Press ESC to close

Abese Sûresi

Giriş

İnsanların yeryüzündeki yaşamlarını düzenlemek için vazedilen bir din, bir sistem bir ideoloji ya da herhangi bir yaşam tarzının, insanlar tarafından nasıl yaşanacağı ile ilgili kurallar o din ya da sistemin kendisine özgüdür. İnsanlar, kabul ettikleri din ya da ideolojiyi nasıl sistemleştirip hayatlarına uygulayacakları hususundaki metodu, inandıkları din ya da sistemden almak zorundadırlar. Bu husus, beşeri ideolojiler için sözkonusu olduğu gibi, İslâm dini için de söz konusudur.

Bir dinin ya da ideolojinin, insan hayatına nasıl uygulanacağı ile ilgili olarak kendisine özgü bir metodunun bulunması, o dinin ya da ideolojinin kendi içerisinde tutarlılığını, yeterliliğini ve bütünlüğünü ortaya koyar. İnsan yaşamına nasıl uygulanacağı konusunda kendisine özgü bir metodu bulunmayan bir din ya da ideoloji, eksik ve yetersiz olduğu gibi aynı zamanda insan yaşamında etkili ve uzun vadeli olmaz ve zaman içerisinde kaybolur gider.

Hiçbir din ya da ideoloji, başka bir dinin ya da ideolojinin metodu ile hayatiyetini sürdüremeyeceği gibi, başka bir metotla da insanlara ulaştırılamaz. Bir dinin ya da ideolojinin, başka bir din ya da ideolojinin metoduyla ortaya konulması, hem o din ve ideolojiye yapılabilecek en büyük kötülüktür hem de o din ya da ideolojiyi bozmaktır.

İslâmi esasların, beşeri sistemlerin metotlarıyla insanlara ulaştırılması, İslâm’a yapılabilecek en büyük kötülüktür. Beşeri sistemlerin metotlarıyla vakıf, dernek ve partileriyle İslâmi esasları yorumlamaya kalkışanlar, Sünnetullah’taki davet metodunu terk ettikleri için şirke düşmüş, küfre girmişlerdir. Bu kimseler, bu hareketleriyle yüce Allah’ın üzerine iftira atmış, İslâmi esasları eksik görerek bu esaslara hakaret etmiş ve İslâm dinini bozmaya kalkışmışlardır.

Yüce Allah (cc) tarafından, insanların yeryüzündeki hayatlarını düzenlemek için indirilen yüce İslâm dini, beşeri düşüncelerin basit metotlarıyla insanlara ulaştırılamaz. İslâmi esasların, beşeri küfür ve şirk sistemlerinin kurallarından hareketle insanlara ulaştırılmaya kalkışılması, İslâmi esasları bilmemekten kaynaklanan bir cehalettir.

Yüce Allah (cc), insanları kendisine kulluk etmeleri için yaratmış, kullarının yeryüzündeki hayatlarını düzenlemek için yüce emirlerini içeren İslâmi kuralları indirmiştir. Bu kuralların nasıl yaşanacağının ve diğer insanlara nasıl ulaştırılacağının metodunu da aynı kurallar içerisinde indiren yüce Allah (cc), kullarının bu metod çerçevesinde İslâm’ı yaşamalarını ve bu metodun belirlediği ölçüler doğrultusunda hareket etmelerini emretmiştir.

İslâm dini, hüküm olarak tamamlandığı gibi, bu hükümlerin sosyal hayata uygulanmasının nasıl olacağı ve insanlara nasıl ulaştırılacağı ile ilgili metod yönünden de tamamlanmıştır.

“Bugün sizin için dininizi olgunlaştırdım, size nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâm’ı beğendim…” (Maide, 3)

Yüce Allah’ın, hiçbir eksiklik bırakmadan tamamladığı İslâm, zaman ve mekân farklılığından etkilenmeden, nazil olduğu ilk dönemdeki saf ve berraklığı ile hüküm ve metod olarak değişmeden kıyamete kadar devam edecektir. Çünkü yüce Allah (cc), tüm zaman ve mekânlarda bulunan insanların her hallerini biliyor ve ona göre hüküm koyuyor.

Hüküm ve metod olarak evrensel ve çağlarüstü bir niteliğe sahip olan İslâm’ın hüküm ya da metod olarak belli bir zaman ve mekânda değiştirilmeye kalkışılması yüce Allah’ın koyduğu hükmü ve metodu beğenmemektir ki bu, apaçık bir şekilde şirk ve küfürdür.

Yüce Allah (cc), tağutun (beşeri sistemlerin) reddedilmesini istemiştir. Bu nedenle reddedilmesi gereken ve küfür olan beşeri sistemlerin yasaları ve metotlarıyla İslâm anlatılamaz, yaşanamaz. Ancak Müslüman oldukları iddiasında olan bazı kimseler, yüce Allah’ın bu emrini görmezden gelerek, İslâmi esasları, küfür ve şirk yasalarına uydurma gayreti içerisine girmişlerdir. Şirk ve küfür sistemlerini kabul eden bu kimseler, Sünnetullahta benzeri bulunmayan vakıf, dernek ve parti gibi şirk ve küfür yuvalarını kullanarak İslâm’ı anlatacaklarını sanmaktadırlar. Oysa asıl kullanılanlar kendileridir ve beşeri şirk ve küfür düzenleri bu kimseleri açıkça kullanmaktadır.

Şu bir gerçektir ki, yüce Allah’ın en mükemmel bir şekilde va’zettiği İslami hükümleri ve bu hükümlerin insanlara ulaştırılması metodunu hiçbir güç ya da kişi değiştiremez, değiştirmeye güç yetiremez. Çünkü yüce Allah (cc), her yönüyle dinini tamamlamış ve koruma altına almıştır.

“Rabb’inin kelimesi doğrulukça ve adaletçe tamamlanmıştır. O’nun kelimelerini değiştirebilecek yoktur. O, işitendir, bilendir. Yeryüzünde bulunanların çoğuna uysan, seni Allah yolundan saptırırlar. Onlar sadece zannediyorlar ve onlar sadece saçmalıyorlar.” (En’am, 115-116)

Yüce Allah’ın mükemmel bir şekilde tamamladığı İslâm’ın hükümlerini, ne Peygamber (as), ne de başka kimseler değiştirebilir. İslâmi esaslara iman eden herkes, iman ettiği esasları olduğu gibi kabul etmek ve uygulamak zorundadır. Çünkü iman etmek bunu böyle yapmayı gerektirir.

İslâmi hükümler, tüm çağların üzerinde bir evrenselliğe sahiptir. Bu nedenle belli bir çağdaki insanların, kendi zanlarından ortaya koydukları kimi yol ve yöntemlerle İslâm’ın hüküm ve metodunda değişiklik yapmaya kalkışmaları bu evrenselliğe aykırıdır. İnsanların zanla hareket ederek metod belirlemeye kalkışmaları ancak saçmalıktır. Saçma ve eksik olan beşeri düşüncenin, ilahi olan ve en mükemmel bir şekilde tamamlanan yüce Allah’ın dinine yön vermesi, metod koyması mümkün değildir.

Yüce Allah (cc), Tevhidi esasları insanlara gönderirken bu esasların nasıl tebliğ edileceklerini, hayata nasıl uygulanacağını da bildirmiştir. Bu nedenle Sünnetullahta değişiklik olmayacağı ilkesine uygun olarak İslâmi esaslar, kıyamete kadar kendisine özgü metoduyla anlatılacak ve uygulanacaktır.

Abese suresi, ilahi olan vahyi esasların ve bu esasları insanlara ulaştırılması metodunun, beşeri istek ve arzular tarafından değiştirilmesinin mümkün olamayacağını bildirmiştir. Bunun için Hz. Peygamber (as), kimi tutum ve davranışları nedeniyle uyarılmıştır. Aşağıdaki uyarı, Peygamber (as)’ın ve iman edenlerin nasıl hareket edeceklerini çok açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

“Öyleyse emrolunduğun gibi doğru ol; seninle beraber tevbe edenler de (doğru olsunlar), aşırı gitmeyiniz! Zira O, yaptıklarınızı görmektedir.” (Hud, 112)

Bu uyarı, Hz. Muhammed (as)’ın ve onunla beraber iman edenlerin, emrolundukları esaslar içerisinde hareket etmelerini zorunlu kılmaktadır. Bu nedenle ne Hz. Peygamber (as) ve ne de iman edenler, gerek İslâmi esaslarda ve gerekse bu esasların insanlara ulaştırılması ve hayata uygulanması metodunda, kendi istek ve arzularına ya da başka kişilerin isteklerine göre herhangi bir değişikliğe gidemezler. Aksi halde büyük bir sorumluluk altına girerler.

Abese suresi, İslâmi davetin nasıl yapılacağı ile ilgili metodunu belirlerken aynı zamanda önceliğin kimlere verileceğini de ortaya koymaktadır. İslâmi davetin, öncelikle onu talep edene ulaştırılması gerektiğini, müstağnileşip kendilerini yeterli görerek azgınlaşan kimselerden davetçilerin sorumlu olmadıklarını bildirmektedir.

İslâmi davet, kişi ayırımı yapılmaksızın herkese anlatılmalıdır. İslâm nokta-i nazarında insanlar, davete muhataplık açısından, eşit mesafededirler. Bazı kimselerin, zengin, itibarlı, güçlü, toplum içerisinde saygın ve sevilir olmaları onlara, davetin öncelikli olarak ulaştırılması için bir neden değildir. Diğer taraftan, dünyevi maddi değerlerden mahrum yoksul, kimsesiz, güçsüz, eğitimsiz olan kimselerin de İslâmi davette ikinci plana itilecekleri anlamına gelmez.

İslâmi davet karşısında tüm insanlar, maddi refah düzeylerine, siyasal kimliklerine, ırk ve renklerine bakılmaksızın hepsi eşit mesafededirler. Nitekim yüce Allah (cc) üstünlüğün dünyevi maddi değerlerde ya da soy ve soplarda olmadığını, üstünlüğün ancak takvada olduğunu bildirmiştir.

“Ey insanlar, biz sizi bir erkek ve bir kadından yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Allâh yanında en üstün olanınız, en çok korunanınızdır. Allâh bilendir, haber alandır.” (Hucurat, 13)

Rasulullah (as), da insanların eşit oldukları, kimilerinin diğerlerinden üstün olmadıkları, üstünlüğün ancak takvada olduğu konusunda şöyle buyurmuştur:

“Arap’ın Acem'e, Acem'in Arap’a bir üstünlüğü yoktur. Beyazın siyaha, siyahın da beyaza bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük sadece takva iledir. Hepiniz Ademdensiniz, Adem ise topraktandır.” (Veda Hutbesinden)

Abese suresi, İslâmi davet metodunun yüce Allah (cc) tarafından belirlendiğini ortaya koymaktadır. Bu nedenle Tevhidi esaslara davet yapanların ya da yapacak olanların, Rab’leri tarafından belirlenmiş ilkeler ve metod doğrultusunda hareket etmeleri zorunludur.

İslâmi daveti üstlenen davetçilerin, hangi gerekçe ile olursa olsun, kendi hevalarından metod koymayacakları ve yöntem belirtmeyecekleri, surede çok açık olarak ortaya konulmuştur. Yüce Allah (cc) tarafından belirlenmiş esaslar dışında hareket edenlerin ya da edecek olanların çok şiddetli bir şekilde uyarılacakları, Rasulullah (as)’a yapılan uyarı ile bildirilmiştir.

Abese suresi, yüce Allah’ın insanlara hidayet rehberini en sağlam yollarla gönderdiğini bildirmektedir. Ancak bazı kimseler, Rabb’lerinden indirilen esaslara göre hareket etmek yerine, bu esasları değiştirmeye kalkışmakta ve kendi hevalarından metodlar uydurmaktadırlar.

Bazı kimseler de yaradılışlarını unutarak nankörlük yapıp isyan etmekte ve Rab'leri tarafından kendilerine verilen rızkı inkâr edip nankörlük yapmaktadırlar. Ancak kıyamet günü, inkârcı ve nankörler için hiç de kolay bir gün olmayacaktır. Onlar o gün, kıyametin dehşetinden, dünya hayatında çok değer verip sevdiklerinden kaçacaklar, hesap zamanında da, isyan edip nankörlük yaptıkları Rab’lerine karşı utançlarından yüzleri kapkara kesilecektir.

Abese suresi, dünya hayatında her şeyin üzerinde tutulup değer verilen aile efradının, kıyamet gününde kişiye hiçbir fayda sağlamayacağını, o dehşetli günde herkesin kendi canının derdine düşeceğini ve insanların en yakınlarından kaçacaklarını çok açık bir şekilde belirtmektedir. O halde akıl sahibi kimselerin, dünya hayatlarında, dünyevi tüm değerlerini Allah yolunda ortaya koymalı, ailesine, yakınlarına karşı ilişkilerini mutlaka yüce Allah’ın rızası doğrultusunda düzenlemelidirler.

İman eden kimseler, dünya hayatlarında, elde edecekleri tüm değerleri, kendilerini yüce Allah’ın rızasına yaklaştırdığı sürece önemsemelidirler. Yüce Allah’ın yolundan ve rızasından uzaklaştırdığı sürece kişi, dünyevi değerlerden ve kendilerini kötü yola ve Rab’lerinin azabına sürükleyen kişilerden ve çevreden uzaklaşmalıdırlar.

Nüzul sırasına göre Mekki surelerde ilk defa Abese suresinde, yüce Allah’ın, kullarına verdiği rızıklara açıkça vurgu yapılmakta ve insanın verilen nimetlere karşı nankörlük yaptıkları bildirilmektedir. Daha önceki surelerde rızık konusu bu denli açık bir şekilde belirtilmemişti.

Abese suresinden sonra nazil olan birçok surede, peygamberlerin, insanlara Tevhidi esasları anlatırlarken onlara yüce Allah’ın verdiği nimetleri hatırlattıkları anlatılmaktadır. Bu da İslâmi davette insanlara Tevhidi esaslar anlatılırken nasıl hareket edileceğini ortaya koymaktadır.

Surenin Arka Planı

Rasulullah (as)’ın, Kureyş kavminin ileri gelenlerini, imana ve İslâm’ı kabul etmeye davet ettiği sırada, âmâ Abdullah ibn Ümmü Mektum, içeri girip “Allah’ın sana öğrettiklerinden bana da öğret ya Rasulullah” diyerek Rasulullah (as)’a seslenmişti. Rasulullah (as)’ın kendisine cevap vermemesi üzerine Ümmü Mektum, aynı talebini tekrarlamıştı. Bunun üzerine Rasulullah (as), yüzünü ekşiterek yanını Ümmü Mektum’a çevirip Kureyş ileri gelenleriyle konuşmasını sürdürmüştü.

Adab-ı muaşeret gereği, iki insan kendi aralarında konuşurlarken onların yanına gelen üçüncü bir şahıs, iki kişi arasındaki konuşmanın bitmesini beklemeli ya da çok aciliyet gerektiren bir durum sözkonusu ise, konuşmak için izin almalıdır. Bu kurala uymayan, belki de âmâ olduğu için içeri girdiğinde Rasulullah (as)’ın yanında bulunanları görmeyen Ümmü Mektum’un bu davranışı, Rasulullah (as)’ın canını oldukça sıkmıştı ve Rasulullah (as), yüzünü ekşitip Ümmü Mektum’a yanını dönerek müşriklerin ileri gelenlerine davetini sürdürmüştü.

Rasulullah (as), gecesini gündüzüne katarak bütün gücü ile tebliğ görevini sürdürüyor, insanların Tevhidi esaslara iman etmelerini istiyordu. Özellikle Müslümanların çok sıkıntı çektikleri bir dönemde, Rasulullah (as), Müslümanlara eziyet eden, onlara işkence yapan müşriklerin ileri gelenlerinin iman etmelerini istiyordu. Çünkü bu durumda, hem İslâm daha hızlı yayılacak, hem de iman edenler üzerindeki bu zulüm çemberi kalkacaktı.

Müşriklerin ileri gelenlerinin iman etmeleri halinde, hem onlara bağlı insanlar iman edecekler, hem İslâm daha rahat anlatılacak ve hem de onların belasından korkan kimseler İslâm’a girebileceklerdi. Rasulullah (as) bu düşünce ve gayretle Mekke ileri gelenlerinden Velid, Ümeyye bin Halef, Utbe bin Rabia ve diğerlerine İslâm’ı anlatıyor, onların bir an önce Müslüman olmalarını istiyordu.

Rasulullah (as), karşısında kendisini sessizce dinleyen müşriklerin ileri gelenlerinin iman edeceklerini düşünüyor, bu nedenle şevkle ve hararetle konuşmasını sürdürüyordu. Ancak cehalet ve hasetlik, kibir ve azgınlık içindeki müşrikler, bu ilahi mesajı kabul etmeye bir türlü yanaşmıyorlardı. Üstelik bu müşrikler, fakir olan kimselerin, meclislerinde ya da yanlarında bulunmasından hoşlanmıyorlardı. İşte tam bu sırada Abdullah. İbni. Ümmü Mektum’un içeri girip sözü bölmesi, Rasulullah (as)’ın canını oldukça sıkmıştı. Bu yüzden Rasulullah (as), yüzünü ekşitip Ümmü Mektum’a yanını dönmüştü. Bunun üzerine yüce Allah (cc), Rasulullah (as)’ı uyararak Abese suresinin ilk ayetlerini inzal etmişti.

Surenin Tefsiri

1-2- “ Suratını ekşitti ve döndü, âmâ geldi diye!”

Müslüman davetçiler, İslami esasların ortaya konulmasında, insanlar arasında hiçbir ayırım yapmazlar, yapmamalıdır da. Kişilerin, makam-mevki, mal-servet, ün ve şöhretlerine, renk ve dillerine bakılmaksızın herkese eşit bir şekilde davet ulaştırılmalıdır.

Kişisel, şahsi konularda insanlar, istedikleri kararları alabilir, istedikleri işi yapabilirler. İnsan, beşer oluşunun getirdiği bazı özellikler nedeniyle, kimi zaman kendine göre bazı değerlendirmelerde bulunur, kendince bazı sonuçlar elde etmeye çalışır. Bu nedenle kimi zaman istediğine kavuşur, ancak istediği sonuçları elde edemediği, istediği amaca ulaşamadığı zamanlar da olabilir. Kişiler, bireysel ve dünyevi işlerinde, plan ve programlarında, doğru kararlar da verebilirler, yanlış kararlar da verebilirler. Bu tamamen kişisel bir sorundur, fayda ve zararı tamamen kişiye aittir.

Kişisel plan ve programlarda bireyler tamamen özgürdürler, sonuçlarına da kendileri katlanırlar. Ancak sözkonusu ilahi mesaj olunca bu durumda bireyler, hiçbir şekilde kendi isteklerine göre hareket edemezler. Onlar, İslâmi davetin insanlara ulaştırılmasında kendilerine bildirilen esaslar doğrultusunda hareket etmekle mükelleftirler.

Bu surede, İslâmi esasları insanlara ulaştırmakla görevli olan Hz. Muhammed (as)’a daveti, insanlara nasıl ulaştırması gerektiği anlatılıyor. Hz. Muhammed (as), İslâm’ın daha rahat ve süratli bir şekilde yayılacağını düşünerek, Mekke ileri gelenlerine İslâm’ı anlatıyor, bunların İslâm’ı kabul etmelerini canı gönülden istiyordu. Bu nedenle de bu hararetli tebliğ çalışmasını aksatacak bir durumdan hoşlanmıyordu. Ancak ilahi mesajın sahibi yüce Allah (cc), indirdiği hükümlerin uygulama metodundan taviz verilmesini ya da bu metodun değiştirilmesini istemiyordu.

Yüce Allah (cc), en güzel örnek olarak gönderdiği Peygamberinin her davranışının, iman edenler tarafından örnek alınacağını bildiği için, onun herhangi bir hata yapmasını istemiyordu. İşte bu nedenle Ümmü Mektum örneği, Peygamber şahsında yapılan bir yanlışın düzeltilerek iman edenlerin davet metodu üzerinde kendi isteklerine göre hareket etmelerini önlüyordu.

Hz. Davut (as)’a iki davacı gönderip onu imtihan eden yüce Allah (cc), Hz. Muhammed (as)’ı da Ümmü Mektum’u göndererek imtihan ediyordu. Bir tarafta bütün güç ve servetleriyle toplum üzerinde otorite sahibi olan Mekke ileri gelenleri, diğer tarafta kendisi zaten Müslüman olan ve toplum üzerinde herhangi bir etkisi bulunmayan Ümmü Mektum!

Rasulullah(as), Ümmü Mektum’un zaten Müslüman olduğunu gözönünde bulundurarak, ona daha sonra da İslâm’ın hükümlerini anlatacağını, oysa Mekke ileri gelenlerini her zaman böyle bir arada bulamayacağını düşünüyordu. Bu nedenle o anda onlara bir şeylerin anlatılmasının daha iyi olacağını ve belki de anlattıklarının kendilerine fayda sağlayacağını umuyordu. Bu sırada içeri giren Ümmü Mektum’un davetsiz gelişine ve kendisi konuşurken söze karışmasına canı sıkılmıştı. İşte bu nedenle Rasulullah (as) yüzünü buruşturup ekşitti ve Ümmü Mektum’a yanını döndü.

“Suratını ekşitti ve döndü; kendisine âmâ geldi diye!”

İslami davet metodu, bireylerin durumuna, mevki ve makamlarına göre belirlenmez. İslâm, yüce Allah (cc) tarafından nazil olan ve esaslarını da bizzat Kendisinin belirlediği yüce bir din ve ilahi bir mesajdır. Bu yüce din, insanların düşünceleri üzerinde bir yüceliğe sahiptir. Bu nedenle, beşeri yol ve yöntemler, İslâmi esasların hayata aktarılmasında kurallar belirleyemezler.

İslami esaslar, insanların iman etmeleriyle yücelmez ve şereflenmez, tam aksine iman etmekle insanlar şereflenir ve yücelirler. Bu nedenle insanlar, kendi şereflerini kazandıkları İslâmi esaslara uymak zorundadırlar. İnsanların mal ve servet, makam ve mevki sahibi olmaları, İslâmi davette ve İslami esasların hayata uygulanmasında herhangi bir belirleyicilik hakkı vermez. Müslüman davetçi, bu gerçeği göz önünde bulundurarak insanlara İslami gerçekleri ulaştırmaya çalışmalıdır.

Şayet İslâm nokta-i nazarında insanların sahip oldukları değerler önemli olsaydı, yüce Allah(cc) bu durumda ilahi mesajı, sahip oldukları mal ve servetleriyle, güç ve otoriteleriyle insanlar üzerinde etkili olan, insanları arkalarında sürükleyen güç sahiplerine indirirdi. Böylece İslâm, insanlar tarafından daha kolaylıkla kabul edilirdi. Ancak bu durumda ön plana çıkacak olan, yüce Allah’ın mesajı değil, toplum öncülerinin gücü ve otoriteleri olacaktı ve o toplum, önderleri istediği için iman etmiş olacaklardı. İşte bu nedenle yüce Allah’ın gönderdiği elçiler, genellikle toplumun orta tabakası içerisinden seçilmişlerdir.

İslâm için aslolan, birey olarak insanın arınması ve Rabb’ine yönelmesidir. Bu ise, ancak bireyin özgür iradesi ile iman etmesine, iman ettiği esaslar doğrultusunda, hiçbir baskı altında kalmadan, salih amellerde bulunmasına bağlıdır. Yüce Allah rızası dışında kimi nedenlerle iman eden ya da kimi salih amellerde bulunanlar, hiçbir şekilde öğüt alamazlar, arınıp yüce Allah’ın rızası doğrultusunda hareket edemezler.

3-4- “Ne bilirsin belki o arınacak yahut öğüt alacak da, öğüt kendisine yarayacak!”

Müslüman davetçiler için aslolan, davetin yapılmasıdır; davet yapılmadan, kişilerin bu daveti kabul edip etmeyeceklerini araştırmak davetçi Müslümanların görevi değildir. Kalpler, Allah’ın elindedir ve kimin iman edip etmeyeceğini, kimin hangi amaçlarla iman ettiğini ve kimin iman ettiği esaslar doğrultusunda hareket edeceğini de en iyi bilen O’dur. Bu nedenle davetçi Müslümanlara düşen sorumluluk, kişilerin niyet, statü, konum ve renklerine bakmadan davetin yapılmasıdır. İman edip etmemek, arınıp arınmamak, daveti alanların sorumluluklarıdır.

Davet, peşin hükümlerle ve kişilerin toplumsal statülerine bakılarak yapılmayacağı gibi davetçiler, davetin sonucunu da belirleyemezler. Davet, yüce Allah’ın bildirdiği üzere anlatılıp bırakılır. Müslüman davetçiler, Tevhidi esasları ortaya koymakla mükelleftirler, insanların bu esasları kabul edip etmemelerinde sorumlu değildirler.

“Korunanlara, o(insa)nların hesabından bir sorumluluk yoktur, ama belki (inanıp) korunurlar diye bir hatırlatmak lazımdır.” (En’am, 69)

5-7- “Sen kendisini müstağni görene yöneliyorsun; onun arınmasından sana ne!”

Müslüman davetçiler, İslami daveti öncelikle akleden, böbürlenip kibirlenmeyen, kendilerini üstün görüp insanları küçümsemeyen, mütevazı olan kimselere ulaştırmalıdırlar. Davetçiler, kendilerini müstağni gören kimselere mesajı ulaştırmalı, ancak peşlerine düşüp zamanlarını boşu boşuna harcamamalı, zamanlarını Tevhidi esasları talep edenlere, bu konuda ihtiyaç duyanlara ayırmalıdırlar. Çünkü aslolan, fayda verecek olanlara daveti ulaştırmaktır.

“O halde eğer hatırlatmak fayda verirse hatırlat; saygılı olan hatırlar.” (A’la, 9-10)

Müstağnileşip her konuda kendilerini üstün gören insanları küçümseyen, böbürlenip kibirlenen, hevasını ilah edinip onun doğrultusunda yaşayan kimseler, insani özelliklerini yitirdikleri için bunlar, gereği gibi iman edip Tevhidi esaslara tabi olmazlar. Müslüman davetçilerin sorumlulukları yalnızca Tevhidi esasları duyurmak, insanları cehennem azabına karşı uyarmaktır.

“Sen ancak ondan korkacak olanları uyarıcısın.” (Naziyat, 45)

Davetçilerin öncelikli amacı, insanları arındırmak değildir; onlar, öncelikle mesajlarını insanlara ulaştırmalıdırlar. Arınıp arınmama, iman edip etmeme davetle muhatap olan kimsenin sorunudur. Davetçiler, davetlerini yüce Allah’ın belirlediği esaslar dahilinde davetlerini ulaştırmakla mükelleftirler, sonucu tayin etmekle mükellef değildir.

Davete muhatap olan kimselerin, daha fazla bir şeyler öğrenmek için çaba sarf etmeleri, araştırıp soruşturmaları ve bu konuda yardım istemeleri durumunda davetçi Müslümanlar, o kimselere daha fazla zaman ayırmalı, onları daha fazla bilgilendirmek için çalışmalıdırlar. Davetçiler, talep eden kimselerle ilgilenmek istemez ya da bu konuda isteksiz olurlarsa yüce Allah (cc) indinde sorumlu olacaklardır. Çünkü davette keyfiliğin yeri yoktur ve Müslüman davetçiler istedikleri gibi hareket edemezler.

8-10- “Ancak sana koşarak gelen ve o (Allah)’tan korkmuş iken sen onunla ilgilenmiyorsun.”

İslami davete karşı duyarlılık gösteren kimselere daha fazla zaman ayırmak, davetçilerin kendi isteklerine bağlı değildir. Kendi isteklerine göre hareket edenler, tıpkı bu surede Rasulullah (as)’a yapıldığı üzere, Rabb’leri tarafından uyarıya muhatap olacaklardır.

İslâmi esasları, kendi hevalarına ya da içerisinde bulundukları toplumun ya da idaresi altında yaşadıkları sistemin kurallarına, bu kuralların izin verdiği ölçülere göre anlatmaya çalışan kimseler, yüce Allah’ın koyduğu davet metodunu bırakmışlardır. Bu kimseler, dini hükümlerin bir kısmını alıp bir kısmını terk ettiklerinden, Sünnetullah’taki davet metoduna aykırı hareketlerinden dolayı şirk içerisine girmişlerdir.

Kendi hevalarından hareket ederek İslâmi davet metodunu bozan kimselerdir ve bunlar, insanlara İslâmi esasları anlatırlarken de yanlış hareket etmektedirler. Böyle kimseler, davette önceliği, toplumda karizmatik bir kişiliğe sahip olanlara, mal-servet, makam-mevki sahibi olanlara vermekte ve onlarla ilgilenmektedirler. Bu sakat anlayış, Sünnetullah’a ve nebevi davet metoduna uymamakta ve yüce Allah’ın rızasına aykırı düşmektedir.

Nebevi davet metodunda, davet ortaya konulacak, davete icabet edenlere yönelinecek ve onlara İslami esaslar öğretilecektir. Bu nedenle, İslâm davetçileri, içinde bulundukları maddi sıkıntılardan dolayı davette zenginlere öncelik veremeyecekleri gibi, zorbalar tarafından baskı ve zulme uğrayacakları endişesiyle de tağuti sistemin izin verdiği kurallara göre hareket edemezler.

11-12 kesinlikle o bir hatırlatmadır, dileyen öğüt alır.

İslami davet, insanlara Rab’lerinin emir ve yasaklarını hatırlatmaktan ibarettir. Bu hatırlatma, hiçbir şekilde baskı ve şiddetle değil, en güzel bir ifade ile yapılacaktır. Bu hatırlatmanın içeriği, nasıl yapılacağı ve kimlere hatırlatılacağı bir bütün olarak Kur'an'ı Kerim’de mevcuttur. Yüce Allah (cc), bu konuda Hz. Musa (as)’ı örnek vermektedir. Hz. Musa (as), azgınlığında sınır tanımayan Fir’avn’e gönderilirken bile ondan, Fir’avn’e karşı yumuşak davranması istemiştir.

“Fir'avn'e gidin, çünkü o azdı. Ona yumuşak söz söyleyin, belki öğüt alır veya korkar.” (Taha, 43-44)

Davette yumuşak olunmalı ki, davete muhatap olanlar, kendi istek ve arzlarıyla, hiçbir baskı altında kalmadan, yalnızca Rabb’ini razı etmek düşüncesiyle öğüt alsınlar, iman etsinler. Zaten ancak öğüt almak isteyen kimseler Kur'an’dan öğüt alabilir.

“Dileyen öğüt alır.”

Öğüt almak, öğüt alacak olanın özgür iradesine, talep etmesine ve samimi olmasına bağlıdır. Öğüt almada zor ve cebir kullanmanın ya da hatırın yeri yoktur. Çünkü ilahi mesajın yapısında, zorlamanın ya da hatırın değil, özgür bir irade ile istemenin ve kabul etmenin yeri vardır.

“Dinde zorlama yoktur, doğruluk sapıklıktan ayrılıp belli olmuştur. Kim tağutu reddedip Allah’a iman ederse elbette ki o, kopmayan sağlam bir kulpa yapışmıştır.” (Bakara, 256)

Özgür iradesiyle öğüt almak isteyen kimseler, Kur'an’da belirtilen esaslardan hareketle ve Kur'an’ın iman edenlerde bulunmasını istediği özellikleri üzerlerinde bulundurmakla istedikleri öğüdü alabilir ve Rabb’lerini razı edebilirler. Heva ve heveslerinden hareket edip “Ben böyle düşünüyorum ve bu şekilde anlıyorum” diyerek kendi indi görüşlerine göre Kur'an'ı yorumlamaya kalkışanlar, Kur'an’dan öğüt alamazlar. Yüce Allah’ın istediği ölçüleri eğip bükmeden, tevil edip saptırmadan dosdoğru hareket edenler ve samimi olanlar Kur'an’dan nasiplenip öğüt alabilirler.

“Dileyen onu düşünür, öğüt alır. Allah dilemedikçe onlar öğüt alamazlar. O takva sahibidir ve O mağfiret sahibidir.” (Müddessir, 55-56)

Takvaya ulaşmak, Rabb’inin mağfiretine kavuşmak isteyen kimse, mutlak anlamda iman edip kabul ettiği Kur'an’ın belirlediği ölçülere uygun bir şekilde hareket etmeli, bu ölçülerin dışına çıkmamalıdır. Yüce Allah (cc), hidayet rehberi ve yol gösterici olan kitabını insanlara gönderirken, bu kitaba nasıl iman edileceğini, bundan nasıl öğüt alınacağını da bildirmiştir. Bu bildirilen esaslara uygun hareket edenler, takvaya ve yüce Allah’ın rahmetine ve mağfiretine ulaşılacaklardır.

“Doğru yola iletmek bize aittir.” (Leyl, 12)

“Kısa ve doğru yolu Allah gösterir. Ama o yoldan sapan da var. Allah dileseydi hepinizi hidayete ulaştırırdı.” (Nahl, 9)

Hidayeti bulmak ancak, yüce Allah’ın bildirdiği esaslara uygun iman etmek ve bu esaslara, hiçbir sıkıntı duymadan teslim olmakla ulaşılacaktır. Kişilerin, kendi zanlarına göre iman etmeleri ve iman ettikten sonra istedikleri gibi hareket etmeleri onları hidayete değil sapıklığa sürükler.

Vahyin gönderilmesindeki eminlik, hidayet bulma ve yol gösterme

Şu inkâr edilemez bir gerçektir ki insan, beşer oluşu nedeniyle eksiktir. Bu nedenle insandan sadır olabilecek her söz, davranış ya da bu söz ve davranışlardan müteşekkil olan yasalar, mutlaka eksik ve hatalıdır. Yarın kendilerinin ne olacaklarını bilmeyen kişilerin, insanların geleceklerini ipotek altına alacak yasalar koymaları, toplumsal huzursuzluğa ve kargaşaya yol açacaktır. Oysa alemlerin Rabb’in yüce Allah (cc) böyle değildir.

Kâinatı, insanı ve hayatı yaratan yüce Allah (cc), her türlü eksikliklerden ve hatalardan münezzehtir, yücedir. Bu nedenle O’nun tarafından inzal edilen ilahi hükümler de eksiksiz ve mükemmeldir. Yüce Allah (cc), kullarının yeryüzündeki hayatlarını düzene koymak için gönderdiği hükümleri de yine bu mükemmeliyet içerisinde göndermiştir.

13-16- “Değerli sahifeler içinde, yükseltilmiş ve temiz tutulmuş bir şekilde, değerli taşıyıcıların ellerinde (gönderilmiştir.)”

Yüce Allah tarafından gönderilen Tevhidi esaslar, güvenilir yollarla, temiz sahifeler içerisinde ve değerli, güçlü elçiler vasıtasıyla gönderilmiş ve bizzat yüce Allah (cc) tarafından koruma altına alınmıştır. Bu nedenle hiçbir şekilde değişikliğe uğramamış, beşeri ya da şeytani bir düşünce karıştırılmamıştır.

“O (Kur'an) kovulmuş şeytânın sözü değildir.” (Tekvir, 25)

“Ki, o (Kur'an) elbette değerli bir elçinin sözüdür. O, bir şâirin sözü değildir. Ne de az inanıyorsunuz! Bir kâhinin sözü de değildir. Ne de az düşünüyorsunuz!” (Hakka, 40-42)

“Senden önce hiçbir resûl ve nebi göndermemiştik ki o, temenni ettiği zaman, şeytân onun temennisine (bir düşünce) atmış olmasın. Fakat Allâh, şeytânın attığını siler, sonra kendi âyetlerini sağlamlaştırır. Allâh, alimdir, hakimdir.” (Hac, 52)

Şeytan ve şeytani düzenlerin, Tevhidi esasları karıştırmaya, davet metodunu bozmaya yönelik çabaları Kur'an’a ve İslâm’a hiçbir zarar veremez. Bugün, şeytanın dostları olan Samiri soylu kimselerin, ilahi mesajın metodunu bozmaya yönelik çabaları, Kur'an’ın korunmuşluğu gereği boşa çıkmaktadır. Bu nedenle Kur'an’a iman edenlerin, iman ettikleri esasların sağlamlığına güvenmeleri ve bu ilahi mesaja kendi hevalarından hiçbir katkı yapmadan hayatlarına uygulamaları gerekir. Çünkü İslâmi esaslara yapılan her katkı, Rasulullah (as)’ın diliyle sapıklıktır.

“İslâm’a sonrada katılan her şey bid’at, her bid’at sapıklık ve her sapıklık cehennemdedir.”

Vahyi esaslar, yüce Allah (cc) tarafından eksiksiz bir şekilde insanlara gönderilmiş ve tamamlanmıştır. Bu nedenle Tevhidi esaslar, yapısı gereği dışarıdan hiçbir müdahaleyi kabul etmez ve Sünnetullahta varolan ilahi metodun dışında bir metodla insanlara duyurulamaz. Çünkü vahyi esaslar, ilahidir ve bu ilahi mesajın kabul edilmesinde, yaşanılmasında ve tebliğ edilmesindeki metod da ilahidir.

Yüce Allah’ın tamam olarak gönderdiği bir dine ve bu dinin davet, yaşayış ve uygulanış metoduna, -hangi amaçla olursa olsun- yapılacak bir katkı bidat, sapıklık ve sonu cehennemliktir. İlahi mesajı tarihi süreçte bozmak isteyen, kendilerine gönderilen ilahi mesajı değiştirmeğe çalışan bozguncuların birçok örnekleri görülmüştür.

“Derken o zâlimler, onu, kendilerine söylenenden başka bir sözle değiştirdiler. Biz de yaptıkları kötülüklerden dolayı o zalimlerin üzerine gökten bir azap indirdik.” (Bakara, 59)

Ne şeytan (aleyhillane) ve ne de şeytanın insan cinsinden olan yardımcıları, yüce Allah’ın koruması altındaki ilahi mesajı ve bu mesajın davet metodunu bozmaya ve değiştirmeye muktedir olamazlar. Onlar, ancak kendi şirk ve küfürlerini artırabilir ve cehennem ateşlerini alevlendirebilirler. Çünkü yüce Allah (cc), çok sağlam yollarla ilahi mesajı göndermiş ve onu koruma altına almıştır.

“O, elbette değerli bir Kur'an'dır, saklı bir Kitâptadır ki, o (saklı ola)na temizlerden başkası dokunmaz ve alemlerin Rabb’inden indirilmiştir.” (Vakıa, 77-80)

“Muhakkak ki o (Kur'an), âlemlerin Rabb’inin indirmesidir. Onu, er-Rûhu'l-Emin (Cebrâil) indirdi; senin kalbine; uyarıcılardan olman için.” (Şuara, 192-194)

“Kesinlikle, o şerefli bir Kur'an'dır, korunan bir levhadadır.” (Buruc, 21-22)

İnsanlığı, beşeri sistemlerin karanlıklarından kurtarıp vahyin aydınlığına çıkarmak için sağlam yollarla gönderilen Kur'an, gönderilişindeki benzersizlik gibi hükümleri de benzersizdir. Kur'an, hem hükümlerindeki adil ve rahmet oluşu, sorunlara en güzel çözümü çözüm getirişi nedeniyle hem de çağlarüstü ve evrensel oluşu yönüyle beşerin yazdığı hiçbir yasa ve hiçbir kitapla kıyaslanamayacak kadar eşsizdir.

Kur'an’ın, her yönüyle eşsiz oluşu, onun hayata aktarılmasında, insanlara verdiği huzur ve mutluluk yönüyle de benzersizdir. Zaten bu nedenle yüce Allah (cc), Kur’ani hükümleri aydınlık, beşeri hükümleri karanlık olarak tarif etmektedir. Karanlık nasıl ki, hiçbir zaman ve hiçbir şekilde aydınlığa benzemiyorsa, beşeri sistemler de öyle İslâmi hükümlerle kıyaslanamaz.

Kur'an ile beşeri hükümlerin benzersizlikleri, insana kazandırdığı kimlik açısından da kendi gösterir. İslâmi esaslara göre hayatını düzenleyen kimseler, huzur ve mutlu olmalarının yanında onurlu ve özgür bir kimliğe kavuşurlarken; beşeri hükümleri kabul edenler, sürekli huzursuz ve mutsuz bir hayat sürerler ve kendi cinslerinden insanlara karşı ezik, çıkarcıdırlar.

Müslümanlar, Rab'lerini razı ederlerken, beşeri sistemlere tabi olanlar Rab'lerine isyan etmektedirler. İslâmi hükümlere göre yaşayanlar, dünya ve ahirette kurtuluşa ulaşıp cennetle mükâfatlandırırlarken; beşeri hükümleri yaşam tarzı olarak alanlar hem dünya hayatında rezil olmaktadırlar, hem de ahirette ebediyen cehennemde yanmaktadırlar.

Yüce Allah (cc), İslâmi esaslara göre yaşayanlarla beşeri sistemlere göre yaşayanlar arasındaki farkı şöyle belirtmektedir.

“Yoksa biz, inanıp iyi işler yapanları, yeryüzünde bozgunculuk yapanlar gibi mi tutacağız? Yoksa korunanları yoldan çıkanlar gibi mi tutacağız?” (Sad, 28)

“Biz Müslümanları günahkârlar gibi yapar mıyız hiç?” (Kalem, 35)

“Rabb’inden bir delil üzerinde bulunan insan, kötü işi kendilerine süslendirilen ve keyiflerine uyan kimseler gibi olur mu?” (Muhammed, 14)

Bütün bu ilahi uyarılara rağmen insanların çoğu, hâlâ beşeri tağuti sistemlere tabi olmakta, beşeri sistemlerin esareti, zulmü ve baskısı altında huzursuz, mutsuz, kaos ve bunalım içerisinde, şiddet ve terör altında yaşamaktadırlar. Bu kimseler, isyan ve nankörlüklerinde direterek kurtuluş yollarını gösteren Tevhidi esaslara yönelmemekte, Rab’lerinin hükümlerine teslim olup O’nu razı etmeye çalışmamaktadırlar.

İnsan Nankördür

17-22- “Kahrolası insan, ne kadar da nânkördür! (Allâh) kendisini hangi şeyden yarattı? Nutfe (sperm)den. Onu yarattı, ona biçim verdi, sonra ona yolu kolaylaştırdı, sonra onu öldürdü, kabre koydurdu, sonra dilediği zaman onu diriltip kaldırdı”

Yüce Allah’ın ihsan ettiği onca nimete, indirdiği Tevhidi esaslara rağmen, ilahi mesaja gereğince iman etmemek ve bu esasları hayat prensipleri haline getirip bu prensipler doğrultusunda yaşamamak, en büyük nankörlük ve küfürdür. İnsan, kendi yaratılışını düşünmeden kendisini yaratan Rabb'ine eş koşar, isyan eder, nankörlük yapar.

Yüce Allah (cc) insanı belli belirsiz bir sudan yaratmış, onu en güzel bir biçimde şekillendirmiş, ona her birinin görevi ayrı olan organlar nasip etmiş, onu düşünme, akletme, konuşma yetenekleriyle donatmıştır. En güzel bir şekilde yaratılan insana dünya hayatında zevk alıp haz duyacağı mal, mülk eş ve çocuklar nasip edilmiş, hiçbir ücret talep edilmeden su, hava, ay, güneş ve değişik nimetler onun emrine tahsis edilmiştir.

Yüce Allah (cc), insanlara verdiği dünyevi ve fiziki nimetlerden, manevi haz ve duygulardan daha önemli olan ve insanlara Tevhidi esasları göndermiştir. İnsanları, beşeri sistemlerin karanlıklarından İslami nura ve aydınlığa çıkaran hidayet rehberi olan Kur'an, dünya hayatında huzur ve mutluluğun, özgürlük ve adaletin, sevgi ve barışın kaynağıdır. Kur’ani esasların insanlara verdiği huzur ve saadeti, beşeri hiçbir sistem veremez, bu güne kadar da vermemiştir.

Tevhidi esaslar doğrultusunda hareket etmesi halinde yüce Allah (cc) insana, ahiret hayatında kurtuluşu, rahmeti, cennet ve sonsuz mükafatları nasip edecektir. Ancak insan, Rabb’inin kendisine ikram ettiği bütün nimetleri görmezlikten gelerek nankörlük yapmış, Rabb’ine isyan etmiş ve şirk koşmuştur. İnsan gerçekten çok cahil ve nankördür.

Nankörlüğü yaşam tarzı olarak alan insanlar, şükür yerine nankörlüğü, imana karşı küfrü, aydınlığa karşı karanlığı seçmişler, köleliği kulluğa, esareti özgürlüğe, zulmü adalete, nefreti sevgiye, düşmanlığı dostluğa tercih etmişlerdir. Böylece bu kimseler, ahiret hayatında, mükafat yerine cezayı, cennet yerine cehennemi, rahmet yerine azabı kendi iradeleri ile seçmişlerdir.

İnsanların nankörlük etmeleri, isyan edip şirk koşmaları, ne büyük bir cehalet ve ne büyük bir zulümdür. İnsanlar, gerçekten çok cahil ve zalimdirler ki, kendilerine verilen onca nimeti, ilahi hidayeti ve vahyi emaneti terk etmişlerdir.

“Biz emâneti, göklere, yere ve dağlara sunduk; onu yüklenmekten kaçındılar, ondan korktular; onu insan yüklendi; doğrusu o, çok zâlim, çok câhildir.” (Ahzab, 72)

İnsanlar, nasıl ve neden yaratıldıklarını, nasıl şekillenip biçimlendiklerini düşünmedikleri gibi, kendilerine verilen hidayeti ve bahşedilen nimetleri de düşünmemişlerdir. İman etmeyen insanlar, güneşin aydınlığını görmemek için gözlerini kapatan kimseler gibi, gerçekleri kabul etmemek için akıllarını devre dışı bırakarak düşünmemiş, duygu ve hevaları ile hareket etmişlerdir. İşte bu, büyük bir cehalet ve insanların kendilerine yaptıkları en büyük zulümdür.

23- “Kesinlikle insan, O'nun kendisine emrettiğini yapmadı.”

Yüce Allah (cc) insanlara, birey bazında ve toplumsal bağlamda neler yapmaları gerektiğini çok açık bir şekilde bildirmiş ve buna uygun hareket etmelerini istemiştir. İnsanların bunları yapmaları ya da yapmamaları halinde de hangi sıfatları alacaklarını bildirmiştir. Müslümanların, birey ve toplumsal bazda yapmaları gerekenler.

Birey Bazında

Yüce Allah (cc), gönderdiği ilahi mesaja karşı birey bazında kullarının neler yapmaları gerektiğini çok açık bir şekilde bildirmiştir. Bunlar, yüce Allah’ın gönderdiği hidayet rehberi Kur'an’a iman etmeleri (2/38), tağuttan yüz çevirmeleri (2/256), zalimlere hiçbir şekilde meyledip sevgi beslememeleri (11/113), şirk koşmamaları, küfre ve zulme kin ve düşmanlık beslemeleri, namazı kılmaları, infak etmeleri, yalan söylememeleri, haramlara yaklaşmamaları, zina yapmamalarıdır.

Toplumsal Anlamda

Müslümanların, topluca Allah’ın ipine sarılıp cemaat olmaları (3/103), velayet ve sırdaşlık hukukunu oluşturmaları, birbirlerini veli edinmeleri (9/71,16), dağılıp parçalanmamaları (8/46), Allah yolunda cihad edip küfür ve zorbalığa karşı bir duvarın tuğlaları gibi kenetleşmeleri (61/4), aralarındaki ihtilafları Kur'an ve Peygamberi örnekliğe götürüp çözüme kavuşturmaları (4/59,61), kardeşlerini kendi öz nefislerine tercih etmeleri (59/9), kardeşlerine karşı yumuşak olmaları (4/75), İslâmi daveti, bir cemaat ve birliktelik ruhu içinde yerine getirmeleri (41/33), Rab’lerinin rızası doğrultusunda çalışan Müslümanlarla beraber bulunmalarıdır(18/28).

Yüce Allah’ın bildirdiği apaçık hükümlere rağmen insanlardan kimileri, Allah’ın emirlerinin ya tümünü yapmamış ya da bir kısmını yapıp bir kısmını terk ederek küfre, şirke, fısk ve nifaka girmişlerdir. İşte bu, büyük bir ziyan ve hüsrandır.

Rızık

24-32- İnsan şu yiyeceğine baksın. Biz suyu iyice döktük, sonra toprağı güzelce yardık da; orada bitirdik dane, üzüm, yonca, zeytin, hurma, iri ve gür bahçeler, meyve ve çayır; sizin ve hayvanlarınızın geçimi için.

Abese suresinin bu bölümünde yüce Allah(cc), insanların dikkatlerini, kendilerine verilen rızıklara çekmekte ve rızkı nasıl yarattığını açıklamaktadır. İnsanların ve hayvanların rızıklarının kendisi tarafından verildiğini, Rezzak olanın kendisi olduğunu insanlara duyuran yüce Allah (cc), insanların rızık endişesiyle kendisinden başka kimseleri de Rab edinmemelerini istemektedir.

İnsan nankör olunca, kendisine bahşedilen sayısız nimetlerin kendisine nasıl verildiğini bu nimetlerin nereden geldiklerini de düşünmez. Nankör kimse, tıpkı Karun gibi, her şeyi kendisinin elde ettiğini düşünür. Böyle bir kimse, kâinattaki oluşumları, hayatı, doğayı ve doğada varolan olay ve olgular arasındaki ilişkileri düşünmez. Bütün bunları düşünmeyen nankör insan, kendisine verilen nimetlerin bir gün kendisinden alınacağını ya da bütün bu verilenleri geride bırakıp öleceğini de düşünmez.

Heva ve arzusunun isteklerine boyun eğip Rabb’ine karşı nankörlük yaparak isyan eden insan, bir gün mutlaka ölecek ve yaptıklarının hesabını Rabb’ine verecektir. Ölüm, dünya hayatını ebedi sanıp amaç edinen kimse için çok önemli bir ibrettir. İnsanın, sahip olduğu her şeyden soyutlanıp yapayalnız bir şekilde toprağın altına girmesi ve beraberinde hiçbir şey götürmeden yapayalnız gitmesi üzerinde düşünülmesi gereken çok büyük bir olaydır.

Dünya hayatında, ebedi yaşayacakmış gibi mal ve servet yığan, dünyalık peşinde koşan, bu yüzden Rabb’inden kendisine gönderilen Tevhidi esasları görmezden gelen kimse, ölümü düşünmek bile istemez. Çünkü ölümle bütün varlıklarını kaybedeceğini ve kendisine verilenlerin hesabının sorulacağını düşünür.

Ölümün, büyük ibret olduğunu gereğince düşünen ve akleden bir kimse, elbette kendisi açısından hayırlı olabilecek bir sonuçlara ulaşacaktır. Bu sonuç ise kişiyi, yüce Allah’a iman etmeye sevk edecek ve Rabb’inden kendisine gönderilen Tevhidi esaslar doğrultusunda hareket etmesini sağlayacaktır. Bunun sonucunda insan, dünya hayatında Rabb’ini razı edebilecek fiiller işleyecek, kendisine verilen nimetleri nasıl kullanması gerektiğini bilecek ve Rabb'ine şükredecektir.

Ölümün bir ibret olduğunu düşünmeyen kimi insanlar, ölümden ibret almadıkları için, hesap vermeye de iman etmeyecek, Rab'lerine karşı küfür ve azgınlıklarına devam edeceklerdir. Bu kimseler, Rabb’lerinden kendilerine gönderilen emirleri yapmazlar ve isyan içinde yaşamlarını sürdürürler. Bunun nedeni, kendilerine verilen nimetleri kendilerinden bilmeleri, kendilerini yeterli görmeleridir.

“Kesinlikle insan kendisini yeterli/müstağni gördüğünden azar.” (Alak, 6-7)

Kendini yeterli görme ve müstağnilik, insanı tuğyana sürükler ve Rabb’inin emirlerinden uzaklaştırır. Böylece insan, dünya hayatında yüce Allah’ın emirlerinden uzak bir hayat sürer, azgınlaşıp tuğyan eder. Bu isyan ve azgınlık, çeşitli şekillerde yapılmakta ve bu azgınlar değişik sıfatlar almaktadırlar.

Yüce Allah’a iman etmeyerek O’nun hiçbir emrini yerine getirmeyen kâfirlerle, yüce Allah’ın bir kısım emirlerini yerine getirip bir kısmını terk eden müşrikler aynıdır ve her iki grup da sonuç itibariyle kâfirdirler. Aynı şekilde, yüce Allah’ın emirlerini yaşamında ikinci plana iten fasıklarla, bu emirlere iman etmedikleri halde görünüşte yapan münafıklar da kâfirler grubundandırlar. Şu gerçeği belirtmekte fayda vardır; yüce Allah’ın bir emrini yapmamakla, tüm emirlerini yapmamak arasında küfre ve şirke düşme konusunda fazla bir fark yoktur.

24-32- İnsan yiyeceğine bir baksın; biz suyu döktükçe döktük. Sonra toprağı yaydıkça yaydık, orada bitirdik dane, üzüm, yonca, zeytinler, hurmalar, iri ve sık ağaçlı bahçeler, meyve ve çayır(lar). Sizin ve hayvanlarınızın geçimi için!

İnsanların yaşamlarında rızık çok önemli bir yer tutmaktadır. Bu nedenle birçok insan, rızık endişesiyle hareket etmekte, rızkı elde etmek için kimi zaman yanlış yollara sapmakta, harama yönelmektedir. Bunun sonucunda insan, kimi zaman rızık endişesiyle Rabb’i yüce Allah’a eşler koşmaktadır. İşte bu nedenle yüce Allah (cc), rızkı kendisinin verdiğini, insanların bunu bilmelerini ve Rububiyette kendisine eş koşmamalarını istemektedir.

“Arzı da yaydık, oraya sağlam dağlar attık ve orada ölçülü mütenasip şeyler bitirdik. Orada sizin için ve sizin beslemediğiniz kimseler için geçimlikler var ettik.” (Hicr, 19-20)

Yüce Allah(cc), gerek Abese suresinde, gerekse diğer birçok surede, Uluhiyet ve Rububiyetin kendisine ait olduğunu bildirmektedir. İnsanların, kendi Rububiyetini gereğince tanımaları için örnekler veren yüce Allah (cc), Rububiyet sıfatının gereği olan özelliklerini sıralamaktadır ki insanlar, rububiyet sıfatını başkalarına verip şirke ve küfre girmesinler.

İnsanları şirke düşüren başlıca üç önemli neden vardır; bunlar rızık endişesi, bela ve musibete uğrama ile ölüm korkusu! Bu üç neden, tarihin her döneminde, insanların yüce Allah’a yönelmelerinde ve O’nu birlemelerinde çok büyük birer engel teşkil etmiştir.

İnsanlar, zorba diktatörlerin baskı ve zulmü altında belaya uğrama ve işkence edilip öldürülme ya da rızıklarının ellerinden alınıp aç ve sefil kalma korkusu içinde yüce Allah’ı bırakıp zorba diktatörleri ilah edinmişler, onları ceza ve mükâfat verici birer güç, birer ilah olarak kabul edip onlara yönelmişlerdir.

Bir takım insanlar da, rızık peşinde koşma, rızık temin etme gibi nedenlerle yüce Allah’a karşı olan sorumluluklarını yerine getirememiş, yüce Allah’a kulluk yapmak yerine rızıkta üstün gördükleri kimselere kölelik yapmışlardır. Bu kimseler, böylece kendilerini rızıklandıran gerçek rızık sahibi Rab’lerine ortak koşmuşlardır.

Abese suresi, Uluhiyet ve Rububiyetin yalnızca yüce Allah’a ait olduğu gerçeğini, insanların kavramaları ve Rab’leri yüce Allah’a eş koşmamaları için net bir şekilde bildirmektedir. Böylece insanlar, yaratanın, şekillendirenin, hidayetiyle yol gösterenin, rızıklandırıp besleyenin, öldürüp diriltecek ve kıyamet günü hesaba çekecek olanın, yapılan amellere göre ceza ve mükafat verecek olanın yüce Allah (cc) olduğunu bilecekler ve Rab'lerine eş koşmadan iman edeceklerdir.

Yüce Allah’ı zatında ve sıfatlarında birleyen bir mü’min, yaratanın, biçimlendirip şekil verenin, rızıklandırıp yaşatanın, öldürüp yeniden diriltecek olanın, hesap görücünün, ceza ve mükafat vericinin yalnızca yüce Allah(cc) olduğunu bilir. Bu nedenle mü’min kişi, uluhiyet ve rububiyette hiçbir şekilde Rabb’ine ortak koşmaz.

Mü’minler, yüce Allah (cc) dilemedikçe hiç kimsenin, insana fayda ve zarar veremeyeceğini ve O’nun taktir ettiği an gelmeden hiç kimsenin ölmeyeceğini, bilirler. Kainatta bulunan her şey, ancak yüce Allah’ın takdir ettiği şekilde ve zamanda vuku bulacaktır. Bu gerçeği kabul edip Rab’lerine gereği gibi iman edenler ve yaşamlarını Rab’lerinin indirdiği vahyi esaslara göre düzenleyenler gerçekten iman eden Müslümanlardır ki, kıyamet günü kurtulanlar da işte onlar olacaktır.

Hesaba Çekilme

Her nimetin bir külfeti olduğu gibi, verilen her şeyin de bir hesabı vardır. Hesap ortaya konulduğunda ise, işte o zaman iş işten geçmiş olacak, pişmanlıklar ve sızlanmalar kişiye bir fayda sağlayamayacaktır. Hayat ve ölüm arasındaki mesafede yapılan her şeyin hesabı mutlaka sorulacak ve o gün suçlu olan bir kimseye hiçbir şey fayda vermeyecektir.

Abese suresi insanı, insanın yaratılışını, ona çeşitli nimet ve rızıkların verilişini anlatmakta, insanın hidayete ulaşmasını istemektedir. Sure, insanın mutlaka hesaba çekileceğini ve hesap vereceğini, hesabının nasıl olacağını bir bütün olarak açıklamaktadır. İnsanın Tevhidi esaslara yönelip iman etmesi için yaratılışından ölümüne, yeniden dirilmesinden hesaba çekileceğini ana, dünyadaki durumundan kıyamet anındaki tavır ve davranışlarına kadar her şeyi gözler önüne dermektedir.

33-37- “Çarpınca kulakları sağır eden o gürültü geldiği zaman, işte o gün kişi kaçar: kardeşinden, anasından, babasından, eşinden ve oğullarından. O gün, onlardan her kişinin, kendisine yeter derecede işi vardır.”

Dünya hayatında, kendileri için her şeyin feda edildiği, her türlü sorumlulukları yüklenilen, onlar için her türlü tehlikeye göğüs gerilen, dünyevi bütün değerlerden daha çok sevilen, bir dedikleri iki edilmeyen kardeş, anne, baba, eş ve evlatlardan, gerçeklerin apaçık ortaya çıktığı, gerçeklerler yüzyüze gelindiği o hesap gününde onlardan kaçılacak, onlarla yüzyüze gelmemeye çalışılacaktır.

İnsan, dünya hayatında yaşadığı süreci çok iyi değerlendirmeli, önceliklerini çok iyi tespit etmeli, kendisi için dünya ve ahiret hayatında fayda ve zarar verecek olan şeyleri çok iyi bilmelidir. Aksi halde son pişmanlık kişiye hiçbir fayda sağlamayacaktır. Akıllı kimse, kendisine zarar verecek şeylerden kaçmalı, fayda verecek şeylere önem vermeli, hayatında faydalı şeyleri öncelemelidir. Çünkü ancak o halde dünya ve ahirette huzur ve mutluluğu bulacak ve ancak o durumda nefsini Rabb’inden satın alarak kurtuluşa ulaşacaktır.

İnsan hayatında ailenin çok büyük bir yeri, önemli bir fonksiyonu vardır. İnsan için aile, vazgeçilmez bir değerdir. Aile, insanın yetişmesinde, olgunlaşmasında, sosyalleşmesinde en önemli kurum, ilk eğitim yuvasıdır. Anne-baba, insan için bir güvence ve koruma unsuru olduğu gibi, çocuklar da anne-baba, insan için hayatın tadı, eğlencesi ve anlamıdır. Kardeşler, insan için arkadaş, sırdaş ve koruyucudurlar. İşte bu nedenle insan yaşamında aile, dünyevi her değerin üstünde bir yere sahiptirler.

İnsanın ailesine karşı beslediği aşırı düşkünlük ve sevgi, çoğu kez onun kimi sorumluluklarını, Rabb’ine karşı kulluk görevlerini ikinci plana itmesine ve giderek unutmasına neden olmaktadır. Bu ise, kişi için hayır değil şer olmaktadır. Çünkü insan için asıl ve öncelikli olması gereken Rabb’ine karşı olan kulluk görevleridir. Bu kulluk görevlerinin önüne başka değerleri almak kişi için şer olduğu gibi, aynı zamanda kişinin şirke ve küfre düşmesine neden olur. Yüce Allah (cc), kullarını, eşleri ve çocukları konusunda uyarmakta ve onların Rab’lerine yönelmelerini istemektedir.

“Ey iman edenler, eşlerinizden ve çocuklarınızdan bazıları size düşmandır. Onlardan sakının. Ama affeder, hoş görür, bağışlarsanız elbette ki Allah da bağışlayandır, esirgeyendir.

Mallarınız ve evlatlarınız bir fitnedir; Allâh ise, işte büyük ödül O'nun yanındadır. O gün, onlardan her kişinin, kendisine yeter derecede işi vardır.” (Teğabun, 14-16)

Allah yolundan alıkoyan her şey, iman edenler için bir düşmandır. Çünkü bu Allah yolundan alıkoyucular, şeytanın görevini üstlenmiş bir halde, o mü’minin cehenneme girmesine çalışmaktadırlar. İşte bu nedenle onlar, kim olurlarsa olsunlar, mü’minin düşmanıdırlar. İnsana dost olan kimse, onun iyi ve güzele ulaşması için çalışır, insanın kötü bir sona ulaşmasını isteyen kimsenin ise dost olması elbette mümkün değildir.

Gerek direkt Allah yolundan alıkoymak için çalışsınlar, gerekse onlar yüzünden yüce Allah’a karşı kulluk görevleri yerine getirilmemiş olsun, insanı yüce Allah’ın azabına sürükleyen eş ve çocuklar insanın düşmanı durumundadırlar. İnsan, kendisini Allah yolundan alıkoyan kişilerden sakınmalı, yüce Allah’a karşı kulluk görevlerini engelleyen her durum ve kişiden uzaklaşmalıdır.

İnsanı yüce Allah’ın azabına sürükleyenler şayet anne, baba, kardeş gibi en yakın kimseler ise, imana karşı küfrü sevdikleri ve küfre destek oldukları sürece onlara karşı dikkatli olunmalı, bu konudaki her istekleri yerine getirilmemelidir.

“Eğer onlar (anne baban) seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi bana ortak koşman için zorlarlarsa, onlara itâat etme. Onlarla dünyâda iyi geçin ve bana yönelen kimsenin yoluna uy. Sonra dönüşünüz banadır; size yaptıklarınızı haber vereceğim.” (Lokman, 15)

“Ey iman edenler, eğer imâna karşı küfrü seviyorlarsa babalarınızı ve kardeşlerinizi veliler edinmeyin. Sizden kim onları veli tanırsa işte zâlimler onlardır.

De ki: ‘Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabânız, kazandığınız mallar, düşmesinden korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız konutlar, size Allah'tan, Elçisinden ve O'nun yolunda cihâd etmekten daha sevgili ise o halde Allâh emrini getirinceye kadar gözetleyin. Allâh, yoldan çıkmış topluluğu hidayete iletmez.” (Tevbe, 23- 24)

Yüce Allah’a, O’nun gönderdiği Tevhidi esaslara düşman olan aile efradıyla dost olunmayacağı gibi, şayet onlar tevbe edip iman etmezlerse, onlar için dua etmek de yoktur. Yüce Allah (cc), kendisine ve gönderdiği Tevhidi esaslara düşman olanlara, Müslümanların dua etmelerini yasaklamaktadır.

“Akrabâ bile olsalar, cehennem halkı oldukları belli olduktan sonra (Allah'a) ortak koşanlar için mağfiret dilemek; ne Peygamberin, ne de inananların yapacağı bir iş değildir.

İbrâhim'in babası için mağfiret dilemesi, sadece ona verdiği bir sözden ötürü idi. Fakat onun, bir Allâh düşmanı olduğu, kendisine belli olunca ondan uzak durdu. Gerçekten İbrâhim, çok içli ve yumuşak huylu idi.” (Tevbe, 113-114)

Mü’minler, dünya hayatında kendilerini Allah yolundan alıkoyan kimselerden uzak durmazlarsa, bu durumda ziyana uğrayacak ve kaybedecek olan kendileri olacaktır. Şu bir gerçektir ki, bugün belli nedenler ve çıkarlar gereği uzaklaşılmayan akrabalar, kıyamet gününde kendileri zaten uzaklaşıp kaçacaklardır. O halde ahiret hayatında Müslümana bir faydası dokunmayacak, hatta üstüne üstlük onun ceza görmesine sebep olacak kimselerden mü’minler mutlaka uzaklaşmalı, onlara mesafeli olmalıdırlar.

“O gün onlardan her kişinin yeter derecede işi vardır.”

O gün herkes, kendi hesabının kaygısı içerisinde çırpınacak, yüklendikleri günahların hesabını verecektir. O gün hiç kimse kimseye yardım etmeyecek, hiç kimse, bir başkasının günahını yüklenmeyecek, baba çocuğuna, çocuk da babasına herhangi bir fayda sağlamayacaktır.

“Ey insanlar, Rabb’inizden korkun ve babanın, çocuğunun cezâsını çekmeyeceği, çocuğun da babasının cezâsını çekmeyeceği günden çekinin. Allâh'ın vaadi gerçektir. Dünyâ hayâtı sizi aldatmasın. O aldatıcı (şeytân), sizi Allâh hakkında aldatmasın.” (Lokman, 33)

“O gün herkes gelir, kendi canını kurtarmak için uğraşır ve herkese yaptığının tam karşılığı verilir, onlara asla haksızlık edilmez.” (Nahl, 111)

Kıyamet gününün o dehşet dolu dakikalarında herkes, kendi hesabını verecektir ki, herkes hak ettiği ceza ve mükafatını kendisi alacaktır. Bu, ilahi adaletin tecellisi için olması gereken bir durumdur. Günah transferinin ve kişiden kişiye sevap naklinin olmadığı o günde, herkes aldığı karşılığa göre ya sevinecek ya da üzüntüsünden ve yaptıkları gayri meşru işlerden dolayı utanacak, yüzü kararıp moraracaktır.

Yüce Allah’ın emirlerinden birini, birkaçını ya da tümünü terk edenler, kıyamet gününde Rab’lerine isyandan ve Rabb’lerinin emirlerini önemsemeyip terk etmekten hesaba çekileceklerdir. Kıyamet günü her ümmet kendi kitabından hesaba çekileceği gibi, Müslümanlar da Kur'an’dan hesaba çekileceklerdir. Bu nedenle, her Müslüman, mutlak anlamda Kur’ani esaslara göre hareket etmeli ve en güzel örnek olan Rasulullah (as)’ın her söz ve davranışını örnek almalıdır. Ancak bu durumda kişi, yüce Allah’ın rızasını kazanacak ve kurtuluşa ulaşacaktır.

38-39- Yüzler var ki o gün pırıl pırıl, güleç ve sevinçli.

Yüce Allah’ın indirdiği vahyi esaslara iman edip teslim olanlar, yaşamlarını vahyi esaslar doğrultusunda düzenleyenler, Rab’lerinin verdiği nimetlere ve vahyi esaslara karşı nankörlük yapmayanlar, o kıyamet gününde mutlu ve bahtiyardırlar. Yüce Allah’ın rızasını kazanmanın ve O’nun verdiği mükafatlara ulaşmanın sevinci içinde olan Müslümanların yüzleri güleç, kalpleri huzur ve mutluluk coşkusu içindedir.

“Yüzler de var ki o gün nimet içinde mutlu, işinden memnun.” (Ğaşiye, 8-9)

Müslümanlar, dünya hayatında yaşadıkları zorlukların, sıkıntıların, zorba güçlerden gördükleri baskı ve eziyetlerin; küfre, zulme, adaletsizliğe ve zorbalığa karşı çıkışlarının karşılığında Rab’lerinin verdiği mükafatlarla mutlu ve sevinçlidirler, Rab’lerine hamd etmektedirler. Dünya hayatında çekilen zorluklara karşı verilen nimetlerle mü’minler bir coşku içindedirler.

“Yüzler var ki o gün, ışıl ışıl parlar, Rabb’ine bakar.” (Kıyamet, 22-23)

O gün, kurtulup mükafata ulaşanlar için ne büyük bir mutluluk ve ne güzel bir saadettir. Ne mutlu o kimselere ki, dünya hayatında Rab’lerinin buyruğu doğrultusunda yaşamışlar, Rab’lerinin rızası uğruna mal ve canlarını ortaya koymuşlardır. İşte onlar, kıyamet gününde Rab’lerinin vaat ettiği güzelliklere ve mükafatlara ulaşacaklardır.

Dünya hayatını ebedi zannedip günlerini gün etmeye çalışanlar, küfür ve zorbalığa karşı “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” mantığı ile hareket edip dilsiz şeytan misali zulüm karşısında suspus olanlar; küfür, zulüm ve zorbalığı ayakta tutmak için çalışanlar; oylarıyla, maddi ve bedeni güçleriyle küfre destek olanlar; Rab’lerinin verdiği nimetlere şükretmeyenler, nankörlük yapanlar, yaşamlarını vahyi esaslara göre düzenlemeyenler, vahyi esasları tevil edip çarpıtanlar, hevaların her şeyin üstünde tutanlar, Müslümanlar arasında tefrika çıkarıp bölücülük yapanlar! Evet bütün bunlar da o gün aşağılanmış bir halde, gerçekleri görmenin mahcubiyeti içerisinde yüzleri kararacaktır.

40-42- Yüzler de var ki o gün buruşmuş, onları karanlıklar bürümüştür. İşte onlar kafirler, facirlerdir.

Yüzün kararması, bilerek ya da gizli olarak hata yapılması, günah işlenmesi sonucunda, gerçeklerle yüzyüze gelinmesi halinde olur. Yalan söyleyen bir kimsenin yalanının ortaya çıkması, gizli bir suç işleyen kimsenin suçüstü yakalanması durumunda yalancı ya da suçlunun utançtan yüzü kızarır, kapkara kesilir.

Yüce Allah’ın indirdiği vahyi esasları yalanlayıp inkâr edenler, bu esasları hevalarına göre çarpıtanlar, hakkı batıla bulayıp gerçeği gizleyenler, iman ettiklerini iddia etmelerine rağmen, Kur’ani esaslara göre yaşamayanlar, insanları kandırmak için yalan söyleyenler, yapmadıkları şeyleri yapmış gibi gösterip övünüp böbürlenenler, kendi yanlarından metod koyup insanları aldatanlar, kıyamet günü gerçeklerle yüzyüze geldiklerinde utanacaklar, mosmor olacaklardır.

“Kötü işler yapanlara da (o) kötülüğün aynen cezâsı verilir ve onların yüzlerini bir horluk kaplar. Onları Allah'tan kurtaracak hiç kimse yoktur. Sanki yüzleri, karanlık geceden parçalara bürünmüştür. İşte onlar da ateş halkıdır, hep orada kalacaklardır.” (Yunus, 27)

“Ey cin ve insan topluluğu, içinizden, size âyetlerimi anlatan ve bugününüzle karşılaşacağınıza dair sizi uyaran elçiler gelmedi mi? ‘Kendi aleyhimize şâhidiz.’ dediler. Dünyâ hayâtı onları aldattı ve kendilerinin kâfir olduklarına şahitlik ettiler.” (En’am, 130)

“Allah'a yalan uyduranların kıyâmet günü yüzlerinin kapkara kesildiğini görürsün. Kibirlenenler için cehennemde bir yer yok mudur?” (Zümer, 60)

Kıyamet gününde yüzleri kapkara olanlar, uydurdukları şeylerin boş, yalan ve küfür olduğuna o gün bizzat şahit olmuşlardır. Onların dünyada yaptıkları her şey boşa çıkmış, uydurdukları şeyler kendilerinden uzaklaşarak kaybolup gitmiştir. O gün onlar alçalıp rezil olmuşlardır.

Nankörler, bölük bölük cehenneme sürülmüşlerdir. Oraya geldikleri zaman, kapıları açılan cehennemin bekçileri onlara şöyle demiştir: ‘Kendi aranızdan, Rabb’inizin âyetlerini size okuyan ve sizi bu gününüzle karşılaşacağınız hakkında uyaran elçiler gelmedi mi?’ ‘Evet geldi, demişlerdir; ama kâfirlere azap sözü hak olmuştur.” (Zümer, 71)

Dünyada kendilerini doğru yolda zannederek yüce Allah’ın indirdiği vahyi esaslara sırt dönenler, yüce Allah’ı razı edecekleri zannıyla her türlü şirki, küfrü işleyenler, Kur'an dışındaki yol ve yöntemleri yaşam tarzı olarak alanlar, o gün suçüstü yakalanmalarının yüzkarası ve telaşı içinde çırpınmakta, akılları sıra mazeretler ortaya atarak kendilerini temize çıkarmaya çalışmaktadırlar.

“Telaşa düştükleri zaman (onları) bir görsen: hiçbiri kurtulamaz, yakın yerden yakalanmışlardır.” (Sebe, 51)

“Sonra onların: ‘Rabb’imiz Allah'a andolsun ki biz müşriklerden değildik.’ demelerinden başka çareleri kalmadığı (gün).” (En’am, 23)

“Allâh onların hepsini tekrar dirilttiği gün, dünyâda size yemin ettikleri gibi O'na da yemin edecekler ve kendilerinin, (doğru) bir şey üzerinde bulunduklarını sanacaklardır. İyi bilin ki onlar yalancılardır.” (Mücadele, 18)

“O(şeyta)nlar onları yoldan çıkardıkları halde bunlar doğru yolda olduklarını sanırlar.” (Zuhruf, 37)

Kur’ani gerçekleri inkâr eden kafirlerin, Kur’ani gerçeklere iman ettiklerini iddia edip ondan yüzçeviren mürtetlerin, Kur'an’ın bir kısmını yaşayıp bir kısmını bırakan müşriklerin, Allah’ın dinini ikinci plana atıp hevalarını ve dünyevi değerlerini önplana alan fasıkların, kalben iman etmedikleri halde yalnızca insanları aldatmak ve gösteriş yapmak için Kur'an’ın bazı hükümlerini yaşıyormuş gibi davranan münafıkların tümü o gün, şaşkınlık içerisinde mazeretler ortaya atacaklar.

Onlar, akılları sıra kendilerini temize çıkarıp yüce Allah’ın cezasından kurtulmaya çalışacaklardır, ancak nafile, tüm çabaları boşa gidecektir. Çünkü dünyada yaptıkları her şeyin kaydedildiği kitapları ellerine verilecektir. Artık gerçeklerle yüzyüze geldiklerini ve yapabilecekleri bir şeylerinin kalmadığını o zaman daha iyi anlayacaklardır.

“Kitap (ortaya) konulmuştur. Suçluların onun içindekilerden korkarak: ‘Vah bize, bu kitaba da ne oluyor, ne küçük ne de büyük hiçbir şey bırakmıyor, her şeyi sayıp döküyor!’ dediklerini görürsün; yaptıklarını hazır bulmuşlardır. Rabb’in kimseye zulmetmez.” (Kehf, 49)

Gerçekler bütün çıplaklığı ile ortaya çıkmış, dünya hayatında gizli açık yapılan “zerre ağırlığınca hayır” ve “zerre ağırlığınca şer” o gün gözler önüne serilecek, o fiili işleyenler tarafından görülecek, hiçbir şey gizli kalmayacaktır.

Tevhidi esaslara iman edip o esaslar doğrultusunda çalışanların ve Rab’lerinin buyruğuna icabet edip Kur'an'ı hayat tarzı olarak alanların, o gün ulaşacakları güzellikler nedeniyle, “yüzleri güleç, pırıl pırıl bir halde, mutlu ve sevinçli” olacaktır. Ancak Kur'an'ı hayat prensibi olarak kabul etmeyenler, yaşamlarını heva ve heveslerinin arzuları doğrultusunda düzenleyenler, hayatlarını yalan ve küfür üzerine bina edenler de “o gün yüzleri kararmış bir halde, üzgün ve mutsuzdurlar.” Onlar o gün, ziyan ettikleri koca bir hayatın üzüntüsü, küfürlerinin ve yalanlarının ortaya çıkmasının mahcubiyeti ve görecekleri şiddetli ve sürekli azabın endişesi içerisinde şaşkın ve alçalmış bir haldedirler.

İşte o gün, yüce Allah (cc), Kur'an’da söz verdiği gibi “Müslümanlarla suçluları bir tutmamış” herkese kazandıklarının karşılığını tam olarak vermiştir. Yüce Rabb’imiz o gün olacakları, Kur’an’ı Kerim’de kullarına bildirmiş ve tercihi kullarına bırakmıştır. İşte o gün, herkes dünyada yaptığı tercihin karşılığını görecektir.

Yüce Allah (cc), insanların o gün ahiret hayatında karşılaşacakları durumu çok açık bir şekilde bildirmiş, “Bu bir öğüttür; dileyen Rabb’ine varan bir yol tutar.” (Müzzemmil, 19) uyarısında bulunmuş ve kullarını kendi iradeleriyle baş başa bırakmıştır. Kim ahirette hangi durumla karşılaşmak istiyorsa, dünya hayatında ona göre yaşasın, ona göre davransın.

 

Kurani Mücahede: 2011-05-03

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir