyolunuyor. Kim Rabbine kavuşmayı arzu ediyorsa iyi iş yapsın ve Rabbine ibadetinde hiç kimseyi ortak etmesin.” (Kehf, 110)

“De ki: "Ben türedi bir elçi değilim. Bana ve size ne yapılacağını da bilmem. Ben sadece bana vahyedilene uyuyorum ve ben apaçık bir uyarıcıdan başka bir şey değilim.” (Ahkaf, 9)

Bütün bu ve benzeri daha birçok ayette de belirtildiği üzere, ne Rasulullah (as) ve ne de başka bir rasul (as), gaybı bilmez. Onlar, kendilerine vahyedileni insanlara duyuran elçilerdir ve elçiler de, kendilerine bildirilenler dışında, Rab’lerinin bildirmediği gaybi bir konuda fikir ileri süremezler.

Allah’ın verdiği nimetlerle Allah’a şirk koşmak

İnsanlardan bazıları, Rab’lerinin kendilerini yoktan en güzel bir biçimle var edişini, kendilerine çeşitli nimetler verişini unutarak Rab’lerine nankörlük yapıp eş koşarlar. Bazı kimseler, kendilerine verilen mal ve sermaye ile bazıları güç, kuvvet ve güzellikleri ile bazı kimseler de eş ve evlatları ile Rab’lerine şirk koşarlar. Bu kimseler, o nimetleri kendilerine verenin, bir gün onları geri alacağını düşünmezler.

Tarihi süreçte Karun gibi kimseler, mal ve sermayeleri ile Rab’lerine şirk koşup isyan ederlerken, kimileri Fir’avn gibi güç ve kuvveti ile kimileri, Rasulullah (as)’a karşı çıkan Mekke müşrikleri gibi evlatlarının çokluğu ile Rab’lerine şirk koşmuşlardır.

Yüce Allah (cc), insanın nankörlüğünü ve Kendisine nasıl eş koştuklarını aşağıdaki ayette çok güzel bir şekilde açıklamıştır.

189-190- O'dur ki sizi bir tek nefisten yarattı, gönlü ısınsın diye ondan eşini var eti; eşini sarıp örtünce (eşiyle birleşince) eşi, hafif bir yük yüklendi, onu gezdirdi, (yükü) ağırlaşınca ikisi beraber Rableri Allah'a dua ettiler: ‘Eğer bize iyi, güzel bir çocuk verirsen elbette şükredenlerden oluruz’ (dediler); ancak (Allah) onlara iyi, güzel bir çocuk verince, kendilerine verdiği şeyde Allah'a ortaklar koşmağa başladılar. Allah ise onların ortak koştukları şeylerden yücedir.



İnsanlardan bazıları, bir evlat sahibi olmak için çırpınır durur; çocukları olmuyorsa doktor, hastahane, yatır bırakmaz dolaşırlar, Rab’lerine, gece gündüz demeden yalvarır dururlar. Ancak yüce Allah (cc), kendilerine bir evlat verince, çocuklarının doğumlarında, doğum yıllarını kutlamalarında, sünnet ve düğünlerinde ve nihayet çocuklarının ölümlerinde Rab’lerine şirk koşar, isyan ederler.

Bazı kimseler, eşlerini, bazıları mal, mevki ve makamlarını, bazı kimseler de önder, ağabey, şeyh ve liderlerini, Rab’lerine eş tutarak şirk koşarlar. Özellikle beşeri sistemlerde, devlet başkanlarının ya da sistemi ilk kuranların, öldükten sonra heykelleri yapılır, insanlar, bu taş, tunç, bronz ve betondan yapılma heykelleri kutsamaya başlar, liderleri ile konuşur gibi bu elleri ile yaptıkları putlarla konuşurlar.

İnsanların onur ve haysiyetlerini ayaklar altına alan, onları küçük düşüren, gelişmemiş ilkel topluluklara dönüştüren, yüce Allah’a karşı şirk, küfür ve isyan olan putperestlik, her dönemin en aşağılık yüzkarasıdır. Onur ve haysiyetleri gibi, düşünme yetenekleri de kalmayan putperestler, bu tapındıkları, canlı ya da cansız kişilerin, kendileri gibi bir beşer olduğunu akletmiyorlar. Yüce Allah (cc), putlara tapmakla birçok değerlerini yitiren putperestleri uyararak onların, bu tapındıklarını düşünmelerini istiyor.

191-193- Hiçbir şey yaratmayan, kendileri yaratılan şeyleri (Allah'a) ortak mı koşuyorlar? (O putlar), ne onlara bir yardım edebilirler, ne de kendilerine yardım ederler? Onları doğru yola çağırsanız size uymazlar, ha onları çağırmışsınız, ha susmuşsunuz, sizin için birdir.

Kendileri gibi bir beşer olan kimseleri ilahlaştırıp yücelten, onların mezarları başında ya da dikilen putları karşısında, onursuzca esas duruşta duran, o ölüleri kutsallaştıran kimselerde ne akıl, ne erdem ve ne de düşünme yeteneği ve fazileti vardır. Bu nedenle onlara ne anlatılırsa anlatılsın hiçbir fayda sağlamaz.

“Onları çağırsanız sizin çağırmanızı işitmezler, işitseler bile size cevap veremezler. Kıyamet günü de, sizin (onları Allah'a) ortak koşmanızı tanımazlar. Hiç kimse sana, her şeyi bilen (Allah) gibi gerçekleri haber veremez.” (Fatır, 14)

“De ki: ‘Siz, Allah'tan başka yalvardığınız şu ilahlarınızı gördünüz mü? Bana gösterin, onlar yerden hangi şeyi yarattılar?’ Yoksa onların, göklerde ortaklıkları mı var? Yoksa biz onlara bir Kitap vermişiz de onlar o Kitaptan bir delil üzerinde mi bulunuyorlar? Hayır, o zalimler birbirlerine, aldatmadan başka bir şey vadetmiyorlar.” (Fatır, 40)

Yüce Allah (cc), müşrikleri, düşünsel ve görsel olarak ilah edindikleri şeyler üzerinde düşünmeye davet ediyor ve bu taptıklarının bir hiç oldukları üzerinde düşünmelerini istiyor. Ancak düşünüp akletmek, elbette bir erdem ve bir yetenektir. Bu ise, ancak akıl sahibi kimselerin ulaşabilecekleri bir fazilettir.

Kendileri gibi yaratılmış olan, eksikliklerle donanmış bulunan, aldıkları nefesleri ile aldıkları oksijeni bile kendileri yaratmayan, başı bir damla bulanık su, sonu bir leş olan, aciz ve zavallı kimselerin üstün kabul edilip onları, alemlerin Rabb’i yüce Allah’a tercih etmek, hiçbir akıl, kalp, vicdan, tefekkür ve imanla kabul edilebilecek bir şey değildir.

194-195- Allah'tan başka yalvardıklarınız da sizler gibi kullardır, doğru iseniz, çağırın onları da size cevap versinler. Onların yürüyecekleri ayakları mı var, yoksa tutacakları elleri mi var, yoksa görecekleri gözleri mi var, yahut işitecekleri kulaklarımı var? De ki: ‘Ortaklarınızı çağırın, sonra bana tuzak kurun, haydi hiç göz açtırmayın bana.’

Burada yüce Allah (cc), Tevhidi esasları insanlara duyuran elçilere ve onların şahsında iman edenlere seslenerek, puta tapanlardan hiçbir şekilde korkmamalarını, putperestlerin ve tapındıklarının iman edenlere hiçbir şey yapma gücüne sahip olmadıklarını bildirerek, iman edenlere “De ki: ‘Ortaklarınızı çağırın, sonra bana tuzak kurun, haydi hiç göz açtırmayın bana.’ demelerini istemektedir.

Bütün Risalet önderleri, kendi dönemlerindeki putperestlere açıkça meydan okumuşlar, onlardan çekinmediklerini bildirmişlerdir. Bu konuda Hz. İbrahim (as)’ın, putperestlere söylediği sözler, iman edenlerin neden onlardan korkmadıklarını açıkça ortaya koyuyor.

Hem siz, Allah'ın size, hakkında hiçbir delil indirmediği şeyleri, O'na ortak koşmaktan korkmuyorsunuz da ben nasıl sizin (O'na) ortak kuştuğunuz şeylerden korkarım? Şimdi biliyorsanız (söyleyin), iki topluluktan hangisi (siz mi, biz mi) güvende olmağa daha layıktır?” (En’am, 81)

İman edenler, elbette daha güvendedirler; çünkü onların Rab’leri, putperestlerin O’na ortak koştukları ile kıyası mukabil olmayan bir güce ve üstünlüğe sahiptir. Kendilerine bile fayda ve zararları dokunmayan beşerin, başkaları üzerinde ilah olup kendilerine tapanlara fayda vermeleri elbettte hiç düşünülemez. Oysa alemlerin Rabb’i olan yüce Allah (cc) böyle değildir.

196-198- Benim velim, Kitabı indiren Allah'tır. O, iyileri yönetir (korur). O'ndan başka yalvardıklarınız ise, ne size yardım edebilirler, ne de kendilerine yardım ederler. Onları hidâyete çağırırsanız, işitmezler, onların sana baktıklarını sanırsın, oysa onlar görmezler.

Velisi Allah olan kimsenin, velisi şeytan ve şeytanın kandırdığı kimseler olan insanlardan korkması mümkün değildir. Çünkü Allah (cc), Hay ve Baki, ezeli ve ebedi, hesap soran ve sorgulayan iken, putperestlerin ilahları, ölümlü, geçici, hesap verecek ve sorgulanacak olandır. Dünya hayatında da velisi Allah olanlar, velileri şeytan olanlara daima üstün geleceklerdir.

“Sizin veliniz, ancak Allah, Rasulü ve namazlarını kılan, zekâtlarını veren, rükûya varan mü'minlerdir. Kim Allah'ı, Rasulünü ve mü'minleri veli edinirse galib gelecek olanlar, yalnız Allah'ın taraftarlarıdır.” (Maide, 55-56)

O halde, iman edenlerin, putperestlerden çekinmeleri hiçbir şekilde mümkün değildir. İmanla küfür, Tevhid ile şirk nasıl ki birbirleri ile kıyaslanamayacak derecede farklı iseler, iman edenlerle putperestlerde öyle farklıdırlar. İman ve Tevhid, küfür ve şirke nasıl ki daima üstün gelmişlerse, iman edenler de daima üstün, izzetli ve şerefli olacaklardır. Bu nedenle yüce Allah (cc), iman edenlere, üstünlüklerine yaraşan bir tavırla hareket etmelerini istemekte ve cahillere aldırış etmeden onlara karşı daima vahyin belirlediği ölçü içerisinde davranmalı ve daima iyiliği emredip af yolunu seçmelidirler.

199- Affı al, iyiliği emret, cahillere aldırış etme.

200-201- Ne zaman şeytandan bir kötü düşünce seni dürtüklerse, Allah'a sığın; çünkü O, işitendir, bilendir. Allah'tan korkanlar, kendilerine şeytandan gelen bir vesvese dokunduğu zaman düşünür, (gerçeği) görürler.

Yaşanılan hayatta, iman edenleri Allah yolundan alıkoymak, saptırmak, günaha, küfür ve şirke sokup Rabb’ine isyana ettirmek için çalışan birçok kimse ve bunların kurdukları kötülük tuzakları bulunmaktadır. Özellikle günümüzde, insanları Allah yolundan saptırmak için İslâm düşmanı tağuti sistemler tarafından bilinçli olarak ortaya çıkartılan belamlar, Kur’an’ı kullanarak, tıpkı şeytan aleyhillane gibi insanları Kur’an’a, dine davet ediyormuş görüntüsünü vererek insanları Tevhidi esaslaradan uzaklaştırıp tağuta itaat ettirmeye çalışmaktadırlar.

İman edenlerin, kendilerini çevreleyen şirk ve küfür tuzaklarından ve şeytanlaşmış belamların fitne ve saptırmalarından, iman ettikleri Kur’an’a yönelerek kurtulabilir, orada gerçekleri görerek Tevhidi esaslara daha sıkı bir şekilde sarılabilir.

Kur’an’da hiçbir eksiklik sözkonusu değildir. Tarihi süreçte cereyan eden Tevhid şirk, Hak batıl mücadelesinde, Risalet önderlerinin ve onların izinde giden Tevhid erlerinin, küfür ve şirk ehli ile nasıl mücadele ettikleri apaçık ortadadır.

İman edenler, her konu ve durumda, mutlaka iman ettikleri Kur’an’a yönelmeli, Kur’an’ın hükümleri doğrultusunda hareket etmelidir. çünkü bunun dışındaki her türlü arayış, ancak şeytana tabi olmaktır.

202- Kardeşleri ise onları, azgınlığa çekerler, hiç yakalarını bırakmazlar.

Şeytanın iman edenler üzerinde herhangi bir etkisi yoktur, ancak Kur’an dışı her türlü fevri ve hissi hareket ancak şeytanın ekmeğine yağ sürer ve kişiyi giderek şeytana yöneltir. Şeytanın, insan cinsinden yardımcıları, iman edenleri, Kur’an dışı tartışmalara çekmek için değişik metodlar, süslü sözler ve tahrik edici ifadeler kullanırlar.

Şeytanın yardımcıları, iman edenlere, “Hep Kur’an diyorsun, Kur’an’dan başka bir şey söyle” ya da “Kur’an’da, her şey var diyorsun’ ancak bak günümüzde yeni birçok şeyler oluyor, bunları nasıl Kur’an’la izah edeceksin” veyahut onlar, Kur’an’da var olan kimi konuları dillerine dolayarak hafife alır ya da inkâr ederler.

Şeytanın yardımcıları, iman edenleri, Tevhidi esaslaradan uzaklaştırmak için genellikle Kur’an dışı güncel konulara çekmeye çalışırlar. İşte bu durumlarda iman edenlerin başvuracakları tek kaynak Kur’an’dan başka değildir.

203- Onlara bir ayet getirmediğin zaman: ‘Bunu da derleseydin ya’ derler. De ki: ‘Ben, ancak Rabbimden bana vahyolunana uyuyorum. Bu (Kur'an), Rabbinizden gelen basiretlerdir ve iman eden bir toplum için yol gösterici ve rahmettir!

Kur’an, iman edenler için yol gösterici ve rahmettir. Kur’an’ın, yol gösterici ve rahmetinden yararlanmak için Kur’an’ın çok iyi bilinmesi, anlaşılması ve hayata uygulanması gerekir. Kur’an’ı hayatlarının vazgeçilmez kaynağı yapmayanların, onu okuyup hayatlarına uygulamayanların Kur’an’dan istifade etmeleri mümkün değildir. Bunun için yapılması gereken, Kur’an’ı okumak, okunduğunda çok iyi dinlemek ve öğrenilen hükümler doğrultusunda hareket etmektir.

204- Kur'an okunduğu zaman onu dinleyin ve susun ki, size rahmet edilsin.

Kur’an’ın, insana fayda sağlaması ve yüce Allah’ın o kimseye rahmet edebilmesi, ancak her alanda onun bildirdiği esasları ölçü edinmekle mümkündür. “Kur'an okunduğu zaman onu dinleyin ve susun” buyruğu, Kur’an’ın anlaşılması içindir. Anlamadan Kur2an okumak ya da dinlemek, kişiye hiçbir şey kazandırmayacaktır. Kur’an, bir hayat kitabıdır, ancak anlaşıldığı zaman insanın hayatına yön verebilir, onu doğru yola iletebilir.

“Gerçekten bu Kur'ân da en doğru yola iletir ve iyi işler yapan mü'minlere, kendileri için büyük bir ecir olduğunu müjdeler.” (İsra, 9)

Anlaşılması için indirilen Kur’an’ı anlayanlar ancak doğru yolu bulurlar ve onlar, iman etmiş kimseler olarak büyük mükâfatlara ve Rab’lerinin rızasına ulaşabilirler. Yüce Allah’ın rızasının kazanılması için Kur’an’ın sürekli okunması yanında, her halükârda yüce Allah’a yönelip, boyun büküp dua etmek ve hiçbir zaman gafillerden olmamak gerekir.

205- Rabbini, içinden, yalvararak ve korkarak, yüksek olmayan bir sesle sabah akşam an, gâfillerden olma!

206- Rabbinin yanında olanlar, büyüklük taslayıp O'na kulluktan geri kalmazlar, O'nu tesbih ederler ve O'na secde ederler.

Yüce Allah’ı anmamak, O’na kulluk edip dua etmemek, büyüklenmek ve kibirli olmaktır ki, bunları yüce Allah (cc) sevmemektedir. Yüce allah’ın sevdiği kimseler, kul oluşlarını bilerek Rab’lerine ibadet edenler, O’nun hükmüne teslim olup hayatlarını o hükümlere göre düzenleyenler ve Rab’lerine sürekli dua edip yalvaranlardır.

 

Kurani Mücahede: 2013-06-06

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir