YOLUN SONU GÖRÜNÜYOR!…

Hayatı, kainatı ve insanı çok iyi tanıyan, olay ve olguları yerli yeterince değerlendiren kimseler, yaşanan hayattan hareket ederek gelecek hakkında sağlıklı bilgilere ulaşabilir, gelecekte nelerin olabileceğini ortaya koyabilirler. Bu, gaybı bilmek değil, feraset sahibi olmakla ilgili bir durumdur.

Bir konuda ya da herhangi bir olay hakkında kanaatlerin değişmesi, konu ya da olaylara sebebiyet veren kişi ya da kişilerin, sistem ya da ideolojilerin kendilerini değiştirmeleri ile mümkündür. Sabit, kendisini değiştirmeyen, yapısında ya da biçiminde herhangi bir değişikliğe yer vermeyen kişi, kurum, sistem ya da ideolojiler hakkında gelecek ile ilgili yapılan ya da gelecekte de aynı özellikleri ortaya koyacağı ile ilgili tahminlerin, gaybı bilmekle hiçbir ilgisi bulunmamaktadır.

Miadını çoktan doldurmuş, çağın ve insanların taleplerine cevap vermekten aciz, tarih çöplüğünde, kirli ve kara bir leke olarak yerini alması gereken, ancak hâlâ Anadolu’yu işgali altında tutarak ülkemizde despot bir yönetim icra eden, Avrupa’nın ortaçağ karanlığından kalma yönetim biçimi Kemalist zorba sistem, kurulduğu güden bugüne, kendisini zerre kadar değiştirmeden hâlâ eski çağdışı anlayışını ve zorbalığını sürdürmektedir.

Emperyalizme hizmet gayesi ile yapısını İslâm’a düşmanlık üzerine bina eden Kemalist dikta rejimi, kendisini her ne kadar dünya siyasi konjonktüründe demokrat ve cumhuriyetçi olarak tanıtsa da bütün dünya biliyor ki bu rejim, generallerin egemen olduğu, ülkede her şeyin bu askerlerin dümen suyuna göre biçimlendiği, totaliter, baskıcı, zorba ve diktadır. Anadolu’yu, halkın içerisinde bulunduğu zor durumdan yararlanarak, işgal ettiği günden bugüne kadar kendisini hiçbir şekilde değiştirmeden, her on yılda bir kanlı ihtilallerini sürdürerek ya da ihtilal yapmadığı zamanlarda tehdit dolu muhtıralar vererek yoluna devam etmekte, zorbalığını sürdürmektedir.

İnkârcılığı tek gaye haline getiren, yüce İslâm’ın değerlerine ve Müslümanlara düşmanlığı esas alan, emperyalizmi Anadolu’dan sürüp atan Anadolu halkından intikam almayı görev bilen Kemalist zorbalık, Anadolu’yu işgal ettiği günden bugüne kadar kendisini, düşünce, yapı ve zorbalığını hiç mi hiç değiştirmemiştir. Dikta rejiminin bu çağdışı yapısından, Kemalizm’e gönül veren ve yüce Allah’ın kendilerine verdiği akıl nimetini azıcık da olsa kullanan, kendilerine “İkinci Cumhuriyetçiler” adını veren Kemalistler bile rahatsızlık duymakta, zaman zaman bu rahatsızlıklarını yazıları ve televizyon konuşmalarında ortaya koymaktadırlar.

Kemalist zorbalar, “İkinci Cumhuriyetçilerin” bu olumlu eleştirilerine kulak verip çağın gereklerine uygun olarak kendilerini değiştireceklerine, tam aksine hareket ederek “İkinci Cumhuriyetçileri” hain ve düşman ilan etmekte, çağdışı yapısını ilk günkü zorbalığı ile sürdürmektedirler. Böylece hem dünya toplumları içerisinde küçüldükçe küçülmekte, aşağılanmakta hem de kendisini Anadolu halkı üzerine musallat kılan ve kıble edindiği batılılar tarafından bile dışlanmakta, sürekli kınanıp aşağılanmaktadırlar.

Totaliter dikta rejimini, küçücük beyinleri ile siyasi yollarla değiştireceklerini zanneden ve bunun için her türlü aşağılanmayı ve zilleti kabullenen Amerikan Kuklaları Partisi (AKP) ve bu partinin başı R. T. Erdoğan ile biat ettiği hocası N. Erbakan, bu zorba rejimi değiştirmedikleri/değiştiremedikleri, hatta hiçbir zaman değiştiremeyecekleri gibi tam aksine onu daha da güçlendirmişler, bu iğrenç rejimi Anadolu halkına sevdirmeye çalışmışlar, hala da çalışmaktadırlar. Ancak şu da bir gerçektir ki, R. T. Erdoğan ve Erbakan gibi münafık ve müşrikler ne kadar da uğraşsalar bu İslâm ve halk düşmanı, emperyalizmin yerli işbirlikçisi zorba rejimi Anadolu halkına sevdiremezler.

Erbakan ve onun biatli talebesi R. T. Erdoğan, dikta rejimi tarafından kullanılıp kullanılıp atıldıkça onlar, başka başka kılıklara bürünerek rejime yeniden hizmet etmek için koşturuyorlar. Dikta rejimi, bu hoca talebe ikilisini, işi bittiğinde tokatladıkça onlar, bu dikta rejimine karşı onurlu bir şekilde tavır takınacaklarına tam aksine, daha fazla bir gayretle dikta rejimini ayakta tutmak için çalışmaktadırlar. Bundan cesaret alan dikta rejimi de halk üzerindeki zulmünü ve İslâmi değerlere olan kin ve düşmanlığını son süratle devam ettirmektedir.

Anadolu halkı, kendi öz değerlerine yabancı, inanç ve yaşam tarzına düşman olan Kemalist zorba sistemi, bugüne kadar kendisine karşı sürdürdüğü acımasız zulüm ve baskı nedeniyle hiçbir zaman ne affedecek ne de sevecektir. Çünkü  bu zorba diktatörlük halka karşı kin ve düşmanlığını hâlâ ilk kurulduğu gün gibi acımasızca sürdürmektedir.

Amerikan Kuklaları Partisi (AKP), bir taraftan bütün gücü ile bu zorba rejimi ayakta tutmaya çalışırken diğer taraftan halka hizmet adına kendi çapında ve oy kaygısı ile bir şeyler yapmaya çalışmaktadır. Dikta rejimi, kendisine karşı AKP’nin yaptığı hizmetten memnun olurken, bu partinin halka karşı en küçük bir hizmetine tahammül göstermemektedir.

Zorbalığı karakter haline getiren Kemalist diktatörlük, halkın kininin doruk noktaya ulaştığı ve ekonomik açıdan iflasın eşiğine geldiği dönemlerde, halkın arasından bazı kişileri işbaşına getirmekte, işbaşına getirdiği maşalar sayesinde halkın kinini azalttığı ve ekonomik açıdan biraz düze çıktığı zamanlarda ise, kullandığı maşlarını ortadan kaldırmaktadır. Anadolu’yu işgali altında tuttuğu günden bu yana dikta rejiminin yaptığı bundan başa bir şey değildir.

Adnan Menderes ve ekibi ile 1940-1950’li yıllarda biriken halkın kinini kısmen bastıran, ekonomik olarak biraz düze çıkan totaliter dikta rejimi, halkın teveccüh ettiği bu kişileri, emperyalistlerin bile yapmadığı bir zulüm ve kanlı bir ihtilal ile önce başbakanlıktan indirmiş, daha sonra zindanlarında günlerce baskı ve işkenceye maruz bıraktıktan sonra iğrenç yüzünü göstererek kendisine hizmette kusur etmeyen bu insanları asarak katletmiştir.

Kanlı 1960 ihtilalinden sonra ülkeyi idare etmekten aciz, yönetim ve ekonomik yönden çaresiz kalan dikta rejimi, halka dayalı bir idare oluşturmak için yeni bir seçimle halktan kişileri işbaşına getirmiştir. Dikta rejimi, Adnan Menderes ve ekibine karşı işlediği cinayetini halka unutturmak için çalışmış, ancak Anadolu halkı, bu cani rejimi unutmadığını göstererek S. Demirel ve ekibine yönetimi vermiştir. Dikta rejimi, kendisine iman eden ancak halk içerisinden gelen S. Demirel’e bile tahammül edememiş, 1971’de verdiği bir muhtırayla onu iktidardan uzaklaştırmıştır.

Kemalist diktatörlük, kanlı ihtilalleriyle ve zorba muhtıralarıyla halkı sindirmeye çalıştıkça halk, bu zorba sisteme karşı tavrını sürdürmüş, rejimin dümen suyunda hareket eden, zorbalık ve İslâm düşmanlığı konusunda rejimin payandalığını yapan, Türkiye’deki tüm ateist din düşmanlarını içerisinde toplayan Cahiller Hizip Partisi (CHP)’ye iktidar vermemiştir.

Dikta rejimi, kendisinin ve kendisine iman eden yandaşlarının halk tarafından kabul görmemesine tahammül edememiş, 1981 yılında yine kanlı bir ihtilal ile halkın seçtiklerini cezaevlerine doldurmuştur.

Halkın tercihlerine, inanç ve değerlerine tahammül edemeyen Kemalist diktatörlük, halk üzerindeki terör ve şiddetini her dönemde sürdürmüş, göstermelik seçimlerle işbaşına getirilen yöneticileri, kanlı ihtilaller ve zorba muhtıralarla yönetimden uzaklaştırmıştır. Dikta rejimi, bu zorbalığını daha sonraki yıllarda da devam ettirmiş, 28 Şubat 1997’de zorbalıkla, 27 Nisan 2007 de ise sanal bir muhtıra ile iğrenç yüzünü bir kez daha göstermiştir.

Amerikan Kuklaları Partisi (AKP)’in Kapatılma Davası:

Bülent Ecevit’in başbakanlığı altında zorla oluşturulan üçlü koalisyonun, ülke ekonomisini çöküntüye götürmesi ve Ankara’da, Kemalist zorbalığın işgali altında belki de ilk defa, esnafın sokaklara dökülmesi sonucunda, sonunun iyice yaklaştığını fark eden Kemalist dikta rejimi, bu çıkmazdan kurtulmak için, daha önce düşman ilan ettiği İslamcılara muhtaç olmuş, onlar vasıtasıyla bu zor durumdan kurtulmağa çalışmıştır.

Kemalist diktatörlük, düşman ilan ettiği, onlara taraf basın organlarını basın toplantılarına, özel günlerine çağırmadığı, güdümlü yargısıyla, diğer yandaş yayın organlarıyla savaş açtığı, onlara ait kuruluşlardan yeşil sermaye diyerek hiçbir şekilde alışveriş yapmadığı, her vesile ile kin ve düşmanlık beslediği İslamcılara muhtaç olmuş, onlar vasıtasıyla içerisinde bulunduğu çöküntüden kurtulmak için onları görevlendirmiştir.

Tehdit ve zorbalıkla N. Erbakan’ı, Refah-Doğruyol hükümet koalisyonu  başbakanlığından indiren, güdümlü yargı organları vasıtasıyla Refah Partisini kapattıran dikta rejimi, bu parti içerisinden kendisine kuklalık yapmaya ve her dediğini bir emir eri mantığıyla kabul etmeye meyilli kişileri seçmiş, onlara, adlarına uygun bir parti olan Amerikan Kuklaları Partisini (AKP) kurdurarak onları siyaset sahnesine sokmuştur. Dikta rejimi, İslamcılara kurdurttuğu kuklalar partisinin başkanının, siyasi yasaklı olduğunu bildiği halde bu partinin siyaset yapmasına izin vermiştir.

Dikta rejimi, öyle bir şaşkınlık ve çıkmaz içerisinde idi ki, henüz kurulma aşamasını bile bitirmeyen, başkanı siyasi yasaklı olan Amerikan Kuklaları Partisi (AKP)’yi bağrına basmış, siyasi yasaklı olan ve resmi olarak parti başkanı bile olamayan, seçimlerde milletvekili dahi olamayacak R.T. Erdoğan’ı, seçime henüz giremeyen bu partinin başkanı olarak kabul etmiş ve basının yazdığı doğru ise, onu 30 Ağustos kutlamalarında protokol koltuğunda ağırlamıştır.

Daha birkaç ay öncesine kadar her konuşmalarına, besmele(!) yerine İslam’a küfür ve hakaret ederek başlayan Kemalist dikta rejiminin generalleri, boğazlarına darı kaçmış karga gibi susmuş, aralarına İslamcı(!) bir partinin başkanı olarak kabul ettikleri R. T. Erdoğan’ı alarak 30 Ağustos kutlamalarını izlemişlerdir.

Dikta rejiminin generallerinin, İslamcı olarak gördükleri ve daha birkaç ay öncesine kadar, kin ve düşmanlıkla hakaretler yağdırdıkları, kırmızı görmüş İspanyol öküzleri gibi saldırdıkları, güdümlü yargısı ve diğer yandaş basın yayın organlarıyla savaş açtıkları İslamcılara karşı bu muhabbeti(!) nereden geliyordu, bunlar nasıl böyle değişmişlerdi diye sormak abesle iştigal olur. Herkes biliyordu ki, dikta rejimi, batmak ve boğulmak üzere, son çırpınışları içerisinde yılan gördüğü İslamcılara sarılarak kurtulmaya çalışmaktadır.

Amerikan Kuklaları Partisi (AKP)’nin seçime girmesi için her engeli kaldırmağa çalışan dikta rejimi, Erdoğan’ın can düşmanı olarak bilinen Vural Savaş adındaki Yargıtay başsavcısının kulağını bükmüş, onun, Erdoğan hakkında açtığı ve bu davanın kabulü sonrasında Erdoğan’ın ebediyen siyaset yapamayacağı davasını bu kukla savcısına geri çektirmiştir. Diğer taraftan bugün AKP’nin kapatılması için adeta bilincini yitirmiş bir şekilde yırtınan, Türkiye’deki tüm ateist din düşmanlarını içerisinde toplayan Cahiller Hizip Partisi (CHP)’nin başkanı Deniz Baykal’ı, Erdoğan’ın adeta hizmetine vermiş, onu desteklemesine, AKP’nin seçime girmesine, Erdoğan’ın milletvekili seçilmesine yardımcı olmasını sağlamıştır. Erdoğan, Cahiller Hizip Partisi (CHP) başkanı Deniz Baykal’ın yardımı ve desteğiyle sonunda milletvekili seçilebilmiştir.

3 Kasım 2002 seçimlerinde seçimi, Doğan Holdingin medya desteği ve dikta rejiminin yardımı ile kazanan Amerikan Kuklaları Partisi (AKP)’nin resmi başkanı A. Gül, kukla Başbakan olduğu, devletin halktan kopuk da olsa, cumhurbaşkanlığı koltuğunda birisi bulunduğu halde, hiçbir resmi ve siyasi sıfatı bulunmayan, milletvekili bile seçilmeyen, kendi partisinin başkanı bile olamayan, hakkında yolsuzluktan dolayı birçok dava bulunan T. Erdoğan, ülke ülke dolaşıyor, devlet ile ilgili anlaşmalar yapıyor, ülkenin AB’ne girme çalışmalarını yürütüyor, çeşitli temaslarda bulunuyordu. O gün, bütün bu olanlara seyirci kalan, boğazı tıkanmış karga gibi suspus olan Cahiller Hizip Partisi (CHP) başkanı Deniz Baykal, bugün aynı Erdoğan’ı siyasi yasaklı yapmak için çırpınmakta, şuurunu yitirmiş bir halde yırtınmaktadır. Belli ki, Baykal’a yeni bir görev verilmiş ve onu bir yerlerden yönlendiriyorlar, ne zaman ne yapacağını ona söylüyorlar.

3 Kasım 2002 seçimlerinden önce dibe vurmuş olan ve 7bin puan civarında olan İMKB, 4 Kasım sabahı birdenbire iki katına çıktı. Dikta rejiminin düşman ilan ettiği ve her türlü zorbalıkla üzerlerine gidip yok etmeye çalıştığı Yeşil Sermaye, Amerikan Kuklaları Partisi (AKP)’nin seçimi kazanmasıyla ortaya çıkmış ve ekonomiye hayat kazandırmıştır. Böylece dikta rejimi de rahat bir nefes almıştı.

T. Erdoğan’ın, yeniden siyaset sahnesine girmesi  ve milletvekili seçilmesi için Cahiller Hizip Partisi (CHP) başkanı Deniz Baykal ve ekibi, tüm güçlerini kullanarak destek oldular ve Siirt’ten milletvekili seçilmesini sağladılar. O gün için dikta rejiminin İslamcılara ihtiyacı vardı, bu nedenle bütün gücü ile İslamcıları siyasete çekmeye çalışıyor, kendilerini dikta rejiminin koruyucusu olduklarını iddia eden Doğan Holding Medya Grubunu ve Cahiller Hizip Partisi (CHP) başkanı Deniz Baykal ve ekibini de İslamcıların hizmetine veriyordu.

Başörtüsüne tahammül etmeyen, kırmızı görmüş İspanyol öküzleri gibi, her vesile ile başörtüsüne saldıran ve elindeki güçleri saldırtan, kamu alanı diye nitelendirdikleri alanlara, hatta neredeyse sokaklara bile başörtülüleri almamak için çırpınan, binlerce masum yavruyu eğitim hakkından mahrum bırakan dikta rejimi ve yandaşları, İslamcıların başörtülü eşlerinin, en büyük kamu alanı olarak empoze ettikleri meclislerine, başbakanlıklarına, bakanlıklarına, tüm kamu kurumlarına girmesine ses çıkarmadılar. O gün için ne ateist ve dinsiz taifesi, ne de konuşmalarına besmele yerine İslâm’a hakaretle başlayan Kemalist generaller sesini çıkarıyordu.

Dikta rejimi, içerisinde bulunduğu zor durumdan kurtulmak için İslamcılara kendisi ses çıkarmadığı gibi, yandaşlarının da ses çıkarmalarına izin vermiyordu. Malum denize düşen yılana sarılır; dikta rejimi, yıkılmaktan, yok olmaktan kurtulmak için kendisi için yılan gördüğü İslamcılara sarılıyordu. Bu nedenle de ne laiklik elden gidiyor yaygaraları yapılıyordu, ne arkasına sığındıkları cumhuriyet nutukları atılıyordu, ne de Genelkurmaydan brifinglerle talimat verilen savcı ve hakim diye nitelendirilen güdümlü yargı mensupları devreye sokuluyordu.

Amerikan Kuklaları Partisinin (AKP)’nin 4,5-5 yıllık icraatlarına, her türlü açıklamalarına karşı kör ve sağır kesilen Kemalist diktatörlüğün kimi generalleri, kronikleşmiş İslâm düşmanlıkları nedeniyle zaman zaman gizli ihtilal çalışmaları yapsalar da, dikte rejiminin içerisinde bulunduğu durumu çok iyi bilen üst amirleri, bu havai generallerin ihtilal yapmalarına izin vermiyordu. Ta ki, 27 Nisan 2007 tarihine gelinene kadar.

İslâm’a ve İslâmi değerlere karşı tahammüllerinin son noktasına gelen, uykuları kaçan dikta rejiminin Genelkurmayı, 27 Nisan 2007 gece yarısı, sanal alemde içlerindeki kini kusan bir muhtıra yayınladı. Muhtıranın nedeni ve veriliş biçimi, ciddi olduğu her vesile ile iddia edilen Genelkurmayın ne denli ciddi ve kahraman olduğunu gözler önüne seriyordu.

İslâm’a, İslâmi değerlere düşmanlığında sınır tanımayan Kemalist diktatörlük, kin ve düşmanlığında, o denli ileri gitti, o denli azdı, o denli tahammülsüzleşti ki, üç-beş tane kız çocuğunun, Hz. Peygamber (as) için ilahi okumasına karşı muhtıra yayınlayacak kadar haddi aştı. “Denizli’de Kutlu Doğum Haftası nedeniyle düzenlenen etkinlikte kız öğrencilerin türban giyip ilahi okumaları, ve  piyes oynamaları.” zorba sistemin en üst kurumlarından olan Genelkurmay tarafından düşman ilan edilmelerine neden oldu.

Bu basit muhtıra da gösteriyordu ki, İslâm fobisi, dikta rejiminin generallerinin iliklerine kadar işlemişti. Ancak şu da bir gerçektir ki, korkunun hiçbir zaman ecele faydası yoktur ve olmayacaktır da. Bu despot düzen, er ya da geç layık olduğu ve tüm despotların uğradıkları sona uğrayacak ve tarih çöplüğünde kara ve kirli bir leke olarak yerini alacaktır. Bu despotizmi destekleyenler ve onun yaşaması için çalışanlar da hem tarih önünde dünyada, hem de ahirette hesaplarını verecekler, sonunda layık oldukları cehennemde cezalarını ebediyen çekecekler. Onları bu sondan, ne T. Erdoğan ve biatli olduğu Erbakan gibi müşrik ve münafıklar, ne de diğer ateist ve dinsiz destekçileri kurtaracaktır.

Gece yarısı muhtıralarıyla yetinemeyen dikta rejimi, devreye daha önce susturduğu Cahiller Hizip Partisi (CHP) başkanı Deniz Baykal ve ekibini sokarak Amerikan Kuklaları Partisinin (AKP) önünü kapatmaya çalıştı ve cumhurbaşkanlığı seçimini anayasa mahkemesine götürdü. Genelkurmay direktifli anaysa mahkemesi üyeleri, kendilerine verilen talimatlar doğrultusunda ve kendi koydukları sözüm ona hukuka aykırı karar alarak cumhurbaşkanlığı seçimini iptal ettiler. Amaçları, başörtülü bir cumhurbaşkanı eşini, son kaleleri olarak iddia ettikleri makama sokmamak. Ancak Anadolu halkının tepkisi, dikta rejiminin arzusunu kursağına tıkadı ve başörtülü bir cumhurbaşkanı eşini dikta rejiminin son kalesinin fatihi yaptı.

Batıyı kıble edinen, çağdışı sistemini batının kokuşmuş eski burjuva kalıntılarından kopya eden Kemalist dikta rejimi ve Amerika’nın çocuklarımız dedikleri, rejimin savunucuları Kemalist generaller, kendileri gibi bir batılı olan ve AB sürecine katılmak için vermedik taviz ve değer bırakmayan Batı direktifli Amerikan Kuklaları Partisi (AKP)’ye karşı, AB’nin ve Amerikanın gözünün içine baka baka bir darbe yapamayacaklarını anlayınca devreye, daha önceden talimat verdikleri Yargıtay başsavcısını sokarak Amerikan Kuklaları Partisi (AKP)’yi kapatmayı yeğlediler.

Yargıtay başsavcısı kendisine verilen talimatlar doğrultusunda Amerikan Kuklaları Partisi (AKP) hakkında, sokaktaki vatandaşın bile gülüp geçtiği öyle basit ve gülünç iddialar topladı ki bunlar, ne kendi koydukları despot hukukta mevcuttu, ne de elle tutulur ciddi bir delildi. Ancak önemli olan bu deliller değildi, onlar için önemli olan, saçma sapan da olsa, bu iddialarla bir davanın açılmış olması idi, gerisi kolaydı. Anayasa Mahkemesinin güdümlü üyeleri, kendi koydukları hukuka aykırı da olsa, bu ciddiyetten yoksun iddianameyi alarak Amerikan Kuklaları Partisi (AKP)’yi kapatacaklardı. Tıpkı cumhurbaşkanlığı seçimini, kendi hukuk anlayışlarına aykırı olarak iptal ettirdikleri gibi.

Emperyalizmi Anadolu’dan söküp atan inançlı Anadolu halkından intikam almak için yapısını İslâm’a düşmanlık üzerine kurmuş olan Kemalist diktatörlüğün, Amerikan Kuklaları Partisi (AKP)’yi bu haliyle içine sindiremeyeceğini, bu nedenle er ya da geç bu kukla partisi ile işi bittiğinde onu önceki partilerin akıbetine uğratacağını, T. Erdoğan’ın da sonunun belli olduğunu daha önceki yazılarımızda defalarca belirtmiştik. Nitekim, daha önce “Kemalizm kan istiyor” yazımızda aşağıdaki satırları yazmış, bu gelinen sürecin yaşanacağını ortaya koymuştuk.

“Burnuna kan kokan dikta rejimi, bu ihtiyacını karşılamak için zemin oluşturmaya, bahaneler üretmeye çalışmaktadır. Ancak görülen o ki, ürettiği bu bahaneler, kendi sonunu hazırlamaktadır. Aslında rejim, şimdiye kadar kan ihtiyacını çoktan karşılayacaktı, ancak emrinde olduğu ve kendisini, Anadolu halkının başına bir musibet olarak saran batılı efendileri, geçici olmak kaydı ile şimdilik buna izin vermemişlerdir. Batılılar, binbir dalavere ile iktidar yaptıkları Amerikan Kuklaları Partisini (AKP) ve Erdoğan’ı biraz daha test etmek istemektedirler; bu testin sonunda gerçek karalarını vereceklerdir.

Erdoğan ve ekibi, batılı efendilerine yaranmak ve bu nedenle biraz daha iktidarda kalmak için bugüne kadar vermedik taviz bırakmadılar. Görülen o ki iktidar, mevki ve makam uğrunda daha çok taviz vereceklerdir. Ancak ne yaparlarsa yapsınlar, ne kadar küçülürlerse küçülsünler, ne batılılara yaranacaklar ne de Kemalist zorbalara. Dikta rejimi, eninde sonunda Amerikan Kuklaları Partisi (AKP) yöneticilerinin de, tıpkı Menderes ve Özal da olduğu gibi, işleri bittiğinde biletlerini kesecektir.”

Bugün gelinen süreç, totaliter dikta rejiminin kronikleşmiş zorba yapısının yavaş yavaş ortaya çıkmasından ve rejimin tek dişi kalmış canavar misali, körelmiş dişini göstermesinden başka bir şey değildir. Kıble edindiği Batı ve Amerikanın gözünün içine baka baka kanlı ihtilallerini sürdüremeyeceğini anlayan dikta rejimi, gece yarısı yayınladığı sanal muhtıraları, Internet üzerinden ve güdümlü basın yoluyla savurduğu tehditleri etkili olamayınca bu sefer güdümlü yargısını devreye sokarak yargı yoluyla darbe yapmaya çalışmaktadır.

Malum, alışkanlık kudurmuşluktan beterdir, 28 Şubat üzerinden on sene geçti ve rejimin burnuna kan kokusu gelmeye başladı. Rejim, esrar bağımlısı gibi kriz geçirmektedir. Bu krizi atlatmak için bir an önce darbe yapması gerekiyordu, bunu da yargı darbesi ile yaparak krizini atlatmaya çalışıyor.

Yargının Durumu:

Anadolu’yu işgal ettiği günden bugüne kadar dikta rejiminin oluşturduğu yargı, hiçbir zaman bağımsız ve adil olamamış/olmamış, kendisine verilen talimatlar doğrultusunda hareket etmiştir. Bu durum, işgalin ilk gününde de böyle olduğu gibi bugün de böyledir.

Kemalist diktatörlüğün işgalinin ilk yıllarında istiklal mahkemeleri adı altında kurduğu cinayet mahkemelerinde, hakim ve savcı sıfatlı cellatların görevleri, rejimin kolluk kuvvetlerince kendilerine teslim edilen masum insanları, hiçbir ahlaki kurala bağlı olmaksızın asmaktı. Binlerce masum insan, bu cinayet şebekelerince, hiçbir suçları olmadığı halde, sırf topluma gözdağı vermek ve dikta rejimini, diğer insanlara zorla kabul ettirmek için darağacılarda asılmış, kurşuna dizilmiş, faili meçhullerle ortadan kaldırılmıştır.

Dikta rejiminin cinayet mahkemelerinde insanları cezalandırmakla görevli hakim ve savcı sıfatlı(!) kişiler, dikta rejiminin ateist ve İslâm düşmanlığı felsefesini kabullenmiş, kolluk kuvvetlerince kendilerine teslim edilen Müslümanları, kendi koydukları göstermelik hukuk kuralarına bile uymadan, bu mantıkla cezalandırmışlardır. Dikta rejiminin kolluk kuvvetlerince, hakim ve savcı sıfatlı(!) bu kişilerin karşısına çıkarıldığımız dönemlerde, bu kişilerin Müslümanlara olan kin ve düşmanlıları çok yakından müşahede edilmiştir.

28 Şubat 1997 sürecinde periyodik olarak Genelkurmaya çağırılan ve o günkü gazetelerde yer alan haberlere göre, oturacak sandalye bulamadıkları için, bir çoğu yerlerde oturan hakim ve savcı sıfatlı(!) kişilere, bir kurmay albayın, Müslümanları nasıl cezalandıracakları ile ilgili olarak verdiği brifing ve talimatlar hâlâ geçerliliğini korumaktadır. Kendilerine verilen talimatlar doğrultusunda görevlerini yapmakla mükellef tutulan hakim ve savcı sıfatlı(!) kişilerden, tarafsız olmalarını beklemek, zalimlerden zulümlerini bırakmalarını, beklemek kadar boş bir beklentidir.

Temel felsefesini İslâm’a düşmanlık üzerine oturtan totaliter dikta rejimi, kuruluşundan bugüne kadar İslâm’a ve İslâmi değerlere savaş açmış, bu değerleri taşıdığını düşündüğü kişilere düşmanlık yapmış, onları ortadan kaldırmak için tüm kurum ve kuruluşları ile çalışmıştır. Anadolu’yu işgalinden bugüne kadar kendisini zerre kadar değiştirmeyen zorba sistemin, bugün kendisini değiştirmesi, İslâmi değerlere ve bu değerleri taşıdığını düşündüğü kişilere karşı daha toleranslı olması elbette mümkün değildir.

Akıl erdirmedikleri her konuda tehdit ve zorbalığa başvuran Kemalist generaller, daha önceki cumhurbaşkanlığı konusunda, Prof. Ali Fuat Başgil gibi kişilerin başına silah dayayarak onu adaylıktan vazgeçirdikleri gibi, A. Gül’ün cumhurbaşkanlığı konusunda da aynı zihniyet, yüksek yargı(!) adı verilen kuruluşun üyelerine de, seçim sandığının hükmünü bertaraf ettirmek için darbe tehdidinde bulunmuşlardı. Taraf Gazetesi yazarının da köşesinde ifade ettiği aşağıdaki yazı, bizim totaliter dikta rejimi ile ilgili söylediklerimizi bir kez daha doğrulamaktadır.

Yasemin Congar/Taraf Gazetesi/08.04.2008

Bugün birinci sayfamıza taşıdığımız “Yargıtay harekâtta” haberini okuyun.
Ergenekon operasyonu kapsamında tutuklu bulunan Ümit Sayın’ın 18 şubatta verdiği şu muştuları kafanıza kaydedin:

“Yargıtay Başkanı Genelkurmay’a çağrıldı; Harekât Başkanı’yla görüştü… Artık ordu muhtırasız darbe yapacak.. Danıştay, Sayıştay, Yargıtay eliyle mesaj verilecek.”

Genelkurmaya endeksli savcı sıfatlı Yargıtay başsavcısı. Kendisine verilen talimatların gereği olarak  Amerikan Kuklaları Partisi (AKP) hakkında kendi oluşturdukları hukuka bile aykırı olarak kapatma davası açıyor ve buna, beden ve zekâ yaşları arasında oldukça mesafe bulunan kimileri, bu olayı “Bağımsız Yargı” faaliyeti olarak değerlendiriyorlar. Beyinleri, İslâm ve halk düşmanlığı ile kronikleşmiş, küfür ve şirki ilke olarak almış, ateizmi din edinmiş, kendileri bağımlı olan yargı mensuplarının bağımsız olmaları ya da bağımsız hareket etmeleri elbette düşünülemez.

Kapatma davası ile ilgili talimat, her zamanki yerden verilmiştir bir kere, bu talimatı alan yargı(!) görevlileri, elbette bunu yerine getireceklerdir. Başbakanlık koltuğuna oturtulan R. Tayip, partisinin kapatılmayacağını varsın söyleyedursun, aslında o da kapatılacağını biliyor, ancak attığı her adımda, söylediği her sözde biraz daha battığının farkında olduğu için kendisini böyle söylemek ya da avutmak zorunda kalıyor.

Yolun sonu görünüyor, bağımlı yargı mensupları, bağımlı oldukları yerlerin talimatlarını er ya da geç yerine getirecekler ve Amerikan Kuklaları Partisi (AKP)’yi, kendilerinden istendiği şekilde kapatacaklar. T. Erdoğan da tıpkı şamar oğlanı hocası Erbakan gibi kılıktan kılığa girerek yeniden siyaset sahnesine dönecektir. Bunda kuşku yoktur. T. Erdoğan’ı bu kapatmadan ne abisi Bush, ne de bütün değerlerini uğrunda hiçe saydığı Avrupa Birliği kurtaracaktır.

 

Ramazan Yılmaz: 2008.04.21

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir