Press ESC to close

İSLÂM'DA BOŞANMA NASIL GERÇEKLEŞİR

Talak, lugatta, herhangi bir şeyin bağını çözmek manasındadır. Istılahta talak; kadın ile erkek arasındaki bağın  çözülmesi ve evlilik ilişkisinin sona ermesidir. Talak, “ıtlak” kelimesinden türemiş olup salmak ve terketmek manasına gelir. İslam hukukuna göre, tatlik manasına bir isimdir. Tatlik de zevciyet rabıtası olan nikah bağını, usulü kaidesinde çözüp salıvermektir ki, Türkçe’de ‘boşanmak’ olarak ifade edilir: Yani evlenmiş olan kadın ve erkeğin, türlü sebeplerden dolayı birbirleriyle bir arada yaşamalarına imkân olmadığında, yek diğerinden ayrılması, birlik bağının çözülmesidir.

İslam dini, zaruret zamanında, talakı bir mahlası hukuki olarak kabul etmiş ve bu hakkı da hem zevcin (erkeğin) hem de zevcenin (kadının) eline vermiştir. Yani kadın ve erkeğin, evlilik ilişkisinin çıkmaza girdiğini gördükleri anda evlilik bağını bırakma hakları vardır.

İslam boşanmayı, ne Yahudilerde olduğu gibi olabildiğince serbest bırakmış, ne de Hrıstiyanlarda olduğu gibi daraltmış ve yasaklamıştır.

Mesela; Yahudi şeriatında bugün geçerli olan uygulamada, özürsüz olarak karısını boşamak mubahtır. Yahudi bir erkek, kendi hanımından daha güzel bir kadın görürse, hanımını özgür olarak boşayabilir; ancak özürsüz boşanma toplumda pek hoş karşılanmaz.

Yahudilere göre boşanmayı gerektiren özürler iki kısma ayrılır:

a) Yaradılıştan olan ayıplar; devamlı göz salgısı, şaşılık, ağız kokusu, kamburluk, topallık ve kısırlık gibi.

b) Ahlâki ayıplar; sert mizaçlı olmak, geveze, pis, inatçı, müsrif olmak, açgözlülük, oburluk, yiyeceklerin en güzelini aramak ye tantanayı sevmek gibi vasıflar.

Hrıstiyanlarda ise boşanma, neredeyse yasaklanmıştır. Mesela, Katolik mezhebinde, hiçbir şekilde evlilik bağını çözmek mubah sayılmaz. Ortodoks ve Protestanlarda ise, eşlerin birbirine ihaneti dışında boşanma mubah sayılmaz. Bu durumda boşanan eşler, her üç Hrıstiyan mezhebine göre başkalarıyla evlenemezler.

İslam, aile yuvasına önem vermekle beraber, boşanmayı da belli kurallara bağlı olarak kabul etmiş, ancak  boşanma hakkının alelacele kötüye kullanılmasını önlemek için de önlemler almıştır.

Aile içerisinde durumun kötüye gitmesi, eşler arasında büyük sorunların başgöstermesi ve bunun düzelmesinin mümkün görülmemesi sonucunda eşlerin bir arada yaşamalarına imkân kalmaması halinde boşanma helal kılınmıştır. Fakat bunun da en kötü bir helal olduğu bildirilmiştir. Hadisi şerifte Rasulullah(as):

“Allah katında en menfur helal boşanmaktır.” (Ahkamul Kur’an, c.2 sh 110)

“Evlenin ve (ciddi bir sebep olmadıkça) boşanmayın, zira boşanmada arz titrer.”  (Ebu Davut ibnül-Humam, Fethul Kadir. c.2 sh.22)

“Evlenin, boşanmayın. Çünkü Allah ne zevkine düşkün erkekleri, ne de zevkine düşkün kadınları sevmez.”  (ibni Adi, Muh-Eha. sh.60)

“Aile geçimsizliği şiddetlenip de ayrılık bir zaruret haline gelmedikçe, bir kadın zevcinden talakını isterse ona cennet kokusu haram olur.”  (Tecrid c.2 s.376) (Evlilik ve mahremiyetleri, sh.256)

İslâm’da, boşanmaya getirilen bu sınırlamalara rağmen, bir erkek hanımını boşamak isterse ya da bir kadın boşanmak isterse bu durumda her ikisi belli kurallara uymakla mükellef tutulmuşlardır.

“Ey peygamber, kadınları boşa(mak iste)diğiniz zaman onları iddetleri içinde boşayın ve iddeti sayın. Rabbiniz Allah’tan korkun (iddet süresince) onları evlerinden çıkarmayın, kendileri de çıkmasınlar. Ancak apaçık bir edepsizlik yapmaları durumu bu hükmün dışındadır. Bunlar Allâh’ın sınırlarıdır. Kim Allâh’ın sınırlarını geçerse, kendisine yazık etmiş olur. Bilmezsin belki Allâh, bundan sonra (iddet süresi içinde) yeni bir iş ortaya çıkarır.”  (65 Talak, 1)

Boşanmada Ölçü

Hayatın her safhasını düzenlemek üzere indirilen Kur’an’ı Kerim, talak konusuna da el atarak bu konuyu en ince noktasına kadar iman edenlere duyurmuştur. Kafalarını Kur’an’a göre programlayan ve kalplerini Kur’ani mesaja teslim edip davranışlarını ona göre düzenleyen mü’minler, talak konusunda da Kur’ani hareket etmekle mükelleftirler. Bu mükellefiyetlerini unutanları ya da hevalarına tabi olanları Kur’an, Allah’ın sınırlarını aşmakla tehdit etmekte ve Allah’ın sınırlarını aşanların ise kendilerine yazık ettiklerini bildirmektedir.

Buhari ve Müslim’de geçen bir hadisi şerifte, talakın nasıl yapılacağı, ne zaman ve ne şekilde yerine getirileceği açıkça ortaya konulmaktadır.

Hz. Ömer’in oğlu Hz. Abdullah (r.anh), Rasulullah(as) zamanında, karısını hayız halinde iken boşamıştı. Hz. Ömer bin Hattab, oğlunun bu hareketinin hükmünü Rasulullah’a sorduğunda, Rasulullah (as) şöyle cevap vermiştir:

“Oğlun Abdullah’a söyle, karısına geri dönsün, sonra kadın temizlenip tekrar adetini görüp sonra temizleninceye kadar onunla birlikte yaşasın. İkinci adetinden temizlendikten sonra dilerse aile hayatına devam etsin ve dilerse (cinsi bir surette yaklaşmaksızın) boşasın. İşte kadının iki kirlenmesi ve temizlenmesi zamanı, erkeklerin kadınları tatlik etmeleri için Allah’u Tealanın emrettiği iddet müddetidir.”

Bu tür bir boşanmanın, şer’i olup olmadığı alimlerce tartışılmıştır. Bir kısım fıkıhçılar bunun gerçek bir boşanma olduğunu, ancak bu boşanmayı yapanın günahkâr olacağını öne sürerken; diğer bir kısım fıkıhçılar, “bu boşanma, Allah’ın meşru kıldığı cinsten olmadığı ve kendisine izin verilmediği halde, sahih olduğu düşünülemez” diyerek, böyle bir boşanmanın caiz olmadığından, gerçek anlamda boşanma olmadığını iddia etmişlerdir.

Hz. Ömer (r.anh)’ın oğlu Abdullah’ın eşini boşaması şeklindeki bir boşama, gerçek bir boşama değildir. Çünkü, bu boşama istenilen ölçülere uygun değildir. Böyle bir boşanmayı yapmaya kalkışmak Allah’ın sınırlarını aşmak olur ki Allah’ın sınırlarını aşan kimse kendine yazık etmiştir.

Rasulullah(as), Hz. Abdullah(r.anh)’ın kendisine yazık etmemesi için, onun eşini boşamasını iptal ediyor. Rasulullah(as), bu boşamayı iptal etmiş, boşamanın nasıl ve ne zaman yapılacağı konusunda ölçüler vermiş ve ancak bu şekildeki bir boşamanın Allah’ın istediği şekle uygun olacağını ifade etmiştir.

Boşanma da Allah’ın emirlerinden biri olduğuna göre, diğer emirler gibi, şartlara uygun olmalıdır. Aksi halde fiil gerçekleşmez. Tıpkı oruçta, namazda ve diğer ibadetlerde olduğu gibi. Mesela oruç tutmak isteyen bir insan, tanyeri ağarıncaya, yani fecrin siyah ipliği beyaz ipliğinden ayırt edilinceye kadar yiyip içecek ve sonra oruca niyet ederek geceye kadar yiyip içmeden, cinsi münasebette bulunmadan orucunu tamamlayacaktır. İşte bu şekilde tutulan oruç, tam tutulmuş bir oruçtur. Eğer oruç tutacak olan kişi, güneş  doğuncaya kadar yer içerse ya da gece olmadan orucunu bozarsa bu kişi, oruç tutmuş sayılmaz. Eğer mü’min bir kişi, oruç tutmak isterse ancak şartlarına uyduğu sürece oruçlu sayılır. İşte boşamanın hükmü de böyledir. Ancak şartlarına uygun bir boşanma gerçek bir boşanma olabilir.

Hz. Ömer(r.anh)’in oğlu Hz. Abdullah’ın boşamasında olduğu gibi, hayızlı halde iken kadını boşamak haram kılınmıştır. Aybaşı halinde ve temiz iken kendisiyle münasebette bulunulduktan sonra, kadını boşamak haramdır. Çünkü belki bu son birleşmede kadın hamile kalır ve hamile olduğunu anlayan kadın, ya da eşinin hamile olduğunu öğrenen erkek ayrılma fikrinden vazgeçer ve bu cenin sebebiyle eşiyle yaşamaya razı olur.

Eğer kadın, temiz olur da bu temizlik halinde erkek kendisine dokunmamışsa veya hamile olduğu belli ise, bu durumda boşanma sebebinin kuvvetli bir geçimsizlik olduğu anlaşılır ki o zaman boşanma meşru olabilir.

İslâm, aile yuvasına önem verdiği gibi, bu yuvanın oluşumunu sağlayan nikah bağına da saygı gösterilmesini ister. Her önüne gelenin boşamayı diline dolamasını hoş görmeyen İslâm, nikah üzerine yemin etmeyi de haram kılmıştır. Tirmizi, Hakim ve Ebu Davut’ta geçen bir hadisi şerifte, Allah’tan başkasının adı ile yemin etmek yasaklanmış, şirk olduğu ifade edilmiştir.

“Allah’tan başkasının adı ile yemin eden şirk koşmuş olur” denilmiştir.

BoşanmanIn Nedenleri

Kur’an-ı Kerim’de, hangi nedenlerden boşanmanın zaruret haline geldiği açık bir şekilde belirtilmiştir.

Açık Edepsizlik (Zina)

Zina, İslâm’da büyük bir suç, şirkle eş anlama gelecek kadar büyük bir günahtır. Zina, aile düzenini yerle bir eden, toplumu ifsat eden, evlilik bağını hemen ortadan kaldıran büyük bir günah ve suçtur.

İslam hukuku açısından zina, kadın ve erkek için aynı ağırlıkta bir suçtur. Oysa geleneksel kültürde zina, kadın ve erkeğe göre değişmektedir. Geleneksel kültürde zina fiilini işleyen eğer kadın ise ölüm ile cezalandırılırken bu çirkin fiili işleyen erkekse neredeyse kahraman addedilmektedir.

Zina fiilinin, Müslüman bir evde işlenmesi hiçbir zaman düşünülemez. Bu fiili Müslüman’ın evine reva gören bir kadın ya da erkek, o eve layık olamaz ve derhal, hem de hiçbir hak iddia etmeden, mü’min olan eşinden boşanarak orayı terk etmelidir. Zina fiilini işleyen kadın ise bu kişi, aynı zamanda mehirden mahrum kalır. Zina yapan erkek ve kadının her ikisinin de mü’minlere nikahı haram olur.

“Ey inananlar, kadınları mirâs yoluyla zorla almanız size helâl değildir. Onlara verdiklerinizin bir kısmını alıp götürmek için onları sıkıştırmayın. Şâyet açık bir edepsizlik yaparlarsa başka. Onlarla iyi geçinin. Eğer onlardan hoşlanmazsanız, bilin ki sizin hoşlanmadığınız bir şeye Allâh çok hayır koymuş olabilir.” (Nisa, 19)

“Ey peygamber, kadınları boşadığınız zaman onları iddetleri içinde boşayın ve iddeti sayın. Rabbiniz Allah’tan korkun (bekleme süresi içinde) onları evlerinden çıkarmayın. Kendileri de çıkmasınlar. Ancak apaçık bir edepsizlik yapmaları durumu, bu hükmün dışındadır (o zaman evden çıkarabilirsiniz).” ( Talak, 1)

Zina fiili, fıkhi bütün anlaşmaları iptal eder; zina eden kişi, müşriklerle aynı kategoriye girdiğinden dolayı ancak zina eden veya müşrik olan birisiyle evlenebilir. Müşrikler, kâfir olduklarına göre kâfirlerle mü’minlerin evlenmeleri haramdır. İşte bu konudaki ilahi uyarılar;

 “Zinâ eden erkek, zinâ eden veya ortak koşan kadından başkasıyla evlenmez; zinâ eden kadın da zinâ eden veya ortak koşan erkekten başkasıyla evlenmez. Böyleleriyle evlenmek mü’minlere harâm kılınmıştır.” (Nur, 3)

“…Kâfir kadınların ismetlerini (nikâh bağlarını) tutmayın (onları salıverin ve kâfirlere katılan kadınlara) harcadığınız(mehri)i isteyin. Onlar da (size katılan kadınlarına) harcadıklarını istesinler. Bu size Allâh’ın hükmüdür. Aranızda (böyle) hükmediyor. Allâh bilendir, hüküm ve hikmet sâhibidir.” (Mümtehine, 10)

“…Bunlar Allâh’ın sınırlarıdır. Kim Allâh’ın sınırlarını geçerse, kendisine yazık etmiş olur.” (Talak, 1)

Bütün bu ilahi emirler, kâfir olan kimselerle evlenilmeyeceği gibi, müslüman iken sonradan zina eden, ya da şirke giren ve irtidat edip İslâm’dan çıkan kimseler için de geçerlidir.

Huzursuzluk Çıkarma, Fikri Anlaşmazlık

İslâmi bir toplumun, huzurlu bir ortamın oluşması için, toplumun çekirdeğini oluşturan ailenin huzurlu olması gerekir. Ailedeki huzuru ise, birbirleriyle çok iyi anlaşan eşler sağlar. Ailedeki temel direkler, dengeli değilse aile yuvası her an yıkılmaya mahkumdur.

Ailedeki huzuru ve sürekliliği sağlamak için dengesiz olan direğin tamir edilerek düzeltilmesi, düzeltilmesi mümkün değilse değiştirilerek yenilenmesi, hem aile hem de İslam toplumu açısından yararlı olacaktır.

Ailenin temel direklerinden biri olan kadın ya da erkek, eşine karşı evde huzursuzluk çıkarıyor, eşi ile aynı değerleri taşımıyor, eşinin her sözüne sözlü veya fiili olarak karşı çıkıyor, eşinin taşıdığı mesaja destek olmuyor, köstek oluyorsa ve eşini iman ettiği esaslardan döndürmeye ya da alıkoymaya çalışıyorsa bu eşten boşanmak zaruri hale gelmiş demektir. Eğer fikirlerine karşı çıkılan eş boşanmazsa bu durumda iki şık ortaya çıkar.

Birinci şık, fikirlerine karşı çıkılan eş diğer eşine aldırış etmez, yoluna devam eder. Ancak bu durumda evde huzursuzluk başgösterecektir. Huzursuzluğun başgöstermesi ile de, eğer varsa, çocuklar etkilenecek ve sonuçta bunalımlı bir nesil ortaya çıkacaktır. Bu nesil, belki de Allah’ı tanımayacak derecede dinden, imandan uzak bir nesil olacaktır. Çünkü huzursuzluk çıkaran eş, evde çocukların yanında bulunduğundan dolayı onları etkileyecektir.

Eşler arasında huzursuzluk olan bir yuvada yetişen çocuklar, istikbalde belki de dini hassasiyetlerini kaybedeceklerdir. Bu ise, İslâmi değerleri her şeyin üstünde tutan ve bu uğurda çalışan mücadeleci bir insan için büyük bir kayıp ve davasına ağır bir darbe olacaktır.

Ayrıca fikri hassasiyet taşıyan eş, evde huzurlu bir ortam bulamadığından çalışmalarında başarısız olacak veya en azından istediği seviyeye gelemeyecektir. Birbirlerinin evliyası olması gereken mü’min erkek ve kadınlar, evde bu velayeti oluşturamamışlarsa, dışarıda hiç bir zaman oluşturamazlar; yeterince iyiliği emredemez, kötülükten alıkoyamazlar. O halde Kur’an’ın emrettiği ölçüler içinde boşanmanın yapılması şart olacaktır.

İkinci şık, mü’min eş, huzursuzluk çıkaran eşinin sözüne uyup taşıdığı hassasiyetten, iman davasından ve bu uğurdaki çalışmalarından vazgeçecektir ki bu da, o eşin fasık olmasına ve dinden uzaklaşmasına neden olacaktır. Son yıllarda bunların bir çok örnekleri bulunmaktadır.

“De ki: ‘eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabalarınız, kazandığınız mallar, düşmesinden korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler size, Allah’tan, Rasulünden ve O’nun yolunda cihad etmekten daha sevgili ise o halde Allah emrini getirinceye kadar gözetleyin.  Allah fasık kavmi hidayete erdirmez.” (Tevbe, 24)

“Ey iman edenler, eşlerinizden ve çocuklarınızdan bazıları size düşmandır. Onlardan sakının..” (Tegabun, 14)

Allah yolundan alıkoymak için çalışan her kadın ya da erkek, kendi eşine düşman olduğu gibi aynı zamanda Allah’ın da düşmanıdır. Bu düşmandan sakınmanın ve korunmanın yolu, ondan uzaklaşmak yani o eşten boşanmaktır. Çünkü böyle bir eş iyi bir eş değildir. İsyankâr eşler, eğer düzelmezlerse onları boşamak en ideal yoldur.

“Allâh’ın, insanları birbirinden üstün kıldığı ve mallarından harca(yıp kadınların geçimini sağla)dıkları için erkekler, kadınlar üzerinde yöneticidirler. Bundan dolayı iyi kadınlar itâatkâr olup, Allâh’ın kendilerini  korumasına karşılık gizliyi korurlar (kocalarına aslâ ihânet etmezler). Hırçınlık etmelerinden korktuğunuz kadınlara öğüt verin, yataklarda onlara sokulmayın, onları huzursuz edin. Eğer size itâat ederlerse artık onların aleyhine başka bir yol aramayın. Çünkü Allâh yücedir, büyüktür.”  (Nisa, 34)

Eğer nasihat edilmesine, yataklarından uzaklaştırılmasına ve huzursuz edilmelerine rağmen düzelip kendilerine çeki-düzen vermezlerse onları boşamak en iyi çaredir. Ancak düzelmeleri halinde, aleyhlerinde bir yol aramak İslâm’da yasaklanmıştır.

Dünya Hayatını Ve Süsünü Allah’a Tercih Etmek

Kadın olsun erkek olsun kişi, yaratılışının temel gayesi olan Allah’a itaat (kulluk) etmek ve O’nun dini için çalışmakla mükelleftir. Yaratılışlarının şuurunda olanlar, hareketlerinin yönünü ona göre düzenlerler.

Mü’minler, yüce Allah’a kulluğu ve yüce Allah’ın rızasını hayatlarının temel gayesi olarak kabul ederler ve bütün değerlerini bu gaye uğruna verirler.

“Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.”  (Zariyat, 56)

“… Yalnız sana kulluk eder ve yalnız senden yardım dileriz….”  (Fatiha, 4)

Yaratılış gayesini unutup dünya hayatının süsünü isteyen kadınları ya da erkekleri boşamak, her iman eden Müslümanın yapması gereken bir davranış olmalıdır. Aksi halde, bu kadınlar ya da erkekler, eşleri olan o Müslüman için ayak bağı olacak ve engel teşkil edeceklerdir. Bu yüzden onlardan boşanmak, kadın iseler mehirlerini verip onları salmak en iyi yoldur.

“Ey peygamber! Eşlerine söyle: “Eğer siz, dünyâ hayâtını ve süsünü istiyorsanız, gelin size müt’a (boşanma bedeli) vereyim ve sizi güzellikle salayım. Ey peygamber kadınları! Sizden kim açık bir fuhuş (edepsizlik) yaparsa onun için azap iki kat yapılır. Bu, Allah’a göre kolaydır.” (Ahzab, 28-29)

İslâmi hassasiyetlerini yitiren, Allah’ın nizamının egemen olması için çalışmayıp dünya hayatının süsünü isteyen kadınlar ya da erkekler, Allah için çalışan davetçilerin önlerinde bir kambur, bir engeldirler. Bu engelin giderilmesi de mü’minler için bir zarurettir.

Gününü gün etmeye çalışarak dünya hayatını temel gaye olarak alanların ahirette nasipleri olmayacaktır. Çünkü yüce Rabb’imiz, dünya hayatını ve süsünü isteyenlerin ahirette nasiplerinin olmadığını bildiriyor. Ahirette nasibi olmayanın, ahirette nasibi olanlarla beraber olması söz konusu olamaz.

“İşte onlar, ahireti verip dünyâ hayâtını satın alan kimselerdir. Onlardan azap hiç hafifletilmez ve onlara hiç yardım edilmez..” (Bakara, 86)

“Kimler dünyâ hayâtını ve süsünü isterse onlara oradaki amellerin(in karşılığın)ı tam veririz ve onlar orada hiçbir eksikliğe uğratılmazlar. Ama onlar öyle kimselerdir ki âhirette onlar için ateşten başka bir şey yoktur ve yaptıklarının hepsi orada boşa çıkmıştır, amelleri hep bâtıl olmuştur!” (Hud, 15-16)

“Kim âhiret ekinini istiyorsa onun ekinini artırırız; kim dünyâ ekinini istiyorsa ona da dünyâdan bir şey veririz. Fakat onun âhirette bir nasibi olmaz..” (Şura, 20)

Dünya hayatını ve süsünü isteyenin, ahiret ekinini isteyenle hiçbir ilgisi ve ilişkisi olmayacağından, mü’min bir şahsiyetin yapacağı en güzel hareket, dünya süsünü isteyen eşini boşamasıdır. Bu boşamanın nasıl, ne zaman ve ne şekilde olacağını ise, İslâmi esaslar net bir şekilde ortaya koymuştur.

BOŞANMA SÜRECİ

Kur’an ve Sünnet’e uygun olan boşanma şekli, kişinin zifafa girmiş bulunduğu eşini, iddet müddeti içinde, ona dokunmadan bir talakla boşamasıdır.

“Ey Nebi, kadınları boşayacağınız zaman onları id-detleri içinde boşayın ve iddeti sayın…” (Talak, 1)

İddeti içinde boşamanın nasıl olacağını Rasulullah(as), Hz. Ömer(r.anh)’in oğlu Hz. Abdullah(r.anh) olayında ortaya koymuştu.

İddeti sayılarak boşamanın bir defada yapılması hem boşayan hem de boşanan için hayırlıdır. Çünkü bu arada eşlerin birbirlerine karşı duyguları yumuşar ve bir daha bir araya gelmek için talepte bulunabilirler.

“…Kocaları da bu arada barışmak isterlerse, onları geri almağa daha çok hak sahibidirler…”  (Bakara, 228)

Boşanan kadının kocasına geri dönmesi için, boşamanın Kur’ani ölçüler içerisinde, sünnet’e uygun olması gerekir. Sünnete  uygun bir boşamada izlenecek yol şudur:

1- Nisa, 34. ayetinde belirtildiği gibi bir eş, huzursuzluk çıkarıyorsa veya Ahzab, 28. ayetinde geçtiği üzere bu eş, dünya hayatını ve süsünü istiyorsa böyle durumlarda, öncelikle o eşe öğüt verilir. Allah’ın ayetleri ve yaratılış gayesi hatırlatılır.

Huzursuzluk çıkaran eş şayet erkek ise, bu durumda kadın kendisini üç ay gözetler ve üç ay sonra kocasından boşanır. Şayet huzursuzluk çıkaran eş kadınsa bu durumda kadının üç ay adet görmesi beklenir ve üç ay sonra, hamile olup olmadığı anlaşıldıktan sonra boşama gerçekleştirilir.

Üç kur (adet görme) dönemi, kadının durumuna göre uzun veya daha kısa bir zaman alabilir. Ancak bunun en az zamanı, iddet müddetlerinde olduğu gibi, üç aydan az olmamalıdır. Çünkü en az üç  aylık bir süre içinde huzursuzluk çıkaran eş, olayın ciddiyetini kavrar, hissi davrandığını anlayarak daha mantıksal davranır ve Kur’ani hareket ederek kendisine çeki-düzen verebilir, hatasını  an-layarak tevbe edebilir.

Verilen öğüde rağmen, kendisine çeki-düzen vermeyen bir kadın ya da erkek, bu yolla düzelmeyeceğini ortaya koyuyor demektir. Dolayısıyla ikinci yaptırıma başvurularak kadının ya da erkeğin düzeltilmesi, yuvanın yıkılmaması yoluna gidilir.

2- Bu ikinci yaptırım, kişinin eşini yatağından uzaklaştırmasıdır. Bunun süresini de dört aydan kısa tutmamak gerekir. Çünkü bir kadın ya da erkek ancak uzun bir süre eşinden ayrı kalırsa olayın ciddiyetini kavrar. Bu süreyi de, Hz, Ömer(r.anh)’in dönemindeki şu olayla belirliyoruz. Gerçi bu süre ölçü değil, ancak insan psikolojisinin benzerlik göstermesi bakımından önemlidir.

Bir gece vakti, Hz. Ömer(r.anh), etrafı kontrol etmek için dışarı çıktığı zaman, bir kadının şiir söyleyerek yalnız olduğunu ve kocasını özlediğini dile getirdiğini işitir. Bunun üzerine Halife, bu kadının neden böyle söylediğini soruşturduğunda, kadının kocasının uzun zamandan beri mücahitlerle olduğunu ve geri dönmediğini anlar ve kızı Hafsa’ya, bir kadının kocasından uzak olarak ne kadar sabredebileceğini sorar. Hafsa(r.anha)’nın ‘dört ay’ demesi üzerine Hz. Ömer(r.anh), hiçbir erkeği dört aydan fazla hanımından uzaklaştırmamaya karar verir.

3- Dört ay yatağından uzaklaşan kadın ya da erkek, bu süre içerisinde de düzelmezse, yine aile birliğinin korunması, yuvada huzurun tesisi için, üçüncü yaptırıma geçilir. Bu yaptırım, o eşin huzursuzluk çıkardığı zamanlarda huzursuz edilmesidir. Aile birliğinin korunmasını esas alan İslâm, bu huzursuz edilmenin nasıl ve ne şekilde yerine getirileceğini belirlemiştir.

Hz. Peygamber(as)’den rivayet edilen bir hadisi şerifte

“Sizin kadınlarınız üzerinde olan haklarınız, hoşlanmadığınız kişileri evlerinize almamalarıdır. Şayet böyle yaparlarsa, hafif olarak, şiddete başvurmadan  dövebilirsiniz. Döverken yüzüne ve tehlikeli yerlerine vurmaktan sakınmak gerekir. Çünkü maksat, terbiye etmek olup, telef etmek değildir.”

“Herhangi biriniz köleyi döver gibi karısını döver de aynı gün akşamında onunla belki cinsi münasebette bulunur.” (İmam Ahmed)

Bu dövme olayı, çeşitli şekillerde huzursuz edilen kadının, buna rağmen düzelmemesi halinde, aile birliğinin  korunması için başvurulacak son çaredir. Dövme olayı, evire çevire kötü bir şekilde değil de hafif olarak, Rasulullah (as)’ın belirttiği şekilde olmalıdır.

Dövülmesine rağmen kadın düzelmezse, işte bu durumda yapılacak iş, o kadını iddeti içinde boşamaktır. Şayet boşanmak isteyen kadın ise kocasına karşı yumuşak davranmayarak, onu cezalandırır. Evde huzursuzluk çıkaranın erkek olması halinde kadın, eşine karşı hiçbir şekilde yumuşak lık göstermez, kadınlık görevi ile beraber ev işlerini de aksatır. Kadın erkek gibi bedenen güçlü olmadığı için doğal olarak davranışlarını sertleştirecektir.

4-  Birinci talakla boşanan eş, bu süre içerisinde düzelirse ve eşi de kendisini isterse tekrar eski eşine dönebilir. Boşanan eş, döndükten belli bir müddet sonra yeniden huzursuzluk çıkarırsa, yine aynı birinci talakta olduğu gibi yaptırımlar uygulanır, düzelmezse ikinci talakı verilir. İkinci talaktan sonra yeniden eşi isterse yuvasına döner. Üçüncü defa huzursuzluk çıkarır veya dünya hayatı ve süsünü isterse bu eş, son talakı da verilerek boşanır ve bu boşanmadan sonra o kadın, başka bir kişiyle evlenmedikten sonra ilk kocasına helal olmaz.

5- Talakı verilen kadın ise, erkeğin evinden çıkartılmaz. Erkeğin evinin bir bölümünde oturtulur ve nafakası temin edilir. Evden çıkması için kadına baskı yapmak haramdır. Kadının evde kalma suresi, temizlenip talakı verildikten sonra üç aydır, eğer kadın hamile ise, bu süre çocuğu doğuruncaya kadardır. Doğuma kadar kadının geçimi erkeğe aittir.

“(Boşadığınız) O kadınları, gücünüz ölçüsünde oturduğunuz yerin bir bölümünde oturtun ve onları sıkıştır(ıp evden çıkmağa zorla)mak için kendilerine zarar vermeğe kalkışmayın. Şâyet gebe iseler, yüklerini bırakıncaya kadar onların geçimini sağlayın. Sonra sizin için (çocuğunuzu) emzirirlerse onlara ücretlerini verin ve aranızda güzellikle konuşup anlaşın. Eğer (anlaşmakta) güçlük çekerseniz (o halde) çocuğu, başka bir kadın emzirecektir.” (65 Talak, 6)

 “Anneler, çocuklarını -emzirmeyi tamamlamak isteyen kimse için- tam iki yıl emzirirler. Onların uygun biçimde yiyeceğini ve giyeceğini sağlamak, çocuğun babasına aittir…” (2 Bakara, 233)

Kocası ölen kadının evde bekleme süresi bir yıldır. Kocası vasiyet bırakarak eşinin bir yıl geçiminin sağlanmasını istemekle mükelleftir. Ancak kadın kendi isteği ile evi terk ederse, ölen üzerine bir sorumluluk yoktur. Ancak kadın istemediği sürece hiç kimse onu bu süre içerisinde evinden çıkaramaz.

“İçinizden ölüp geriye eşler bırakanlar eşlerinin, (evlerinden) çıkarılmadan bir yıla kadar geçimlerinin sağlanmasını vasiyet etsinler. Şâyet kendileri çıkarlarsa, onların, kendileri hakkında uygun olanı yapmalarında sizin için bir günâh yoktur. Allâh dâimâ üstündür, hakimdir.” (2 Bakara, 240)

Sünnet üzere olan talak tek tek verilir. Her talak için, eğer erkek birinci talaktan sonra karısını geri alırsa ikinci talak için yapacağı işlem aynıdır. Üçüncü talaktan sonra geri dönüş olamayacağından, kadın istediği erkekle evlenebilir. İkinci eşle olan evlilikten sonra yine yukarıda sayılan nedenlerden dolayı boşanma sözkonusu olursa, talakta uygulanacak işlem aynı olacaktır. Bu eş de, talakını verdiği kadının geçimini iddet müddeti süresince sağlamakla mükelleftir.

“Boşanmış kadınların uygun olan geçimlerini sağlamak korunanlar üzerine bir borçtur.” (Bakara, 241)

Boşanmada Şahidin Gerekliliği

Talakta da, tıpkı nikahta olduğu gibi, iki şahidin olması şarttır. Yani boşanacak olan eşler, Kur’ani ölçülere göre yaşayan, Kur’an’la kendisini programlayan ve adalet sahibi olan iki kişiyi bulup, bunların huzurunda boşama işlemini gerçekleştirmelidir.:

 “Sürelerinin sonuna vardıklarında ya onları güzelce (yanınızda) tutun, yahut, güzellikle onlardan ayrılın. İçinizden adâletli iki kişiyi de şahit tutun. Şahitliği Allâh için yapın. İşte içinizden Allah’a ve Son Güne inanan kimseye öğütlenen budur. Kim Allah(ın yasakların)dan sakınırsa (Allâh) ona bir çıkış (yolu) yaratır.” (Talak, 2)

İbn Kesir’in, tefsirinde ibn Cureyc’den rivayet ettiğine göre Ata, “içinizden iki adaletli şahit getirin” ayeti hakkında şöyle demişti: “Nikah, talak ve boşanan kadını geri almak, Allah’u Teala’nın buyurduğu gibi, iki adaletli şahid getirmeden ve özürsüz olarak caiz olmaz.”

Talak ve nikah eş değerli olduklarından nikahta şahitlerin bulunması nasıl şart ise, Ata’ya göre talakta da şahitlerin gerekli olduğu açık bir şekilde görülmektedir.

Hz. Ali(r.anh)’den rivayet edildiğine göre, kendisine talak konusunda soru soran bir kimseye “Allah’ın emrettiği gibi iki adaletli şahit buldun mu?” diye sordu. Adam “Hayır” deyince Hz. Ali (r.anh) “Git, senin talakın geçerli değildir” dedi.

Hafız Süyüti’nin Dürü’l-Mensur isimli tefsirinden rivayet edildiğine göre; “içinizden iki adil şahit getirin” (65/2) ayetinin yorumunda şöyle denilmiştir:

Abdullah’ın ibni Şirin’den rivayet edildiğine göre, karısını şahitsiz boşayıp sonra yine şahitsiz alan kimse hakkında bir adam İmran bin Husayn’a sordu. Bunun üzerine İmran bin Husayn, “Bu adamın yaptığı ne kötü. Karısını bid’at üzere boşadı, yine sünnete aykırı olarak tekrar aldı. Boşarken ve alırken  iki şahit bulundursun ve Allah’a istiğfarda bulunsun” dedi.

Hafız Suyuti, adı geçen eserinde, Abdurrezzak ve Abd bin Humeyd’in, Ata’dan şöyle rivayet ettiklerini nakleder: Ata şöyle demişti. “Nikah şahitledir. Talak şahitledir. Boşadığı karısını tekrar almak yine şahitledir.”

Cafer es-Sadık ise: “Her kim karısını şahitsiz boşarsa bir şey yapmış sayılmaz” demiştir.

İmamiyye’nin görüşüne göre, “talakın vaki olmasında iki adaletli şahidin bulunması gerekir. Şayet şahitler bulunmazsa talak vaki olmaz. Çünkü Allah’u Teala: “içinizden iki adaletli şahit getirin” buyurmuştur. Bu ayette, Allah’u Teala şahit getirilmesini emretmiş olup, şer’i şerifin örfüne göre emrin zahiri, vücup ifade eder. Buradaki vacipliğin zahirini müstehap olarak kabul etmek, delilsiz olarak şer’i örfün dışına çıkmaktır”.

Şu halde, şahitsiz olarak karısını boşayanın talakı geçersizdir. Bunda ısrar eden ise, yüce Allah’ın bu konuda indirdiği ayete uymadığından dolayı Allah’a karşı gelmiş sapıklık içine girmiştir.

Bid’at Üzere Yapılan Boşanma

Şartlarına uygun yapılmayan, Kur’ani esaslara ve Peygamberi örnekliğe aykırı şekilde yapılan talak, bid’at üzere yapılan talaktır. Bu talaka, üç talakı birden vermek, hayızlı halde, nifazlı ve cimada bulunulmuş iken temizlik halindeki talak şekilleri girer.

Bu talak şekilleri, Kur’ani esaslarla çatıştığından, talakı veren harama girmiş, Allah’ın hükmüne karşı çıkmış olur. Çünkü yüce Rabbimiz:  

“…Kadınlarınızın iddetlerini gözetleyerek boşayın” (65/1) buyurmuştur. İbn Aliyye, ibni Teymiyye, ibn Hazm ve ibn Kayyım gibi Kur’an’ı düstur edinen alimler bu görüştedirler. Nitekim ibn Ömer’in, hanımını hayızlı iken boşamasını Rasulullah (as) kabul etmemiş, ge-çersiz saymış ve karısına dönmesini emretmiştir. Bu emirle, yapılan talak geçersiz sayılmış ve şartları yerine getirildikten sonra boşayıp boşamamakta serbest bırakılmıştır.

Bid’i talaka, İslâmi esaslarla çatıştığından dolayı, bid’at adı verilmiştir. Nitekim Rasulullah(as): “Her bid’at dalalettir” buyurarak bu çeşit talakın aynı zamanda dalalet olduğunu ifade etmişlerdir. Yine bir hadisi şerifte Rasulullah(as):

“Üzerinde bizim emrimiz olmayan her iş reddedilmiştir.” buyurarak, bunun geçersiz olduğunu ortaya koymuştur. Mü’minler için rahmet, şifa ve hidayet olan Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruyor:

“Allâh ve Rasulü, bir işte hüküm verdiği zaman, artık inanmış bir erkek ve kadının, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah’a ve Resulüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” (Ahzab, 36)

Bu apaçık hükümlere göre, bid’i talak geçersizdir. Geçerli olduğunu iddia etmek, İslâmi esasları karıştırmak, hakkı batıla bulandırmaktır ki bu, Allah ve Rasulüne  karşı gelmek ve sapıklıktır.

Fıkh-us Sünne’de bildirildiği üzere, bid’at üzere yapılan talakın vaki olmayacağını; Abdullah bin Ma’mer, Said bin Müseyyed ve ibn Abbas’ın arkadaşlarından Tavus ortaya koymuşlardır. Ayrıca Halla b. Amr ve tabiinden Ebu Kilabe ile Hambeli imamlarından İbn Akil, Ehl-i Beyt imamları, zahiriler ve İmam-ı Ahmet de bu görüşü tercih etmişlerdir.

Kısacası bid’at üzere yapılan talak, Allah ve Rasulü’nün emirlerine muhalefet olduğundan, bu talakı yapan sapıklık içine girmiştir. Çünkü yüce  Rabb’imiz şöyle  buyurmaktadır:

“Allah’a ve Elçisine karşı gelen (onların koyduğu sınırlardan başka sınırlar koymağa kalkan)lar kendilerinden öncekilerin tepelendikleri gibi tepeleneceklerdir! Biz açık açık âyetler indirdik. kâfirler için küçük düşürücü bir azap vardır.”  (58 Mücadele, 5)

Hiçbir neden ve hiçbir gerekçe, Kur’an’a ve Peygamberi örnekliğe aykırı bir boşanmayı geçerli kılamaz, böyle bir boşamayı yapanları haklı gösteremez.

Boşanmanın Geçerliliği

Bir boşanmanın geçerli olabilmesi için, o boşanmanın İslâmi esaslara uygun olmasının yanında, talakı veren kişinin akıllı, buluğ çağına ermiş ve kendi özgür iradesi ile kasten ifade etmesi gerekir. Aşağıdaki hallerde, talak geçerli olmaz.

Zorlananın Talakı

Zorlanan kişinin kendi ihtiyari yoktur. İrade ve ihtiyar ise teklifin esasıdır. Bunlar yok olunca teklif de kalkar. Zorlanan kişi, yaptığı işten sorumlu tutulmaz. Yüce Rabb’imiz Kur’an’ı Kerim’de şöyle buyuruyor:

“İnandıktan sonra Allah’a nankörlük eden, kalbi imanla yatışmış olduğu halde (inkâra) zorlanan değil, fakat küfre göğüs açan, kimselere Allah’tan bir gazap iner ve onlar için büyük bir azap vardır.” (Nahl, 106)

Hadis-i şerifte ise Rasulullah(as) şöyle buyurmuştur: “Hata, unutmak ve zorla yaptırılan suçların cezası ümmetimden kaldırılmıştır.”

Bir çok sahabe, Maliki, Şafi, Hambeli mezhepleri bu görüştedirler.

Sarhoşun Talakı

Sarhoş, aklından yoksun olduğu için deli ve çocuk hükmündedir. Sarhoş kimse ne dediğini bilmez, sarhoşluğun etkisinden kurtulan kimse, sarhoşken söylediği sözleri hatırlamaz. Dolayısıyla sarhoş iken verdiği talak geçersizdir. Çünkü Yüce Allah (cc), sarhoşun ibadetini de geçersiz saymaktadır.

“Ey inananlar, sarhoşken namaza yaklaşmayın ki ne dediğinizi bilesiniz..”(4 Nisa, 43)

Birçok sahabe, sarhoşun talakının geçerli olmadığında birleşmiştir. Hz. Osman(r.a) da sarhoşun boşanmasına itibar etmezdi.

Şevkani şöyle demiştir: “Aklı giden sarhoşun boşamasının bir hükmü yoktur. Çünkü teklifin muhatabı olan, akıldan mahrumdur. Şari, sarhoşa verilecek cezayı tayin etmiş olup, kendi görüşümüzle bu sınırı aşarak ceza olsun diye talakının geçerli olduğunu söyleme ve neticede sarhoşa iki şekilde ceza verme hakkımız yoktur.”

Kızgın Kimsenin Talakı

Kızgın kimse, ne söylediğini düşünmeyip kendisinden çıkan sözü bilmez. Bu bakımdan talakı geçerli olmaz. Çünkü iradeden yoksundur.

Ahmed, Ebu Davut, ibn Mace ve Hakim’in Hz. Aişe (r.anha)’den rivayet ettikleri bir hadiste Rasulullah(as), “ığlak halinde boşama ve köle azad etme geçerli değildir” buyurmuştur.

“Iğlak” kelimesi kızgınlık, zorlama ve delilik hali olarak tefsir edilmiştir.

Zad-ül Mead’da ibn Teymiyye şöyle demiştir: “Iğlak kelimesinin hakikati, kişinin kalbinin kapanarak ne söylediğini bilmemesi ve konuştuğunu kastetmemesidir. Bu kimsenin kast ve iradesi kapanmıştır. Zorlananın ve delinin talakı ile sarhoşluk ve kızgınlık sebebiyle akını giderenin talakı bu kısma girer. Hatta ne söylediğini bilmeyen, söylediğinde kasıt bulunmayanın talakı da bunun gibi olup geçerli sayılmaz.”

Bu kızgınlık, ne söylediğini bilmeyecek derecede aklı gidenin kızgınlığıdır. Ne söyleyip ne kastettiğini bilen kişinin kızgınlığında ise talak vaki olur.

Bir ibret olması bakımından kızgınlık ile yapılan talaka bir örnek vermekte yarar vardır. Çünkü toplumda bu örneğe benzeyen binlerce olay vuku bulmaktadır.

 Eşine çok kızan bir çocuk sahibi gencin biri, sabah işe gitmeden önce eşine hiddetlenerek “Seni üç talakla boşuyorum” der, ancak akşam evine döndüğünde söylediklerine pişman olur. Yaptığı hatanın farkına varan genç, verdiği talakın geçerli olup olmadığını öğrenmek için mahallesindeki camide görevli namaz memuruna, verdiği talakın durumunu sorar. Kur’ani bilgiden ve İslâm’dan habersiz namaz memuru, gencin kızgınlıkla yaptığı talakın geçerli olduğunu, eşini boşaması gerektiğini söyler.

Eşini çok seven genç, bu namaz memurunun söyledikleriyle tatmin olmaz ve çevre camilerinde görevli namaz memurlarına yaptığı hatanın ve söylediği sözün durumunu sorar. Ancak sorduğu her namaz memuru kendisine, eşinin boş olduğunu, onu boşaması gerektiğini söylerler.

Geleneksel din anlayışına sahip genç, çaresiz bir şekilde eşinin boş olduğunu zannederek eşini ve küçücük yavrusunu göz yaşları içerisinde bir arabaya bindirerek babasının evine gönderir.

Bu olayı bana anlatan kişi, gencin boşadığı kadını arabasıyla götüren şofördü. “Boşanan kadın arabaya bindiğinde kadını boşayan genç ile beraber ailesinde bulunan herkes ve bütün mahalleli ağlıyordu” diyordu şoför. Şoföre Kur’an’ı açıp talak ayetlerini okudum; hayret içerisinde beni dinleyen şoför, “keşke o zaman Kur’an okusaydım ve bu ayetleri bilseydim, belki o yuvanın yıkılmasını önlerdim” diye üzüntüsünü belirtti.

İşte İslâm’dan habersiz toplumun ve din adına görevlendirilen, ancak İslâm’ı bilmeyen namaz memurlarının acı ve ibret verici durumları budur.

Yukarıdaki örnekte de görüldüğü üzere kızgınlık anında kişi, bilinçli karar vermekten yoksundur. Bu nedenle böyle bir durumda olan kişinin sarfettiği sözler, tıpkı bir sarhoşun ifade ettiği sözler gibi geçersiz ve boş olduğu için talakta hüküm ifade etmez.

Şaka Yapanla Hata Yapanın Talakı

Şaka, ciddiyetten uzak olduğu için şaka ile yapılabilecek her akit fasittir. Şakada azim söz konusu değildir. Bu nedenle şaka ile yapılan talak geçersizdir. Çünkü, yüce Allah (cc) şöyle buyuruyor:

“Şayet boşamaya kararlı (azimli) iseler, bilsinler ki Allah şüphesiz işitir ve bilir.”  (Bakara, 227)

Talak, niyete ve kararlı olmaya muhtaç bir iştir. Şaka yapanın ise, boşamaya ne azmi ne de niyeti vardır.

Buhari’nin ibn Abbas’tan rivayet ettiğine göre, “şüphesiz talak bir ihtiyaçtan dolayı yapılır” buyurulmuştur.

Gerçi senedi hakkında ihtilaf olan ve Tirmizi’nin hasen, Hakim’in sahih kabul ettiği bir hadis-i şerifte şöyle buyuruluyor:

“Üç şey vardır ki, bunların ciddisi ciddi, şakası da ciddidir. Bunların birincisi nikah, ikincisi boşanma, üçüncüsü de bir adamın boşamış olduğu karısına tekrar dönmesidir.”

Bu hadiste dikkat edilirse, fiil söz konusudur. Yani bu sayılan durumlarda eylem yapılmıştır, şakayı aşmıştır. Bizim kastettiğimiz sözle yapılan şaka ve bu şaka sonucunda kadının evi terk etmesidir.

Hataen yapılan talaka gelince; bu kimse söylediği sözle talakı kastetmemiş, sadece ağzından hataen bu kelime çıkmıştır. Ancak şurası da bir gerçektir ki, talak konusu şaka ve eğlenceye alınamaz.

Dalgın ye Unutan Kimsenin Talakı

Dalgın ve unutanın talakı, hata ve şaka yapanın talakı gibidir.

Şaşkın Kimsenin Talakı

Şaşkın kimse, kendisine isabet eden ani bir olay karşısında ne söylediğini bilmeyen kimsedir ki, bu olay onun aklını giderir ve fikirlerini saptırır. Deli, bunak ve baygın kimsenin talakı vaki olmadığı gibi bunun da talakı vaki olmaz. Yine bunun gibi aklına yaşlılık, hastalık veya ani bir musibetten dolayı bir noksanlık gelen kimsenin talakı da geçersizdir.

KADININ BOŞANMA HAKKI

İslâm’da kadın ve erkek, sorumluluklar karşısında eşit tutulmuştur. Aile yuvasının kurulmasında ve sürekliliğinin sağlanmasında da kadının ve erkeğin birbiri üzerinde hakları ve karşılıklı sorumlulukları vardır. Yüce Rabb’imiz şöyle buyuruyor:

“…Erkeklerin kadınlar üzerinde bulunan hakları gibi, kadınların da erkekler üzerinde hakları vardır. Erkeklerin, kadınlar üzerinde(ki hakları), bir derece fazladır. Allâh azizdir, hakimdir.”  (Bakara, 228)

“Allâh, insanları birbirinden üstün kıldığı ve mallarından harca(yıp kadınların geçimini sağla)dıkları için erkekler, kadınlar üzerinde yöneticidirler.”  (Nisa, 34)

“Eğer (karı-kocanın) aralarının açılmasından endişe duyarsanız, erkeğin âilesinden bir hakem ve kadının âilesinden bir hakem gönderin. Bunlar uzlaştırmak isterlerse, Allâh onların arasını bulur. Çünkü Allâh (her şeyi) bilendir, haber alandır.”   (Nisa, 35)

Burada dikkat edilirse, kadın ve erkek eşit haklara sahiptirler, ancak erkek, aile sorumluluğunu yüklenmesi ve ailenin nafakasını temin etmek için sürekli dışarıda çalışması, her çeşit tehlikeyi göğüslemesi nedeniyle, bir derece üstün olup yönetici durumundadır. Bunun dışında, her halükârda eşitlik söz konusudur.

“Rab’leri onlara karşılık verdi: ‘Ben, sizden erkek kadın, hiçbir çalışanın işini zayi etmeyeceğim hep bir-birinizdensiniz…”  (Al-i İmran, 195)

“İnanan erkekler ve inanan kadınlar, birbirlerinin velisidirler. İyiliği emrederler, kötülükten menederler, namazı kılarlar, zekâtı verirler, Allah’a ve Elçisine itâat ederler. İşte onlara Allah rahmet edecektir. Allâh dâimâ üstündür, hakimdir.”  (Tevbe, 71)

“Allâh ve Resulü, bir işte hüküm verdiği zaman, artık inanmış bir erkek ve kadının, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah’a ve Resulüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.”  (Ahzab, 36)

Yukarıdaki ayetlerden de anlaşılacağı üzere, kadın da tıpkı erkek gibi Allah’a karşı sorumludur. Bu sorumluluğu dolayısıyla da şer’i şerifin bütün emirlerine uymakla mükelleftir. Bu mükellefiyet, dini konularda olduğu gibi sosyal hayatta söz sahibi olma konusunda da geçerlidir.

Kadınlar, mükellefiyetlerini yerine getirirlerken, her konuda iman ettikleri esaslardan hareket etmek zorundadırlar. Bu nedenle hiçbir konuda, hoşuna gitmiyor diye Allah’ın ayetlerini ve Resulün sünnetini ihmal edemez, karşı çıkamaz. Çünkü karşı çıkması halinde sapıklığa düşeceğini bilir.

Bir kadın, hoşuna gitmiyor diye tesettürden kaçamaz, Allah’ın dinini yaşamaktan ve anlatmaktan geri duramaz. Kur’an ve Sünnet’te var olan hükümleri kendi hevasına göre değiştirip karşı çıkan kadın, Kur’ani ifadeyle sapıtmış sapıklığa düşmüş demektir. Bu sapıklıktan ancak tevbe ederek kurtulabilir.

İslâm’da erkeğin boşama hakkı olduğu gibi kadının da boşama hakkı vardır ve boşanma şartları vuku bulduğunda kadın bu hakkını kullanarak eşinden ayrılabilir.

Bir kadının hangi hallerde boşanacağını Kur’an’ı Kerim ortaya koymuştur. Bir kadın aşağıdaki hallerde boşanmasını isteyebilir ve bu isteği şeri hiçbir engelle karşılaşmadan yerine getirilir.

Birincisi

İkincisi  erkek, üzerine düşen erkeklik görevini ifa edemezse bu durumda da kadın boşanmasını talep edebilir.

Hz. Aişe(r.anh)’dan rivayete göre Kurzi Rifaa’nın karısı (Temime) Rasulullah’a gelerek: “Ya Rasulullah Rifaa beni boşamıştı (ve üç talakla) talakı kat’i kılmıştı. Sonra ben de Kurzi Abdurrahman bin Zübeyr ile evlenmiştim. Fakat Abdurrahman’ın erliği şu elbise saçağı gibi(gevşek)dir. (Erlik vazifesi göremiyor)” diyerek boşanmasını talep etmiştir.

Üçüncüsü

Dördüncüsü

Bunun dışında kadın, herhangi bir nedenden dolayı evde huzursuzluk çıkararak ikide bir boşanmasını talep edemez veya talakı bir koz olarak erkeğe karşı kullanamaz. Böyle yapan kadınlar, Rasulullah (as)’ın diliyle kınanmışlardır.

“Zorlayıcı bir sebep olmadan kocasından boşanmak isteyen bir kadına cennetin kokusu haram olur.” (Ebu’Davut, Tirmizi, Et Tergib c.3s.83)

“(Makul ve meşru bir sebep olmaksızın) zevcelerinden ayrılmayı ve boşanmayı isteyen kadınlarla (gönlünü başka birine verdiği için kocalarından nefislerini ve muhabbetlerini) nezi’eden, kesen zevceler münafıkların ta kendileridir.” (İslâm’da Evlilik ve Mahremiyetleri s.369)

“Evleniniz, şer’i bir özür olmadıkça boşanmayınız. Çünkü Allahu Teala zevklerine düşkün olan ve başkalarıyla evlenmek için hemen boşanan erkeklerle kadınları sevmez”   (Tabarani)

“Evlenin ve ciddi bir sebep olmadıkça boşanmayın. Zira boşanmadan arz titrer.” (Muhtar’ul Ehadis s. 60)

Bütün bunlar da gösteriyor ki kadın, önemli bir sebep olmadıkça boşanmasını talep edemez. Etmesi durumunda kınananlardan olur. Meşru bir sebeple, boşanmasını isteyen kadının talak şartları da erkeğin talak şartları gibidir. Ancak boşanmak isteyen bir kadın, kocasının kendisine verdiği mehiri iade etmek zorundadır. Çünkü, boşanmayı talep eden kendisidir. Fidyenin miktarı kocanın kendisine verdiği miktar kadardır. Ayet-i kerimede kadının fidye verebileceği beyan edilmektedir:

“Eğer erkek ve kadının, Allâh’ın sınırlarında duramayacaklarından korkarsanız, o zaman kadının (ayrılmak için) verdiği fidye(hakkından vazgeçmesin)de ikisine de bir günâh yoktur…”  (Bakara, 229)

Bir gün Sabit b. Kays’ın karısı, Rasulullah(as)’a gelerek, Sabit’ten ayrılmak istediğini söyler. Rasulullah(as), Sabit’ten ne aldığını sorması üzerine, bir bahçe olduğunu öğrenir ve bahçeyi iade etmesini, Sabit’e de bahçesini kabul ederek karısını bir talakla boşamasını buyurur.

İşte kadının talakını istemesi budur. Bunun dışında talak talep etmek Allah ve Rasulüne karşı gelmektir ki sonu felakettir (58/5).

Talak konusu üzerinde bu denli geniş duruşumuzun nedeni, bu konudaki yanlış anlamalardan kaynaklanmaktadır. Toplumsal kültürde, nikah konusunda -evlenecek kişinin inancının araştırılması dışında- pek fazla bir farklılık yok iken, talak konusunda baştan sona kadar yanlışlar, bid’at ve hurafeler doludur. Bu kültürde, evli bir kişinin, içinde bir şey bulunmayan bir tencere ya da bir kap için; “bu boştur” demesi eşinin boşanmasına sebep gösterilmiştir.

Bir diğeri de, evli bir kişinin eşine şaka yoluyla “bak seni boşarım” ya da “başka biriyle evlenip senden boşanacağım” demesi boşanma sebebi sayılmıştır.

Bu konuda başka bir yanışlık da, evli kişinin “üçten dokuza kadar benden boşsun” ya da “Seni üç talakla boşarım” gibi ifadeyi  sarf etmesiyle eşinin kendisinden ebediyen boşanacağına inanılmasıdır.

Yukarıda verdiğimiz üç örnek dışında bu tür ifadeleri çoğaltmak mümkündür. Ancak vereceğimiz tüm örnekler, tıpkı verdiğimiz bu örneklerde olduğu gibi, hepsi Kur’an ve Sünnet esasıyla çelişmekte, zıt düşmektedirler.

Talak konusunda yapılan bütün bu yanlışlıkların temelinde, toplumun Kur’an ve Sünnet gerçeğinden uzaklaşması yatmaktadır. Bu yanlışlıkların giderilmesi ise, her konuda Kur’an ve Sünnet gerçeğini bilmekle mümkündür.

Sonuç olarak, Kur’an gerçeğinde hareket edildiğinde ne itikadi bozukluklar, ne ameli çarpıklıklar ve ne de bir sürü sapıklıklar ve yanlışlıklar ortaya çıkar. Çünkü Kur’an, doğruların ana kaynağı ve kendisine tabi olanları hidayete ulaştıran yegâne kılavuz, Sünnet de Kur’ani doğruları pratize eden en doğru davranış ve yoldur.

“(Ey insanlar), Rabbinizden size indirilene uyun ve O’ndan başka velilere uymayın. Ne kadar da az öğüt alıyorsunuz!”   (A’raf, 3)

“Gerçekten bu Kur’un da en doğru yola iletir ve iyi işler yapan mü’minlere, kendileri için büyük bir ecir olduğunu müjdeler.”     (İsra, 9)

“Şüphesiz bunda kulluk eden kimseler için yeterli bir öğüt vardır.” (Enbiya, 106)

“Kim(ler) Allah’a ve Resulüne itâat eder, Allah’tan korkar, O’(nun azâbı)ndan korunursa işte kurtuluşa erenler onlardır.”  (Nur, 52)

Ramazan Yılmaz: 2012.10.05

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir