Â’lâ Suresi

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم

Â’lâ Suresi

Giriş

Rabb’ini yücelten kurtuluşa ermiştir

Hayatı anlamlı kılan en önemli unsur, hiç kuşkusuzdur ki insanın, niçin yaratıldığını, ne yapması gerektiğini, sonunda ne olacağını bilmesi, bu bilinçle yaşamasıdır. İnsan hedefini, amacını ve hayatın anlamını bildiği sürece hayatı daha anlamlı ve bilinçli yaşayacak, hayattan zevk alacak, yaşadığı hayatın her anını daha iyi değerlendirebilecektir.

Hedefini, amacını belirlemeyen, anlamsız bir hayat sürerek günübirlik yaşayanların, diğer yaratıklardan farkları bulunmadığı gibi hatta daha aşağı bir durumdadırlar. Bu kimseler için hayat, yemek, içmek ve süfli zevklerin tatmininden başka bir şey değildir. Çünkü her varlık, yaratılış amacına göre yaşayıp ona göre varlığını devam ettirirken insan olarak yaratılan kimseler, yaratılış amaçlarına aykırı bir hayat sürerek alçalmışlar, esfele Safiline düşmüşlerdir.

Yaşadıkları hayatın anlamını, neden yaratıldıklarını, görev ve sorumluluklarının ne olduğunu ve sonunda ne olacaklarını bilmeyen kimselerin durumları, yüce Allah indindeki diğer tüm yaratıklardan daha aşağı bir tabakadadır.

“Gerçekten insanı en güzel biçimde yarattık, sonra onu aşağıların aşağısına geri çevirdik.” (Tin, 4-5)

İnsan, yaşadığı hayatın anlamını bildiği, hedefini ve amacını tespit ettiği ölçüde hayatta başarılı olur, Rabb’i indinde yücelir. Belirlenen hedefe ulaşma amacı, kişinin akıllı, ölçülü, düzenli ve iman ettiği değerlere göre hareket etmesini sağlar.

Ölçülü hareket insanın hem çevresinde güven uyandırmasına hem de Rabb’i indinde sevilip yücelmesine sebep olur. Hâlbuki başıboşluk ve düzensizlik, kişiyi çevresinde de yüce Rabb’i indinde de küçültür, aşağılık bir duruma düşürür.

Â’lâ suresi, insanın hem Rabb’ini yüceltmesinin (tesbih etmesinin), hem de kurtuluşa ulaşabilmesinin ölçülerini verir. Bildirilen ölçülere uygun hareket etmesi durumunda kişi, hayatı bir bütün olarak kavrar, huzurlu ve mutlu bir şekilde yaşayarak huzurlu, mutlu olur.

İnsanın, dünya hayatını önemseyip onun için gece gündüz demeden çalışması, ona Rabb’ini unutmasına O’na isyan ettirmesine ve şaki olmasına neden olur. Oysa ahiret hayatını umanlar, -canları da dâhil- bütün değerlerini ortaya koyarak Rab’lerine kulluk ederler, Hz. İbrahim (as) ve Hz. Musa (as) gibi kendi dönemlerindeki zorbalara karşı çıkarak Tevhidi esasları insanlara duyururlar.

Surenin en yüce, en üstün ve en yüksek anlamına gelen Â’lâ ifadesiyle başlaması, yüce Allah’ın, en yüce olduğunu ifade ettiği gibi yüce Allah’ın belirlediği esaslar dâhilinde hareket ederek hedefe ulaşılması halinde insanın da yüceleceğini belirtmektedir. Buna örnek olarak da Hz. İbrahim (as) ve Hz. Musa (as)’ı verilir.

Surenin Tefsiri

1- Yüce Rabb’inin ismini tesbih et.

İnsanın amacı kulluk olduğu gibi, kulluğun temeli de yüce Allah’ı tespih etmektir. Yüce Allah’ın, gereği gibi tesbih edilebilmesi, ancak öncelikle tesbihin ne olduğunun ve nasıl yapılacağının bilinmesi ile mümkündür.

Tesbih; yücelik, üstünlük, övgü, kulluk, yüceltmek, hatırlamak, tefekkür etmek, yüce Allah’ın, her türlü eksikliklerden uzak olduğunu bilmek (=münezzeh), eşsiz olmak, hamd ve dua etmek, emrine tabi olmak, ibadet etmek, zikretmek, tenzih etmek (yüce Allah’a yakışmayan söz ve ifadeleri söylememek), tevbe etmek, boyun eğmek anlamlarında Kur’an’da 86 yerde geçmektedir.

Tespih etmek ifadesi, içinde geçtiği ayete göre mana almaktadır. Örneğin, yüce Allah’a ortak koşanlara “Allah’ın ortaktan uzak olduğu” ayetinde “Tesbih” münezzehlik (uzak olmak) şeklinde ifade edilirken, göklerde ve yerde olanların O’na boyun eğip kulluk ettikleri anlatılırken de “Tesbih” ifadesi kullanılmıştır.

Bu suredeki; “Yüce Rabb’inin ismini tesbih et” ifadesi, daha sonra gelen ayetlerde belirtilen esaslara uygun bir şekilde hareket etmekle mümkün olacağını anlatmaktadır. Bu hareketin ne olduğu ise, 18-19. ayetlerde netleşmekte, Hz. İbrahim ve Hz. Musa (as)’ın mücadelelerinde somutlaşmaktadır ki bu, tebliğ ve Allah’ın isminin insanlara ulaştırılmasıdır.

“Yüce Rabb’inin ismini tesbih et” ifadesi, belirlenen esaslara uygun olarak davetin yapılması demektir. Tıpkı Müzzemmil suresi, 8. ayette geçen “Rabb’inin ismini anlat…” ifadesinde belirtildiği gibi. Müzzemmil 8. ayetteki “zikret” ifadesi, ayetin ve surenin akışına uygun olarak düşünüldüğünde ‘anlat’ manası içermektedir. Bu surede ise, yüce Rabb’inin isminin anlatılması, tesbih et şeklinde belirtilmiştir.

“Yüce Rabb’inin ismini tesbih et” belirtilen esaslar dâhilinde, tıpkı “İbrahim ve Musa’nın sahifelerinde” geçtiği üzere insanları arınmaya, Rab’lerine isyandan ve şakilikten sakındırmaya davet et. Rabb’inin ismini anarak şirk ve küfürden arınan kimse, kulluğu Rabb’ine hasretmiş, kurtuluşa ulaşmıştır.

Â’lâ suresi, Alak suresi gibi, insanları Rab’lerine iman etmeye davet eden bir suredir. Bu surenin ilk ayetinde, “Yüce Rabb’inin ismini tesbih et” buyrulurken, Alak suresi ilk ayetinde “Davet et, Rabb’inin ismiyle,” deniliyordu. Daha önce ifade edildiği üzere tesbihin, tebliğ anlamına da geldiği, Hz. İbrahim (as) ve Hz. Musa (as)’ın örnekliğinde verilmişti.

Alak suresinde, “O ki, yarattı. İnsanı alak’tan yarattı! Davet et ki Rabb’in, Kerim’dir. O ki, kalemle öğretti; insana bilmediği şeyleri öğretti” ayetleri, bu surede benzer ifadelerle verilmiştir.

İnsanı yaratan, onu düzenleyip hedefini gösteren yüce Allah’tır

Yüce Allah (cc) kâinatı, hayatı ve insanı yaratmış, insanın dünya hayatında neler yapacağını düzenlemiş, neler yapıp nelerden kaçınacağı ile ilgili hükümlerini bildirmiş, ona hedefini göstermiştir. İnsana gösterilen hedef de her türlü şirk, küfür ve isyandan kaçınarak Rabb’ine kulluk yapmasıdır. Bu hedefini gerçekleştirmeye çalışan insan kurtulmuştur.

2-3- O ki yarattı, sonra düzenledi ve O ki takdir etti, peşinden hedefini gösterdi.

İnsanı yaratan yüce Allah (cc), Alak suresinde ona kalemle bilmediklerini öğretmiş, bu surede de neler yapacağını düzenleyerek hedefini göstermiştir. Alak suresinde, insana iman etmesi, bu surede de kulluk ve kulluğun hangi ölçüler içerisinde yapılacağı çağrısı vardır.

Yaratan yüce Allah (cc), kullarının uyacakları kuralları koymuş, tabi olacakları yolu ve hedeflerini göstermiştir. Belirlenen hedefe ulaşılması ancak konulan kurallara uygun hareket edilmesi ile mümkün olabilir.

“Ey insan, ne aldattı seni Kerim olan Rabb’ine karşı. O ki seni yarattı, sonra seni düzenledi, böylece seni dengeli kıldı; herhangi bir surette dilediği şekilde seni oluşturdu.” (İnfitar, 6-8)

Yüce Allah (cc), insanı mükemmel bir şekilde düzenleyip yarattığı gibi kâinatta bulunan her şeyi de muhteşem bir şekilde yaratmış, hiçbir şeyde herhangi bir boşluk bırakmamış, bir bozukluk yapmamış, her şeyi yerli yerince yapmıştır. Bütün bunlar, yüce Allah’ın Uluhiyet ve Rububiyetinin apaçık göstergesidir.

“O ki, yedi göğü, kat kat yarattı; Rahman’ın yaratmasında hiçbir çelişki göremezsin, gözü döndür de bak, görüyor musun bir çelişki! Sonra gözü iki kez daha döndür, göz alçalmış bir halde sana döner ve o, bitkin düşmüştür.

Andolsun dünya semasını lambalarla süsledik ve onu, şeytanlar için meteor kıldık ve onlara alevli ateş azabını hazırladık.” (Mülk, 3-5)

“O ki, göklerin ve yerin mülkü O’nundur; bir çocuk edinmemiş, mülkünde ortağı olmamıştır ve her şeyi yaratmış, onu, düzenleyip belirlemiştir.” (Furkan, 2)

Kâinatta yaratılan her şey, kendi düzenliliği içerisinde, kendisine yüklenilen sorumluluk çerçevesinde hareket eder. Belirlenen kurallar çerçevesinde hareket edildiği sürece kâinattaki düzen devam edecek, aksi halde yeryüzü ifsat olup bozulacaktır.

Kâinattaki düzenin bozulmaması, yeryüzünde ifsadın olmaması ancak yüce Allah’ın koyduğu kurallara uygun hareket edilmesi ile mümkün olabilir. Aksine hareket edilmesi durumunda yeryüzünde ifsat ve bozgunculuk başgösterecek, kaos ve kargaşa olacaktır. Bu nedenle yaratan yüce Allah (cc), yarattıklarının dünya hayatlarındaki huzur ve mutluluğu için onların hareket stratejilerini belirlemiş, buna uygun hareket edilmesini istemiştir.

“Şüphesiz Rabb’iniz Allah O’dur ki, gökleri ve yeri altı günde yarattı, sonra Arşı düzenledi; geceyi, hızlı olarak onun peşinde olan gündüze örter, güneş, ay ve yıldızlar, O’nun buyruğuna boyun eğmişlerdir. İyi bilin ki yaratma ve emir O’nundur, âlemlerin Rabb’i Allah, yücedir!” (A’raf, 54)

Yaratma ve emir Kendisinde olan yüce Allah (c), dünya hayatında emirlerini uygulayacak insanı yarattı ve onu Kendisine halife yaptı. İnsanın görevi, kâinat içerisindeki dünyanın bu düzenliliğini korunmak, Rabb’inin emirlerini hayata uygulamak, bunu sürekli kılmak için çalışmaktır. Ancak insanın bu çalışması, gelişi güzel değil yüce Allah’ın belirleyip razı olduğu esaslara uygun olmalıdır.

“O ki takdir etti, peşinden hedefini gösterdi” insan ister kendi hayatını düzenlesin ister toplumsal düzeni sağlasın, isterse Tevhidi esasları insanlara ulaştırmaya çalışsın, her halükârda kendisi için belirlenen esaslara göre hareket etmekle mükelleftir. Bu mükellefiyet, yüce Allah’a iman edişin ve O’nun indirdiklerine teslim oluşun gereği ve sonucudur. Bu, istenilen hedefe varmak, yüce Allah’ı razı etmek, vadedilen mükâfata ulaşabilmek ve önceki insanların muhatap oldukları evrensel yasalara muhatap olabilmek için bir zorunluluktur.

İman eden insan, her şeyin bir kadere göre düzenlediğini, hiçbir şeyin oyun ve eğlence olarak boş yere yaratılmadığını, kendisinin de başıboş olmadığını bilir, ona göre hareket eder, yaşamını ona göre düzenler.

“Şüphesiz Biz, her şeyi bir kaderle yarattık.” (Kamer, 49)

“Gerçekten boş yere sizi yarattığımızı ve muhakkak sizin bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız!” (Mü’minun, 115)

“İnsan, muhakkak başıboş bırakılacağı düşüncesinde mi!” (Kıyamet, 36)

Her şeyi bir ölçü ve bir düzene göre yaratan yüce Allah (cc), dünya hayatında da insanın uygulayacağı hükümleri belirleyip düzenlemiş, insanların buna göre hareket etmelerini istemiştir. İman edenlerin, belirlenen ölçülere, konulan hükümlere göre hareket etmeleri imani bir zorunluluktur. Onlar, hiçbir şekilde ve şartta konulan hükümler dışına çıkamazlar.

“Mü’min erkek ve Mü’min kadın için mümkün değildir ki Allah ve Rasulü, bir işe hüküm verdiğinde onlar, o işi kendilerine göre seçmiş olsunlar, kim Allah’a ve Rasulü’ne isyan ederse artık gerçekten apaçık bir sapıklıkla dalalete düşmüştür.” (Ahzab, 36)

İnsan, kendisi için belirlenen ölçüler içerisinde hareket ettiği sürece Rabb’ini razı etme hedefine ulaşır, aksi halde hüsrana düşer, bunalıma ve kargaşa içerisine sürüklenmiş, Allah’a isyan etmiş, Rabb’ini tespih etmemiş olur. Çünkü birinci ayetteki “Tesbih etme” yüce Allah’ın koyduğu esaslar dâhilinde, belirlenen ölçüler içerisinde hareket edip yeryüzünde fitne kalmayıp din yalnız Allah’ın oluncaya kadar çalışarak yeryüzünü imar etmek, bunun sonucunda yüce Allah’ın rızasını kazanıp O’nun mağfiretine ve cennetine ulaşmaktır.

Yüce Allah (cc) insanı koruyup himaye etmiş, ona vahiyle yol göstermiştir

Yüce Allah (cc), insanı yaratıp düzenledikten, neler yapacağını takdir edip hedefini gösterdikten sonra başıboş bırakmamış, onu her türlü fikri ve yaşamsal karışıklıktan korumuş, gönderdiği kitaplarla tüm insanları bir amaç etrafında bir araya toplamıştır.

4-5- O ki, himaye edip meydana çıkardı, sonra o, karışıklıktan kurtarıp bir araya topladı.

Bazı müfessir ve mealciler, 4. ayette geçen mer’a kelimesini, surenin ilk üç ayeti ile hiçbir ilgisi bulunmayan bir anlamla otlak, yeşil çayır, bitki örtüsü anlamında kullanmışlar, 5. ayeti de ot ve bitki örtüsünün kuruması, çerçöp olması şeklinde vermişlerdir. Oysa sure, baştan sona kadar vahiyden söz etmekte, insanların Rab’lerini gereğince tesbih etmeleri için vahyin insanlara ulaştırılmasını istemiştir.

Arapça ر ع ي kök harflerinden türetilen mer’a, korumak, himaye etmek, bakmak, gözlemek, gözetmek, gütmek, çobanlık yapmak, otlatmak, koruyan, himaye eden anlamlarına gelmektedir. Bu anlamlar, ayetler içerisinde konunun gelişine göre anlam kazanır.

Â’lâ suresi, baştan sona kadar yüce Allah’ın tesbih edilip yüceltilmesi, vahyin insanlara ulaştırılması, isyandan sakınıp vahye uyulması konularını işlemekte, bu konuda zorbalara karşı Tevhidi esasları ortaya koyan Hz. İbrahim (as) ve Hz. Musa (as)’ın örnekliği verilmektedir.

Surenin bütünlüğü ile hiçbir ilgisi bulunmayan otlak, yeşil çayır, bitki örtüsü gibi anlamların bu kelimeye verilmesi, sure bütünlüğünü bozmaktadır. Surenin hemen devam eden 6. Ayeti aslında 4 ve 5. ayetlerin ne olduklarını ortaya koyuyor. Ancak meal ve tefsir yazarları, her konuda olduğu gibi bu konuda da surenin bütünlüğü ile hiçbir ilgisi bulunmayan bir anlamı, 1-3 ve 6. ayetin arasına sıkıştırarak Kur’an’ın net anlaşılmasını gölgelemişlerdir.

Yüce Allah (cc), surenin 6. ayetinde apaçık bir şekilde gönderdiği vahiyden söz etmekte ve Rasulü’ne, unutturmayacağını, gizli açık her şeyi bildiğini, bu vahyin insanlara ulaştırılmasını kolaylaştıracağını bildirmiştir.

Rasulullah (as), kendisine gönderilen vahiyle insanları her türlü fikri, sosyal ve siyasal karışıklıktan kurtarmış, tek Bir ilah olan yüce Allah’a iman etmelerini sağlamış, böylece onları bir araya toplamıştır.

Yüce Allah (cc), insanları bir arada kalmaları için sürekli olarak nebilerini göndermiş, ihtilafa düşmemeleri, her türlü fikri, sosyal ve siyasal karışıklıktan kurtulmaları için onlara Kitab’ını Hak ile göndermiştir. Ancak insanlar, aşırı istekleri yüzünden kendilerine gönderilen kitapları ve son Kitap Kur’an’ı terk ederek kendi arzularına uyup ihtilafa düşmüşlerdir.

“İnsanlar, bir tek ümmet idi; böylece Allah, nebilerini, müjdeciler ve uyarıcılar olarak gönderdi ve onlarla beraber, kendisinde ihtilaf ettikleri şeylerde, insanlar arasında hükmetmek için Kitab’ı Hak ile indirdi. Ancak o (kitap) verilen kimselerin onda ihtilaf etmeleri, apaçık deliller onlara geldikten sonra aralarındaki aşırı istekleridir. Bunun üzerine Allah, kendisinde ihtilaf ettikleri şeyde iman eden kimseleri, Kendi izniyle Hakka hidayet etti. Allah, dileyen kimseye hidayet eder, doğru yola iletir.” (Bakara, 213)

Yüce Allah (cc) insanları, ihtilafa düşmemeleri konusunda sürekli uyarmasına rağmen insanlardan bir kısmı, ihtilaflarında ısrar etmişlerdir. Bunun üzerine yüce Allah (cc), vahyi esaslara iman edenleri Hakk’a iletmiştir.

Kur’an’a tabi olmak, yüce Allah’ı tesbih etmektir

Kur’an’ın belirlediği ölçüler içerisinde hareket edenler, yüce Allah’ı tespih etmişlerdir. 4 ve 5. ayetler, 1-3 ayetlerde anlatılan tesbih, yaratma, düzene koyma, belirleyip hedefi gösterme ifadelerine ve gelecek ayetlere uygunluk arz etmektedir.

Her şeyi bir düzen içinde yaratıp nelerin, nasıl yapılacağını bildiren yüce Allah (cc), belirlenen bu düzenlilik içerisinde hareket edilmesi halinde hedefe ulaşılacağını bildirmektedir.

“Sonra o, karışıklıktan kurtarıp bir araya topladı” ifadesi ile yüce Allah (cc) diğer birçok ayette de geçtiği üzere insanları bir araya nasıl topladığını bildirmiştir.

“Ve topluca Allah’ın ipine sarılın, tefrikaya düşmeyin, Allah’ın üzerinizde olan nimetini düşünün; o zaman siz, birbirinize düşman idiniz, nihayet kalplerinizin arasını birleştirdi. Böylece O’nun nimetiyle kardeşler oldunuz ve siz, ateşten bir çukurun kenarında idiniz, sonra sizi ondan kurtardı. İşte Allah size ayetlerini açıklıyor, ta ki hidayete eresiniz.” (Al-i İmran, 103)

Yüce Allah (cc), insanların karışıklıktan kurtulup vahdeti oluşturarak bir arada bulunmaları için Kur’an’ı sürekli okuyup unutmamalarını istemiştir. İnsanların, düzenli bir şekilde bir arada kalabilmeleri ancak Kur’an’ın, okunup unutulmaması halinde mümkündür. Surenin 6-9. ayetlerde, düzenli hareketin ancak yüce Allah’ın yardımı, Kur’an’ın gereği gibi okunup uygulanması ile mümkün olabileceği vurgulanmaktadır. İşte bütün bunlar, yüce Allah’ın tesbih edilmesidir.

Kur’an, kolay öğrenilen, kolay kolay unutulmayan bir Kitap’tır

Kur’an, bir bütünlük içerisinde birbirini tamamlayan ayetlerden müteşekkil, kolay anlaşılan bir Kitap’tır. Günümüzde Tevhidi esaslara gereğince ya da hiç iman etmemiş kimselerin, yaptıkları ya da birbirlerinden kopyaladıkları mealler, -bilinçli ya da bilinçsiz- Kur’an’ı anlaşılmaz gibi gösterme çabasından başka bir şey değildir.

6-7- Sana okutacağız, böylece unutmayacaksın, ancak Allah’ın dilediği başka, muhakkak ki O, açığı da bilir, gizliyi de bilir.

Yüce Allah (cc), belirlenen esaslar dâhilinde gösterilen hedefe ulaşması için Rasulü’ne Kur’an’ı okutacağını, böylece Rasul’ün kendisine okunan (öğretilen) Kur’an’ı unutmayacağını bildirmektedir. Bunun için Kur’an’ın öğrenilmesi, okunması ve anlaşılması oldukça kolaydır.

Kur’an’ın anlaşılmayacağını iddia edenler, -şayet Kur’an düşmanı ya da belli çıkarları ve niyetleri olan kimseler değillerse- Kur’an gerçeğinden nasiplenmemiş kimselerdir. İlk inzal olduğu dönemde, okuma yazması olmayan nice insan, Kur’an’ı çok kolay öğrenip anlarken zamanımızdaki kişilerin, bu yüce Kitab’ı anlamamaları, insan gerçeğiyle bağdaşmayan kuru bir iddiadır. Oysa yüce Allah (cc), Kur’an’ı kolaylaştırmıştır.

“Andolsun öğüt için Kur’an’ı kolaylaştırdık, şimdi öğüt alacak var mı!” (Kamer, 17)

“İşte gerçekten Biz onu, senin diline kolaylaştırdık ki, ta ki onlar düşünsünler.” (Duhan, 58)

Rasul, kendisine öğretilen esaslar doğrultusunda hareket ettiği sürece öğrendiklerini yüce Allah’ın yardımı ile unutmayacak ve yine O’nun yardımı ile kolay olana ulaşacak, davetini daha rahat bir şekilde ortaya koyabilecektir.

“Allah’ın dilediği başka” ifadesi, bir neshin var olduğu (hükmü kaldırıldığı) anlamında gelmez, bu ifade, “Allah dilemedikçe hiçbir güç, hiç kimse, bu ayetleri sana unutturamaz” anlamındadır ve yüce Allah’ın gücü üstünde başka hiçbir gücün bulunmadığı anlatılmaktadır.

Elbette yüce Allah (cc) dilerse verdiklerini geri alarak unutturacaktır, bu ise ancak Allah yolundan dönenler içindir. Bazı kimseler, yaptıkları fitne ve fücur nedeniyle yüce Allah (cc) onlara verdiği nimetleri geri alarak Tevhidi ilkeleri unutturacaktır.

Yüce Allah’ın, kullarına gösterdiği hedefler

Kur’an, dünya hayatının, yüce Allah’ın bildirdiği esaslara uygun düzenlenmesi için insanlara gönderilen kurallar bütünüdür. Açığı ve gizliyi bilen yüce Allah (cc), her şeyi dilediği şekilde düzenlemiş, insanların neler yapacaklarını belirlemiş, hedeflerini göstermiştir. İnsana gösterilen hedefler:

Birinci hedef, yüce Allah’a, O’nun belirlediği esaslara uygun kulluk yapmak.

“Cinleri ve insanları, bana kulluk yapmaları dışında (bir nedenle) yaratmadım.” (Zariyat, 56)

“Rabb’iniz buyurdu ki: ‘Bana dua edin, size icabet edeyim, şüphesiz Bana kulluk etmekten büyüklük taslayan kimseler, aşağılanmış olarak cehenneme gireceklerdir.” (Mü’min, 60)

İkinci hedef, Tevhidi esasları insanlara ulaştırmak, onları, tağuttan kaçınmaları konusunda uyarmak.

“Andolsun Biz, her millet içinden: ‘Allah’a kulluk edin, tağuttan kaçının’ diye bir Rasul gönderdik; sonra Allah, onlardan kimine hidayet etti, onlardan kimi üzerine de sapıklık hak oldu. Şimdi yeryüzünde gezin de bakın görün, yalanlayanların akıbeti nasıl olmuş!” (Nahl, 36)

Üçüncü hedef, Müslümanlar arasında cemaatleşmeyi sağlamak; kardeşlik, velayet ve sırdaşlık hukukunu oluşturmak.

A- Kardeşlik hukukunu oluşturmak,

“Şüphesiz ancak Mü’minler kardeştirler, o halde kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah’tan sakının ta ki, rahmet olunasınız.” (Hucurat, 10)

B- Cemaatleşmek,

“Herkesin o yöneldiği bir yönü vardır, öyleyse hayırda yarışın; nerede olsanız, Allah sizi bir araya getirir, şüphesiz Allah, her şeye kadirdir.” (Bakara, 148)

“Ve onların kalplerinin arasını birleştirdi; şayet yeryüzünde ne varsa hepsini verseydin, onların kalplerinin arasını birleştiremezdin velakin Allah, onların arasını birleştirdi; şüphesiz O, üstündür, hâkimdir.” (Enfal, 63)

C- Velayet hukukunu oluşturmak,

“Mü’min erkekler ve Mü’min kadınlar, birbirlerinin velisidirler, iyiliği emrederler, kötülükten menederler, namazı kılarlar, zekâtı verirler, Allah’a ve Rasulü’ne itaat ederler. İşte Allah, onlara rahmet edecektir, şüphesiz, Allah üstündür, Hâkim’dir.” (Tevbe, 71)

“Kim, Allah’ı, Rasulü’nü ve iman eden kimseleri dost edinirse, işte gerçekten Allah’ın taraftarı onlardır, (onlar) galip geleceklerdir.” (Maide, 56)

D- Sırdaşlık hukukunu oluşturmak,

“Yoksa siz, muhakkak bırakılacağınızı, sizden cihad eden kimseleri ve Allah’tan, Rasulü’nden ve Mü’minlerden başkasını sırdaş edinmeyenleri Allah’ın bilmediğini mi sanıyorsunuz! Allah, yapmış olduğunuz şeylerden haberdardır.” (Tevbe, 16)

Dördüncü hedef, Tevhidi esasları yeryüzünde hâkim kılmak.

“Fitne olmayıncaya ve din tamamen Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın! Artık gerçekten son verirlerse, artık şüphesiz Allah, yapmış oldukları şeyleri görendir.” (Enfal, 39)

“Fitne olmayıncaya ve din Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın; artık şayet (fitnelerini) sonlandırırlarsa, artık zalimlerden başkasına düşmanlık yoktur.” (Bakara, 193)

Son hedef, bütün bunların sonucunda yüce Allah’ı razı edip O’nun vereceği mükâfatlara ulaşmak, cehennem azabından korunup cenneti kazanmak.

“Ve kim de ahireti ister ve o, Mü’min olarak ona çaba gösterir, onun için çalışırsa, işte onların çalışmaları övülmüştür.” (İsra, 19)

“İşte onların mükâfatları, Rab’lerinden bir mağfiret ve altlarından nehirler akan cennetlerdir, orada ebedi kalacaklardır, çalışanların ücreti ne güzeldir.” (Al-i İmran, 136)

Yüce Allah (cc), kullarına zorluk dilemez

Yüce Allah (cc), her konuda olduğu gibi Kur’an’ın anlaşılması, hayata uygulanması ve insanın onun hükümlerine göre hareket etmesi konusunda da zorluk dilememiş, kulları için her şeyi kolaylaştırmıştır. Kullarına karşı merhametli olan yüce Allah (cc), kullarına kolaylık ister, zorluk istemez.

“… Allah size kolaylık ister, size zorluk istemez…” (Bakara, 185)

“… Böylece ona takdir etti, sonra yolu ona kolaylaştırdı.” (Abese, 19-20)

Kur’an’ı kulları için kolaylaştıran yüce Allah (cc), iman edip Kur’an’a göre hareket ederek salih amel işleyenlere her şeyi kolaylaştırır.

“Amma kim iman eder ve salih amel işlerse, işte ona en güzel bir karşılık vardır ve ona, emrimizden kolay olanı söyleyeceğiz.” (Kehf, 88)

Kur’an’a iman eden kimseler, hayat seyirlerinde hep kolaylıklar bulur. Bu, yüce Allah’ın, kullarına lütfu ve yardımıdır.

8- Ve kolay olanı sana kolaylaştıracağız.

Öğretilen ayetler, insanın yüce Allah’ın rızasına, mağfiret ve cennetine ulaşmasını kolaylaştırmaktadır ki bunlar, nefsin rahat etmesini, memnun olmasını sağlayan en kolay şeylerdir. Ayetler, yüce Allah’ın rızasını, mağfireti ve cennetini ve nefsin, dünyada huzurlu ve mutlu olmasını, ahirette ebedi kurtuluşa ulaşmasını sağlayacak kolaylıktadır.

Yüce Allah (cc), Tevhidi esasları kabul edip bu esasları insanlara ulaştırmak için çalışan, infak edip rızasını kazanan kullarının yapacakları her şeyi kolaylaştıracağını vadediyor.

“Amma kim verip (infak edip) sakınırsa ve en güzeli tasdik ederse, işte onu en kolaya muvaffak kılarız.” (Leyl, 5-7)

“En çok sakınan ondan uzaklaştırılacaktır; o ki, malını vererek temizlenir ve o, yanındaki bir kimseye, bir nimet karşılığında vermez, yalnızca yüce Rabb’inin yüzünü/rızasını ister; elbette yakında o, razı olacaktır.” (Leyl, 17-21)

Rasulullah (as), insan için kolaylaştırmanın ne olduğu konusunda şöyle buyurmuştur.

“Siz amel etmenize bakın, çünkü herkes, ne için yaratılmış ise, o (ona) kolaylaştırılmıştır.”

Buradan da anlaşılacağı üzere yaratılış fıtratına uygun hareket edenler için herhangi bir zorluk bulunmamaktadır. Yüce Allah (cc), dünya hayatında belirlenen esaslara göre hareket eden Mü’min kullarına rızasını, mağfiretini ve cennetini uygun görmüş, bunları kolay bir şekilde vereceğini vadetmiştir. O’nun, Mü’min kulları için öngördüğü mükâfatlara ancak kolay olan vahyi esaslara uygun hareket etmekle çok kolay bir şekilde ulaşılabilecektir.

Zor görülen şeyler, insanın nefsinden kaynaklanmaktadır

İnsan için zor görünen bazı şeyler, aslında nefsin istek ve arzularının o şeylere ulaşmak, onlar için fedakârlık yapmak istememesinden kaynaklanmaktadır. Hiçbir şey oturulduğu yerden elde edilemiyor, bu nedenle bazı şeylerin elde edilmesi bir fedakârlığı gerektiriyor.

Bir şeyin elde edilmesi ancak kimi zorlukların göğüslenmesi ile mümkündür, zorluklar aşıldıktan sonra kolay olana ulaşılabilir. Örneğin insanın malını vermesi, bir zorluk görülebilir ya da Tevhidi esasları insanlara ulaştırmak sıkıntı verebilir, ancak yüce Allah’ın rızası için yapıldığında bunlar insana, fiziksel zorlukları yanında ruhi bir rahatlama ve kolaylık verecektir.

“İşte gerçekten zorlukla beraber bir kolaylık vardır, elbette zorlukla beraber bir kolaylık vardır.” (İnşirah, 5-6)

İyi ve güzelin elde edilebilmesi bir fedakârlığı beraberinde getirecektir; fedakârlık, bazı şeylerden vazgeçmeyi göze almaktır. Büyük değerler, büyük bedeller ödemeyi gerektirir, o bedeli ödemeyenler, hiçbir zaman arzuladıkları büyük değerleri elde edemezler. “Ve kolay olanı sana kolaylaştıracağız” buyruğuna muhatap olanların hayatlarına bakıldığında onların, hayatlarının mücadele ile geçtiği görülmektedir.

Allah yolundaki bir mücadele mali, fiziksel, psikolojik zorlukları beraberinde getirecektir, bunlar göze alınmadan en kolay olan yüce Allah’ın rızasına, mağfiretine ve cennete hiçbir şekilde ulaşılamaz. Gerçekten iman edenler için bu değerlere ulaşmak oldukça kolaydır.

Şirk ve küfür içerisinde bulunanlar, kendilerinden istenilen zorlukları göğüslemezler, Rab’lerinin buyrukları onlara zor gelir. Allah yolunda zorlukları yaşamak, ancak iman etmeyi ve iman edilen esaslara uygun yaşamayı gerektirir.

“Ona, iki düz tepe gösterdik; fakat o zorluğa atılamadı, anlıyor musun nedir, o zorluğun ne olduğunu! Bir köleyi, fidyesini verip azat etmek yahut açlık gününde yedirmektir, yakınında bulunan yetimi ya da yoksulluk içinde olan miskini, sonra iman eden kimselerden olup sabrı tavsiye etmek ve merhameti tavsiye etmektir.” (Beled, 10-17)

Dünyadaki bu zorlukları göğüsleyenler, ahiret hayatında en kolaya ulaşacaklardır. Kâfirler, dünya hayatındaki zorlukları göğüslemek istemedikleri için onlara, dünya hayatında azap edilecek, sura üfürüldüğü gün, kıyamet gününde cehennemdeki çetin dayanılmaz azaba gireceklerdir. Bu zorlu ve dayanılmaz azaplar ise, ancak belirlenen ilahi esaslara aykırı hareket etmekle ve Kur’an gerçeğine aykırı hareket etmekle kazanılır.

“Nihayet darbe vurulduğu zaman, işte o gün çok zorlu bir gündür! Kâfirler için kolay değildir.” (Müddessir, 8-10)

“Mülk o gün, gerçekten Rahman’ındır ve kâfirlere çok zor bir gün olur ve o gün zalim kimse, ellerini ısırıp der ki; ‘Ah, keşke ben Rasul ile beraber bir yol edineydim!” (Furkan, 26-27)

İman edenlere düşen sorumluluk, insanlara vahiyle öğüt vermektir

9- O halde öğüt ver, doğrusu öğüt fayda verir.

Müslümanların görevi, Tevhidi esasları insanlara ulaştırmak, Rab’lerine şirk koşmadan iman etmeye onları davet edip Kur’ani hükümlere uymaları hususunda öğüt vermektir. Rasulullah (as), “Din nasihattir” buyurmuştur; yüce Allah (cc) da dinde zorlama olmadığını, bunun ancak bir öğüt olduğunu bildirmiş, seçimi, davete muhatap olanlara bırakmıştır.

“Şüphesiz bu bir öğüttür; artık dileyen kimse, Rabb’ine varan bir yol tutar.” (Müzzemmil, 19)

İmanda zorlama olmaz, Tevhidi prensipleri duyan kimse, kendi özgür iradesiyle iman ya da küfrü seçme kararını kendisi verecektir. Müslümanların görevi, Tevhidi esasları duyurmak, doğru ve yanlışı belirtip kişileri zorlamadan seçimi kendilerine bırakmaktır.

“Dinde zorlama yoktur, Hak yol sapık yoldan kesin ayrılmıştır; artık kim tağutu inkâr eder, Allah’a iman ederse, artık gerçekten onun kopması olmayan sağlam bir kulpa yapışmıştır, Allah işitendir, bilendir.” (Bakara, 256)

İnsanlara, tağutu reddederek şirk koşmadan Rab’lerine iman etmeleri için öğüt vermek, yüce Allah’a karşı görev ve sorumluluklarını hatırlatmak, başıboş bir halde dolaşıp gününü gün etmeye çalışanlara ahireti, cehennem ve cenneti anlatıp uyarmak Müslümanların en öncelikli görevleridir. Onlar, bütün bunları, belki öğüt fayda verebilir düşüncesi ile yapmalıdırlar.

İnsan, Rabb’ini tanıyacak bir fıtrat üzere yaratılmıştır, ancak daha sonra heva ve hevesi, çevre şartları, beşerî tağuti düzenler insanı, yaratılış fıtratı üzerinden kaydırmış, Rabb’ine isyan ettirerek azgın bir hale düşürmüştür. Bu nedenle insana, Rabb’ini hatırlaması ve bozgunculuktan vazgeçmesi için öğüt verilmelidir. Cumartesi günü davetçileri, bu konuda güzel birer örnektir.

“Onlara, o deniz (kıyısına) yerleşmiş bulunan kenti sor, o zaman Cumartesi haddi aşıyorlardı; şer’an (tatil olan) cumartesi günü balıklar, onlara gelirdi, Cumartesi dışındaki günde onlara gelmezlerdi; işte, fasık olduklarından dolayı onları böyle imtihan ediyorduk.

O zaman onlardan bir topluluk dedi ki: ‘Allah’ın kendilerini helak edeceği yahut şiddetli bir azapla kendilerine azap edeceği bir topluma niçin öğütler veriyorsunuz?’ dediler ki: ‘Rabb’inize bir mazeret olması için ve ta ki onlar korunsunlar.” (A’raf, 163-164)

İnsanlara öğüt vermek, davetçi Müslümanların en temel görev ve sorumluluklarıdır. Bu sorumluluklarını ifa eden Müslümanlar, verdikleri öğütlerin insanlar tarafından mutlaka kabul edileceği duygusunu taşımamalıdırlar. Çünkü hidayeti veren yüce Allah’tır ve O’nun kimi hidayete erdireceğini Müslümanlar bilemezler; onlar, yalnızca kendi görevlerini yapmalıdırlar.

10- Korkan kimse öğüt alacak.

İslâm, insani özelliklerini kaybetmemiş, akıllı, şahsiyetli, onurlu ve kişilik sahibi kimselerin kabul edebilecekleri bir dindir. Bu nedenle böyle kimseler, kendilerine yapılan uyarıya kulak verirler ve bu uyarı doğrultusunda hareket ederler.

“Ancak endişe duyan kimse için öğüttür.” (Taha, 3)

İnsan, ihtiyaç duyduğu, önem verdiği şeyleri almak ister, kendilerini müstağni görenlere ne verilirse verilsin ne anlatılırsa anlatılsın fayda vermez, bu Tevhidi esaslar için de böyledir! Risalet tarihine bakıldığında kendilerini müstağni gören, insanlara zulmeden, başkalarının haklarını gasp eden kişilerin, indirilen ilahi mesaja karşı tavır aldıkları, mazlum ve masum kişilerin daha fazla ilahi mesajı kabul ettikleri görülecektir.

“Şüphesiz ancak sen, ondan korkan kimseleri uyarıcısın.” (Naziyat, 45)

Verilen öğüt, yapılan hatırlatma hep iyiye, güzele, doğruya, adalete ve özgürlüğe ulaşmak, ifsada son verip hayat ve kâinat içerisinde ayrılan yere yerleşmek, tüm kâinatla birlikte yüce Allah’ın emrettiği ölçülere uygun yaşamak içindir.

Verilen öğütleri ancak aklıselim sahibi olan, şirk ve küfründe azgınlığın doruğuna ulaşmayan, taşkınlık yaparak insanlara zulmetmeyen, günah işleme endişesi taşıyan ve Rab’lerinden korkan kimseler alabilir ve onlara öğüt fayda sağlayabilir.

Hakk’ı kabul etmeyenlerin durumu

İlahi mesajın sunduğu güzellikler, hayatını Rabb’ine isyan ve O’nun indirdiği esaslara düşmanlık üzerine bina eden, yeryüzünü ifsat eden asi ve bozguncuların işine gelmez. Onlar, verilen öğütten yüzçevirip uzaklaşırlar.

11- Asi olan ondan (öğütten) uzak durur.

Yüce Allah’a şirk koşup isyan eden, kendilerine Tevhidi esaslar dışında bir yaşam tarzı seçen her dönemin zalim ve despot güçleri, tıpkı günümüz bozguncularının uzak durup kaçtıkları kendilerine yapılan Kur’ani çağrıdan, verilen öğütten rahatsızlık duyarak kaçarlar. Kur’an, öğütten yüzçevirenlerin durumunu örneklendirirken çok düşündürücü bir örnek vermektedir.

“Buna rağmen ne oluyor onlara ki öğütten yüzçeviriyorlar! Onlar, aslandan kaçan eşekler gibidirler.” (Müddessir, 49-51)

Aslan, güç ve üstünlüğün, büyüklük ve güvenin simgesi, eşek ise korkaklığın, zayıflığın, şahsiyetsiz bir kimliğin simgesidir. Aslanı gördüğünde dörtnala kaçan eşek, üstün ve yüce olan Kur’an’ın, insana onur ve kişilik kazandıran Tevhidi esaslardan kaçan insanı simgeliyor.

Günümüz bozguncu zorbalarına İslâmi bir çağrı yapıldığında, hemen tepki göstererek karşı çıkarak karalamaya başlarlar, zorbalık yaparak davetçileri, kendi bozguncu yasalarına uymuyorlar diye zindanlarına sokarlar. Böylece öğütten yüzçevirip uzaklaşırlar, ancak onların bu kaçışlarının bir sonu vardır, bu son da ebedi en büyük ateştir.

12-13- O ki, en büyük ateşe atılacak; sonra orada ölmezde, yaşamaz da.

Dünya hayatında, Allah yolunda yapılan büyük mücadelelerin, çekilen dayanılmaz acı, ıstırap ve sıkıntıların karşılığı, nasıl ki büyük bir mükâfat, sürekli bir cennet hayatı ise, yüce Allah’a karşı yapılan isyanların, koşulan şirklerin, sürdürülen eşkıyalığın cezası da büyük ve sürekli olacaktır. Bu, İlahi adaletin gereğidir, yüce Allah (cc), hiçbir zaman zulmedici değildir.

Yeryüzünde ilahi mesajın dışında hareket eden, hevalarını ölçü edinenlerin varacakları yer, “En büyük ateş” olacaktır. Öyle bir ateş ki, içinde ne ölünür ki çekilen azap bitsin, ne de içinde hayat var ki yaşansın. Bu ceza onların, dünya hayatlarında iman ile küfür arasında gelgitlerinin karşılığıdır.

“Doğrusu o, düşündü, değerlendirdi, bak canı çıkası nasıl değerlendirdi, sonra canı çıkası nasıl değerlendirdi. Sonra mukayese etti, sonra surat astı ve kaşlarını çattı, sonra arkasını döndü, büyüklük tasladı.” (Müddessir, 18-23)

“Onu Sekar’a atacağım; sen, anlamazsın Sekar’ın ne olduğunu! Alıkoymaz, bırakmaz; beşer için kavurucudur.” (Müddessir, 26-29)

Ölümle yaşam arasında titreşen bir ibre gibi kimi zaman hareketlenir, kimi zaman sona dayanır; ancak hiçbir zaman sona dayandığı yerde kalmaz, yeniden hareket eder. Bu, ebediyen devam edip gider, hiçbir zaman bir noktada durmaz; ölür sonra yeniden diriltilir. Asi olup Rabb’ine isyan eden kişiye, tam yanıp bittikten sonra yeniden deriler giydirilerek canlandırılacak, ancak yeniden yakılacaktır.

“Şüphesiz ayetlerimizi inkâr eden kimseler, onları yakında ateşe atacağız, her ne zaman onların derileri pişerse -azabı tatmaları için- ondan başka derilerle onları değiştireceğiz! Şüphesiz Allah Aziz, hâkim olandır.” (Nisa, 56)

Azap tüm uzuvlarda en ücra köşelere kadar nüfuz ettikçe ölüm binlerce defa istenip arzulanacak ancak onlara ölüm hiçbir zaman gelmeyecektir. Bu dayanılmaz azap, cehennemde sürekli yaşanacaktır, bu öyle bir azap ki, iliklere kadar hissedilecektir.

“Kâfir kimseler, onlara cehennem ateşi vardır; onlara hüküm verilmez ki böylece ölsünler ve onun azabı onlardan hafifletilmez, işte biz her kâfiri böyle cezalandırırız.” (Fatır, 36)

En büyük ateş içerisinde yaşadıkça çekilen acılarla gelen ölümün yeniden dönüp gitmesi, yeni acı ve ıstırapların gelişini yeniden beklemenin dayanılmaz acısı. Bunlar hep dünyadaki başıbozukluğun, yüce Allah’ın ayetlerinden uzak bir hayatın acı faturasıdır.

Vahyi esaslara teslim olanlar, kurtulmuşlardır

14-15- Elbette temizlenen kimse kurtulmuştur ve Rabb’inin ismini anlatıp teslim olan.

Kurtuluşa ulaşmanın yolu, hiç şüphesiz ki şirk pisliğinden temizlenmektir, şirkten temizlenmeden ateşten kurtulmak mümkün değildir. Şirk pisliktir, müşrikler de pistirler. Yüce Allah (cc), müşriklerin pis olduklarını bildiriyor, Mescid-i Haram’a yaklaşmalarını yasaklıyor.

“Ey iman edenler, müşrikler pisliktir, artık bu yıllarından sonra Mescid-i Haram’a yaklaşmasınlar…” (Tevbe, 28)

“Elbette temizlenen kimse kurtulmuştur ve Rabb’inin ismini anlatıp teslim olan” buyruğu, önce şirkten arınıp temizlenmeyi, ardından insanlara Tevhidi gerçekleri anlatmayı ve yüce Allah’ın buyruklarından, o yolda başa gelen sıkıntılardan rahatsızlık duymadan teslim olmayı gerekli kılmaktadır.

Tevhidi esasları kabul edip şirkten kurtulup temizlenenlerin ilk görevleri, şirk içerisinde bulunanlara, bu esasları duyurup onların da temizlenmesini sağlamaktır. Rabb’inin emirlerini insanlara anlatan yani Rabb’inin adını zikreden kimse, kurtulmuştur.

“Felaha ermek,” kurtuluşa, başarıya ulaşmak, surenin 3. ayetinde belirtilen yolu takip ederek takdir edilen hedefe varmaktır. Yüce Allah’ın gösterdiği yola uyanlar, en büyük ateşe girmekten kurtulmuş, mağfirete, cennete ulaşmışlardır.

“Tezekka” ifadesi kişinin, yüce Allah’ın indirdiği esaslarla nefisteki şirk ve günahtan temizlenmesini ifade eder. Bu ifadenin, maldan temizlenme anlamına gelen zekât “zekka” olduğunu iddia edenler yanılmışlardır. Çünkü birincisi, bu surenin nazil olduğu dönemde zekât emri ve geleneği yoktu. İkincisi, ilk ayetten itibaren anlatılan konu, ayetler ve belirlenen esaslar doğrultusunda nefsin arındırılmasıdır.

“Rabb’inin ismini anlatıp teslim olan” bu ifade tıpkı Müzzemmil suresi, 8. ayetteki “Rabb’inin ismini anlat ve sen yöneldikçe O’na yönel” ifadesi gibidir. Her iki ayetteki “Rabb’inin ismini anlat” ifadesi, yüce Allah’ın isminin yani, O’nun Ulûhiyet ve Rububiyet sıfatlarının insanlara anlatılmasını, O’na yönelip teslim olunmasını bildirmektedir.

Yine Müddessir, 2. ve 3. ayetlerde benzer manada bir ifade geçmekte ve “Kalk artık uyar ve Rabb’ini böylece büyükle” denilerek ancak davet yapılarak yüce Rabb’in büyükleneceği bildirilmektedir.

Bütün bunları daha net bir şekilde açıklayacak ifade hiç kuşkusuzdur ki Alak suresi, 1. ayetteki: “Davet et, Rabb’inin ismiyle” hitabıdır. Bu ayetlerden de anlaşılıyor ki yapılacak davet, ancak yüce Allah adına yapılır ve yalnızca O’nun adı insanlara anlatılırsa gerçek anlamda yüce Allah (cc) tesbih edilmiş, zikredilmiş, O’na teslim olunmuş, temizlenip felaha ulaşılmıştır.

“Salla” salat kavramı, Müzzemmil, 8. ayetinde “yöneldikçe O’na yönel” buyruğu gibi, yüce Allah’a teslimiyeti ifade etmektedir. Buradaki salat kavramının namaz kılmak şeklinde değerlendirilmesi mümkün değildir, çünkü o dönemde namaz emredilmemişti.

Bu surede geçen “salla” ifadesi, tıpkı Kıyamet suresi, 31. ayetteki “salla” ifadesi gibidir. Kıyamet suresi, 31. ayette “Tasdik etmedi, teslim olmadı” ifadesinde geçen “salla” kavramı da “teslim” anlamında kullanılmıştır.

16-17- Aksine siz dünya hayatını yeğliyorsunuz, ahiret daha hayırlı ve kalıcıdır.

Kurtuluşun yolu gösterilmiş bozgunculuğun sonuçları belirtilmiş, yapılması gerekenler açıkça bildirilmiş iken insanlardan bazıları, kendilerine bildirilen ilahi esasların aksine hareket edip dünya hayatını yeğliyor, daha hayırlı ve kalıcı olan ahireti bırakıyorlar.

“İyi bilin ki, doğrusu siz dünya hayatını seviyorsunuz; ahireti bırakıyorsunuz.” (Kıyamet, 21)

“Onlar ki, ahirete karşılık dünya hayatını tercih eden kimselerdir, Allah yolundan alıkoyarlar ve onu eğriltmek isterler; işte onlar, uzak bir dalalet içerisindedirler.” (İbrahim, 3)

“Amma kim tuğyan etmişse, dünya hayatını yeğlemişse, işte gerçekten onun varacağı yer cehennemdir.” (Naziyat, 37-39)

Tevhidi mücadele her dönemde aynıdır

Tevhidi mücadele, hiçbir dönemde farklılık göstermez, her dönemde aynı şekilde ortaya konulmuştur. Yüce Allah (cc), Tevhidi mücadelenin nasıl ortaya konulacağı konusunda Hz. İbrahim (as) ve Hz. Musa (as) örnek vermektedir. Hz. İbrahim (as) ve Hz. Musa (as) Tevhidi mücadelede her dönem için en güzel örneklerdendirler. Onlar, zorba diktatörlere karşı Tevhidi esasları ortaya koyarak mücadele etmişlerdir.

18-19- Elbette bu ilk sahifelerde de vardı, İbrahim ve Musa’nın sahifelerinde.

Tevhidi mücadele metodunu, vahyin belirlediği esasların dışında ortaya koyanlar, Rab’lerini tesbih edip yüceltmemiş, apaçık bir şekilde sapmışlardır.

Tevhidi mücadele metodunun dışında hareket edip sapanların gayesi, hevalarını tatmin ederek dünyada rahat etmektir. Oysa Mü’minler, Rab’lerinin belirlediği kurallara göre hareket ederek hayırlı, kalıcı olan ahireti isteyerek ona göre çalışmışlardır.

Ahiretin nasıl kazanılacağı, kurtuluşa nasıl ulaşılacağı, ilahi mesajda açıkça belirtilmiş, Risalet önderlerinin hayatlarından örnekler verilmiş, insanların buna iman etmeleri istenmiştir. Belirlenen bu kurallar, vahyi esasları insanlara ve en azgın zorbalara ulaştırma görev ve sorumluluğu, “İlk sahifelerde, İbrahim ve Musa’nın sahifelerinde de vardır.” buyruğunca Hz. İbrahim (as) ve Hz. Musa (as) gibi Hakkı, apaçık bir şekilde ortaya koymaktır.

Hz. İbrahim ve Hz. Musa (as), hiçbir şeyden korkup endişe etmeden, iki zorba diktatöre karşı, yüce Allah’ın ismini anlatıp Rab’lerini tesbih etmişler, belirlenen esaslara uygun hareket edip kendilerine öğretilen esasları duyurmuşlardır. Onlar, hayırlı ve kalıcı olan ahireti isteyip çalışmışlar ve hedefe, yüce Allah’ın rızasına, mağfiret ve cennetine ulaşmışlardır.

Ahireti ve kurtuluşu arzu edenler, Hz. İbrahim (as) ve Hz. Musa (as) gibi bütün zorluklara göğüs gererek Tevhidi esasları ortaya koymalıdırlar. Ancak bu durumda yüce Allah’ı tesbih ederek örnekleri verilen Risalet önderlerinin yolunda olacaklardır.

 

Kurani Mücahede: 2006-09-15

 

Tarafından yazılmıştır
Dada fazla: admin

LAİK DEVLET ANLAYIŞI İNKÂRCILIĞIN ULAŞTIĞI SON NOKTA

LAİK DEVLET ANLAYIŞI İNKÂRCILIĞIN ULAŞTIĞI SON NOKTA Tevhid şirk tarihinin hemen her...
Daha fazla oku

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir