farziyeti inkâr edilen Kur'ani bir gerçek GECE NAMAZI

farziyeti inkâr edilen Kur’ani bir gerçek

GECE NAMAZI

 

Tarihi süreçte Tevhidi esaslara karşı çıkanlar, vahyi esasları yüce Allah’tan geldiğini direkt olarak inkâr etmemişlerdir. Onlar, kendilerine ulaşan vahyi esasları, bu mesajı kendilerine ulaştıranların uydurması olduğunu ileri sürerek inkâr etmişlerdir. Çünkü onlar, kendilerine ulaşan ilahi mesajı, yüce Allah’tan geldiği için inkâr etmeleri halinde apaçık bir şekilde küfre gireceklerini biliyorlardı. Bu nedenle tıpkı günümüzde olduğu gibi, önce bu mesajın onu getirenin uydurması olduğunu, kendilerinin böyle düşünmediklerini ileri sürmüşler sonra da ilahi mesajı inkâr etmişlerdir.

"Dediler ki ‘siz de bizim gibi insandan başka bir şey de­ğilsiniz. Rahman (size) bir şey indirmemiştir. Siz sadece yalan söylüyorsunuz."  (36 YASİN, 15)

Risalet tarihi, bir yerde, vahyi esasları heva ve heveslerine uygun bir şekilde çarpıtanlarla bu vahyi esasları aslına uygun bir şe­kilde ortaya koyanların kıyasıya mücadele ettikleri tarihtir. Bu mü­cadelenin en ilginç ve üzücü yanı ise, vahyi esasları arzularına göre çarpıtanların kendilerini en doğru, Tevhid erlerini de sapık ve yalancı olmakla nitelendirmeleridir.

"Zikir aramızdan ona mı bırakıldı? Hayır 0, yalancı küstahın biridir." (54 KAMER, 25)

"0, Allah’a yalan uydurandan başka bir adam değildir. Biz ona inanıcılar değiliz." (23 MÜ’MİNUN, 38)

Bu talihsiz iddialar, her Tevhid-§irk mücadelesinin ana omurgasını oluşturan en önemli iddialar olmuştur. Bugün de bu iddiaların benzerleri ortaya atılmakta, Kur’ani esasları ilke edinen Tevhid erleri, aynı talihsiz iddiaların benzerleriyle karalanmaktadırlar.

“Bir tek siz söylüyorsunuz, sizden başka söyleyen yok." “Hiçbir alim sizin gibi söylemiyor, hiçbir alimden duymadık." “Siz kendinizi alim zannediyorsunuz; Kur’an’ı yalnız siz mi anlıyorsunuz?" “Biz böyle düşünmüyoruz,”

İşte yukarıdaki bu ve benzeri iddialar, tarihsel mücadelenin günümüz yansımalardır. İnsanın mayasında bir değişiklik olmadığına göre, Tevhid-şirk mücadelesinin günümüzde de aynı ya da benzeri iddialarla ce­reyan etmesi elbette ki kaçınılmaz olacaktır.

"Sünnetullahta değişiklik olmaz" hükmü ilahinin gereği, Tevhid-şirk mücadelesinde tarih bugün de tekerrür etmiştir. Evet hakkı, batıl ve hurafe pisliğiyle bulandırıp gerçekleri gizleyerek ata­larının dinini ve hevalarını her şeyin üstünde kabul edenler, bugün de vahyi gerçeklerin karşısına, ‘atalarından duymadıkları’ mazeretiyle ya da ‘kendilerinin bunu kabul etmedikleri’ iddiasıyla çıkmaktadırlar. Bu iddialarla ilahi mesajı inkâr etmek, inkârcıları tatmin etmektedir.

İnsan, yaratılış mayası gereği dün ne idiyse bugün de böyledir, yarın da böyle olacaktır ve vahyi gerçeklere karşı, daha doğru dürüst ta­nımadıkları atalarını ve onların tabi oldukları dinlerini çıkaracaklardır; tıpkı daha önceleri ve bugün çıkardıkları gibi… Bu, ilahi bir yasadır ve elbette ki Hak-batıl mücadelesinin her döneminde varlığını gös­terecektir.

Bugün, vahyi gerçeklerden sapma ve İslami dejenerasyon geç­mişe oranla çok daha fazladır. Bu durum -yüce Allah(cc) bilir ya- ­belki de yeni bir Rasulün gelmeyeceğinden ve kıyamete artık çok yaklaşıldığından olsa gerekir. İnsanlara, vahyi gerçekler ulaştırıldığında ve bu gerçeklerin en güzel pratizesi olan Rasulullah(as)’ın Sünneti gösterildiğinde o insanlar, binbir mazeretle, Kur’an’da var olan ger­çekleri, dillerini eğip bükerek çarpıtmaya çalışmaktadırlar. 

Vahyin, ilk nüzulünden bugüne, ilke edindiği tek esas insanı beşeri sistemlerin karanlık emellerinden ve insanın kendi duygu, düşünce ve arzularının isteklerinden kurtarıp yüce Rabb’inin hükümlerine kesin teslim olmaya yönlendirmektir. Bu ilke, ferdin düşünce, söz ve davranışlarını kapsayacak şekilde düzenlenmiştir. Vahyi esaslara iman eden bir kişi için beşeri tüm düzenlemeler, bireysel istek ve arzular artık hiçbir şey ifade etmeyecektir,

"Allah ye Rasulü, bir işte hüküm verdiği zaman, artık mü’min erkek ve mü’mine kadına, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah’a ve Rasulü’ne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur."  (33 AHZAB, 36)

Günümüzde kimi insanlar, Kur’an’da açık bir şekilde ifade edi­len birçok konuyu, arzularına göre tevil etmekte ve kendilerine göre bir çıkış aramaktadırlar. Vahyi esaslara karşı tavır alanlar, birçok iddia ile gerçekleri inkâr etmektedirler. Biz bu inkârcıları dolayısıyla gece namazına karşı çıkanları üç ana grup altında toplayabiliriz.

1- Atalarından ya da başkalarından duymadıkları iddiasıyla red­dedenler.

2- Hevalarına uygun görmediklerinden reddedenler.

3- Kur’an’ı samimiyetle okumalarına rağmen konuyu açık ve net ola­rak kavrayamayanlar. Bu üçüncü grup, kabullenebilecek olan gruptur. Diğer iki gruptakiler ise, kendi aklılarıyla düşünmediklerinden pek kolay kabullenemezler.

Bizim burada eleştirdiklerimiz de bu ilk iki gruptur. Bunlar, Kur’an’da döne döne anlatılan ve en çok övülen, Rasulullah(as)’ın sürekli kıldıkları ve ashabının da hassasiyetle eda ettikleri gece namazı ya da diğer adıyla vitir namazı konusunda hevalarını ya da ata­larının onayını esas almaktadırlar. Kur’an ve Sünnet’in kendilerine bir şey ifade etmediği bu kimseler ve bunların tabi oldukları belamlar, eğer Kur’an ve Sünnet’i ölçü edinselerdi, gece (vitir) namazının farz bir namaz olduğunu görürlerdi. Oysa onlar, hevalarına uymuyor diye bu ilahi emri görmezlikten gelerek hevalarına ya da önder edindikleri kimselere tabi oluyorlar. Hem de vahyi gerçekleri esas alan Müslümanları suçlayarak… Ancak kıyamet gününde kitap ortaya konulduğunda ilahi mesaj inkârcısının, sapığın ve suçlunun kim olduğunu göreceklerdir.

"Yarın onlar yalancı, küstahın kim olduğunu bi­lecekler." (54KAMER, 26)

Hevalarını, atalarını, efendilerini, ağabey ve üstatlarını ilah edinip onlara tabi olanların tüm itirazlarına ve karşı çıkmalarına kar­şılık biz, bağlı olduğumuz Kur’an ve Sünnet esasından hareket ede­rek, gece namazının farziyetini bir kez daha delilleriyle beraber ortaya koymaya çalışacağız inşaAllah; kabul edip etmemek bu konuda sıkıntısı olanların sorunudur.

Namaz; kulun Rabb’i ile diyalogunu sağlayan bir rabıta; insanı kulluk bilincine ulaştıran ve onu Rabb’ine yükselten bir basamak, kul­luk görev ve sorumluluğunu idrak ettiren bir eylem; ölü ruhları di­rilten bir aksiyon; kişiye şahsiyet kazandıran ve gerçek özgürlüğü gösteren bir hareket; küfre, §irke ve zulme başkaldırışın (kıyamın) simgesi, yüce Allah’a rüku ve secde ile yaklaştıran bir ölçü insanı.şirk pisliğinden, kötülük bataklığından, zulmetten ve cehaletten kurtaran, mütevazı olmayı, böbürlenmemeyi, zulmetmemeyi, zulme uğramamayı aşılayan bir düşünce; kalbi yumuşatan bir ilaç; insanı huzur ve mutluluğa götüren bir vasıta; cehennemin kapılarını kilitleyen, cennetin kapılarını açan bir anahtar; mü’minin miracı, alemlerin Rabb’ine yönelten bir işaret; yüce Allah’ın rızasının göstergesi, kula nefis tez­kiyesi ettirip ona nefis muhasebesi yaptıran ve yüce Allah’a hesap verdiren bir kılavuz, kişiyi Kur’an’a yöneltip onunla kaynaştıran güçtür.

Mü’min, namazla kendisini yeniler ve namazla kendisini kont­rol eder. Bu nedenle, namazını sürekli kılar; bu süreklilik hem hayatı kapsar, hem de zamanı… Zaman olarak mü’min, günün yirmi dört sa­atinde Rabb’ine yönelir. Bu yirmi dört saat, gündüz olduğu gibi geceyi de içerisine alır. İşte bundan dolayı yüce Allah(cc) gündüzün, belli me­safelerle namazı emrettiği gibi geceleyin de namazı emretmiştir.

Mü’minin namaz kılması, balığın sudaki, kuşun havadaki durumu gibidir. Mü’min için namaz, ağaç için su, insan için hava, canlı için gıda gibidir. Abdest ile beden dinlenip rahatlarken, namaz ile ruh huzura kavuşur, insan dinginleşir, sakinleşir. Nitekim Rasulullah(as), bir hadisi şerifinde; “kızdığınız zaman, abdest alıp iki rekât namaz kılın” buyurur. Bu da, namazın insanın psikolojisi ve bedeni üzerinde ne denli etkili olduğunu gösterir.

Yüce Allah(cc), gece namazına çok daha fazla ehemmiyet vermiş ve bir çok ayeti celilede hem gece namazını, hem de bu namazı eda edenleri övmüştür. Ancak ne garip bir tecellidir ki, yüce Allah’ın bu kadar ehemmiyet verip övdüğü gece namazını kimi insanlar, görmezlikten gelmişler ve bu Kur’ani gerçeği inkâr ettikleri gibi, bu gerçekleri ortaya koyanları da, çeşitli yaftalarla karalamaya çalışmışlardır.

Biz, her konuda olduğu gibi bu konuda da Kur’an’dan hareket ederek, sıkıntısı olanların ya­nılgısını ve bu Kur’ani gerçeği ortaya koymaya çalışacağız. Gayret bizden yardım ve inayet yüce Allah’tandır.

Yüce Allah(cc), indirdiği esasları yeryüzünde uygulayacak olan mü’min kullarını, her konuda en iyi şekilde yetiştirmek istemiştir. Çünkü mü’min şahsiyet, yüce Allah’ın yeryüzündeki temsilcisi ve ha­lifesidir. Bu nedenle mü’min şahsiyet, temsil ettiği makama layık bir kişiliğe sahip olmalıdır. Rabb’ine layık bir kul olmak isteyen bir mü’min, Rabb’i ile irtibatını sürekli sağlamalı ki istenilen seviyeye ve olgunluğa ulaşabilsin. Bunun için yüce Allah (cc), mü’min kullarının her hareketini ölçülere bağlamış ve mü’min kulların da bu ölçülere teslim olmalarını istemiştir.

"Göklerin ve yerin mülkü O’nundur. 0, bir çocuk edin­memiştir, mülkünde ortağı yoktur; her şeyi yaratmış, ona ölçü, biçim ve düzen vermiştir." (25 FURKAN, 2)

Gece namazı ya da diğer adıyla vitir namazı, mü’min şah­siyetlerin yetişmesinde ve yüce Allah (cc) ile diyaloglarının sür­dürülmesinde çok önemli bir konuma haizdir. Yürürlerken, otu­rurlarken ve yanlan üstü yatarlarken yüce Allah’ı razı etmeyi (3/191­-194) ilke edinmiş olan mü’minler, geceyi de çok iyi değerlendirmek zorundadırlar. Bu nedenle onlar, geceyi uyuyarak geçiremezler. Ge­ceyi, tümüyle uyuyarak geçirmek hem o değerli zamanın heba olmasına neden olmaktır, hem bu zaman içerisinde yüce Allah(cc) ile irtibatı kesmektir, hem de yapılacak hazırlıkları savsaklayarak, sorumsuzca hareket etmektir ki bu tutum, yüce Allah’ın halifesi ola­cak ve onun adına hareket edecek olan bir mü’minin kesinlikle yap­mayacağı/yapamayacağı bir harekettir. Bu nedenle:

 "Ey örtüsüne bürünen; gecenin birazında, yarısında, yahut bundan biraz eksilt(erek) veya onu artır(arak) kalk ve ağır ağır Kur’an oku." (73 MÜZZEMMiL, 1-4)

Yüce Allah’ı razı etmeyi her şeyin üstünde tutan, O’nun sev­gisiyle, O’na olan sonsuz muhabbetiyle ve O’nun korkusuyla başını yastığa koyup yatan, ancak her an, her saniye O yüce sevgiliden ge­lecek sesi ve mesajı bekleyen mü’min, “Ey örtüsüne bürünen” hi­tabının bilinciyle, gecenin herhangi bir vaktinde, kalbinde huzur, du­daklarında hafif bir tebessüm ve yüzünde sevinç parıltılarıyla Rabb’ine şükrederek kalkar yatağından, gecenin o sessiz ve dingin vaktinde… çünkü yüce Allah(cc), kuluna emretmiştir bir kere “Kalk” diyerek…

Bu emrin bilincinde olan, kalbi imanla dolu mü’min yatabilir mi miskin miskin yatağında… Ancak, bedenini razı etmeyi her şeyin üstünde tutan, bu yüce ve kutsi emrin şuuruna ulaşma hazzını tatmayan, ima­nın şerefli levhasını göğsünde taşımaktan mahrum olan kimseler, uy­kunun ağır ye miskin havası içinde yataklarını terketmezler. Onlar, bu kalkmayışlarını imani yönden yoksunluklarında değil, bu ilahi hitabın kendilerine yapılmadığını ileri sürerler.

Yüce Allah(cc) emrediyor, iman nurundan nasiplenenlere “Kalk(ın)” diye. Bu emirle ilk muhatap olan Rasulullah(as) fırlıyor yatağından; sonra onu örnek edinen mü’minler, tek tek terkediyorlar sıcak yataklarını… Çünkü, yüce Allah(cc) emretmiştir kalkmalarını, iman edenlere düşen görev ise bu emre tabi olmak ve bunun gereğini yapmaktır; iman ve teslimiyet bunu böyle gerektiriyor.

Peki kimler kalkacak? Kalkmanın yeri ye şekli nasıl olacak? İnsan, bu emri aldıktan sonra hangi durumda iken kalkacaktır? Kur’an, buna da açıklık getiriyor.           

"Bizim ayetlerimize o kimseler iman ederler ki onlar, kendilerine hatırlatıldığı zaman derhal secdeye kapanırlar, Rab’lerini överek tesbih ederler, büyüklük taslamazlar. Yan­lan yataklardan uzaklaşır, korkarak ve umarak Rab’lerine dua ederler ve kendilerine verdiğimiz rızktan infak eder­ler." (32 SECDE, 15-16)

Görüldüğü gibi, yüce Allah’ın ayetlerine iman edenler, “Kalk” emrini aldıktan sonra “yanları yataklarından uzaklaşır” yani o mü’minler yataklarını terkederler. Kalkış eylemi yatağa girildikten sonra gerçeklemektedir. Peki, bu kalkış hangi zamanda ve hangi halde geçekleşecektir?

"Gecenin bir kısmında teheccüt et (uykudan uzaklaş), senin için fazladan olarak; böylece Rabb’in seni övülmüş bir makama ulaştırır." (17 İSRA, 79)

Teheccüt; gece uykudan uyanmak, uykuyu bölmektir. Nücüd, uyumak demektir. Buna göre gece namazı, ancak belli bir müddet uyunduktan sonra uykuyu bölüp kalkmakla eda edilebilir. Gece uyun­madan kılınan namazlar, yitir (gece) namazı yerine geçemez.

Demek ki, “Kalk” emrini alan mü’minler(73/1-4), Allah’ın ayetlerine teslim olduklarından “yanları yataklarından uzak­laşarak” (32/15-16) uykuyu bölüp gecenin bir kısmında (17/79) kalkarlar. Kalktıkları zaman mü’minlerin ne yaptıkları hususunda Kur’an’ı Kerim yine açıklık getirmektedir.

"Yoksa o gece saatlerinde secde ederek, ayakta(kıyama) du­rarak ibadet eden, ahiretten korkan ve Rabb’inin rahmetini uman gibi midir? De ki: ‘bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?’ Doğrusu ancak akli selim sahipleri öğüt alır." (39 ZÜMER, 9)

"Gecelerini Rab’lerine secde ederek O’nun divanında durarak geçirirler." (25 FURKAN, 64)

Gece kalkan mü’minler, secde ve kıyamla namaz kılarlar, dua ederler; korku ye umut içinde olurlar. Rasulullah(as), gece kalkmış namaz kılmış, namazda Kur’an okumuş ve Rabb’ine dua ile yak­laşmaya çalışmıştır. Rasulullah(as), “Kur’an’ı ağır ağır, anlayarak okumuştur” (73/4). Kur’an’ın ağır ağır okunması, kişinin onu anlaması nefis muhasebesi yapması ye davranışlarını okuduğu Kur’an’a göre düzenlenmesi içindir.

Gece Rabb’ini razı etmek için kalkan bir mü’min, gecenin ne kadarını Kur’an okuyarak ye iba­det ederek geçirecek? Bu soruyu Kur’an’ı Kerim şöyle ce­vaplandırıyor:

“…gecenin birazında, yarısında, yahut bundan biraz eksilt(erek) veya onu artır(arak) kalk…" (73 MÜZZEMMiL, 1-4)

"Gecenin bir bölümünde O’na secde et ve geceleyin uzun zaman O’nu tesbih eyle!" (76 iNSAN, 26)

Namaz kılıp Kur’an okuyarak gecelerini ibadetle geçiren mü’minler için aslolan, yüce Allah’ı razı etmektir. iman eden insan, yüce Allah’ı razı etmek için nasıl ki malını, canını ve bütün değerlerini feda ediyorsa/etmek zorundaysa aynı şekilde uykusundan da fedakârlık yapmalıdır. Bu davranış, mü’mindeki imanın tezahürüdür. Mü’minin yüce Allah’a olan sevgisi, muhabbeti onu, bütün değerlerini feda etmeye sevketmelidir. Şimdi kimileri, bu sözümüze de itiraz ederek: “Peki mü’minler hiç mi uyumayacaklar?” diyeceklerdir. Kur’an’ı Kerim bunlara da cevap veriyor:

"(0 mü’minler) geceleri pek az uyurlardı, seherlerde istiğfar ederlerdi." (51 ZARİYAT, 17-18)

Evet, hayatın gayesi, yüce Allah’a kulluk olunca kul, ister is­temez bütün değerlerini, hareket, söz ve düşüncelerini yüce Allah’ın belirlediği ölçülere göre düzenleyecektir. Çünkü, iman etmek bunu böyle yapmayı gerekli kıldığı gibi, kulluğun nasıl yapılacağını ve kendisinin nasıl razı edileceğini de en iyi belirleyen yüce Allah’ın bizzat kendisidir. O halde, iman ettikleri iddiasında olan­lar, belirlenen bu esaslara göre kendilerini düzeltmek zorundadırlar. Ancak, hevalarını razı etmeyi her şeyin üstünde tutanlar, yüce Allah’ın belirlediği bu esasları dillerini eğip bükerek tevil ederler. Çünkü onlar için aslolan, kendi hevalarını razı etmektir.

Yüce Allah(cc), gece(vitir) namazının farziyetini ve nasıl eda edileceğini ortaya koyarken, hiçbir şekilde kullarına güçleri üstünde bir mükellefiyet yüklememiştir. Çünkü O, kullarını en iyi bilendir.

Gece kalkışı insan için elbetteki bir külfettir; gündüz, “ça­lışma ve mücadele zamanı”(73/7) olduğundan bu zaman di­liminde insan ruhen, bedenen ve fikren yorulup yıpranmaktadır. Bu nedenle, gece istirahatı ayrı bir anlam kazanmaktadır. Zaten gece istirahatı yüce Allah’ın kullarına bir lütfu ve armağanıdır. İnsanın, gündüzün verimli, dinamik ve daha aktif olabilmesi için geceyi çok iyi değerlendirmesi gerekir. Bunun için kul, geceyi bir taraftan uyku istirahatıyla, diğer taraftan bir sonraki güne hazırlık yapmakla değerlendirmelidir. Çünkü, “Durgunlaşan gece” (93/2) insan için en ideal program yapma ve yeni güne hazırlanma zamanıdır.

"Gerçekten gece kalmak daha oturaklı ve daha et­kilidir." (73 MUZZEMMİL, 6)

Daveti yüklenen Müslüman, topluma mesajını ulaştırmadan önce bunun plan ve programını çok iyi yapmalıdır. Aksi halde gün­düz istenilen düzeyde verimli olamaz. Bu da bir noktada, kişiye so­rumluluk getirir. Çünkü kişinin yüklendiği sorumluluk çok ağır bir sorumluluktur (73/5) ve kişi, bunu hiçbir şekilde sav­saklayamayacağından en mükemmel bir şekilde bu sorumluluğun gereğini yerine getirmelidir. İşte bu sorumluluğu en mükemmel bir şe­kilde eda edebilmek için, gecenin çok iyi değerlendirilmesi gerekir.

Ayrıca gece, yatsı namazı ile sabah namazı arasında kalan zaman dilimi olunca bu, bazen 10-12 saatlik bir süreyi içine almaktadır. İşte vitir namazı, bu 10-12 saatlik süre içerisinde kulun Rabb’i ile olan irtibatını sürdürebilmesi için çok önemli bir fırsattır. Günün kalan bölümünde beş vakit namaz kılınırken bu 10-12 saatlik gece vaktinde hiçbir namaz bulunmaması kulun, bu süre içerisinde gaflette olmasına neden olmaktadır. Evet, yüce Allah (cc), bu uzun zaman diliminde kullarının kendisinden gaflet etmemeleri için onlara vitir namazını farz kılmıştır.

Yüce Allah’ı razı etmeyi her şeyin üstünde tutan mü’minler, gece (vitir) namazını eda etmek için, uykularından feragat ederek (17/79), yataklarından uzaklaşarak (32/16), Rab’lerinin rahmetine ulaşmak isteği ile dua ederler (39/9) ve bir sonraki güne hazırlanmaya çalışırlar.

Ramazan Yılmaz:

Tarafından yazılmıştır
Dada fazla: admin

Alay etmek

İslâm, insana değer verir ve insanın en güzel şekilde olmasını ister. Bu...
Daha fazla oku

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir