TEVHİDİ GERÇEKLER VE ŞEYTANIN TUZAKLARI

Hak batıl mücadelesi, tarihin her döneminde bütün şiddetiyle kıyasıya bir şekilde devam ederek günümüze kadar gelmiş, kıyamete kadar da aynı şiddetiyle devam edecektir. Yüce Rabb’imizin bildirdiği bu gerçeği, günümüzde çok açık bir şekilde yaşamaktayız. Tevhidi gerçekler, Hak batıl mücadelesinin her dönemimde vahyi esaslar doğrultusunda ortaya konulurken ve hiçbir şekilde değişmemiş ve değiştirilmemişken, batıl, her dönemde değişik isimler altında ve değişik metotlarla ortaya çıkmıştır.

Hak mücadelesinde yer alan Müslümanlar, Tevhidi esaslardan hareket ederek Allah yolunda mücadele ederlerken, batılı temsil eden küfür, şirk, fısk ve nifak cephesi temsilcileri, heva ve heveslerinden, beşeri sistemlerin kanun ve kurallarından hareket ederek şeytanın yolunda mücadele ederler.

“İnananlar Allâh yolunda savaşırlar, inkâr edenler de tağut yolunda savaşırlar. O halde şeytânın dostlarıyla savaşın, çünkü şeytânın hilesi zayıftır.” (Nisa, 76)

Yüce Allah’ın indirdiği vahyi esaslar, Hak batıl mücadelesinin her döneminde kendisine iman edenlere yol göstermiş, onları batılı yol edinen şeytanın temsilcilerinin tuzaklarından korumuş, nasıl hareket edecekleri ile ilgili olarak onlara tavsiyelerde bulunarak yol göstermiştir. Risalet önderleri ve onları takip eden Tevhid erleri, hiçbir dönemde ve hiçbir şartta vahyi esasların dışında hareket etmemiş, karşılaştıkları bütün baskı, şiddet ve eziyetlere rağmen üzerinde bulundukları Hak yoldan sapmamışlardır.

“Yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz birr (inam etmek) değildir. Asıl birr, (inam etmek) o dur ki, Allah’a, âhiret gününe, meleklere, Kitaba ve peygamberlere inandı; sevdiği malını yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilencilere ve boyunduruk altında bulunan(köle ve esir)lere verdi; namazı kıldı, zekâtı verdi. Andlaşma yaptıkları zaman andlaşmalarını yerine getirenler; sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabredenler, işte doğru olanlar onlardır ve işte muttakiler de onlardır.”  (Bakara, 177)

Tevhid eri Müslümanlar, ister kalabalıklar içerisinde olsunlar, isterse tek başlarına kalsınlar, mutlak anlamda vahyi esaslardan hareket ederler ve hiçbir zaman Tevhidi esasları, kendi hevaları ile karıştırarak Hakkı batıla bulaştırmazlar. Çünkü onlar, iman ettikleri ve hayat prensiplerini düzenleyen Kur’an’ın emirleri doğrultusunda hareket ederler ve Kur’ani uyarıya kulak verirler.

“Bile bile gerçeği bâtılla bulayıp hakkı gizlemeyin.” (Bakara, 42)

“Öyleyse emrolunduğun gibi doğru ol; seninle beraber tevbe edenler de (doğru olsunlar), aşırı gitmeyiniz! Zira O, yaptıklarınızı görmektedir. Sakın zulmedenlere meyletmeyin, sonra size ateş dokunur. Sizin Allah’tan başka dostlarınız yoktur. Sonra size yardım edilmez.” (Hud, 112-113)

Allah’ı dost, vahyi esasları kendisine kılavuz edinen günümüz Müslümanları da, şeytan ve şeytanın insan cinsinden olan yardımcılarının bütün tuzaklarına karşı, tarihi süreçte mücadele eden Tevhid erleri gibi Sünnetullah’ta cari olduğu üzere vahyi esaslar doğrultusunda hareket ederler ve hiçbir şekilde ve şartta bundan vazgeçmezler. Müslümanlar, hayatlarının belli bir bölümünde ya da mücadelelerinin herhangi bir aşamasında vahyi esasların bir bölümünün bırakılmasının ya da bu esasların dışında hareket edilmesinin küfre ve şirke girilmesine neden olacağını bilirler. Bu yüzden de Müslümanlar, her konuda azami dikkat sergilerler.

Müslümanlar, Rab’lerine karşı olan görev ve sorumluluklarından kendi nefislerine karşı olan sorumluluklarına, ibadetlerinden davet görevlerine, siyasetlerinden ticaretlerine, evliliklerinden sosyal ilişkilerine, komşu haklarından anne ve baba haklarına kadar hayatın her alanında Tevhidi esaslara riayet ederler. Müslümanlar, herhangi bir sorunla karşılaştıkları zaman bu sorunu, iman ettikleri Kur’an’a ve bu Kuran’ın pratik hayatı olan Rasulullah (as)’ın Sünnetine götürürler. Çünkü onlar için yegane ölçü, Allah ve Rasulüdür.

“Allâh ve Rasulü, bir işte hüküm verdiği zaman, artık inanmış bir erkek ve kadının, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah’a ve Resulüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” (Ahzab, 36)

Allah ve Rasulü, vahyi esasları kabul eden Müslümanların hayatlarını ilgilendiren her konuda hüküm vermişler, Müslümanların, bu hükümleri -hevai hiçbir şey katmadan- kabullenmelerini istemişlerdir. Çünkü bunun dışındaki her yol sapıklıktan başka bir şey değildir. O halde Müslüman olan bir kimse, tüm düşünce, söz ve davranışlarını, iman ettiği vahyi esaslara ve bu esasların en güzel uygulaması olan Peygamberi uygulamaya uygun düşünmek, konuşmak, yapmak zorunda olduğu gibi, edindiği bütün bilgi ve duyumlarını da bu esasa uygun almakla mükelleftir.

Ancak ne acıdır ki, bugün Müslüman oldukları, Kur’an okudukları iddiasında olan bazı kimseler, ellerinde Kur’an gibi şaşmaz bir kılavuz bulunduğu halde, birçok konuda ya kendi arzularına göre hareket etmekte ya da şeytanın insan cinsinden olan yardımcılarının tuzaklarına kapılmaktadırlar. Her iki durumda da kişi, şirke düşmekte, şeytanın tuzaklarına düşmektedir. Oysa yüce Allah (cc), şeytanın apaçık bir düşman olduğunu, iman edenlerin ondan sakınmalarını istemektedir.

“Ey Âdem oğulları, ben size and vermedim mi: Şeytâna tapmayın o sizin apaçık düşmanınızdır. Bana tapın doğru yol budur diye? O, sizden birçok kuşağı saptırmıştı. Düşünmüyor muydunuz?” (Yasin, 60-62)

Şeytan (aleyhillane), ya insana vesvese vererek, kendi arzularını ön plana çıkarmasını sağlayarak onu hevasına tabi kılar, ya da insan cinsinden olan şeytanın temsilcileri olan kişilerin ortaya koydukları beşeri sistemlerin kanun ve kurallarından hareket etmesine neden olur. Her iki halde de insan vahyi esasları bulandırmış, Allah ve Rasulünün verdiği hükümlerin dışına çıkmıştır.

Her dönemde olduğu gibi, zamanımızda da şeytanın temsilcileri, fikri bazda üstesinden gelemedikleri, engelleyip durduramadıkları Tevhid eri Müslümanları, çeşitli karalamalarla ve iftiralarla durdurmaya, Tevhidi esasları karıştırmaya çalışmışlardır. Bunların fitne saldırılarına karşı ancak vahyi esaslar doğrultusunda hareket eden Müslümanlar karşı çıkabilir ve bu Müslümanlar bu fitnecilerin fitne tohumlarından etkilenmezler.

Şu Kur’ani bir gerçektir ki şeytan ve temsilcileri, yüce Allah’ı ve O’nun indirdiği esasları inkâr ederek Tevhid eri Müslümanların karşısına çıkmaz, insanlara inkârcı bir tavırla fitne vermezler. Tam aksine onlar, Kur’an’da da açık bir şekilde belirtildiği üzere, yüce Allah’ın ortaya koyduğu doğru yol üzerinde oturarak, tıpkı ataları ve liderleri şeytan (aleyhillane) gibi sureti Haktan görünerek fitne tohumlarını, insanların dimağlarına atmaya çalışırlar.

Şayet şeytan (aleyhillane)’nin yüce Allah’a karşı verdiği sözü hatırlanırsa, şeytanın günümüz temsilcilerinin Müslümanlara kurdukları tuzaklar çok daha bilinecek ve bunların tuzaklarından daha iyi korunulacaktır. Aksi halde şeytani tuzaklara her an düşülebilecektir.

“Öyle ise, dedi, beni azdırmana karşılık, Yemin ederim ki, ben de onlar(ı saptırmak) için senin doğru yolunun üstüne oturacağım. Sonra (onların) önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından onlara sokulacağım ve çoklarını şükredenlerden bulmayacaksın!” (Araf, 16-17)

“Onları mutlaka saptıracağım, mutlaka onları boş kuruntulara sokacağım ve onlara emredeceğim: hayvanların kulaklarını yaracaklar; onlara emredeceğim: Allâh’ın yaratışını değiştirecekler! Kim Allâh’ın yerine şeytânı dost tutarsa, muhakkak ki açık bir ziyana uğramıştır.” (Nisa, 119)

“Şu benden üstün yaptığını gördün mü (nesi var onun ki onu benden üstün kıldın)? Andolsun, eğer beni kıyâmet gününe kadar ertelersen, onun zürriyetini, pek azı hariç kökünden koparıp sürükleyeceğim! dedi.” (İsra, 62)

Şeytan(aleyhillane), insanları saptırmak için çeşitli metotlar denemektedir. Bunlar:

1- Şeytan(aleyhillane), doğru yol olan Allah’ın Hak yolu üzerinde oturmakta ve sureti Haktan görünmektedir. Şeytan (aleyhillane), insanları saptıracağını söylerken, yemin ederek söylediği şu ifade çok önemlidir: “Yemin ederim ki, ben de onlar(ı saptırmak) için senin doğru yolunun üstüne oturacağım.”

2- Şeytan her yandan insanlara yaklaşmaktadır. Hangi yönden yaklaşacağını şeytan (aleyhillane) şu ifadeleriyle açıklamaktadır. “Sonra (onların) önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından onlara sokulacağım.”

3- Şeytan (aleyhillane), insanların arzularını, duygularını ön plana çıkartarak onları kuruntulara sevk ederek saptırmaktadır. “Onları mutlaka saptıracağım, mutlaka onları boş kuruntulara sokacağım”

4- Şeytan (aleyhillane), insanlara dost gibi yaklaşacağını ve bu şekilde saptıracağına dair yüce Rabb’imiz uyarıda bulunmaktadır. “Kim Allâh’ın yerine şeytânı dost tutarsa, muhakkak ki açık bir ziyana uğramıştır.”

“Ey Âdem oğulları, ben size yemin vermedim mi: Şeytâna tapmayın o sizin apaçık düşmanınızdır. Bana tapın doğru yol budur diye? O, sizden birçok kuşağı saptırmıştı. Düşünmüyor muydunuz?” (Yasin, 60-62)

5- Şeytan (aleyhillane), insanların zürriyetini saptıracağını vaat etmektedir. “eğer beni kıyâmet gününe kadar ertelersen, onun zürriyetini, pek azı hariç kökünden koparıp sürükleyeceğim!

6- Ve nihayet Şeytan (aleyhillane), bütün gücü ve yardımcıları ile insanları saptıracağını açıkça ilan ediyor.

 “Onlardan gücünün yettiğini sesinle yerinden oynat; atlıların ve yayalarınla onların üzerine yaygarayı bas; mallarda ve evlatlarda onlara ortak ol; onlara (çeşitli) vaadler yap; şeytân, onlara aldatmadan başka bir şey vaadetmez.” (İsra, 64)

Günümüzde şeytan ve dostlarının Müslümanlara kurdukları tuzaklar:

İnsan, yaratılış mayası nedeniyle bugün değişiklik göstermediğine göre her istek ve davranışı, tarihi süreçte cereyan eden olaylarda sergilenen tavır ve tutumlarla aynı benzerliği gösterecektir. Sünnetullahta Risalet önderleri ile Tevhid erlerinin ortaya koydukları tutum ve davranışlar, hiçbir dönemde değişikliğe uğramamış, yüce Allah’ın belirlediği ölçülere uygun olmuştur. Batılı temsil eden küfür, şirk, fısk ve nifak cephesi de, Tevhidi esasları bozmaya ve Tevhid erlerini durdurmaya çalışırken tarihin her döneminde hemen hemen aynı metotla hareket etmişlerdir.

Günümüzde şeytan dostlarının tuzakları:

1-  Şirk yuvası olan parti, dernek ve vakıfların tuzakları:

Batılı temsil eden şeytanın dostları olan küfür ve şirk cephesi, öncelikle doğru yol üzerinde oturarak Müslümanlardan görünmeye çalışırlar. Bunun için kimi zaman Müslümanların bazı kavramlarını da kullanmaktan geri durmazlar. Örneğin, tağuta karşı olduklarını, İslâm nizamının hakimiyetini istediklerini zaman zaman tekrarlarlar, İslâm’ın bazı ibadi hükümlerini yerine getiriler. Bunların bulundukları mekânlar, küfür sisteminin izin verdiği ve İslâm nokta-i nazarında birer şirk ve küfür yuvası olan parti, dernek, vakıf gibi yerler ya da tasavvuf dininin tarikat yuvalarıdır.

İkiyüzlülüğü şiar edinmiş bu parti, dernek, vakıf ve tarikat mensubu müşrikler, bulundukları küfür ve şirk yuvalarının İslâmi olmadığını çok iyi bilmelerine rağmen, kimi basit ve seviyesiz emellerine ulaşmak ve cesetlerine bir zararın gelmesinden korktukları için karşı olduklarını iddia ettikleri, ancak gerçekte dost ve yardımcılığını ve koruyuculuğunu yaptıkları tağuti sistemin izni ile hareket ederler. Bu müşrikler, tarihin hiçbir döneminde Risalet önderlerinin ve Tevhid erlerinin, karşılaştıkları onca zulüm ve baskıya rağmen parti, dernek ve vakıf gibi bugünkü şirk ve küfür yuvalarının benzeri olan kurumlar içerisinde davet yapmadıklarını, tebliğde bulunmadıklarını çok iyi biliyorlar, ancak yukarıda belirtildiği üzere kimi çıkar ve korkularından dolayı bu gerçeğin üzerini örtüyorlar.

Ancak günümüz müşrikleri, sözüm ona İlmi ve Kültürel Araştırma faaliyetleri adı altında küfür sisteminin bu şirk ve küfür yuvalarında kümelenerek insanların Tevhidi gerçeklere yönelmelerine engel olmuşlardır, olmaktadırlar. Bunlar daha kendi kimliklerini ortaya koyma cesaretini göstermeyen kimselerdir. Hangi ilmi çalışmayı yaptıkları da malum! İçerisinde bulundukları küfür ve şirk yuvalarının gayri İslâmi olduklarını, kendilerinin de şirk içerisinde bulunduklarını gözardı ederek insanlara sözüm ona İslâm’ı anlatmaya çalışıyorlar.

Bu vakıfçı müşrikler, insanlara aslında İslâm’ı anlatmıyorlar, zaten böyle bir dertleri de yoktur. Onlar, hem İslâm’a yönelen insanları, Tevhidi gerçekleri net bir şekilde anlamasınlar diye İslâmi gerçekleri karıştırmaya, hem de bu insanları tağuti rejime yamamaya çalışmaktadırlar. Ancak şirkle kirlettikleri çirkin suratları, kandırdıkları insanlar tarafından anlaşılmasın diye o çirkin suratlarına İslâm maskesi takmaktadırlar.

İlmi ve Kültürel Araştırma faaliyetleri adı altında şirk ve küfür yuvalarında, Tevhidi gerçekleri bulandırarak insanları tağuti sisteme yamamaya çalışan bu vakıfçı müşrikler, bu yaptıklarıyla yetinmeyerek Tevhid eri Müslümanları da kendi kıt akıllarına göre kötülemeye çalışarak insanların gözünden düşürmeye çalışmaktadırlar. Onlar ancak, Tevhidi esasları gereği gibi bilmeyen bazı kimseleri kandırabilirler; İslâmi esasları hakkıyla bilen Müslümanları asla kandıramazlar. Çünkü bu, yüce Allah’ın vaadidir ve müşrikler inanmasa da Allah vaadinde sadıktır.

“Benim (gerçek) kullarım(a gelince) senin onlara gücün yetmez! vekil olarak Rabbin yeter.” (İsra, 65)

Vakıfçı müşrikler, tağuti rejimin kurallarına göre hareket etmeyen, insanları yalnızca vahyi esaslara davet eden Tevhid eri Müslümanları kötülemeye çalışmaktadırlar. Vakıf gibi şirk yuvalarından birinde yuvalanan, ilim yayma adı altında zaman zaman radyolarda dini sohbetler yapan hoca kılıklı müşrik biri, Müslümanların oluşturdukları ve yoksul öğrenciler ile yoksul ailelere yardım etmekten başka hiçbir amacı bulunmayan bir yardımlaşma fonunu, sırf onun iman ettiği tağuti sistemin bankalarına hesap açmadılar diye o yardımlaşma fonunu oluşturan Müslümanı, elinde hiçbir delil bulunmadığı halde, para yemekle itham edebilecek seviyesizliği gösterebilmiştir.

Aynı İlmi ve Kültürel Araştırma vakfın bir başka üyesi, kendi içerisinde bulunduğu şirk durumunu düşünmeden, Allah yolunda hicret eden bir Müslümanı, temel ideolojisi küfür üzerine bina edilen PKK’ya üye olmakla, kadınlarla alem yapmakla suçlayacak kadar seviyesizleşmiştir. Bu müşrikler, Tevhid şirk, Hak batıl mücadelesinin her döneminde Risalet önderlerinin ve Tevhid erlerinin karşısına tıpkı ataları gibi yalan ve iftira kampanyaları ile çıkmışlardır.  Vakıfçı müşriklerin Tevhid eri bir Müslüman’a attığı bu çirkeflik kokan yalan ve iftiraya Müslümanları vereceği cevap elbette yine Kur’ani olacaktır.

“Onu işittiğiniz zaman inanan erkek ve kadınların, kendiliklerinden güzel zanda bulunup: "Bu, apaçık bir iftirâdır" demeleri gerekmez miydi?” (Nûr, 12)

Biz, tağuti sistemin izin ve icazeti ile kurulan ve sözüm ona kendi zanlarında İslâm’ı anlattıklarını iddia eden İslamcı müşriklerin, şirk ve küfür içerisinde bulunduklarını söylerken elbette bu söylemimizi iman ettiğimiz Kur’an’a dayandırarak ortaya koyuyoruz. Şayet bu söylemimizi ağır bulan, parti, dernek ve vakıf gibi şirk yuvalarında bulunan ve İslâmi esasları saptıran müşriklerin böyle olmadığını iddia eden kimseler varsa onlara, Kur’an’a başvurmalarını ve Kur’an’ı hakkıyla okumalarını tavsiye ediyoruz.

Unutulmasın ki, tarihin hiçbir döneminde, hiçbir Risalet önderi, ya da Tevhid eri, içerisinde yaşadıkları küfür ve şirk sistemlerinden izin alarak insanlara davette bulunmamışlar. Onlar, Rab’lerinin kendilerine bildirdiği Tevhidi esasları net bir şekilde ortaya koymuşlar ve yalnızca Rab’lerine tevekkül etmişlerdir. Oysa bugün küfür ve şirk yuvalarında sözüm ona İslâm’ı anlattıklarını iddia etmekte, tağuti sistemin gazabını çekmemek için onun koyduğu kurallar çerçevesinde hareket etmekte, İslâmi gerçekleri karıştırarak tağuti sistemin rızasını kazanmaya çalışmaktadırlar.

İslâm’da, davetin ortaya konulmasında hiçbir şekilde beşeri kanun ve kuralların iznine başvurulmaz. Bu, İslâm’ın en temel prensiplerinin başında gelmektedir. Bu prensibe uymayanlar, yüce İslâm’ı batılla karıştırmış, şirke ve küfre düşmüşlerdir.  Davet sırasında kendisinden izin alınmasını isteyen Fir’avn’e o günkü Müslümanların cevabı, tağutun izniyle parti, dernek ve vakıf gibi şirk kurumlarında yuvalanan günümüz müşriklerine de tıpkı Fir’avn’e olduğu gibi bir şamar niteliğindedir.

“(Fir’avn): "Ben size izin vermeden ona inandınız ha? O, size büyü öğreten büyüğünüzdür. Öyleyse ben de sizin ellerinizi ve ayaklarınızı çapraz keseceğim ve sizi hurma dallarına asacağım, hangimizin azâbı daha çetin ve sürekli imiş bileceksiniz!" dedi.

Dediler ki: "Biz, seni, bize gelen açık delillere ve bizi yaratana tercih edemeyiz. Yapacağını yap, sen ancak bu dünyâ hayâtında istediğini yapabilirsin.

Biz Rabbimize inandık ki (O) bizim günâhlarımızı ve senin bizi yapmaya zorladığın büyüyü bağışlasın. (Elbette) Allâh daha hayırlı ve (O’nun mükâfâtı ve cezâsı) daha süreklidir.” (Taha, 71-73)

Yukarıda belirtildiği üzere, Tevhidi esasları karıştırmayı, ortadan kaldırmayı temel amaç olarak alan, İslâmi esaslara ve Müslümanlara düşman olan beşeri tağuti sistemlerin izin ve icazeti ile kurulan parti, dernek ve vakıf gibi şirk yuvaları, açıkça ilan etmeseler de temelde İslâmi prensipleri karıştırmaya yönelik faaliyet göstermekte, insanları Tevhidi esaslardan uzaklaştırarak küfrün ideolojisine hizmet etmekte ve beşeri sistemlerin varlığını sürdürmelerine destek olmaktadırlar. Bu nedenle bu şirk ve küfür yuvaları olan parti, dernek ve vakıfları kuranlar, tıpkı hizmetinde oldukları tağuti sistemi kuranlar gibi yüce Allah’a, O’nun sevgili Peygamberine ve Müslümanlara savaş açmışlardır. Bu şirk yuvalarına gidenler, onlara maddi ve manevi olarak destek olanlar ve onlara hoşgörüyle bakanlar da tıpkı o şirk yuvalarının yöneticileri gibi müşrik olmuşlar ve Allah ve Rasulüne savaş açmışlardır. Söylediklerimize inanmayanlar, yukarıda yazdıklarımızı bir kere daha düşünerek okusunlar ve iman ettiklerini iddia ettikleri Kur’an’ın bu konudaki hükümlerine baksınlar.

Bugün İslâm’a ve Müslümanlara düşmanlığında sınır tanımayan Kemalist dikta rejimi, gücünü kendinden değil, ona parti, dernek ve vakıf gibi şirk yuvalarında kümelenmiş ve Tevhidi esaslara yönelmeyi enleyip Hakkı batıla bulayıp İslâmi prensipleri anlaşılmaz hale getiren müşrikler ve onlara destek verenlerdir. Şayet Müslüman olduklarını iddia eden vakıfçı müşrikler, onurlu bir şekilde Müslüman olup küfür rejimine karşı tavır takınsalardı ne tağuti sistem bu denli azgınlaşabilirdi, ne de bu kadar uzun süre yaşardı.

Vakıfçı müşrikler, İslâm ile demokrasi karışımı yeni bir din üretmişlerdir. Bu öyle bir dindir ki, namaz, oruç, hac gibi bazı ibadetleri İslâm’dan; davetin nasıl yapılacağı, sosyal hayatın nasıl düzenleneceği ile ilgili kuralları, içerisinde yaşadıkları Kemalist zorbalığın arkasına sığındığı demokratik dikta sisteminden almışlardır. Bu müşriklerin yaptıkları davetin de yaşadıkları hayatın da İslâm ile uzaktan yakından hiçbir ilgisi yoktur.

2- Tasavvuf tuzağı:

Tevhidi gerçekleri bulandırıp insanların Tevhidi esaslara yönelmelerini engellemek için kurulan ikinci tuzak hiç kuşkusuz, dinler karması olan tasavvuf denilen şirk dinidir. Temeli Şamanizm’in sapık fikirlerine dayanan tasavvuf denilen akım, Teoizmden, Hinduizmden, Hrıstiyanlıktan, Yahudilikten ve nihayet İslâm’dan bazı ibadet ve dua şekillerini de alarak yeni sapık bir din haline gelmiştir.

İlahlık, Rab’lik, peygamberlik taslayan nice sapıkların türeme kaynağı olan tasavvuf, İslâm’ın önünde kurulan parti, dernek ve vakıf gibi şirk kurumlarından sonra ikinci bir tuzaktır. Tevhidi esaslardan habersiz şeyhlerin başlarında bulunduğu tarikatlar yoluyla insanların İslâm’a yönelmesine engel olmakta, sapık düşünceleri İslâm’danmış gibi insanlara sunmakta, onları saptırarak şirke ve küfre sokmaktadırlar.

Hepsi de birer şirk yuvası olmalarına rağmen tasavvuf ile parti, dernek ve vakıflar arasında bazı farklar bulunmaktadır. Tasavvufa yönelen şeyhler dışında kalan sıradan kişiler, Tevhidi esaslardan ve İslâm’dan tamamen habersiz ve cahil kimseler iken parti, dernek ve vakıf gibi şirk yuvalarında kümelenen kişiler, Tevhidi esaslardan haberdardırlar ve İslâm’ı da az da olsa bilmektedirler.

Tarikatçılarla vakıfçılar arasındaki ikinci fark, tasavvufa giren sıradan kişiler, cahil ve kendi sapık düşüncelerinde samimiyet sahibi kimseler iken ve kendi sapık mantıklarına göre yüce Allah’ın rızasını kazanacaklarını düşünürlerken parti, dernek ve vakıflara giren sıradan kişiler, bu yolla yüce Allah’ın rızasının kazanılmayacağını bilirler, ancak kimi basit çıkarlar elde etmek ve en azından kendi sapık mantıklarına göre bir şeyler yapabilmek için bu şirk ve küfür yuvalarına giderler.

Tasavvuf şeyhleri ile parti, dernek ve vakıf gibi şirk kurumlarının yöneticileri arasındaki tek fark, şeyhlerin çok cahil, Tevhitten ve İslâm’dan habersiz iken diğer şirk yuvalarının yöneticileri, İslâm’ı çok iyi bilirler ve az da olsa Tevhitten haberdardırlar. Her iki şirk yuvasının önderlerinin ortak noktaları, hepsinin yalancı, sahtekâr oluşları, hepsinin arkalarındaki cahil sürüleri kandırmalarıdır. Azıcık aklı, zerre kadar imanı olan bir kimse, bu şirk ve küfür yuvalarına gitmez, bu sahtekâr ve yalancı kişilere aldanmaz; bunların ve yuvalandıkları şirk yuvalarının İslâm’ın önünde birer engel ve tuzak olduğunu bilir.

3- Fitnecilerin, Samiri ve ibn Sebe soylularının tuzakları:

Bu grupta bulunanlar, tasavvuf dinini ve parti, dernek ve vakıf gibi şirk kurumlarının dışında olan kimselerdir. Bunlar, kimi zaman üç beş kişiden, kimi zaman daha fazla kişiden oluşur, kimi zaman da yalnız bir ya da iki kişidir. Bunlar, herhangi bir gruba girmeye ve o gruba devam etmeye cesaretleri olmadığından işlerine geldiği zaman, Müslümanlar dışında kalan her gruba girerler ve zaman zaman o gruplardan görünürler.

Bu gruptakiler, ataları ibn Sebe gibi ellerinde hiçbir belge bulunmadığı halde Müslümanların arkasından atar tutar, kıt akıllarına göre Tevhid eri Müslümanları karalamaya çalışırlar. Bunlar, o kadar basit, seviyesiz ve korkaktırlar ki, Tevhid eri Müslümanların karşısına çıkıp konuşmazlar, o Müslümanlarla tartışmaya cesaret edemezler. Çünkü bunu yapmaya ne cesaretleri, ne de bilgileri vardır. Bu kişiler, umduklarını elde edemedikleri ve Tevhid eri Müslümanlarla bulunmaya cesaret edemedikleri için Müslümanlardan ayrılmışlar ve sapık durumlarını meşru göstermek için Müslümanları karalamaya çalışmaktadırlar.

Bu gruptakiler, ataları Samiri ve ibn Sebe gibi, Tevhidi Müslümanlara karşı kin ve kıskançlık duyguları ile doludurlar. Bu nedenle Müslümanları karalamak için en seviyesiz iftiraları atmaktan çekinmezler. Bunlar için asıl olan kendi süfli emellerini tatmin etmektir.

4- Beşeri sistemler ve Kemalist zorbalık:

İnsanın, yarın ne olacağını bilmeyen kıt düşüncesinden ve süfli arzularından çıkarılan beşeri sistemlerin tek amacı, yüce Allah’ın, insanların dünya ve ahiret saadeti için indirdiği Tevhidi esasları yeryüzünden kaldırmak, buna güç yetiremeyeceğini anladığı zaman da İslâmi esasları bulandırmaktır. Bunun için bir taraftan bid’at ve hurafelerin insanlar arasında yayılmasını kolaylaştırıp insanların, net bir şekilde Tevhidi gerçekleri kavramalarını engellerken diğer taraftan parti, dernek ve vakıf gibi İslâm nokta-i nazarında küfür ve şirk kurumlara girişleri kolaylaştırır.

Kemalist dikta rejiminin akıl hocalarından bir çoğunun yazılı kitaplarında itiraf ettikleri üzere Müslümanların, inanç değerlerini Tevhidi esasları net bir şekilde kavramaları halinde Kemalist zorbalığa hayat hakkı tanımayacak, bu zorba sistemi yeryüzünden kaldırmaya çalışacaklardır. Dikta rejimi bu nedenle Diyanet Başkanlığı adı altında bir şebeke oluşturmuş, namaz memuru, müftü ve vaiz sıfatları verdiği kişileri kiralamış, bunlar vasıtasıyla İslâm’a yönelmeyi engellemiştir. zorba dikta rejiminin emniyet supobu görevini en iyi şekilde  yerine getiren Diyanet şebekesi, gayri İslâmi ve küfür kurumudur. Tevhidi esasları bilen hiçbir Müslüman bu küfür kurumuna hizmet edemez.

Yukarıdan sayılan tüm tuzakları hazırlayanlar, Şeytan(aleyhillane)’nin, insanları saptırmak için başvurduğu bütün metotlara, insanları Tevhidi esaslardan saptırmak, Hakkı batıla bulamak ve İslâmi gerçekleri karıştırmak için başvururlar. Bunların tuzaklarından emin olmanın ve bu şirk ve küfür yuvalarından uzak durmanın tek ve yegane yolu, Tevhidi esasları çok iyi bilmek, bunun için bol bol Kur’an okumaktır.

Ramazan Yılmaz: 2010.02.10

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*