Ahmet Kalkan’a

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم

Yüce Allah’a ve Tevhidi esaslara iman

Yüce Allah’a iman etmenin ilk ve en önemli aşaması hiç kuşkusuzdur ki, tağutun reddedilmesidir. Tağut reddedilmeden yüce Allah’a, O’nun indirdiği Kur’an’a, Tevhidi esaslara iman etmek mümkün değildir. Bu nedenle yüce Allah (cc), her millete rasuller göndererek tağuttan kaçınmalarını istemiştir. Çünkü tağuttan kaçınmadan yüce Allah’a iman edilmesi, O’na kulluk yapılması mümkün değildir.

 “Andolsun biz, her millet içinde: ‘Allah’a kulluk edin, tağuttan kaçının’ diye bir elçi gönderdik. Onlardan kimine Allah hidayet etti, onlardan kimine de sapıklık gerekli oldu. İşte yeryüzünde gezin de bakın, yalanlayanların sonu nasıl olmuş!” (Nahl, 36)

İnsanlık tarihi boyunca her dönemde yaşayan insanlara, tağuttan kaçınmaları, tağutu reddetmeleri ve yüce Allah’a iman edip kulluk yapmaları için elçiler gönderilmiştir. Yani tağut, yüce Allah’a iman etmenin ve O’na kulluk yapmanın önündeki en büyük engeldir. Bu engel aşılmadan yüce Allah’ın belirttiği gibi sapasağlam iman ve Tevhid kulpuna yapışıp iman etmek ve O’na kulluk yapmak mümkün değildir.

“Dinde zorlama yoktur. Doğruluk, sapıklıktan seçilip belli olmuştur. Kim tağutu reddedip Allah’a iman ederse, muhakkak ki o, kopmayan, sağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah işitendir, bilendir.” (Bakara, 256)

Tağutu, yani yüce Allah’ın indirdiği esasları kabul etmeyip insanların hayatları üzerine kanun koyarak tağut olan beşeri sistemleri inkâr etmeyenler, yüce Allah’a iman etmedikleri için sağlam olan ve kopmayan Tevhid ve iman kulpuna sarılamazlar.

İslâmi davet metodu

Yüce Allah (cc), Kendisinden başka ilahların, ilahlık taslayan tağutların nasıl reddedileceklerini, gönderdiği rasullerin örnek mücadelelerinde apaçık bir şekilde ortaya koymuş, iman edenlerden buna uymaları istenmiştir.

“Elbette onların hikâyelerinde akıl sâhipleri için ibret vardır. Bu, uydurulacak bir söz değildir; ancak kendinden öncekinin doğrulanması, her şeyin açıklaması; iman edenler için bir kılavuz ve rahmettir.” (Yusuf, 111)

Yüce Allah (cc), her rasulün, kendi dönemlerinde Tevhidi esasları nasıl insanlara ulaştırdıklarını bildirmiştir. Risalet önderlerinin hayatlarında ortaya konulan Tevhidi mücadele, İslâmi davet metodudur.

İslâmi davet metodu, Kur’an’da apaçık bir şekilde belirtilmiş, Risalet önderlerinin mücadeleleri ile en güzel örneklikleri ortaya konulmuş ve iman edenlerden, bu en güzel örneklere tabi olmaları istenmiştir.

 “Elbette İbrahim’de ve onunla beraber bulunanlarda sizin için güzel bir örnek vardır; o zaman kavimlerine ‘Muhakkak ki biz, sizden ve Allah’tan başka itaat ettiklerinizden uzağız, sizi reddediyoruz. Siz, bir tek Allah’a iman edinceye kadar sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve nefret belirmiştir” demişlerdi…” (Mümtehine, 4)

Yüce Allah (cc), Hz. İbrahim (as)’ın örnekliğinde yüce Allah’tan başka itaat edilenlerin nasıl reddedileceğini çok net bir şekilde belirtmiş, putperest topluma karşı Müslümanların tutumlarının ne olacağını açıkça ortaya koymuştur.

Hz. İbrahim (as)’ın, Tevhidi bir duruş ortaya koymuş, putperest topluma Tevhidi esasları net olarak ulaştırmış, onlardan ve tapındıklarından uzak olduğunu ve onlar, Bir olan Allah’a dönmedikleri sürece onlara düşmanlık yapıp onlardan nefret edeceğini bildirmiştir.

“(İbrahim) işte gördünüz mü siz ve eski atalarınız neye tapıyorsunuz; onlar benim düşmanımdır, yalnız âlemlerin Rabbi (dostumdur). Beni yaratan ve bana yol gösteren O’dur, bana yediren ve içiren O’dur, hastalandığım zaman bana şifa veren O’dur, beni öldürecek, sonra diriltecek O’dur, Ceza günü hatamı bağışlayacağını umduğum da O’dur. Rabbim, bana hüküm ver ve beni Salihler arasına kat, sonra gelenler arasında bana, bir doğruluk dili nasip eyle, beni nimet cennetinin varislerinden kıl.” (Şuara, 75-85)

Yüce Allah (cc), Hz. İbrahim (as)’ın ve Hz. Muhammed (as)’ın putperestlere karşı takındıkları bu güzel Tevhidi örnekliklerini iman edenlere en güzel örnek olarak vermiş, ancak bu örnekliklere tabi olmaları halinde kendilerinden razı olacağını belirtmişti.

“Andolsun, sizin için Allah’ın Rasulü’nde, Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı uman ve Allah’ı çok anan kimseler için, en güzel bir örnek vardır.” (Ahzab, 21)

Allah ve Rasulü’nün hüküm verdiği konular dışında hareket etmek sapıklıktır.

Yüce Allah’ın bildirdiği, Risalet önderlerinin hayatlarında pratize ettikleri Tevhidi esaslar, bütün açıklığı ile Kur’an’da belirtilmiş, iman edenlerden bunlara olduğu gibi teslim olmaları istenmiş, bunun dışında kendi hevalarına tabi olup değişik yol yöntem edinenlerin sapıklık içerisine düşeceklerini bildirmiştir.

Allah ve Rasulü, bir işte hüküm verdiği zaman, Mü’min erkek ve kadın için o işi kendilerine göre seçme hakkı yoktur, kim Allah’a ve Rasulü’ne karşı gelirse, muhakkak apaçık bir sapıklığa düşer.” (Ahzab, 36)

İlim ehli ya da ilim ehli oldukları düşünülen kimselerin amacı, ilmi verilere dayanarak Tevhidi esasları ortaya koymak ve insanlara yalnızca Hakkın ulaştırılmasını sağlamaktır. Müslüman âlimlerin görevi, vahyin belirlediği esasları, Sünnetullahta cari olduğu şekliyle Risalet önderlerinin ve onların izlerini takip eden, Kur’an’da mücadelelerinden övgü ile söz edilen Tevhid erlerinin ortaya koydukları gibi insanlara ulaştırmaktır.

Kur’an dışı metotlarla davet sapıklıktır

Müslüman davetçiler, insanlara Tevhidi esasları ulaştırırlarken, yüce Allah’ın bildirdiği, rasullerin tabi oldukları İslâmi davet metodunu, Risalet önderlerinin uyguladıkları şekline aynen uymakla mükelleftirler. Bu, Allah’a, Tevhidi esaslara ve rasullere iman etmenin gereğidir.

Sünnetullahta Risalet önderleri tarafından en güzel örnekliği ortaya konulan davet metodunu terk edip din adına yeni metotlar ortaya koymak ya da içerisinde yaşanılan beşeri sistemlerin belirledikleri metotlara göre hareket etmek, Ahzab, 36. ayette belirtildiği üzere apaçık bir sapıklıktan başka bir şey değildir.

“Kim, kendisine hidayet açıklandıktan olduktan sonra Rasul’e karşı gelir ve Mü’minlerin yolundan başkasına uyarsa, onu döndüğü yola yöneltiriz ve cehenneme sokarız; ne kötü bir dönüştür! (Nisa, 115)

Yüce Allah (cc), gönderdiği dinin insanlara nasıl ulaştırılacağının metodunu, rasullerinin mücadele açıklamış, buna uymayanların Rasule karşı geldiklerini ve Mü’minlerin yolundan başka bir yola uyduklarını bildirmiş, bu kimselerin kötü bir yola tabi olmalarından dolayı cehenneme sokulacakları uyarısında bulunmuştur.

Rasulün yolundan sapanların sembolleri, Samiri ve Belam İbn Bahura

Samiri, Hz. Musa (as)’ın takip ettiği yolu bırakıp insanları kendi hevasından uydurduğu yönteme davet etmiş, kendisi de ona uyanları da şirke sokmuş, yüce Allah’a isyan etmiştir. Samiri, ilah kavramını çarpıtmış, hakkı batılla bulayarak insanları kandırıp saptırmış ve onları, Rab’leri yüce Allah’a isyan ettirmiştir.

Samiri’ye, insanları neden saptırdığı sorulduğunda verdiği cevap, adeta günümüz takipçilerinin kimliğini orta koyuyordu.

“(Samiri): ‘Ben, onların görmediklerini gördüm; Elçinin izinden bir avuç aldım da attım; nefsim bana böyle hoş gösterdi.’ dedi.” (Taha, 96)

Samiri’nin söyledikleri aslında çok açık; cahil olan basiretsiz halkın cehaletinden yararlanarak, kurnazlığını kullanıp insanları kandırmış, onların manevi duyguları yanında maddi değerlerini almış ve insanları buzağı şeklindeki puta taptırmıştır. Samiri, bunu yapma nedeni olarak da nefsinin bu yaptıklarını kendisine hoş göstermesiymiş.

Samiri’nin mazereti, günümüz belamlarının yaptıkları ile adeta özdeşlik arz ediyor. Günümüz belamları da, Allah’ın ayetlerini nefislerinin isteği doğrultusunda istismar etmekte ve kendi azgınlıkları için kullanmaktadırlar.

Günümüz belamları, tıpkı Samiri gibi, hevalarını ilah edinerek Rasulün metodunu bırakmış, Hakkı batılla bulayarak ayetleri gizlemiş, onlardan sıyrılarak yere saplanmışlardır. Böylece Ahzab, 36. ayette belirtildiği üzere Allah ve Rasulü’nün hükmünü terk ederek Rasule karşı gelmiş, Mü’minlerin yolundan başka bir yola uymuşlardır ki bu yolun sonu cehennemdir.

Belam İbn Bahura

Samiri, nefsinin hoşuna giden şeyleri yapmak için Hakkı batılla karıştırıp insanları Allah yolundan saptırıp şirke ve küfre sokan azgın ve müşrik biridir. Samiri’nin bir benzeri de, Belam İbn Bahura’dır. Belam İbn Bahura ile Samiri, hevalarını ölçü edinip ilahi mesajdan yüzçevirerek azgınlığı seçmişlerdir.

Belam sıfatı, Hz. Musa (as)’ın döneminde yaşayan, kendisine ilim verilen, ilahi mesajı, Allah’ın ayetlerini çok iyi bilen ancak sonradan bildiği ayetlere aykırı davranışlar sergileyerek irtidat eden Belam İbn Bahura isimli kişiden gelmektedir.

Belam İbn Bahura, Tevhidi esasları, Kur’ani gerçekleri bilmesine rağmen kimi çıkar, endişe ve korkuları nedeniyle bunları gizleyip açıklamamış, bildiklerinin aksine hareket ederek döneminin tağutuna itaat etmiştir. Yüce Allah (cc), onun durumunu şöyle açıklamış, onun gibi olanların durumuna dikkatleri çekmiş, bu kıssayı düşünmelerini istemiştir.

 “Onlara şu adamın haberini de oku; kendisine ayetlerimizi verdik de onlardan sıyrıldı çıktı; şeytan onu peşine taktı, böylece azgınlardan oldu.

Eğer dileseydik elbette onu, onlarla yükseltirdik, fakat o, yere saplandı ve hevesinin peşine düştü, onun durumu, tıpkı şu köpeğin durumuna benzer ki, üstüne varsan da dilini sarkıtıp solur, onu bıraksan da dilini sarkıtıp solur. İşte ayetlerimizi yalanlayan toplumun durumu budur. Bu kıssayı anlat, belki düşünürler.

Ayetlerimizi yalanlayan ve kendilerine zulmeden topluluğun durumu ne kötüdür!” (A’raf, 175-177)

Günümüz belamlarına bakıldığında onların da tıpkı Samiri gibi, Rasulün metodunu bırakıp hevalarından hareket ettikleri, Belam İbn Bahura gibi kimi küçük çıkarları ve tağuti sistemden korkuları nedeniyle Hakkı batılla gizleyerek gerçekleri gizledikleri görülmektedir.

Kur’ani hükümlere göre Samiri soylu belamların durumu

Kur’an, bu nedenle Samiri soylu belamları, tıpkı şu köpeğin durumuna benzer; üstüne varsan da dilini sarkıtıp solur, onu bıraksan da dilini sarkıtıp solur.” şeklinde tanımlamaktadır.

Günümüz belamlarının durumu, ayette anlatılan kişinin durumuna benzer; idaresi altında yaşadıkları tağuti sistemin kendilerine verdiği unvanlar, makam ve mevkiler, sistemden korku ve çekingeleri nedeniyle onlara ne anlatılırsa anlatılsın iman etmezler. Bu nedenle onların durumu, dilini sarkıtıp soluyan köpeğe benzemektedir.

Samiri soylu belamlar, Allah (cc)’ın indirdiği hükümlere isyan eden, İslâm’a ve Müslümanlara düşman olan tağuti sistemle İslâm’ı kaynaştırmaya, kendi akıllarınca orta bir yol tutturmaya çalışıyorlar. Bu nedenle ne tam Müslümandırlar, ne de tağuti sisteme tam iman eden demokratlardandırlar; meşhur bir ifade ile iki derede bir arada kalmışlardır.

Kur’an’da, Tevhidin, şirk ve küfrün, putperestliğin ve tağutun tanımı çok açık bir şekilde ortaya konulmuş, bunun mücadelesini yapan Risalet önderlerinden örnekler verilmiştir. Bildirilen bu esaslara aykırı hareket ederek, kimi korku ve endişeler ya da kimi menfaat ve çıkar nedeniyle Hakkı gizleyenler hakkında yüce Allah (cc) şöyle uyarıda bulunmaktadır.

 “Allah’ın indirdiği Kitap’tan bir şey gizleyip, onu birkaç paraya satanlar var ya, işte onlar karınlarına ateşten başka bir şey koymuyorlar; Kıyamet günü Allah ne onlara konuşacak ve ne de onları temizleyecektir, onlar için acı bir azap vardır.

Onlar hidayet karşılığında sapıklık, mağfiret karşılığında azap satın almışlardır, onlar ateşe, karşı ne kadar da dayanıklıdırlar(!)” (Bakara, 174-175)

Kur’an’da, gerçekleri gizleyenlerin, Allah’ın ayetlerini, para karşılığında satanların durumu belirtilmiştir. Yüce Allah’a gerçekten iman eden bir kimsenin, bu ayetlere rağmen Samiri ve Belam İbn Bahura gibi hareket etmeleri mümkün değildir.

Küçük bazı çıkarlar nedeniyle bile bile nasıl Hakkı batılla bulayarak gerçekleri gizleyenlere yüce Allah (cc) lanet etmekte ve bütün lanet edebilenlerin de lanet ettiklerini bildirmektedir!

“Muhakkak ki, açık delillerden indirdiğimiz hidayeti, biz Kitapta insanlara açıkça belirttikten sonra gizleyenler, işte Allah onlara lanet ve bütün lanet edebilenler onlara lanet eder.” (Bakara, 159)

Yüce Allah (cc), Rahman sıfatı gereği Samiri soylu belamları ve onlara tabi olanları uyarmakta, dünya hayatının çok az bir geçimlik olduğunu, asıl olan ahiret hayatına yatırım yapmalarını istemektedir. Bu uyarılara kulak vermeyenler, Rab’lerine karşı açık bir savaşa girmiş,  şeytana tabi olmuşlardır.

Ey insanlar, muhakkak ki Allah’ın vaadi gerçektir; o halde sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve o aldatıcı, sizi Allah ile aldatmasın.” (Fatır, 5)

Ahmet Kalkan’a

Umarım bu yazacaklarımı eleştiri olarak değil, uyarı niteliğinde alır ve üzerinde yeniden düşünürsünüz.

Yukarıdaki Kur’ani tespitleri siz de çok iyi biliyorsunuz. Bu nedenle içerisinde bulunduğunuz durumunu yeniden düşünerek, duygularınıza kapılmadan gözden geçiriniz.

Ben burada söyleyip yaptıklarınızdan bazıları üzerinde duracağım inşaAllah. Amacım hiçbir şekilde kınamak ve kırmak değil, Kur’ani sorumluluğum çerçevesinde uyarıda bulunmak ve Rabb’ime bir mazeret sunabilmektir.

Tağuti sistemi reddetme konusu

Kur’an’da açık bir şekilde belirtildiği, yukarıdaki ilgili ayetlerde de belirtildiği üzere yüce Allah (cc), tağutun kesinlikle reddedilmesini istemekte, ancak tağutun gerçekten reddedilmesi ile Kendisine iman edileceğini, reddetmeyenlerin apaçık bir sapıklık içerisine girdiklerini bildirmiştir.

Tağutun nasıl reddedileceğini rasullerinin mücadelelerinde müşahhas bir şekilde gösteren yüce Allah (cc), iman edenlerinde böyle yapmalarını istemiştir.

Siz de biliyorsunuz ki, üzerinde bulunduğunuz durum, Kur’an ve Risalet tarihi açısından Sünnetullahtaki davet metoduna uymamaktadır. Tarihi süreçte hiçbir rasul ve Tevhid eri, idaresi altında yaşamak zorunda bulundukları tağuti sistemlerden ve diktatörlerden izin alarak davet yapmamışlardır.

Günümüzde siz de dâhil, din adına ortaya çıkanlar, Risalet tarihinde benzeri görülmeyen bir şekilde tağuttan izinli ve icazetli kurumlar olan vakıf ve dernekler kurmuşlardır. Bu, Sünnetullahtaki davet metoduna aykırı ve Risalet önderlerinin mücadelelerine aykırı bir durum ve onlara ihanet değil mi?

Onlar, hayatları da dâhil, bütün değerlerini ortaya koyarak Tevhidi esasları, apaçık bir şekilde ortaya koyarlarken siz, hangi Kur’ani ve Peygamberi delile dayanarak tağuttan izin alarak Kalemder’i kurdunuz? Rabb’inizin huzurunda Kur’an’dan ve Rasul (as)’ın şahitliğinden hesaba çekildiğinizde hangi delili ileri süreceksiniz?

Derneklerin, görev ve kapsamları, tağuti sistem tarafından belirlenmiştir. Tevhidin Düşmanı Tefrika adlı kitabım için 1996-1997 yıllarında yaptığım araştırmada vakıf ve derneklerin, bütünüyle küfür ve şirk kurumları olduğunu görmüş ve bunu yayınlamıştım.

VAKIFLAR (Tağuti Sistemin İcazetli Kurumları)

 http://www.mucahede.com/modules.php?name=Kose_Yazilari&op=viewarticle&artid=109

Hiç düşündünüz mü, Tevhidi düşündüğünü, Müslüman olduğunu iddia bir kimse, nasıl olur da tümüyle küfür ve şirk olan dernek ve vakıflarla İslâm gibi izzetli bir dine hizmet edebilir. Bu çelişkiyi hangi mazeretle Rabb’inize sunacaksınız.

Dernek konusunda ileri sürdüğünüz iddialar, kendi indi görüşlerinizdir ve hiçbir şeri delili yoktur. Hevayı ilah edinmeme uyarısına rağmen nasıl oluyor da indi görüşlerinizi, insanlara şeri fetvalar gibi veriyorsunuz. Hılf’ul Fudul, örneğini ileri sürenler, ya gerçekten Kur’an’dan habersizdirler ya da bilerek gerçekleri çarpıtıyorlar. Çünkü Hılf’ul Fudul, Risalet’ten önce ve yüce Allah (cc), o dönemde Rasulün, şaşkınlık içerisinde olduğunu bildiriyor.

Seni şaşkınlık içerisinde bulup hidayet verdi.” (Duha, 7)

Yüce Allah (cc), Rasul (as)’ın, Risalet’i duyurduktan sonraki hayatını iman edenlere örnek veriyor, şaşkınlık dönemlerini değil!

Biz, derneği, ayağımızdaki ayakkabı gibi görüyoruz; ayakkabı, ayağı pislenmekten, dış etkenlerin zararlarından koruyan bir kılıftır.” Bu iddianızı, hangi delile dayalı olarak söylüyorsunuz. Risalet tarihinde, onca sıkıntı ve zorluk içerisinde olan rasuller ve Tevhid erleri sizin kadar düşünmüyorlar mıydı ki, bu şirk ve küfür ayakkabısını giymeye tenezzül etmemişlerdir. Şu ayeti hiç düşünmüyor musunuz, bu ayet size ne ifade ediyor.

Yoksa siz, sizden önce geçenlerin durumu başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız! Onlara öyle yoksulluk ve sıkıntı dokunmuştu, öyle sarsılmışlardı, hatta Rasul ve onunla birlikte iman edenler: ‘Allah’ın yardımı ne zaman?’ dediler. İyi bilin ki, Allah’ın yardımı şüphesiz yakındır.” (Bakara, 214)

Adil olan ve Sünnetullahta bir değişiklik olmayacağını, verdiği sözden caymayacağını bildiren yüce Allah (cc), tağuttan izin almadan, tağutu söz ve fiilleri ile reddeden önceki insanların durumunu bu şekilde belirtmiş, bunlar yaşanmadıkça cennete girilmeyeceğini bildirmiştir. Şimdi, öncekilerin yaşadıkları durumu yaşamayan, tağuttan izin alarak dernek ve vakıfların kirli tabelaları arkasında, tağutun belirlediği kurallara göre hareket eden sizi, öncekilerle bir tutacağına gerçekten inanıyor musunuz?

Hele hele Hz. Yusuf (as)’ı, tağuti sistemin bir küfür ve şirk kurumu olan dernek ve vakıflar için kesinlikle örnek vermemenizi tavsiye ederim. Her hareketini, gözetimi altında olduğu Rabb’inin izni ile yapan bir Tevhid Rasulü’ne bu iddiayı yakıştırmak, hem ona, hem de gözetimi altında bulunduğu yüce Allah’a büyük bir iftiradır. Hz. Yusuf (as)’ın hayatını iyi okuyun ve kendi yararınıza bu iftira olan iddialarınızdan bir an önce vazgeçin.

Hz. Yusuf (as) http://www.mucahede.com/modules.php?name=evrensel&op=showcontent&id=2

Tağuttan izin alarak kurduğunuz dernek ile söylediklerinizi okuyorum da, hiçbir söyleminizin Kur’ani bir delili yok. Bu iddialarınızla siz, hevanıza göre hareket etmiş olmuyor musunuz?

Hevalarına göre hareket edenlerin durumunu yüce Allah Kur’an’da apaçık bir şekilde bildirmiş iken, hangi cesaretle bu hükümleri görmezden gelerek hevanıza tabi oluyor ve bu hevai kanaatınızı sizi dinleyenlere şeri bir hüküm gibi veriyorsunuz!

Oy verme konusu

Oy verme konusunda birbiriyle oldukça çelişen ifadeleriniz var. İşte birkaç örnek!

Bir taraftan,Ey müslüman! seçime oy vererek katılıp, tâğutlardan bir tâğutu tercih edemezsin! Oy vererek demokrasi rejimini zımnen de olsa kabullenmiş duruma düşemezsin. Allah’ın hükümleri dışında bir hüküm ve kanun kabullenemezsin. kanun koyucuları seçemezsin. Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyeceği veya hükmedemeyeceği belli olanların hüküm etmelerine (hükümetlerine) yardımcı olamazsın. Bu, imanını tehlikeye sokan bir meseledir! diyor, diğer taraftan “Oy verenlerle oy verilenlerin de ayrı değerlendirilmeleri gerektiğini düşünüyoruz.” diyorsunuz.

Bu nasıl bir değerlendirme! Hem oy kullanmayı, demokrasiyi zımmen kabullenme, Allah’ın hükümleri dışında bir hükmü kabullenme ve imanı tehlikeye sokan bir mesele olarak görüyorsunuz, hem de oy verenlerle oy verilenlerin de ayrı değerlendirilmeleri gerektiğini düşündüğünüzü söylüyorsunuz. Bu çelişkinizi nasıl değerlendiriyorsunuz anlamış değilim.

Siz, “İslâm’da savaşlar, kâfirlerin değil, Müslümanların istediği sahalarda kabul edilir. Her çeşit İslâmî mücadele ve hizmetlerin esasları, ancak Müslümanların istediği şekillerde ve İslâmî esaslara göre tanzim edilir. Bugün ise, Firavunların tespit ve müsâade ettiği, yönlendirdiği, sınırlarını çizdiği sahada mücadele ve çalışmayı tercih eden Müslümanlar, Firavunlara açıkça cephe almadan, onları nasıl alt edeceklerdir.” diyorsunuz.

İlginçtir, bu sözleri söylemenize rağmen, Sünnetullahta tüm Risalet önderlerinin ve Tevhid erlerinin mücadele ettiği sahayı bırakıp tağutun sahası olan, onların kurallarını belirlediği, sizin deyiminizle “Firavunların tespit ve müsaade ettiği, yönlendirdiği sınırlarını çizdiği saha olan dernek ve vakıflarda mücadele ediyorsunuz. Rabb’inizin şu ayetini yoksa okumadınız mı?

Ey iman edenler, niçin yapmayacağınız şeyi söylüyorsunuz! Yapmayacağınız şeyi söylemek, elbette Allah katında büyük gazaptır!” (Saf, 2-3)

“Siz, insanlara imanı emredip kendinizi unutuyor musunuz, Kitabı okuduğunuz halde hâlâ akletmiyor musunuz?” (Bakara, 44)

Siz, akıllı bir kişisiniz, neden kendi elinizle kendinizi Rabb’inizin indinde bu ağır sorumluluklar altına sokuyorsunuz!

Siz, “ben sadece referanduma oy verdiği için kimseyi tekfir etmedim, etmiyorum. Tağuti anayasaya oy vermeyi bir teşri (yasa yapma) olarak, şirk ameli görüyorum. Ama biliyorum ki her şirk ameli insanı müşrik yapmaz.

Mevcut düzeni ve onun İslâm dışı anayasasını kabullenmediği halde, farklı te’villerle oy veren Mü’minlerin doğru bir iş yapmadıklarını, ama onları müşrik veya kâfir olarak görmüyorum” diyorsunuz.

Yüce Allah (cc), tağuta destek olanların, onun safında Mü’minlere ve Allah’ın dinine savaş açtıklarını, kötü bir işe destek olanların o kötülükten paylarının bulunduğunu bildirirken, siz hangi cesaretle kötülük olan tağuta destek olanların, Mü’min olduklarını söylüyorsunuz.

Sizin yüce Allah (cc) yanında misyonun nedir ki, yüce Allah’ın, apaçık bir şekilde tarif ettiği Mü’min, müşrik, kâfir sıfatlarını tersine çevirerek veriyorsunuz. Yüce Allah (cc), elbette doğruyu söyler, bu durumda içerisine düştüğünüz konumu düşünmüyor musunuz? Yüce Allah’ın, apaçık bir şekilde belirlediği kavramları, tam tersine bir anlamla manalandırmanın, sizi şu ayetin kapsamına düşürdüğünü biliyor musunuz?

Şüphesiz onlardan bir grup var ki, dillerini Kitapla eğip bükerler, siz Kitap’tan sanasınız diye, oysa o Kitaptan değildir ve derler ki: ‘O, Allah katındandır’ oysa o, Allah katından değildir. Allah’a karşı onlar, bilerek yalan söylerler.” (Al-i İmran, 78)

“Sözlerini bozdukları için onları lanetledik ve kalplerini katılaştırdık; kelimeleri yerlerinden kaydırıyorlar, kendilerine öğütlenen şeyden pay almayı unuttular. İçlerinden pek azı hariç, daima onlardan hainlik görürsün, yine de onları affet, aldırma, çünkü Allah güzel davrananları sever.” (Maide, 13)

Siz de biliyorsunuz ki, Yahudiler kelimeleri yerlerinden kaydırdıkları için lanetlenmişlerdi. Peki, siz de kelimeleri yerlerinden kaydırarak, yüce Allah’ın Mü’min, müşrik, kâfir sıfatlarına yüklediği anlamın tersini bu sıfatlara yükleyerek kelimeleri yerlerinden kaydırmış olmuyor musunuz?

“Yahudilerden öyleleri var ki, kelimeleri yerlerinden kaydırıyorlar. Dillerini eğip bükerek ve dini taşlayarak: "İşittik ve isyan ettik", "dinle, dinlemez olası" ve: "râ’inâ" diyorlar. Eğer onlar: "İşittik ve itaat ettik", "Dinle ve bize bak!" deselerdi, elbette kendileri için daha iyi olurdu. Fakat Allah, inkârlarından dolayı onları lanetlemiştir, pek az inanırlar.

Yüce Allah’ın, anlamını yüklediği ve Kur’an’da apaçık bir şekilde bildirdiği küfür kavramı, nasıl oluyor da kişiden kişiye değişiklik gösterebiliyor. Bu sözünüz nasıl bir söz öyle!

Diyorsunuz ki, Demokrasi bize göre küfür kabul edilebilir. Ama başkası, onun içini farklı dolduruyor, onu farklı şekilde anlıyor olabilir. Her ne kadar onların delili bize çok kuvvetli gelmiyorsa bile, bu te’vil, onları tekfir etmemize engeldir. Halktan herhangi bir kimsenin; düzenin devamından yana, tâğut kabul ettiğimiz kimselere oy vermesi de böyledir. Bu tavır, bize göre küfürdür, ama sadece oy verdiği için insanlara kâfir demenin çeşitli mahzurları vardır”

Yüce Allah’ın apaçık bir şekilde bildirdiği din, size göre kişiden kişiye değişiklik mi gösteriyor. Böyle bir din yüce Allah’ın koyduğu din olur mu? Bu iddia ve söylemlerinizle yüce Allah’ın dinini değiştirdiğinizin farkında değil misiniz? Bunun hesabını Rabb’inize nasıl vereceksiniz?

Diyorsunuz ki, “Gerekçesini az sonra açıklayacağım. Herkes kendi hesabını kendisi verecek. Biz sadece uyarma görevimizi yapmakla yetiniriz o kadar. Eğer olaya tekfirci yaklaşımla bakmış olsam, kendimle çelişmiş olurum.

Siz bu sözü söylemekle kendinizle çelişmiyorsunuz, ancak Kur’an’la çeliştiğinizi düşünmüyor musunuz? Yüce Allah (cc), kâfir, müşrik, münafık ve fasıkları apaçık bir şekilde belirtirken yani tekfir ederken sizin bunu tersine çevirmekle Rabb’iniz ile çelişiyorsunuz, farkında değil misiniz?

Yüce Allah (cc), tağuta itaat edenleri apaçık bir şekilde tağut yolunda savaşan kâfirler olarak vasıflandırırken, onları, domuzlar ve maymunlar seviyesinde değerlendirirken, siz hangi gerekçe ile bu gerçekleri gizleyebiliyorsunuz?  Bu durumda, şu ayetin hükmüne girmiyor musunuz? Rabb’inize karşı bu nasıl bir cesaret ve bu nasıl bir meydan okuma!

Muhakkak ki, açık delillerden indirdiğimiz hidayeti, biz Kitapta insanlara açıkça belirttikten sonra gizleyenler, işte Allah onlara lanet ve bütün lanet edebilenler onlara lanet eder.” (Bakara, 159)

Diyorsunuz ki, “Bu arkadaşlarla kardeşlik hukukunu işletemem, dergilerinde istek üzere ara sıra da olsa yazı yazıp derneklerinde konuşma yapamam, onlarla kardeşçe hakkı tavsiyeleşemem. Onları namaz kılmayan öz kardeşime tercih edemem. Hâlbuki davası Kur’an olan kardeşlerimin hepsinin gönlümde apayrı yeri olduğuna öncelikle Rabbim şahittir

Lütfen şu söyledikleriniz üzerinde bir düşünün! Bu arkadaşlar dediğiniz kişilerle hiçbir şekilde beraber olamayacağınız kadar onlardan uzak olduğunuzu belirtmeye çalışıyorsunuz. Ancak yukarıdaki ifadelerinizde onlar için hem,Mevcut düzeni ve onun İslâm dışı anayasasını kabullenmediği halde, farklı te’villerle oy veren Mü’minlerin doğru bir iş yapmadıklarını, ama onları müşrik veya kâfir olarak görmüyorum” diyorsunuz ve “oy vermek tağutlardan tağut seçmektir” Mü’min görüyorsunuz. Mademki size göre oy verenler Mü’mindirler, o halde o Mü’minlerden neden bu kadar uzak duruyorsunuz.

Diyorsunuz ki, “Dolayısıyla biz “bu bir şirk anayasasıdır, buna oy vermek itikadı ilgilendirir, bir Müslüman teşri anlamına gelecek şekilde yasa yapamaz, Allah’ın hükmüne ters bir yasayı onaylayamaz” derken, tek tek bunu yapanları tekfir ediyor değiliz.

Size göre itikadı ilgilendiren yasa yapma şirk, ancak yasayı yapanlar müşrik değildir. Yani size göre zina fiili haram, ancak zina yapanlar zani değildir.

Peki ya şu dehşet verici ifadeleriniz! “Bazı insanların adını koyamıyor; Mü’min desen tam benzemiyor; kâfir desen diyemiyorsun” şeklinde sükût etmek zorunda kaldığımız kimseler oluyor. Değişik tevillerle felsefi ve ideolojik boyutuyla demokrasiyi savunan, tağutlara oy verip meyleden, heykelin karşısında tören denilen ayinlere katılan, Atatürk ilkelerine bağlı kalacağına dair yemin eden tağuti kurumları veya tağutları savunan… Nice insan var. Öyle bir toplumda yaşıyoruz ki hakla bâtıl karışmış, Müslümanla kâfir ayırt edilemez olmuştur

Siz, Kur’an okumuyor musunuz, yüce Allah (cc) bu saydığınız fiilleri yapanları apaçık bir şekilde müşrik, kâfir, münafık ve fasık olarak değerlendirdiğini görmüyor musunuz? Peki, bu halinizle Hakkı batılla bulayanların kendiniz olduğunu hâlâ anlamıyor musunuz?

Siz, “Bel’amın peşinde namaz kılanın arkasında namaz kılma, ancak ona Müslümanmış gibi davran” demekle insanları ikiyüzlülüğe sevk etmiyor musunuz?

Yüce Allah (cc), her şeyi apaçık bir şekilde belirtmiş iken, siz hangi gerekçelerle ve hangi cüretle bu gerçekleri söylemekten korkuyor ya da çekiniyorsunuz?

Kitap ücretleri

Yüce Allah (cc), birçok ayetinde davet karşılığında herhangi bir ücretin alınamayacağını, Allah’ın ayetlerinin bir ücret karşılığında satılmayacağını, böyle yapanların, karınlarına ateş doldurduklarını, hidayet karşılığında sapıklığı, mağfiret karşılığında azap satın aldıklarını bildiriyor.

“Şüphesiz, Allah’ın indirdiği Kitap’tan bir şey gizleyen ve onu az bir değere satanlar, işte onlar, karınlarına ateşten başka bir şey koymuyorlar. Allah Kıyamet günü onlarla konuşmayacak ve onları temizlemeyecektir. Onlar için acıklı bir azap vardır.

İşte onlar, hidayet karşılığında sapıklığı, mağfiret karşılığında azabı satın alan kimselerdir; ateşe karşı ne kadar da dayanıklıdırlar(!)” (Bakara, 174-175)

Siz, kitap yolu ile yaptığınız davet karşılığında para alarak bu ayete aykırı hareket ediyordunuz, kitaplarınızı para karşılığında satıyorsunuz, ancak bunu gizlemek için de kitap şöyle diyorsunuz.

“.. sitemde reklamı yapılan kitaplarımdan bir kuruş cebime almış veya alacak değilim Ben tüm kitaplarımı Allah için vakfettim. Kalemder’e karşılıksız bağışladım. Onun kârı ile talebe okutuluyor, giderlerin bir kısmı karşılanıyor.

Bu durumunuz, tıpkı Cumartesi gününde haddi aşanların durumuna benziyor. Onlara, Cumartesi günü balık avlamak yasaklanmıştı, onlar da, Cuma gününden ağlarını denize atar Pazar günleri çekerlerdi. Onlar bu hile ile güya Cumartesi günü avlamadıklarını düşünüyorlardı. Müslüman davetçiler, onlara yaptıklarının yanlış ve hile olduğunu hatırlattığında ise buna aldırış etmiyorlardı. Böylece yüce Allah (cc) onları helak etmişti.

“Onlara, deniz kıyısında bulunan kentin durumunu sor, hani onlar, Cumartesi haddi aşıyorlardı; Cumartesi günü balıklar, onlara akın akın gelirdi, Cumartesi dışında günde gelmezlerdi; böylece Biz onları, sapık olmaları nedeniyle deniyorduk.

O zaman onlardan bir topluluk: ‘Allah’ın helak edeceği yahut şiddetli bir azapla azap edeceği bir kavme niçin öğüt veriyorsunuz?’ dedi, dediler ki: ‘Rabb’inize mazeret için ve belki onlar korunurlar.’

Onlar, kendilerine hatırlatılan şeyi unuttuklarında, biz de kötülükten men edenleri kurtardık; zulmedenleri de, sapık olmaları yüzünden çetin bir azap ile yakaladık. Onlar, yasak kılınan şeylerden vazgeçmeyince onlara: ‘Aşağılık maymunlar olun!’ dedik.” (A’raf, 163-166

Şimdi sizin, “kitaplarımdan bir kuruş cebime almış veya alacak değilim Ben tüm kitaplarımı Allah için vakfettim.” İddianız, aynen Cumartesi günü hile yapanların durumuna benziyor. Güya kitaplardan para almıyorsunuz, ancak tağuti sistemden izin alarak oluşturduğunuz vakıf yoluyla satıyorsunuz. Biliniz ki bu durumunuz, bir hile ve aldatmaya yöneliktir ve biliniz ki, siz, insanları aldatabilirsiniz, ancak âlemlerin Rabb’ini asla!

Mademki, Allah’ın dinini anlatmak için yazılan kitapları satmak haramdır, o halde ne adına alırsanız alın haramdır. Nasıl ki, içki satarak fakirlere yardım edilemeyecekse, aynı şekilde aslı haram olan din adına kitap satarak da haram para ile fakirlere yardım edilmez.

Unutmayınız, hiçbir rasul, din adına bir şeyler satarak kazanç elde etmemiş, böyle bir yolla fakirlere yardım etmemiştir.

Siz, yukarıdan beri alıntıladığım ve daha alamadığım onlarca ifadelerinizde sürekli bir çelişki yaşıyorsunuz. Bunları kendiniz hiç mi düşünmüyorsunuz ya da beş bin kişi olduğunu söylediğiniz arkadaşlarınızdan, sizi dinleyenlerden hiç kimse bu çelişkilerinizin farkına varıp sizi uyarmıyorlar mı?

Size tavsiyem, bu hileli işten de, tağuttan izinli derneğinizden de vazgeçiniz ve yukarıdan beri sayılan çelişkilerinize son verip halis bir şekilde tevbe ediniz. Kurtuluşunuz bundadır, aksi halde yukarıya alınan ayetlerde belirtildiği duruma düşecek ve kendi elinizle helakınızı hazırlamış olacaksınız.

İslâmi davetin yapılacağı alan bellidir; siz, adeta bundan habersizmişsiniz gibi, şu sözleri söyleyebiliyorsunuz. “hangi vakıf olursa olsun çağırsalar gider İslam’ı anlatırım, hatta kiliseye çağırsalar da giderim” diyorsunuz.

Bu sözünüz, şu andaki durumunuz nedeniyle normaldir; zaten küfürden icazetli bir derneğiniz var ve orada kendinizce bir şeyler yapıyorsunuz, bu nedenle başka derneklerde de bu faaliyetinizi sürdürmeniz doğaldır. Kişi bir kere bir şeye bulaştı mı, artık devamını yapmakta onun için bir mahzuru yoktur. Ancak hiçbir Müslüman, gayri İslâmi olan, hele hele küfür ve şirk olan tağuttan izinli ve icazetli bir yere meşruiyet vererek orada iradi olarak davet yapamaz.

Bakın Risalet önderlerine, hangisi küfrün sınırlarını belirlediği bir yerde davet yapmışlardır. Bu iddianız da, diğer iddialarınız gibi Sünnetullah’a ve Kur’an’a aykırı, indi görüşünüzdür, İslâm nokta-i nazarında zandan başka bir şey değildir.

Cuma konusu

Cuma konusunda, Rasulullah (as)’dan onlarca hadis veriyorsunuz ve bunları, daha önce yaptığınız gibi kelimeleri  anlam kaymasına uğratarak, Rasulullah (as)’ın, İslâm’ın hakim olduğu bir yer için söylediği Cuma Namazının kılınması hadislerini, küfrün egemen olduğu bir yer için imiş gibi bir anlatmaya çalışıyor, bu küfür beldelerinde kılınacağını iddia ediyorsunuz.

Benim, sayfanızda paylaştığım Cuma konusunu da, tıpkı diğer saptırma ve çarpıtmalarınız gibi, çarpıtıyor ve Rasulullah (as)’ın Mekke Medine sürecinde Cuma konusundaki yaklaşımı gözardı ederek, sizin de bizzat içerisinde olduğunuz fıkhî bir konu olan Sultan konusunu dilinize dolayarak kendi fıkıh mantığınızla çelişiyorsunuz.

En önemlisi de yine bu sultan konusunu çarpıtarak benim Veliy’ul Emr olan imam veya tarafından mezun (görevli) bir zatın kıldırmasıdır. İmam= halife= İslâm ahkâmı ile hükmeden kişidir.” diyerek açıkladığım sultan konusunu kendinizce çarpıtarak veriyorsunuz.

Şu ifadenize bakın, “Hoppala! CUMA, MEVCUT ŞARTLARDA VAR MI YOK MU ONU SÖYLESİN DELİLLERİ İLE.” Benim size söylediğim, “Amaç bağ yemek değil bağcı dövmek olunca kişiler bu tür kelimelere takılıyor.” sözümü de teyit etmiş oldunuz. Hem Cuma yazımı satır satır okuduğunuzu söylüyorsunuz, hem de Cuma yazımda tek tek üzerinde durduğum eda ve sıhhat şartlarının olmadığını iddia ederek mevcut şartlarda olup olmadığını soruyorsunuz.

Dar’ul Şirk’te Cuma Namazının Hükmü” başlıklı yazımı okuyan her aklıselim ve ön yargısız kimse, sıraladığım şartların bugün olup olmadığını anlar. Ancak ne hikmettir ki, beşbin takipçisi olduğu ile övünen siz, bunu anlamıyor ve “CUMA, MEVCUT ŞARTLARDA VAR MI YOK MU” diye soruyorsunuz. Siz gerçekten anlamamışsanız, konuyu gurur ve kibir vesilesi yapmadan yanınızda varsa aklıselim birine okutun bakalım var mıymış yok muymuş size anlatsın.

Şu ifadeniz bile enaniyetinize ne kadar esir olduğunuzu ve kendinizi nerelerde gördüğünüzü gösteriyor. “Ben de ondan ilim adına rica edeyim; benim eleştirilerime satır satır değilse bile (ki onu yapmaya gücü yetmez) hiç olmazsa, tek tek şart olarak ileri sürdüğü hususlarda verdiğim cevabı ele alsın, delil olmaması gereken yerleri göstersin ve delilleriyle benim eleştirilerimi çürütsün. demek.

Sizin onca çelişkilerinize satır satır cevap veremem öylemi! Doğru söze ne denir, ben, bunca saçmalıklara cevap verecek kadar boş zamana sahip değilim, ancak yukarıdan beri yazdığım gibi iman ettiğim Kur’an’dan ve tabi olmakla şeref duyduğum en güzel örneğim Rasulullah (as)’dan örnekler verir uyarırım, uyarıya uyup uymamak sizin sorununuz. Ben, Rabb’ime bir mazeret olsun diye uyarımı yapar bırakırım.

Yazdığım kısa notu bile anlamayan ya da anladığı halde çarpıtma konusundaki mahareti nedeniyle konuyu çarpıtan birine ne diyeyim. Bakın, ben, sultan kelimesi için ne demişim, siz ne anlamışsınız.

Ben, “1980’Lİ YILLARDA TOPLUM TARAFINDAN ANLAŞILMASI NEDENİYLE O KAVRAM KULLANILMIŞTIR.” diyorum, siz, “Hayır, kardeşim, bu kavram 1980 yılında ortaya çıkan bir kavram değildir. Cumanın sıhhat şartlarını ifade eden 1200 sene önce yazılmış fıkıh kitaplarında da “sultanın izni” gündeme gelir.” diyorsunuz. İşte sizin anlayışınız bu kadar!

Ahmet Efendi, ben, 1980’li yıllarda ortaya çıkmış demiyorum, iyi oku, o “yıllarda toplum tarafından anlaşılması nedeniyle” diyorum.

Bir Müslüanın sana yazdığı, “Bu zaviyeden bakılınca gerek Cuma konusunda gerekse metod konusunda yapılan yanlışlığın salt metottan kaynaklanan bir mesele olmadığı itikadi problemden kaynaklandığı açıktır.” cümlesine katılıyorsunuz, ancak yine çarpıtma sanatınızı kullanarak konuyu saptırıyorsunuz.

Ve benim, “BU ŞARTLARI, CUMA’NIN ŞARTLARINDAN SAYMAMAK YA DA BELİRTİLEN ŞARTLARA UYGUN HAREKET ETMEMEK VEYAHUT DEĞİŞİK ENDİŞELERLE, ŞARTLARIN İHTİVA ETTİKLERİ ANLAMLARI DARALTMAK, ÇARPITMAK VE DEĞİŞTİRMEK KÜFÜR VE SAPIKLIKTIR.” sözümü de kendinizce eleştiriyor ve bunun sıradan kişiler için kullandığımı söylüyorsunuz. Bu, sizin çarpıtma ve kelimeleri yerlerinden kaydırarak anlam kaymasına uğratma sanatınızdır.(!) hedef saptırıyorsunuz.

Ben, bu ifadelerimi, sıradan insanlar için değil, o insanların önünde bulunan hoca diye takip ettikleri kişiler için kullandığımı, Samiri soylu belamlar konusunda yazdığım onlarca yazımda belirtmişimdir.

Sonra da beni itham ederek, “Dikkat! Allah’ın ve Rasulü’nün koymadığı şartlar, diğer mezheplerin kabul etmediği sadece Hanefi mezhebinin koyduğu şartlar, diğer âlimlerin koymadığı sadece Ramazan Efendinin koyduğu şartlar (ki, hiçbir delil olmadan, bunları Allah’ın ve Rasulü’nün şart olarak ileri sürdüğünü iddia ediyor)” diyorsunuz.

Yüce Allah (cc), akıl sahiplerine hitap ediyor, zekâ sorunu olanlara hitap etmiyor. Yüce Allah (cc), Rasulü’nün en güzel örnek edinilmesini emretmiş, Allah ve Rasulü’nün verdiği hükmün, Mü’min erkek ve kadınlar için bağlayıcı olduğunu bildirmiştir. Buradan hareketle, Rasulullah (as)’ın, Mekke ve Medine’de Cuma konusundaki tutumu, Mü’minler için Cumanın şartlarıdır. Rasulullah (as)’ın, ayrıca “Bunlar, Cumanın şartlarıdır” demesine gerek yoktur.

Aklını kullanan ve iman eden Mü’minler ve ilim sahipleri ve okuduğunuz fıkıh kitaplarında adı geçen imamlar da, Rasulullah (as)’ın, Mekke Medine sürecini Cumanın şartları olarak verirler.

Siz, hem Cuma yazımı -ki siz risale ve kitap diyorsunuz, hâlbuki Kur’ani kavramlar kitabımın içinde bir yazıdır- eleştirdiğinizi söylüyorsunuz, hem de ben o eleştirinizi okumayayım anlamına gelecek şekilde bana engel koyarak cevap hakkımı engellediğiniz. Bu tavrınızla arkamdan hakkımda konuştunuz ve Hucurat, 12. ayetin uyarısına muhatap oldunuz.

“Ey iman edenler, zandan çok sakının, zira zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin gizli şeylerini araştırmayın; biriniz diğerinizi arkasından çekiştirmesin; biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemeği sever mi, işte bundan iğrendiniz! O halde Allah’tan korkun, şüphesiz Allah, tevbeyi çok kabul eden, çok esirgeyendir.”

Bu, elbette sizin sorununuz, üzerinde bulunduğunuz durumu ve hesabınızı Rabb’inize vereceksiniz.

Neden Allah’tan korkmadığınızı kısaca belirtip yazıma son vereceğim

Size hitaben söylediğim “AHMED KALKAN EFENDİ, YAZIKLAR OLSUN SANA, İNSAN ALLAH’TAN KORKAR DİYECEĞİM, ANCAK SEN ZATEN ALLAH’TAN KORKSAN, RİSALET TARİHİNDE HİÇBİR RİSALET ÖNDERİNİN, HİÇBİR TEVHİD ERİNİN YAPMADIĞI TAĞUTTAN İCAZETLİ KURUMLARDA BULUNMAZ, VAKIF, DERNEK GİBİ ŞİRK VE KÜFÜR YUVALARINDA DİN ANLATMAZSIN.

HAKKI BATILLA KARIŞTIRARAK KONUŞUYORSUN. SİZ TAĞUTU TASTİK EDEN, HAKKI BATILLA KARIŞTIRARAK GERÇEKLERİ GİZLEYEN… İNSANLARI ALDATAN, SİZ SAMİRİ SOYLU BELAMLARLA UĞRAŞACAĞIM BİİZNİLLAH.” Sözüm de ne kadar haklı olduğumu da yukarıdan beri hakkınızda belirttiğim hususlar içindir. Siz, gerçekten Allah’tan korkuyorsanız, içerisinde bulunduğunuz durumdan tevbe ederek dönün!

Siz ve benzerleriniz dernekçi ve vakıfçılar, tağuti küfür sisteminden izin ve icazet alarak dernek ve vakıf kurmakla Sünnetullahtaki davet metodunu terk ederek tağuttan izin ve icazet almadan Tevhidi daveti ortaya koyan Risalet önderlerine ve Tevhid erlerine en büyük hakareti yaptınız.

Sizler, Kur’an’ın reddedilmesini emrettiği, reddini, iman etmenin esası saydığı ve reddedilmesi için, her toplum içerisinde rasullerin gönderilmesine neden olan tağuttan izin alarak o peygamber ve Tevhid erlerinin davalarının aslını çarpıtarak onlara ihanet ettiniz.

Sizler, İslami kavram ve ıstılahları, asıl anlamlarından saptırıp Tevhidi bilinci yok ettiniz, tağuta oy verip destek olanları, Kur’an’da yüce Allah (cc), tağutun safında savaşan kişiler olarak vasıflandırırken, sizler onların müşrik ve kâfir olmadıklarını, Mü’min, Müslüman olduklarını iddia ederek tağutu desteklemelerine onay verdiniz.

Tevhidi esasları, apaçık bir şekilde insanlara duyuran, bu uğurda her türlü eza ve sıkıntıları göğüsleyen Risalet önderlerine ve Tevhid erlerine aykırı hareket ederek küfür ve şirk yuvası olan tağuttan icazetli vakıflarda din anlatmaya çalışıyor ve bunun İslâmi olduğunu, kelimeleri yerlerinden kaydırarak, dilinizi eğip bükerek söylediniz.

Sizler, kâfir ve müşrikleri, Mü’min ve Müslüman kabul ederek Hakkı batılla bulayarak, gerçekleri çarpıtarak yüce Allah’ın üzerine iftira attınız.

Sizler, Tevhidi esasları, tağuti sistemin izinli kurumlarında anlatacağınızı sandınız ve insanların, Tevhidi esasların Sünnetullahtaki mücadele metodunu öğrenmelerine, insanların, Allah yoluna yönelmesine, Tevhidi esasları gereği gibi bilmelerine engel oldunuz.

Yazdığınız yazınızda, “Dikkat, bu ifadeler, benim ona hiçbir şey yazmadığım, hiçbir şey söylemediğim bir anda durup dururken söylenen ifadeler:” diyorsunuz.

Bana bir şey yazmanıza gerek yok, siz benim inanç değerlerimi çarpıtıyor, Hakkı batılla bulayarak gerçekleri gizliyor ve içerisinde bulunduğunuz tağuttan izinli ve icazetli şirk ve küfür yuvalarında bu durumunuzla bizim insanlara anlatmaya çalıştığımız gerçek Tevhidi esasların önünde engel teşkil ediyorsunuz, daha ne yapmayı düşünüyordunuz.

Sizin kınadığınız, hevanız için buğzettiğiniz halde “Allah için buğz ediyorum” dediğiniz Tevhidi Müslümanlar da –ki, aynel yakin henüz tanımıyorum o kardeşlerimi- işte bu bulunduğunuz konum, Hakkı batılla bulamanız nedeniyle değerlerini çarpıttığınız için size kızıyorlar.

Şayet siz, içerisinde bulunduğunuz durumdan -ki, Samiri ve Belam İbn Baura’nın durumuna benziyor- çıkar, Rabb’inize tevbe edip gerçekten Tevhidi yola gelirseniz benim de o kardeşlerimin de en yakın dostu ve kardeşi olursunuz. Ancak şu halinizle hem bizden ve kardeşlik hukukundan uzaksınız, hem de kendi elinizle helakınızı hazırlıyorsunuz.

Açın Kur’an’ı, hevanızı,  enaniyetinizi, kendinizi bir yerlerde görmenizi bırakıp okuyun, Risalet önderlerinin mücadelelerini ve Sünnetullahtaki davet metodunu iyi öğrenin. Aksi halde Kur’an’ın yukarıya aldığım ayetlerinin kapsamına girer, kendinize yazık edersiniz.

Selam hidayete tabi olanların üzerine olsun!

Ramazan Yılmaz

 

Ramazan Yılmaz: 10.09.2015

Tarafından yazılmıştır
Dada fazla: admin

Müslümanlar ve demokratik seçimler

Bir inanca ya da herhangi bir düşünceye sahip olmak, o inancın ya...
Daha fazla oku

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir