Press ESC to close

Temel ilkeler-1 Müslümanlara, vahdet ve kurtuluş çağrısı

Bu çağrı, yalnızca o Müslümanlaradır ki itikaden onlar:

“Dinde zorlama yoktur, doğruluk, sapıklıktan elbette seçilip belli olmuştur; kim tağutu inkâr eder ve Allah’a iman ederse, muhakkak ki o, kopmayan, sağlam bir kulpa yapışmış…” (Bakara, 256) olarak sağlam bir Tevhid kulpuna yapışıp şeriksiz bir şekilde iman eden,

“Aralarında hüküm vermek için Allah’a ve Rasulü’ne çağırıldıkları zaman Mü’minlerin sözü ancak: ‘İşittik ve itaat ettik…’ (Nur, 51) diyerek vahyi çağrıya icabet eden,

“Andolsun, sizin için Allah’ın Rasulü’nde, Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı uman ve Allah’ı çok anan kimseler için, en güzel bir örnek vardır.” (Ahzab, 21) hükmünce Rasulullah (as)’ı en güzel örnek edinen,

“Allah ve Rasulü, bir işte hüküm verdiği zaman, Mü’min erkek ve kadın için o işi kendilerine göre seçme hakkı yoktur…” (Ahzab, 36) hükmü gereğince Allah’ın hükmüne ve Rasulullah (as)’ın Sünnetine tabi olup

“Gördün mü o hevasını ilah edinen kimseyi, şimdi sen mi ona vekil olacaksın!” (Furkan, 43) hükmünün bilincinde hareket edip hevalarına tabi olmayan,

“Mü’minlerden, Allah’a verdikleri ahde sadık kalan adamlar, onlardan kimi adağını yerine getirdi, onlardan kimi de gözetlemektedir, (ahitlerinde) asla değişiklik yapmadılar.” (Ahzab, 23) müjdesine ve

“Ey iman edenler, sizden kim dininden dönerse, işte yakında Allah bir toplum getirecektir ki, onları sever, onlar da O’nu severler; Mü’minlere karşı yumuşak, kâfirlere karşı izzetlidirler; Allah yolunda cihad ederler, kınayanların kınanmasından korkmazlar. Bu, Allah’ın lütfudur, onu dilediği kimseye verir; Allah, büyüktür, bilendir.” (Maide, 54) övgüsüne mazhar olmuş kimseler olarak,

“Yalnız yüce Rabb’inin yüzünü/rızasını arzu ederler,” (Leyl, 20) buyruğunca Rab’lerinin rızasını kazanmak için hayatlarını ona göre düzenleyendir ki,

“Onlar, Rab’lerinin yüzünü arzu ederek sabrederler, namazlarını kılarlar, rızıklandırdığımız şeylerden gizli ve açık infak ederler, kötülüğü güzellikle savarlar. İşte onlar, dünya akıbetleri onlarındır.” (Rad, 22)

“Geceleri çok az uyurlardı ve seherlerde onlar, istiğfar ederlerdi, mallarında düşkün ve yoksul için bir hak vardı.” (Zariyat, 17-19) bilincinde hareket ederek

“Gecenin bir bölümünde senin için fazladan teheccüd et/kalk; umulur ki Rabb'in seni, övülmüş bir makama ulaştırır.” (İsra, 79) lütfuna mazhar olmak için geceleri teheccüd (vitir) namazlarını, hiçbir sıkıntı duymadan, en güzel örnek olarak aldıkları Rasulullah (as) gibi eda eden,

“Ey örtüsüne bürünen! Kalk, yalnız gecenin birazında, yarısında yahut ondan biraz eksilt veya bunu artır ve tane tane Kur’an oku. Muhakkak biz, senin üzerine ağır bir söz bırakacağız.” (Müzzemmil, 1-5) emrine gönülden uyarak gecenin bir vaktinde uykularını bölerek kalkıp emredileni yapan ve yüklenecekleri ağır Tevhidi mücadele için kendilerini hazırlayan Müslümanlardır.

Ey Müslümanlar, tefrika, ayrılık şeytandandır ve sonu ateştir, bu nedenle yüce Allah (cc), bizleri Kendi Tevhid ipi olan Kitabı’na sarılmamızı bizden istiyor.

“Ve topluca Allah’ın ipine yapışın, tefrikaya düşmeyin, Allah’ın üzerinizde olan nimetini düşünün; o zaman siz, birbirinize düşman idiniz, kalplerinizi uzlaştırdı. O'nun nimetiyle kardeşler oldunuz, siz ateşten bir çukurun kenarında idiniz, sizi ondan kurtardı. İşte Allah size ayetlerini açıklıyor umulur ki, hidayete eresiniz.” (Al-i İmran, 103)

Müslümanlar, Tevhidi esaslara iman ettikten sonra Kur’an’ın belirlediği esaslara uygun hareket etmeden, vahdeti oluşturmadan birebir tek başlarına hareket etmeleri durumunda daha önce cahiliye döneminde kenarında durulan ateşe her an girebilirler. Bu ateşten, yüce Allah’ın ebedi azabından kurtulmanın yolu, hiç vakit kaybetmeden yüce Allah’ın buyruğu doğrultusunda topluca Allah’ın ipine sarılmaktır; aksi halde.

“O gün bazı yüzler ağarır, bazı yüzler kararır; yüzleri kararanlara: ‘İman etmenizden sonra inkâr ettiniz ha! Öyle ise inkâr etmenize karşılık azabı tadın.” (Al-i İmran, 106) uyarısınca imandan sonra inkâr etmiş, böylece yüzleri kararmış halde azabı tadacaklardır.

O halde yapılacak şey, bu güzel Tevhidi imanı, yüce Allah’ın buyruğuna uygun amellerle süsleyip Müslüman olarak yaşamak, Kur’an’a sarılarak Müslüman olarak ölmektir.

“Ey iman edenler, Allah’tan hakkıyla korkun, sakının ve siz, Müslümanlar dışında ölmeyin.” (Al-i İmran, 102)

Müslümanca ölmenin yolu, Rabb’imizin buyruğuna kulak verip Kur’an’da bildirilen esaslara göre hareket etmektir. Buna göre,

Müslüman bir kimse, birey olarak yaşayamaz

İman ettikten, Müslüman olduktan sonra birey olarak yaşamak hiçbir şekilde mümkün değildir. Yüce Allah (cc), Müslümanların, mutlaka birleşerek cemaat olmalarını, velayet ve sırdaşlık hukukunu oluşturmalarını istemekte, tefrikanın kötülüğünü bildirmektedir.

İslâmi esasları insanlara ulaştırmak durumunda olan Müslümanların, tek başlarına hareket etmeleri mümkün değildir. İslâm, bir devlet nizamı olduğuna göre Halife’li bir Devlete ulaşmanın ilk basamağı Müslümanların, öncelikle kendi aralarında bir birliktelik oluşturmalarıdır.

Rasulullah (as): “Kim, Allah’a itaatten elini çekerse, Kıyamet gününde hakkında hiçbir delil bulunmaksızın Allah ile karşılaşacaktır. Kim de boynunda Halife’ye biat olmadan ölürse, cahiliye ölümü ile ölür.”

Rasulullah (as), Müslümanların birlikteliğine, tek sesliliğine çok önem vermiş, bu nedenle üç kişi de olsa, aralarından birini sözü dinlenen emir olarak seçmelerini bildirmiştir.

“Üç kişi sefere çıktığında içlerinden birini emir seçsinler.”

İmam Ahmed “Müsned’inde Abdullah bin Amr’dan, “Yolculukta olan üç kişinin, kendilerinden birini emir tayin etmemeleri helal değildir” hadisini rivayet etmiştir.

İbn-i Teymiye de: “Halkın bir yöneticisinin olması meselesinin dinin en önemli vaciplerinden olduğunu bilmek gerekir. Hatta yönetici bulunmadan, din ve dünya işleri yürümez. Çünkü insanlar bir araya gelmedikçe maslahatlar meydana gelmez. Bir araya geldiklerinde ise mutlaka içlerinden birinin kendilerine yönetici olması gerekir." diyor.

Bütün bu gerçeklerden hareketle Müslümanlar, iman ettikleri esaslar gereğince ferdi ibadetlerini yaptıktan, hayatlarını vahyin belirlediği ölçülere uygun düzenledikten, İslâmi bir kişilik kuşandıktan sonra vahyin belirlediği esaslara uyarak iman eden diğer Müslümanlarla birliktelik oluşturmaları gerekir.

“Herkesin yöneldiği bir yönü vardır, öyleyse hayırda yarışın; nerede olsanız, Allah sizi bir araya getirir, kuşkusuz Allah, her şeye kadirdir.” (Bakara, 148)

Yüce Allah (cc), iman edenlerin, bulundukları yerlerde, Hakkı anlatarak hayırda yarışmaları durumunda bir araya getireceğini bildiriyor. Bu nedenle yukarına verilen ayetlere uygun iman edip yaşayan Müslümanların, mutlaka bir araya gelmeleri, imani bir zorunluluktur. Müslümanlar, ancak vahyin belirlediği esaslar doğrultusunda bir araya gelmeleri durumunda yüce Allah’ın hitabına, rahmet ve yardımına mazhar olabilirler.

Yüce Allah (cc) Kur’an’da, “Ey iman edenler, Mü’minler, Müslümanlar, Muttakiler, muhlisler” gibi toplu olarak seslenmekte, rahmet ve yardımını ancak bunlara yapacağını, kardeşlik, velayet ve sırdaşlık hukukunu gerçekleştirenlere rahmet edeceğini bildirmektedir.

“Mü’min erkekler ve Mü’min kadınlar, birbirlerinin velisidirler, iyiliği emrederler, kötülükten menederler, namazı kılarlar, zekâtı verirler, Allah'a ve Rasulü’ne itaat ederler. İşte onlara Allah rahmet edecektir, şüphesiz, Allah üstündür, Hâkimdir.” (Tevbe, 71)

Yüce Allah’ın o kutlu hitabına, rahmet ve yardımına mazhar olmak isteyen, bu nedenle Rab’lerine şeriksiz bir şekilde iman eden Müslümanların, bundan sonra yapmaları gereken şey, diğer Müslümanlarla bir araya gelmeleri, kendi kurtuluşlarını sağlayacak imani bir gerekliliktir.

Diğer Müslümanlarla bir araya gelmek, iman edenler açısından kurtuluşları için hayati bir durum, imani bir zorunluluk olması yanında, yüce Allah’ın dinini diğer insanlara ulaştırmak açısından da önemlidir.

“Sizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülükten men eden bir topluluk olsun; işte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (Al-i İmran, 104)

Yüce Allah (cc), Müslümanca ölmenin yolunun ancak topluca, cemaatleşerek Allah’ın ipine sarılmakta olduğunu bildirdikten, aksine hareketin, ateşin kenarında bir yerde bulunmakla eş anlamlı olduğu konusunda Al-i İmran, 102-103. ayetlerinde uyardıktan sonra Al-i İmran, 104. ayette Müslümanlara kurtuluşun yolunu göstermektedir.

“Sizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülükten men eden bir topluluk olsun; işte onlar kurtuluşa erenlerdir.” hitabı şerifi, bir araya gelmiş, aralarında görev bölümü yapmış Müslüman bir cemaat içindir. Buna göre cemaatleşemeyen kimseler, kurtuluşa ermeyenler olacaklardır. Bu ise, kişi açısından Al-i İmran, 103. ayette bildirildiği üzere, tefrikaya düşmek ve sonuç olarak ateş çukurunun kenarında bulunmaktır ki, tefrikalarında ısrar etmeleri durumunda her an o ateşe düşerek helak olabilirler.

Birey olarak yaşayanlar, Allah’ın hitabına ve rahmetine mazhar olamazlar

İman ettiklerini iddia etmelerine rağmen, Kur’an’da, Müslümanların birleşmeleri, cemaat olmaları, kardeşlik ve velayet hukukunu oluşturmaları ile ilgili onlarca ayete rağmen diğer Müslümanlarla bir araya gelmeyenler, yüce Allah’ın, Mü’minler, Müslümanlar, Muttakiler hitabına mazhar olamazlar, O’nun rahmetini umamazlar. Bu kimselerin durumu, tıpkı iman etmeyenlerin durumu gibidir, hatta iman edip ondan yüzçevirmeleri nedeniyle durumları, iman etmeyenlerden daha kötüdür.

“Kim, kendisine hidayet açıklandıktan sonra Rasul’e karşı gelir ve Mü’minlerin yolundan başkasına uyarsa, onu döndüğü yola yöneltiriz ve cehenneme sokarız; ne kötü bir dönüştür!” (Nisa, 115)

Kur’an, iman edenlerin ne yapacaklarını açıklamış, Rasulullah (as) da hayatında bunları açıkça ortaya koymuş ve iman edenlere tavsiye etmiştir. Bu tavsiyeler içerisinde Mü’minlerin, bir araya gelmeleri, üç kişi de olsa aralarında bir emir seçmeleri de bulunmaktadır. Allah ve Rasulü’nün hüküm verdikleri bir konuda hevalarını tercih edenler, Allah’ın ve Rasulü’nün hükmünü tanımamış, apaçık bir sapıklık içerisine düşmüşlerdir.

“Allah ve Rasulü, bir işte hüküm verdiği zaman, Mü’min erkek ve kadın için o işi kendilerine göre seçme hakkı yoktur, kim Allah'a ve Rasulü’ne karşı gelirse, muhakkak apaçık bir sapıklığa düşer.” (Ahzab, 36)

Tefrikada olanlar, şeytanın adımlarını takip edenlerdir

Yüce Allah (cc), iman edenlere, kurtuluşları için Kendi ipine sarılmaları gerektiğini bildirmiş, doğru yolu göstermiş, aksine hareket edenlerin saptıkları, sapanların da ateşe girecekleri konusunda Müslümanları uyarmıştır.

Rab’leri kendilerine doğru yolu ve kurtuluşun reçetesini gösterdikten sonra bu yola tabi olmayanlar, şeytana tabi olmuşlardır. Şeytan, Müslümanların apaçık düşmanıdır, bu nedenle onlara, enaniyet, bencillik ve duygularının esiri olma gibi değişik dürtülerle vesvese verir, bir araya gelmelerini engellemek için aralarına fitne sokar.

“Şüphesiz, Hidayet kendilerine belli olduktan sonra arkalarına dönenlere şeytan, onları sürüklemiş ve onları uzun emellere düşürmüştür.” (Muhammed, 25)

İnsan ve cin şeytanlar, Allah yolundan alıkoymak için Müslümanları, değişik duygularla kışkırtarak kendisine tabi kılar, onlar arasına kin ve düşmanlık sokar, onları tefrikaya düşürerek parçalar.

“Kullarıma de ki, o en güzel olanı söylesinler, çünkü şeytan aralarına girer; doğrusu şeytan, insan için apaçık düşmandır.” (İsra, 53)

Şeytan, sıradan insanları kimi zaman içki vb. gayri meşru yollarla Müslüman olduklarını söyleyenlerin de enaniyetlerini körükleyerek aralarına kin ve düşmanlık sokar, onlara Rab’lerini anmayı ve onların, Rab’lerinin buyruklarına teslim olmalarını engeller.

“Şüphesiz şeytan, şarap ve kumar ile aranıza düşmanlık ve kin sokmak, sizi Allah’ı anmaktan ve salattan alıkoymak istiyor; artık siz vazgeçtiniz değil mi?” (Maide, 91)

Yüce Allah’ın buyrukları dışındaki her istek, her emel, insanın düşmanı olan şeytanın adımlarını takip etmektir. Yüce Allah (cc), bu konuda Müslümanları uyarmaktadır.

“Ey iman edenler, hepiniz birlikte kurtuluşa erin, ancak şeytanın adımlarını izlemeyin, muhakkak ki o size apaçık düşmandır.” (Bakara, 208)

Yüce Allah (cc), iman edenlerin ancak birlikte hareket etmeleri durumunda kurtuluşa erecekleri, aksine hareketleri halinde şeytana tabi olacakları konusunda uyarmaktadır.

Şeytandan ve şeytani tağuti düzenlerin, Müslümanları, değişik nedenlerle kimi zaman da yasal baskı ve zorbalıkla bireyselleştirme çabalarına karşılık Müslümanlar, mutlaka bir araya gelerek cemaatleşmeli, giderek velayet ve sırdaşlık hukukunu oluşturmalıdırlar. İşte bu, onların kurtuluşları ve Rab’lerini razı etmeleri için tek çıkar yoldur.

Müslümanlar arasında vahdetin ilk aşaması

Nefislerini azaptan kurtarmak isteyen Müslümanlar, Rab’lerinin uyarısı doğrultusunda hareket edip ilk aşama olarak bulundukları il ve ilçelerde bulunan ve yukarıda ayetlerle belirtilen özelliklere sahip olan Müslümanlarla ön şartsız olarak bir araya gelmelidirler. Bu, onlar açısından kurtuluşları için ilk adım olacaktır.

Birliktelik, İslâmi hassasiyeti bilinen, kişiliği çok iyi tanınan kimselerle yapılmalı, sonradan katılacak kimseler, ferasetli bir şekilde çok iyi araştırılmalı, iman ettikleri bilinse bile kişiliği oluşmamış, karakteri zayıf, insani değerlerden nasiplenmemiş kişiler, hiçbir şekilde bu çalışma içerisine alınmamalı, öyleleri ile ilişkiler birebir sürdürülmelidir.

Bulundukları il ve ilçelerde yukarıdaki ayetlerde özellikleri belirtilen, Tevhidi bilince sahip olan kimselerin bulunmaması durumunda Müslüman birey, en yakın il ve ilçelerde bulunan Müslümanlarla bu birlikteliği sağlamalıdır.

Bir araya gelen Müslümanlar, iki kişi de olsalar, öncelikle aralarında birini sözcü olarak belirlemelidirler. Sözcü belirlendikten sonra artık o kişi ya da kişiler, yapacakları, davet çalışmaları da dâhil, yapmak istedikleri iş ve eylemleri, mutlaka sözcü kardeşleri ile istişare etmeli, yapacakları şeyi kararlaştırmalı, ondan sonra verilecek görev ve sorumluluk yerine getirilmelidir. Bir araya gelen Müslümanların sözcüsü, aynı zamanda onların lideridir.

Müslümanlar, İstişare edilmeyen ve liderlerinin izni olmayan hiçbir konuda kendi başlarına hareket edemezler, etmemelidirler. Üç kişiden oluşan küçük bir grup da olsalar, Müslümanlar, seçtikleri emire –vahye uygun olan emirlerine- itaat etmekle mükelleftirler.

“Ey iman edenler, Allah’a itaat edin, Rasul’e itaat edin ve sizden olan emir sahibine de; şayet bir şey hakkında anlaşmazlığa düşerseniz artık onu, Allah’a ve Rasulü’ne döndürün. Gerçekten Allah’a ve ahiret gününe iman ediyorsanız bu, daha hayırlı ve sonuç bakımından daha güzeldir.” (Nisa, 59)

Sağlam bir karaktere, onurlu bir kişiliğe ve dürüst olmalıdır

Vahdet sağlanacak kimseler, kişilik olarak sağlam bir karaktere, onurl bir kişiliğe ve dürüst bir ahlaka sahip olmalıdır. Herkesle iyi geçinme adına elastiki bir karaktere sahip olanlar, vakıf ve dernek gibi şirk ve küfür yuvalarına gidenler, bel’amlardan bazılarının iyi olduklarını iddia edenler, Müslüman olduklarını iddia edip yukarıda ayetlerde belirtilen kimi ibadetleri yapmış olsalar, Tevhidi esaslar üzerinde bulunduklarını iddia etseler bile bunlar, münafık karakterli kimselerdir.

Yüce Allah (cc) emrolunduğu gibi dosdoğru olunmasını Müslümanlardan isterken bu, onların tüm vasıfları ile ilgili bir doğruluktur.

“Öyleyse emrolunduğun gibi doğru ol; seninle beraber tevbe edenlerle haddi aşmayın, zira O, yaptıklarınızı görmektedir. Zalimlere meyletmeyin, yoksa size ateş dokunur, sizin Allah’tan başka dostlarınız yoktur, sonra size yardım edilmez.” (Hud, 112-113)

Müslümanlar, inanç, kişilik, karakter ve ahlaken bozuk olan kimselerle hiçbir şekilde bir beraberlik kurmamalıdırlar.

Kişilerin uyarılması ve ilişkilerinin kesilmesi

İstişare etmeyen, istişare edilen konularda sorumluluklarını yerine getirmeyen, kendi başlarına hareket etmeyi sürdüren kişilere, Kur’ani sorumlulukları hatırlatılmalı, ısrar etmeleri durumunda uyarılmalıdırlar. Aynı konularda hata eden ve bir başına hareketi alışkanlık haline getiren kişilerle, üçüncü hatırlatmadan sonra ilişkiler kesilmelidir.

Üç uyarıdan sonra muhataplarla ilişkinin kesilmesi konusunda Kur’an’da birçok örnek bulunmaktadır. Bu konuda Musa (as) ile kendisine ilim verilen kul arasındaki diyalog, örnek olarak alınabilir. Bir dava için bir araya gelen insanların, birbirlerine tahammül etmeleri ve konuyu iyice anlayıp dinlemeleri gerekir. Özellikle bu konu, İslâmi bir yapılanma ise, kişiler çok daha fazla hassasiyet göstermelidirler.

“Musa ona dedi ki: ‘Sana öğretilen doğru şeyden, bana öğretmen konusunda sana tâbi olabilir miyim?’

– (O da): ‘Ancak sen benimle beraberliğe sabretmeye güç yetiremezsin ve iç yüzünü kavrayamadığın bir şeyde nasıl sabredeceksin?

– (Musa) dedi ki: ‘İnşaAllah, beni sabredici bulursun ve senin emrine asi olmam.’

– (O) dedi ki: ‘O halde eğer bana tabi olacaksan ben sana anlatıncaya kadar bir şey hakkında bana soru sorma.’

– Bunun üzerine gittiler, nihâyet bir gemiye bindikleri zaman onu deldi. (Musa): ‘Halkını boğmak için mi gemiyi deldin, gerçekten sen çok tehlikeli bir iş yaptın!’ dedi.

-(O da) dedi ki: ‘Demedim mi, sen gerçekten benimle beraberliğe sabretmeye güç yetiremezsin’ dedi.

– (Musa) dedi ki: ‘Unuttuğum şeyden ötürü beni cezalandırma ve bana bu işimde bir güçlük çıkarma.’

– Yine gittiler, nihâyet bir çocukla karşılaştılar, (O kul) hemen onu öldürdü. (Musa): ‘Bir can karşılığı olmaksızın temiz bir canı mı öldürdün! Doğrusu sen, görülmemiş bir iş yaptın!’ dedi.

– (O) dedi ki: ‘Ben sana dememiş miydim, sen gerçekten benimle beraberliğe sabretmeye güç yetiremezsin’

– (Musa) dedi ki: ‘Eğer bundan sonra sana bir şey sorarsam, artık bana arkadaş olma, doğrusu benim tarafımdan sana bir özür ulaşmıştır.’

– Yine gittiler, nihâyet bir kasaba halkına vardıklarında oranın halkından yemek istediler, fakat onları misafir edinmekten kaçındılar; derken orada yıkılmağa yüz tutan bir duvar buldular; hemen onu doğrulttu. (Musa): ‘Şayet dileseydin buna karşılık bir ücret alırdın,’ dedi.

– Dedi ki ‘Bu, benimle senin aramızın ayrılmasıdır…” (Kehf, 66-78)

Alınan kararlara, unutarak aykırı hareket edenler, yapılanma ile ilişkileri kesildikten sonra onunla bireysel olarak ilişkiler devam ettirilebilir; ancak kendi duygularını tatmin etmek adına duygularının esiri olmuş, hevasını ilah edinmiş kimselerle bütün ilişkiler kesilmelidir. Bu, İslâmi yapılanmanın geleceği ve topluma verilecek mesaj açısından gereklidir. Çünkü bu tür kimseler, İslâm’a ve Müslümanlara her zaman zarar vereceklerdir.

Bir fonun oluşturulması

Bir araya gelen Müslümanların ikinci en önemli görevleri, iki kişi de olsalar, aralarında mutlaka bir fon oluşturmalıdırlar. Fon, yüce Allah’ın rızasının kazanılmasında en önemli salih amellerden biri ve Müslümanlar arasındaki sevgi bağının geliştirilmesinde ve pekiştirilmesinde, toplumla bu yolla ilişki kurulmasında çok önemli bir eylemdir.

Fon, Müslümanlar için, iman etmelerinin ve imanlarındaki samimiyetlerini ortaya koymalarının, en güzel olan Tevhidi tasdik etmenin, vahye teslim olmanın göstergesi, olmazsa olmaz bir zorunlu bir ibadettir.

“Kim verir korunursa ve en güzeli doğrularsa, ona en kolayı kolaylaştırırız.” (Leyl, 5-7)

Burada sözün en güzeli, şüphesiz ki, yüce Allah’ın sözü olan Kur’an’dır. Mü’minler, bu ilahi en güzel sözü tasdik ettiklerini, onun doğrultusunda hareket ederek gösterirler.

“Allah, sözün en güzelini, birbirine benzer, ikişerli bir Kitap halinde indirdi. Rab’lerine saygılı olanların, ondan derileri ürperir, sonra derileri ve kalpleri Allah’ın zikri ile yumuşar. İşte bu Allah’ın hidayetidir, dilediği kimseyi onunla hidayete iletir ve Allah kimi sapıklığında bırakırsa artık ona hiç yol gösteren olmaz.” (Zümer, 23)

“Ki onlar, sözü dinlerler ve en güzeline uyarlar, işte onlara, Allah hidayet etmiş ve işte onlar akıl sahipleridir.” (Zümer, 18)

Kendilerine hatırlatılan en güzel söze uyanlara, Rab’leri hidayet vermiş, onları doğru yola iletmiştir. Bu nedenle Müslümanlar, kazançları az ya da çok olsun, bir kısmını infak ederek Rab’lerinin emrine tabi olmuş, hidayet bulmuş ve O’nun sevgisini kazanmışlardır.

“Onlar, bollukta ve darlıkta infak ederler, öfkelerini yutkunurlar, insanları affederler; Allah da güzel davrananları sever.” (Al-i İmran, 134)

İnfakta temel kıstas, yüce Allah’ın rızasıdır; vahye gerçekten iman ettiklerini ortaya koymak, Rab’lerinin rızasını kazanmak, iman ettikleri esaslar doğrultusunda yaşamak isteyenler, mutlak anlamda infak etmelidirler.

“O kimseler, verdikleri şeyi, kalpleri ürpererek verirler, şüphesiz onlar, Rab’lerine döneceklerdir. İşte onlar, hayırda yarışırlar ve onlar, onun için önde gidenlerdir.” (Mü’minun, 60-61)

Fonun yönetimi, başkan, muhasip ve sekreter olmak üzere, en az üç kişiden oluşan bir kurulda olmalıdır. Ayrıca fonun hesaplarını raporlar halinde düzenleyecek hesap denetleme kurulu oluşturulmalıdır. Bölge emiri, fonun yönetimi ve denetleme kurulunun içerisinde yer alamaz, o ancak kendisine aylık raporlar halinde sunulan gelir, gider ve harcamaları denetler.

İnfak etmeyenler, en güzel sözü ve dini yalanlamışlardır

İslâm, bir hayat düzeni, sosyal ve siyasal bir sistem olduğuna göre, onun pratik hayatta yaşanması gerekir. Şüphesiz bunun ilk adımı, İslâm’a iman etmiş Mü’minlerin, bu hayat düzeni, siyasal, sosyal sistemi kendi aralarında bir birliktelik oluşturarak ortaya koymalarıdır.

Müslümanlar aralarındaki birlikteliği her alanda olduğu gibi, İslâm’ın en önemli hükümlerinden biri olan infakta da gerçekleştirmeleri gerekir. Bu, sosyal dayanışmanın en önemli basamağıdır. Çünkü bu önemli basamakla toplumdaki ihtiyaç sahibi kimsesizlere ve yoksullara ulaşılacaktır. Bu nedenle bu oluşumun içerisinde bulunup infak etmeyenler, en güzel söz olan vahyi ve iman ettiklerini iddia ettikleri dini yalanlamışlardır.

“Ama kim de cimrilik eder, kendini müstağni görürse ve en güzeli yalanlarsa, ona da en zoru kolaylaştırırız.” (Leyl, 8-10)

“Gördün mü dini yalanlayan kimseyi! İşte o, öksüzü itip kakar ve yoksulu doyurmayı teşvik etmez. Bu yüzden yazıklar olsun salat edenlere! Onlar, salattan gaflet ederler. Onlar, gösteriş yaparlar ve en ufak bir yardımı esirgerler.” (Maun, 1-7)

İnfak, en güzel sözü tasdik ve iman etmenin göstergesi olduğu gibi infak etmemek de en güzel sözü ve dini inkâr edip yalanlamanın göstergesidir. Unutulmasın ki, Mekki ayetlerde infak, namaz emrinden önce gelmekte, Medine İslâm Devleti oluştuktan sonra infak namazdan sonra zekât şeklinde gelmektedir. Müslümanların, bu konuda hassasiyet göstermeleri, iman etmelerinin gereğidir.

Tebliğ grubunun oluşturulması

Toplumu yönetecek, onlara yön verecek Müslümanların, kendi içlerinde cemaatleştikten sonra yapacakları en önemli işlerinden biri de, görev paylaşımı olmalıdır. Herkes aynı kabiliyette olamayacağına göre cemaat içerisindeki kişiler, kabiliyetlerine uygun görevleri yapmalıdırlar. Bu nedenle kişilere, kabiliyetlerine göre görev verilmelidir.

İslâmi yapılanmanın en önemli görevi, Tevhidi esasları insanlara duyurmak, onlara, Rab’lerinin Ulûhiyet ve Rububiyetini anlatarak onları, Rab’lerine şirk koşmadan iman etmeye davet etmektir. Bu görev, elbette herkesin, rastgele yapabileceği bir görev değildir; bunu yapacak kişilerin, kişilik, şahsiyet, kabiliyet ve bilgi olarak yeterli olmaları gerekir.

“Sizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülükten men eden bir topluluk olsun; işte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (Al-i İmran, 104)

Müslüman cemaatin, dünya ve ahirette kurtuluşu, ancak içlerinden bir grubun, davet görevini üstlenmesi ve yerine getirmesi ile mümkündür. Dünya hayatında, Tevhidi esasların topluma duyurulması ve İslâm Devletinin kurulması için davet görevi, en önemli görevdir.

Davet görevi yapmayan diğer Müslümanlar, bu görevi yapan kardeşlerine maddi, manevi ve psikolojik destek vermekle mükelleftirler. Bunun için davet görevi yapan kardeşleri ile yapısal bir beraberlik kurmalıdırlar.

“Sabrederek nefsini, sabah akşam rızasını isteyerek Rab’lerine çağıran kimselerle beraber tut ve gözlerin, onlardan sapmasın. Kalbini, bizi anmaktan alıkoyduğumuz, hevasına uyan ve işi, hep aşırılık olan kişiye, dünya hayatının ziynetini isteyerek itaat etme.” (Kehf, 28)

Müslümanlar, dünya hayatının süsünü, kendilerini öne çıkarma enaniyetini isteyerek davet yapan kardeşlerini terk etmemeli, onlardan ayrı düşmemelidirler. Çünkü iman edip Hakkı tasdik ettikten sonra kimi nedenlerle ihtilafa düşüp bölünenlere büyük bir azap vardır.

“Kendilerine açık belgeler geldikten sonra tefrikaya ve ihtilafa düşenler gibi olmayın; işte onlar, azabın büyüğü onlar içindir.” (Al-i İmran, 105)

Kendi nefislerini tatmin etmek, önplana çıkmak, kendilerinden söz ettirmek için hevalarına tabi olup Müslümanlardan ayrılanlar, dünya ve ahirette kurtuluşlarına neden olacak İslâmi yapılanmayı terk edenler, kendi elleriyle azabı satın almışlardır.

Gizlilik

Müslümanlar, her konuda olduğu gibi İslâmi yapılanmayı sağlama ve devam ettirme konusunda da dikkatli ve duyarlı olmalıdırlar. Bu nedenle cemaatleşme konusunda yapılan çalışmalar, oldukça gizli olmalı, kimlerin bu yapılanmada bulundukları, kimlerin hangi görevi yaptıkları, yapılanma içerisinde yer alan Müslümanlar dışında kimse bilmemelidir.

Davet ve sohbet çalışmalarına katılan kimselere, -iman etmiş olsalar bile- oluşturulan yapıdan söz edilmemeli, onlardan fon için herhangi bir aidat ve yardım alınmamalıdır. Onlardan infak etmek isteyenler olursa, bizzat kendilerinin yoksulları bulmaları konusunda bilgilendirmeli ve yönlendirilmelidirler.

İlerleyen zaman içerisinde ihlas ve samimiyetleriyle, kişilik ve karakterleriyle güven veren kimseler, yapılanma içerisine alınabilirler, yeteneklerine göre değerlendirilebilirler.

Rabb’im, Müslümanlara, rızasına uygun bir mücadele ortaya koymalarını nasip etsin, her konu ve durumda onları muzaffer kılsın, razı olduğu kullarından eylesin. Âmin!

 

mucahede.com: 2016-07-11

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir