Press ESC to close

Tevhidi esaslara iman edenlere Kur’ani uyarı

 

Son zamanlarda, gerek vicahi olarak tanıdığımız, gerekse sanal internet ortamında, yazılarını okuyup gıyabi olarak tanıdığımız birçok kimse, Tevhidden sözetmekte, tağutu reddettiklerini ifade etmektedirler. Bu durum sevindirici olmakla beraber, tanıdığımız bu kimselerden bir çoğu, Tevhidi esasların ön gördüğü ilkelere uygun bir davranış sergilememektedirler.

Tanıdığımız bu kimselerden bir çoğu, bir taraftan Tevhidden, tağutu reddetmekten söz ederlerken, diğer taraftan ya tağuti sistemin izin ve icazeti ile kurulmuş ve Risalet tarihinde hiçbir örneği bulunmayan, en önemlisi de İslâm nokta-i nazarında şirk ve küfür yuvası olan vakıflara devam etmekte, ya da bu kurumlarda yuvalanan Samiri soylu belamların, yazı ve videolarını yayınlamaktadırlar.

Tevhidi kabul ettiklerini söyleyen başka kimseler de, Tevhidi esasların, hassasiyetle üzerinde durduğu ve iman edenlerin kurtuluşuna vesile olduğunu bildirdiği kardeşlik, velayet ve sırdaşlık hukukunu oluşturmaktan, İslâmi yapılanma olan cemaatleşmekten uzak, birey olarak hareket ettikleri görülmektedir.

Şirk ve küfürdür” diyerek karşı çıktıkları tasavvuf ve tarikatı yerden yere vuran, tasavvufa karşı çıktıklarında Kur’an’ı ağızlarından düşürmeyen bazı kimseler, önder edindikleri ağabey ve hocalarına, tarikatçılardan daha çok fanatik ve bağnaz bir yaklaşımla bağlanmakta, ağabey ve hocalarının yanlışlarını görmezden gelmekte, itaatte sakınca görmedikleri ağabeylerinin yanlışlarına karşı çıkan Tevhidi Müslümanlara ise düşman kesilmektedirler.

Tevhidi esasları kabul ettiklerini ve tağutu reddettiklerini ifade eden bazı kimseler ise, Tevhidi kavramları, sloganlaştırarak kullanmaktadırlar. Bu kimseler, vahyin belirlediği ölçüler içerisinde, İslâmi bir kimlik kuşanmaktan, Müslümanca bir yaşantı sergilemekten oldukça uzaktırlar.

Yukarıda belirtilen durumlar, Tevhid ilkesiyle çelişmektedir. Bu nedenle bu fiilleri işleyen kimselerin, Müslümanlık iddiaları kuru bir iddia olmaktan öte bir anlam ifade etmediği gibi, bu kimseler, yüce Allah (cc) indinde büyük bir azaba düçar olacaklardır.

Yüce Allah’a ve indirdiği Tevhidi esaslara iman etmek, yalnızca sözel bir kabul olmadığı gibi, indirilen esasların bir kısmını alıp bir kısmını bırakmak da değildir. Tevhidi esaslara iman, yüce Allah’ın indirdiği ilahi hükümleri, düşünce, söz ve davranışlar üzerinde hakim kılmak, bireysel ve toplumsal hayatı, bu ilahi hükümler doğrultusunda tanzim etmektir.

İslâm, bireysel ve toplumsal hayatı düzenleyen kurallar bütünüdür, Tevhid de bu düzenlemenin, yalnızca yüce Allah’ın bildirdiği hükümlere göre yapılması, O’nun dışında hüküm koyucunun tanınmamasıdır. Tevhidi esaslara iman eden bir kimse, hayatını bu esaslara göre düzenlemek, bu esasların belirlediği ölçüler içerisinde konuşmak ve hareket etmek zorundadır.

Hayatlarını, yüce Allah’ın indirdiği Tevhidi esaslara göre düzenleyen mü’minler, hiçbir şekilde ve şartta, iman ettikleri Tevhidi esaslardan taviz veremez, bu esaslardan başka hiçbir hükmü önemseyip önceleyemezler. Mü’minler için Tevhidi esaslar, hayatlarının olmazsa olmaz şartıdır. Bu nedenle de Tevhidi esaslardan zerre kadar taviz vermeyi akıllarından bile geçiremezler.

Tevhidi esaslara aykırı herhangi bir düşünce içerisine giren, söz ve davranışlarında iman ettikleri esaslara aykırı hareket eden ya da sözel olarak Tevhidi dile getirmelerine rağmen davranışlarında Tevhidi esaslara aykırı bir yol tutan kimseler, açıkça şirke girmiş, küfre saplanmışlardır.

Risalet tarihinde, hemen bütün Risalet önderleri, insanları, tağutu reddetmeye ve yüce Allah’ın birliğine davet ettikten hemen sonra onları, kendilerine itaat etmeye ve böylece vahdeti sağlamaya davet etmişlerdir.

Andolsun biz, her millet içinde: ‘Allah'a kulluk edin, tağuta itaat etmekten kaçının’ diye bir rasul gönderdik. Onlardan kimine Allah hidâyet etti, onlardan kimine de sapıklık gerekli oldu. İşte yeryüzünde gezin de bakın, yalanlayanların sonu nasıl olmuş!” (Nahl, 36)

Kardeşleri Nuh onlara: ‘Korunmaz mısınız? Ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Allah'tan korkun ve bana itaat edin.’ demişti.” (Şuara, 106-108)

Hz. Nuh (as)’dan başlayarak Hz. Muhammed (as)’a karar süren, tağuttan kaçınıp yüce Allah’ı tek ilah edinerek Tevhidi esaslara iman etme ve hemen akabinde vahdeti oluşturma çağrısı tüm rasüllerin ortak çağrısıdır. Bu çağrı evrensel ve çağlarüstü olan Kur’an’da, kıyamete kadar sürecek ve her çağdaki insanları bağlayıcı bir çağrıdır.

Günümüzde bazı kimseler, sözel olarak tağuta “La” demelerine rağmen, onun devamı olan “İllallah”ı hakını vererek söylemiyor, yüce Allah’ın indirdiği hükümleri bir bütün olarak hayatlarına hakim kılamıyor, vahyin belirlediği esaslar doğrultusunda hareket edemiyorlar.

Yüce Allah (cc), iman edenlerin ve Tevhidi esasları kabul edenlerin, nasıl hareket edeceklerini, gönderdiği ilahi Kitabı Kur’an’da çok açık bir şekilde belirtmiş, bu esaslara uyulmasını iman edenlerden istemiştir. Ancak ne yazık ki, Kur’an’ı dillerinden düşürmeyen bazı kimseler, bazı söz ve hareketleri ile yüce Allah’a muhalefet edercesine, Rab’lerinin emrine aykırı hareket etmektedirler. Kur’an, bu kimseleri şöyle uyarıyor.

Kendilerine Kitap verdiğimiz kimseler, sana indirilene sevinirler; fakat hiziplerden onun bir kısmını inkâr edenler vardır. De ki: ‘Bana, yalnız Allah'a kulluk etmem ve O'na hiçbir şeyi ortak koşmamam emredildi. Ben O'na davet ederim, dönüşüm de O'nadır.” (Rad, 36)

…Yoksa siz Kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden bunu yapanın cezası, dünya hayâtında rezil olmaktan başka nedir? Kıyâmet gününde de (onlar) azâbın en şiddetlisine itilirler. Allâh yaptıklarınızı bilmez değildir.” (Bakara, 85)

Bu ayetlerin işaret ettiği kimseler şunlardır:

Ağabey ve hocalarının peşi sıra gidenler

Bugün birçok kimse, Tevhid adına, şirk koştukları için tasavvufa karşı çıkıp bu konudaki ayetleri, ardı ardına sıralarken, kendilerinin ağabeylik müessesesi içinde yer aldıklarını görmezden gelmekte ve bu nedenle bir çoğu şirke ve küfre saplanan ağabeylerinin yanlışlıklarını söyleme cesaretini göstermemektedirler. Bu kimseler, her ne kadar Tevhidden söz etseler de kendileri, müşriklikle suçladıkları tarikatçılardan çok daha fazla tutucu ve bağnazdırlar. Bu kimseler, İslâm nokta-i nazarında, tarikatçılardan çok daha fazla sapık ve İslâm için tehlikelidirler.

Tarikatçılar, cahil ve Kur’an’ı anlamaktan uzak kimseler oldukları için, akleden, düşünen ve Kur’an’a yönelen kimseleri kandırmaları mümkün değildir. Oysa ağabey ve hocalarına bağlı olan kimseler, öğrendikleri Kur’an ayetlerinin arkasına sığınarak insanlara yaklaşmakta ve şeytanın sağdan yanaşan yardımcıları olarak insanları kandırarak saptırmaktadırlar. Bunlar, yukarıdaki ayetlerin bildirdiği üzere, ayetlerin bir kısmını alıp bir kısmını terkeden kimselerdir.

Sizler, ey ağabey ve hocalarını önceleyenler; okuduğunuz Kur’an’da yüce Allah’ın, tefrikaya düşüp dinlerini parçalayanları kınadığını ve grup grup olanların acı bir azaba gireceklerini bildirdiğini görmüyor ve okumuyor musunuz?

Dinlerini parçaladılar ve grup grup oldular; her parti kendi yanındakiyle sevinmektedir.” (Rum, 32)

Aralarından çıkan hizipler, birbirleriyle ihtilâfa düşmüşlerdir; acı bir günün azabından vay o zalimlerin haline!” (Zuhruf, 65)

Sizler, gruplaşmanın ve parçalanmanın, cehennem ateşinin çukurunun kenarında bulunmak olduğunu ve şayet topluca Allah’ın ipine sarılmamanız halinde o ateş çukuruna düşeceğinizi bilmiyor musunuz? O bulunduğunuz ateş çukuru kenarından sizleri, ağabey ve hocalarınızın kurtaramayacağını bilmiyor musunuz?

Ve topluca Allah'ın ipine sarılıp, ayrılmayın; Allah'ın size olan nimetini hatırlayın; hani siz birbirinize düşman idiniz, (Allah) kalblerinizi uzlaştırdı; O'nun nimetiyle kardeşler haline geldiniz. Siz ateşten bir çukurun kenarında bulunuyordunuz, sizi ondan kurtardı. Allah size ayetlerini böyle açıklıyor ki, yola gelesiniz.” (Al-i İmran, 103)

Vakıfları mesken edinenler ve oralara gidenler

Tevhid adına, tağuta karşı olduklarını iddia eden ve tağutun reddedilmesi ile ilgili ayetleri sürekli tekrarlayan bazı kimseler, reddettikleri tağuttun izni ile açılmış vakıflarda yuvalanan ve Kur’ani gerçekleri çarpıtan Samiri soylu belamların peşinden gitmekte, onların savunuculuğunu yapmakta, şirk ve küfür yuvası olan vakıf ve dernekleri savunmaktadırlar.

Vakıf ve derneklere giden kimseler, Risalet tarihindeki Tevhid şirk mücadelesinin nasıl yapıldığını bilmelerine ve Sünnetullahta, hiçbir Risalet önderinin ve Tevhid erinin, karşısında oldukları tağuttan, hayatları pahasına, hiçbir şekilde izin almadıklarını bilmelerine rağmen, taşıdıkları bazı nefsi ve mali endişeler nedeniyle bu küfür ve şirk yuvalarında bulunmalarını savunma gafletine düşmektedirler. Oysa onlar, yüce Allah’ın şu buyruğunu her vesile ile okumaktadırlar.

Yoksa siz, sizden önce geçenlerin durumu başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle yoksulluk ve sıkıntı dokunmuştu, öyle sarsılmışlardı ki, nihayet peygamber ve onunla birlikte inananlar: ‘Allah'ın yardımı ne zaman?’ diyecek olmuşlardı. İyi bilin ki, Allah'ın yardımı yakındır.” (Bakara, 214)

Bu zorluk ve sıkıntılarla karşılaşan Peygamber ve beraberinde bulunan kimseler, Tevhidi mücadeleyi, Rab’lerinin bildirdiği ölçüler içerisinde yaptıkları, tağutun izin ve icazeti ile kurulmuş şirk ve küfür yuvalarında davet yapmadıkları için bu zorluk ve sıkıntılarla karşılaşmışlardı. Onlar, kendi dönemlerindeki tağutların tüm isteklerini reddetmişler, vahyin belirlediği esaslar doğrultusunda hareket etmişlerdi. Peki ya günümüz insanları, tağutun çizdiği sınırlar içerisinde hareket ettikleri halde nasıl tağutu reddedecekler ve nasıl Tevhidi bir mücadele yapacaklar?

Yüce Allah (cc), gönderdiği Tevhidi esasların, insanlara nasıl ulaştırılacağını, emrettiği dinin nasıl uygulanıp yaşanacağını, Risalet tarihinden çok açık örnekler vererek anlatmış, bunun değiştirilmeyeceğini, bu uygulamanın Sünnetullah olduğunu ve dinini tamamladığını bildirmiştir. Yüce Allah (cc), Kendisinin razı edilmesinin ancak gönderdiği rasullerinin ve son Rasul Hz. Muhammed (as)’ın örnek edinilmesi ile mümkün olabileceğini iman eden kullarına bildirmiştir.

Hz. Muhammed (as)’dan sonra bir peygamber, Kur’an’dan sonra bir kitap göndermeyen yüce Allah (cc), kendi hevalarını ölçü edinip yüce Allah’ın Kitab’ı ve O’nun dini hakkında yeni metodlar ortaya koyan, heva ve heveslerini ölçü edinenleri uyarmıştır.

Neyiniz var, nasıl hüküm veriyorsunuz? Yoksa sizin bir kitabınız var da onda mı okuyorsunuz? Onda istediğiniz her şeyi buluyorsunuz? Yoksa sizin istediğiniz hükmü verebileceğinize dair, kıyâmete kadar sürecek andlarınız mı var üzerimizde? Sor onlara: Onların hangisi buna kefil olacak? Yoksa kendilerinin ortakları mı var? Doğru iseler ortaklarını çağırsınlar.” (Kalem, 36-41)

Bu açık uyarılara rağmen, siz ey Kur’an’ı okudukları halde Kur’an’ın bildirdiği hükümlere aykırı hareket ederek, tağutun kurallarını metod edinenler, yüce Allah’a nasıl hesap vereceksiniz? Hiç düşündünüz mü? Tağutun hükmüne göre kurulan şirk ve küfür yuvalarında bulunmanızın, oralara gitmenizin sizleri sapıklık içerisine soktuğunun farkında değil misiniz? Vakıflara devam etmekle tağuttan yana olduğunuzu ve böylece tağutun sizleri ateşe çağırdığını anlamıyor musunuz?

Allah, inananların dostudur, onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır; kâfirlerin dostları da tağuttur. (O da) onları aydınlıktan karanlıklara çıkarır; onlar ateş halkıdır, orada ebedi kalacaklardır.” (Bakara, 257)

Tağuti beşeri sistemler, direkt olarak Allah yolundan çeviremediği kimseleri, çeşitli tavizler verdirerek saptırmaya çalışır. Tağuti sistemin, izin vererek kurulmalarını kolaylaştırdığı parti, dernek ve vakıflar, şeytani tağuti düzenlerin, belamlarını devreye sokarak, Allah yolundan ve Tevhidi esaslardan insanları saptırmak için hazırladığı tuzaklardır.

Risalet tarihinde, hiçbir benzeri bulunmayan bu şirk ve küfür yuvaları, Kur’ani ifade ile her yol üzerine, tağuti sistemlerin, belamlarıyla el ele vererek hazırladığı tuzaklardır. Şeytanın ve dostlarının insanları, yüce Allah’a ve Tevhidi esaslara yönelmekten alıkoymak, insanları kandırmak ve Hak yoldan saptırmak için hazırladıkları bu tuzaklara, mü’minlerin de dikkat etmeleri ve bu tuzaklara düşmemeleri gerekir.

Ve her yolun başına oturup da tehdit ederek iman edenleri Allah yolundan çevirmeğe ve o(Hak yolu)nu eğriltmeğe çalışmayın; düşünün siz az idiniz, O sizi çoğalttı ve bakın, bozguncuların sonu nasıl oldu!” (A’raf, 86)

Bugün din adına ortaya çıkan tarikatlar, vakıflar, dernek ve partiler, insanları Tevhidi esaslardan ve Allah yolundan saptırmak için, şeytanın dostları tarafından ortaya konulmuş değişik tuzaklardır. Kur’an, şeytanın taifesinin değişik yöntem ve metotlarını, her yol üzerine işaretler yapmak olarak belirtir.

Siz, (insanları saptırmak için) her yol üzerine bir işaret yapıp da boş şeyle mi uğraşıyorsunuz?” (Şuara, 128)

Bazı kimseler, yüce Allah’ı razı edecekleri düşüncesi ile şeytanın taifesinin kurdukları tuzaklara düşmekte, ancak Rab’lerini razı edemedikleri gibi ancak O’na şirk koşmaktadırlar.

Tek başlarına hareket edip vahdeti oluşturmayanlar

Kur’an, birçok ayetinde mü’minlerin, birleşmelerini, kardeşlik, velayet ve sırdaşlık hukukunu oluşturmalarını istemekte, onların, yüce Allah’ın rahmetine ulaşmalarının ve kurtuluşlarının ancak bu şekilde mümkün olabileceğini bildirmektedir. Yüce Allah (cc), vahdeti nasıl oluşturacakları konusunda mü’minlere yol göstermektedir.

Yüce Allah (cc), iman edenlerin, Rab’lerine davet edenlerle beraber olmalarını, mü’minlerin aralarında vahdeti oluşturup birlikte hareket etmelerini emretmektedir. Tevhidi esaslara iman edenlere düşen görev, Tevhidi esaslara davet edenlerle beraber bulunmak ve hiçbir neden ve gerekçe ile onlardan ayrılmamaktır.

Nefsini, sabah akşam, rızasını isteyerek Rablerine davet edenlerle beraber tut, gözlerin, dünya hayatının süsünü isteyerek onlardan başka yana sapmasın; kalbini bizi anmaktan alıkoyduğumuz keyfine uyan ve işi, hep aşırılık olan kişiye itâat etme.” (Kehf, 28)

Mü’min olduklarını, iddia eden kimselerin, yüce Allah’ın emrine uyarak mü’minlerle beraber vahdeti oluşturmamaları, bu ilahi emre muhalefet etmektir ki bu, apaçık bir tefrika ve sapmadır. Unutulmasın ki, her sapma şeytandan ve her sapmanın sonu cehennemdir.

Mü’minlerin, bireysel hareketleri, yüce Allah’ın, vahdeti oluşturanlara verdiği rahmetten mahrum olmalarına sebebiyet verdiği gibi, aynı zamanda, şirk ve küfür unsurlarının, inanç ve değerlerine yaptıkları saldırılara karşı da acziyet içerisinde kalmalarına ve toplum içerisinde ezilmelerine neden olacaktır. Yüce Allah (cc), bu duruma işaret ederek mü’minleri uyarmaktadır.

Allah'a ve peygamberlerine itaat edin, birbirinizle çekişmeyin; sonra içinize korku düşer ve devletiniz elden gider, sabırlı olun, çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.” (Enfal, 46)

Tarihi süreç içerisinde, bölünüp parçalanan toplumların, başka güçler tarafından nasıl horlandıkları, ezilip sömürüldükleri ile ilgili birçok örnek bulunmaktadır. Bölünmenin tarihi süreçteki örneği, İsrail oğullarının Fir’avn tarafından ezilmeleridir. Bölünmenin günümüzdeki örneği ise, Müslümanların dünya genelinde emperyalizm tarafından sömürülmeleri; ülkeler bazında ise emperyalizmin yerli işbirlikçileri tarafından ezilmeleri, aşağılanmaları, inanç değerlerine saldırılmasıdır. Yüce Allah (cc), mü’minlerin bu zillete düşmekten kurtulmaları için onları cemaatleşmeye teşvik etmektedir.

Kafirler birbirlerinin velisidirler; ancak siz bunu yapmazsanız, yeryüzünde fitne ve büyük bir fesat olur.” (Enfal, 73)

Bugün yeryüzünde varolan fitne ve fücurun, zulüm ve fesadın temel nedeni, Müslümanların cemaatleşmemeleri ve velayet hukukunu oluşturmamalarıdır. Müslümanlar, yeryüzünde vahyi esaslara sarılıp cemaat haline gelmedikleri, birey olarak yaşadıkları ve içerisinde yaşadıkları gayri İslami düzenlere itaat ettikleri için emperyalizm ve onun İslâm topraklarındaki yerli işbirlikçileri tarafından en ağır hakaretlere maruz kalmakta, onurlarıyla oynanmakta, inanç değerlerine saldırılmaktadır.

Siyasi literatürde; “Örgütlenmiş bir azınlık daima örgütlenmemiş çoğunluğa hükmeder.” diye bir deyim vardır. Çoğunluk kemiyet olarak ne kadar fazla olursa olsun, örgütlü olmadığı sürece örgütlenmiş azınlık tarafından yönetilmeye, ezilmeye ve horlanmaya mahkumdur. Bugün Tevhid erlerinin bireysel hareketleri nedeniyle örgütlenen küfür ve şirk unsurları, maalesef Tevhid erlerine hükmetmektedir.

Kavmi ve ırki taassublarını terk etmeyenler

Yüce Allah (cc), ancak mü’minlerin, kardeş olduklarını, insanların, bir anne ve babadan çoğaldıklarını, din kardeşliğinin daha önemli olduğunu bildirmiştir. Irkçılık, bir hastalıktır ve vahdetin düşmanıdır. Bu nedenle yüce Allah (cc), mü’minler arasında herhangi bir nedenle bir tartışmanın, bir savaşın ve bir ayrılığın çıkması halinde bunun, kardeşlik hukuku esas alınarak çözülmesini istemektedir.

Muhakkak mü'minler kardeştirler; kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah'tan korkun ki size rahmet edilsin.” (Hucurat, 10)

Müslümanlar, hiçbir neden ve gerekçe ile başka kavimlere mensup iman eden kardeşlerini hor görmemeli, onları küçümseyip alay etmemelidir. Yüce Allah (cc), iman ettikten sonra din kardeşlerini, ırki gerekçelerle küçümsemenin, fısk olduğunu, fıskın ise, kavim ve kabile ile övünmek olduğunu bildirmiştir. İslâm toplumuna mensup kardeşlerini, ırki nedenlerle küçümseyen kimseler, zalimlerdir.

Ey iman edenler, bir topluluk, başka bir toplulukla alay etmesin; belki (o alay edilenler), kendilerinden iyidirler. Kadınlar da başka kadınlarla alay etmesinler. Belki onlar, kendilerinden iyidirler. Birbirinizde kusur aramayın; birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın, iman ettikten sonra fısk adı, ne kötü bir şeydir! Kim tevbe etmezse, işte onlar, zâlimdirler.”

Yüce Allah (cc), İslâm ümmetinin parçalanmasını kınamakta, Vahdet’in esas olduğunu bildirmektedir. Çünkü Vahdet, Tevhid’dir, tefrika ise şirktir ve yüce Allah (cc) kullarını şirke bulaşmaktan sakındırmaktadır.

Sen yüzünü, Allah'ı birleyici olarak doğruca dine çevir: Allah'ın yaratma yasasına ki, insanları ona göre yaratmıştır. Allah'ın yaratması değiştirilemez. İşte doğru din odur; fakat insanların çoğu bilmezler; yalnız O'na yönelin ve O'ndan korkun; namazı kılın ve müşriklerden olmayın. (ki o müşrikler) Dinlerini parçaladılar ve bölük bölük oldular. Her parti kendi yanındakiyle sevinmektedir.” (Rum, 30-32)

Hangi gaye ile olursa olsun, Vahdet’i bırakıp tefrikaya düşmek, Tevhidi bırakıp şirke düşmektir. Şirke düşenlerin ise, Müslüman olmaları mümkün değildir. Emperyalizm, kavmiyet hastalığını, İslâm toplumu içine sokarak ümmeti parçalamış, küçük devletlere bölerek onları daha rahat sömürmüş, sömürmeye devam etmektedir.

Tevhid eri ve Müslüman olduğunu savunan insanlar, olaylar karşısında, Tevhidi bir duruş sergileyerek konuları değerlendirecek yerde, meydana gelen herhangi bir olay karşısında, Tevhidi bakış açısından uzak bir şekilde tamamen indi görüşleriyle hareket etmekte, adil olmaları gerekirken, sırf ırki taassupları nedeniyle tarafgir olmaktadırlar. Böylece Haktan, mazlumdan yana tavır takınmak yerine zalimden yana tavır almakta ve iman ettiğini ifade ettikleri Kur’ani esaslara aykırı bir duruş sergilemektedirler.

Yüce Allah (cc), mü’minlerden, hiçbir şekilde ve durumda, en yakınları da olsa, şayet zalim iseler, zalimlerle beraber olmamalarını, zalimlere meyletmemelerini istemekte, aksi halde zalimlerle beraber ateşe gireceklerini bildirmektedir.

Sakın zulmedenlere meyletmeyin, sonra size ateş dokunur; sizin Allah'tan başka dostlarınız yoktur, sonra size yardım edilmez.” (Hud, 113)

Kavim ve soysop iddiasının cahiliye iddiası olduğunun bilincinde olan Tevhid eri mü’minler için aslolan, yüce Allah’ın gönderdiği İslâm dinidir. Mü’minler, bu hassasiyetlerinin önüne başka hiçbir şeyi almamalıdırlar. Onların kaygıları, her halükârda iman ettikleri esaslardan hareket etmek ve onu ayakta tutmak olmalıdır.

Ey iman edenler, adâleti tam yerine getirerek Allah için şahidlik edenler olun, kendinizin, ana babanızın ve yakınlarınızın aleyhinde bile olsa, zengin veya fakir de olsalar (adâletten ayrılmayın). Çünkü Allâh, ikisine de daha yakındır; öyle ise keyfinize uyarak doğruluktan sapmayın. Eğer (gerçeği) eğip bükerseniz ya da doğruyu söylemezseniz, muhakkak ki Allah yaptıklarınızı bilir.” (Nisa, 135)

Yakınlarını ve ırkını koruma endişesi, insanın, her zaman yanlışlık yapmasına, adaletsiz bir tavır sergilemesine neden olur ki, adaleti ayakta tutmayı emreden yüce Allah’a karşı suç işlemesine neden olur. Bu durum, iman ettiklerini ifade eden kimselerin, birey olarak helak olmalarına neden olacağı gibi, İslâm ümmetinin parçalanmasına da sebebiyet verecektir.

Tevhidi düşünüp hayatlarını, Tevhidi esaslar doğrultusunda düzenleme gayreti içerisinde bulunan mü’minler, her konuda olduğu gibi, ırki söylem ve davranışlardan da kaçınmalı, hayatlarının ve çalışmalarının ana gayesi, iman ettikleri Tevhidi esasları yaşamak ve insanlara ulaştırmak olmalıdır.

Sloganik ifadelerden, amelsiz iddialardan sakınmayanlar

Kur’an, iman etmenin bir iddia olmadığını, imanın, yüce Allah’ın hükümlerini kabul edip o hükümler doğrultusunda yaşamak olduğunu bildirir. Bu nedenle Kur’an’da, iman edip salih amel işleyenlerden övgü ile bahseder ve kurtuluşa erenlerin de ancak bunlar olduklarını bildirir.

Ancak iman edip salih amel işleyenler hariç; onlar için kesintisiz bir mükâfat vardır.” (Tin, 6)

Ancak iman edip salih amel işleyenler, hakkı ve sabrı tavsiye edenler (kurtulurlar.)” (Asr, 3)

Salih ameli olmayan, fiiliyata aktarılmayan iman iddiası, bir iddiadan öte bir anlam ifade etmediği gibi, sahibini de, yüce Allah indinde büyük bir sorumluluk altına sokar. Bu nedenle yüce Allah (cc), iman edenlerden, yapmayacakları bir şeyi söylememelerini ve böyle bir davranışın, Kendi yanında çok büyük bir suç ve aklı kullanmamak olduğunu bildirmektedir.

Ey iman edenler niçin yapmayacağınız şeyi söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyi söylemek, Allah katında en sevilmeyen bir şeydir.” (Saf, 2-3)

Siz Kitabı okuduğunuz halde, insanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz? Aklınızı kullanmıyor musunuz?” (Bakara, 44)

Gereği yapılmayan kimi söz ve ifadeler, sloganik olmaktan öte bir anlam taşımaz. Sloganik ifadeleri kullananlar, hiçbir zaman iman etmiş değillerdir. Onlar, duygularının akıntısına kapılarak, hoşlarına gittiği için İslâmi kimi kavramları sloganlaştırmışlar, ancak daha sonra bunları terk etmişlerdir.

Sloganik ifadeler, sahibini hem Rabb’inin yanında sorumluluk altına sokar, hem de belli bir zaman sonra kendisinin, bu sloganları terk etmesine ve topukları üzerinden yeniden küfre ve şirke dönmesine neden olur. Günümüzde birçok İslâmcı, kendilerine küfür sisteminin sağladığı bazı imkânlar nedeniyle eskiden kullandıkları kimi Tevhidi ifadeleri terk ederek, topukları üzerinden gerisin geriye küfre ve şirke düştüler.

Tevhidi Müslümanlar, kullanacakları ifadeleri, kavramları çok iyi bilmeli, bu ifadelerin kendilerinden ne istediğini kavramalı, kendileri, bu kavramların bildirdiği esaslar doğrultusunda hareket ettikten sonra kullanmalıdırlar.

Tevhidi Müslümanlara yakışan da budur.

Ramazan Yılmaz: 2013.08.05

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir