Press ESC to close

Şefaat (Kurtarma Operasyonu)

Tarihi süreçte, Tevhid-şirk mücadelesinin en önemli aşaması, hiç kuşkusuzdur ki, Tevhid inancına karıştırılan şirk unsuru düşüncelerin temizlenmesidir. İnsanlar, yüce Allah’ın kendilerine indirdiği Risalete, zaman içerisinde kendi düşüncelerini karıştırmışlar ve bu düşünceleri, ya bizzat yüce Allah’a ya da Risaleti getiren elçilere mal ederek dini bir emir olarak algılamışlardır. İşin en gülünç ya da acı yanı ise, kendileri şirk koşan bu kimseler, kendilerine Tevhidi esasları saf ve doğru bir şekilde anlatan kişileri küfürle suçlamışlardır.

“Onlar bir kötülük yaptıkları zaman: ‘Babalarımızı bu yolda bulduk, bunu bize Allâh emretti! dediler. De ki, ‘Allâh kötülüğü emretmez, Allah'a karşı bilmediğiniz şeyler mi söylüyorsunuz?” (A’raf, 28)

İnsanlar, Kur'an gerçeğinden uzaklaştıkça kendilerince yeni bir din anlayışı ortaya çıkarmışlar, uydurma ve ilahi mesajın çarpıtılması sonucu oluşturdukları anlayışı Hak din zannederek ona tabi olmuşlardır. Uydurmacılar, tabi oldukları uydurma dine uygun kavramlar geliştirmişler ve bu uyduruk kavramları dinlerinin esası kabul etmişler ve bunun yüce Allah tarafından kendilerine emredildiğini zannetmişlerdir.

Kur'an gerçeğini gözardı ederek ya da Kur’ani kavramları çarpıtarak uydurulan kimi söz ve ifadelerin kaynağı, aslında Kur'an inzal edilmeden önce Yahudi ve Hrıstiyanların Tevhidi esasları bozarak uydurduklarından başka bir şey değildir. Kur'an, Tevhid ilkesini bozan ve yüce Allah’a iftira edilerek uydurulan bu sözleri çok açık bir şekilde reddetmekte ve bunu uyduranların yalancı olduklarını bildirmektedir.

Cehennemde bir süre kalınıp cennete gidileceği, şefaatçilerin kendilerini kurtaracağı, kendilerinden başka kimsenin cennete girmeyeceği vb. birçok husus, Kur'an öncesi şirk kültürünün günümüz uzantısından başka bir şey değildir. Bu uzantı şirk kültürü, Kur'an’ın reddetmesine rağmen günümüzde de aynen kabul edilmiş ve buna daha başkaları da eklenmiştir.

Tarihi süreçte vahyi esaslara beşeri düşüncelerin karıştırılması hastalığı, Hz. Muhammed(as)’dan sonra da devam etmiş, günümüze kadar bu hastalık sürmüş, sürdürülmüş ve hâlâ sürdürülmektedir. Tevhid ilkesini bozan beşeri bu düşünceler, günümüzde uydurulan kimi sözler, hadis külliyatına karıştırılarak Rasulullah(as)’a atfedilmiş ve hadis olarak ifade edilmiştir.

Müfteriler, uydurdukları ve hadis olarak adlandırdıkları bu sözlerin Kur’an’a ve Peygamber (as)’ın yaşantısına aykırı olduğu anlaşılmasın diye, Kur'an gerçeğini ya tamamen gözardı etmişler (Kur’ani ifade ile Kur'an’ı arkalarına atmışlar) ya da Kur'an’dan bazı ayetleri çarpıtmışlar veyahut da Kur’ani kavramları değiştirmişlerdir.

Hz. Muhammed(as)’dan sonra, İsrailiyat'ın da etkisiyle Peygamber(as)’a ait olmayan kimi sözleri, ona aitmiş gibi gösteren akımlar ortaya çıkmıştır. Bu uydurmacılık akımında Peygamber (as), adeta (haşa) yüce Allah’a muhalefet eden ve yüce Allah’ın söylediklerinin (haşa) tersini yapan bir kişi görüntüsüne büründürülmüştür. Oysa Rasul (as), yüce Allah’tan kendisine ne indirilmişse önce ona kendisi teslim olmuş, daha sonra onu, insanlara olduğu gibi tebliğ etmiş, kendisinden en küçük bir ekleme yapmamıştır.

Yüce Allah (cc), kullarının her halini bildiğini, kimseye gücü üstünde bir mükellefiyet yüklemeyeceğini bildirdiği, kullarını ilgilendiren dünya ve ahiretle ilgili her şeyi apaçık bildirdiği halde bu müfteriler, Allah ve Rasulü'nün üzerine öyle iftiralar atmışlar, öyle yalanlar uydurmuşlardır ki, yüce Allah’ı haşa kullarının durumunu bilmeyen, Rasul(as)’ı da onun bunun lafı ile hareket eden durumuna düşürmeye çalışmışlardır.

Müfteriler, birçok konuda Hz. Peygamber (as)’ın üzerine iftira atmışlardır. Hadis külliyatı adı altında yazılan kitaplara bakıldığında bu gerçek çok açık bir şekilde görülecektir. Bunlar örneklendirilirse:

Miraç hadisi diye uydurulan, yüce Allah’a ve Rasulüne ağır suçlama ve hakaret içeren hadis; Kur'an’ın bildirimlerinde yüceltilen, erkeklerle yüce Allah (cc) indinde eşit olan kadınlara ağır hakaret ve ithamlarla küçük düşüren ve Rasulullah (as)’a atfen hadis olarak uydurulan yalanlar bunlardan sadece birkaçıdır. Yüce Allah’a ve Rasulullah (as)’a iftira olan bu uydurma hadis, israiliyat olduğu her yönüyle anlaşılmaktadır.

Şu bir gerçektir ki, yüce Allah (cc), kullarını ilgilendiren konularda her şeyi apaçık ve net bir şekilde ortaya koymuştur. Dünya hayatlarında kullarının, neyi nasıl kabul edecekleri, neler yapıp nelerden sakınacakları, ahiret hayatlarında nelerle karşılaşacakları, hangi günahlarının affedilip hangilerinin affedilmeyeceği, cennet ve cehenneme kimlerin nasıl girecekleri, neler yiyip içecekleri ile ilgili her şey Kur'an’da bildirilmiştir.

Yüce Allah (cc), insanların mazeretleri kalmasın ve ‘biz bunu bilmiyorduk’ demesinler diye kullarını, kendilerini ilgilendiren konularda en ince teferruatına kadar aydınlatmıştır.

“Yahut: ‘daha önce babalarımız şirk koştu, biz de onlardan sonra gelen bir nesil olduk. (Hakkı) iptal edenlerin yaptıkları yüzünden bizi helâk mı ediyorsun?’ demeyesiniz diye” (A’raf, 173)

“İşte biz, âyetleri böyle açıklıyoruz, artık herhalde (Hakka) dönerler.” (A’raf, 174)

Bütün bu apaçık ayetlere rağmen bazı kimseler, ayetleri kıyısından kenarından tırtıklayarak kendi hevalarına uygun anlamlar çıkarmaya çalışmaktadırlar. Ayetlerin tahrif edilmesi ve Peygamber (as)’ın üzerine iftira atılması sonucunda anlamı çarpıtılan kavramlardan biri de şefaattir.

Tahrif edilmiş dinlere yapılan katkılardan miras kalan uydurma ifadelerden biri olan şefaat kavramı, günümüzde bazı kesimler tarafından Kur'an’a aykırı bir şekilde anlamı çarpıtılmış, tahrif edilmiş dinlerdeki anlamı ile kabul edilmiştir.

Kur’ani esaslar doğrultusunda, Tevhidi ilkelere uygun iman edip yüce Allah’a kulluk yapmak nefislerine zor gelen bazı kimseler, tahrif edilmiş dinlerden İslâm’a karıştırılan şefaat kavramının anlamını çarpıtarak ona sığınmışlardır. Ucuz cennet anlayışından kaynaklanan bu sapık düşünce, Kur'an ayetleriyle taban tabana zıtlık teşkil etmektedir.

Yüce Allah’ın Küçük, Rasulullah(as)’ın Büyük Günahları Affedeceği İftirası

Şefaat müfterileri, Kur'an gerçeğini gözardı ederek Allah ve Rasulü üzerine iftira atarak, yüce Allah’ın küçük, Rasulullah (as)’ın ise büyük günahları affedeceği iddia ediyorlar. Bu, Kur’ani hiçbir delili olmayan, düşünülmeden ortaya atılan, her yönüyle korkunç bir iftiradır. Bu iftira, Kur'an gerçeği ile taban tabana zıt ve Kur'an’a aykırı bir yalandan başka bir şey değildir. Çünkü,

Birincisi, bu iddiada bulunmak, Kur'an gerçeğinden habersiz olmak, Rasul (as)’ı tanımamaktır. Şayet kasıtlı bir İslâm düşmanlığı ve İslâmi esasları karıştırma gibi hain bir planın parçası değilse bu iddiada bulunanlar, gaflet ve dalalet içerisinde olan İslâmi gerçeklerden habersiz cahil kimselerdir. En ‎iyi bir ifade ile bu kimseler, ağızlarından çıkan sözün ne anlama geldiğini bilmeyen ahmaklardır.

İkincisi, Rahman olan ve rahmeti her şeyi kaplayan yüce Allah’tır. Peygamber(as)’ın yüce Allah’tan daha fazla merhametli olması mümkün değildir. Bu nedenle yüce Allah’ın affetmediği bir günahı, Rasulullah (as)’ın affedeceğini iddia etmek, Peygamber(as)’ın yüce Allah’tan daha merhametli olduğunu iddia etmektir ki bu, Allah ve Rasulü üzerine atılmış korkunç bir iftira olduğu gibi, Peygamber (as)’ı ilahlaştırmaktır ki bu şirktir.

Üçüncüsü, yüce Allah (cc), büyük günahlardan kaçınılmasını sürekli tavsiye etmiş, büyük günah işleyenleri affetmeyeceğini bildirmiştir. Yüce Allah’ın affetmeyeceğini bildirdiği bir günahı Peygamber(as)’ın affedeceğini iddia etmek Peygamber(as)’ı yüce Allah’a karşı çıkarmaktır ki bu korkunç bir iftira ve açık bir şirktir.

“Eğer size yasaklanan büyük günâhlardan kaçınırsanız, sizin küçük günâhlarınızı örteriz ve sizi güzel bir yere sokarız.”(Nisa, 31)

Yüce Allah’ın Affetmeyeceği Büyük Günahlar

Kur'an’da büyük günah olarak nitelendirilen günahlar şirk, zina, adam öldürme, faiz ve Tevhidi gerçekleri gizleme olarak sıralanabilir. Yüce Allah (cc), bu günahlara bulaşanları affetmeyeceğini şu ilahi buyruklarıyla açıkça bildirmektedir.

Şirk

“Allah, kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz, bundan başkasını dilediğine bağışlar. Allah'a şirk koşan da gerçekten büyük bir günah işlemiştir.(Nisa, 48)

“Akraba bile olsalar, cehennem halkı oldukları belli olduktan sonra şirk koşanlar için mağfiret dilemek; ne peygamberin, ne de inananların yapacağı bir iş değildir.”(Tevbe, 113)

“Lokman oğluna öğüt vererek demişti ki: "Yavrum, Allah'a şirk koşma, çünkü şirk koşmak, büyük bir zulümdür.” (Lokman, 13)

“Sana ve senden öncekilere şöyle vahyedildi: ‘Andolsun, eğer şirk koşarsan amelin boşa çıkar ve kaybedenlerden olursun!” (Zümer, 65)

“Kitap ehlinden ve müşriklerden olan kâfirler, sürekli olarak cehennem ateşindedirler. Onlar, halkın en şerlisidir.”(Beyyine, 6)

“Allah'a şirk koşan kadınlarla, onlar inanıncaya kadar, evlenmeyin. Hoşunuza gitse dahi, inanan bir cariye, şirk koşan (hür) kadından iyidir. Ortak koşan erkekler de inanıncaya kadar, onları (kadınlarınızla) evlendirmeyin. hoşunuza gitse dahi, inanan bir köle, şirk koşan (hür) adamdan iyidir. (Zira) onlar ateşe çağırıyorlar. Allah ise izniyle cennete ve mağfirete çağırıyor. İnsanlara ayetlerini açıklıyor ki öğüt alsınlar.”(Bakara, 221)

Adam Öldürme

“Her kim bir mü'mini kasten öldürürse -onun cezâsı-, içinde sürekli kalacağı cehennemdir. Allâh ona gazap etmiş, lanet etmiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır!” (Nisa, 93)

“Ve onlar Allâh ile beraber başka ilaha yalvarmazlar. Allâh'ın harâm ettiği canı haksız yere öldürmezler ve zinâ etmezler. Kim bunları yaparsa cezâsını bulur. Kıyâmet günü onun için azap kat kat yapılır ve o azabın içinde hor ve hakir olarak kalır.” (Furkan, 68-69)

Faiz

“Ribâ yiyenler, ancak şeytânın dokunup çarptığı kimsenin kalktığı gibi kalkarlar. Bu, onların: ‘Alışveriş de ribâ gibidir.’ demelerinden ötürüdür. Oysa Allâh, alış-verişi helâl, ribâyı harâm kılmıştır. Kime Rabbi'nden bir öğüt gelir de vazgeçerse, geçmişte olan kendisinindir ve işi de Allah'a kalmıştır. (Allâh onu affeder). Kim tekrar (ribâya) dönerse onlar ateş halkıdır, orada ebedi kalacaklardır.

Allâh, ribâyı mahveder, sadakaları artırır. Allâh, hiçbir günâhkâr kâfiri sevmez.

Ey inananlar, Allah'tan korkun, eğer inanıyorsanız ribâdan (henüz alınmayıp) geri kalan kısmı bırakın. Eğer böyle yapmazsanız, Allâh ve Elçisiyle savaşa girdiğinizi bilin. Tevbe ederseniz, ana malınız sizindir. Ne haksızlık edersiniz, ne de haksızlığa uğratılırsınız.” (Bakara, 275-276, 278-279)

Zina

“Zinâya yaklaşmayın, çünkü o, açık bir kötülüktür, çok kötü bir yoldur!”(İsra,32)

“Zinâ eden erkek, zinâ eden veya ortak koşan kadından başkasıyla evlenmez; zinâ eden kadın da zinâ eden veya ortak koşan erkekten başkasıyla evlenmez. Böyleleri ile evlenmek mü'minlere harâm kılınmıştır.”(Nur, 3)

“De ki: "Rabbim, fuhuşları, gerek açığını, gerek kapalısını; günahı ve haksız yere saldırmayı; hakkında hiçbir delil indirmediği bir şeyi Allah'a şirk koşmayı ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyler söylemenizi kesinlikle haram etmiştir.”(A’raf, 33)

Gerçekleri Gizleme

“İndirdiğimiz açık delilleri ve hidâyeti biz Kitapta insanlara açıkça belirttikten sonra gizleyenler (var ya), işte onlara hem Allâh lanet eder, hem bütün lanet edebilenler lanet eder.(Bakara, 159)

“Allâh'ın indirdiği Kitaptan bir şey gizleyip, onu birkaç paraya satanlar var ya, işte onlar karınlarına ateşten başka bir şey koymuyorlar. Kıyâmet günü Allâh ne onlara konuşacak ve ne de onları temizleyecektir. Onlar için acı bir azap vardır.

Onlar hidâyet karşılığında sapıklık, mağfiret karşılığında azap satın almışlardır. Onlar ateşe, karşı ne kadar da dayanıklıdırlar(!)”(Bakara, 174-175)

Kur'an, büyük günahları bu şekilde tarif etmiş ve bu günahları işleyenlerin, yüce Allah (cc) tarafından affedilmeyeceklerini, bu kimselerin lanetlenmiş olarak ebediyen cehennemde kalacaklarını bildirmiştir. Bütün bu ilahi bildirimlere rağmen Kur'an’da hiçbir ayette yüce Allah (cc), müfterilerin iddia ettikleri, büyük günahların Peygamber tarafından affedileceği konusunda tek bir bilgi vermemiştir. Bu nedenle böyle cahilane bir iddiada bulunmak Allah ve Rasulü üzerine korkunç bir iftira atmaktan başka bir şey değildir.

“Uydurduğu yalanı Allâh'ın üzerine atan veya kendisine gelen gerçeği yalanlayandan daha zâlim kimdir? Kâfirlerin durağı cehennemde değil midir?” (Ankebut, 68)

“Allah'a yalan uyduranların kıyamet günü yüzlerinin kapkara kesildiğini görürsün. Kibirlenenler için cehennemde bir yer yok mudur?” (Zümer, 60)

Hemen her dönemde şefaat düşüncesi, bazı kimseler tarafından kayırma, aracılık yapma, yardım etme, torpil yapma anlamlarında kullanılmıştır. Bu düşünceye göre peygamberler, sıddıklar, şehitler, salih kimseler ve küçük yaşta ölen çocuklar, kendi ümmetlerine, yandaşlarına, akrabalarına, yakınlarına ve sevdiklerine, anne ve babalarına kıyamet gününün o dehşetli anında şefaat edecekler. Böylece bu kimseler, ne kadar günaha batarsa batsınlar, ne kadar büyük günah işlerse işlesinler, şefaatçilerinin yardımı ile bütün günahları bağışlanacak ve cehenneme gitmeyecek, doğruca cennete gidecekler.

Şefaat kavramını çarpıtıp kendilerine bir çıkış yolu arayanlara göre, Hz. Muhammed (as), büyük günah sahibi olanların bağışlanmasını sağlayacaktır. Bu düşünce her yönüyle Kur'an’da bildirilen gerçeklere ters düşmektedir. Yüce Allah (cc), bü düşüncede olan kimseleri yalanlamakta, bunların vasıflarını açıklamakta ve bunların görecekleri acı azabı bildirmektedir.

Kurtarma Operasyonu Anlamında Şefaat Var mıdır?

Kimi insanların iddia ettikleri gibi kurtarma operasyonu anlamında bir şefaat var mıdır? Kıyamet gününde, insanların kendi dertlerine düşüp en yakınlarından kaçtıkları, herkesin dünya hayatlarında yaptıklarının karşılığını tam olarak görecekleri o zorlu günde kimi kurtarıcılar vasıtasıyla yüce Allah’ın affetmediği kimselere şefaat edilecek mi?

Kur'an-ı Kerim, çok açık bir şekilde iman eden Müslümanlara seslenerek, insanların iddia ettikleri anlamda bir kurtarma operasyonu denilebilecek şefaatin olmadığını bildirmektedir.

“Ey inananlar, ne alışverişin, ne dostluğun ve ne de şefâatin olmadığı gün gelmezden önce, size verdiğimiz rızıktan harcayın. Kâfirler, zâlimlerin tâ kendileridir.” (Bakara, 254)

Yüce Allah (cc), iman edenlere hitaben, Kıyamet gününde, alışverişin, dostluğun ve şefâatin olmadığını bildirmekte, o gün için hazırlıkların dünya hayatında olduğunu açıklamaktadır. Ancak yüce Allah’ın bu ilahi uyarısını görmezden gelen, Hakkı batıla karıştırıp gerçekleri gizlemeyi alışkanlık haline getiren batıl cephesi, bu açık ilahi uyarıya aldırış etmeden yüce Allah’ın üzerine iftira atarak yüce Allah’ın izin vermediği ve olmadığını buyurduğu şefaatin olduğunu iddia etmektedirler.

Yüce Allah (cc), daha Kur'an’ın hemen başında, ve başka birçok ayette, Kur'an’da çelişki bulunmadığını, kendisi tarafından indirildiğini, şayet başkaları tarafından indirilmiş olsaydı onda çelişkilerin bulunabileceğini bildirmiştir. Bu konudaki ayetlerden birkaçı;

“İşte o Kitap, kendisinde hiç çelişki yoktur; muttakiler için yol göstericidir.” (Bakara, 2)

“Allah'a hamdolsun ki, kuluna Kitabı indirdi ve ona hiçbir eğrilik koymadı.” (Kehf, 1)

“Kur'an'ı düşünmüyorlar mı? Eğer Allah'tan başkası tarafından olsaydı, onda birbirini tutmaz çok şey bulurlardı.” (Nisa, 82)

Kur'an’da çelişki yoktur, yüce Allah (cc), o gün şefâatin olmadığını bildiriyorsa o gün şefaat yok demektir. Çarpıtılmış şekliyle, kurtarma operasyonu denilebilecek anlamda bir şefaatin olduğunu iddia etmek, yüce Allah’ın üzerine iftira atmak ve Kur'an’da (haşa) çelişki olduğunu zımnen de olsa kabul etmektir. Yüce Allah (cc), sözünde sâdıktır, müfterilerin iddia ettikleri manada bir şefaat yok diyorsa yok demektir.

“Rabb’imiz, sen mutlaka insanları, asla şüphe olmayan bir günde toplayacaksın. Allâh sözünden dönmez.” (Al-i İmran, 9)

“Rabbimiz bize, elçilerine vaat ettiğini ver, kıyâmet günü bizi rezil, perişan etme. Zira sen verdiğin sözden caymazsın!” (Al-i İmran, 194)

Buna göre, kendisinde çelişki bulunmayan yüce Kur'an’da, bir ayette kurtarma operasyonu anlamında şefaat yok deniliyorsa, başka bir ayette bu anlamda bir şefaatin olduğu anlamına gelebilecek bir ayet bulunamaz. Çünkü yüce Allah (cc), sözüne sadıktır ve yüce Allah (cc) Müslümanlara sözünde sadık olduğunu hatırlatmakta ve onların kendisine dua ettiklerinde de onlara öğretmektedir.

Şefâatin olmadığı gün denilmesine, yüce Allah’ın sözünde sadık olduğunun belirtilmesine rağmen haddini aşan bazı kimseler, yazdıkları meal ve tefsirlerde, dillerini eğip bükerek ve ayetlerin anlamlarını çarpıtarak şefaatin olduğunu iddia etmektedirler. Bu ise, hem yüce Allah’ın üzerine iftira atmaktır, hem de Kur'an’da çelişki olduğu imajını oluşturmaktır. O gün denilen hesap gününde ne olduğunu da yine Rabb’imiz açık bir şekilde ifade etmekte ve çarpık düşüncede bulunan kimselere bildirmektedir.

“Şu günden sakının ki, o gün Allah'a döndürüleceksiniz, sonra herkese kazandığı tastamam verilecek ve onlara haksızlık edilmeyecektir.” (Bakara, 281)

Yüce Allah (cc), insanlara dünya hayatında kitap göndermiş, bu kitaplarda yazılı olanların nasıl uygulanacağı ile ilgili peygamberlerini görevlendirmiş ve insanlara bu hükümlere uymalarını bildirmiştir. İnsanlar, kendilerine bildirilen ilahi mesajın belirlediği esaslara uyup uymamaları göre mükâfatlandırılacaklar ya da cezalandırılacaklardır. Bu, ilahi adaletin gereğidir , bu nedenle hiç kimseye haksızlık yapılmaz.

“Yer, Rabbinin nuru ile parlamış, Kitâp (ortaya) konmuş, peygamberler ve şahitler getirilmiş ve aralarında adâletle hükmedilmiştir. Onlara asla haksızlık edilmez. Herkese yaptığının karşılığı tam verilmiştir. O, onların ne yaptıklarını en iyi bilendir.” (Zümer, 69-70)

Herkese yaptıklarının karşılığı tam olarak verileceği günde işte bu nedenle çarpık düşüncede olanların anladıkları anlamda bir şefaat yoktur. Bu çarpık anlamda bir şefaatin olduğunu iddia etmek bu ayetleri kabul etmemek, yüce Allah’ın sözüne inanmamak ve O’nu açıkça inkâr etmektir.

Şefaat Kavramını Çarpıtmanın Ortaya Koyduğu Sonuçlar

1- Yüce Allah’a Şirk Koşmaktır

Rasulullah(as)’ı adeta yüce Allah’ın karşısına rakip olarak çıkaran bu düşünce tarzı açık bir şirktir. Çünkü bu şefaat anlayışına göre yüce Allah’ın affetmediği büyük günahların Peygamber (as) tarafından affedildiğine inanılmaktadır. Bu sakat anlayış, Peygamber(as)’ı yüce Allah’tan daha merhametli sanmakta, bu nedenle de büyük günahları işleyenlerin Peygamber(as)’ın bağışlayacağını düşünmektedirler. Şirk olan bu düşünce Peygamber(as)’ı (haşa) yüce Allah’tan üstün görmektedir.

Yüce Allah (cc), büyük günah olarak nitelendirilen günahları affetmeyeceğini Kur'an’da onlarca ayette açıklamakta ve bazı büyük günahları işleyenleri lanetlemektedir. Yüce Allah’ın lanetleyip affetmeyeceği ve ebediyen cehennemde kalacaklarını buyurduğu kimseleri, kim, hangi güce güvenerek affedebilir.

Şefaat kavramını çarpıtıp çarpık düşüncelerinde Rasulullah(as)’ı, ilahlaştırarak yüce Allah’ın karşısına çıkaranlar, çok büyük bir yalan uydurmuşlar, yüce Allah’a ve Rasulüne iftira etmişlerdir. İşte bu nedenle yüce Allah (cc) bu kimselere, uydurdukları bu yalanı yüzlerine vurmakta ve: ‘Allâh'ın, göklerde ve yerde bilmediği bir şeyi mi Allah'a haber veriyorsunuz?’ buyurarak bunun şirk olduğunu bildirmektedir.

“Uydurduğu yalanı Allâh'ın üzerine atan, yahut O'nun âyetlerini yalanlayandan daha zâlim kim olabilir? Şüphesiz suçlular asla onmazlar.

Allâh'ı bırakıp kendilerine ne zarar, ne de yarar veremeyen şeylere tapıyorlar ve: ‘Bunlar Allâh katında bizim şefâatçilerimizdir!’ diyorlar. De ki: ‘Allâh'ın, göklerde ve yerde bilmediği bir şeyi mi Allah'a haber veriyorsunuz?’ O, onların koştukları ortaklardan uzak ve yücedir.” (Yunus, 17-18)

Ellerinde vahyi hiçbir delil bulunmadan hevalarını ölçü edinerek Rasulullah (as)’ın, kendilerini, büyük günahlarını bağışlayarak, cehennemden çıkaracağını iddia edenler, açıkça şirk koşmaktadırlar. Bu kimseler, Rasulullah (as)’ı ilah edindikleri için onun kendilerini duyduğunu sanarak, yüce Allah’ı devre dışı bırakarak direkt olarak Rasulullah (as)’a dua etmekte ve “Şefaat ya Rasulullah” demektedirler. Rasulullah(as)’ı da rahatsız edici olan Rasulullah(as)’dan şefaat dileme duası ve onu ilah edinme hususu, Kur'an’da reddedilmiş ve peygamberlerin insanları kendilerine değil, yalnızca yüce Allah’a davet ettikleri bildirilmiştir.

“Hiçbir insana yakışmaz ki, Allâh ona Kitap, hüküm (hikmet) ve peygamberlik versin de, sonra (o kalksın) insanlara: ‘Allâh'ı bırakıp bana kullar olun’, desin; fakat: ‘Öğrettiğiniz Kitap ve okuduğunuz şeyler gereğince Rabb’e halis kullar olun!’ der.

Ve size: ‘Melekleri ve peygamberleri ilahlar edinin!’ diye de emretmez. Siz Müslüman olduktan sonra, size inkârı emreder mi?” (Al-i İmran, 79-80)

Ne Hz. Muhammed (as), ne de başka bir peygamber (salat ve selam onların üzerine olsun), yüce Allah’ın buyruklarına muhalefet etmesi mümkün değildir. Bu nedenle yüce Allah’ın şefaat yok dediği bir günde, hiçbir peygamber (salat ve selam onların üzerine olsun), ‘ben ümmetime şefaat edeceğim’ diyemez. Özellikle de yüce Allah’ın lanetleyip ebediyen cehennemde kalacaklarını bildirdiği büyük günah işleyenleri, “Allah affetmez ben affederim” deme cüretini, vahyin terbiyesinden geçmiş ve yüce Allah’ı ümmetlerinden çok daha iyi tanıyan hiçbir peygamber hiçbir peygamber (salat ve selam onların üzerine olsun) gösteremez.

2- Yüce Allah’ı Eksik Görmektir

Bağışlama ve cezalandırma ilah olan yüce Allah’ın tasarrufundadır; şefaat kavramını çarpıtıp insanların şefaat yoluyla cehennemden kurtulacağını söylemek, cezalandırma tasarrufunun yüce Allah’ın elinde olmadığını iddia etmektir ki bu, yüce Allah’ı haşa eksik görmektir. Küfür olan bu iddia, yüce Allah’ı gereği gibi tanımamak ve O’nu inkâr etmektir.

“Allâh'ı gereği gibi bilemediler. Halbuki kıyâmet günü yer, tamamen O'nun avucu içindedir, gökler de sağ elinde dürülmüştür. O, onların ortak koştuklarından uzak ve yücedir.” (Zümer, 67)

“Allâh'ı gereği gibi takdir edemediler. Allâh kuvvetlidir, üstündür.” (Hac, 74)

Kendi çarpık mantıklarına göre şefaat kavramını çarpıtarak şefaat tasarrufunu Peygamber (as)’a verenler, Peygamber (as)’ı yüce Allah’ın karşısına adeta bir rakip olarak çıkarmaktadırlar. Dünyada da ahirette de tek ilah olan yüce Allah (cc), hesap görücü, ceza ve mükâfat verici olarak olar da tek ilahtır ve kendisinde olan tasarruflarını peygamber de olsa hiç kimse ile paylaşmaz.

“De ki: ‘Şefâat tamamen Allâh’ındır. Göklerin ve yerin mülkü O’nundur. Sonra O’na döndürüleceksiniz.” (Zümer, 44)

Yüce Allah (cc), bütün tasarrufların elinde olduğu gibi şefaat tasarrufunun yalnızca kendi elinde bulunduğunu bildirmektedir. Yüce Allah’a ve Rasulüne iftira ederek şefaat tasarrufunun Peygamber (as)’da olduğunu iddia edenleri Kur'an kesinlikle yalanlamaktadır. Çünkü dünyada da ahirette de mülk tamamen yüce Allah’ aittir ve O, mülküne hiç kimseyi ortak etmez.

“Allâh, ki O'ndan başka tanrı yoktur, dâimâ diri ve yaratıklarını koruyup yöneticidir. Kendisini ne bir uyuklama, ne de uyku tutmaz. Göklerde ve yerde olanların hepsi O'nundur. O'nun izni olmadan kendisinin katında kim şefâat edebilir? Onların önlerinde ve arkalarında olanı bilir. O'nun ilminden, ancak kendisinin dilediği kadarından başka bir şey kavrayamazlar. O'nun Kürsüsü, gökleri ve yeri kaplamıştır. Onları korumak, kendisine ağır gelmez. O yücedir, büyüktür.” (Bakara, 255)

3- Dini Eğlence Yerine Koymaktır

Kurtarma operasyonu, iltimas, aracılık yapmak, kayırmak ve torpil geçmek anlamındaki bir şefaat anlayışı, tahrif edilmiş din saliklerinin uydurması, bid’at ve hurafe kalıntısı kültür artıklarıdır. Yüce Allah’ı gereği gibi tanımayan ve vahyi esasları yeterince bilmeyen İslâm toplumu arasında da kabul gören bu batıl düşüncenin kabulü şirk, sonuç itibarı ile dini oyun ve eğlenceye almaktır.

Bu sakat anlayışa sahip olan kimseler, nasıl olsa bağışlanacakları düşüncesi ile dini konularda belli bir ciddiyete sahip değildirler. Yüce Allah (cc), şirk kokan bu anlayış sahiplerinin durumunu açıklarken bu kimselerin, dünya hayatının aldattığı kişiler olduklarını ve ancak yaptıklarını göreceklerini bildirmektedir.

“Bırak o dinlerini oyun, eğlence yerine koyan ve dünyâ hayâtının aldattığı kimseleri de, sen o (Kur’an) ile hatırlat ki, bir kişi, yaptığı işin eline teslim edilmeye görsün. (insanın) Allah’tan başka onun ne bir dostu, ne de bir şefâatçisi olmaz. Her türlü fidyeyi verse de ondan kabul edilmez. İşte onlar, kazandıklarının eline teslim edilmişlerdir. Onlar için kaynar sudan bir içki ve inkârlarından dolayı da acı bir azap vardır!” (En’am, 70)

Şefaat kavramını çarpıtıp kendilerine göre bir yol tutanlar, dünya hayatının aldattığı ve dinlerini hafife aldıkları görülmektedir. Bu kimseler, kendilerine şefaat edileceğini düşündükleri için cehenneme girmeyeceklerini zannederler. Bu düşünce ile onlar, doğal olarak İslâmi konularda fazla bir hassasiyet göstermemekte, inançları uğruna bir fedakârlıkta bulunmamakta, dünya hayatına kendilerini daha çok kaptırmaktadırlar. Bu nedenle yüce Allah (cc), onların zalim olduklarını bildirmekte ve elçilerinde onların sürekli olarak uyarılmalarını istemektedir.

“Onları yaklaşan güne karşı uyar. Zira (o gün) yürekler, gırtlaklara dayanmıştır; yutkunur dururlar. Zâlimlerin ne bir dostu, ne de sözü tutulur bir aracıları yoktur.” (Mü’min, 18)

Şu inkâr edilemez bir gerçektir ki, belli konularda güvenceleri olan kimseler, o konunun kendilerinden istediği sorumluluk hususunda daha rahattırlar. Şefaat kavramının bir kurtarma operasyonu olduğunu düşünen kimseler, sorumlu oldukları ve her ayetini yaşamak zorunda bulundukları ilahi mesaja karşı daha duyarsız ve kaygısız olurlar. Öyle ya nasıl olsa bağışlanacak ve ceza görmeyecekler. Ceza görmeyeceklerini düşünen kimseler, o halde ne diye daha fazla risk alıp kendilerini sıkıntıya soksunlar.

Yüce Allah (cc), iman edenlerin de uyarılmalarını, onların çarpıtılmış şefaat konusuna güvenmemelerini istemekte ve Kur'an ile uyarılmalarını istemektedir.

“Rablerin(in huzûru)na toplanacaklarından korkanları onunla uyar ki; kendilerinin, O’ndan başka dostları, ve şefâatçileri yoktur. Belki korunurlar.” (En’am, 51)

4- Zan ile Din Olmaz

Yüce Allah (cc), kullarına ne vaat etmişse hepsini Kur'an’da belirtmiş ve kullarının bundan sorumlu olduklarını defaatle bildirmiştir. İman da, iman edilen esaslar doğrultusunda yaşamada, konuşma ve bir şeyi iddia etmede hiçbir şekilde zanna yer yoktur. İslâm’da her şey delile bağlıdır ve yüce Allah (cc), insanları indirdiği esaslardan hesaba çekeceğini bildirmiştir.

“Her ümmetten bir şahit çıkarırız: “Delilinizi getirin!” deriz. Gerçeğin Allah’a âit olduğunu bilirler ve uydurdukları şeyler kendilerinden sapıp gider.” (Kasas, 75)

Kendi çarpık anlayışlarına göre şefaati çarpıtanlar, o gün bu çarpık düşüncelerini hangi delili ortaya sürerek savunacaklar. Şayet bir delil ortaya koymazlarsa ki koyamayacaklar, bu durumda o gün zan ile hareket ettikleri, yüce Allah’ın indirdiği esaslar doğrultusunda hareket etmedikleri ve Rasulullah (as)’a iftira ettikleri için şiddetli bir azap ile cezalandırılacaklardır.

Yüce Allah (cc), kullarına vaat ettiklerini vereceğini ve sözünde sadık olduğunu açıklamıştır. Bu nedenle Rabb’imiz biz iman eden kullarına kendisine şu şekilde dua etmemizi bildirmiştir.

“Rabbimiz bize, elçilerine vaat ettiğini ver, kıyâmet günü bizi rezil, perişan etme. Zira sen verdiğin sözden caymazsın!” (Al-i İmran, 194)

“Benim huzûrumda söz değiştirilmez ve ben kullara zulmedici değilim.” (Kaf, 29)

Kurtarma operasyonu, iltimas, aracılık yapmak, kayırmak ve torpil geçmek anlamındaki bir şefaat konusunda Kur'an’da yüce Allah’ın verdiği herhangi bir söz bulunmamakta, tam aksine böyle bir zan içerisinde bulunanları da yalanlayarak böyle bir şefaatin olmadığını defaatle açıklamaktadır.

Şefaat kavramını kendi arzularına göre değiştirenlerin, Kur’ani hiçbir delilleri yoktur. Yüce Allah (cc), zanlarını ölçü edinerek hareket edenlerden, iddia ettikleri konularda delil getirmelerini istemekte, aksi halde yalancı ve müfteri olduklarını bildirmektedir.

“Onların çoğu, zandan başka bir şeye uymuyorlar. Zan ise gerçekten hiçbir şey kazandırmaz. Muhakkak ki Allâh, onların ne yaptıklarını bilir.” (Yunus, 36)

“İnsanlardan kimi, Allâh hakkında bilmeden tartışır ve her kaba şeytâna uyar.” (Hac, 3)

“Allah onların hepsini tekrar dirilttiği gün, dünyada size yemin ettikleri gibi O'na da yemin edecekler ve kendilerinin bir şey üzerinde bulunduklarını sanacaklardır. İyi bilin ki onlar yalancılardır.” (Mücadele, 18)

Yüce Allah ve Rasulü üzerine iftira atanlar, yalnızca şefaat konusunda değil hemen her konuda bu tavırlarını sürdürmüşler ve kendilerine göre bir din oluşturmuşlardır. Zanlarına tabii olanlardan bazıları şefaat konusunu çarpıtırken bazıları cehennem konusunu, bir başkaları da başka konuları çarpıtmışlardır.

“Bir de dediler ki: ‘Sayılı birkaç gün dışında bize ateş dokunmayacaktır.’ De ki: ‘Allah'tan (bu hususta) bir söz mü aldınız. şâyet öyle ise Allâh verdiği sözden dönmez-yoksa Allâh hakkında bilmediğiniz bir şey mi söylüyorsunuz?” (Bakara, 80)

Yüce Allah (cc), kullarını yalnızca indirdiği esaslardan sorgulayacağını bildirmiş, bu nedenle indirdiği ilahi emirlere teslim olunmasını istemiştir.

“Allah'tan, geri çevrilmesi mümkün olmayan bir gün gelmezden önce, Rabbiniz(in çağrısı)na uyun. Çünkü o gün ne sığınacak bir yeriniz var; ne de (yaptıklarınızı) inkara çare.” (Şura, 47)

“Rabbinizden size indirilene uyun ve O'ndan başka velilere uymayın. Ne kadar da az öğüt alıyorsunuz!” (A’raf, 3)

Yüce Allah (cc), sürekli bir şekilde delile dayalı hareket edilmesini, indirdiği Kitap’tan hesaba çekeceğini, aracıların, şefaatçilerin fayda vermeyeceğini bildirdiği halde İslâmi kavramları kendi arzularına göre değiştirmeyi alışkanlık haline getiren bazı kimseler de, yüce Allah’a karşı inatçı bir tavırla sürekli bir şekilde çarpıtmalarına devam etmişlerdir. Bunlar, kendi mantıklarındaki şefaat kavramını Kur'an’a dayandırmak için, hiçbir ilgisi bulunmadığı halde, Nisa suresi 64 ayetini delil göstermektedirler.

“Biz hiçbir elçiyi, Allah'ın izniyle itaat edilmekten başka bir amaçla göndermedik. Eğer onlar, kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler, Allah'tan, günahlarını bağışlamasını isteseler ve Elçi de onların bağışlanmasını dileseydi, elbette Allah'ı affedici, merhametli bulurlardı.” (Nisa, 64)

Bu ayetten önceki ayetlerde, münafıkların ikiyüzlü davranışları, samimiyetsizlikleri ve içlerinde yaşayan Rasul (as)’ı aldatmaya yönelik tavırları ortaya koyuluyor. Bu ayette ise, bu ikiyüzlülerin, kendisine itaat edilmesi gereken Rasule gelip itaatlerini gösterdikten sonra ona “Allah'tan, günahlarını bağışlamasını istemeleri ve Elçinin de onların bağışlanmasını dilemesi halinde bağışlanacakları” ifade ediliyor.

Bu ayetten yola çıkarak, Kıyamet gününde Rasulullah (as)’ın kendilerine de aracı olarak yüce Allah’a dua edip kendilerinin bağışlanmasını dileyeceğini iddia etmek açıkça Kur'an'ı anlamamak ve Kur'an’ın delile dayalı hareket edilmesini isteyen ayetlerini ve iman edenlere hitaben söylenen “şefâatin olmadığı gün,” ilahi uyarıyı görmezden gelmektir. Şefaat çarpıtıcıları, yine münafıklarla ilgili indirilen ve Nisa, 64. ayetin benzeri olan Tevbe, 80. ayeti ise hiç görmek istemiyorlar.

“Onlar için ister af dile, ister dileme, onlar için yetmiş defa af dilesen, yine Allâh onları affetmez. Böyledir, çünkü onlar Allâh'ı ve Elçisini tanımadılar; Allâh, yoldan çıkan kavmi yola iletmez.” (Tevbe, 80)

Şefaat kavramını kendi hevalarına göre çarpıtanların, Nisa, 64. ayetindeki zorlama mantıklarından yola çıkarak Tevbe suresi, 80. ayeti için de şöyle denilebilir. Şefaat çarpıtıcıları için Rasulullah (as) af dilese de dilemese de yüce Allah (cc) onları affetmeyecektir. Öyle ya münafıklarla ilgili Nisa, 64. ayetinden kendilerince öyle bir anlam çıkarıyorlarsa, aynı kişilerle ilgili olan Tevbe, 80. ayetinden de böyle bir anlam çıkabilir.

Kur'an'ı esas alan Müslümanlar olarak bizler, elbette yüce Rabb’imize sığınıyor ve bu örneği verdiğimizden dolayı da O’ndan af diliyoruz. Ancak ayetleri zorlamalarla kendilerine göre çarpıtanlara uyarı olması açısından bu örneği verdik, belki korunur ve tevbe ederler diye. Oysa yüce Allah (cc), Rasul (as)’a gelen kişilerin nasıl affedileceğini, Nisa, 64. ayetin devamı ve açılımı olan Tevbe, 99. ayetinde ortaya koyuyor. Yüce Allah’a, Rasule ve ahiret gününe iman edip o doğrultuda hareket ederek Allah yolunda infak edenlerin bağışlanacağını bildiriyor.

“Bedevi Araplardan kimi de var ki Allah'a ve âhiret gününe inanır, verdiğini Allah'a yakın dereceler kazanmağa ve Elçinin duâ’larını almağa vesile sayar. Gerçekten o (verdikleri) kendileri için yakın derecelerdir. Allâh onları rahmetinin içine sokacaktır. Muhakkak ki Allâh bağışlayandır, esirgeyendir.” (Tevbe, 99)

5- Kur'an Gerçeğinden Kaçmaktır

Şefaat kavramını çarpıtanlar, genellikle Kur'an mantığını ve gerçeğini yeterince kavramayan ve Kur'an'ı bilmeyen ya da anlamayan kimselerdir. Kur'an kendilerine hatırlatıldığında bu kimseler, binbir dereden mazeretler getirerek kabul etmez ve reddederler. Kur'an, bu kaçkınları tarif ederken ilginç bir benzetme verir.

“Artık onlara şefâatçilerin şefâati fayda vermez. Böyle iken onlara ne oluyor ki öğütten yüz çeviriyorlar? Aslandan ürkmüş yaban eşekleri gibi. Hayır, onlardan her kişi kendisine açılan sahifeler verilmesini istiyor. Yok yok onlar âhiretten korkmuyorlar. Kesinlikle o (Kur'an) bir uyarıdır. Dileyen onu düşünür, öğüt alır. Allâh dilemedikçe onlar öğüt almazlar. Takvâ ve mağfiret ehli O'dur.” (Müddessir, 48-56)

Şefaat kavramını çarpıtanların, Kur'an gerçeğinden kaçmalarının ve Kur'an’a karşı takındıkları tavrın nedeni, kendilerince oluşturdukları şefaat düşüncelerinin yıkılma korkusudur. Çünkü bu kimseler, Kur'an’ın apaçık hükümlerini öğrendikleri zaman kendilerinde oluşturdukları Kur'an dışı bilgiler boşa gidecek ve gerçeklerle yüzyüze geleceklerdir. Bu nedenle onlar, Kur'an ayetlerini tevil ve zorlama yoluyla kendi düşüncelerini onaylatmaya çalışıyorlar.

Kur'an, bazı kişilerin kendilerince oluşturdukları bir şefaat kavramının olmadığını bildirmekte ve onların, gerçeği görmelerini istemektedir. Müslümanların görevi, Kur'an gerçeğini ortaya koymak ve insanların dikkatlerini Kur’ani gerçeklere çekmektir.

“Onları yaklaşan güne karşı uyar. Zira (o gün) yürekler, gırtlaklara dayanmıştır; yutkunur dururlar. Zâlimlerin ne bir dostu, ne de sözü tutulur bir aracıları yoktur.” (Mü’min, 18)

Müslüman davetçiler, Kur'an ayetlerini tevil ederek kavramları çarpıtanlara karşı sürekli bir şekilde Kur’ani gerçekleri ortaya koymalı, onların anladıkları anlamda bir şefaatin olmadığını anlatmalı ve onların içerisinde bulundukları durumu kendilerine bildirmelidirler.

Peygamber Şefaat Edici Değil, Şahit, Müjdeci ve Uyarıcıdır

Yüce Allah (cc), Kur'an’da Peygamber (as)’ın görevinin ne olduğunu çok açık bir şekilde bildirmiştir. Peygamber (as)’ın bu görevinin içinde şefaat edeceğine dair en küçük bir ifade bulunmamaktadır. İnsanları ilgilendiren konularda her şeyi en ince teferruatına kadar bildiren yüce Allah (cc), peygamber (as)’ın kurtarma operasyonu anlamında bir şefaat görevinin olduğu konusunda hiçbir şey bildirmemiştir. Ayrıca Kur'an’da, cehennemlik olanlardan Peygamber (as)’ın sorumlu olmadığı da belirtmiştir.

“Doğrusu biz seni, gerçekle, müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. Cehennem halkından sen sorumlu değilsin.” (Bakara, 119)

“Rabb’imiz, sen birini ateşe soktun mu onu perişan etmişsindir. Zalimlerin yardımcıları yoktur.” (Al-i İmran, 192)

O halde, Kur'an’a tamamen aykırı olan bu kurtarma operasyonu anlamındaki şefaat iddiasında bulunanlar, hangi cesaretle (hâşâ) yüce Allah’ yalanlarcasına, Peygamber (as)’ın cehennemi hak eden kişilerin büyük günahlarını bağışlayacağını iddia edebiliyor. Bu nasıl bir cehalettir ki, yüce Allah’ın bildirdiği konuların tam tersini iddia edecek Rab’lerine adeta meydan okur bir tavır sergiliyorlar.

Müfterilere göre, yüce Allah (cc), büyük günah işleyen kişileri cehenneme sokacak, ancak Peygamber (as), yüce Allah’a karşı çıkarak o kişilerin o büyük günahlarını bağışlayıp onları cennete sokacak. Bu iddiada bulunanlar, Peygamber (as)’ın cehennem halkından sorumlu olmadığı ve Yüce Allah (cc) birini ateşe soktu mu onu kimsenin kurtaramayacağı ile ilgili ayetleri inkâr ediyor olmalılar ki bu iddiada bulunuyorlar.

Kur'an, yüce Allah’ın, her ümmet içerisinden şahitler çıkaracağını, Hz. Muhammed (as)’ın da ancak bir şahit, müjdeci ve uyarıcı olmaktan başka bir şey olmadığını birçok ayeti kerimesinde bildirmektedir. Şahitler, içerisinde yaşadıkları kendi toplumlarına, peygamberler de kendi ümmetlerine şahitlik edeceklerdir.

“Her ümmetten bir şahit çıkarırız: ‘Delilinizi getirin!’ deriz. Gerçeğin Allah'a ait olduğunu bilirler ve uydurdukları şeyler kendilerinden sapıp gider.” (Kasas, 75)

Şefaat kavramını çarpıtanlar, kıyamet gününde kendilerinden delil istenince bu uydurma iddialarına hangi delili gösterecekler? Peygamber (as)’ın kendilerine şefaat edeceğini, yüce Allah (cc) bildirmemiş iken, hangi ayetle ispat edecekler? Peygamber (as)’ın görevinin ne olduğu Kur'an’da apaçık bir şekilde açıklanmıştır.

“Ey Peygamber, biz seni şahit, müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik.” (Ahzab, 45)

Kur'an’ın hiçbir ayeti, Hz. Muhammed (as)’ın şefaat edeceğini bildirmez. O, ancak kendi ümmetinin, İslâmi esaslar doğrultusunda yaşayıp yaşamadıklarını, İslâm adına söyledikleri ve yaptıkları şeylerin, İslâmi olup olmadıkları, kendisinin böyle bir şeyi söyleyip söylemediği konusunda, tıpkı Hz. İsa (as) gibi, şahitlik yapacaktır. Kur'an’ın bildirmediği bir konuda, Peygamber (as)’ın şefaat edeceğini iddia etmek, Allah ve Rasulü üzerine iftira atmaktan başka bir şey değildir.

“Doğrusu biz size, aleyhinize şahitlik edecek bir elçi gönderdik; nasıl ki Fir’avn’e de bir elçi göndermiştik.” (Müzzemmil, 15)

Hz. Muhammed (as), kıyamet günü ümmeti üzerine ancak şahitlik yapacaktır. Kitap ortaya konulup peygamberlerin ve şahitlerin hazır bulundurulacağı o günde, adil bir yargılama yapılacağından, hiçbir Rasul ya da şahit, yakınlarını ya da sevdiklerini kayırıcı bir tavır sergilemeyecektir.

“Yer, Rabbinin nuru ile parlamış, Kitâp (ortaya) konmuş, peygamberler ve şahitler getirilmiş ve aralarında adâletle hükmedilmiştir. Onlara asla haksızlık edilmez” (Zümer, 69)

“(O gün) her ümmeti toplanmış görürsün. Her ümmet, kendi Kitabına çağırılır: ‘Bugün yaptıklarınızla cezâlandırılacaksınız!’ denir.” (Casiye, 28)

Her ümmetin yaptığı işler ya da söylediği sözler, önce o ümmetin kitabına bakılarak doğruluğu araştırılır. Bu yapılan işler ya da söylenen sözler kendi kitaplarında bulunmazsa bu sefer o ümmetin yaptıkları, tabi olduklar Rasule sorulacaktır. Onun ümmetine böyle bir şey söyleyip söylemediği ile ilgili olarak sorulacaktır. Tıpkı Hz. İsa (as)’a sorulduğu gibi.

“Ve yine Allâh demişti ki: ‘Ey Meryem oğlu Îsâ sen mi insanlara beni ve annemi, Allah'tan başka iki tanrı edinin dedin?’. ‘Hâşâ, Sen yücesin, benim için gerçek olmayan bir şeyi söylemek benim haddime değildir! Eğer demiş olsaydım, sen bunu bilirdin, sen benim nefsimde olanı bilirsin, ben senin nefsinde olanı bilmem, çünkü gizlileri bilen yalnız sensin, sen!’ dedi.

Ben onlara: ‘Benim ve sizin Rabbiniz olan Allah'a kulluk edin, diye senin bana emretmiş olduğundan başka bir şey söylemedim. Ben onların içinde olduğum sürece onları kolladım, fakat sen beni vefat ettirince onları gözetleyen (yalnız) Sen oldun. Sen her şeyi görensin.” (Maide, 116-117)

İşte o kıyamet gününde, bu şefaat çarpıtıcılarının iddia ettikleri kurtarma operasyonu için Kur'an’a bakılacak, ancak Kur'an’da onların iddia ettikleri anlamda bir ifadenin bulunmadığı görülecektir. Kur'an, bu iddia sahiplerini yalanlayacaktır.

“İşte Kitabımız, aleyhinize gerçeği söylüyor. Çünkü biz, yaptıklarınızı yazıyorduk.” (Casiye, 28)

Sonra kendi ümmetine şahitlik yapacak Hz. Muhammed (as)’a, kurtarma operasyonu anlamında şefaat ile ilgili neler söylediği sorulacaktır. Rasulullah (as) da herhalde kızı Fatıma’ya söylediklerini delil gösterecek ve Hz. İsa (as)’ın dediklerini aynen tekrarlayacak. Rasulullah (as) Hz. Fatıma’ya: “Kızım, babam peygamberdir diye bana güvenme, sen kendi nefsini satın almaya çalış” demişti.

“Her ümmet içinde, kendi aralarından, aleyhlerine bir şahit getireceğimiz gün, seni de bunların aleyhine şahit getirmiş olacağız. Sana bu Kitabı, her şeyi açıklayan ve Müslümanlara yol gösterici, rahmet ve müjde olarak indirdik.” (Nahl, 89)

Bu her şeyi açıklayan Kur'an’da, Rasulullah (as)’ın şahitliğinde olmayan çarpıtılmış şefaat mantığı o müfterilerin yaşadıkları çağdaki Kur'an okuyan şahitlere sorulacaktır. Bu şahitler de, şefaat konusunun onların iddia ettikleri manada olmadığını, Kur'an’dan deliller getirerek açıkladıklarını söyleyeceklerdir.

Gerçek Şefaat Nedir, Kim Şefaat Edecektir?

Şefaatin Sözlük Anlamı

Şefaatin Sözlük Anlamı; Arapça ŞIN-FE-AYN, kelimelerinden türetilen Şefaat, bağışlamak, yardım etmek ve şahitlik etmektir. Ayrıca şefaat kelimesi, Şâf’i olarak çift anlamını da içerisinde barındırmaktadır. Kur'an, şefaatin bu anlamlarını kabul etmektedir.

Halk arasında şefaat kavramına yüklenen yardımcı olmak, yardım istemek, birine destek olmak, birisini bir yerden kurtarmak gibi anlamlar, Kur'an’da reddedilmekte, böyle bir şefaatin olmayacağını bildirmektedir.

Kur'an, insanların sahip olduğu tüm yanlış kavram ve kanaatleri değiştirip doğrularını belirttiği gibi şefaat kavramı konusundaki yanlış algıları da düzeltmekte, şefaatin ne olduğunu açıklamaktadır. Ancak bazı kimseler, ilahi mesajın doğruları ortaya koymasına rağmen hala yanlış algılarının doğru olduğunu iddia etmekte, adeta ve hâşâ yüce Allah’a dinini öğretmeye kalkışmaktadırlar. Bu yanlış algılardaki ısrarlar, ne acıdır ki, kabir azabı, cehennemde sürekli kalınmayacağı ve benzeri konularda da sürdürülmektedir.

Kur'an’da “şefaat yoktur” ifadesinin geçtiği ayetlere bakıldığında, genellikle yüce Allah’tan başkaları tarafından yapılacağı iddia edilen ve bir günahtan kurtarma ve yardım anlamında kullanılan bir şefaatin olmadığı görülmektedir. Bu ayetlerde çok açık bir şekilde başkaları tarafından yapılacak bir şefaatin olmadığı, düşünen ve aklını kullanmasını bilen kimselere açıkça bildirilmektedir.

Bakara, 48, 123, 254; En’am, 51, 70, 94; A’raf, 53; Yunus, 18; Şuara, 100; Rum, 13; Yasin, 23; Mü’min, 18; Secde, 4; Zümer, 43-44; Zuhruf, 86; Necm, 26; Müddessir, 48;

“Ve öyle bir günden sakının ki, o gün hiç kimse, kimsenin cezâsını çekmez ; kimseden şefâat (aracılık, iltimas) da kabul edilmez; kimseden fidye de alınmaz ve onlara hiçbir yardım yapılmaz.” (Bakara, 48)

“Bırak o dinlerini oyun, eğlence yerine koyan ve dünyâ hayâtının aldattığı kimseleri de, sen o (Kur’ân) ile hatırlat ki, bir kişi, yaptığı işin eline teslim edilmeye görsün, (yoksa) Allah’tan başka onun ne bir dostu, ne de bir şefâatçisi olmaz. Her türlü fidyeyi verse de ondan kabul edilmez. İşte onlar, kazandıklarının eline teslim edilmişlerdir. Onlar için kaynar sudan bir içki ve inkârlarından dolayı da acı bir azap vardır!” (En’am, 70)

“Onları yaklaşan güne karşı uyar. Zira (o gün) yürekler, gırtlaklara dayanmıştır; yutkunur dururlar. Zâlimlerin ne bir dostu, ne de sözü tutulur bir şefâatçileri yoktur.” (Mü’min, 18)

Yüce Allah (cc), kendisi dışında hiçbir şefaatçiyi kabul etmemekte, böyle bir iddiayı kendisine şirk koşmak olarak belirtmekte ve şefaatin yalnızca kendisi tarafından yapılacağını bildirmektedir.

“Rab’lerine toplanacaklarından korkanları onunla uyar ki; kendilerinin, O’ndan başka ne dostları, ne de şefâatçileri yoktur. Belki korunurlar.”(En’am, 51)

“O ki gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunanları altı günde yarattı; sonra Arş’a istivâ etti. Sizin, O’ndan başka bir dostunuz, şefâatçiniz yoktur. Düşünüp öğüt almıyor musunuz?” (Secde, 4)

Bütün bu ve benzeri ayetlerde belirtilen husus, şefaatin yalnızca yüce Allah’a ait olduğu ve O’nun dışında başka kimselerin şefaat edemeyecekleridir. O halde şefaat ne olduğu hususuna bakıldığında bunun, yalnızca yüce Allah’ın, günahkâr olan, şirk ve benzeri büyük günahlardan sakınan kullarına şefaat ederek o kullarının günahlarını bağışlayacağıdır.

“Eğer size yasaklanan büyük günâhlardan kaçınırsanız, sizin küçük günâhlarınızı örteriz ve sizi güzel bir yere sokarız.” (Nisa, 31)

“De ki: “Şefâat tamamen Allâh’ındır. Göklerin ve yerin mülkü O’nundur. Sonra O’na döndürüleceksiniz.” (Zümer, 44)

Kur'an, “Şefâat tamamen Allâh’ındır”, “Allah’tan başka onun ne bir dostu, ne de bir şefâatçisi olmaz.”, “O’ndan başka bir dostunuz, şefâatçiniz yoktur” buyurmaktadır. Bu, çok açık ifadelere rağmen yüce Allah’ın yanına bir şefaatçi sokmaya çalışanlar, bu düşünce ve ifadeleri ile yüce Allah’a adeta kafa tutmaya ve hâşâ O’nu yalanlamaya kalkışıyorlar da farkında değiller. Yüce Allah (cc) bu müfteri ve yalanlayıcılara: “Sizin, O’ndan başka bir dostunuz, şefâatçiniz yoktur. Düşünüp öğüt almıyor musunuz?” (Secde, 4) buyurarak onları düşünmeye davet ediyor.

Yüce Allah (cc), “Şefâat tamamen Allâh’ındır”, “O’ndan başka bir dostunuz, şefâatçiniz yoktur” buyururken, bazı kimseler, “O gün Rahmân’ın izin verip sözünden hoşlandığı kimseden başkasının şefâati fayda vermez.” (Taha, 109), “Yalnız Rahmân’ın huzûrunda söz almış olanlardan başkaları şefâat edemezler.” (Meryem, 87) ayetlerini tevil ederek adeta yüce Allah’ın sözlerinde çelişki aramaya çalışmaktadırlar. Ancak onların bu çabaları, pişmanlığın olmadığı günde, onların ziyanlarını ve hüsranlarını artırmaktan başka bir işe yaramayacaktır.

“İlle onun tevilini mi gözetiyorlar? Onun tevili geldiği gün, önceden onu unutmuş olanlar derler ki: ‘Doğrusu Rabbimizin elçileri gerçeği getirmiş. Şimdi bizim şefâatçilerimiz var mı ki bize şefâat etsinler, yahut tekrar geri döndürülmemiz mümkün mü ki, yaptıklarımızdan başkasını yapalım?’ Onlar, kendilerini ziyana soktular ve uydurdukları şeyler, kendilerinden saptı (kaybolup gitti).” (A’raf, 53)

Sözünde sadık olan yüce Allah (cc), “Şefâat tamamen Allâh’ındır” ve “O’ndan başka bir dostunuz, şefâatçiniz yoktur” buyurduktan ve kendisinden başka şefaatçinin olmadığını belirttikten sonra bu konudaki yetkilerini başkalarına devretmez. Çünkü O, ne buyurdu ise onu yapar ve kimseye de o konuda hesap vermez; uluhiyet bunu böyle gerektirir.

Şahitlik-Şefaat İlişkisi

O halde tevil edilen ayetlerdeki gerçek mananın ne olduğu yine Kur'an’dan hareketle anlaşılabilir. Yüce Rabb’imiz, konular net anlaşılsın diye ayetleri tekrar tekrar açıkladığını bildirmektedir.

“Andolsun biz, bu sözü onların aralarında çevirip çevirip anlattık ki öğüt alsınlar. Ama insanların çoğu, nankörlükte direnmektedir.” (Furkan, 50)

“Andolsun biz bu Kur'an'da insanlara her çeşit misali türlü biçimlerde anlattık. Ama insan, tartışmaya her şeyden daha çok düşkündür.” (Kehf, 54)

“Andolsun biz, düşünsünler diye onlar için sözü birbirine bitiştirdik.” (Kasas, 51)

Yüce Allah (cc) ve O’nun ayetleri hakkında tartışmak, şayet küfür ve şirk içerikli bir tavırla yüce Allah’a ve O’nun dinine bir düşmanlık değilse bu, açık bir cehaletin ifadesidir. Nitekim Rabb’imiz, bu kimselerin, bu tavır ve tartışmaları ile şeytana (aleyhillane) tabi olduklarını bildirmektedir.

“İnsanlardan kimi, Allâh hakkında bilmeden tartışır ve her kaba şeytâna uyar.” (Hac, 3)

“İnsanlardan kimi bilmeden, ne bir yol göstereni, ne de aydınlatıcı bir Kitabı olmadan, Allâh hakkında tartışır.” (Hac, 8)

“Kendilerine gelmiş hiçbir delil olmadan Allâh'ın âyetleri hakkında tartışanlar var ya, onların göğüslerinde, (hiçbir zaman) erişemeyecekleri bir büyüklük taslamaktan başka bir şey yoktur. Sen Allah'a sığın, çünkü işiten, gören O'dur.(Mü’min, 56)

Ellerinde Kur’ani hiçbir delil olmadan, kimi ayetleri tevil ederek Allah hakkında tartışanlar, şefaat ve şahitlik konusunu da anlamadıkları için kendilerince bir çıkış yolu aramaya kalkışmaktadırlar. Kur'an’da bir kavramın değişik ifadelerle ortaya konulduğunu az da olsa Kur'an’dan nasibi olanlar bilirler. Bunlara bir iki örnek verecek olursak.

Yüce Allah (cc), iman eden kullarını mü’minler, Müslümanlar, muttakiler gibi sıfatlarla vasıflandırmaktadır. Şimdi bunların ayrı ayrı kişiler oldukları iddia edilebilir mi? Ya da namaz tanımlanırken salat, zikir, Kur'an olarak belirtilmektedir. Aynı şekilde bunların farklı şeyler oldukları söylenebilir mi? Bir başka ifade ile söylenecek olursa, zikir ve Kur'an ifadesinin namazı, mü’min ve muttakinin Müslümanı tanımlamadığı söylenebilir mi? Zikrin, başka konulardaki fiilleri de tanımladığı bir gerçektir; bunun bir konudaki tanımını kabul edip diğerlerini reddetmek, Kur'an mesajını anlamamaktır.

Kur'an’ın birçok konudaki değişik tanımlamaları, şefaat ve şahitlik için de geçerlidir. Yüce Allah (cc), şefaati hem bağışlama, hem de şahitlik olarak belirtmiş, bağışlama yönüyle yalnız kendisinin şefaat edeceğini, Kendisinden başkasının bu konuda yetkisi bulunmadığını, düşünen akıl sahiplerine defaatle tekrarlamış, şefaatin şahitlik boyutunu ise, şahitlerin yapacağını bildirmiştir. Ancak şahitlik anlamında kullanılan şefaatin şahitler tarafından yapılacağını bildirmiştir.

“O’ndan başka yalvardıkları şeyler şefâat etmeye sâhip değillerdir. Ancak bilerek hakka şahitlik edenler bunun dışındadır.” (Zuhruf, 86)

İnsanların kendi hevalarından uydurdukları şefaatçiler, şahitlik yapma yetkisine sahip değillerdir. Şahitlik (Şefaat) edecek olan kimselerin, yüce Allah’ın razı olduğu kimselerden olması gerekir. Bu şahitlerin de ancak yüce Allah’ın şahitlik yapmaları için söz verdiği kimselerin olması gerekir.

“O gün Rahmân’ın izin verip sözünden hoşlandığı kimseden başkasının şefâati fayda vermez.” (Taha, 109)

“O gün Rûh ve melekler, sıra sıra dururlar. Ancak Rahmân’ın izin verdiği konuşabilir, o da doğruyu söyler.” (Nebe, 38)

“Yalnız Rahmân’ın huzûrunda söz almış olanlardan başkaları şefâat edemezler.” (Meryem, 87)

Bu kadar açık bildirimlere rağmen, kendi kafalarından kurdukları küçük dünyalarında şefaat kavramını çarpıtıp bunun da cehennemden bir kurtarma operasyonu şeklinde algılamanın Kur'an’la, Kur'an’daki ilahi bildirimlerle uzaktan yakından hiçbir ilgisi ve ilişkisi yoktur.

Şahitlik (Şefaat) edecek kişiler, ancak yüce Allah’ın sordukları sorulara cevap verirler ve ancak O’nun dediğini yaparlar ve hata yapmaktan, yanlış konuşmaktan dolayı, Allah korkusundan titrerler.

“O'ndan önce söz söylemezler ve onlar, O'nun buyruğunu yaparlar. (Allâh) Onların önlerinde ve arkalarında olanı bilir. (Allâh’ın) râzı olduğundan başkasına şefâat edemezler ve onlar, O’nun korkusundan titrerler.” (Enbiya, 27-28)

Şahitlik edecek kimselerin, yüce Allah’ın razı olduğu kimseler hakkında şahitlik yapmaları ilahi adaletin bir gereği ve sonucudur. Bu, yüce Allah’ın razı olduğu kullara Rab’lerinin bir lütfu ve ikramıdır. Nasıl ki, yüce Allah’ın her şeyi bilmesine rağmen, ilahi adaletin tecellisi gereği el, ayak, gözler aleyhte konuşuyorlarsa, lehte şahitlik yapanların da yüce Allah’ın bir lütfu olarak, O’nun razı olduğu kullar lehinde şahitlik (şefaat) etmeleri normal bir durumdur.

Şefaat Günahkârlara Değil, Yüce Allah’ın Razı Olduğu Kimselere Yapılır

Yukarıdaki ayetlerden şefaatin, günahkâr olan kimselere değil, yüce Allah’ın razı olduğu kimselere yapıldığı anlaşılmaktadır. Şefaat kavramını çarpıtanların iddia ettikleri kurtarma operasyonunda önemli bir husus dikkati çekiyor. Bu kimseler, kaynağı belli olmayan iddialarında, yüce Allah’ın günahkâr kullarının küçük günahlarını bağışlayacağı, Rasulullah (as)’ın ise büyük günah işleyenleri bağışlatıp cehennemden kurtaracağıdır. Bu Kur'an’da yeri olmayan, Allah ve Rasulü'ne çok ağır bir iftira ve yalandır.

Bağışlama ve cezalandırma hakkı yalnızca kendisinde bulunan yüce Allah (cc), kendisinin razı olduğu kullara şefaat edileceğini buyururken, şefaat çarpıtıcıları bu konuda da yüce Allah’a karşı çıkmakta ve şefaatin büyük günahkârlara yapılacağını iddia etmektedirler. Özellikle Rasulullah (as)’a atıfla yapılan uydurma rivayetlerde Rasul (as), -hâşâ- adeta yüce Allah (cc) ile pazarlık yapmaktadır.

Bu iftira ve yalanlardan birinde, -hâşâ- yüce Allah (cc), rahmet sıfatını bırakmış, peygamberleri nerede ise cehenneme atacak derecede onlara kızmakta, onları dinlememektedir. Günahkâr insanlar, Mahmut paşada çarşıda gezer gibi şefaat edecek birisini bulmak için sağda solda dolaşmaktadırlar. Peygamberleri tek tek dolaşan insanlar, hiçbirisinden yardım görmemektedirler. En sonunda Hz. Muhammed (as)’a giderek şefaatçi olmasını istemektedirler. Hz. Peygamber (as) da kendisinin tebliğ ettiği şu ayeti -hâşâ- unutarak günahkâr zalimlere yardım edeceğini söylüyor.

“Onları yaklaşan güne karşı uyar. Zira (o gün) yürekler, (korkudan âdetâ yerinden sökülüp) gırtlaklara dayanmıştır; yutkunur dururlar. Zâlimlerin ne bir dostu, ne de sözü tutulur bir aracıları yoktur.” (Mü’min, 18)

Hz. Muhammed (as) da, onlar için şefaat istemekte ve o da gruplar halinde onları cehennemden kurtarmaktadır. (Buhari, Enbiya 3, 8, Tefsir, Benî İsrail 5), Müslim (İman 327, (194) ve Tirmizî, Sıfat’ul- Kıyâmeh 12, 2440) Kıyamet 11, (2436).

Bu uydurma ve iftiralara inanan kimseler, belli ki Kur'an’dan hiç nasiplenmemişlerdir. Kendileri nasiplenmedikleri gibi, Hz. Peygamber (as)’in de tebliğ ettiği ayetleri unutmuş sanıyorlar. Şayet gerçekten Kur'an okumuş ve ona iman etmiş olsalardı yüce Allah’ın şu ilahi vaadini görürlerdi.

“Evet kim bir günâh kazanır da suçu kendisini kuşatmış olursa işte onlar, ateş halkıdır, orada sürekli kalacaklardır.” (Bakara, 80)

“Yoksa kötülükler yapıp yapıp da nihâyet kendilerine ölüm gelip çatınca: ‘Ben şimdi tevbe ettim’ diyenlere ve kâfir olarak ölenlere tevbe yoktur. Onlar için acı bir azap hazırlamışızdır!” (Nisa, 18)

Ve en önemlisi de bu müfteriler, yüce Allah (cc) bir söz verdiğinde sözünden dönmeyeceğini vaat ettiğini hiç mi hiç bilmiyorlar.

“Rabbimiz, sen mutlaka insanları, asla şüphe olmayan bir günde toplayacaksın. Allâh sözünden dönmez.” (Al-i İmran, 9)

Şefaat Bid’atçilerinin Çelişkisi ve Hadis Uydurma Çabaları

Hz. Peygamber (as), insanların en akıllısı, Allah’tan en çok ittika edeni ve ilahi mesajı en iyi bilenidir. O, bir Peygamber olarak ismet sıfatına sahip olduğu gibi bir insan olarak da tutarlı birisidir. Bu nedenle Hz. Peygamber (as), birbiriyle çelişen farklı şeyler söylemez.

Peygamber (as)’ın şefaat edeceğini iddia ederek bir sürü laflar üreterek ona iftira eden müfteriler, onun, hem kızı Fatıma’ya hem de Kureyş kavmine söylediği sözleri adeta görmezden geliyorlar. Peygamber (as), kendi ciğerparesi kızına hitaben: “Kızım, babam peygamberdir diye bana güvenme, sen kendi nefsini satın almaya çalış” demişti. Kendi yakınları olan Kureyş kavmine de şöyle hitap etmişti.

“Ey Kureyş topluluğu! Kendinizi kurtarmaya bakın; Allah’ın yanında size bir faydam olmaz. Ey Abdulmenaf oğulları! Allah’ın yanında size faydam olmaz. (Amcasına,) Ey Abdulmuttaliboğlu Abbas! Allah’ın yanında sana faydam olmaz. (Halasına,) Ey Safiyye! Allah’ın yanında sana faydam olmaz. (Kızına,) Ey Muhammed kızı Fatıma! Benim malımdan dilediğini iste. Ama Allah’ın yanında sana faydam olmaz.” dedi. (Buhârî, Vesâyâ, 11)

Kendi kızına, amcası ve yakınlarına, kendilerine hiçbir faydası dokunmayacağını söyleyen Peygamber (as)’ın üzerine iftira atanlar, akledip bu hadisleri düşünmedikleri gibi, yüce Allah’tan da korkmadan yalan ve iftiralarını sürdürmüşlerdir. Çünkü Hz. Peygamber (as), Kur'an’a aykırı olabilecek bir söz de söylemez. Zaten o, Kur'an bildirimlerine aykırı konuşması halinde yüce Allah (cc) tarafından çok ağır bir şekilde cezalandırılacağını da biliyordu. Peygamber (as)’ın bilip müfterilerin bilmediği ilahi uyarılar.

“Eğer o, bazı laflar uydurup bize iftirâ etseydi, elbette onun sağını alırdık. Sonra onun can damarını keserdik.” (Hakka, 44-46)

“Yoksa ‘Onu uydurdu’ mu diyorlar? De ki: ‘Eğer ben onu uydurmuşsam, Allah'tan gelecek cezâya karşı sizin bana hiçbir yararınız olmaz. O, sizin yaptığınız taşkınlığı daha iyi bilir. Benimle sizin aranızda O'nun şahit olması yeter. O, bağışlayan, esirgeyendir.” (Ahkâf, 8)

“Az daha onlar, baskı ile seni, sana vahyettiğimizden ayırarak ondan başkasını üstümüze atman için kandıracaklardı. İşte o zaman seni dost edinirlerdi.

Eğer biz seni sağlamlaştırmamış olsaydık, onlara bir parça yanaşacaktın. O takdirde sana hayâtın da, ölümün de kat kat(azâb)ını tattırırdık. Sonra bize karşı bir yardımcı da bulamazdın.” (İsra, 73-75)

Kur'an’ın bu açık uyarılarını bilme bahtiyarlığına ulaşmayan bazı kimseler, Hz. Peygamber (as)’a iftiralar atarak adeta yüce Allah’ın bu hitaplarına muhatap kılmakta, Mekke müşriklerinin yapmaya çalıştığını bunlar, Allah’tan korkmadan çoktan yapmış görünmektedirler.

Şefaat Beklentisi, Geleneksel Din Anlayışının ve İsrailiyatın Bir Yalanıdır

Kur'an, gerek çarpıtılmış şefaat, gerek cehennemde sürekli kalınmayacağı, gerekse diğer birçok konuda olsun, tahrif edilmiş din ehli kimselerin ve Mekke müşriklerinin ortaya attıkları yanlış tanımlamaları düzeltmekte doğrusunu ortaya koymaktadır. Ancak ne acı bir durumdur ki, Müslüman oldukları iddiasında olan bir kısım kişiler, Kur’ani doğruları alacak ve onlara iman edecek yerde, tahrif edilmiş din ehlinin Kur'an’a aykırı iddialarını doğru sanarak onu dillerine dolamaktadırlar.

İman edenler, vahyin belirlediği esaslar doğrultusunda düşünür, konuşur ve hareket ederler, oysa Allah’a şirk koşanlar, kendi uydurdukları yalanları ya da israiliyat diye nitelendirilen tahrif edilmiş din saliklerinin bid’at ve yalanlarını esas alarak fikir yapılarını bunlar üzerine bina ederler.

Göklerin ve yerin mülkü kendisinin olan, dünya ve ahirette tek ilah, hesap soracak, ceza ve mükâfat verecek olan, cennet ve cehenneme kimlerin gireceğini belirleyen, affeden ve cezalandıran yalnızca yüce Allah’tır. Bu konularda O’nun ne bir ortağı ne de katında söz sahibi olan vardır. O’ndan önce hiç kimse konuşamayacağı gibi verdiği ve vereceği kararları da eleştirecek kimse yoktur.

Yüce Allah’tan başka kimselerin, kurtarma operasyonu anlamında şefaat edeceğini iddia etmek, Hrıstiyanların, “İsa, Allah’ın oğludur” demesi kadar ağır bir iddiadır. Ağızlarından çıkanı bilmeden kimi iddialarda bulunan bu kimselerin, Kur'an gerçeğini gereği gibi okuyup anlamalarını tavsiye ediyoruz.

“Bu bir öğüttür. Dileyen, Rabbine varan bir yol tutar.” (Müzzemmil, 19)

 

Mucahede: 2010-12-10

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir