Press ESC to close

TEVHİDİ ÇAĞRI

Risalet tarihi süresince, tüm Risalet önderlerinin ve onların izini takip eden Tevhid erlerinin en öncelikli çağrıları, hiç kuşkusuzdur ki toplumlarındaki insanları, yüce Allah’ı birlemeye, O’ndan başka tüm otoriteleri terk etmeye yani Tevhidi esasları kabullenmeye davet etmek olmuştur. Hiçbir dönemde, Tevhidi esasların önüne başka bir konu alınmamış ve Tevhidi esaslardan önce başka bir şeye çağrı yapılmamıştır.

 “Andolsun Nuh'u kavmine gönderdik: ‘Ey kavmim, Allah'a kulluk edin, sizin O'ndan başka ilahınız yoktur, doğrusu ben, size büyük bir günün azabından korkuyorum’ dedi.” (A’raf, 59)

Hz. Nuh (as) ile başlayan Tevhidi esaslara çağrı, Hz. Muhammed (as)’a kadar, tüm Risalet önderleri tarafından aynen tekrarlanmıştır. Bütün Risalet önderleri ve onları takip eden Tevhid erleri, bu çağrı ile insanları yüce Allah’ı Bir’lemeye, Uluhiyet ve Rububiyetin yalnızca yüce Allah’a ait olduğunu kabul etmeye davet etmişlerdir.

Kur’an, Risalet önderi peygamberlerin mücadelelerini verirken onların, insanlara, ilk çağrılarının ne olduğunu da açıklamaktadır. Kur’an bu çağrının, ‘Ey kavmim, Allah'a kulluk edin, sizin O'ndan başka ilahınız yoktur, doğrusu ben, size büyük bir günün azabından korkuyorum.’ şeklinde yapıldığını vermekte ve Hz. Muhammmed (as)’a da aynı şeyleri söylemesini emretmektedir.

“Elif lâm râ. (Bu,) bir Kitaptır ki, hakim ve  haberdar olan tarafından ayetleri sağlamlaştırılmış ve güzelce açıklanmıştır ki, Allah'tan başkasına tapmayasınız. Ben de, O'ndan size bir uyarıcı ve müjdeleyiciyim ve Rabbinizden mağfiret dileyesiniz, sonra O'na tevbe edesiniz ki, sizi belirtilmiş bir süreye kadar güzelce yaşatsın ve her lutuf sahibine lutfetsin ve eğer yüz çevirirseniz, ben sizin için büyük bir günün azabından korkarım.”     (Hud, 1-3)

Yüce Allah (cc), iman eden Müslümanların da, yaşadıkları toplumlar içerisinde bu çağrıyı yapmaları için Kur’an’ı apaçık bir şekilde göndermiştir. Tevhidi esaslara çağrı yapılırken hemen akabinde tüm Risalet önderlerinin, kendi toplumlarına müjdeci ve uyarıcı olduklarını ve onlar için büyük bir günün azabından korktuklarını söylemişlerdir.

“Allah'tan başkasına tapmayın, gerçekten ben, sizin acı bir günün azabına uğramanızdan korkuyorum.” (Hud, 26)

Risalet önderleri, yüce Allah’ı Bir’lemeye toplumlarını çağırırlarken, onlar için endişe duyduklarını ve üzüldüklerini de söylemişlerdir. Onların, “Gerçekten ben, sizin acı bir günün azabına uğramanızdan korkuyorum.” ifadeleri, insanları cehenneme karşı uyarmaktır. Hz. Muhammede (as) da kendi kavmine aynı şeyleri söylemiştir.

“Ben de, O'ndan size bir uyarıcı ve müjdeleyiciyim ve Rabbinizden mağfiret dileyesiniz, sonra O'na tevbe edesiniz ki, sizi belirtilmiş bir süreye kadar güzelce yaşatsın ve her lutuf sâhibine lutfetsin ve eğer yüz çevirirseniz, ben sizin için büyük bir günün azabından korkarım.”

Bu ilahi çağrıların hemen akabinde Risalet önderleri, kavimlerini kendilerine itaate davet etmişlerdir. Bu çağrının temel amacı, Kelime-i Tevhid etrafında birliktelik oluşturmak, aynı merkezden tek sesliliği sağlayabilmektir.

“Ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim; Allah'tan korkun ve bana itaat edin, ben sizden, buna karşı bir ücret istemiyorum, benim ücretim, yalnız âlemlerin Rabbine âittir. Öyle ise Allah'tan korkun ve bana itaat edin.” (Şuara, 107-110)

İnsanları, Tevhidi esaslara davet eden kimseler, Kur’an’ın belirlediği ölçüler içerisinde hareket etmeli, hiçbir şekilde ve durumda, bu ilahi esası terketmemelidirler. Çünkü Kur’an, Tevhidi esasların, insanlara nasıl duyurulacağı, bu esasları kabul etmeyenlere karşı nasıl bir tutum alınacağı konusunda en ince teferruatına kadar açıklamalarda bulunmuş ve iman edenlerin, buna göre hareket etmelerini istemiş, bu konuda Risalet önderlerinin mücadelelerini ve mü’minler için en güzel örnek olarak Hz. Muhammed (as)’ın Tevhidi esaslara davet edişindeki örnekliğini vermiştir.

“Andolsun Allah'ın Rasulünde sizin için Allah'a ve ahiret gününe kavuşmaya inanan ve Allah'ı çok anan kimseler için çok güzel bir örnek vardır.” (Ahzab, 21)

Risalet önderlerinin, Tevhidi esaslara davetlerinde ortak noktalarını şöyle sıralayabiliriz.

1- Güvenilir bir elçi olmaları,  Ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim,

2- İman edenleri bir merkezde toplamaları,  Allah'tan korkun ve bana itaat edin,

3- Gerek maddi ve gerekse manevi açıdan şahsi hiçbir çıkar gözetmemeleri, ben sizden, buna karşı bir ücret istemiyorum, benim ücretim, yalnız âlemlerin Rabbine âittir,

4- Müjdeci ve uyarıcı olmaları, ben de, O'ndan size bir uyarıcı ve müjdeleyiciyim,

5- İnsanları düşünmeleri ve onlara gelecek acı bir azaptan korkmaları, ben sizin için büyük bir günün azabından korkarım.

Risalet tarihi boyunca Tevhid şirk mücadelesinde, Tevhidi esasları ortaya koyan Risalet önderleri ve Tevhid erlerinin hemen hepsi, aynı esaslara bağlı hareket etmişler ve hiçbir şekilde bundan sapmamışlardır. İşte bu, Sünnetullahtır ve yüce Allah (cc), Sünnetullahta hiçbir değişikliğin olmadığını bildirmiştir.

“Senden önce gönderdiğimiz elçilerimizin de yasası (budur). Bizim yasamızda bir değişiklik bulamazsın.” (İsra, 77)

Kur’an da defeatle anlatıldığı üzere, Sünnetullahtaki değişmezlik ilkesi, davetin ortaya konulmasında, elçilerin yalanlanmasında, onlara karşı düşmanlık yapılmasında, zalimlerin helak edilmesinde ve elçilerin zafere ulaştırılmasında hep aynı olmuştur. Sünnetullahın değişmezlik ilkesi, Tevhidi esasların belirlediği esaslar dahilinde hareket edildiği sürece bugün de geçerli olacaktır muhakkak. Bu, yüce Allah’ın sözüdür ve O; sözünden dönmez.

Günümüzde, Tevhidi düşünen ve Tevhidi bir söyleme sahip olan kimselerin, yüce Allah’ın buyurduğu, Sünnetullahın değişmezlik ilkesi doğrultusunda hareket etmeleri imani bir sorumluluk ve yükümlülüktür. Sünnetullah doğrultusunda hareket edilmediği sürece, Tevhid konusunda söylenenlerin, yüce Allah (cc) katında hiçbir değeri olmayacak ve bu söylemleri sahiplerini çok büyük bir sorumluluk altına sokacaktır. Tevhidi esasları çarpıttıkları ve belirlenen ilahi kurallara göre hareket etmedikleri için de acı bir azaba gireceklerdir.

Tevhidi düşündüğünü iddia eden kimselerin, mutlak anlamda, içerisinde yaşadıkları toplumlarında, Risalet önderlerinin hepsinin örnekliğinde olduğu gibi Sünnetullaha göre hareket etmeleri ve onların toplumları içerisindeki konumlarına sahip olmaları gerekir. Bunlar da, Güvenilir bir elçi olmaları, İman edenleri bir merkezde toplamaları, Maddi ve manevi açıdan hiçbir şahsi çıkar gözetmemeleri, Müjdeci ve uyarıcı olmaları, İnsanları düşünmeleri ve onlara gelecek acı bir azaptan korkmalarıdır. Bunlar, Risalet önderlerinin ve Tevhid erlerinin ortak özellikleridir. Risalet önderlerini örnek edinen günümüz Tevhid erleri de bu özellikleri bizzat üzerlerinde taşımalıdırlar.

Risalet önderlerinin ortak özelliklerine sahip olmayan ve bu özellikler doğrultusunda hareket etmeyen kimselerin, İslâm adına söyleyecekleri her söz ve yapacakları her hareket, Tevhidi esaslara ve yüce İslâm dinine zarar vermekten başka hiçbir işe yaramayacaktır. Bu kimseler, Tevhidi esasları bozdukları, İslâm dinine zarar verdikleri için, tıpkı İslâm düşmanları gibi acı bir azap ile cezalandırılacaklardır.

Dünyada ve yaşadığımız coğrafyada İslâm adına ortaya çıkan kişi ve gruplara bakıldığında, bunların ekserisinin, Sünnetullaha aykırı hareket ettikleri, Tevhidden ve İslâmi esaslardan uzak, Risalet önderlerinde bulunan ortak özelliklerden mahrum oldukları çok açık bir şekilde gözlemlenebilmektedir.

Risalet tarihi boyunca Tevhidi esasları ortaya koyanlar ile günümüzdeki Tevhid ve İslâm adına ortaya çıkan kişi ve gruplara bakıldığında bunların, birbirlerine zıt ve ayrı yönlerde oldukları çok açık bir şekilde görülecektir.

Tarihi süreçte, tüm risalet önderleri ve onların izlerini takip eden Tevhid erleri, Tevhidi esasları ortaya koyarlarken, hiçbir zaman saldırgan bir tavır takınmamış, insanlara saldırmamış ve kan dökmemişlerdir. Onlar, kendilerine yapılan saldırılara karşı Rab’lerine sığınarak sabretmişler, ancak yılmadan usanmadan, korkup çekinmeden Tevhidi esaslara insanları çağırmaya devam etmişlerdir.

Tüm Risalet önderleri ve Tevhid erleri, mazlum konumunda olmuşlar, zalimlerin içerisinde bulundukları duruma düşmemişlerdir. Tevhidi esasları insanlara duyururlarken Rasullerin hemen hepsi, toplumları içerisinde mazlum durumunda oldukları gibi Kur’an’ın, iman eden Tevhid erlerine örnekliklerini vermiş olduğu Ashab-ı Kehf, Ashab-ı Uhdud’a giden davetçiler, Kasabalılara gönderilen elçiler ile onları destekleyen Müslüman şahıs, kavimlerinin bütün saldırı, baskı ve zulümlerine karşılık vermemiş, mazlum durumunda olmuşlardır. İşte yüce Allah (cc), bu yüzden onlara yardım etmiş, onları cennetle müjdelemiş ve yüce Kitabı Kur’an’da onları zikretmiştir.

Günümüzde, Tevhidi düşündüğünü söyleyen birçok kişi ve grup vardır; ancak bunların, söylem ve hareketlerine bakıldığında, düşündükleri Tevhid ilkesi ile uzaktan yakından ilgisi bulunmayan davranışlar sergiledikleri görülmektedir. İslâm adına ortaya çıkıp, tağutu reddettiklerini söyleyen bu gruplardan bir çoğu, tağutu reddettiklerini iddia etmelerine rağmen yüce Allah’a kesin teslimiyet olan Tevhidin ne olduğunu bilmiyorlar. Bu nedenle de Tevhidi esasları ortaya koymuyor ya da koyamıyor, Tevhidi esaslara aykırı hareketler ve söylemlere sahip oluyorlar.

Günümüzde, dünyada ve yaşadığımız coğrafyada, İslâm adına ortaya çıkan kişi ve gruplara bakıldığında bunların birçoğunun, Sünnetullahta varolan Tevhidi mücadeleden uzak oldukları, her kişi ve grubun kendi hevalarını ölçü edinip bu doğrultuda hareket ettikleri, birbirlerinden koparak tefrika içerisinde bulundukları, müjdeci ve uyarıcı olmadıkları, toplumları içerisinde mazlum değil, adeta terör estiren zalimler oldukları çok net bir şekilde görülmektedir.

Şiddeti kendilerine referans alan bu İslâmcı kişi ve gruplar, Risalet tarihinde, tağutu reddedip Tevhidi esasları insanlara duyuran Risalet önderi peygamberlerin ve Tevhid erlerinin, hayatları boyunca şiddete başvurmadıklarını ya bilmiyor ya da bildikleri halde görmezden geliyorlar ki bu, cehalet ve küfürdür.

Evet Tevhidi esasları bilmemek, öğrenmemek cehalet, bunları bildiği ve öğrendiği halde görmezden gelmek de küfürdür. Bu nedenle bu kimselerin, Tevhid adına yaptıkları hareketler, İslâmi değil, cahili ve küfür hareketleridir. Tevhidi esasları kabul etmemek ve onlara karşı çıkmak ne kadar küfür ve azgınlık ise, Tevhidi esasları bildiklerini iddia eden kimseler de, bu esasların belirlediği esaslara göre, bilerek ya da bilmeyerek, hareket etmiyorlarsa, onlar da en az Tevhid inkârcıları kadar küfür ve azgınlık içerisindedirler.

Dünyanın birçok yerinde İslâm adına ortaya çıkan ve ülkelerindeki zorba diktatörlere karşı mücadele verdiği söylenen kimi İslâmcı örgütler, o zorba diktatörleri fersah fersah geride bırakacak zulümlere, katliamlara imza atmaktadırlar. Bunlar, ellerine geçirdikleri muhalif kimseleri, ellerini kollarını bağlayarak ateşlere atarak yakmakta ya da ellerindeki kılıçlarla başlarını keserek öldürmektedirler.

Ellerindeki esir kimseleri, ateşte diri diri yakan ya da başlarını kesen bu kimseler, yaptıkları zulümleri ve vahşeti, hiçbir ahlaki ve imani haya belirtisi duymadan, Allah adına yaptıklarını ifade etmek için “Allahu Ekber” diyerek tekbir getirmekte, çığlıklar atmaktadırlar. Oysa yüce Allah (cc), böyle bir şeyin yapılmasını emretmemiştir.

Ateşte insanları diri diri yakıp onların başında vahşice çığlıklar atmak Müslüman olduklarını iddia eden kimselerin yaptıkları bir iş değildir. Yüce Allah (cc), insanları, ateşe atarak yakanların, Müslüman olmadıklarını bunların, Allah’ın dinine karşı olan Ashab-ı Uhdud’daki zalimler olduklarını Buruc suresinde belirtiyor ve onlara lanet ediyor.

“Kahrolsun o hendeğin adamları, o yakıt doldurulup tutuşturulmuş ateş (i seyrediyorlardı)! Onlar, onun başında oturmuşlardı ve mü'minlere yaptıklarını seyrediyorlardı.” (Buruc, 4-7)

Yüce Allah’ın, iman edenlere en güzel örnek olarak almalarını emrettiği Hz. Muhammed (as), Bedir’de aldıkları esirleri, ne çığlıklar atarak yakmış, ne de kafalarını kesmiştir. O, bir Tevhid ve Rahmet Peygamberi olduğunu bilerek hareket etmiş ve esirlere ona göre davranmıştır.

Savaşın, kendine özgü kuralları vardır; bu nedenle savaş halinde bir düşmanla karşı karşıya gelindiğinde onu öldürmek, savaş kurallarının gerektirdiği bir durumdur. İslâm devletini kurmuş Müslümanlar, savaş anında düşmanını elbette yenmeye çalışacak, onu öldürecektir. Ancak esir alınan kimseleri öldürmek, Tevhidi esaslara iman ettiğini söyleyen hiç kimsenin yapacağı bir şey değildir.

İslâm’da savaş kuralları, yüce Allah (cc) tarafından çok açık bir şekilde ortaya konulmuştur. Yüce Allah’a iman eden kimselerin yapmaları gereken şey, bu ilahi hükümlere teslim olup gereğini yerine getirmeleridir.

Tevhidi esaslar, insanlara rahmet olarak gönderilmiştir; bu nedenle şiddeti, terörü, baskıyı ve zorbalığı reddeder. Tevhidi esaslara iman eden Müslümanlar, yukarıda ayetlerde de belirtildiği üzere içerisinde yaşadıkları toplumları, önce yüce Allah’ın birliğine açıkça davet ederler, onları, yüce Allah’tan gelecek azaba karşı uyarırlar.

Günümüzde Tevhid adına ortaya çıkan ya da çıkartılan bazı gruplar, Tevhid ilkesi ile bağdaşmayan söz ve tavırlarla insanlara saldırmakta, gözlerini kan bürümüş bir şekilde saldırgan bir tutum sergilemektedirler. İslâm, rahmet dini oluşu nedeniyle insanları, yüce Allah’a iman etmeye, O’ndan başka tüm otoriteleri terk etmeye rahmetle davet eder.

Şiddetle fikirleri anlatmak, Marksist, Faşist, Kemalist ve emperyalist sistemlerin metodlarıdır. Bu metodun İslâm’da hiçbir yeri yoktur. İslâm, devlet haline gelinceye kadar Müslümanlar, Tevhidi mücadelelerini ancak rahmetle insanlara ulaştırırlar, kabul etmeyenleri, iman etmeye zorlamazlar.

“Dinde zorlama yoktur; doğruluk, sapıklıktan seçilip belli olmuştur. Kim tağutu reddedip Allah'a inanırsa, muhakkak ki o, kopmayan, sağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah işitendir, bilendir.” (Bakara, 256)

Zorlamayı kabul etmeyen İslâm dini, Müslümanlara karşı inkârcıların zor kullanmaları karşısında bile Müslüman davetçilerin, kâfirlerin yöntemlerine başvurmadan onlara Kur’an ile öğüt verilmesini ve onlardan güzellikle ayrılmasını emretmektedir.

“Biz onların ne dediklerini biliyoruz, sen onların üstünde bir zorlayıcı değilsin, sadece tehdidimden korkanlara Kur'ân ile öğüt ver.” (Kaf, 45)

“Onların dediklerine sabret ve onlardan güzel bir şekilde ayrıl.” (Müzzemmil, 10)

Davet aşamasında, Müslüman davetçiler için mücadelenin en zorlu yanı, hiç kuşkusuzdur ki kendiillerine yapılan sözlü ve fiili saldırılara karşı sabretmeleridir. Müşriklerin yalan, iftira, hakaret ve saldırılarına, küfür ve şirk düzeninin baskı, işkence ve zulmüne, belamların gerçekleri ters yüz edip saptırma ve Hakkı gizleme faaliyetlerine, münafık ve fasıkların fitne ve fücurlarına karşılık vermeden, Kur'an’ın belirlediği ölçüler içerisinde hareket edip sabretmek Mü’min olmanın, Tevhidi esaslara iman etmenin gereğidir. Bu sabrı, tüm Risalet önderleri ve Tevhid erleri göstermişlerdir.

Tağuti küfür sisteminin desteğindeki seviyesiz kişilerin, kafaları örümcek bağlamış ve çağın gerisinde kalmış zavallıların, İslâmi gerçekleri saptırmak için tağuti sistem tarafından makam ve mevki ile ödüllendirilip görevlendirilmiş ajanların, zorbaların tehdit, hakaret ve aşağılamalarına karşı ilahi emre uyarak sabretmek mü’minlerin vasfıdır.

Müslüman davetçiler, toplumdan gelen tepki ne olursa olsun, sabretmek durumundadır. Müslümanlar, hiçbir şekilde muhataplarının seviyesine düşmeden, İslâmi kişiliklerine yakışan bir tavırla, onurlu ve asaletle hareket edecekler, sokak ağzı ile muhataplarına cevap vermeyecek, veremeyeceklerdir.

Şiddet ve hırçınlık, hakaret ve küfür, iftira ve karalama ancak acziyetin, cehalet ve bilgisizliğin, fikri çıkmaza girmenin bir sonucudur. Kıt bir bilgiye sahip, cahil, aciz ve zavallı kimseler, çıkmaza düştüklerinde, karşılarındaki insana cevap veremediklerinde çareyi hırçınlık içerisinde hakaret etmekte ve saldırmakta ararlar. Oysa, denizler enginliğinde ve derinliğinde vahyi bir bilgiye sahip olan Müslümanlar, karşılaştıkları en zorlu sorulara karşı bile vahyin enginliğinden yararlanarak muhataplarına cevap verirler. Onlar, Rab’lerine ve kendilerine olan güven duygusu ile muhataplarına cevap verirlerken, onların saldırı ve hakaretlerine karşı ancak tebessüm ederek güzellikle karşılık verirler. Çünkü bu, yüce Allah’ın mü’minlerden yapmalarını istediği şeydir.

“Hikmetle ve güzel öğütle Rabbinin yoluna çağır ve onlarla en güzel biçimde mücâdele et. Kuşkusuz Rabbin, işte yolundan sapanları en iyi bilen O'dur ve O, yola gelenleri de en iyi bilendir.” (Nahl, 125)

Kur’an’dan ve Hz. Muhammed (as)’ın güzel örnekliğinden haberdar olan bir Müslüman’ın, hangi nedenle olursa olsun, şiddete başvurması, insanlar üzerinde terör estirmesi, baskı ve zorbalıkla İslâm’ı insanlara ulaştırması mümkün değildir. Çünkü Kur’an ve Peygamberî örneklik bunlara izin vermemektedir.

İslâm adına şiddete başvuranların durumları müşâhede edildiğinde bunların, Kur’an’dan ve Peygamberi örneklikten habersiz oldukları görülecektir. İslâm’ı kendi nefislerinde tam olarak yaşamayan, İslâm’ın temel esaslarını gereği gibi uygulamayan kimi insanlar, sözümona İslâm adına eylemler yapmakta, şiddet ve terörle İslâm’a yararlı olacaklarını sanmaktadırlar. Oysa yaptıkları bu gayri İslâmi hareketler, Kur’an’ın emrettiği hareketler değildir.

Günümüzde, Tevhidi düşündüklerini iddia eden kimselerin karşısında inkârcılar, adeta mazlum durumuna düşmüşlerdir. Her söz ve tavırlarından kan damlayan bu grup ve kimseler, ne insanlara Tevhidi esasları anlatabilirler, ne de bu tavırları ile kendilerini kurtarabilirler.

Gerçekten Tevhidi düşünen, vahyin belirlediği ölçüler içerisinde Rab’lerini razı etmek isteyen ve Tevhidi esasları insanlara ulaştırmakta samimi olan Tevhid eri Müslümanların, ilk önce yapmaları gereken şey, kendi aralarında birliktelik oluşturmak, heva ve heveslerini tatmin etmeye çalışmadan bu birliktelik içerisinde hareket etmektir.

Aralarında birliktelik oluşturan yani vahdeti sağlayan Müslümanlar, aralarındaki iş bölümünde, üzerlerine düşen görevi, imani sorumluluk bilinci ile yerine getirecekler, işlerini aralarında istişare ile yapacaklar, alınan kararlarda sebat edecekler, alınan karar neticesinde Allah’a dayanacaklar, münferit hareketlerden kaçınacaklardır. Münferit hareketlerin, İslâm’da yeri bulunmadığı gibi sahibini de çok ağır mükellefiyetler altına sokar. İşte bu nedenle Tevhidi hareketin ilk ve en önemli aşaması, Müslümanların, aralarında vahdeti sağlamaları ve birlikte hareket etmeleridir.

“Rablerinin çağrısına gelirler namazı kılarlar. İşleri aralarında danışma iledir. Kendilerine verdiğimiz rızıktan hayır için harcarlar.” (Şura, 38)

“Allah’ın rahmeti sebebiyledir ki, sen onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, çevrenden dağılır, giderlerdi. Öyleyse onlar(ın kusurların)dan geç, onlar için mağfiret dile. İşini onlara danış, karar verince de Allah’a dayan; çünkü Allah kendine dayanıp güvenenleri sever. (Ali İmran, 159)

Vahdetin oluşturulmasında, üzerimize düşen görev ve sorumluluğu yerine getireceğimizden kimsenin kuşkusu olmamalıdır. Bu konuda her Müslümana kapımızın ve kalbimizin açık olduğunun, aynı şekilde bu bilinç üzere hareket eden Müslümanların davetlerine de açık olduğumuzun bilinmesini istiyoruz.

Ramazan Yılmaz: 2013.06.02

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir