Necm Suresi (19-30. ayetler) Düşünmek, farzdır ve erdemli kişilere özgü bir haslettir!

Düşünmek, farzdır ve erdemli kişilere özgü bir haslettir!
Sorgulamak, yaşamın farkında olmak, kim ve ne olduğunun bilincine varmak, sorgusuz sualsiz dayatılan peşin fikirleri tartışmak, doğru olana ulaşmaktır. Sorgulamayan kişiler, başkaları tarafından yönetilmeye, köleleştirilmeye mahkûmdurlar.
Bir toplumu sürü haline getirmenin ve onu istenildiği gibi gütmenin yolu, o toplumu düşünme ve sorgulama yeteneğinden mahrum bırakmaktır. Sürüleşen toplum, kendisine dayatılanın en doğru olduğunu, her şeyi çobanlarının bildiğini zanneder, çobanlarının sürdüğü yere giderler.
Yüce Allah (cc) Kur’an’da, insanların körükörüne itaat etmelerini yasaklamış, yüzlerce ayetin sonunda düşünüp akletmelerini, tefekkür edip araştırmalarını bildirmiş, akıl sahiplerini övmüş, cahilleri kınamış, sorgulayan insanların örneklerini vermiştir.
Hz. İbrahim (as), âlemlerin Rabb’ine, mutmain olmadığı konuları sormuş, yüce Allah (cc) ona kızmadığı gibi cevabını da vermiş, onun mutmain olmasını sağlamıştır.
“Bir zaman İbrahim: ‘Rabb’im, ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster!’ demişti. (Rabb’i) dedi ki: ‘İnanmadın mı?’ Dedi ki: ‘Bilakis (inandım) velakin kalbimin mutmain olması için…” (Bakara, 260)
İman etmeyi bile kişilerin seçimine bırakan yüce Allah (cc), kullarının körü körüne değil, bilinçli olarak iman etmelerini istemiştir.
“Şüphesiz bu bir öğüttür; artık dileyen kimse, Rabb’ine varan bir yol tutar.” (Müzzemmil, 19)
Yüce Allah’a, indirdiği Kur’ani esaslara iman edecek bir kimse, neden iman etmesi gerektiğini, imanın kendisine ne kazandırıp ne kaybettireceğini düşünerek bilinçli bir şekilde iman etmelidir. Körü körüne, duygusallıkla iman edilmez, edilse bile imanında samimi ve sadakatli olmadığı için bu imanın kişiye hiçbir faydası olmayacağı gibi kişi, bir müddet sonra gerisin geriye eski küfür ve şirk hayatına döner.
İman etmek, bilinçli bir tercihtir
yüce Allah (cc), dinde zorlama olmadığını, insanların doğruyu ve yanlışı apaçık gördükten sonra iman etmelerini istemiştir.
İnsanlara, yaratılış amaçlarını düşünmeleri konusunda uyarılarda bulunan, yerin, göklerin ve kendi yaratılışlarını hatırlatarak onların akletmelerini isteyen yüce Allah (cc), düşünmeyenleri hayvanlara benzetmiş, hatta hayvanlardan daha aşağı olduklarını bildirmiştir.
“Ve kendileri işitmedikleri halde ‘İşittik’ diyenler gibi olmayın. Şüphesiz Allah indinde canlıların en kötüsü, sağırlar ve dilsizlerdir; onlar, akletmeyen kimselerdir.” (Enfal, 21-22)
Bir konuyu araştırmadan, söylenenleri körü körüne dinleyen ve anlamadıkları halde anladık görüntüsü vermek için “İşittik” diyen kimseleri, yüce Allah (cc), canlıların en kötüsüne benzetmekte, bunların iman etmeyen kâfirler olduklarını açıklamaktadır.
“Yoksa sen, onların çoğunun gerçekten işittiklerini ya da aklettiklerini mi sanıyorsun; doğrusu onlar, ancak hayvanlar gibidir, bilakis onlar, yolca daha sapıktır.” (Furkan, 44)
Günümüzde tarikat, parti, dernek ve vakıflara giden, sorgulamadan söylenenleri aynen alanları tarif etmektedir. Onların, kendilerine ait tek bir fikri yoktur, şeyhlerinin, hocalarının, lider ya da başkalarının sözünü dinler, ondan başka bir şey bilmez, kendilerine söylenenleri araştırma gereği bile duymazlar.
İman edenler, Rab’lerinden gönderilen Tevhidi esaslara güvendiklerinden Mü’min, bu esaslara teslim oldukları için Müslüman, bu esaslara karşı duyarlı hareket ettiklerinden muttaki ismini almışlardır. Müslümanlar, söyleyip yaptıkları her konuda kendilerine gönderilen ilahi mesaja uyarak Rasulullah (as)’ı en güzel örnek edinerek hareket ederler.
Müslüman âlimlerden Ebu Hanife (r. aleyh), adeta bel’amların, şeyh ve hocaların her dediğini doğru kabul eden günümüz insanlarına uyarıda bulunurcasına, her söylenen sözün körü körüne kabul edilmemesi için şu tavsiyede bulunmuştur.
“Bir kimse, birisine bir fetva sorduğunda, -kendi okuma yazması olmasa bile- onun kaynağını sorsun.”
Akıllarını başkalarına ipotek ettirenler, düşünme yeteneğinden yoksundurlar
Bir konuyu sorup soruşturmak, kendilerine söylenen şeyler üzerinde düşünmek elbette akleden kimselerin yapabilecekleri bir erdemlilik ve fazilettir. Tebe-i Tabiin dönemine kadar gelen alimler, insanları sürekli düşünmeye, kendilerine söylenen her sözü körü körüne almamaya davet etmişlerdir.
Tebe-i Tabiine kadar olan süreçte insanlar, kendilerine ulaşan her haberi araştırmışlar, kaynağını sormuşlar, kimin tarafından söylendiğini öğrenmişlerdir. Ancak ondan sonra gelen süreçte İslâm ümmetinin yönetimini ellerine geçiren kimseler, baskı ve zulümleri yanında yanlarında besledikleri bel’amları vasıtasıyla insanların düşünmelerine fırsat vermemişler, uydurdukları yalanları gerçek diye insanlara kabul ettirmişlerdir.
İslâm tarihinde, Emeviler’den itibaren başlayan sindirme ve susturma çabaları, daha sonraki dönemlerde hız kazanmış, tüm diktatörlük, krallık, sultanlık ve imparatorluklarda uygulanmıştır. Öyle ki insanlar, kendilerini Allah’ın kulu olarak değil, sultanların kulu olarak tanıtmaya başlamışlardır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir