Tevhidi Hareketin En Güzel Son Örneği, Hz. MUHAMMED (as)

Hz. Muhammed (as), tıpkı kendisinden önce geçen Risalet önderleri gibi hayatı, Tevhid mücadelesini insanlara duyurmakla geçmiş, bu uğurda birçok sıkıntı, eziyetlerle karşılaşmış, yurdundan kaçmak zorunda kalmış örnek bir Rasuldur.

Tarihi süreçte, hemen bütün Risalet önderlerine karşı şirk cephesi düşmanlık yapmış, elçilere hakaret, iftira ve yalanlayarak psikolojik olarak, onlara, fiziksel saldırıda bulunarak, onları tutuklayarak işkence ederek fiziki olarak eziyetler yapmışlardır. Bu durum, Hz. Muhammed (as)’da da aynen vuku bulmuş, ona ve yanında bulunan iman edenlere her türlü eziyetler yapılmıştır.

"Sana söylenen, senden önceki Rasullere söylenmiş olandan başka bir şey değildir, senin Rabb’in hem bağışlama sahibi, hem de acı azap sahibidir." (Fussilet, 43)

Hz. Muhammed (as), şirk küfür bataklığında çırpınan insanları, şefkat ve merhametle Hakk’a davet etmiş, Tevhidi gerçekleri duyurmaya çalışmıştır. O, bunun karşılığında, kendisinden önce geçen Risalet önderleri gibi tepki görmüş, muhataplarının yalanlamalarına, kınamalarına ve saldırılarına uğramıştır. Sünnetullah, Hz. Muhammed (as) için bir kez daha cari olmuş, bütün elçilerin başına gelenler onun da başına gelmiştir.

"Senden önce gönderdiğimiz elçilerimizin de yasasıdır; bizim yasamızda bir değişiklik bulamazsın." (İsra, 77)

Sünnetullah, elbette devam edecek, küfür ve şirk cephesi, ellerindeki bütün imkânlarını kullanarak Hakka ve Hakkı temsil edenlere saldıracaklardır. Sünnetullahtaki bu değişmeyen yasaya, Hz. Muhammed  (as) da tabi olmuş, kendi dönemindeki müşrik ve kâfirlerin saldırılarına uğramıştır.

"Eğer seni yalanlıyorlarsa, senden önceki elçiler de yalanlandı; bütün işler Allah’a döndürülecektir." (Fatır, 4)

"Senden önce de Resullerle alay edilmişti, fakat onlarla alay edenleri, alay ettikleri gerçek kuşatıverdi." (En’am, 10)

Sünnetullah, Hz. Muhammed (as)’dan sonra da cari olmuş, şirk ve küfür cephesini oluşturan kâfir, müşrik, münafık ve fasıklar güruhu, Rasulullah (as)’ın vefatından sonra ona ve onu takip eden Mü’minlere psikolojik ve fiziki saldırılarına devam etmişlerdir.

Rasulullah (as)’ın günümüz düşmanları

Sağlığında ona saldıran şirk ve küfür cephesinin takipçileri de, kendisinden sonra özellikle günümüzde ona saldırılarına devam etmişler ve hâlâ etmektedirler. Onlar, bu saldırıları, Rasulullah (as)’ın şahsında İslâmi değerlere ve Mü’minlere yöneltmişlerdir.

Şirk ve küfür cephesi, Rasulullah (as) aralarında bulunmadığı için ona, fiziki olarak eziyet edemediklerinden bunlardan kimileri, onun adına hadis uydurup onu aşağılamaya çalışarak ona saldırırlarken, bazı inkârcı müşrikler de bu uydurulan hadisleri kullanıp hakaretler ederek Rasulullah (as)’a saldırmış, onu inkâr etmişlerdir.

Özellikle günümüzde, sözel olarak kendilerini İslâm’a nispet eden, ancak gerçekte azılı birer müşrik ve kâfir olan, Kur’an’ı, küfürlerine kalkan yapan bazı kimseler, ehli Kitap kâfirleri Yahudi, Hrıstiyan ve inkârcı ateistlerle elele vererek hatta onlardan daha fazla bir şekilde Rasulullah (as)’a saldırmaktadırlar.

Uydurdukları ya da uydurulmuş en seviyesiz ve ahlaksızca yalan sözleri, Rasulullah (as) atfedenler, Rasulullah (as)’ın en güzel örnekliğini kabul etmeyenler, onun mücadele metodunu terk edip içerisinde yaşadıkları tağuti sistemlerin kurallarına göre hareket edenlerin tümü ona düşman olan kimselerdir. Bunlar, açıkça ifade etmeseler de, batılı müsteşriklerden çok daha fazla İslâm’ın ve Rasulullah (as)’ın düşmanlarıdırlar.

Küfür cephesini oluşturan inkârcı müşrik kâfirlerin başını da, İslâm’ı bir hayat nizamı olarak almayan, Tevhidi esaslara iman etmeyen, Kur’an’ın bir bölümünü aldıkları halde “Yalnız Kur’an” deyip küfür ve şirklerini bu sözün arkasına gizlemeye çalışan Mealciler çekmektedir.

İman eden bir Müslüman, elbette Kur’an’dan başka hiçbir kaynağı, ne Kur’an’ın önüne alır, ne de Kur’an’ı tamamlayıcı bir unsur olarak görür. Çünkü her iki durumda da, Kur’an’ı ikinci plana almak ve eksik görmektir ki bu, apaçık bir şekilde küfürdür. Ancak Rasulullah (as)’ın en güzel örnekliğini almak, ayrı bir kaynak değil, Kur’an’ın buyruğudur.

Aynı şekilde Kur’an’ı parçalara ayırıp bir bölümünü alıp bir bölümünü bırakmak, Tevhidi esasları öncelememek, ayetleri, yalnızca bazı duyguları tatmin etmek için almak, Kur’an’da, Mü’minler için en güzel örnek olarak verilen Rasulullah (as)’ın kabul etmemek de, apaçık bir şekilde küfür, şirk ve sapıklıktır.

Yalnız Kur’an” denilmesine rağmen Kur’an’da üzerinde hassasiyetle durulan Rasulullah (as)’a iman etmemek, en güzel örnekliğini almamak, onu dışlamak, önemsememek, Kur’an’a savaş açmaktan başka bir şey değildir.

Yalnız Kur’an” diyen müşrik kâfirler, ehli Kitap müşrikleri Yahudi, Hrıstiyan ve ateist inkârcılarla ele ele vererek Rasulullah (as)’ı hedef tahtasına koymuşlar, onun şahsında Tevhidi ilkelere, İslâmi esaslara ve Müslümanlara saldırmaktadırlar.

Küfür ve şirk cephesini oluşturan tüm yerli kâfir, müşrik, münafık, fasık, mürted, ateist, “Yalnız Kur’an” deyip Kur’an’ın bir bölümünü ve Tevhidi esasları inkâr eden mealci müşrik kâfirler, hadis adı altında uydurdukları ahlaksızca sözleri Rasulullah (as)’a atfeden ve sünnet edebiyatı yapan ehlisünnetçi müşrik zındıklar, tağuti sistemin belamları ile yabancı ateist, Yahudi, Hrıstiyan ve İslâm düşmanları, her biri bir yandan Rasulullah (as)’a, İslâmi değerlere ve Müslümanlara saldırmaktadırlar.

Yüce Allah’ın, Kur’an’da, önemle ve hassasiyetle bildirdiği üzere, Müslümanlar için Rasulullah (as), canlarından ve dünyevi tüm değerlerinden daha değerlidir. Bu nedenle şirk ve küfür cephesi, şunu o şirk ve küfür ile kronikleşmiş beyinlerine sokmalıdır ki, onların, salyalarınızı akıtarak Rasulullah (as)’a, onun şahsında İslâmi değerlere saldırmanıza karşı Müslümanlar, hiçbir şekilde müsamahalı davranmayacaktır. Bu nedenle ya bu ahlaksızca saldırılarına son verecek ya da sonuçlarına karlanacaklardır.

Rasul Hz. Muhammed (as)’a iman ya da onu inkâr, kişilerin sıfatlarını belirler

Kur’an, bir bütündür; iman edenler, Kur’an’ın bütününü kabul eder ve hayatlarını bu bütünlük içerisinde düzenlerler. Kur’an’ın herhangi bir ayetini kabul etmemek, hafife almak, görmezden gelmek, önemsememek kişinin küfre, şirke, nifak ve fıska düşmesine, irtidat etmesine neden olur.

Kur’an’a gerçekten iman edenler yanında son yıllarda, iman ettiklerini, Kur’an okuduklarını iddia eden bazı kimseler, Rasulullah (as)’a karşı taşıdıkları düşünce, takındıkları tavır nedeniyle Kur’an’da belirtilen kâfir, müşrik, münafık, fasık ve mürted sıfatlarını almış, Rab’lerine isyan etmiş, sapıklık içerisine düşmüşlerdir. Kur’an, bu kimselerin, hangi nedenlerden dolayı bu sıfatları aldıklarını net bir şekilde açıklamıştır.

Kur’an’da, Rasulullah (as)’a karşı tavır takınanları sınıflandırmaktadır. Buna göre Müslümanlar, Rasulullah (as)’a iman edip onu, en güzel örnek edinen, onu sevip yolunda giden, onun gibi Kur’an’ı ahlak edinip yaşayan kimselerdir. Rasulullah (as)’ı kabul etmeyenler kâfir, bazı konularda ona uyup bazı konularda ona uymayanların müşrik, onun söylediklerini kabul ettiklerini iddia etmelerine rağmen ondan ve söylerinden sıkıntı duyanlar münafık, onu önemsemeyenler fasıktırlar.

Mü’minler/Müslümanlar

Mü’minler, Kur’an’da bildirilen Rasul kavramına kesin bir şekilde iman eden, rasuller arasında hiçbir ayırım gözetmeyen, son Rasul Hz. Muhammed (as)’ı en güzel örnek edinip hayatlarını onun ahlak edindiği Kur’an’la düzenleyen kimselerdir.

“Rasul, Rabbinden, kendisine indirilene inandı, Mü’minler de; hepsi Allah’a, meleklerine, Kitaplarına ve rasullerine iman etti. ‘O’nun elçilerinden hiçbirini diğerinden ayırt etmeyiz’ (dediler) ve dediler ki: ‘İşittik, itaat ettik! Rabbimiz, (bizi) bağışlamanı dileriz, dönüş sanadır!” (Bakara, 285)

“Ve onlar ki, Allah’a ve rasullerine inandılar, onlardan hiçbiri arasında ayırım yapmadılar; işte (Allah), pek yakında onların da mükâfatlarını verecektir. Allah, çok bağışlayan, çok esirgeyendir.” (Nisa, 152)

Müslümanlar, rasuller arasında hiçbir ayırım yapmadan hepsine iman ederler, ancak bu iman, yalnızca onların varlıklarını kabullenme değil, aynı zamanda onların mücadele metodlarını olduğu gibi alma ve yaşanan hayatta bu metodlara uygun Tevhidi esasları insanlara duyurmadır. İşte Mü’minler, rasullere bu şekilde iman ederler.

Hz Adem (as)’dan Hz. Muhammed (as)’a kadar gelen bütün Risalet önderleri, Tevhidi esasları insanlara duyurma konusunda, ortaya koydukları mücadele metodları ile kendilerine tabi olanlara örnek birer önder olmuşlardır. Allah’tan gelen vahyin uygulamasını, şirk ve küfür toplumları içerisinde nasıl hareket edileceğini, topluma egemen olan tağuti sistemlerin ileri gelenlerine karşı nasıl bir duruş sergileneceğini, en iyi şekilde ortaya koyan rasullerden Kur’an’da adı geçenlerin tümü, bugünkü Mü’minlere örneklik teşkil etmektedirler.

“Elbette onların kıssalarında akıl sâhipleri için ibret vardır; bu (Kur’an), uydurulacak bir söz değildir; ancak kendinden önceki(Hak Kitabı)nın doğrulanması, her şeyin açıklaması; iman edenler için bir kılavuz ve rahmettir.” (Yusuf, 111)

Mü’minlerin, Tevhidi esaslara davet ederlerken ve muhatapları ile konuşurlarken, kime karşı nasıl hareket edecekleri Kur’an’da, Risalet önderlerinin hayatlarından örnekler verilerek açıklanmış, buna göre hareket etmeleri istenmiştir.

Kur’an, hangi rasulün, hangi ko­nuda örneklik teşkil ettiğini, çok açık bir şekilde ortaya koymuştur. Çağlarüstü ve evrensel bir niteliğe sahip olan Kur’an’da yüce Allah (cc), kıyamete kadar gelecek toplumlardaki sorunların çeşitliliğini ve her dönemdeki zorba güçlerin değişik kılıklara büründüğünü bildiğin­den, sonradan gelecek toplumlar için her rasulün yaşantısından örneklikler vermiştir.

Rasulullah (as)’a uymak, hakkıyla iman etmektir

Müslümanlar, Kur’ani esasları hayat prensipleri olarak alırlarken, Tevhidi ilkelere insanları davet ederlerken Rasulullah (as)’ı örnek aldıkları gibi, herhangi bir hükmün uygulanmasında ya da Müslümanlar arasında çıkacak bir sorunda da müracaat edecekleri yer, yine Rasulullah (as)’ın örnekliği olacaktır. İşte bu, yüce Allah’a, O’nun gönderdiği Kitap’a ve Rasulullah (as)’a hakkıyla iman etmektir.

Yüce Allah (cc), Mü’minlere, her konu ve durumda, Rasulü’nü örnek vermiş, aralarında çıkabilecek bir ihtilaf durumunda, bu ihtilaflarını, Kur’an ve Peygamberi uygulama olan Sünnet doğrultusunda çözmelerini istemiş, bunun kendisine ve ahiret gününe iman etmek olduğunu bildirmiştir.

“Ey iman edenler, Allah’a itaat edin, Rasul’e itaat edin ve sizden olan emir sahibine de! Eğer herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz; -Allah’a ve ahiret gününe iman ediyorsanız -onu Allah’a ve Rasul’e götürün; bu, daha iyidir ve sonuç bakımından da daha güzeldir.” (Nisa, 59)

İhtilafın, Allah’a ve Rasulüne götürmek, ihtilaf konusu olan hususun, hüküm olarak Al­lah’ın kitabına, hükmün uygulanması olarak da Rasulün sünnetine götürülmesi demektir. Kur’ani bir hükmün, Rasulullah’ın sünnetindeki uygulanış biçimi esastır ve bütün Mü’minleri bağlayıcıdır. Bu nedenle onun sünnetine uymak Mü’minlerin görevidir.

Kur’an’da, Allah ve Rasulü’nün hüküm verdiği konularda, Mü’minlerin kendi isteklerine göre hareket etmelerini yasaklamış, kendi başlarına hareket edenlerin, sapıklık içerisinde bulunduklarını bildirmiştir.

Rasulün hü­küm verdiği konular, Mü’minler için yol gösterici birer kılavuz olduğundan ona göre hareket ederler. Rasul (as)’ın örnekliğini almak, Mü’minlere ağır gelmez, sıkıntı vermez; onun örnekliği ancak gereği gibi iman etmeyenlere ağır gelir.

"Hayır, Rabb’in hakkı için onlar aralarında çıkan ih­tilaflarda seni hakem yapıp sonra da senin verdiğin hükme karşı içlerinden bir burukluk duymadan tam anlamıyla teslim olmadıkça iman etmiş olamazlar. (Nisa, 65)

Rasulullah (as)’ın verdiği hüküm, İslâmi konuların bütününün uygulanışı ile ilgilidir. Rasulullah (as)’ın uygulama biçimi olan sünneti, muğlaklığa meydan vermeyecek kadar açık ve nettir. Bu açık sünneti terk edip kendile""ri, metod ihdas edenler ya da içerisinde yaşadıkları tağuti sistemlerin kanunlarına göre hareket edenler, Rasulullah (as)’ın sünnetini beğenmemişlerdir demektir. Rasulullah (as)’ın örnek uygulamasını beğenmeyip küçümseyenler, doğru yoldan sapmış, cehennemi hak etmiş kimselerdir.

Hz. Muhammed (as), Mü’minler için en güzel örnektir

Risalet önderlerinin Tevhidi mücadelelerini, Mü’minlere örnek veren yüce Allah (cc), Kendisinin razı edilmesi ve ahirette mükâfatların elde edilebilmesi için son Rasulü’nün, en güzel örnek olarak alınmasını bildirmiştir.

“Andolsun Allah’ın Rasulünde sizin için Allah’a ve ahiret gününe kavuşmaya iman eden ve Allah’ı çok anan kimseler için (uyulacak) en güzel bir örnek vardır.” (Ahzab, 21)

Yüce Allah’ı razı edip ahirette bunun karşılı­ğını beklemek ancak, Rasule iman edip getirdiklerine teslim olmak, emrettiklerini yapıp yasakladıklarından kaçınmak ve takip ettiği Tevhidi mücadele metoduna uymakla mümkündür. Rasulün getirdiklerine ve örnekliğine kesin teslimiyetle ancak yüce Allah (cc) razı edilebilir.

Rasulullah (as)’ın, örnek alınabilmesi ancak yüce Allah’a ve ahiret gününe iman etmekle ve O’nu, her konu ve durumda anmakla mümkündür. Yüce Allah’a hakkıyla iman etmeyenler, Tevhidi ilkelere iman etmeyenler, Kur’an’ın bir bölümünü alıp bir bölümünü terk edenler, Kur’ani esaslar doğrultusunda yaşamayanlar, Rasulullah (as)’ı elbette örnek almazlar/alamazlar.

Yüce Allah (cc), şirk ve küfür içerisinde bulunanlara, Rasulullah (as)’ı örnek alma gibi bir şerefi nasip etmez. Rasulullah (as)’ı, en güzel örnek edinmek, onun gibi Kur’an’ı ahlak edinerek vahyin belirlediği ölçüler içerisinde yaşamakla mümkündür ki, böyle bir hayatı yaşamak kâfir, müşrik, münafık, fasık ve mürtetlere ağır gelir.

Rasulullah (as)’ın örnekliğinden hareket eden Müslümanlar, onun gibi en zorlu kâfirlere karşı vahiyle, onurlu bir şekilde mücadele ederler, karşılaştıkları tüm olumsuz durumlara, uğradıkları baskı ve zulümlere rağmen, kâfirlerin metodlarına itibar etmez, kâfirler tarafından kendilerine yapılan en cazip teklifleri reddeder, ellerinin tersi ile geri çevirirler. Çünkü Rasulullah (as) böyle yapmış, müşriklerin tüm tekliflerini reddetmişti.

Rasulullah (as) ve arkadaşları, müşriklerin dayanılmaz baskı ve işkenceleri altında oldukları bir sırada müşrikler ona, çeşitli tekliflerle gelirler, ancak o, kendisinin ve arkadaşlarının içerisinde bulundukları tüm zorluklara rağmen, onların tekliflerine itibar etmemiştir.

Günümüzde, Rasulullah (as)’ı örnek aldıklarını iddia eden bazı kimselerin, tağuti sistemin kuralları çerçevesinde vakıf, dernek ve parti gibi şirk ve küfür yuvalarında din anlatmaları, Rasulullah (as)’a ihanet, sapıklık ve küfürden başka bir şey değildir.

Risalet tarihinde hiçbir Rasul ve onların izinde giden hiçbir Tevhid eri, yaşadıkları ve karşılaştıkları onca sıkıntı ve acılara, dayanılmaz işkencelere rağmen, Tevhidi esasları, idaresi altında yaşadıkları diktatörlerin istekleri ve beşeri sistemlerin kuralları ile insanlara duyurmamış, duyurmaya teşebbüs etmemişlerdir.

Risalet önderleri, kâfirlerin kurallarına, ortaya koydukları metodlara uymadıkları gibi, üzerinde bulundukları ilahi metoddan da zerre kadar taviz veremeyeceklerini söyleyerek onlara açıkça meydan okumuşlardır.

“İman etmeyenlere de ki: ‘Olduğunuz yerde yapacağınızı yapın, biz de yapıyoruz; bekleyin, biz de bekliyoruz!” (Hud, 121-122)

“De ki: ‘İşte benim yolum budur, Allah’a basiretle davet ederim; ben ve bana uyanlar (da). Allah’ın şanı yücedir, ben ortak koşanlardan değilim." (Yusuf, 108)

İslâm, yüce ve değerli bir din olduğu gibi, onun insanlara ulaştırılma metodu da yüce ve değerlidir. Bu yüce dinin, basit beşeri yöntemlerle insanlara ulaştırılması, hiçbir şekilde ve şartta mümkün olamayacağı bir gerçektir. Risalet tarihinde ortaya konulan metodun dışında metodlarla din anlatmaya kalkışanlar, ancak müşriklerdir.

"De ki: ‘Ey insanlar, ben sizin hepinize göklerin ve yerin sahibi olan, kendisinden başka ilah bulunmayan, yaşatan, öldüren Allah’ın Rasulüyüm; gelin Allah’a ve O’nun ümmi nebisi olan Rasule inanın -ki o da Allah’a ve O’nun sözlerine inanmaktadır, -Ona uyun ki doğru yolu bulasınız!" (A’raf, 158)

Rasulullah (as)’ın davet metodundan ayrılmak, apaçık bir sapıklıktır

Rasulullah (as), Tevhidi esasları insanlara, canı pahasına duyurmuş, en küçük bir taviz vermemiştir. Bu nedenle Mü’minler, onun ortaya koyduğu davet metodunda en küçük bir değişiklik yapma hakkına sahip değillerdir. Onlar, Allah ve Rasulünün koyduğu hükümler karşısında kendileri irade beyan edemezler, onları, olduğu gibi alıp hayatlarına uygularlar, aksi halde sapıklık içine düşmüş olacaklardır.

"Allah ve Rasulü bir işte hüküm verdiği zaman, ar­tık mü’min erkek ve kadına o işi kendi isteklerine gö­re seçme hakkı yoktur; kim Allah’a ve Rasulüne karşı gelirse apaçık bir sapıklığa düşmüş olur." (Ahzab, 36)

Mü’minler, Allah ve Rasulü’nün hüküm verdiği konulara kesin tes­lim olurlar, sorunlarını Kur’an ve Kur’an’ın pratiği olan Rasulullah (as)’ın sünnetine göre çözümlerler ve hiçbir konuda hevai hareket edemezler, tağuti sistemlerin kurallarını ölçü edinemezler.

""Allah ve Rasulünün hüküm verdiği konuları bırakıp hevai hareket edenler, beşeri tağuti sistemlerin kurallarına uyanlar ve kendileri irade beyan edenler, mü’min olamayan Allah ve Rasulüne karşı çıkan sapık kimselerdir.

Rasulün örnekliğini bırakıp hevalarını ölçü edinerek yüce Allah’ı razı etmeye çalışanlar, Rasulün önüne geçmiş, yaptıkları bütün ameller boşa gitmiştir. Bu nedenle iman eden bir kimse, Rasulullah (as)’ın örnek uygulamasını bırakıp din adına metod koyamaz, başka metodlara uyamaz.

"Ey iman edenler, seslerinizi elçinin sesinin üstüne çıkarmayın, birbirinizle yüksek sesle konuştuğunuz gibi, onunla da öyle yüksek sesle konuşmayın; yoksa siz farkında olmadan amellerinizi boşa gider.” (Hucurat, 2)

Rasulullah (as)’ın sesinin üstüne ses çıkarmak, onun döneminde, o, konuştuğunda yüksek sesle konuşup onun söylediklerinin anlaşılmasını zorlaştırmaktı. Ondan sonraki dönemlerde bu, onun davet metodunu bırakıp yeni metodlar koymak şeklindedir. Bu ise, insanların fikirlerine karşı çıkar gibi Rasulullah (as)’a, onun sünnetine karşı çıkmak, indi fikirleri, onun davet metoduna tercih etmektir ki bu, Rasule iman etmemektir. Böyle yapanların tüm amelleri boşa gidecek ve onlar, hüsrana uğrayacaklardır.

Rasulullah (as)’a uyan Mü’minlerin özellikleri

Rasulullah (as)’a tabi olmak, yalnızca yaşadığı dönemle sınırlı değildir; Kur’an’a iman eden, mü’min oldukları iddiasında bulunan herkesin, bu vasıflarını taşıdıkları sürece, onun, en güzel örnekliğini almak ve hayatlarında bunu ortaya koymakla mükelleftirler.

Hangi dönemde yaşarlarsa yaşasınlar, Rasulullah (as)’ı örnek edinen Mü’minler, onunla beraberdirler. Yüce Allah (cc), bu Mü’minleri övmekte, onların vasıflarını şöyle açıklamaktadır.

“Muhammed Allah’ın Rasulü’dür; onun yanında bulunanlar, kâfirlere karşı katı, birbirlerine karşı merhametlidirler. Onların, rükû ve secde ederek Allah’ın lütuf ve rızasını aradıklarını görürsün, yüzlerinde secde izinden nişanları vardır. Onların, Tevrat’taki vasıfları ve İncil’deki vasıfları da şöyle bir ekin gibidir ki, filizini çıkardı, onu güçlendirdi, kalınlaştı, derken gövdesinin üstüne dikildi, ekincilerin hoşuna gider, onlara karşı kâfirleri de öfkelendirir bir duruma geldi. Allah onlardan inanıp iyi işler yapanlara mağfiret ve büyük mükâfat vadetmiştir.” (Fetih, 29)

Bu onura sahip olmak, ancak gerçekten iman edenlerin ulaşabilecekleri bir haslettir. Rasulullah (as) gibi Kur’an’ı ahlak edinmeyen, onun gibi gecelerini namaz kılarak geçirmeyen, Allah yolunda mallarını infak etmeyen, kâfirlere karşı aşağılık bir duygu içerisinde eziklik duyan, yüce Allah’ın rızasını kazanmak için Tevhidi esaslara uygun hareket etmeyenlere böyle bir şerefin nasip olması elbette mümkün olmayacaktır.

Kıyamette o dehşetli günde, insanlar sorgulandıklarında, yüce Allah (cc), Kitap’ını ortaya koyacak, iman edenlerin, Kitap’taki hükümleri nasıl yaşadıklarını soracak, bu konuda rasulün örnekliğini alıp almadıklarını her ümmeti rasullerine soracaktır. İşte o gün, dünya hayatlarında rasulleri örnek alanlar kurtulmuş, rasullerin, aleyhlerinde şahitlik ettiği kimseler helak olmuşlardır.

“Yer, Rabbinin nuru ile parlamış, Kitap (ortaya) konmuş, peygamberler ve şahitler getirilmiş ve aralarında adâletle hükmedilmiştir; onlara asla haksızlık edilmez.” (Zümer, 69)

Rasulullah (as), Mü’minlere canlarından ileridir

Rasulullah (as)’ı sevmek, ancak mü’min olmakla mümkündür; mü’min olmayan müşrik, kâfir, münafık ve fasıkların onu sevmeleri elbette mümkün değildir. Yüce Allah (cc) da, zaten Rasulünün, ancak Mü’minler için canlarından ileri olduğunu bildiriyor.

“Peygamber, Mü’minlere canlarından ileridir, onun eşleri de onların anneleridir. Rahim sâhipleri de Allah’ın Kitabında birbirlerine öteki Mü’minlerden ve Muhacirlerden daha yakındırlar, ancak dostlarınıza bir iyilik yapmanız hariç; bunlar Kitapta yazılmıştır.” (Ahzab, 6)

Rasulullah (as)’ı canlarından çok seven Mü’minler, onun sahip olduğu değerleri kabul eden, fikri yapısını beğenip ona katılan, gittiği yoldan yürüyen, getirdiği Tevhidi esaslar uğrunda canları da dâhil, dünyevi tüm değerlerini vermeye çalışan ve veren kimselerdir. Rasulullah (as)’ı kabul etmeyen, sevmeyen, onu reddeden küfür ve şirk ehlinin onu sevmeleri, hele hele onu canlarından ileri bilmeleri elbette beklenemez.

Yüce Allah’a inanıp rasulleri inkâr edenler, kâfirdirler

Yüce Allah (cc), rasulleri reddedenlerin, onlar arasında ayırım yapanların gerçek kâfirler olduklarını bildirmektedir.

“Onlar ki Allah’ı ve rasullerini inkâr ederler, Allah ile rasullerinin arasını ayırmak isterler, ‘Kimine inanırız, kimini inkâr ederiz’ derler; bu ikisinin arasında bir yol tutmak isterler. İşte onlar gerçek kâfirlerdir; Biz de kâfirlere alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır!” (Nisa, 150-151)

Yüce Allah’a inanıp “Rasuller, geçmişte yaşadı, ben şimdi yalnızca Kur’an’a bakarım” deyip O’nun rasullerini inkâr etmek ya da rasuller arasında ayırım yapmak, Kur’an’da ayetlerle örnekleri verilen rasullerin örnekliklerini almamak, apaçık bir şekilde küfürdür. Bu kâfirler, her şeyden önce yüce Allah’ın ayetlerini inkâr etmişlerdir. Bu nedenle de onlar, alçaltıcı bir azaba gireceklerdir.

 “İnkâr ettikleri, ayetlerimi ve elçilerimi eğlence yerine koydukları için onların cezası cehennemdir.” (Kehf, 106)

Rasulullah (as)’ın inkâr edilmesi, aslında Allah’ın ayetlerini inkâr edilmesidir ki, inkâr edenler, ayetleri okumalarına rağmen Allah’a karşı gelmiş, haddi aşmışlardır. Bunlar, hevalarını ilah edindiklerinden alçaltılmış bir halde içerisinde ebedi kalmak üzere ateşe gireceklerdir.

“Kim de Allah’a ve Rasule karşı gelir, O’nun sınırlarını aşarsa, Allah onu, sürekli kalacağı ateşe sokar; onun için alçaltıcı bir azap vardır.” (Nisa, 14)

Rasulullah (as)’ın, Rasul olduğunu bilip örnekliğini almayanlar, zalimdirler

Rasulullah (as)’ın, Allah’ın Rasulü olduğunu okudukları Kur’an’da, açık delillerle gördükten sonra onun örnekliğini inkâr edenler, yüce Allah’ın hidayet vermediği zalimlerdir.

 “İman ettikten, Rasul’ün hak olduğunu gördükten ve kendilerine açık deliller geldikten sonra, inkâr eden bir topluma Allah nasıl yol gösterir! Allah, zalim toplumu doğru yola iletmez.” (Al-i İmran, 86)

Zalimler, apaçık hükümlere rağmen Rasul (as)’ın en güzel örnekliğini kabul etmeyerek inkâr etmiş, doğru yola uymamışlardır. Bunlar, bu tutumları ile yüce Allah’a nankörlük yapmışlar, Tevhidi esasların insanlara ulaşmasına engel olmuşlardır ki bunlar, hidayet bulmamış kâfirler olarak öleceklerdir.

Hevalarını ilah edinenler, Rasulullah (as)’ın örnekliğini reddederler.

Rasulullah (as)’ın, Mekke şirk devletinde yaşadığını, müşriklerle sosyal ve ticari ilişkilerini gözönünde bulundurmadan, bulundukları yerlerde din adına ahkâm kesen bazı sapıklar, hevalarını ilah edinerek ileri sürdükleri kimi görüşleri nedeniyle farkında olmadan Rasulullah (as)’ı, şirk koşmakla itham edecek kadar azmışlardır. Bu sapıkların başında gelenler de, tağutu reddetmeyi, kimlik taşımamak şeklinde anlayan, düşünmeyen kimselerdir.

Helal ve haram koyma, yalnızca Allah ve Rasulünün belirleyeceği bir konudur; bunun dışında kendi hevalarınca helal haram koyanlar, gerçek dini din edinmemiş kimselerdir.

“Kendilerine Kitap verilenlerden Allah’a ve ahiret gününe inanmayan, Allah’ın ve Rasulünün haram kıldığını haram saymayan ve gerçek dini din edinmeyen kimselerle, küçül(üp boyun eğ)erek elleriyle cizye verecekleri zamana kadar savaşın.” (Tevbe, 29)

Hevalarından, helal ve haram koyanlar, İslâm’dan çıkmış kimselerdir ki bunlar, cizye veren ehli kitap ve putperestler gibidirler.

Bunlar, Risalet tarihinde, Risalet önderlerinin Tevhidi esasları, insanlara nasıl götürdüklerini, Hz. Muhammed (as)’ın, Mekke şirk toplumu içerisindeki durumunu bilmeyen kimselerdir. Hevalarını ilah edinen sapıklar, bu söz ve tavırları ile tağutu reddetmeyi, kâğıtlara indirgemekte, insanların, tağutu tanımalarına ve Tevhidi esasları gereği gibi bilmelerine engel olmaktadır.

“Nankörlük edip Allah yoluna engel olanlar ve kendilerine doğru yol belli olduktan sonra Rasulü incitenler Allah’a hiçbir zarar veremezler; Allah onların işlerini boşa çıkaracaktır.

Ey iman edenler, Allah’a itaat edin, Rasule itaat edin, işlerinizi boşa çıkarmayın; nankörlük edip Allah yoluna engel olan, sonra kâfir olarak ölenleri Allah affetmeyecektir.” (Muhammed, 32-34)

Rasule uymayanlar, müşriktirler

Kendilerine doğru yol belli olduktan sonra Rasulullah (as)’ın örnek sünnetini almayarak onu reddedenler, Mü’minlerin yolundan ayrılmış, başka yollara uyarak sapmış, şirke ve küfre girmişlerdir.

Rasulullah (as)’ın örnek alınmasını emreden yüce Allah’ın emrine rağmen onu örnek edinmeyenler, Bunlar için gidilecek son durak, elbette ki, cehennemden başka bir yer değildir.

“Kim de kendisine doğru yol belli olduktan sonra Rasule karşı gelir ve Mü’minlerin yolundan başka bir yola uyarsa, onu döndüğü yola yöneltiriz ve cehenneme sokarız; ne kötü bir gidiş yeridir orası!

Allah, kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz, bundan başka her şeyi dilediğine bağışlar; Allah’a ortak koşan da uzak bir sapıklığa düşmüştür.” (Nisa, 115-116)

Rasul (as)’a, neden uyulması gerektiği konusundaki gerçekleri unutanlar, kıyamet gününden kendilerine bu gerçekler hatırlatıldığında gerçeklerle yüzyüze geleceklerdir, ancak o gün, iş işten çoktan geçmiş olacak, pişmanlık hiçbir fayda sağlamayacaktır.

“Kendi elleriyle yaptıkları yüzünden başlarına bir felâket geldiği zaman: ‘Ey Rabbimiz, bize bir elçi gönderseydin de ayetlerine uyup Mü’minlerden olsaydık.’ diyecek olmasalardı.” (Kasas, 47)

“Şayet onları, ondan önce bir azap ile helâk etseydik: ‘Rabbimiz, bize bir elçi gönderseydin de böyle alçak ve rezil olmadan önce senin ayetlerine uysaydık’ derlerdi.” (Taha, 134)

Rasuller, vahyin yaşanmasında en ideal örnektirler; bu nedenle yüce Allah (cc), onların bu örnekliklerini bildirerek iman edenlerin onlara uymalarını emrediyor. Kendilerine gönderilen Rasullerin örnekliklerini almayanlar, alçak ve rezil bir şekilde helak edilecekler ve cehennem azabına gireceklerdir.

“İlle onun tevilini mi gözetiyorlar; onun tevili geldiği gün, önceden onu unutmuş olanlar derler ki: ‘Doğrusu Rabbimizin rasulleri gerçeği getirmiş, şimdi bizim şefaatçilerimiz var mı ki bize şefaat etsinler yahut tekrar geri döndürülmemiz mümkün mü ki, yaptıklarımızdan başkasını yapalım!’ Onlar, kendilerini ziyana soktular ve uydurdukları şeyler, kendilerinden saptı.” (A’raf, 53)

Kur’an’ı ahlak edinen Rasulullah (as), ondaki hükümleri en güzel şekilde yaşamış ve insanlara anlatmıştır. Onun örnekliğini bırakıp başka kişileri örnek edinmek, yüce Allah’ın emrine muhalefet etmek ve şirke düşmektir.

Rasulü önemsemeyenler, fasıktırlar

Yüce Allah (cc), Mü’minlerden, bildirdiği esaslara iman etmelerini, bunlardan sapmamalarını istemiş, bunları inkâr edenlerin küfre girip saptıklarını bildirmiştir. İman edenler, iman ettikleri esaslara, hassasiyetle sarılır, onları, hayatlarının merkezine alırlar.

“Ey iman edenler, Allah’a, Rasulü’ne, Rasulü’ne indirdiği Kitaba ve daha önce indirmiş bulunduğu Kitaba iman edin. Kim Allah’ı, meleklerini, Kitaplarını, elçilerini ve ahiret gününü inkâr ederse o, uzak bir sapıklığa düşmüştür.” (Nisa, 136)

İman edip imani bir hassasiyet taşıyan her Mü’min için, iman ettiği değerler daima ilk plandadır. Mü’minler, bu değerlerini, dünyevi bütün değerlerinin üstünde tutarlar ve bu değerlerini muhafaza etmek uğruna mücadele ederler.

İman ettikleri değerleri önemsemeyip hayatlarında ikinci plana atanlar, bu değerler uğruna mücadele etmeyenler, fıska düşmüş sapıklardan olmuşlardır.

“De ki: ‘Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız, kazandığınız mallar, düşmesinden korktuğunuz ticaret(iniz), hoşlandığınız konutlar, size Allah’tan, Rasulü’nden ve O’nun yolunda cihâd etmekten daha sevgili ise o halde Allah emrini getirinceye kadar gözetleyin!  Allah, fasık topluluğu hidayete iletmez.” (Tevbe, 24)

İman etmek, bir hassasiyet ve duyarlılıktır; iman ettiklerini iddia ettikleri halde bu hassasiyet ve duyarlılığı, hayatlarının her alanında göstermeyenler, gerçekte iman etmemiş fasık kimselerdir. Böyle kimselerin, samimiyetle iman etmeleri mümkün değildir.

“Böylece Rabb’inin, fasıklar için söylediği: ‘Onlar inanmazlar’ sözü gerçekleşti.” (Yunus, 33)

“Eğer Allah’a, Peygambere ve ona indirilene iman etselerdi, o(inkâr ede)nleri veli yapmazlardı, ama onlardan çoğu yoldan çıkmış insanlardır.” (Maide, 81)

Fısk da, tıpkı şirk ve nifak gibi küfürdür; bu nedenle fasıklar da müşrik ve kâfirler gibi cehennem ehlidirler. Onlar, orada sürekli kalacaklar, dünyada yaptıkları kimi salih amellerini ileri sürüp cehennemden çıkmak isteseler de oradan çıkamayacaklardır.

“Fasıkların barınacakları yer de ateştir, ne zaman oradan çıkmak isteseler, yine oraya geri çevrilirler ve onlara: ‘Yalanlamakta olduğunuz ateş azabını tadın’ denilir.” (Secde, 20)

Kendilerini rasulün seviyesinde görenler, aşağılık kimselerdir

Yüce Allah’a iman etmek insanı şereflendirip yüceltir. O’na, meleklerine, kitaplarına, rasullerine ve ahirete iman edenler, şerefli ve üstün kimselerdir. Yüce Allah’a ve indirdiklerine iman etmeyenler, iman ettiklerini iddia edip iman ettikleri esaslar doğrultusunda yaşamayanlar, aşağılık kimselerdir.

Her dönemde olduğu gibi günümüzde de ortaya çıkan ve Rasulullah (as)’ı kabul etmeyerek kendilerini onun seviyesinde görüp “Ben, sadece Kur’an’a uyarım” diyen kimseler ile kendilerini elçi görenler, açıkça ifade etmeseler de, düşünce olarak kendilerini Rasulullah (as) seviyesinde gören kimselerdir.

“Hayır, onlardan her kişi kendisine açılan sahifeler verilmesini istiyor. (Müddessir, 52)

Günümüzde, insanları kandırarak kendilerinin rasul, elçi olduklarını iddia edenler, yüce Allah (cc), onları elçi olarak görevlendirmediği halde O’nun üzerine iftira atan, yalancı ve aşağılık kimselerdir.

“Onlara bir ayet gelince: ‘Allah’ın elçilerine verilenin aynı bize de verilmedikçe kat’iyyen inanmayız’ dediler. Allah, mesajını koyacağı yeri (kime vereceğini) bilir; suç işleyenlere Allah katında bir aşağılık ve yaptıkları hileye karşı çetin bir azap erişecektir.” (En’am, 124)

Günümüzde, rasul olduklarını iddia eden kimi sapıklar, Kur’ani ifade ile ‘Allah’ın elçilerine verilenin aynı bize de verilmedikçe kat’iyyen inanmayız’ diyen kimseler gibidirler. Bunlar, rasul olduklarını söylemekle yüce Allah’ın, (Haşa) kendilerini görevlendirdiğini iddia edercesine insanları kandırmaktadırlar. Bunlar, suç işleyen, hile yapan aşağılık kimseler olarak şiddetli bir azaba gireceklerdir.

“Ey cin ve insan topluluğu, içinizden, size ayetlerimi anlatan ve bugününüzle karşılaşacağınıza dair sizi uyaran elçiler gelmedi mi? "Kendi aleyhimize şâhidiz" dediler. Dünya hayatı onları aldattı ve kendilerinin kâfir olduklarına şahitlik ettiler.” (En’am, 130)

Münafıklar,

Münafıklar, her konuda olduğu gibi Rasul (as)’a tabi olma konusunda da ikiyüzlülük yaparlar. Onlar, kimi güçlü görür, çıkarları neyi gerektirirse onu yaparlar.

“Onlar sizi gözetleyip dururlar, eğer size Allah’tan bir fetih nasip olursa: ‘Biz de sizinle beraber değil miydik?’ derler ve eğer savaşta kâfirlerin bir payı (üstünlüğü) olursa, (onlara): ‘Biz size üstünlük sağlayıp, sizi Mü’minlerden korumadık mı?’ derler. Artık kıyamet gününde Allah, aranızda hükmedecek ve Mü’minlere karşı kâfirlere asla yol vermeyecektir.” (Nisa, 141)

Günümüzde de münafıklar, Rasul(as)’a iman ettiklerini iddia etmelerine rağmen, çıkarları gereği Allah düşmanı tağuti sisteme hizmet ederler ve onun ayakta kalması için çalışırlar. Bu münafıklar, Müslümanların, Allah’ın yardımı ve izni ile bir zafer elde etmeleri halinde tıpkı Rasulullah (as) dönemindeki ataları gibi Müslümanların yanına gelerek namaz kıldıklarını, kendilerinin de Müslüman olduklarını söylerler. Bunlar, gerçekte iman etmeyen, sürekli bir kuşku içerisinde bulunan kimselerdir.

“Ancak Allah’a ve ahiret gününe inanmayan, kalpleri kuşkuya düşmüş ve şüpheleri içinde bocalayıp duranlar, (geri kalmak için) senden izin isterler.” (Tevbe, 45)

Münafıklara, Rasulullah (as)’ın hayatı hatırlatılıp onun, hayatı boyunca Allah yolunda çalışıp mücadele ettiği, malını Allah yolunda harcadığı, bu nedenle de kendilerinin, İslâm için çalışmaları, mücadele etmeleri ve infak etmeleri söylendiğinde kaçarlar.

Mürtetler

İnsanlardan bazıları da, yüce Allah’a iman ettiklerini, Rasulullah (as)’ı çok sevdiklerini iddia etmelerine rağmen Allah yolunda hiçbir şey yapmaz, Rasulullah (as)’ın örnekliğini terk ederler. Bunlar, önce iman edip sonra iman ettikleri doğrultusunda hareket etmeyen, dinden çıkmış mürtetlerdir.

“Kitap ehlinden bir grup dedi ki: ‘İman edenlere indirilmiş olana, günün önünde inanın, sonunda inkâr edin; belki dönerler." (Al-i İmran, 72)

Günümüzde, beşeri sistemleri ve diktatörleri destekleyen İslâm topraklarında yaşayan halklar, İslâm’dan kopmuş, mürtetler durumundadırlar. Bunlar, İslam’a iman ettikten sonra beşeri şirk ve küfür sistemlerine oy vererek ve diktatörleri destekleyerek İslâm’dan çıkmış, mürtet olmuşlardır.

Rasullerin emrine başkaldıranlar helak edilirler

Hangi gerekçe ile olursa olsun, Rasulullah (as)’ın yolundan ayrılanlar, Rab’lerinin hükmünü reddetmiş, yüce Allah’a ve O’na isyan etmişlerdir. Bunlar için dünya ve ahirette acı bir azap vardır.

“Nice kent var ki Rabbinin ve rasullerin buyruğuna başkaldırdı, biz de onu çetin bir hesaba çektik ve ona görülmemiş biçimde azap ettik.” (Talak, 8)

Rasulullah (as)’a uyma, ona itaat etme, onun yolunda giyme, Sünnetine tabi olma gibi hususlar, Rasulullah (as)’ın bizzat şahsına değil, Tevhidi esasları yaşarken, insanlara duyururken ve Allah yolunda mücadele ederken takip ettiği metodun aynen alınması hususundadır.

Rasul Hz. Muhammed (as), elbette ki bir beşerdi ve Rabb’inin kendisine tevdi ettiği kutsal ve onurlu görevini ifa ettikten sonra her beşer gibi vefat etmiş, Rabb’ine gitmiştir.

“Muhammed, sadece bir elçidir, ondan önce de elçiler gelip geçmiştir; şimdi o ölür veya öldürülürse siz ökçelerinizin üzerinde geriye mi döneceksiniz! Kim ökçesi üzerinde geriye dönerse, Allah’a hiçbir ziyan veremez. Allah, şükredenleri mükâfatlandıracaktır.” (Al-i İmran, 144)

Rasulullah Hz. Muhammed (as)’ın fiziksel bedeni elbette ebedi âleme gitmiş, ancak onun Tevhidi mücadelede takip ettiği metod, kıyamete kadar devam edecek ve bu süre zarfında iman edenleri, iman ettikleri esaslar üzerinde bulundukları sürece kesinlikle bağlayacaktır.

Ramazan Yılmaz: 2015.01.19

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir