İNKÂRCILARIN PEYGAMBER DÜŞMANLIĞI

Başlığa bakınca Peygamber (as)’a düşmanlık yapanların, onu kabul etmeyenlerin, ateistler, Hrıstiyanlar, Yahudiler ya da Mekke müşrikleri olduğu zannedilecek! Oysa Peygamber (as)’ı kabul etmeyenler, ona düşman olanlar, ne yazık ki, günümüzde Peygamber (as)’ın tebliğ ettiği Kur’an’a iman ettiklerini zan ve iddia eden kimselerdir. Bunlar, her vesile ile Rasulullah (as)’a karşı adeta kinlerini kusuyorlar ve ondan söz ederlerken sıradan bir kişiden söz eder gibi önemsemiyorlar. Bunlar, küfürlerini açıkça izhar eden  mealci grubu diye bilinen kimselerdir.

Peygamber (as)’a, düşmanlık yapan ikinci bir grup da, hiç kuşkusuzdur ki, onun Tevhidi mücadelesini, tebliğ ettiği Kur’an’ı bilmeyen, zır kara cahil kimselerdir. Bunlar, Rasulullah (as)’a karşı düşmanlıklarını, münafıkça bir tavırla ortaya koyuyorlar. Rasulullah (as)’ı savunuyor görüntüsü vererek ona en büyük düşmanlığı yapıyorlar.

Mealci grup, Rasulullah (as)’ı, adeta bir kaset gibi görmekte ve Rasulullah (as)’ın, ayetleri söyledikten sonra ağzını kapattığını zannetmekte ya da onu, bir postacı gibi algılamaktadırlar. Bu sakat anlayışa göre Rasulullah (as), ilahi mektubu vermiş, işi birmiştir. 1980’li yıllarda bu sakat düşüncede olan ve Rasulullah (as)’ın postacı olduğunu iddia eden kimselerlede bu konu tartışılmıştır. Oysa Rasulullah (as), bir Elçi olduğu gibi aynı zamanda da getirdiği mesajdan sorumlu olan ve ona teslim olanların yani Müslümanların ilki olan biridir. Halbuki postacılar, taşıdıkları haberin içeriğinden sorumlu değildirler.

“De ki: ‘Bana dini yalnız Allah’a halis kılarak, O’na kulluk etmem emredildi ve bana müslümanların ilki olmam emredildi. De ki: ‘Ben, Rabbime isyan edersem, büyük bir günün azabından korkarım.’ De ki: ‘Ben, dinimi yalnız Allah’a halis kılarak O’na kulluk ediyorum." (Zümer, 11-14)

Bunlar, kendileri, yarım yamalak bilgileri ile okudukları bir ayetin meali üzerinden sayfalarca yazı yazar ve saatlerce konuşurlar iken, getirdiği ilahi mesaja teslim olan Rasulullah (as)’ın, bu konuda hiçbir söz söyleme hakkının bulunmadığını zannetmektedirler. Bunlar, ondan gelen hadisleri, “hadislere sonradan katılmalar olmuş” diyerek  uydurma hadislerle beraber Rasulullah (as)’ın sahih sözlerini ve hatta bizzat Allah Rasulünü reddetmektedirler.

İnkârcı grup, bilinçli bir şekilde Rasulullah (as)’ı inkâr etmekte, ancak okuduklarını iddia ettikleri Kur’an’ın, Allah’ı kabul edip rasullerini inkâr edenlerin gerçek kâfir olduklarını bildirdiğini bile anlamaktan mahrumdurlar.

Yüce Allah (cc), Kendisinin verdiği hükmü en güzel şekilde yağayan Rasulünün örnekliğinin, mü’minler için bağlayıcı olduğunu ve bunu esas almayanların, Kendisine ve Rasulüne karşı gelmiş sapıklar olduklarını bildirmiştir.

Allâh ve Resulü, bir işte hüküm verdiği zaman, artık inanmış bir erkek ve kadının, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur; kim Allah’a ve Resulüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” (Ahzab, 36)

Allah Rasulünün örnekliğini esas almayan Rasul inkârcılarını Kur’an, gerçek kâfirler olarak tanımlamaktadır. Bu inkârcı kimseler, Kur’an da okusalar, belli ibadetleri de yapsalar, Rasulullah (as)’ı, en güzel örnek olarak kabul edip onun örnekliğini hayatlarında yaşamadıkları sürece iman etmiş olamazlar.

“Onlar ki, Allah’ı ve elçilerini inkâr ederler, Allah ile elçilerinin arasını ayırmak isterler, ‘Kimine inanırız, kimini inkâr ederiz’ derler; bu ikisinin (imanla küfür) arasında bir yol tutmak isterler; işte onlar gerçek kâfirlerdir. Biz de kâfirlere alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır.” (Nisa, 150-151)

Hangi nedenle olursa olsun, Rasulü inkâr etmek de, onu ilah derecesine getirmek de küfürdür. İnkârcılar, Kur’an’da bildirilen Rasulü, olduğu gibi kabul etmedikçe ifrat ve tefritten, küfür ve şirkten kurtulamazlar. İman etmek, vahyin belirlediği esaslara bağlı olmak ve bu esasları hiçbir şekilde değiştirmeden kabul etmektir.

Diğer Sünnet edebiyatı yapan grup ise, cehaletlerinden dolayı tanımadıkları Allah Rasulünü, adeta ilahlaştırmakta ve onun ağzından çıkan ya da onun adına uydurulan her şeyin ayet olduğunu iddia etmektedirler. Bu kimseler, Kur’an’ın, Rasul (as)’ın ağzı ile kul olduğunu bildirmesini bile bilmecek kadar cahildirler.

“De ki: ‘Ben de sizin gibi bir insanım; İlahızın bir tek İlah olduğu bana vahyolunuyor. Kim Rabbine kavuşmayı arzu ediyorsa iyi iş yapsın ve Rabbine ibadete hiç kimseyi ortak etmesin.” (Kehf, 110)

Bu cahiller, Kelime-i şehadeti ifade ederlerken söyledikleri, “Muhammed, kul ve Rasuldur” sözünü bile anlamaktan mahrumdurlar. Kul olma, beşeri özelliklerle mücehhez olmaktır ki, Rasulullah (as), bir kuldur ve bu kul, aynı zamanda Allah’ın Rasulüdür. Biz Müslümanlar için Rasulullah (as), yüce Allah’a karşı sorumlu  bir kul ve yüce Allah (cc) tarafından seçilerek gönderilen bir Rasuldur.

Rasulullah (as), hevasından konuşmaz mı?

Kur’an, rasullerin de insan olduklarını, bu nedenle zaman zaman hatalar yaptıklarını, ancak kendilerine doğru olanın ne olduğunun yüce Allah (cc) tarafından bildirildiğini haber vermektedir. Hz. Muhammed (as) da, kimi hata denilebilecek yanlışlar yapmış ancak anında yüce Allah (cc) tarafından ya doğrudan ya da Hz. Davut (as) ve Hz. Yunus (as) gibi peygamberler örnek verilerek uyarılmıştır.

“Yûnus da gönderilen elçilerdendi; dolu gemiye kaçmıştı, (gemide) kur’a çekti, yenilenlerden oldu; kendi kendisini kınarken (denize attılar) balık onu yuttu. Eğer tespih edenlerden olmasaydı, (İnsanların) yeniden diriltilecekleri güne kadar balığın karnında kalırdı.” (Yunus, 137-144)

“Zünnûn’u da an; zira (kavmine) kızarak gitmişti, bizim kendisine güç yetiremeyeceğimizi, sanmıştı; nihayet karanlıklar içinde: ‘Senden başka ilah yoktur, Senin şanın yücedir, ben zalimlerden oldum!’ diye yalvardı.” (Enbiya, 87)

“Sen, Rabb’inin hükmüne sabret, balık sâhibi (Yunus) gibi olmaani o, sıkıntıdan yutkunarak seslenmişti; eğer Rabbinden ona bir nimet yetişmeseydi, yerilerek çıplak bir yere atılırdı, fakat Rabbi onun duasını kabul etti de onu salihlerden yaptı.” Kalem, 48-50)

“(Davud) dedi ki: ‘And olsun senin, koyununu kendi koyunlarına katmak istemekle sana zulmetmiştir; zaten ortakların çoğu birbirine zulmederler, yalnız inanıp iyi işler yapanlar bunun dışındadır ki, onlar da ne kadar azdır!’ Davud, (bu hükümle) kendisini denediğimizi sandı da Rabbinden mağfiret diledi, eğilerek secdeye kapandı ve tevbe edip döndü. Biz de ondan bunu affettik, yanımızda onun bir yakınlığı ve güzel bir geleceği vardır.” (Sad, 24-25)

Peygamber de olsalar, beşer oluşları nedeniyle, rasullerin de, kimi zaman bazı konularda kendi iradeleri ile hareket ettikleri Kur’an’da bildirilmiştir. Hz. Muhammed (as) da Rasul oluşu yanında aynı zamanda bir beşerdi. Bu yüzden zaman zaman bazı konularda ayetler dışında kendisi de bazı şeyler söylemiş ya da kimi hareketlerde bulunmuştur. O, sürekli olarak tebliğ ettiği Kur’an doğrultusunda konuşmuş, hareket etmiştir. Ancak çok az da olsa bazen de isabet etmediği hususlar olmuştur.

Kur’an, Hz. Muhammed (as)’ın, kimi konularda kendi iradesi ile hareket ettiğini, daha iyi tebliğ etme, daha çok insan kazanma ve insanları kırmama adına hareket ederken kimi zaman hatalar da yaptığı ve bu nedenle uyarıldığını bildirmektedir. Ancak onun bu davranışları bilerek yapılan söz ve hareketler değil, daha güzel şeyler yapma adına olmuştur.

Rasulullah (as)’ın kendi duyguları ile hareket ettiği ve yüce Allah (cc) tarafından uyarıldığı hususlardan birkaç tanesi ile ilgili ayetler:

1- Rasulullah (as)’ın âmâ geldiğindeki tavrı,

“Suratını ekşitti ve döndü, âmâ geldi diye! Ne bilirsin belki o arınacak yahut öğüt alacak da, öğüt kendisine yarayacaken kendisini müstağni görene yöneliyorsun; onun arınmasından sana ne! Ancak sana koşarak gelen ve o (Allah)’tan korkmuş iken sen onunla ilgilenmiyorsun.” (Abese, 1-10)

2- Rasulullah (as)’ın, bal şerbetini kendisine haram etmesi,

Ey Peygamber, niçin Allah’ın sana helal kıldığı şeyi, eşlerinin, hatırı için haram kılıyorsun? Allah bağışlayadır, esirgeyendir.” (Tahrim, 1)

3- Rasulullah (as), esirlerden ganimet alması,

Yeryüzünde ağır basıncaya kadar hiçbir peygambere esirler sahibi olmak yakışmaz. Siz, geçici dünya malını istiyorsunuz, Allah ise (sizin için) ahireti istiyor. Allah üstündür, hakimdir. Eğer Allah’tan, bir yazı geçmemiş olsaydı, aldığınız fidyeden dolayı size mutlaka büyük bir azap dokunurdu. (Enfal, 67-68)

4- Rasulullah (as)’ın, savaşmak istemeyen münafıklara izin vermesi,

“Allah seni affetsin; doğru söyleyenler sana iyice belli olup, yalan söyleyenleri bilmezden önce niçin onlara izin verdin?”(Tevbe, 43)

5- Rasulullah (as)’ın, kendi başına bir şeyler yapacağını söylemesi,

“Hiçbir şey için Bunu yarın yapacağımdeme, ancak Allah dilerse (yapacağım de). Unuttuğun zaman Rabbini an ve Rabbimin beni bundan daha doğru bir bilgiye ulaştırcağını umarım de.”(Kehf, 23-24)

6- Rasulullah (as)’ın, müşriklerin tekliflerine karşı kararsız olması,

“Eğer biz seni sağlamlaştırmamış olsaydık, onlara bir parça yanaşacaktın; o takdirde sana hayatın da, ölümün de kat kat(azab)ını taddırırdık, sonra bize karşı bir yardımcı da bulamazdın.”(İsra, 74-75)

Hz. Muhammed (as)’ın, zaman zaman bu ve benzeri konularda indi görüşleri olmuş, yüce Allah (cc) da onu uyarmıştır. Çünkü Rasulullah (as), Kıyamete kadar iman edenler için en güzel örnektir. Bu nedenle örnekte herhangi bir hata ve yanlışlık bulunmamalıdır ki, onu örnek alanlar, hatalarını da almasınlar.

Rasulullah (as), elbette ilah değildi; o, Tevhidi esasları insanlara bildiren bir Rasul, toplumunu idare eden bir yönetici, diğer insanlarla ilişkileri bulunan sosyal bir insan ve aile reisi olan bir beşerdi. Bu nedenle Hz. Muhammed (as)’ın yaşamında üç boyut ortaya çıkmaktadır.

1- İlahi mesajı insanlara duyuran bir Rasul

Hz. Muhammed (as), yüce Allah’ın kendisine bildirdiği ilahi mesajı, kendisinden hiçbir şey katmadan insanlara duyuran bir Rasuldür. Rasuller, Rablerinin kendilerine bildirileni olduğu gibi ortaya koymakla mükelleftirler.

“Size Rabbimin mesajlarını duyuruyorum ve ben sizin için güvenilir bir öğütçüyüm.” (A’raf, 62)

“De ki: ‘Ben türedi bir elçi değilim, bana ve size ne yapılacağını da bilmem; ben sadece bana vahyedilene uyuyorum ve ben apaçık bir uyarıcıdan başka bir şey değilim." (Ahkâf, 9)

Hz. Muhammed (as)’ın, Rasul oluşu ve Risaletin gereği olarak yaptığı hareketler ve söylediği sözler, mü’minleri kesinlikle bağlar. Bu bağlayıcılık imani bir bağlayıcılıktır ve kesin bir teslimiyeti gerektirir. Nitekim yüce Allah (cc), kendisinin razı edilmesinin, ancak Rasulünü en güzel örnek edinmekle mümkün olduğunu, iman edenlere bildirmiş, onun, en güzel örnekliğini almayıp kendi arzularına uyanları da, Kendisine karşı geldiklerini ve sapıklık içerisine düştüklerini bildirmektedir.

“Andolsun Allah’ın Rasulünde sizin için Allah’a ve âhiret gününe kavuşmaya inanan ve Allah’ı çok anan kimseler için, (uyulacak) en güzel bir örnek vardır.” (Ahzab, 21)

“Allah ve Resulü, bir işte hüküm verdiği zaman, artık inanmış bir erkek ve kadının, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah’a ve Resulüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” (Ahzab, 36)

2- Toplumunu yöneten ve devlet başkanı olan ve komutandı

Hz. Muhammed (as)’ın, devlet başkanı ve bir komutan olarak yaptıklarından günümüzde alınacak birçok dersler vardır, ancak imani anlamda bağlayıcılığı yoktur. Bu dersler, taktik ve siyaset olarak yapılan uygulamalardır. Örneğin, ordu komutanlarını seçerken ortaya koyduğu hassasiyetinden, kimlerle ne zaman, nasıl savaşılacağı ile ilgili verdiği taktiklerinden ve takip ettiği gizlilik metodlarından mü’minlerin alacakları dersler vardır.

3- Ailesinde bir baba ve bir eş, insanlarla ilişkileri bulunan bir beşerdir

Hz. Muhammed (as)’ın sosyal ilişkileri ve aile hayatından da, tıpkı devlet başkanı örnekliğinde olduğu gibi alınacak birçok dersler vardır. Ancak bu, ibadet telakki edilmeden ve sevap alınacağı düşüncesi taşımadan yapılmalıdır.

“De ki: Ben de ancak sizin gibi bir insanım; bana, ilahınızın bir tek ilah olduğu vahyediliyor, O’na yönelin, O’ndan mağfiret dileyin; müşriklerin vay haline!" (Fussilet, 6)

Hz. Muhammed (as)’ın her söylediğinin vahiy olduğunu iddia etmek Kur’an’ı anlamamanın apaçık bir göstergesidir. -İster bilinçli, ister bilinçsizce söylensin- böyle bir iddia, Kur’an’ı anlamamanın yanında aynı zamanda Kur’an’da çelişki olduğu imajını da oluşturmaktır ki bu, çok ağır bir sorumluluk getiren büyük bir iftiradır.

Hz. Muhammed (as)’ın, ancak Rasul olarak tebliğ ettikleri vahiydir; bunun dışında söyledikleri tamamen indi görüşleridir ve bu görüşlerinde isabet de eder, yanılabilir de. Bu, insan olmanın doğal bir sonucudur. Rasulullah (as), uyardığı zaman vahiyle konuşur, sosyal ve beşeri ilişkilerinde ise bir beşer olarak konuşur, ilişkilerini sürdürür. Örneğin, Rasulullah (as), ziraatten anlayan bir çiftçi, ya da hastaları muayene edecek bir doktor değildir. Bu nedenle bu konularda bir şey söylemesi, sosyal bir birey oluşunun gereğidir.

Bir Arabın, bağını budama ile ilgili sorduğu soruya yaptığı tavsiye ve bir yıl sonra bağın üzüm vermemesi üzerine tavsiyesinin hatırlatılması üzerine verdiği cevap Rasulullah (as)’ın da vahiy dışında bilmediği bazı konuların olduğunu göstermektedir. Hz. Muhammed (as), indi görüşlerinde yanıldığında küfre girmeyeceği gibi, isabet ettiğinde de o isabet ettikleri vahiy değildir.

“De ki: ‘Ben ancak sizi vahiyle uyarıyorum; ancak sağır(lar) uyarıldıkları zaman çağrıyı işitmez.” (Enbiya, 45)

Cahil ve gafil iftiracıların dedikleri gibi şayet Rasulullah (as)’ın her söylediği vahiy olmuş olsa idi, bu durumda yukarıda örnekleri verilen ve yüce Allah (cc) tarafından uyarılan Rasulullah (as)’ın indi görüşleri de Kur’an kabul edilecektir. Bu ise, hem Kur’an’ın kendi kendisini kınaması anlamına gelecek hem de Kur’an’da çelişki varmış imajını doğuracaktır.

Rasulullah (as)’ın her söylediği sözün vahiy olduğunu iddia etmek, Rasulullah (as)’ın programlanmış bir robot ya da ses doldurulmuş bir kaset olduğunu iddia etmektir ki bu Rasulullah (as)’a yapılmış çok büyük bir hakaret ve iftiradır. Oysa Hz. Muhammed (as) diğer insanlar gibi bir beşer olmaktan başka bir şey değildir.

“De ki: ‘Ben de an­cak si­zin gi­bi bir beşerim; an­cak ba­na ilâ­hı­nı­zın tek bir ilâh ol­du­ğu vah­yo­lu­nu­yor…” (Kehf, 110)

Cahiliye mantığı hep aynıdır; peygamberleri insanüstü bir varlık olarak kabul etmek ve kutsamak. Bu cahili mantık, bugün varolduğu gibi Hz. Muhammed (as)’ın yaşadığı dönemde de var olmuş ve onu, ancak insanüstü bir varlık olması halinde kabul edebileceklerini söylemişlerdir ki Rasulullah (as), yüce Allah’ı tenzih ederek insan olmaktan başka bir şey olmadığını söylemiştir.

“…De ki: ‘Rab­bi­mi ten­zîh ede­rim, ben bir be­şer olan ra­sul­den baş­ka bir şey de­ği­lim.’ İn­san­la­ra hi­dâ­yet gel­di­ği za­man, inan­ma­la­rı­na ma­ni olan sâ­de­ce: ‘Al­lah pey­gam­ber ola­rak bir in­san mı gön­der­di?’ de­meleridir. De ki: ‘Yer­yü­zün­de hu­zur için­de do­la­şan­lar me­lek ol­sa­lar­dı, Biz de on­la­ra gök­ten rasul ola­rak bir me­lek gön­de­rir­dik.” (el-İs­râ, 93-95)

Günümüzki cahiliye insanları da, Hz. Muhammed (as)’ı Rasul olarak kabul etmiş ancak onun her söylediğinin vahiy olduğunu iddia ederek onu ilahlaştırmışlardır. Rasulullah (as) için Rabb’imizin buyurduğu “O heva’dan konuşmaz” ifadesi, onun her söylediğinin değil, vahyi insanlara ulaştırırken söylediklerinin kendisine vahyedilen vahiyden başka bir şey olmadığıdır.

Rasulullah (as), kendisine gelen ayetleri insanlara ulaştırırken onu dinleyen müşrikler, onun hevasından konuştuğunu iddia ediyorlardı. Yüce Allah (cc), müşriklerin bu iddialarını yalanlıyor ve Rasulünün o anda söylediklerinin vahiy olduğunu bildiriyor.

O(söyledikleri), kendisine vahyedilen vahiyden başka bir şey değildir.

 “O heva’dan konuşmaz” ayeti, Rasulullah (as)’ın, ilahi mesajı okurken söylediklerinin vahiyden başka bir şey olmadığını bildiriyor. Oysa aynı Rasul (as), gerek toplumsal konularda ve gerekse aile hayatındaki ilişkilerinde kendi hevasından konuşmakta, zaman zaman bu konuşmalarında bazen hata yapmakta ve bu nedenle de yüce Allah (cc) tarafından uyarılmaktadır.

Rasulullah (as)’ın vahyi alış şekli

“Allah bir insanla (karşılıklı) konuşmaz, ancak vahiyle yahut perde arkasından konuşur yahut izniyle dilediğini vahyedecek bir elçi gönderir. O, yücedir, hakimdir.” (Şura, 51)

Kur’an’da, Rasulullah (as)’ın vahyi nasıl aldığı en ince teferruatına kadar anlatılmaktadır. Yüce Allah (cc) tarafından gönderilen vahiy, sağlam kaynaklardan ve güvenilir elçiler eliyle Rasule iletilmiştir. Yüce Allah (cc) vahyi, rasullerine bizzat kendisi bildirdiği gibi, melek elçileri vasıtasıyla da göndermiştir. Hz. Musa (as)’ı vahiyle görevlendirişinde yüce Allah (cc) bizzat kendisi hitap etmiştir.

“(Musa), o(ateşin yanı)na gelince kendisine ‘Ey Musa!’ diye seslenildi. Ben, (evet) ben senin Rabbinim! Pabuçlarını çıkar, çünkü sen, kutsal vadide, Tuva’dasın, Ben seni seçtim, şimdi vahyolunanı dinle. Muhakkak ben, (evet) ben Allah’ım, benden başka ilah yoktur, bana kulluk et ve beni anmak için namaz kıl.” (Taha,11-14)

Hz. Musa (as)’a ilk vahyi bizzat Kendisi bildiren yüce Allah (cc), Hz. Muhammed (as)’a da elçisi ile vahyini göndermiştir. Bu surede (Necm) vahyin Rasule güçlü bir elçi tarafından öğretildiğini bildiren yüce Allah (cc), bu elçinin, daha önce de Hz. Muhammed ile bizzat kendi suretinde göründüğünü bildirmektedir.

“Onu, müthiş kuvvetleri olan biri öğretti, üstün akıl sahibi, doğruldu; kendisi yüksek ufukta iken. Sonra yaklaştı, sarktı, iki yay uzunluğu kadar yahut daha az kaldı; kuluna, vahyettiğini vahyetti; gönül gördüğünde yanılmadı, onun gördüğünden kuşku mu duyuyorsunuz?” (Necm, 5-12)

Hz. Muhammed (as)’a, vahyi getiren elçinin Kendi katındaki durumunu bildiren yüce Allah (cc), bu elçinin vahyi Rasulüne öğrettiğini açıklamaktadır.

“Muhakkak ki o, âlemlerin Rabbinin indirmesidir; onu, er-Rûhu’l-Emin indirdi senin kalbine, uyarıcılardan olman için apaçık Arapça bir dille.” (Şuara, 192-195)

“(Andolsun) ki o, değerli bir elçinin sözüdür. (O elçi,) güçlüdür, Arşın sahibi (Allah) katında yücedir. Orada (ona) itâat edilen, güvenilendir.” (Tekvir, 19-21)

“Değer verilen sahifeler içinde, saygı ile yükseltilen, tertemiz, değerli ve iyi yazıcıların ellerinde” (Abese, 13-16)

“O, elbette değerli bir Kur’an’dır, saklı bir Kitaptadır ki, ona (saklı Kitaba) temizlerden başkası dokunmaz. (O), Âlemlerin Rabbinden indirilmiştir.” (Vakıa, 77-80)

Ayetlerden de anlaşılacağı üzere yüce Allah (cc), Hz. Muhammed (as)’a vahyi getiren elçinin kim olduğunu da açıklamakta ve bu elçinin değerli, emin, güçlü ve yüce biri olduğunu bildirmektedir. Vahiy gibi yüce ve değerli bir mesaj, elbette değerli, emin, güçlü ve yüce bir elçi tarafından gönderilir. Çünkü bu mesaj, yüce Allah’ın sözüdür ve değerlidir.

Hz. Muhammed (as), bu değerli mesajı, öncelikle kendisinin sorumlu olduğu bilinci ile taşımış, insanlara duyurmadan önce kendisi, ona teslim olmuş, onu ahlak edinmiştir. Yüce Allah (cc), Kur’an’ı ahlak edinip en güzel surette yaşayan Rasulünü, iman edenlere en güzel örnek olarak alınmasını emretmiş ve ancak onun örnekliğinin esas alınması ile Kendisinin razı edileceğini bildirmiştir.

Ramazan Yılmaz: 2014.02.12

Tarafından yazılmıştır
Dada fazla: admin

Atalarını önceleyenler, yüce Allah’a gereğince iman edemezler

İnsanların, yüce Allah’a yönelmelerine, O’na gereğince iman etmelerine engel olan birçok faktör...
Daha fazla oku

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir