Press ESC to close

Sakal bırakmanın ya da kesmenin hükmü

Yüce Allah (cc), Müslümanların neleri yapıp neleri yapmayacaklarını Kur’an’da ve razı olduğu İslâm dininde apaçık bir şekilde açıklamış, bunun pratiğini de, en güzel örnek olarak alınmasını emrettiği Rasulü’nün hayatında ortaya koymuştur.

Rasulullah (as), Rabb’inden kendisine bildirilen hükümleri, hayatında pratize ederek açıklamış, ümmetine en güzel örnek olarak bırakmıştır. Bu örnekliği, Rasulullah (as)’ın sünnetidir! Onun sünneti, Rabb’inin kendisine bildirdiği hükümlerin nasıl yaşanacağını, yaşayarak ortaya koyarak açıklamaktır. Bu nedenle Rasulullah (as)’ın, söz ve davranışlarında Kur’an’a aykırı, Kur’an’a rağmen hiçbir şey bulunmaz ve o, ancak Kur’an’ı ahlak edinmiştir.

“Ve muhakkak ki sen, büyük bir ahlâk üzerindesin.” (Kalem, 4)

Kur’an, kendisinde çelişki bulunmayan, her konuda en güzel açıklamayı yapan, doğruyu ve yanlışı en ince teferruatına kadar ortaya koyan bir kitaptır. İman edenler, bir konuyu araştırırken mutlaka Kur’an’ın o konudaki ayetlerinin bütününe bakmakla mükelleftirler. Aksi halde yanlış sonuçlara giderler ve kendilerini sorumluluk altına sokarlar.

Yüce Allah (cc), Kur’an’ın hayata nasıl uygulanacağı, konuların nasıl anlaşılacağı konusunda, rasullerin hayatlarından örnekler vermiş, en son Rasulü Hz. Muhammed (as)’ın da bu konuda, en güzel örnek olduğunu bildirmiştir. Kur’an’dan bir konuyu araştıran ya da bir konuda belli bir iddiada bulunan kimseler, verilen rasul örneklerini ve Hz. Muhammed (as)’ın en güzel örnekliğini almaları halinde en doğru bilgiye ulaşabilirler.

“Andolsun, sizin için Allah’ın Rasulü’nde, Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı uman ve Allah’ı çok anan kimseler için, en güzel bir örnek vardır.” (Ahzab, 21)

Bazı kimseler, Kur’an’ı eksik okudukları, ayetleri yeterince anlamadıkları, Rasulullah (as)’ın en güzel örnekliğinden hareket etmedikleri ve Sünnetin ne olduğunu bilmedikleri için, Kur’an ile çelişen kimi fikirler ortaya atmakta, böylece kendileri sorumluluk altına girdikleri gibi, başkalarını da yanlışlara sürüklemektedirler.

Herhangi bir amelin farz ya da Sünnet olduğunu iddia edebilmek için, öncelikle farz ve Sünnetin ne olduğunun bilinmesi gerekir. Bunlar bilinmeden, bir amelin farz ya da Sünnet olduğu konusundaki bir iddia, Allah’a ve Rasulü’ne apaçık bir iftiradır. Yüce Allah’ın ve Rasulü’nün üzerine iftira atanların da yeri cehennemden başka değildir.

“Yalan söyleyip Allah’a iftira atan ya da O’nun ayetlerini yalanlayandan daha zalim kimdir! Şüphesiz zalimler, kurtuluşa ermezler.” (En’am, 21)

Kur’an’da bulunmayan bir şeye farz demek, bir konuda helal ya da haram iddiasında bulunmak, yüce Allah’ın üzerine iftira atmaktır. Yüce Allah (cc), iman edenleri uyarmış, ağızlarına geldiği gibi şu helaldir, bu haramdır şeklinde konuşmamalarını bildirmiştir.

“Dillerinize yalan vasfederek bir şey için: ‘Bu helaldir ve bu haramdır’ demeyin; yalan uydurup Allah’a iftira etmiş olursunuz; şüphesiz, yalan uydurup Allah’a iftira edenler, kurtulamazlar.” (Nahl, 116)

Helal, haram ve farzlar, Kur’an’da açıkça belirtilmiş, Rasulullah (as), bunu hem ifade etmişler, hem de hayatlarında yaşamışlardır. Kur’an’da herhangi bir hüküm olmadığı halde sakal bırakmanın farz, kesmenin haram olduğunu iddia etmek, çok açık bir şekilde yüce Allah’ın üzerine iftira atmaktır ki müfteriler, hiçbir şekilde azaptan kurtulamazlar.

Sakal bırakmak farzdır iddiası

Kur’an’ı anlamadan, ayetleri kendi hevalarına göre yorumlayan kara cahil kimseler, sakal bırakmanın farz olduğunu iddia etmekte, sakalı olmayan insanları da küfür ve şirk ile itham etmektedirler. Farz ve sünnetin ne olduğunu bilmeyen cahiller, yüce Allah’ın indirdiği gerçekleri saptırıp nasıl bir dalalet içerisinde bulunduklarını bilmeden hevalarını ölçü edinip kendilerince farzlar üreterek sapmaktadırlar.

Bir hükmün, Allah’a ve Rasulü’ne ait olması, o hükmün, yüce Allah (cc) tarafından bir emir olarak bildirilmesi ve Rasulullah (as)’ın da o hükmü hayatında yaşaması gerekir. Bu durumda o hüküm, Allah ve Rasulü’ne ait olmuş olacak ve Müslümanlar, o hükme tabi olacaklardır ki, aksine hareket sapıklıktan başka bir şey değildir.

“Allah ve Rasulü, bir işte hüküm verdiği zaman, Mü’min erkek ve kadın için o işi kendilerine göre seçme hakkı yoktur, kim Allah'a ve Rasulü’ne karşı gelirse, muhakkak apaçık bir sapıklığa düşer.” (Ahzab, 36)

Müslümanlar, yüce Allah’a ve Rasulü’ne iman etmelerinin gereği olarak Allah ve Rasulü tarafından konulan hükme tabi olmak ve onu yaşamak zorundadırlar. Yüce Allah (cc), helal, haram konusunda iman edenleri uyardığı gibi, o emirleri getiren Rasulü’nü de uyarmış, bu konularda dikkatli olmasını kendisine bildirmiştir.

“Ey Nebi, niçin, Allah’ın sana helal kıldığı şeyi, neden eşlerinin, hoşnutluğunu arzulayarak haram kılıyorsun! Allah bağışlayandır, esirgeyendir.” (Tahrim, 1)

Hüküm bu denli apaçık bir şekilde ortada ve bu hükme ilk muhatap olan Rasulullah (as) iken, uydurdukları yalanları Rasulullah (as)’ın üzerine atarak ona iftira edenler, elbette kurtuluş yüzü göremeyeceklerdir.

Yüce Allah (cc), Kur’an’da sakal konusunda hiçbir hüküm indirmemiş, Rasulullah (as) da bu konuda insanlara farz anlamında bir zorunluluk yüklememiş, sakalın farz olduğu konusunda bir söz söylememiştir.

Rasulullah (as), tebliğe başladıktan sonra kılık kıyafet ve sakalını değiştirmemiştir.

Rasulullah (as), içerisinde yaşadığı toplumun kılık kıyafetini aynen kullanmış, sakalını da, o toplumda genel geçer olan ölçülere uygun bir şekilde bırakmış, davete başladıktan sonra sakal ve kılık kıyafetinde hiçbir değişiklik yapmamış, Müslümanlara da bu konuda herhangi bir tavsiyede bulunmamıştır. Rasulullah (as), saç, bıyık ve sakal ile ilgili ilk sözünü Medine’ye yerleştikten sonra Müslümanların, Medine’deki Yahudilerin sakalı ile ilgili sorular sormaları üzerine söylemiştir.

Rasulullah (as), Rasul olarak nasıl ki insanları Tevhidi esaslar konusunda uyarmış, onların Rab’lerine nasıl ibadet edecekleri konusunda açıklamalarda bulunmuş ve örnek olmuş ise, aynı şekilde bir önder ve bir lider olarak da toplumun her şeyi ile ilgilenmiştir. O, önderlik yaptığı toplum fertlerinin, kişilikli, şahsiyetli birer insan olmalarını, doğru dürüst bir davranış sergilemelerini, kılık kıyafetlerine dikkat etmelerini de onlara tavsiye etmiştir.

Mekke’de onüç yıl boyunca Tevhidi esaslara tebliğ görevini sürdüren Rasulullah (as)’ın, sakalla ilgili bir tek sözü yoktur. Her konuda Müslümanları uyaran Rasulullah (as), sakalla ilgili sözlerinin tümünü Medine’de söylemiştir.

Cahil kimseler, Rasulullah (as)’ın, ilk tebliğe başladıktan sonra, onüç yıllık Mekke mücadelesi boyunca insanları sürekli yüce Allah’ı birlemeye davet ettiğini, bu süre içerisinde saç sakal konusunda tek bir söz bile söylemediğini bilmeyecek kadar cahildirler.

Emir ve nehyi çok iyi bilen Rasulullah (as)’ın, sakalla ilgili söylediği sözler, tamamen tavsiye niteliğindedir. Sakalın farz olduğunu iddia edenler, bu konuda bir sürü sözler uydurarak bunları Rasul (as)’ın üzerine iftira atmaktadırlar.

Rasulullah (as)’ın, sakal ile ilgili söylediklerini anlamayan, yetmezmiş gibi onun söylediklerini değiştirerek söyleyen cahiller, bir de kendi yorumları ve mezheplerinin görüşleri ile sakal bırakmanın farz, kesilmesinin haram olduğunu iddia ederek Allah ve Rasulü’nün üzerine iftira atmaktan çekinmemişlerdir.

Rasulullah (as)’ın, sakal konusundaki ilk sözü

Mekke’de, müşriklerle kılık kıyafetleri, sakal şekilleri aynı olan Müslümanlar, Medine’ye geldiklerinde Yahudilerle karşılaşmışlar, onların kendi gelenek ve göreneklerine göre olan kılık kıyafetlerini, oldukça uzun sakal şekillerini görmüşlerdir.

Yahudilerin uzun sakallarını gören bir kısım Müslüman, Rasulullah (as)’a gelerek: “Ey Allah’ın Rasulü, Yahudilerin uzun sakalları vardır, biz de bırakalım mı?” diye sormaları üzerine Rasulullah (as), eliyle sakalını tutarak, “Sakalınızı bir tutam uzatın, bıyıklarınızı kısaltın, saçlarınızı da tıraş edin” buyurduğu rivayet edilir.

Amr ibni Şuayb’ın babasından, onun da dedesinden (r.anh) rivayetine göre “Rasulullah (as), sakalının eninden ve boyundan (bir tutamdan fazlasını) alırdı.” (Tirmizi, Edep, 17, no: 2762, 5/94)

Rasulullah (as), müşriklerin ağızlarına kadar giren uzun bıyıklarına tepki olarak da Müslümanlara: “Müşriklere muhalefet edin; sakalları bırakın, bıyıkları kırpın buyurmuştur. ( Kütübü Sitte, Hadis no: 2121, ziynet)

Rasulullah (as)’ın, “Müşriklere muhalefet edin; sakalları bırakın, bıyıkları kırpın” sözünü anlayıp dinlemeden bunu ağızlarına dolayanlar, onun sözünü çarpıtmaktadırlar.

Rasulullah (as)’ın, Tevhidi esaslarla ilgili sözlerini topluma ulaştırma metodunu, o konudaki söz ve fiillerine uymayıp dini sakal ve benzeri şeylerden ibaret bilenler, kâfirlere muhalefet sözünü sakala indirgediler, bu yetmezmiş gibi sapıklıklarında o denli ileri gittiler ki, nereden geldiği kime ve neye ait olduğu bilinmeyen kıl parçalarına, törenlerle tapınmaya başladılar.

Sakal, o günkü toplumlarda bir yaşam tarzı, bir gelenekti ve hemen her toplum sakallıydı. Rasulullah (as)’ın, her iki sözüyle Yahudi ve müşriklere özenilmemesi ve Müslümanları, kendilerine ait bir kişiliklerinin olması gerektiği konusunda uyarmıştır.

 

İdare ettiği toplumun bakımlı ve düzenli olmasına dikkat eden Rasulullah (as), Müslümanlara, saçlarını kısaltmalarını tavsiye etmiş, kimi zaman da saçlarını, omuzlarına dökülecek kadar uzatmıştır. Bu da gösteriyor ki,  Rasulullah (as)’ın saç, sakal ve bıyıkla ilgili tavsiye niteliğindeki sözleri, dini bir vecibeden değil topluma gösterdiği hassasiyetten dolayıdır. Rasulullah (as), Batılı bir ülkede yaşasaydı, oranın giyimi ile ilgili şeyler söylerdi.

Şayet sakal farz olsaydı bu durumda Rasulullah (as), dinin diğer emirlerini tebliğ ettiği gibi sakal konusunu da daha Mekke’de iken ya da Medine’ye gelir gelmez, Yahudi ve müşrikleri örnek vermeden farz olduğunu söylerdi. Bunun böyle olmadığı, konu ve olaylara bakıldığında açıkça görülebilir.

Bir şeyin, tarihin her dönemindeki bütün Müslümanlara farz olabilmesi için o şeyin mutlak anlamda Kur’an’da yüce Allah’ın bir hükmü olarak emredilmesi, Rasulullah (as)’ın da bunun Allah’ın emri bir farz olduğunu, diğer farz olanları belirttiği gibi belirtmesi gerekirdi. Oysa bu konuda herhangi bir emir bulunmadığı, her aklıselim tarafından bilinen bir gerçektir.

Rasulullah (as)’ın, saç, sakal, giyim kuşam konusundaki hassasiyeti

Rasulullah (as), sorumlu bir lider/önder olarak etrafındaki insanların kılık kıyafetleriyle de ilgilenmemiş, onların temiz bakımlı görünmelerine özen göstermiştir. O, Rasul olarak vahiy alıp getirerek ve insanlara anlatıp bizzat yaşayarak örnek olduğu gibi, sorumlu bir lider olarak da toplumun sevk ve idaresi, fertlerin tutum ve davranışları, kılık, kıyafet ve görüntüleri ile de ilgilenmiştir.

Rasulullah (as), saçı, sakalı birbirine karışmış, pejmürde bir şekilde Müslümanların dolaşmalarını istemiyor, onların temiz ve düzenli bir şekilde yaşamalarını istiyordu. Nitekim Rasulullah (as), saçı sakalı birbirine karışmış bir halde yanına gelen adama, eliyle işaret ederek saçını düzeltmesini istemiş, adam bunun yapıp geldikten sonra da şöyle demiştir: “Şu hal, sizden birinizin, tıpkı şeytan gibi başı(ndaki saçlar) karmakarışık vaziyette gelmesinden daha hayırlı değil mi?” buyurmuştur. (Kütübü Sitte, Hadis no: 2112, ziynet)

Rasulullah (as), sorumlu olduğu toplum fertlerinin, tertipli ve düzenli olmasını, giyim kuşamlarında itici ve dikkat çekici bir şekilde dolaşmalarını istememiştir. Bu nedenle dikkat çekici, bozuk bir şekilde giyinen, saçı başı dağınık olan kişileri uyarmış, olmaları gereken hali onlara söylemiştir.

Rasulullah (as), Ciirrane’de iken umre için ihrama girmiş, sakal ve saçını sarıya boyamış, üzerinde zaferan (safran) lekeleri bulunan bir cübbe giymiş bir adam gelir ve ona: “Ey Allah’ın Rasulü, şu gördüğün vaziyette umre için ihrama girdim” der. Rasulullah (as) ona: “Şu cübbeyi çıkar, sarı boyayı da yıka, umrede iken Hac’da yaptığını yap” buyurmuştur. (Ebu Davud) (Kütübü Sitte, Hadis no: 2112, ziynet)

Rasulullah (as), kendileri temiz, bakımlı giyindikleri gibi sahabe de aynı şekilde temiz ve bakımlı olmuşlardır. Rasulullah (as), ihrama girmek istediği zaman koku sürdüğü, saçlarını yağladığı konusunda onlarca rivayet vardır.

Bir gün, saçı, sakalı dağınık bir kişi, Rasulullah (as)’ın meclisine gelir; Rasulullah (as): “Bunun bir yağı yok mu ki onunla saçını düzeltsin” buyurur. (Irakî, Tahricu ahadisi’l-İhya,1/142)

Aynı şekilde birbirine zıt rivayetler olmakla beraber İbnu Ömer (r. anh) de, sakalını sufra denen sarı boya ile boyar ve derdi ki: “Ben, Rasulullah (as)'ı gördüm, sakalını bununla boyamıştı, en çok sevdiği boya da bu idi; bununla elbisesini boyadığı da olurdu.” (Ebu Davud, Libas, 18, 4064)

Rasulullah (as)’ın en yakın sadık arkadaşı Hz. Ebu Bekir (r.anh) ile Rasulullah (as)’ı çok seven Hz. Ömer (r.anh)’ın da kına ve keten ile saçlarını boyadıkları konusunda rivayetler bulunmaktadır.

Yukarıda kaynaklar gösterilerek belirtildiği üzere Rasulullah (as), idare ettiği toplumun düzenli ve bakımlı olmalarını istemiş, bunun için onların saç, sakal, kılık kıyafetleri ile yakından ilgilenmiştir. Tamamen toplumsal bir görünüm ve düzen olan bu durumu, dindenmiş gibi gösterip farzlar, helal ve haramlar ihdas etmek, Allah ve Rasulü üzerine iftira atmaktan, haddi aşmaktan başka bir şey değildir.

Sakala farz, kesilmesine haram diyenler

Kur’an ve Sünnette, sakal ile ilgili dini bir hüküm bulunmadığı halde sakala dini bir kılıf giydirip bırakılmasını farz, kesilmesini haram olarak addedenler, İslâm’ın temel esaslarını bilmekten mahrum, mezheplerini din edinen mezhepçilerden başkaları değildir.

Şafiî'ye göre sakal sünnettir, kesimi ise sadece tenzihen mekruhtur. Hanefi'de ve diğer iki mezhepte ise hüküm farklıdır; sakalı bıraktıktan sonra kesmek, tahrimen mekruhtur. Yalancı müfteriler, mezhep imamları olarak kabul ettikleri kişilerin görüşleriyle bile tatmin olmamış, imamlarının mekruh dediği sakal kesmeye haram demişlerdir.

Günümüzde mezheplerini din edinenler, mezheplerinin görüşünü bilmeden, sonradan ortaya çıkan mezhep âlimi dedikleri kişilerin görüşlerini savunarak sakalı farz, kesilmesini harama kabul etmişlerdir. Bunların durumu tıpkı Tevbe suresi, 31. ayetinde belirtilen, ruhbanlarını ve âlimlerini ilah edinenlerin duruma benzer.

“Âlimlerini ve din adamlarını Allah'tan başka rabler edindiler ve Meryem oğlu Mesih'i de! Tek İlah olan Allah dışında ibadet etmeleri emredilmemişti. O'ndan başka ilah yoktur. O, onların ortak koştukları şeylerden yücedir.” (Tevbe, 31)

Mezheplerin din haline getirildiği bir dönemde yaşamış olan, İmam Ebu Hanife (r.aleyh) ile aralarında bin yıldan fazla bir zaman bulunan İbn Abidin Muhammed Emin (1784-1836) tarafından yazılan ed-Daru’l-Muhtar Hanefilerin din kitabında “Erkeğin, sakalını kesmesinin haram” olduğu iddia edilmiştir. Bu iddia, helal haram ihdas etmek, Kur’an’a aykırı hareket etmektir.

İmam Malik (r.aleyh)’ten 250 yıl sonra doğmuş el-Kadı Abdulvehhab (422) tarafından yazılmış Şerhu’r Risale’de, “Sakalı tıraş haram olduğu gibi müsle (bir uzvu kesme) sayıldığı takdirde kısaltmak da haramdır” denilmiştir ki bu, Rasulullah (as)’ın, “Sakallarınızı kısaltın” hadisi ile açıkça çelişmektedir.

Şafii Mezhebinde, sakalın kesilmesinin haram olduğunu iddia edenler bulunduğu gibi mekruh olduğunu da iddia edenler olmuştur. Sakal konusu, Kur’an ve Sünnete dayanmayan bir iddia olunca aynı mezhepte farklı görüşlerin ortaya atılmasına neden olmuştur.

Hanbeli mezhebi de diğer mezheplerden geri durmamış, helal ve haramlar ihdas ederek sakalı kesmenin haram olduğunu iddia etmiştir.

Kur’an ve Sünnette haram olduğu hakkında bir hüküm bulunmadığı halde mezhepler, dini kendilerine göre değiştirerek sakalı kesmenin haram olduğunu iddia etmişler, hatta öyle ki, Rasulullah (as)’ın, sakalını kısalttığı, yanlarından aldığı rivayet edildiği halde haddini daha fazla aşan Maliki Ebu’l Hasen, Şerhu’r Risale’sinde kısaltmayı da haram saymıştır. Bu kişiye göre Rasulullah (as), sakalını kısaltmakla haram işlemiştir. Dini getirene din öğretme ya da tereciye tere sayma bu olsa gerekir!

Sakal bırakmanın farz, kesilmesinin haram olduğunu iddia edeler, yüce Allah ve O’nun Rasulü değil, mezheplerini din haline dönüştürmüş mezhepçilerdir. Onlar, İslâm’ın bir hükmü olarak değil, ataları olan kişilerin ve din edindikleri mezheplerinin görüşlerinden hareketle farz ve haram olduğunu iddia etmektedirler.

Bu müfteriler, her konuda olduğu gibi sakal konusundaki yalan ve iftiralarında o denli ileri gidiyorlar ki, uydurdukları yalanlarla Rasulullah (as)’ı, çelişkiye düşürdüklerinin farkında bile değillerdir. Müfteri yalancılar, Rasulullah (as)’ın sakal konusunda hassasiyetini ispatlamak adına, Rasulullah (as)’ın, iman etmemiş Mecusilere bile sakal bıraktırmak istediğini ima edecek kadar haddi aşmışlardır.

Bu müfterilere göre Kisra'nın, Rasulullah (as)’a gönderdiği iki elçinin ikisi de sakallarını kesmiş, bıyıklarını ise uzatmışlardı. Rasulullah (as) huzuruna gelen bu adamların yüzlerine bakmak istememiş, onlara “Yazıklar olsun, size bunu kim emretti?" diye çıkışmış, onlar da “Bize bunu rabbimiz (Kisra) emretti" demişler. Bunun üzerine Rasulullah (as) şöyle buyurmuş: “Fakat Rabb’im bana sakalımı uzatmamı ve bıyığımı kısaltmamı emretti.” müfteriler, bu yalanlarına kaynak olarak (İbni Cerir et-Taberi) vermişlerdir. Rasulullah (as), “Rabb’im bana sakalımı uzatmamı ve bıyığımı kısaltmamı emretti” dediyse nerede o emredilen hüküm! Yoksa onu da bir keçi mi yedi!

Müfteriler, uydurdukları yalanlarla nasıl bir çelişkiye düştüklerini göremeyecek kadar kördürler. Bu yalancılara göre Rasulullah (as), İslâm’a davet mektupları gönderdiği kişilerin elçilerinin yüzüne bakmak istememiş, onları sakal tıraşı olmaları yüzünden azarlamıştır.

Gençliğinde, ticari nedenlerle Şam’a ve diğer Hrıstiyan memleketlerine giden Rasulullah (as), o toplumların giyim, kuşam, saç sakal durumlarını çok iyi bilen birisiydi. Bu nedenle mektup gönderdiği kişilerin nasıl bir yapıda oldukları konusunda bilgi sahibi idi ve onları o halleriyle İslâm’a davet ediyordu. Onun, karşısına gelen elçilerin yüzüne bakmak istemediği, müfterilerin yalanlarından başka bir şey değildir.

Yalancıların, Rasulullah (as)’a attıkları “Fakat Rabb’im bana sakalımı uzatmamı ve bıyığımı kısaltmamı emretti” yalanı ile Kur’an’ın eksik olduğu algısını oluşturuyorlar. Çünkü Kur’an’da, sakal ile ilgili bir hüküm bulunmamaktadır, bu durumda Rasulullah (as)’a emredilen sakal ve bıyık ile ilgili hüküm Kur’an’a konulmamış oluyor. Bu müfteri yalancılar, uydurdukları yalanlarla yüce Allah’a ve Rasulü’ne iftiralarında sınır tanımamışlardır.

Yüce Allah’ın koruyacağını vadettiği Kur’an’da, sakal ve bıyık ayetlerinin olmaması nedeniyle müfterilere göre Kur’an’da eksiklik var ve yüce Allah (cc) (hâşâ) onu korumamıştır. Ağızlarından çıkan sözün ne anlama geldiğini bilmeyecek kadar şuursuz olan müfteri yalancılar, yalan ve iftiralarında sınır tanımayacak derecede haddi aşmışlardır.

Şüphesiz Biz indirdik o zikri ve elbette biziz onun koruyucuları!” (Hicr, 9)

Recim ayetini, keçinin yediğini iddia ederek yüce Allah’a iftira atan müfteriler, Miraç hadisi ile de yüce Allah’ın, (hâşâ) kullarının halini bilmediğini iddia edip Hz. Musa (as)’ın, Hz. Muhammed (as)’a ve (hâşâ) yüce Allah’a akıl vererek emredilen elli vakit namazı beş vakite indirdiğini iddia etmişlerdir.

Rasulullah (as)’a da iftiralarında haddi aşan müfteriler, “Fakat Rabb’im bana sakalımı uzatmamı ve bıyığımı kısaltmamı emretti” yalanları ile yüce Allah’ın emrettiği sakal ve bıyıkla ilgili ayeti Rasulullah (as)’ın Kur’an’a koymadığı algısını oluşturuyorlar. Oysa Rasulullah (as), kendisine emredilen her şeyi duyurmakla emrolunmuştu. Buna göre Rasulullah (as), eksiksiz olan Kur’an’da, sakal ve bıyık konusunu da belirtmesi gerekirdi. Üstelik Allah’ın emrettiği bir hüküm, Mecusilere anlatılmadan önce o güne kadar Müslümanlara anlatılması gerekirdi.

“Ey Rasul, Rabb’inden sana indirilen şeyi tebliğ et ve eğer bunu yapmazsan, O'nun mesajını tebliğ etmemiş olursun. Allah seni insanlardan korur, muhakkak ki Allah, kâfirler toplumuna hidayet vermez.” (Maide, 67)

Cahiliyenin ve atalar dinine tabi olmanın mantığı hep aynıdır; kendi kuruntularını doğru zannederek insanları buna inandırıp yüce Allah’ın ayetlerini çarpıtarak anlamak ve anlatmak. Nitekim müşrikler de öyle yapıyorlardı. Müşrikler, kendi yalanlarını yüce Allah’a mal ederek O’nun üzerine iftira atıyorlardı.

“Onlar bir kötülük yaptıkları zaman: ‘Babalarımızı bu yol üzerinde bulduk, bunu bize Allah emretti’ dediler; de ki, ‘Allah kötülüğü emretmez, Allah’a karşı bilmediğiniz şeyler mi söylüyorsunuz!” (A’raf, 28)

“Müşrikler diyecekler ki: ‘Allah dileseydi, biz de babalarımız da şirk koşmazdık, hiçbir şeyi de haram kılmazdık.’ Onlardan önce yalanlayanlar da aynen öyleydi, nihâyet azabımızı tattılar. De ki: ‘Yanınızda bize çıkardığınız bir bilgi var mı? Siz sadece zanna tabi oluyorsunuz ve siz sadece yalan uyduruyorsunuz.” (En’am, 148)

İslâmi değerleri ve Tevhidi ilkeleri, salt insani fiziksel yapıya indirgenmesi yüzünden insanlar, Tevhidi esaslara yönelmiyor, hatta kara cahiller yüzünden İslâm’dan nefret ediyorlar. Bu kara cahiller, Kur’an’da geçen fıtrat sözünü de anlamadan sakalın fıtrattan olduğunu iddia ediyor, bu nedenle ayetlerin anlamlarını çarpıtıyorlar.

Sakalın fıtrattan olduğu iddiası

Fıtratın ne olduğunu bilmeyen cahiller, sakalı kesmenin fıtratı değiştirmek olduğunu iddia etmektedirler. Fıtratın ne olduğu bilinmeden, her şeyi dini bir eksende açıklamak kişiyi doğal olarak yanlış sonuçlara götürecektir. Öncelikle fıtratın ne anlama geldiğini bilmekte fayda vardır. Çünkü bu bilinmeden Rasulullah (as)’ın “On şey fıtrattandır” sözü anlaşılmaz.

Fıtrat

Bir şeyi başlangıcında yarmak, kazmak anlamına gelen ve “fatr” kökünden türemiş olan fıtrat kelimesi, “ilk yaratılış” manasına gelir. Yani, mutlak yokluğun yarılarak içinden varlığın çıkmasıdır. Fıtrat, bu yarma sonucu ortaya çıkan ilk varlık halidir. İbn Manzur, Lisânü'l-Arab adlı eserinde “fıtrat”ı şöyle tanımlar: Yaratılış, yapı, karakter, tabiat, mizaç, Peygamberlerin sünneti, Kâlb-i selim, adetullahtır.

Sadece yüce Allah’ı tanıma değil, genel manada din ve dini hükümleri tanıma da fıtridir. İnsanın fıtratı sabit ve değişiklik kabul etmez. Rum suresinin 30. ayeti Fıtrat ayeti olarak bilinmektedir.

Fıtrat, ayrıca hilkat, tabii eğilim, hazır olmak, huy, cibilliyet, içgüdü, istidat gibi manalara da gelir. Terim olarak fıtrat: “Allah Teâlâ'nın mahlûkatını, kendisini bilip tanıyacak ve idrak edecek bir hal, bir kabiliyet üzere yaratmasıdır. “Muhyiddin İbn Arabi ise “fıtrat” sözcüğüne “bir şey üzerine yaratılmak” manası vermektedir. “Fıtrilik” fıtrat kelimesinden türetilmiştir ve fıtrata yani yaradılış maksadına uygun olan anlamına gelmektedir. (Vikipedi)

Bu tanımlara göre Rasulullah (as) fıtrat sözünü, sosyal yaşamdaki cibilliyet (ahlak, davranış, şahsiyet), içgüdü ve hazır olmak anlamları ile kullanmıştır ki o, zaten idare ettiği toplumun davranışları ve insanların kişilikleri ile yakından ilgileniyordu. Müslümanların, giyim kuşamlarında, saç ve sakallarında pejmürde bir halde olmalarını istemiyor ve onlara:

"On şey fıtrattandır; bıyığın kesilmesi, sakalın uzatılması, misvak, istinşak, mazmaza, tırnakları kesmek, parmak mafsallarını yıkamak, koltuk altını temizlemek, etek tıraşı olmak, intikhasu'l-ma (istinca yapmak)” (Müslim) uyarısında bulunuyordu.

Allah’ın yaratma kanunu Fıtrat dini

Kur’an’da geçen yüzünü “Hanif dine doğrult” ifadesi, insanın fiziksel yönelmesini değil gönülden yönelmesi anlamında kullanılmıştır.

“Öyleyse sen yüzünü, Hanif dine doğrult; Allah’ın fıtratına ki, insanları onun üzerinde yaratmıştır. Allah’ın yaratması değiştirilemez; işte dosdoğru din odur, fakat insanların çoğu bilmezler.” (Rum, 30)

Dikkat edilirse ayette, Sen yüzünü, Hanif dine doğrult;” buyurmaktadır ki bu yüz, fiziki yüz değil yön anlamındaki yüzdür, yani gönül yüzüdür.

“Görmediği Rahman’a saygılı olan, yönelmiş bir kalp getiren kimseye!” (Kaf, 33)

Bu, tıpkı Kur’an’da geçen göz ifadesine benzer; Kur’an’da kör olarak nitelendirilenler, kafa gözleri kör olanlar değil, idrak etmekten mahrum olan, gönül gözleri kör olanlardır.

“Yeryüzünde gezmediler mi ki böylece onların, onunla akledecek kalpleri yahut onunla işitecekleri kulakları olsun. Fakat bir gerçektir ki, gözler kör olmaz; ancak göğüslerin içindeki kalpler kör olur.” (Hac, 46)

“Onlardan sana bakan kimseler de vardır, fakat şayet basiretleri yoksa körleri sen mi hidayete erdireceksin!” (Yunus, 43)

Rum suresi, 30. ayette geçen Fıtrat ifadesi insanın, Rabb’ini kabullenecek bir yapıdaki yaratılışı anlamında kullanılmıştır. Nitekim ayette Sen yüzünü, Hanif dine doğrult; Allah’ın fıtratına ki, insanları onun üzerinde yaratmıştır” buyurularak insanların, Hanif din üzerinde yaratıldıkları belirtilmektedir. Bu, yüce Allah (cc), insanları, iyiye meyilli, kötülüğü reddeden bir yapıda yaratmasıdır ki, İslâm’ın temel prensibi de zaten budur.

Bu ayet, insanların, yüce Allah’ı birleyen Hanif dine dönmelerini istemekte, insanların zaten bu dine uygun yaratıldığını bildirmektedir. Ayette geçen “Allah’ın yaratması değiştirilemez; işte doğru din odur.” hükmünde, değiştirilemez olanın yaratılan insan değil din olduğu bildirilmektedir. Ancak müfteriler, Allah’ın dinini bile değiştirebilmişlerdir.

Yüce Allah (cc), insanın yaratılışından sonradan değiştiğini bildirirken bu değişimin, fiziksel olarak değil huy ve karakter olarak olduğunu, bu nedenle de o değişen insanların cehenneme gireceklerini birçok ayette bildirmektedir. Yüce Allah (cc), Kendisine kul olmaları için yarattığı insanların, nasıl değiştiklerini ve durumlarını çok açık bir şekilde bildirmektedir.

Ben cinleri ve insanları, bana kulluk dışında (bir nedenle) yaratmadım.” (Zariyat, 56)

“Andolsun Biz, insanı en güzel biçimde yarattık, sonra onu aşağıların aşağısına çevirdik.” (Tin, 4-5)

“De ki: ‘Size haber vereyim mi Allah katında cezası bundan daha kötü olanı; Allah’ın, üzerine lanet ve gazap ettiği, maymunlar, domuzlar ve tağuta itaat eder kıldığı kimse, işte onların yeri daha kötüdür ve onlar düz yoldan sapmışlardır.” (Maide, 60)

Yüce Allah (cc), insanın değişmesinin, sakal ve bıyığını keserek değil, imandan yüzçevirmesi ile olduğunu ve onların, hayvanlardan da aşağıda bulunduklarını bildirmiştir.

“Yoksa sen onların çoğunun gerçekten işittiklerini ya da aklettiklerini mi sanıyorsun! Şüphesiz onlar, ancak hayvanlar gibidir, bilakis onlar, yolca daha sapıktır.” (Furkan, 44)

Allah katında canlıların en kötüsü, şüphesiz kâfirlerdir; artık onlar iman etmezler.” (Enfal, 55)

Yüce Allah (cc), insanın değiştiğini anlamayan, anlamak istemeyenlerin, adeta beyinlerine sokarcasına gerçekleri bildirmekte, anlamamakta ısrar edenlere de örnekler vererek anlamalarını istemektedir.

“Onlara, kendisine ayetlerimizi verdiğimiz fakat onlardan çıkıp ayrılan, bu yüzden şeytana tabi olan, böylece azgınlardan olan kişinin haberini oku!

Eğer dileseydik elbette onu, onlarla yükseltirdik, fakat o, yere saplandı ve hevesinin peşine düştü, onun durumu, tıpkı şu köpeğin durumuna benzer ki, üstüne varsan da dilini sarkıtıp solur, onu bıraksan da dilini sarkıtıp solur. İşte ayetlerimizi yalanlayan toplumun durumu budur. Bu kıssayı anlat, belki düşünürler.” (A’raf, 175-176)

Yüce Allah (cc), kendisine kul olmaları için en güzel biçimde yarattığı insanların, hevalarına ve şeytana tabi olmaları sonucunda nasıl değiştiklerini, domuzlardan, maymunlardan ve köpeklerden daha aşağı bir seviyeye düştüklerini bildirdikten sonra, insanların Hanif yani Allah’ı birleyen dine uygun bir şekilde yaratıldıklarını, bu Hanif dine uymalarını istemektedir.

Fıtrat dini, yüce Allah’ı birleyen dindir; bu dine uymamak şirktir. Yüce Allah (cc), fıtrat dininin İslâm olduğunu ve kendi katında kabul edilen tek dinin o olduğunu bildirmekte, bundan sapan Kitap ehlinin Allah’ın ayetlerini inkâr ettiklerini bildirmektedir.

“Muhakkak ki Allah yanında din, İslâm’dır; Kitap verilmiş olanların ihtilafları, başka değil, ancak onlara ilim geldikten sonra kendilerinin azgınlıklarının açığa çıkmasıdır. Kim, Allah’ın ayetlerini inkâr ederse, elbette Allah, hesabı çabuk görendir.” (Al-i İmran, 19)

Şüphesiz ben Hanif olarak yüzümü, gökleri ve yeri yoktan yaratana çevirdim ve ben müşriklerden değilim!” (En’am, 79)

“Ve muhakkak yüzünü, Hanif dine doğrult ve sakın müşriklerden olma.” (Yunus, 105)

“O halde Allah'tan, geri çevrilmesi mümkün olmayan gün gelmeden önce, yüzünü dosdoğru dine doğrult, O gün (insanlar) ayrılırlar.” (Rum, 43)

Sonra sana vahyettik: ‘Hanif olan İbrahim’in milletine (dinine) tabi ol ve (o), müşriklerden olmadı.” (Nahl, 123)

 De ki: ‘Rabb’im, şüphesiz beni, dosdoğru yola hidayet etti; Hanif olan İbrahim’in sağlam dinine. O, müşriklerden değildi.” (En’am, 161)

Kur’ani bu gerçekler ortada ve azıcık aklı olanların bile anlayacağı bir şekilde ayetler açıklanmış iken bazı kimseler, bu apaçık Kur’ani gerçekleri anlamadıkları ya da anlamak istemedikleri için Allah’ın yaratma kanununu ve bunun değiştirilemeyeceği gerçeğini, insanın saçına sakalına indirgeyerek kendi bulundukları seviyeyi göstermektedirler.

Sakal bırakılabilir!

Her insan, dini bir hususiyet kazandırmadan elbette sakal bırakabilir. Bu konuda, bir farziyet bulunmadığı gibi bir haramiyet de sözkonusu değildir. Sakal, tamamen bireysel bir tercihtir; kişi, tercih etmesi durumunda sakal bırakabileceği gibi bıraktıktan sonra da dilediği şekli verebilir, ya da kesebilir. Yanlış olan, sakalı dine mal etmek ve sakal bırakmayanları küfür işlemekle suçlamaktır.

Ramazan Yılmaz: 2017.03.31

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir