Tevhidi mücadelede safların netleştirilmesi

İslâm, iman ile küfrün, Tevhid ile şirkin, Hak ile batılın birbirine zıt ve farklı, bunlara tabi olanların da tamamen ayrı kimseler olduklarını bildirir. Bu, öyle bir ayrışma ve farklılıktır ki, hiçbir konuda ve hiçbir şekilde aralarında herhangi bir benzerlik ya da yakınlık bulunmamaktadır.

Tevhidi esaslara iman eden ve Hak üzerinde bulunan bir kimse, tüm düşünce, söz ve davranışları, sosyal ve siyasal ilişkileri, dostluk ve düşmanlık duyguları, bireysel ve toplumsal duruşu ile gereği gibi ya da hiç iman etmeyen kimselerden çok çok farklı olmak durumundadır. Bu durum, yüce Allah’ın iman eden kullarından isteği ve emridir.

Yüce Allah’a iman eden bir kimse, yepyeni bir kişiliğe bürünmüş, yepyeni bir kimliğe sahip olmuş, geçmişe ait her şeyini terk ederek yeniden var olmuştur. İman etmek insana, yepyeni bir kişilik kuşanmasını, yepyeni bir kimliğe sahip olmasını sağladığı gibi onun, toplumsal ilişkilerini de iman ettiği Tevhidi esaslar doğrultusunda tamamen düzenlemektedir.

Yüce Allah’a iman eden, Tevhidi esaslara göre hayatını düzenleyen bir kimse, geçmişe ait tüm düşünce, söz ve davranışlarını, geleneksel kültürel alışkanlıklarını terk edecek, siyasi, ticari, sosyal konumunu yeniden belirleyecektir. Bu durum, iman etmenin kişiye yüklediği bir sorumluluk ve zorunluluktur, bu nedenle iman eden bir kimse, hiçbir şekilde buna aykırı hareket edemez.

Yüce Allah (cc) Kur’an’da, sürekli olarak birbirine zıt konuları verir ve iman edenlerin de, her konu ve durumda bu netliği sağlamalarını bildirir. Tevhid şirk, iman küfür, Hak batıl, cennet cehennem, aydınlık karanlık gibi örnekleri veren yüce Allah (cc) iman edenlerden, toplumsal ilişkilerin de böyle net bir şekilde ayırmalarını istemektedir. İslâm’da siyah ve beyaz vardır, iman ile küfür arasında gri renklere yer yoktur.

“Elif lâm râ. (Bu,) Rablerinin izniyle insanları karanlıklardan aydınlığa çıkarıp o güçlü ve övgüye layık olan(Allah)ın yoluna iletmen için sana indirdiğimiz Kitaptır.” (İbrahim, 1)

İslâm, insanları beşeri sistemlerin karanlıklarından Tevhidi esasların aydınlığına çıkarır ve onlara onurlu bir hayat vadeder. Oysa beşeri sistemler, insanları yüce Allah’ın aydınlık yolundan çevirerek imanın zıddı olan kendi karanlıklarına sürüklerler. Bu, Tevhid şirk mücadelesidir; Tevhidi esaslara iman edenler, Allah yolunda, beşeri sistemleri kabul edip onlara iman edenler ise, tağut yolunda mücadele ederler.

“Allah, iman edenlerin dostudur, onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır; kâfirlerin dostları da tağuttur, (o da) onları aydınlıktan karanlıklara çıkarır; onlar, ateş halkıdır orada ebedi kalacaklardır.” (Bakara, 257)

Ayette de belirtildiği üzere bir kimse, ya Allah yolundadır ya da beşeri tağut yolundadır. Bu nedenle bir kimse, hem Müslüman hem de örneğin demokrat, sosyalist ya da başka beşeri bir sistemin mensubu olamaz. Kimi, ya Müslümandır ve bu nedenle bütün beşeri sistemleri reddeder ya da beşeri bir sistemin taraftarıdır ve istese de istemese de İslâm’ı reddetmiş, İslâm’ın dışına çıkmıştır.

Tevhid şirk mücadelesinde saflar, net ve açık bir şekilde bellidir; kişi, ya iman edip Allah yolunda mücadele edecek ya da şirk ve küfür içerisinde beşeri sistemlerin saflarında yer alacaktır. Bunun ortası yoktur; bu nedenle kişiler, saflarını netleştirerek iman ettikleri safta yer almak durumundadırlar.

Safların netleştirilmesi, öncelikle düşünceden başlar; daha sonra davranışlara yansır. Düşünce planında, küfür ve şirk unsurlarına karşı safını netleştirmeyen bir kimsenin, fiiliyatta safını netleştirmesi mümkün değildir.

Yüce Allah (cc), iman edenleri her konuda uyararak küfür ve şirk unsurları ile saflarını netleştirmelerini ve onlardan uzaklaşmalarını emreder. Bu netleştirme, düşünceden başlayarak davranışlara, bireyden başlayarak topluma doğru devam eder. Bu nedenle yüce Allah (cc), iman edecek kimseden, öncelikle düşünce planında oluşturduğu ve ilah edindiği tüm değer yargılarını terk ederek yalnızca Kendisinin İlah edinilmesini; kişinin davranışlarına yön veren beşeri tağuti sistemlerin reddedilmesini, ilk ve en öncelikli olarak istemektedir.

“Andolsun Biz, her millet içinde: ‘Allah’a kulluk edin, tağuttan kaçının’ diye bir elçi gönderdik; onlardan kimine Allah hidayet etti, onlardan kimine de sapıklık gerekli oldu. İşte yeryüzünde gezin de bakın, yalanlayanların sonu nasıl olmuş!” (Nahl, 36)

Risalet önderlerinin hemen tümü, insanları, beşeri tağuti sistemlerden kaçınıp yalnızca Rab’leri yüce Allah’ı ilah edinmeye ve O’nun indirdiği esaslara teslim olmaya davet etmişlerdir. Beşeri tağuti sistemleri reddedenlere yüce Allah (cc) hidayet etmiş, reddetmeyenleri, içerisinde bulundukları sapıklıkta bırakmıştır.

Yüce Allah (cc), insanları iman etme konusunda zorlamamış, hükümlerini apaçık bir şekilde ortaya koymuş insanların, iman ya da inkâr etmelerini kendi iradelerine bırakmıştır.

“Dinde zorlama yoktur, Doğruluk, sapıklıktan seçilip belli olmuştur; kim tağutu inkâr edip Allah’a inanırsa, muhakkak ki o, kopmayan, sağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah işitendir, bilendir.” (Bakara, 256)

Yüce Allah’a iman etmenin ilk şartı, Kelime-i Tevhidde de bildirildiği üzere, ilah edinilen tüm otoritelerin, tağuti beşeri sistemlerin öncelikli olarak reddedilmeleridir. Bu yapılmadan yüce Allah’a iman etmek hiçbir şekilde mümkün değildir.

Sağlam bir şekilde yüce Allah’a iman eden kimselerin, ikinci olarak yapmaları gereken husus, hayatlarını vahyin belirlediği esaslar doğrultusunda düzenleyerek şirk ve küfür toplumu ile saflarını netleştirmeleridir. Bunun ilk basamağı ise aileden başlar.

Tevhidi esaslara iman etmiş bir kimse, erkek ya da kadın olsun, yüce Allah’ın hükmü ve emri gereği mü’min birisi ile evlenmek zorundadır. Müslümanlar, hiçbir şekilde müşrik ya da zina eden biri ile evlenemezler.

“Zina eden erkek, zina eden veya müşrik kadından başkasıyla evlenmez; zina eden kadın da zina eden veya müşrik erkekten başkasıyla evlenmez; böyleleri ile evlenmek Mü’minlere haram kılınmıştır.” (Nur, 3)

Bir Müslüman, evleneceği kişiden ne kadar hoşlanırsa hoşlansın, sevdiği kişi, ne kadar zengin, güzel ya da yakışıklı olursa olsun, şayet o kimse müşrik ise onunla hiçbir şekilde evlenemez. Müşrik ya da zina eden bir kimse ile evlenmek, yüce Allah’ın hükmüne karşı çıkmaktır ki bunun sonucu cehennemden başka bir şey değildir.

“Müşrik kadınlarla, onlar iman edinceye kadar evlenmeyin; (kadın), hoşunuza gitse dahi, iman eden bir cariye müşrik kadından iyidir. Müşrik erkekler de iman edinceye kadar onları (kadınlarınızla) evlendirmeyin; (müşrik erkek) hoşunuza gitse dahi, Mü’min bir köle, müşrik (hür) adamdan iyidir; (zira) onlar ateşe çağırıyorlar. Allah ise izniyle cennete ve mağfirete çağırıyor; insanlara ayetlerini açıklıyor ki öğüt alsınlar.” (Bakara, 221)

Evli iken iman eden bir kimse eşine, şirk koşmadan yüce Allah’a iman etmesi için davet ve tavsiyelerde bulunur. Şayet eşi, iman etmez, şirk koşmaya devam ederse ya da daha sonra irtidat edip şirke düşerse, bu durumda Müslüman birey eşini boşamalıdır.

“Ey iman edenler, mü’min kadınlar göç ederek size geldiği zaman, onları imtihan edin. Allah onların imanlarını daha iyi bilir. Eğer onların inanmış olduklarını anlarsanız, onları kâfirlere geri döndürmeyin; ne bunlar onlara helâldir; ne de onlar bunlara helâl olurlar. Onların (bu kadınlara) harcadıklarını onlara verin; ücretlerini kendilerine verdiğiniz takdirde bu(kadı)nlarla evlenmenizde sizin için bir günah yoktur. Kâfir kadınların ismetlerini (nikâhlarını) tutmayın (onlara) harcadığınız(mehri)i isteyin. Onlar da (size katılan kadınlarına) harcadıklarını istesinler. Bu size Allah’ın hükmüdür; aranızda (böyle) hükmediyor. Allah bilendir, hâkimdir.” (Mümtehine, 10)

Görüldüğü üzere, küfre girmiş bir erkek ya da kadının nikâhları artık düşmüştür ve onların nikâhları iman eden eşleri tarafından bırakılması gerekir ki bu, Allah’ın hükmüdür.

İslâm, yalnızca eşler konusunda değil, aile bireyleri arasında da safların netleştirilmesini emretmekte, aksi halde dost edinilen zalimlerden olunacağını bildirmektedir.

“Ey iman edenler, eğer imana karşı küfrü seviyorlarsa babalarınızı ve kardeşlerinizi veliler edinmeyin; sizden kim onları veli edinirse işte zalimler onlardır.” (Tevbe, 23)

İslâm’ın temel amacı, sağlam İslâmi bir toplum oluşturmaktır. Bu nedenle iman edenlerden, toplumsal ilişkilerine dikkat etmelerini azami oranda istemektedir. Toplumsal ilişkilerinde dostunu düşmanını, kimin ne olduğunu bilmeyen kimselerin, iman ettikleri esaslar doğrultusunda sağlıklı hareket etmeleri ve birbirine kenetlenmiş bir İslâm toplumunu oluşturmaları mümkün değildir. Bu nedenle yapılması gereken en yakından başlayarak safları netleştirmek, insanlarla insani ilişkiler dışında herhangi bir dostluk kurmamaktır.

Mü’minler, ancak Mü’minlerle dostluk kurabilir, onlarla velayet bağını oluşturabilirler. Yüce Allah (cc) da ancak böyle yapan Mü’minlerin dostudur.

“Sizin veliniz ancak Allah, Rasulü ve namazlarını kılan, zekâtlarını veren, rükûa varan Mü’minlerdir.” (Maide, 55)

Yüce Allah (cc), Mü’minlerin kimlerle dost olacaklarını bildirmiş, Mü’minlerin ancak bu bildirilenlerle dost olmalarını istemiş, rahmetinin de ancak bu velayeti oluşturanların üzerine olacağını belirtmiştir.

“Mü’min erken ve Mü’min kadınlar, birbirlerinin velisidirler; iyiliği emreder, kötülükten men ederler, namazı kılarlar, zekâtı verirler, Allah’a ve Rasulüne itaat ederler. İşte onlara Allah rahmet edecektir. Allah daima üstündür, hâkimdir.” (Tevbe, 71)

Yüce Allah (cc), Müslümanların kimlerle beraber bulunacaklarını, kimlerden uzak duracaklarını açık bir şekilde belirtmiş, buna göre hareket edilmesini istemiştir.

“Nefsini, sabah akşam rızasını isteyerek Rablerine çağıranlarla beraber tut (onların yanında bulun); gözlerin, dünya hayatının süsünü isteyerek onlardan başka yana sapmasın; kalbini bizi anmaktan alıkoyduğumuz keyfine uyan ve işi hep aşırılık olan kişiye itaat etme.” (Kehf, 28)

İman eden bir kimse, tolum içerisinde safını belirlemek zorundadır. Bu öyle bir belirlemedir ki, geçmişte beraber olunan insanlarla, dostluk anlamında bir daha bir birliktelik oluşturmama, onlarla boş zaman geçirmemedir. Örneğin, iman etmeden önce içtikleri su bile ayrı olmayan arkadaşlarla olan beraberlikler bitirilmeli, onların bulundukları ortamlara gidilmemelidir. Nitekim yüce Allah (cc), iman edenleri uyarıyor.

“(Allah) Size Kitapta indirmişti ki, Allah’ın ayetlerinin inkâr edildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, onlar başka bir söze dalıncaya kadar onlarla beraber oturmayın; yoksa siz de onlar gibi olursunuz. Şüphesiz Allah, bütün ikiyüzlüleri ve kâfirleri cehennemde toplayacaktır.” (Nisa, 140)

“Ayetlerimiz hakkında (münasebetsizliğe) dalanları gördüğün zaman, onlar başka bir söze geçinceye kadar onlardan yüz çevir; eğer şeytan sana unutturursa hatırladıktan sonra (hemen kalk), o zalimler topluluğuyla beraber oturma!” (En’am, 68)

İman etmeyen bir kimsenin, dini konusunda bir hassasiyeti yoktur; bu nedenle hayatını kahve köşelerinde ve içki ve kumar ile geçirir. Ancak kişi, iman ettikten sonra dini konusunda hassasiyeti artar; hayatını, iman ettiği esaslara göre düzenlemeye çalışır. Bu nedenle bu kimseler, eskiden sık sık gittikleri kahve köşelerini ve oradaki arkadaşlarını, diğer alışkanlıklarını terk ederek iman ettiği esasları daha rahat yaşayacağı yepyeni bir çevre oluşturur.

Mü’minler, eski arkadaş çevreleri ile olan dostluklarını bitirdikleri gibi, kâfir ve müşriklerle de dostluk anlamında bir arkadaşlık oluşturmaz. Yüce Allah (cc), kâfirlerin dost edinilmesini yasaklamış, Mü’minlerin toplumsal ilişkilerinde, beşeri sistemleri din edinen kâfir ve müşriklerle ilişkilerini netleştirmelerini istemiş ve onlarla hiçbir şekilde dostluk kurmamalarını bildirmiştir.

“Mü’minler, inananları bırakıp, kâfirleri dost edinmesin; kim böyle yaparsa Allah ile bir dostluğu kalmaz, ancak onlardan (uzaklaşıp) korunmanız başka; Allah sizi kendisinden sakındırır, dönüş Allah’adır.” (Al-i İmran, 28)

Bir kimseyi dost edinmek, onun değerlerini paylaşmak, onunla ortak paydalarda bulunmaktır ki, Mü’minlerin kâfir ve müşriklerle hiçbir ortak değerleri bulunmamaktadır. Bu nedenle yüce Allah (cc) Mü’minleri uyarmış, kendilerine gönderilen vahyin doğrultusunda hareket etmelerini istemiştir.

“Sen onların, kendi dinlerine uymadıkça ne Yahudiler, ne de Hrıstiyanlar senden razı olmazlar; ‘Asıl doğru yol, Allah’ın yoludur’ de. Sana gelen ilimden sonra eğer onların arzularına uyarsan, andolsun ki Allah’tan sana ne bir dost, ne de bir yardımcı olmaz.” (Bakara, 120)

Yüce Allah (cc), küfrün tek millet olduğunu bildirmiş, Mü’minlerin de onlara karşı tek millet olmalarını istemiştir. Müslümanların, küfre karşı tek millet olmamaları durumunda yeryüzünde büyük bir fitne ve kargaşa olacağını haber vermiştir ki, bugün bu gerçek, bütün açıklığı ile ortadadır.

“Kâfirler, birbirlerinin velisidirler; eğer bunu yapmazsanız (Mü’minler olarak birbirinizi veli edinip birleşmezseniz), yeryüzünde fitne ve büyük bir kargaşa olur.” (Enfal, 73)

Günümüzde küfür ve şirk cephesi, ülkeler bazında NATO, IMF, Dünya Bankası, Birleşmiş Milletler adı altında birliktelikler oluşturarak bir güç sağlamışlardır. Bu nedenle onlar, dünyanın mazlum milletlerini ve İslâm topraklarını sömürmekte, İslâm âlemini paramparça ederek baskı ve zulümle ezmektedirler.

Kâfirler, kendi dinleri olan demokratik sistemleri diğer toplumlara kabul ettirerek onların, bu dinlerine tabi olmalarını sağlamışlardır. Günümüzde demokrasi, İslâm karşısında en tehlikeli bir din ve sistem olarak varlığını devam ettirmektedir. Bu nedenle Müslümanlar, bu küfür ve şirk dinine karşı tavır almalı, hiçbir şekilde ve hiçbir nedenle bu küfür ve şirk dini kabul etmemelidirler.

Kâfirler ve müşriklerle hiçbir ortak değerleri ve paydaları bulunmayan Mü’minler, içerisinde yaşadıkları şirk ve küfür toplumu ile ilişkilerini netleştirmeli, onların düşünce ve sistemlerine, demokratik din ve inançlarına karşı mücadele etmeli, hiçbir şekilde bu şirk ve küfür dinine meyletmemeli, bulaşmamalıdırlar. Yüce Allah (cc, kâfirlere itaat etmeyi kesinlikle yasaklamıştır.

“Ey iman edenler, eğer kâfirlere itaat ederseniz, sizi arkanıza (küfre) çevirirler, o zaman büsbütün kaybedersiniz.” (Al-i İmran, 149)

Yüce Allah’ın bu açık hükmüne rağmen bazı İslamcılar, tağuti sisteme itaat ederek, sistemin izin verdiği parti, vakıf ve dernek gibi şirk ve küfür yuvalarını açarak topukları üzerinden gerisin geriye küfre girmişlerdir.

Tağuti sistemler, çıkardıkları yasalarla insanları, kendilerine itaat ettirerek Allah yolundan saptırdıkları gibi, ABD ve Batı emperyalizmi de, oluşturdukları kurumlarla, Müslümanlar arasına koydukları ajanları ile insanları imanlarından sonra küfre döndürmüşlerdir.

“Kitap ehlinden çoğu, gerçek kendilerine besbelli olduktan sonra sırf içlerindeki kıskançlıktan ötürü sizi imanınızdan sonra küfre döndürmek isterler. Allah emrini getirinceye kadar affedin, hoş görün; şüphesiz Allah, her şeye gücü yetendir.” (Bakara, 109)

Günümüzde başta Birleşmiş Milletler ve ona bağlı kurumları, İslâm topraklarına ektikleri fitne tohumları ile birçok insanı, imanlarından sonra küfre saptırmışlardır. Diğer taraftan demokrasi adı altında oluşturdukları küfür ve şirk sistemi ile ülkelerde İslâm’a ve Müslümanlara karşı sözlü, yazılı ve fiili olarak açıkça bir savaş sürdürmektedirler.

Yüce Allah (cc), çoğunluğa dayalı olduğu iddia edilen beşeri demokratik sistemlere uyulmasını sapıklık olarak bildirmiş, buna uyulmamasını istemiştir.

“Yeryüzünde bulunanların çoğuna uysan, seni Allah’ın yolundan saptırırlar; onlar, sadece zannediyorlar ve onlar sadece saçmalıyorlar.” (En’am, 116)

“Sana da kendinden önceki Kitabı doğrulayıcı ve onu kollayıp koruyucu olarak Kitabı gerçekle indirdik; artık onların aralarında Allah’ın indirdiğiyle hükmet ve sana gelen gerçekten ayrılıp onların keyiflerine uyma! Sizden her biriniz için bir şeriat ve bir yol belirledik. Allah isteseydi, hepinizi bir tek ümmet yapardı, fakat size verdikleri içinde sizi sınamak istedi. Öyleyse hayır işlerine koşun, hepinizin dönüşü Allah’adır. O size ayrılığa düştüğünüz şeyleri haber verecektir.

Aralarında Allah’ın indirdiğiyle hükmet, onların keyiflerine uyma ve onların, Allah’ın indirdiği şeylerin bir kısmından seni şaşırtmalarından sakın! Eğer dönerlerse bil ki Allah, bazı günahları yüzünden onları felâkete uğratmak istiyordur. Zaten insanlardan çoğu, yoldan çıkmışlardır.” (Maide, 48-49)

İnsanların kendi hevalarından çıkardıkları yasaların, zanna dayalı bir saçmalık olduğunu, bu nedenle de onlara uyulmamasını, yalnızca indirdiği şeriata uyulmasını bildiren yüce Allah (cc), beşeri sistemlerin, insanları Kendi yolundan saptıracaklarını haber vermiştir.

Yüce Allah (cc), iman edenlerle kâfir ve müşriklerin saflarının netleştirilmesine o denli önem verir ki Müslümanların, zalim olan kâfir ve müşriklere en küçük bir sevginin dahi gösterilmemesini istemekte, en küçük bir meylin gösterilmesi durumunda ateşe gireceklerini haber vermektedir.

“Sakın zalimlere meyletmeyin, sonra size ateş dokunur, sizin Allah’tan başka dostlarınız yoktur, sonra size yardım edilmez.” (Hud, 113)

Mü’minler, kâfir ve müşriklere karşı o denli mesafeli olmalı, o denli saflarını netleştirmelidirler ki, akrabaları dahi olsa, onlar için hiçbir şekilde dua etmemeli, yüce Allah’tan bağışlanmaları dilenmemelidir.

“Akraba bile olsalar, cehennem halkı oldukları belli olduktan sonra müşrikler için mağfiret dilemek; ne peygamberin, ne de inananların yapacağı bir iş değildir. İbrahim’in babası için mağfiret dilemesi, sadece ona verdiği bir sözden ötürü idi. Fakat onun, bir Allah düşmanı olduğu, kendisine belli olunca ondan uzak durdu. İbrahim, gerçekten çok içli ve yumuşak huylu idi.” (Tevbe, 113-114)

Hz. İbrahim (as)’ın, inkâr eden babasının bir Allah düşmanı olduğunu anladıktan sonra ona dua etmeyi bırakması ve Hz. Nuh (as)’ın, evladı için mağfiret dilerken Rabb’inin uyarısına muhatap olması, iman edenlerin, müşrik ve kâfirlere karşı takınacakları tutumu ortaya koymuştur.

Yüce Allah’a şirk koşup isyan eden baba ya da evlat bile olsa, onlara mağfiret dilenmez, onlar için dua edilmez, cenaze namazları kılınmaz, kabirleri başında durulmaz.

“Nuh Rabbine seslendi: ‘Rabbim, oğlum benim ailemdendir; senin sözün elbette haktır ve sen hâkimlerin hâkimisin!’ dedi. (Rabbi): ‘Ey Nuh, o senin ailenden değildir; o, yaramaz iş yaptı, bilmediğin bir şeyi benden isteme, sana cahillerden olmamanı öğütlerim!’ dedi,

(Nuh) ‘Rabbim, bilmediğim bir şeyi senden istemekten Sana sığınırım; eğer beni bağışlamaz, bana acımazsan ziyana uğrayanlardan olurum!’ dedi.” (Hud, 45-47)

Tevhid ehli Müslümanlar, şirk ve küfür ehli olanlara, kan bağları da olsa, hiçbir konuda dua etmemelidir.

Müslümanlar, küfür ve şirk ehli ile saflarını o denli netleştirmelidirler ki, onlarla hiçbir konuda herhangi bir dostluk bağı kurmamalı, onlara en ufak bir sevgi beslenmemeli, onlara hiçbir yakınlık duymamalıdırlar. Bu, yüce Allah’ın, mü’min kullarından isteğidir.

Kur’an bütünlüğü içerisinde, müşrik ve kâfirlerle olan ilişkilerde safların netleştirilmesi konusunda iman edenlere verilen mesaj, çok açık ve nettir. Bu açık ve net mesaja rağmen, Müslüman oldukları iddiasında bulunan kimselerin, eski alışkanlıklarını sürdürerek kâfir ve müşriklerle dostluk ilişkilerini sürdürmeleri, gerçek anlamda iman edip etmediklerini sorgulamalarına neden olmalıdır.

Ramazan Yılmaz: 2014.09.14

Tarafından yazılmıştır
Dada fazla: admin

Âlim ile belam arasındaki fark

Birey ya da toplumları, sahip oldukları inanç ve kültürel değerlerine yabancılaştırmanın, bu...
Daha fazla oku

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir