KURBAN GERÇEĞİ ve BELAMLARIN KURBAN İSTİSMARI

Bir İslâm devletinin, ya da ümmetin biat ettiği otorite bir halifesinin bulunmaması, nedeniyle İslâm toplumunda kargaşa sürmekte, İslâmi kavramlar, ehil ve hatta Müslüman olmayan kimseler tarafından çarpıtılmaktadır. Müslümanlar için önemli olan günlerde bu belamlar, küfrün borazanlığını yapan televizyon kanallarına çıkartılarak konuşturulmakta, bunların kirli dilleriyle İslâmi kavramlar tahrif edilmektedir.

Aslanın olmadığı yerde çakallar ya da sırtlanlar ortalığı kaplar misali, otorite bir İslâm halifesinin olmayışını fırsat bilen çakal kılıklı müşrik, münafık, fasık ve kafir sıfatlı samiri soylu belamlar, inanan insanları saptırmak için ağız birliği yapmışçasına hep birlikte küfürlerini kusmakta, İslâmi kavramları, hatta Kur’ani gerçekleri çarpıtmaya çalışmaktadırlar.

Kur’an, Rabb’imizin de bildirdiği üzere, apaçık bir kitaptır ve akıl nimetinden mahrum olmayan, zekâsıyla arasında mesafe bulunmayan, sapıklığı ve şirki imanına bulaştırmayan her insanın anlayacağı kadar açık ve nettir. İnsanların hayatını düzenlemek için indirilen Kur’an’ın anlaşılmaz olması zaten mümkün değildir. Kullarını en iyi tanıyan yüce Allah (cc), elbette kullarının neyi nasıl anlayacaklarını çok iyi bilir ve onlara ona göre hitap eder.

Tevhidi esasları ilke edinmiş, imanına şirk bulaştırmamış, Rabb’ini razı etmeyi her şeyin üstünde tutan Müslümanlar, Rab’lerinin kendilerine bildirdiği vahyi prensiplerin ne olduğunu, kendilerinden ne istediğini çok iyi bilirler. Vahyi esaslardan hangisinin farz, hangisinin sünnet ya da müstehap olduğunu bilen Müslümanlar, belamların saptırmalarına aldırış etmeden yaşantılarını Tevhidi esaslara göre düzenlerler ve ona göre hareket ederler. Ancak İslâm ümmeti içerisinde, inandıklarını ifade etmelerine rağmen, dinlerinin kendilerinden ne istediğini pek fazla bilmeyen insanlar da bulunmaktadır. Samiri soylu belamlar, işte bu inanan insanları, dinlerinde kuşkuya düşürmek için uğraşmaktadırlar.

Farz ve sünnetin ne olduğunu kavrayamayan samiri soylu belamlar, kendi bulundukları konumu düşünmeden, geçtikleri kameralar karşısında, bu kavramlar üzerinde kılıktan kılığa girerek demagoji yapmaktadırlar. Bu kimseler, aslında kendi gayri İslâmi konumlarını meşrulaştırmaya çalışmaktadırlar.

Şu gerçek herkes tarafından iyice bilinmeli ki, İslâm nokta-i nazarında müşrik, münafık ve fasık olan bir kimse, İslâmi esaslar hakkında konuşma, Kur’ani kavramları açıklama hakkı yoktur. Çünkü yüce Kitabımız Kur’an’ı Kerim, onların İslâm’a hizmet edemeyeceklerini bildiriyor ve Allah’ın dinine ancak mü’minlerin hizmet edebileceklerini haber veriyor.

“Müşrikler, nefislerinin küfrünü göre göre Allâh’ın mescitlerini şenlendiremezler. Onların yaptıkları işler boşa çıkmıştır ve onlar, ateşte sürekli kalacaklardır.

Allâh’ın mescitlerini, ancak Allah’a ve âhiret gününe inanan, namazı kılan, zekâtı veren ve Allah’tan başka kimseden korkmayanlar şenlendirirler. Onların, doğru yolu bulanlardan olacakları umulur.” (Tevbe, 17-18)

Belamların yapacakları en hayırlı iş, öncelikle imanlarına karıştırdıkları şirkten arınmak, tevbe edip yüce Allah’a halis bir şekilde yönelmektir. Bunu yapmadan onların Allah’ın dini hakkında konuşmaları, İslâm nokta-i nazarında mümkün değildir.

İslâmi esaslara insanları davet etmek, infak yapmak ve kimi İslâmi faaliyetlerde bulunmak için egemenliği altında yaşadıkları zorba tağuti sistemlerden izin alan kimseler, imanlarına şirk bulaştırmış, şirke düşmüşlerdir. Yüce Allah (cc), nasıl iman edileceğini, ibadetin ve davetin nasıl yapılacağını çok açık bir şekilde bildirmiş, peygamberlerini, bu bildirilen Tevhidi esasların örnekliğini insanlara göstermeleri için görevlendirmiş ve iman edenlerden bu peygamberleri örnek edinmelerini istemiştir.

“Andolsun Allâh’ın Elçisinde sizin için Allah’a ve âhiret gününe kavuşmaya inanan ve Allâh’ı çok anan kimseler için, (uyulacak) en güzel bir örnek vardır.” (Ahzab, 21)

“İbrâhim’de ve onunla beraber bulunanlarda sizin için güzel bir örnek vardır; onlar kavimlerine ‘Biz sizden ve sizin Allah’tan başka taptıklarınızdan uzağız. Sizi(n taptıklarınızı) tanımıyoruz. Siz, bir tek Allah’a inanıncaya kadar sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve nefret belirmiştir’ demişlerdi. Yalnız İbrâhim’in babasına: ‘Senin için mağfiret dileyeceğim, fakat Allah’tan gelecek bir şeyi senden savamam’ demesi hariç. ‘Rabbimiz, sana dayandık, sana yöneldik. Dönüş sanadır!” (Mümtehime, 4)

Vakıf, dernek ve parti gibi kurumlar, Allah düşmanı tağuti sistemlerin izin ve icazet verdiği kurumlardır. İman eden hiçbir Müslüman, bu kurumlara üye olamaz, bu şirk kurumlarında İslâmi davet yapamaz, bu kurumların arkasına sığınarak infak edemez. Böyle şirk kurumlarına üye olmak, bu gibi yerlerde sohbet etmek, ya da yapılan sohbetleri dinlemek, bu şirk kurumlarını tasvip etmek, şirki ve küfrü desteklemek olduğundan bu kişiler, imanlarına şirk bulaştırmış olurlar.

Yüce Allah (cc), davetin nerede ve nasıl yapılacağını, çok açık bir şekilde bildirmiş, Müslümanlardan, bu bildirilenler doğrultusunda hareket etmelerini istemektedir. Yani yüce Allah (cc), dinini kullarına inzal ettiği gibi, o dinin nasıl yaşanacağının, insanlara nasıl ulaştırılacağının ve nasıl uygulanacağının da metodunu inzal etmiştir.

Yüce Allah’ın dinini, Allah düşmanı tağuti sistemlerin izin ve icazet verdiği vakıf, dernek ve parti gibi şirk kurumlarının tabelaları arkasında zillet içerisinde anlatmaya çalışmak, yüce Allah’ın indirdiği metodu eksik görmek, sırtlarının arkasına atmak ve terketmektir.

Küfrün şirk kurumları olan vakıf, dernek ve partileri sığınak yapan, bu nedenle imanlarına şirk bulaştıran kimseler, yüce Allah’ın dini ile beraber indirdiği “metodu kabul etmiyoruz, reddediyoruz” demiyorlar. Ancak bu kimseler, İslâmi esasları vahyin belirlediği ölçüler içerisinde nebevi bir metodla anlatmaları halinde bedenlerine bir zarar geleceğini düşündükleri için vahyi metodu, sözle ifade etmeseler de, terk ediyorlar. Bu ise, vahyi metodu inkârın ta kendisidir.

Şimdi denilebilir ki, kurban gerçeğini anlatacağınız bu yazıda küfrün icazetli kurumlarında olan müşrikleri neden sözkonusu yapıyorsunuz? Bu kişileri burada sözkonusu yapmamızın nedeni, bu kimselerin, kendi durumlarına bakmadan, İslâmi esaslar üzerine ileri geri konuşmaları, İslâm’ın yüce değerlerini, küfrün metodu ile karıştırarak İslâm’ı küçük düşürmeye çalışmalarıdır. Diğer yandan bu kimselerden bazıları, sözüm ona Kur’an tefsiri yaparak kendilerinin içerisinde bulundukları gayri İslâmi konumu meşrulaştırmaya çalışmaktadırlar. Bunlar, Kur’an’ı yaşamak için değil, çarpık yaşantılarına Kur’an’ı uydurmak çalışmaktadırlar.

Sözünü ettiğimiz vakıfçılardan biri olan Abdülaziz Bayındır adlı şahıs, (ve bu şahsın benzeri olan diğerleri) tağuti sistemden izinli ve icazetli olan Süleymaniye vakfında (ya da adı değişik diğer vakıflarda), insanları Tevhidi esaslardan saptırdığı/saptırdıkları yetmiyormuş gibi, şimdi de televizyon kanallarında Kurban konusunu tartışmaktadır. Hem de ne açıklama!…

Bu kişiye göre kurban kesmek farzmış, ancak bu farziyet, ümmete değil de yalnızca Rasulullah (as)’a aitmiş. Ancak bu kişi, Rasulullah (as)’a ait olduğunu iddia ettiği aidiyetin hangi ayetle bildirildiğini açıklayamıyor. Kurbanın farz olduğunu ise, bu kişi Kevser Suresine dayandığını iddia ediyor.

Kurban kesme üzerine konuşan yalnızca bu vakıfçı değildir; tağuti sistemden beslenen ne kadar samiri soylu belam varsa hepsi bu konu üzerinde ahkâm kesmekte, kimi belamlar kurbana farz derken, kimileri de sünnet olduğunu söylemekte, kimi samiri soylular ise, kurbanın olmadığını iddia etmekte, ya da dillerini eğip bükerek kurbanlık hayvanlara eziyet edildiğini saçmalamaktadırlar. İşte bu belamlardan bazılarının kurban konusundaki derin(!) görüşleri:

Tağuti zorbalığın akıl hocalarından Prof. Hüseyin Hatemi diyor ki: “Kesilen hayvanın ne kanı ne eti Allah’a erişir. O halde Kurban Bayramını kavurma şölenine çevirmeyelim. Çünkü kurban terimi Allah’a yakınlaşma vesilesidir. İlkel şartlarda koyunun kesilmesi demek değildir.” Hatemi’ye göre, kurban kesileceğine yoksullara yardım edilmeliymiş.

Tağuti sistem tarafından unvan ve maaşla ödüllendirilen Prof. Hüseyin Hatemi belamı, şeytan (aleyhillane) gibi sağdan girmekte ve “Kesilen hayvanın ne kanı ne eti Allah’a erişir. O halde Kurban Bayramı’nı kavurma şölenine çevirmeyelim.” demektedir. Bu ne demek, kurbanlarımızın etleri ve kanları yüce Allah’a ulaşmayacağına göre, o halde kurban kesmeye ne gerek var, bunun yerine fakirlere yardım edilsin. Bu tam da şeytani bir mantık, Müslümanlar arasında bu güzel kurban geleneğini kaldırmaya yönelik bir mantıktır Hatemi belamının mantığı.

Şeytanın insan cinsinden yardımcısı olan Hatemi, ebu Leheb’in karısına benzeyen odun hamalı karısı ile beraber İslâmi değerlere savaş açmıştır. Dün başörtüsünün İslâm’da olmadığını iddia ediyorlardı, bugün de kurban kesmeyi kaldırmaya çalışmaktadırlar. Ancak Hatemi ve odun hamalı karısı ile onlar gibi şeytanın insan cinsinden olan diğer yardımcılarının çabası boşadır. Tarihi süreçte onların ataları olan Samiri de onlar gibi vahyi esasları bozmaya çalışmıştı, ancak başarılı olamamıştı ve zillet içerisine düşmüştü. Samiri’nin bugünkü nesli de ataları gibi dünya ve ahirette zillet içerisine düşecekler ve cehennemde atalarının yanındaki yerlerini alacaklardır.

Tağuti zorbalığın unvan, mevki ve maaş karşılığında maşalığını yapan, Samiri soylu bir başka belam da Yaşar Nuri Öztürk’tür. Bu belam da, şeytan (aleyhillane) gibi sağdan yanaşarak diyor ki: “Kurban Bayramı yoksulların, varlıklılardan pay aldığı bir bayramdır. Hayvan kesim bayramı değildir. Hayvan kesimi yoksula pay çıkarmanın bir şeklidir. Ameliyat parası bulamayana kurban eti yerine o etin tutarı kadar para vermek Kur’an’ın ruhuna ve isteklerine daha uygun bir kurban (Allah’a yaklaşma aracı) olacaktır..”

Müslümanlardan hiç kimse, Kurban Bayramına hayvan kesme bayramı demiyor. Ancak şeytanın insan cinsinden olan bu yardımcısı da tıpkı şeytanın diğer yardımcısı Hatemi gibi meseleyi önce hayvan kesimine indirgemekte, daha sonra bunun ortadan kaldırılmasını önermektedir. Tıpkı daha önce kendi eşlerinin başörtüsüz oluşlarını meşrulaştırmak için başörtüsünün İslâm’da olmadığını iddia ettikleri gibi.

Şu bir gerçektir ki, Müslümanlar elbette fakirlere sadaka vermeyi, zekâtı ödemeyi bir ibadet olarak yerine getirirler; ancak kurban kesmenin İslâm’da ayrı bir yeri ve önemi vardır ve bu, Müslümanlar için çok önemlidir. Kurban Bayramı zamanlarında, fakirlere yardım etmeyi gündeme getiren bu belamların amacı fakirlere yardım etmek değildir; hatta fakirler umurlarında bile değildir. Onlar, bu yolla İslâm’ın bir ibadetini kaldırmaya çalışıyorlar.

Hani bu samiri soylular, Müslüman olsalar ve gerçekten İslâm için bir şeyler yapmaya çalışsalar, belki bunlar kaale alınır ve söyledikleri üzerinde durulur. Ancak bu kimseler, İslâm düşmanı Kemalist zorbalığa iman etmiş, hayatları boyunca bu zorba ve dikta rejime kulluk yapan kimselerdir. Bunlar, sihirbazların, Fir’avn’ın yanında makam elde etmek için onun şanını yücelttikleri gibi, kendilerine prof.lük unvanı, makam ve mevki veren Kemalist zorbalığı her şeyin üstünde tutan, bu dikta rejimine itaati ibadet sayan çağımız sihirbazlarıdırlar.

İslâmi değerlere ve Müslümanlara, Kemalist diktatörlük tarafından bunca zulüm reva görülürken, başörtülü yavrularımızın eğitim hakları gasp edilirken dilsiz şeytan rolü oynayan bu belamlar, İslâmi konular sözkonusu yapılırken, dam üstünde saksağan kesiliveriyorlar. Bunlara göre hayvan kesmek vahşetmiş, ilkel şartlarmış vs. ancak bu belamlar, taklit ettikleri batılı dostlarının, boğaları arenalarda vahşi bir şekilde katletmelerine ses çıkarmamaktadırlar. Müslümanlar için ibadet olan kurban kesmeyi vahşet diye küçük görmeye çalışan bu küçük adamcıklar, batılı dostlarının çağdışı vahşetlerini zevkle izlemektedirler.

Kemalist zorbalığın borazanlığını yapan medya, İslâm aleyhine ne varsa ona yer vermekte, bu İslâm düşmanlarını ikide bir televizyon kanallarında konuşturmaktadır. bu televizyon maymunlarından biri de Zekeriya Beyaz adındaki şövenist ve ateist kişidir. Kendisi Müslüman olmayan bu televizyon maymunu cahil kişi, zorba sistemin kendisine verdiği unvan için, ablak ve aptal oluşuna bakmadan ikide bir televizyon kanallarına çıkmakta, kıt aklı ile İslâmi konularda konuşmakta/konuşturulmaktadır. İzleyenlerin bol bol gülüp dalga geçtikleri, Müslümanların muhatap almadıkları bu medya maymunu şövenist, konuştukça bilgisizliğini ve cahilliğini daha net ortaya koymakta, küçüldükçe küçülmekte, hatta çukurlaşmaktadır.

İslâmi değerler konusunda, son olarak da kurban hakkında yapılan programlarda, sistemli bir şekilde sürdürülen tartışmaların amacı, öncelikle inanan insanların manevi hassasiyetlerini yok etmeye yöneliktir. İkincisi, İslâmi değerleri hafife alarak bunlarla alay etmektir. Üçüncüsü, İslâmi konu ve kavramları ayağa düşürmek, seviye ve zekâ düzeyleri sıfır noktasında olan kimseleri ön plana çıkararak bunları sürekli bir şekilde toplumun önünde tutmaktır. Dördüncüsü, (ki bu, en önemli nedendir) Müslümanların ve inanan Anadolu halkının dikkatlerini, zulüm sistemi üzerinden başka tarafa çekerek, zulüm düzenlerini daha rahat bir şekilde sürdürmektir.

Son zamanlarda küfrün borazanlığını yapan medyada, kurban konusunda yapılan sistemli saptırma çalışmalarında kurbanın önce “vacip mi, sünnet mi olduğu” tartışması başlatılmış, arkasından “kurban yerine yoksullara para verilmesi” gündeme getirilmiş, şimdi de “tavuk ya da balığın da kurban yerine geçeceği” saçmalıkları ortaya atılmıştır.

Elbet bir gün, bu zalim dikta rejiminden, İslâm’a saldıran İslâm düşmanı ateistlerden, medya maymunlarından, samiri soylu belamlardan, vakıfçı, dernekçi ve partici müşrik, münafık, fasıklardan bu yaptıklarının hesabı sorulacak, işte o gün son pişmanlıkları kendilerine fayda vermeyecektir.

Kurban Kesmenin Hükmü:

Kurban kesme konusunda İslâm toplumu içerisinde değişik görüşler vardır; kimileri kurban kesmenin vacip olduğunu iddia ederken, kimileri de müekked sünnet olduğunu söylemektedir. Günümüzde ise bazı kimseler, kurbanın farz olduğunu iddia etmektedirler. Bu iddialardan hangisinin doğru olduğunu, ancak bu kavramların açıklanması ile anlaşılabilir.

Farz:  (Arapça: الفرض), İslâmi ıstılahta farz; yüce Allah’ın, iman edenlere yapılmasını kesin bir şekilde emrettiği, Rasulullah (as)’ın bizzat kendisinin yaptığı ve Müslümanlardan da yapmalarını istediği kurallardır. Farzın yapılması zorunludur, kasti olarak yapmayanlar, farzı ameli olarak inkâr etmiş olacaklarından dolayı günah işlemiş olurlar ve imandan çıkarlar.

Farz, İki Kısma ayrılır: Farz-ı Ayn ve farzı kifaye.

Farz- Ayn: (Arapça: الواجب العيني): Mükellef  olan her Müslümanın bizzat kendisinin yapmak zorunda olduğu farzlardır. Namaz kılmak, oruç tutmak, hacca gitmek gibi.

Farz-ı Kifaye: (Arapça: الواجب الكفائي): Müslümanlardan bir kısmının yapması ile diğer Müslümanlardan sorumluluğun kalktığı farzlardır. Cenaze namazı kılmak, cenazeyi yıkamak, Kur’an’ı Kerimi ezberlemek gibi.

Sünnet: lügatte sünnet; adet, yasa, kanun, yol, süreklilik ifade eden davranış, yöntem, hayat tarzı, tatbikat, süregelen uygulama, üzerinde ittifak edilen hüküm manalarına gelir.

Kur’an’da Sünnetullah olarak ifade edilen sünnet, yüce Allah’ın yasası, her peygamber için tekrarlanan Tevhidi ilkeler ve bu Tevhidi ilkeleri inkâr edenlerin uğradıkları ceza ve gazaplardır.

“Senden önce gönderdiğimiz elçilerimizin de yasası (budur). Bizim yasamızda bir değişiklik bulamazsın.” (İsra, 77)

“Yeryüzünde büyüklük taslama(ya) ve kötü tuzak kurma(ya başladılar.) Kötü tuzak, ancak sâhibine dolanır. Onlar öncekilerin yasasından başkasını mı bekliyorlar? Allâh’ın yasasında bir değişme bulamazsın; Allâh’ın yasasında bir sapma bulamazsın.” (Fatır, 43)

“Bu, Allâh’ın öteden beri süregelen yasasıdır: Allâh’ın yasasında bir değişme bulamazsın.” (Fetih, 43)

Istılahi anlamda sünnet; Yüce Allah’ın indirdiği kuralların, Hz. Peygamber (as) tarafından uygulanma ya da açıklanma biçimine sünnet denir. Yani sünnet-i Rasulullah, vahyi esasların Rasul (as) tarafından pratize ediliş, uygulanış ve ifade ediliş şeklidir. Buna göre sünnet-i Rasulullah, din ile ilgili konuları içermektedir; Rasulullah (as)’ın dinin dışında olan konularda örneğin, ailesiyle ilgili, sosyal hayattaki ilişkileri sünnet kavramı içerisine girmez. Çünkü yüce Allah (cc), Rasulü ancak dini konularda örnek göstermiş, özel durumları ile ilgili davranışlarını bu örneğin dışında tutmuştur.

“Andolsun Allâh’ın Elçisinde sizin için Allah’a ve âhiret gününe kavuşmaya inanan ve Allâh’ı çok anan kimseler için, (uyulacak) en güzel bir örnek vardır.” (Ahzab, 21)

Ayette, Allah’ın Rasulünden alınacak örneklik, yüce Allah’ı anmaya, O’nu razı etmeye ve bunun karşılığında ahirette karşılığını ummaya yönelik bir örnekliktir. Bu da dini konuların uygulanması, yaşanması ve tebliğ edilmesiyle ilgilidir. Sünnet-i Rasulullah, Sünneti müekkede ve sünneti gayri müekkede olmak üzere ikiye ayrılır;

Sünnet-i müekkede: Hz. Peygamber (a.s)’ın devamlı olarak işleyip nadiren terk ettiği, farz olmayan amellerine Sünnet-i Müekkede denilmiştir. Fukahâ’dan bazıları ise sünnet-i müekkede’yi, Hz. Peygamber (a.s)’ın terk etmeksizin yaptığı ameller olarak ifade etmişlerdir.

Sünnet-i gayri müekkede: Hz. Peygamber (a.s)’ın bazen yapıp bazen de terk ettiği amellerdir. Bu gruba giren sünnetleri yerine getirmek sevap kazandırır, terk eden ise ceza, kınama ve azarlamaya müstahak olmaz diye tarif edilmiştir.

Bütün bu tanımlamalardan sonra kurban konusunu açıklamakta yarar vardır. Kurban kesmek farz mıdır, Sünnet midir? Yoksa yüce Allah’ı razı etmeye ve O’na yaklaşmaya vesile olan güzel bir ibadet midir?

Kurban kesmek farz mıdır?

Kurban kesmenin farz olduğunu iddia etmek, elbette mümkün değildir. Çünkü kurban kesmenin farz olduğunu iddia etmek için Kur’ani açık bir delilin bulunması gerekir. Örneğin, namaz, oruç, hac gibi açık bir ifade ile emredilmelidir. Oysa Kur’an okuyan her aklıselim insanın da rahatça anlayacağı gibi, Kur’an’da kurban kesilmesi konusunda bir emir sözkonusu değildir. Bu bir!

İkincisi: Yüce Allah’ı razı etmeye yönelik kulluk görevleri, şahsi değil, geneldir. Kurban kesmenin, Rasulullah (as)’a farz, ümmeti Muhammed’e sünnet olduğunu iddia edenlerin Kur’ani bir deliller yoktur. Kur’an’ı Kerim, mü’minleri istisna bırakıp Rasulullah (as)’a özellik ifade eden konuları açıkça bildirmiştir. Buna örnek olarak kadınları mehirsiz alma konusu verilebilir. İşte bu konudaki ayeti kerime:

“Ey Peygamber, biz, ücretlerini (mehirlerini) verdiğin eşlerini, Allâh’ın sana ganimet olarak verdiğ(i savaş esir)lerinden elinin altında bulunanları, amcanın, halalarının, dayının ve teyzelerinin seninle beraber göç eden kızlarını sana helâl kaldık. Bir de kendisini (mehirsiz olarak) peygambere hibe eden ve peygamberin de kendisini almak dilediği inanmış kadını, diğer mü’minlere değil, sırf sana mahsus olmak üzere (helâl kıldık)” (Ahzab, 50)

Ayeti kerime, çok açık bir ifade ile diğer mü’minlere değil, sırf sana mahsus olmak üzere (helâl kıldık)” buyurmaktadır. Kurban konusunda böyle açık ya da kapalı bir ifade bulunmamaktadır. Kurban kesmenin farz olduğunu iddia edenler, yüce Allah’ın üzerine iftira attıkları gibi, kurban kesmeyen Müslümanları da töhmet altına sokmaktadırlar. Rasulullah (as)’a farz, Müslümanlara sünnet olduğunu iddia edenler ise, hem Allah’a, hem Rasulullah’a iftira etmektedirler.

Üçüncüsü: Farziyet, zorunluluğu ifade eder ve iman edenlerin hepsi bu farziyeti eda etmekle mükelleftirler. Oysa kurban kesmede böyle bir zorunluluk bulunmamaktadır. Farz olduğunu iddia edenlere şunu sormak gerekir. Kurban kesmek farz ise, bu farz-ı Ayn mı, yoksa farz-ı kifaye midir? Şayet onlara göre kurban kesmek farz-ı Ayn ise, fakir zengin herkesin kesmesi gerekir. Yok eğer farzı kifaye olduğu iddia ediliyorsa, bu durumda kimi Müslümanların kesmesi ile diğer, (fakir olsun, zengin olsun) Müslümanlardan kurban kesmek sakıt olur demektir.

Görüldüğü üzere, kurban kesmenin farz olduğunu iddia edenler, düşünmeden, akıllarına geldiği gibi konuşan tutarsız kimselerdir. Ayrıca kurban kesmenin farz olduğunu ileri süren bu kimseler, yüce Allah’ın farz kıldığı gece (vitir) namazının da Rasulullah (as)’a mahsus olduğunu iddia ederek gece namazının Müslümanlar üzerindeki farziyetini inkâr etmektedirler. Bu kimseler, farz ve sünnetin ne olduğunu anlamayan samimiyetsiz ve ciddiyetsiz kimselerdir.

Kurban kesmenin, Kevser Suresi ile Rasulullah (as)’a farz kılındığını iddia edenler, Kur’an’ı anlamayan kimselerdir. Onlar, Kevser Suresinde “Nahret” ifadesinden yola çıkarak, bu iddialarını ileri sürüyorlar. Birkaç anlam ifade eden “Nahret” kelimesinin her ne kadar bir anlamı, kurban kesmek anlamına gelse de bu surede kurban ile ilgili bir hüküm olmadığı gibi, kurban kesmenin farz olduğu da emredilmemektedir. Bu surede kurban kesmenin farz olduğunu iddia edenler, farz kavramını bilmeyen, geleneksel mantıkla hareket eden kimselerdir.

Şayet kurban kesmek iddia edildiği gibi Kevser Suresinde emredilmiş olsaydı, bu durumda yüce Allah’ın emirleri konusunda çok hassas olan ve yüce Allah’ın emirlerini yerine getirmek için hayatını ortaya koyan Hz. Peygamber (as), Mekki olan bu emri alır almaz, derhal uygulardı. Üstelik böyle bir emir olsaydı, Rasulullah (as)’ı bu emri yerine getirmekte onu bundan engelleyecek bir durum da sözkonusu değildi.

Yüce Allah’ın kendisine indirdiği vahyi esasları herkesten daha çok bilen ve herkesten çok Allah’ı razı etmeyi düşünen Allah Rasulü (as), kendisine indirilen Kevser Suresini, kurban kesme diye anlamamış ve Mekke’de kurban kesmemiştir.

Kur’an’ı kerimde, kurban ile ilgili birçok ayet vardır; ancak bu ayetler, kurban kesmekle ilgili emir niteliğinde değildir. İlgili ayetlerde, kesilecek hayvanlar anlamında kullanılmakta bu hayvanların durumu açıklanmakta, yüce Allah’ın verdiği nimetlere dikkat çekilmekte ve kesmek anlamına gelmektedir.

Kur’an’ı kerimde kurban anlamına gelen ifadeler, değişik kelime köklerinden türetilmiştir. Bunlar,

1-                   ﻫﺪﻱ‎‎, harflerinden türetilen  الْهَدْيِ, büyükbaş hayvanlar,

2-                   رب , harflerinden türetilen  بِقُرْبَانٍ, yakınlık sağlamak, yaklaşmak,

3-                   بﻬ, harflerinden türetilen بَهِيمَةِ , dört ayaklı hayvanlar,

4-                   ﺒﺩ ﻥ, harflerinden türetilen وَالْبُدْنَ, deve ve sığır cinsinden hayvanlar,

5-                    ﺏﺡ , harflerinden türetilen بِذِبْحٍ, kesmek, boğazlamak,

6-                   , harflerinden türetilen وَانْحَرْ, kurban etmek, namazda elleri göğüs üstüne koymak anlamlarında kullanılmıştır.

Bütün bu açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, kurban kesmenin farz olduğu ile ilgili herhangi bir emir bulunmamaktadır. Böyle bir emrin olduğunu iddia etmek Kur’ani gerçekleri açıkça çarpıtmaktır. O halde kurban kesmenin hükmü nedir?

Kurban kesmek, Hz. İbrahim (as)’ın geleneğini sürdürmeye, yüce Allah’ı razı etmeye ve O’na yaklaşmaya vesile olan, Hz. Muhammed (as)’ın örnek hayatı olan sünnetine tabi olmayı sağlayan güzel bir amel, yüce Allah için hayırlı bir ibadettir. Bu nedenle Kurban bayramının Müslümanlar arasında çok büyük bir anlamı vardır. Bu bayramda Müslümanlar, birçok sevinci bir arada yaşarlar.

Kurban Bayramı, öncelikle Hz. İbrahim(as)’a yüce Allah tarafından Hz. İsmail (as) yerine kurbanlık bir koç ya da koyunun verilmesi nedeniyle onun hatırasını yaşatmaktır. İkinci olarak, Hz. Muhammed (as)’a tabi olmanın onurunu ve hazzını yaşamaktır. Kurbanın diğer bir anlamı da, bu bayramda ihtiyaç sahibi Müslümanlara kurban etinden verilmesi ve onların bu vesile ile et yemelerine sebep olunmasıdır. Çünkü diğer zamanlarda birçok yoksul Müslüman, et türünden besinleri yiyememektedirler. İşte bu nedenle Rasulullah (as), etrafındaki varlık sahibi Müslümanları, kurban kesmeye teşvik etmiş, bu vesile ile yoksulların et yemelerini sağlamaya çalışmıştır.

Kurban kesmek, hem fiili, hem mali ve hem de düşünsel bir ibadet ve Hz. İbrahim (as)’dan bugüne kadar süregelen güzel bir gelenek olduğu, Hz. Muhammed (as)’ın sünnetine tabiiyeti ortaya koyduğu için ancak kurban kesmekle eda edilebilir. Bunun yerine yoksullara infak etmek ya da başka bir şekilde hareket etmek mümkün değildir.

Vakıflara, derneklere ve yardım kuruluşlarına verilen paralar, kurban kesme yerine geçmez. Bu kuruluşlara para verenler, kurban kesmiş sayılamayacakları için Rasulullah (as)’ın, hadisi şerifinde ifade edildiği gibi, onun meclislerine giremeyecek kişilerden olurlar.

Kurbanı Kim Kesmeli:

Kurbanı, ya bizzat kurban sahibi kendisi keser, ya da onun vekâlet vereceği kişi kesebilir. Kurban kesme vekâletini alan kişi, mutlaka kesilecek kurbanın yanında bulunmalı ve ya kendisi kurbanı kesmeli, ya da kendisi kurbanın başında bulunması kaydı ile başka birisine kestirebilir. Kurban kesme vekâletini alan kişi, bu vekâleti başkasına devredemez, ya da kurbanın başında bulunmadığı halde başkasına kestiremez.

Bugün Avrupa’da bazı kimseler, kasaplara adlarını yazdırarak kurbanlarının kesilmesini istiyorlar. Bu kasaplar da bu listelerde bulunan kurban sayısı kadar hayvanın kesilmesi için çiftliklere sipariş vermektedirler. Kurban vekâleti alan kasaplar, ne kurban edilecek hayvanları kesiyorlar, ne de kesilirken başında bulunuyorlar. Bu nedenle bu şekilde kesilen hayvanlar kurban ibadeti yerine geçmemekte, yalnızca et için hayvan kesilmektedir.

Kurban kesmede, yüce Allah’ın rızası esas alınmalıdır; bunun dışındaki bir niyet ve amaç kurbanı ibadet olma durumundan çıkarır. “Herkes kurban kesiyor, biz de keselim,” ya da “çocuklar başkalarının gözüne bakmasın, biz de kurban keselim” gibi düşüncelerle kesilen kurbanlar, kişiye Allah’ın rızasını kazandırmaz.

“Onların etleri ve kanları Allah’a ulaşmaz. Fakat sizin takvanız O’na ulaşır. Allah onları size böyle boyun eğdirdi ki, sizi doğru yola ilettiği için O’nun büyüklüğünü anasınız. güzel davrananları müjdele.” (Hac, 37)

 

Ramazan Yılmaz: 2008.12.08

Tarafından yazılmıştır
Dada fazla: admin

Kamer Sûresi

İnkârın ne mantığı ne de kuralı vardır; inkârcılar da bu kuralsız mantıkla,...
Daha fazla oku

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir