Tekvir Suresi

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم

Tekvir Suresi

Giriş

Güneş dürüldüğü zaman kurtuluşun olmadığı o gün yakındır

Yüce Allah (cc), insanları en güzel biçimde yaratmış, yeryüzünde insanca yaşamaları, rahat bir hayat sürmeleri için onlara her şeyi, sınırsız bir şekilde ihsan etmiştir. Bu verdikleri karşısında insanlardan kendisine kulluk dışında başka hiçbir şey istememiştir. Ancak insanlar, Rab’lerinin ihsan ettikleri ile O’na hamd edip kulluk yapacakları yerde, tam tersine hareket ederek nankörlük yapıp isyan etmişlerdir.

İnsanlar, güneşin ısı ve enerjisini kullanıp teknolojik imkânlar elde edecek yerde verilen bu nimetle, hayvanları bile utandıracak bir şekilde soyunarak bedenlerinin kızarması için kullanmışlar, yüce Allah’ın onların istifadesine verdiği güneşten, Rab’lerine isyan ederek faydalanmaya çalışmışlardır.

“Andolsun onlara sorsan: ‘Kim yarattı gökleri ve yeri, güneşe ve aya kim boyun eğdirdi!’ ‘Elbette Allah’ derler; o halde nasıl iftira ediyorlar!” (Ankebut, 61)

İnsanlar, kendilerine denizlerde sunulan süs eşyalarını, balıkları, deniz suyu gibi nimetleri alıp şükretmek yerine, denizde yüzmek adına çırılçıplak soyunup Rab’lerine isyan etmişlerdir.

İnsanlar, yeryüzünün dengesini sağlamak için konulan dağlarda, yeryüzündeki geniş düzlüklerde, ovalar ve vadilerde sunulan nimetleri, insanlığın yararına kullanmak yerine, bir karış toprak için birbirinin canavarı kesilmişler, birbirlerini boğazlayarak öldürmüşlerdir.

Yüce Allah’a gereğince iman etmeyenler, kendilerinin ve dünya hayatının hiç yok olmayacağını ebedi yaşayacaklarını zannederler. Bu düşünce ile dünyada kalıcı işler ve eserler yaparlar, hayatlarını buna göre düzenlerler. Onlar, dünya hayatında yaşadıklarının, yaptıklarının hesabını veremeyeceklerini düşünerek kimi zaman başkalarının haklarına el uzatır, helal haram demeden mal biriktirirler.

Dünya hayatını gaye edinen, kendilerine verilen maddi değerlerle azgınlıklarında sınır tanımayanlar hayatı, yaşadıkları dünyadan ibaret bilip ahirette hesap vermeyeceklerini sanarak mazlum insanları ve ülkeleri sömürürler. Yüce Allah’a gereği gibi iman etmeyen, imanlarına şirk bulaştıranlar, yaptıkları her şeyin yanlarına kâr kalacağını düşünerek hareket ederler. Onlar için ne varsa bu dünya hayatında vardır.

Yüce Allah’ın arzında, O’nun verdiği nimetleri ve kendilerine sunulan imkânları, O’na karşı isyan etmekte kullanan inançsız materyalistler, kendilerine verilen bu nimetlerin ve imkânların hesabının bir gün sorulacağını hiç düşünmezler.

“O ki, mal toplayıp onu sayıp durur; gerçekten malının, onu ebedi yaşatacağı düşüncesinde.” (Hümeze, 2-3)

Bu düşünce, tüm inançsız materyalistlerin, müşrik ve kâfirlerin ortak düşüncesidir. Bu yüzden yetimin, yoksulun, yolda kalmışın, mahkûmların hakkını gasp ederek dağlarda, düzlüklerde yüksek yüksek binalar yaparak saltanat sürerler; yoksulluk ve sefalet içerisinde kıvranan, açlıktan inleyen, parasızlık yüzünden tedavi imkânı bulamayıp ölen çocukların, kadınların ve insanların durumlarını düşünmezler.

Yapılan her şeyin hesabı elbette sorulacaktır

Tekvir Suresinde, hiç beklenmedik bir anda dünyanın ansızın nasıl yerlebir olacağı, biriktirilen maddi değerlerden o gün nasıl vazgeçileceği gerçeği, bir şamar gibi materyalist ve müşrik kâfirlerin suratlarına çarpılmakta, yapılan her işin hesabının tek tek sorulacağı, gizli hiçbir şey bırakılmadan her şeyin tüm açıklığı ile ortaya çıkarılacağı anlatılmaktadır.

Hevalarını ölçü edinen, gelenek, görenek ve kültürlerini vahyi esasların önüne alarak dünyaya düzen vermeye kalkışanlar, o gün “Sahifeler yayınlandığında” yaptıkları iyi ve kötü işlerinin hepsini görecekler, yaptıklarını, neye dayanarak yaptıkları sorgulanacaktır.

Yüce Allah (cc), kâinatı bir düzen, bir denge üzere yaratmıştır. Güneş, ay, yıldızlar ve diğer gezegenler hep kendi yörüngelerinde kendilerine belirtilen esaslar içerisinde hareket ederler, doğadaki her şey, kendilerine bildirilen kurallar çerçevesine hayatlarını sürdürürler.

“Şüphesiz Rabb’iniz Allah O’dur ki, gökleri ve yeri altı günde yarattı, sonra Arşı düzenledi; geceyi, hızlı olarak onun peşinde olan gündüze örter, güneş, ay ve yıldızlar, O’nun buyruğuna boyun eğmişlerdir. İyi bilin ki yaratma ve emir O’nundur, âlemlerin Rabb’i Allah, yücedir!” (A’raf, 54)

Yüce Allah (cc), insanları da kâinat bütünlüğü içerisinde yaratmış, onlar için de uyacakları kurallar koymuştur. Kâinattaki her şey, kendileri için konulan kurallara uygun hareket ederlerken insanlar, kendileri için konulan kuralları ya terk etmişler ya da sürekli olarak bozarak Rab’lerine isyan etmişlerdir.

“Görmedin mi, şüphesiz Allah, göklerdeki kimseler, yerdeki kimseler, güneş, ay ve yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanlardan birçoğu O’na secde ediyorlar ve birçoğu da var ki, azap ona hak olmuştur. Allah kimi alçaltırsa artık onun bir asaleti olmaz. Şüphesiz Allah dilediği şeyi yapar.” (Hac, 18)

Kâinatta her şey, Rab’lerine secde edip hamd ederlerken insanlar, kendilerine her türlü nimeti veren Rab’lerine, nankörlük yapmışlar, şirk koşarak isyan etmişler, etmektedirler. Bu nedenle “Birçoğu üzerine de azap hak olmuştur.”

Tekvir suresi, insanların dünya hayatında yaptıkları iyi ve kötü amellerinin karşılığını, kıyamet gününde eksiksiz olarak göreceklerini ortaya koymaktadır. O gün, dünya hayatını ebedi zannedip Rab’lerine döneceklerini unutanlar için cehennem kızıştırılırken, Rab’lerine kulluk etmeyi her şeyden önemli gören, Tevhidi ilkelere iman edip hayatlarını bu ilkeler doğrultusunda düzenleyenlere de cennet yaklaştırılacaktır.

Sure Hakkında Kısa Bir Bilgi

Mekke’de, Mesed suresinden sonra nazil olan Tekvir suresi, adını ilk ayette geçen güneşin dürülmesinden almaktadır, iki bölümden oluşan sure, 29 ayettir.

Birinci bölümde, kendi kuru zanlarını ölçü edinip kız çocuklarından utanan ve ‘Melekler Allah’ın kızlarıdır, bu kızların da onlara katılması gerekir’ yalanıyla onları diri diri toprağa gömen cahili Arapların vahşeti anlatılmakta, bu vahşetin büyüklüğüne uygun bir tema ile kıyamet sahnesi canlandırılmaktadır.

İkinci bölümde ise, zanni duygulardan ve vahşi fiillerden kurtulmanın tek çıkar yolunun, arşın sahibi katında güvenilir olan Rasul’ün eliyle Emin olan Rasul’e ulaşan vahyi esaslarda olduğu, bunun da ancak yüce Allah’ın belirlediği ölçüler içerisinde ondan yararlanmak ve ona uymakla mümkün olabileceği anlatılmaktadır.

Surenin Tefsiri

Hayat ve Kâinatın son bulması

1- Güneş dürüldüğü zaman.

Güneş, kâinattaki her şeyin dengesi ve enerji kaynağıdır. İnsanlardan birçoğu, güneşin enerji kaynağından faydalanarak güzel şeyler yapıp bunu kendilerine veren yüce Allah’a şükretmeyi terk ettiler, güneş enerjisinden istifade etmek adına, bedenlerini, hayvanları bile utandıracak bir şekilde sere serpe ortaya koyup Rab’lerine nankörlük ve isyan ettiler.

“Geceyi, gündüzü, güneşi ve Ay’ı sizin hizmetinize verdi, yıldızlara da O’nun emriyle boyun eğdirilmiştir. Şüphesiz bu akleden bir toplum için ayetlerdir.” (Nahl, 12)

İstifadelerine verilen nimetleri, Rab’lerine isyan ederek kullananların bu sefih yaşantıları, güneşin ısı ve ışığının dürülmesi ile sona erecek ve bölümün sonunda verilen “alevlendirilmiş cehennemin” kavurucu ısısında, binlerce santigrat derecede yakılacaklardır.

Güneşin dürülmesi, ışığının sönmesi, ısı ve ışık fonksiyonlarının giderilip yok edilmesidir. Her şeyin, güneşin ısı ve ışığına endekslendiği dünyada bu fonksiyonlarının yok edilmesi ile her şey alt üst olacak, hesaplar bozulacak, tüm canlı varlıkların enerjileri tükenip yok olacak, kısacası hayat duracak, hayatın durması ise, her şeyin sonu demektir.

“Görmedin mi şüphesiz Allah, geceyi gündüzün içine sokuyor; gündüzü gecenin içine sokuyor, güneşe ve aya, boyun eğdirmiş, hepsi belli bir süreye kadar akıp gider ve elbette Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” (Lokman, 29)

Yüce Allah (cc), kâinatı bir denge üzere yaratmıştır, kâinatta var olan her şey bu denge içerisinde kendi yörüngesinde hareket etmektedir. Bunlardan birisinin dengesinin bozulması, kâinatın altüst olmasına neden olur. Güneşin dürülmesi, yörüngesinden çıkması, kâinatın dengesinin bozulmasına, her şeyin yörüngesinden çıkıp birbirine karışmasına neden olacaktır.

Güneşin dürülmesi, kütlesinin yok edilmesi, kâinatta var olan her şeyin işlevini bitirmesi demektir ki bu, artık dünya hayatının sonu demektir, devam eden ayetlerde buna işaret edilmektedir.

2- Yıldızlar karartıldığı zaman.

Güneşin ısı, ışık ve kütlesinin yok olması sonucunda güneş sistemi de bozulacak, güneşten ışık alan ay ve yıldızlar aldıkları ışıktan mahrum kalarak söneceklerdir.

“Yıldızlar silindiğinde,” (Mürselat, 8)

Güneş kütlesinin yok olmasıyla da -güneşin çekim gücü biteceğinden- yıldızların dengeleri bozulacak ve doğal olarak kararmış parçalar halinde döküleceklerdir.

“Yıldızlar saçıldığı zaman.” (İnfitar, 2)

Güneşin tüm unsurlarıyla yok olması sonucunda hiçbir değerleri kalmayacak olan yıldızlar, dünya üzerine saçılarak döküleceklerdir. Biraz fazla yağmurun, karın ya da dolunun yağması sonucunda perişan olan, ne yapacaklarını bilmeyen insanların, yıldızların dökülmesiyle halleri nice olacaktır.

Güneş ışığı olmayacağından yıldızlar, karanlıklar içerisinde ansızın insanların üzerine, sağ ve sollarına korkunç bir şekilde parçalar halinde düşeceklerdir. Normal bir karanlıkta en küçük bir sesten korkanların, o andaki ruh halleri hayal edilemeyecek derecede korkunç olacaktır.

Yeryüzünün korkunç bir şekilde yok edilmesi

3- Dağlar yürütüldüğü zaman.

Güneş sisteminin yok olması, yıldızların büyük kütleler halinde yeryüzüne düşmesi ile dünyanın dengesi bozulup alt üst olacaktır. Yeryüzünün dengesini sağlamak için birer kazık olarak çakılan (78/7), insanlara birçok faydalar sağlaması için yeryüzüne oturtulup (79/32) dikilen (88/19), insanların güvenli barınaklar edinmesine imkân veren (16/81), hayvanların rızkını bağrında yetiştiren (16/68, 79/32-33), söylenen ilahilere, ezgilere, türkülere eşlik eden (34/10, 38/18), yeryüzünde, birer güzellik sembolü ve güvenlik yurdu olan (15/82), insanlar için bağrında yollar açan (35/27), zalimlerin zulmünden kaçanlara barınak olan (18/10-11), üzerlerine binlerce sevda türkülerinin yakıldığı dağların, yüce, azametli dağların, yıldızların gökten üzerlerine dökülmesiyle dengeleri bozulacak, kazıkları sökülecek, o durgun, heybetli dağlar yürüyecek (27/88, 52/10), yürüdükçe üzerlerine düşen her yıldız kütlesiyle sarsılarak bölünüp parçalanacak (56/5-6), her parçası yeryüzüyle çarpışıp darmadağın olacak (65/14), dağılıp parçalandıkça patlamalar olacak, patlamalar oldukça üzerlerindeki renkli ağaçlar, değişik renk ve boydaki kayalar, renkli yünler gibi havada savrulacak (70/9, 102/5), savruldukça dağılan kum yığınları haline gelecek (73/14) ve giderek kül gibi savrularak yeryüzünde dümdüz bir alana dağılacaktır (20/105-106). Sonuç itibarı ile o koca heybetli dağlar, yok olup serap haline gelmiş olacaktır (78/20).

Not: Yukarıda parantez içinde verilen (78/7) gibi sayılar, sure ve ayet numaralarını göstermektedir.

Yeryüzünde var olan her şeyi, insanların yararlanması için yaratan, onların istifadesine karşılıksız olarak veren yüce Allah (cc), verdiği nimetlerin, kullanım kılavuzunu da göndermiş, insanları uyarmış, onlara, yapacakları ve kaçınacakları kuralları bildirmiştir.

“O ki, yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yarattı…” (Bakara, 29)

“Ey insanlar, yeryüzündeki helal ve temiz şeylerden yiyin ve şeytanın adımlarına tabi olmayın; şüphesiz o, sizin apaçık düşmanınızdır.” (Bakara, 168)

Bu ilahi uyarılara rağmen insanlar, şeytanın adımlarını takip ederek onun cin ve insan cinsinden yardımcılarına uyarak kendilerine gönderilen ilahi bildirimleri ya değiştirdiler ya da görmezden gelip kendilerine verilen nimetlerle Rab’lerine şirk koşup isyan ettiler.

Her dönemde Rab’lerine şirk koşup isyan edenleri uyaran, onları, Tevhidi esaslara davet eden rasuller gelmiş, ancak insanlar isyanlarına devam etmişlerdir. Hz. Muhammed (as)’dan sonra insanları, Tevhidi ilkelere çağıran davetçiler, zaman içerisinde giderek azalmış, olanlar da Tevhidi çalışmalarını yeterince yapmamışlardır.

“Sizden önceki nesillerden bakiyye sahiplerinden, yeryüzünde bozgunculuk yapmaktan men etmiş olsaydı ya; onlardan, kendilerini kurtardığımız kimselerden pek azı müstesna. Zulmeden kimseler, o içerisinde bulundukları refahın peşine takıldılar ve günahkâr kimselerden oldular.” (Hud, 116)

“Gökte olan, yere sizi batırsa gerçekten güvende misiniz! İşte o zaman (yer) sallanır Gökte olan, üzerine bir kasırga gönderse gerçekten güvende misiniz! Artık yakında uyarım nasılmış bileceksiniz.” (Mülk, 17)

Yüce Allah (cc), suç işleyen insanları, tarihi süreçte değişik şekillerde helak ederek cezalandırmıştır. Her şeyin bir süresi olduğu gibi dünya hayatının da artık süresi dolmuş ve o saat gelip çatmıştır. Bu nedenle kâinatın dengesini sağlayan güneşin de süresi dolmuş, yüce Allah (cc) onu söndürerek yok etmiştir.

Güneşin ve ona bağlı sistemin, tüm unsurlarıyla yok olması ile yıldızların sönerek büyük kütleler halinde yeryüzüne düşmeleri sonucunda dağların sarsılıp parçalanmaları, tahammülü imkânsız korkunç bir manzaradır.

“O gün Sur’a üflenir, sonra grup grup gelirsiniz. Gök açılmış, bu yüzden kapı kapı olmuştur, dağlar yürütülmüş serap olmuştur.” (Nebe, 18-20)

“O gün gök, sallandıkça sallanır, dağlar hareket ettikçe hareket eder!” (Tur, 9-10)

“O gün, dağları yürütürüz; yeri belirgin bir şekilde (açık) görürsün, onları toplamışız, artık onların hiçbirine farklı davranmadık.” (Kehf, 47)

“Sana dağlardan soruyorlar; artık de ki: ‘Rabb’im onları toz haline getirip savuracak!” (Taha, 105)

“O gün gök, erimiş maden gibi olur ve dağlar, renkli yün gibi olur.” (Mearic, 8-9)

““Arz ve dağlar kaldırılır sonra bir vuruşla, kırık dökük taş haline gelir. Gök yarılmış, böylece o, o gün zayıftır” (Hakka, 14,16)

Kıyamet saatinde insan, değer verdiği her şeyi terk edecektir

Güneşin karartılması ile ortalık zifiri karanlık haline gelecek, bu karanlık içerisinde bir taraftan gökten düşen yıldız kütleleri, diğer taraftan savrulup atılan dağlardan kopan ve nereden geleceği belli olmayan koca kayalar altında kalma korkusu içerisinde insanlar, çılgınca kaçışacaklardır. Korku ve dehşetten çocuklar bile ak saçlı ihtiyarlar gibi olacaklardır.

“O halde şayet inkâr ederseniz, kendinizi nasıl koruyacaksınız, çocukların saçlarını ağartan o günden!” (Müzzemmil, 17)

O korkunç günü görenler, ne bahtsız insanlardır; yüce Allah’a isyan eden insan, ne zalim insandır. O gün dayanılması imkânsız bir gündür, o gün herkes, her şeyinden vazgeçecek, bütün değerlerini terk edecektir.

4- On aylık olanlar telef olduğu zaman.

Kıyametin o dehşetli anında insan, kendi canının derdine düşecek, ne yapacağını bilmez bir halde sağa sola kaçacak, her duyduğu yeni bir gürültü ile başka yöne gidip kendi canını kurtarmaya çalışacaktır. İnsan o gün çıldıracak bir duruma düşecek, kulakları sağır eden o gürültü koptukça, gözleri yuvalarından fırlayacak, durmadan çırpınıp duracaktır.

“Nihayet şiddetli bir gürültü geldiği zaman.” (Abese, 33)

“O gün insanlar, yayılmış kelebekler gibi olurlar.” (Karia, 4)

İnsan, o gün can derdine düşmüştür, gözü ne mal görecek ne de eş ve evlat; o gün en değerli varlıklarını terk edecektir. Biriktirdiği değerli eşyalarını, paralarını, altın ve mücevheratını o gün soramayacak, alacaklarını tahsil edemeyecek, bankadan, finans kurumlarından, borsadan parasını çekemeyecektir.

“O gün, kişi kaçar kardeşinden, annesinden ve babasından, eşinden ve oğullarından; o gün, onlardan her kişinin, kendisine yeter bir durumu vardır.” (Abese, 34-37)

Daha önce eşi ve çocukları için canını bile vermekten çekinmeyen, onlar için her türlü zorluğa katlanan, her türlü belayı göğüsleyen baba, o saat koptuğu zaman gözü bunları görmeyecektir. Yüce Allah (cc) insanları, malları, eş ve çocukları hususunda uyarmıştı, ancak onlar, mal edinmeyi, hayatlarının temel gayesi olarak görüp gece gündüz demeden mal biriktirmek için çırpınıp durmuşlardı.

“Ey iman eden kimseler, mallarınız ve çocuklarınız, Allah’ın zikrinden uzaklaştırmasın, kim bunu yaparsa işte onlar, hüsrana uğrayanların kendileridir.” (Münafikun, 9)

“O ki, mal toplayıp onu sayıp durur; gerçekten malının onu, ebedi yaşatacağı düşüncesinde.” (Hümeze, 2-3)

Onların malları, kendilerini ebedi olarak yaşatmadığı gibi Rab’lerine o mal yüzünden şirk koşup isyan etmelerinden dolayı da azaplarını artırmaktan başka bir işe yaramayacak.

“Helak olduğu zaman malı ona fayda sağlamaz.” (Leyl, 11)

İnsanlar, yaşadıkları hayatta Allah yolunda vermedikleri değerlerine kıyamet saatinde dönüp bakmayacaklardır. Çünkü artık onların işine yaramayacak, nefislerini o günün şiddetinden satın alamayacak, o biriktirdikleriyle birlikte helak olup gideceklerdir.

5- Vahşi hayvanlar toplandığı zaman.

Kıyametin kopması ile tüm dengeler bozulup alt üst olacaktır. O korkunç kargaşa içerisinde insanlar nasıl ki hırs ve tamahı bırakıp canlarının derdine düşeceklerse, aynı şekilde vahşi hayvanlar da birbirlerine olan düşmanlıklarını bırakıp bir araya toplanacak, manzaranın korkunçluğundan korunmak için birbirlerine sokulacaklardır.

Normal zamanlarda birbirlerinin can düşmanları olan, birbirlerini gördükleri yerde saldırıp biri diğerini öldürmeye çalışan vahşi hayvanlar, o gün bütün bu düşmanlıklarını ve korkularını, bırakıp yan yana gelecekler, hiçbiri diğerine zarar vermeyecek, birbirlerinden korkmayacaklardır. Onlar için o gün, bütün korkuların üzerinde çok daha büyük bir korku vardır ve onlar o büyük korku nedeniyle vahşi tutumlarını bırakıp adeta dost olacaklardır.

Yaşadıkları hayatta, basit korkular nedeniyle insanlardan korkan, insanlardan korkmayı Rab’lerinden korkmaktan üstün tutanlar da korktukları zalimlerle beraber o gün, tıpkı vahşi hayvanlar gibi canlarının derdine düşerek o korkularını unutacaklar yalnızca yüce Allah’tan korkacaklardır, ancak o korkuları kendilerini kurtaramayacaktır.

6- Denizler taştığı zaman.

Yıldızların düşmesi, dağların parçalanıp savrulması, doğal olarak bunların denize düşüp denizi doldurmalarına, dolan denizin taşmasına neden olacaklardır. Deniz, bir taraftan içine düşen her yıldız kütlesi ve dağ parçalarıyla dolmaya başlar, diğer taraftan depremlerde olduğu gibi alttan kaynayarak içindeki suyu hızla dışarıya taşıracaktır. Bu ise, yeryüzünün sular altında kalması demektir.

“Yıldızlar saçıldığı zaman, denizler şiddetle akıtıldığı zaman.” (İnfitar, 2-3)

Yıldızlar saçıldığı zaman, kütleleri denizlere de düşecek, denize düşen kütle kadar su taşacaktır. Buna, dağlardan kopan parçalar da eklendiğinde su taşması ister istemez çok şiddetli olacaktır.

Diğer taraftan denizleri çevreleyip doğal bir set oluşturan dağların, yürütülerek yerlerinden oynatılmaları, birbirlerine çarpıp dağılmaları sonucunda serbest kalan deniz suları, daha gür bir halde akacak ve yeryüzünü boydan boya kaplayacaktır.

Yıldız kütlelerinin düşmesi, dağların yok olmaları ile oluşacak deniz akıntısı, yeraltında bir depremin olması ile oluşan tusinamilerden binlerce kat daha şiddetli olacaktır. Küçük ve bölgesel bir tusinami ya da biraz fazla yağmurun yağması sonucunda şaşırıp perişan olan insanların, denizlerin taşması ile durumlarının ne olacağı apaçık ortadadır.

“Taşırılmış denize.” (Tur, 6)

Hesap gününde kişi, dünyada dost edindiği ile beraber olacaktır

Buraya kadar olan bölümde, insanın gaye edinip uğrunda her türlü ahlaksızlığı ve seviyesizliği yapmaktan çekinmediği, ebedi zannedip üzerinde Rabb’ine isyan ettiği dünyanın, nasıl ansızın yerlebir olup yok olduğu, onunla beraber insanın sahip olduğu tüm değerlerinden uzaklaştığı anlatılmaktadır. Surenin, bundan sonraki bölümünde ise, dünyada yapılanların hesabının sorulacağı, karşılığında insana ceza ve mükâfatların verileceği anlatılmaktadır.

7- Nefisler birleştiği zaman.

Dünya hayatının, kıyamet saati ile sona ermesinden sonra ahiretteki hesap başlamadan önce insanlar, Mü’min ve kâfir olarak iki sınıfa ayrılacaklardır. Önceki Mü’minlerle sonraki Mü’minler, önceki ve sonraki insan ve cin kâfirler kendi aralarında bir araya getirilecekler ve hak ettiklerinin karşılığını alacaklardır.

“Ve o gün, onların hepsini diriltecek: ‘Ey cinler topluluğu gerçekten siz, insanlardan çoğunu (dost edinmek) istediniz,’ insanlardan, onların dostları der ki: ‘Rabb’imiz, birbirimizden faydalandık ve bize belirlediğin o ecelimize ulaştık.’ (Rab’leri) der ki ‘Kalacağınız yer ateştir; Allah’ın, dilemesi müstesna, orada ebedi kalacaksınız.’ Şüphesiz Rabb’in hâkimdir, âlimdir.” (En’am, 128)

“Ve görürsün ki günahkârlar o gün, birbirine yaklaştırılmış halde zincire vurulmuşlar!” (İbrahim, 49)

İman ve küfür taraftarları, kendi aralarında birleştirildikten sonra her gruba, dünyada yaptıklarının karşılığı verilir. Yüce Allah’ın dinini nefislerine ve yeryüzüne egemen kılmaya çalışan öncü Mü’minler ile onlara destek olan diğer Mü’minler, kendilerine mükâfat olarak verilen cennetlere ve nimetlere ulaşacaklardır.

“O gün, Mü’min erkek ve Mü’min kadınları, nurları önlerinde ve sağlarında koşarken görürsün. ‘Bugün müjdeniz, altlarından nehirler akan, orada ebedi kalıcılar olarak cennetlerdir.’ İşte o, büyük kurtuluştur!” (Hadid, 12)

“Şüphesiz Allah, iman edip salih amel işleyen kimseleri, altlarından nehirler akan cennetlere koyar. İnkâr eden kimseler ise, (dünyada) faydalanırlar ve hayvanların yediği gibi yerler ve ateş, onların ikamet yeridir.” (Muhammed, 12)

Her sınıf, kendisinden önceki öncüleriyle ve dünyada kendileriyle beraber olanlarla birleşerek kendilerine ayrılan yerlere gideceklerdir. Dünyada, hevalarını tatmin etmeye çalışan kâfir, müşrik, münafık, fasık ve mürtetler, zorlu hesaptan geçtikten sonra layık oldukları cehenneme gönderileceklerdir.

“Böylece kazanmış olduklarından dolayı zalimlerin bir kısmını bir kısmına yakınlaştırırız. ‘Ey cin ve insan topluluğu sizden, ayetlerimi size anlatan ve bu gününüzle karşılaşacağınızı size haber veren rasuller size gelmedi mi?’ dediler ki: ‘Nefsimiz aleyhimize şahidiz,’ dünya hayatı onları aldattı ve gerçekten onlar, kâfir olduklarına nefislerin aleyhine şahitlik ettiler.” (En’am, 129-130)

“Ey inkâr eden kimseler, bugün özür dilemeyin, şüphesiz yalnızca yapmış olduğunuz şeylerle cezalandırılıyorsunuz!” (Tahrim, 7)

“Nefisler birleştiği zaman” ifadesi Kur’an bütünlüğü içerisinde, önceki Mü’minlerle sonraki Mü’minlerin, önceki ve sonraki kâfir ve müşriklerin kendi aralarında bir araya gelmeleridir. Bazı tefsir ve meallerde geçen “nefisler eşleştiği ya da çiftleştiği zaman” şeklindeki bir anlam surenin ve Kur’an’ın esprisiyle örtüşmemektedir.

Günümüzdeki vahşet, tüm dönemleri kat kat aşmıştır

8-9- Ve diri diri gömülen (kıza) sorulduğu zaman, ‘Hangi günahtan öldürüldü.

Kendi arzu ve zanlarını doğru kabul edip ölçü edinen cahili Araplar, hoşlarına gitmeyen konu ve durumlarda en ağır kararları almaktan çekinmemişlerdir. Bu durum, elbette yalnızca Araplara özgü değildir; kendilerine cahili bir yaşam tarzını seçen bütün insanlar, yüce Allah’ın kendilerine gönderdiği ilahi mesajı değiştirip terk ederek kendi yanlarından uydurdukları yaşam tarzlarını ölçü edinmişlerdir.

Cahili Araplar, fakirlik ve utanma duygusundan dolayı yeni doğan kız çocuklarını ya doğduğu anda ya da çok küçük bir yaşta iken, önceden hazırladıkları kuyulara canlı canlı koyup üstlerini toprakla örtüyorlardı. Kur’an, Arapların kız çocuklarına karşı tutum ve duygularını şöyle ifade ediyor.

“Ve onlardan birine, kız müjdelendiğinde yüzü kapkara kesilir ve çok öfkelenir; ona verilen müjdenin kötülüğünden dolayı kavminden gizlenir, onu küçük düşerek tutsun mu, yoksa onu toprağa mı gömsün! Dikkat edin ne kötü hüküm veriyorlar.” (Nahl, 58-59)

Bu endişe ve korkular, cahili Araplara o gün korkunç fiiller işletiyordu. Aslında cahili Arapların kadına bakışlarında bugün de herhangi bir değişiklik sözkonusu değildir; onlar, atalarından devraldıkları her türlü şirk, küfür, cahili gelenek ve göreneklerini hâlâ olduğu gibi sürdürmekte, kadını insan yerine hâlâ koymamaktadırlar.

Cahiliye mantığı her dönemde aynıdır; cahili Araplar, hoşlarına gitmeyen kız çocuklarını diri diri toprağa gömecek kadar vahşileşirlerken, günümüz çağdaş cahiliyesi, kürtaj ve benzeri uygulamalarla vahşilikte onları kat kat geçmiştir.

Günümüz çağdaş, cahil müşrikleri, putperestlikte olduğu gibi cehalet, vahşet ve barbarlıkta da o günkü cahil Araplardan çok daha ilkeldirler. Yoksulluk ve nüfus planlaması adı altında ve bazı kadınların, zina yoluyla hamile kalmaları sonucunda kız, erkek olduğuna bakılmaksızın, kürtaj yoluyla cenin halindeki çocuklar, parçalanarak öldürülmektedir. Bu kürtaj vahşetinde kadının da hayatı tehlikeye atılmakta, birçok kadın bu yolla ölmektedir.

“Fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin, onları ve sizi biz rızıklandırıyoruz; şüphesiz onları öldürmek büyük hatadır.” (İsra, 31)

Çağdaş cahiller, diğer taraftan kız çocukları büyüdüklerinde vücutlarını, çırılçıplak bir şekilde leş düşkünü erkek yaratıklara pazarlamakta, pavyon, bar ve diskolarda, dergi, gazete ve televizyonlarda teşhir ettirmekte, onları reklam aracı yapmaktadırlar. Bütün bunlar, cahili Arapları gölgede bırakacak vahşetlerdir. Cahil Araplar, en azından namussuz değillerdi; bugünkü müşriklerde namus kavramı da iflas etmiş durumdadır.

“Ve diri diri gömülen (kıza) sorulduğu zaman, ‘Hangi günahtan öldürüldü.

Bu ayet, dünyada yapılan her hareketin, neye göre nasıl ve hangi hükme dayanılarak yapıldığının sorgulanacağını bildiriyor. Geçmiş cahili Araplara, kız çocuklarının, hangi günah yüzünden, günümüz cahil Araplara da Kur’an’ın erkeklerle eşit kabul ettiği kadınları hangi nedenlerle ikinci sınıf kabul ettikleri, çağdaş cahili kâfir ve müşriklere, kürtajın hangi nedenlerle yapıldığı, kız ve kadınların vücutlarının neden pazarlandığı sorulacaktır.

Dünyada yapılan hiçbir şey gizli kalmayacak, her şey ortaya konulacaktır

Dünyada yapılan her işin, neye göre yapıldığı, hangi gerekçe ile ilahi mesajın terk edildiği sorgulanacaktır. Vahiy dışında hareket edenlerin, kendi zanlarına uyanların vay hallerine; Kur’an’ın belirlediği ölçülere göre hareket etmeyenlerin o gün vay hallerine.

10- Sahifeler yayınlandığında.

Hayatta yapılan hiçbir şey gizli kalmaz, insanların dünya hayatında yaptıkları her şey yazılmaktadır. İnsanların yaptıkları her şeyin tek tek yazılıp kaydedildiği kitap Kıyamet günü ortaya konulacak, yapılanların yazıldığı “Sahifeler yayınlandığında” sorgulama başlayacaktır.

“Her insana gerekli olanı onun boynuna astık, kıyamet günü onun, açılmış bulacağı bir kitap çıkarırız: ‘Oku kitabını, bugün sana hesap olarak nefsin yeter!” (İsra, 13-14)

“Kitap (önlerine) konulur; artık görürsün ki günahkârlar, onun içindeki şeylerden endişe duyarlar ve derler ki: ‘Eyvah bize, ne oluyor bu kitaba, küçük ve büyük bırakmamış, ancak hesaplamış!’ Yaptıkları şeyleri hazır bulmuşlardır, Rabb’in kimseye zulmetmez.” (Kehf, 49)

Dünyada, kimsenin göremeyeceğini düşünerek türlü kötülükleri yapmaya çalışan; şirk koşan, zina, hırsızlık, soygun yapan, başkalarının mallarını haksızca alan, yalan söyleyip başkalarına iftira atan herkesin hesabı o gün, tek tek ortaya konulacak, gizli kapaklı hiçbir şey kalmayacaktır. Herkes, yaptığı gayri meşru gizli ilişkilerini tek tek görecektir. Onların o gün, mazeretler öne sürmelerinin kendilerine hiçbir faydası olmayacak, hiçbir mazeret, sızlanma, yalvarma fayda vermeyecektir.

11- Gök açıldığı zaman.

Bütün gerçekler açığa çıkmış, hesaplar ortaya konulmuş, o güne kadar bundan gaflet içinde olan kimse, gerçekleri bütün çıplaklığıyla görecek, yaptığını hazır bulacaktır.

“O gün arz olunursunuz, hiçbir gizliniz sizden gizli kalmaz.” (Hakka, 18)

“Andolsun sen bundan gaflet içinde idin, senden örtünü artık açtık; şimdi gözün bugün keskindir.” (Kaf, 22)

O gün, gökyüzü perdeleri açılmış, dünyada yapılan gizli açık her şey ortaya çıkmış, cehennem ve cennet ortaya çıkarılmış, herkes, yaptıklarının karşılığında nereye gireceğini görüp anlayacaktır.

Herkes, yaptığının tam karşılığını alacaktır

Dünyada yapılan hiçbir şey karşılıksız kalmaz herkes, yaptıklarının tam karşılığını alır. Allah’ın kullarına zulmedenler, soygun, hırsızlık ve ahlaksızlığı yaparak fitne ve fesadı yayanlar, yaptıklarına karşılık içerisinde ebedi kalmak üzere cehenneme sürüleceklerdir.

12- Cehennem kızıştırıldığı zaman.

Dünya hayatında Allah’tan gafil, O’nun ayetlerinden habersiz ya da haberli oldukları halde onlara karşı umursamaz davrananlar, azgınlık içerisinde kendi hevalarını ölçü edinerek ona göre hareket edenler, o gün “kızıştırılmış cehennemi” karşılarında göreceklerdir.

“Azgınlar için cehennem ortaya çıkarılır.” (Şuara, 91)

“Ve o gün, cehenneme getirilir; o gün insan hatırlar ve onun hatırlamasının tam zamanı; der ki, ‘Ah, keşke ben, bu hayatım için takdim etseydim!” (Fecr, 23-24)

“(Ateş) onları uzak bir yerden gördüğünde, onun kızgınlığını ve uğultusunu işitirler.” (Furkan, 12)

Dünyada yaptıkları her şeyin yanlarına kâr kalacağını zannedenler, o hesap gününde bunun böyle olmadığını görecekler, ancak o zaman iş işten geçmiş olacaktır. Onlar, dünyadaki azgınlıklarına, şirk ve küfürlerine, vurdumduymaz umursamazlıklarına karşılık o gün cehennemin korkunçluğunu açık bir şekilde göreceklerdir.

“İyi bilin ki, şayet kesin bilgi ile bilseydiniz; andolsun cehennemi görürdünüz. Sonra aynel yakin onu göreceksiniz.” (Tekasur, 5-7)

Kâfir, müşrik ve cümle günahkârlar, yaptıklarının karşılığı olarak cehennemi karşılarında görürlerken; dünya hayatında, yüce Allah’ın emirlerini her şeyin üstünde tutan ve bunun için mücadele edenler ile onlara destek olanlar da yüce Allah’ın lütfu ve rahmeti olarak kendilerine yaklaştırılan cenneti göreceklerdir.

13- Cennet yaklaştırıldığı zaman.

Rahmet sahibi yüce Allah (cc), “Cehennem kızıştırıldığı zaman”, ““(Ateş) onları uzak bir yerden gördüğünde, onun kızgınlığını ve uğultusunu işitirler.” buyurarak suçlular için olayın korkunçluğunu gözler önüne serip onları korkuturken, Mü’minler için “Cennet de muttakilere yaklaştırılmıştır,” (Şuara, 90) “Cennet de muttakilere yaklaştırılır, uzak değildir.” (Kaf, 31) buyurarak Mü’minlere lütufta bulunmaktadır. İki sınıf ve bu iki sınıfa verilecek karşılıklar, aynı anda yan yana olacaktır. Böylece;

14- Her nefis, ne hazırladığını bilir.

Bütün bunlardan da anlaşılıyor ki, her şey apaçık bir şekilde vuku bulacak, insanlar kendi nefislerine ve yaptıklarına şahit olacaklar, karşılığında ne alacaklarını göreceklerdir. Bu öyle bir durumdur ki kişi, dünyada söyleyip yaptığı her şeyi, o anda yapmış gibi çok net bir şekilde bilip görecektir.

“Takdim ettiği ve ertelediği şeyler o gün insana haber verilir; daha doğrusu insan, kendi nefsini görür.” (Kıyamet, 13-14)

“O gün her nefis, hayırdan yaptığı şeyleri ve kötülükten yaptığı şeyleri hazır bulacaktır; arzu eder ki keşke gerçekten kendisiyle o (kötülük) arasında uzak bir mesafe olsun. Allah, sizi kendisinden sizi sakındırıyor, Allah, kullarına şefkatlidir.” (Al-i İmran, 30)

O gün, insanın kendi yaptıklarını görüp pişman olması, ona hiçbir fayda sağlamayacaktır, çünkü orası pişmanlık yeri değildir ve artık hüküm verilmiş, geriye dönüş imkânı kalmamıştır. Bugünü ile karşılaşacağı kendisine önceden haber verilmişti, ancak o, umursamamış, Rabb’inin hükümlerine karşı inatçı olmuştu.

“Her nefis, kazandığı şeylerle rehindir.” (Müddessir, 38)

O gün, hesap kesilmiş, kişilere yaptıklarının karşılığı verilmiştir ve orada aracı, torpil, iltimas, fidye ve Allah’tan başkasının şefaati yoktur; herkes, kendi el ve emeği ile ne yaptı ise onun karşılığını görecektir.

“Bugün her nefis, kazandığı şeylerin karşılığını görür, bugün zulüm yoktur, şüphesiz Allah, hesabı çabuk görendir.” (Mü’min, 17)

İkinci bölüm

Surenin ilk bölümde, kâinatın ve hayatın sona erişi gösterilmiş, herkesin, yaptıklarının karşılığında ne alacakları bildirilmişti. Bu ikinci bölümde, ilahi mesajın gönderilişi, vahyin gönderilişi ile beraber karanlığın bitip aydınlığın ortalığı kaplayacağı; vahyin, yüce Allah’ın katında güçlü ve değerli olan, kendisine itaat edilen bir elçinin sözü olduğu bildirilmektedir.

Bu bölüm, vahye muhatap olan Rasul’ün, kendisine vahyi getireni apaçık bir ufukta gördüğünü, bu yüzden onun gayb hakkında suçlanıp delilikle itham edilemeyeceğini, bu gelen vahyin, şeytanın sözü olmadığını ortaya koymaktadır.

Bu bölümde, bütün bu ilahi gerçeklere rağmen insanlardan birçoğunun, bu gerçekleri bırakıp nereye gittikleri sorgulanmakta, kurtuluşun ancak zanni düşüncelerden uzak, yüce Allah’ın belirlediği esaslar doğrultusunda hareket edilmesi ile sağlanacağı haber verilmektedir.

15-16- Şimdi muhakkak andolsun gizlenenlere, acele edip temizleyenlere.

Bu iki ayet hakkında kimi tefsirlerde, yıldızlar ve gök cisimleri ile ilgili birçok rivayet mevcuttur. Oysa bu ayetler, devamında gelen ayetlerle bir bütünlük içerisinde ele alınmalıdır. Kur’an’daki yeminlerin, genellikle devamında gelen ayetlerle ve anlatılacak konu ile bir bağlantısı, bir ilişkisi vardır.

Devam eden ayetlerde vahyi getiren Rasul’den söz edilmekte, bu Rasul’ün, herkes tarafından görülmediği, gayb olduğu bildirilmektedir. Bu nedenle gayb konusunda Rasul Muhammed (as)’ın suçlanamayacağı ifade edilmekte, bu Rasulü, ancak vahyi alan Rasul’ün gördüğünü anlatmaktadır. Bunlardan da anlaşılıyor ki, ayetlerde ifade edilen “gizlenenlere, acele edip temizleyenlere” ifadesi ile vahyi getiren ve vahyi alan rasullerden söz edilmektedir.

Konu ile ilgili diğer ayetlerde insanların dikkatleri vahye çevriliyor; kıyametin o dehşetli anından ve cehennemin o dayanılması zor azabından korunmanın yolunun, vahye tabi olmaktan geçtiği, bu vahyin ise çok sağlam yollardan geldiği bildiriliyor.

“Şimdi muhakkak andolsun gizlenenlere, acele edip temizleyenlere.”

Burada vahyi getiren Rasul’ün, kimse tarafından görülmediği halde kolayca hareket ettiği anlatılmaktadır. Nitekim aşağıdaki ayetlerde sorumluluk yüklenenlerin kolayca hareket ettikleri ve vahyi getiren rasullerin durumu anlatılmaktadır.

“Ağırlık yüklenenlere, kolayca hareket edenlere!” (Zariyat, 2-3)

“Şimdi, iyi bilin, yemin ederim gördüğünüz şeylere ve görmediğiniz şeylere, şüphesiz o, elbette değerli bir Rasul’ün sözüdür.” (Hakka, 38-40)

Burada, Kur’an’ı getiren rasullerden görünenlerin rasuller, görünmeyenlerin ise, rasullere vahiy getiren elçiler oldukları vurgulanmaktadır. Devam eden ayetlerde de vahyin gelişi ile karanlıkların gittiği anlatılmaktadır.

17-18- Karardığı zaman geceye ve nefes aldığı zaman sabaha.

Vahyin, yeryüzüne gönderilmesiyle karanlık bitecek, aydınlık ortaya çıkacaktır. Burada gece karanlığının gitmesi ve sabah aydınlığının gelmesi, dünyayı kaplayan zulmün ortadan kalkması ve Hakkın ortalığı aydınlatması anlamında mecazen kullanılmıştır.

Karardığı zaman geceden hemen sonra sabahın aydınlığının gelmesi, devam eden ayetlerde vahyin gelişiyle karanlık olan cahili zulüm, şirk ve küfrün gideceği ve aydınlığın hâkim olacağı anlatılmaktadır.

“Elif Lâm Ra. Sana o indirdiğimiz Kitap, insanları Rab’lerinin izniyle karanlıklardan aydınlığa, Aziz ve Hamd edilenin yoluna çıkarman içindir.” (İbrahim, 1)

Karanlık, küfrü, şirki ve zulmü, aydınlık ise imanı, hidayeti ve Tevhidi ifade etmektedir. Karanlığı, beşerî tağuti sistemler, aydınlığı, İslâm nizamı temsil etmektedir.

“Allah, iman eden kimselerin velisidir, karanlıklardan nura onları çıkarır; kâfir kimselerin evliyası tağuttur, (o da) nurdan karanlıklara onları çıkarır, işte onlar, ateş halkıdır, onlar, orada ebedi kalacaklardır.” (Bakara, 257)

Kur’an, insanların karanlıklardan aydınlığa çıkarılması için gönderilmiştir

“O’dur ki, sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için apaçık ayetleri kulunun üzerine indirdi, muhakkak ki Allah, size çok şefkatli, çok merhametlidir.” (Hadid, 9)

Tarih boyunca, hangi dönemde bir Rasul gönderilmişse mutlaka o dönemin zulmü bitmiş, insanlar özgürlüğe, kurtuluşa ve aydınlığa ulaşmışlardır. Ancak ne zaman ki insanlar, vahyi esaslardan yüzçevirmiş, işte o zaman gecenin, gündüzün üstüne kapanması gibi zulüm, adaletsizlik, terör, kargaşa ortalığı kaplamış, insanların dünyası zindan olmuştur. Bu nedenle yüce Allah (cc) insanlardan, gönderdiği ve sağlam, güvenilir yollarla insanlara ulaştırdığı, gelişiyle zulmün karanlığını kaldırıp adaletin nurunu, Hakk’ın aydınlığını hâkim kılan vahye teslim olmalarını istenmiştir.

“Ve de ki: ‘Hak geldi ve bâtıl yok oldu; şüphesiz batıl yok olacaktır.” (İsra, 81)

Hakk’ın gelmesi ile karanlık olan batıl yok olmuş, cahili olan her şey kalkmış, İslâm’ın aydınlık nuru her tarafı kaplamıştır. Müslümanlar, üzerlerindeki sorumluluğu, vahyin belirlediği esaslar doğrultusunda yerine getirirlerse, bugün de gelecekte de İslâm’ın nuru karanlıkları giderecek aydınlığı getirecektir.

Rasulullah (as), gerçekleri getirmiş, güvenilir ve el- Emin’dir

19-21- Muhakkak ki o (vahiy), değerli bir Rasul’ün sözüdür; güç sahibi, arşın sahibi yanında desteklenmiştir, orada itaat edilen, güvenilendir.

Bir mesajın geldiği kaynak, ne denli sağlam ve güçlü ise, o mesaja o denli güvenilir ve itibar edilir. Büyük, saygın ve sözü tutulur kişilerden ya da büyük makamlardan gelen istekler, emirler, söz ve mesajlar, daha çok tutulur ve kabule şayandır. İlahi mesaj, âlemlerin Rabb’i yüce Allah’tan ve O, ilahi mesajını en sağlam kaynaklarla kullarına göndermiştir.

İnsanları zulmün, şirkin, nifakın, fıskın, adaletsizliğin, bid’at, hurafe ve geleneksel küfrün karanlıklarından kurtarıp İslâm’ın aydınlığına ulaştırmak için gönderilen vahiy, güvenilir ve sağlam yollarla insanlara ulaştırılmıştır. Bu öyle bir ulaştırma ki hiçbir haber, hiçbir mesaj bu denli sağlam ve güvenilir yollarla insanlara ulaşmamıştır.

İlahi mesaj, sağlam ve güvenilir rasuller eliyle geldiği gibi, asıl kaynağı da sağlam ve herkesin ulaşamayacağı bir yerdedir. Geldiği kaynak ve geliş sürecindeki sağlamlığı nedeniyle hiçbir güç bu ilahi mesaja bir şey karıştıramaz.

“Şüphesiz o, elbette âlemlerin Rabb’i indirmiştir; er-Ruhu’l-Emin, onu indirdi, senin kalbine, uyarıcılardan olman için, apaçık Arapça bir dille.” (Şuara, 192-195)

“Şüphesiz o, değerli bir Kur’an’dır, saklı bir kitap içindedir, temiz olanlardan başkası ona dokunamaz; âlemlerin Rabb’inden indirilmiştir. Şimdi, bu sözü mü siz küçümsüyorsunuz ve siz rızkınızı, yalanlayarak elde ediyorsunuz!” (Vakıa, 77-82)

Bu denli sağlam ve güvenilir yollarla insanlığın hidayeti için gönderilen şerefli vahiy ile şereflenen kimseler, ona layık bir kişiliğe bürünmeli, emin ve güvenilir olmalıdırlar ki, zaten Mü’min olmak, emin ve güvenilir olmak anlamınadır.

İlahi mesajı küçümseyip önemsemeyen, anlaşılmadığını iddia eden kimseler, emin olma sıfatına layık hareket etmezler, vahye uygun bir kişilik ortaya koymazlar.

Müslümanlar, vahiy, nasıl sağlam ve güvenilir bir şekilde kendilerine ulaştıysa, aynı şekilde, aynı hassasiyetle güvenilir bir kişilik kuşanarak onu, diğer insanlara ulaştırmalı, onları, karanlıklardan kurtarıp aydınlığa çıkarmak için çalışmalıdırlar.

Vahye iman eden Müslümanlar, kendilerine ulaşan bu ilahi mesajdan hiçbir şekilde kuşku duymamalı, onun, bütün sorunları çözeceğine inanmalıdırlar. Onlar, ilahi mesaja uygun hareket ettikleri sürece hiçbir zaman yanlışlık yapamaz, dengesiz tavırlarda bulunamazlar. İşte Rasul Hz. Muhammed (as), bunun için emin ve güvenilir bir Rasul olmuştur.

22- Ve arkadaşınız mecnun değildir.

Tevhidi esaslardan uzak bir yaşam sürdüren toplumlar, bu yaşam tarzına aykırı hareket eden insanları her zaman karalamışlar, kınamışlar, dışlamışlardır. Tevhidi esasları sorumluluk bilinci ile üstlenen Müslümanlar, içerisinde yaşadıkları toplumlar tarafından hemen her dönemde tepki ile karşılanmışlar, hakarete uğramışlar, sözel ve fiili saldırılara maruz kalmışlardır. Hz. Muhammed (as) da tıpkı kendisinden önceki rasuller gibi kendi toplumu tarafından sözel ve fiili saldırılara maruz kalmıştır.

Hz. Muhammed (as)’ın önceki yaşayışında bir dengesizlik, bir tutarsızlık olmadığı gibi, vahiy ile şereflendikten sonra da elbette böyle bir dengesizlik ve tutarsızlık göstermemiştir. O en güzel örnek, güzide insan, ilahi mesajın sorumluluğunu üstlendikten sonra davranışlarında hep ölçülü olmuş, hiçbir aşırılık yapmamıştır.

Yüce Allah’ın, “Arkadaşınız mecnun değildir” buyruğuna rağmen Tevhidin düşmanı müşrikler, Rasulullah (as)’ın yüzüne karşı tüm kinleri ile saldırarak şöyle diyorlardı.

“Dediler ki: ‘Ey kendisine Zikir indirilen kimse, sen mutlaka mecnunsun.” (Hicr, 6)

Küfrü şiar edinenler, her ne kadar Rasul (as)’ı deli ilan etmek için çırpındılarsa da başarılı olamadılar. Ne acıdır ki günümüzde, Rasulullah (as)’ı kabul ettiklerini iddia eden bazı kimseler, geçmişteki müşrik atalarını aratmayacak derecede Rasulullah (as)’ı deli, tutarsız ve ne söylediğini bilmeyen bir kimse olarak ilan etmek için adeta seferber olmuşlardır.

Rasulullah (as) adına söz uyduranlar, Rasulullah (as)’ın düşmanıdırlar

Günümüz şirk ve küfür ehli, geçmiş atalarının uydurdukları ve İsrailiyat olan bir sürü yalan ve tutarsız sözleri, Rasulullah (as)’a atfederek onu, adeta ne söylediğini bilmeyen, kendi getirdiği ilahi mesaja aykırı konuşan, yüce Allah’ın emri dışında hareket eden bir kişi olarak tanıtmaya çalışmaktadırlar.

Bu müfteri yalancılar, cehaletleri yanında hayâ ve edepten de nasiplenmedikleri için, uydurdukları yalan ve iftiralara karşı çıkan ve hayatlarını, Rasulullah (as)’ın getirdiği mesajı yaymaya adayan Müslümanları da Rasulullah (as)’a karşı çıkmakla, Sünneti inkâr etmekle suçlama cüretinde bulunmaktadırlar.

Rasulullah (as), ancak vahiyle hareket etmiş, hiçbir şekilde getirdiği ilahi mesaja aykırı konuşmamış, ona aykırı hareket etmemiştir. Kur’an’ı ve Rasulullah (as)’ı anlamaktan mahrum, Kur’an gerçeğinden nasiplenmemiş kimseler, Rasulullah (as)’ın Kur’an’ı ahlak edindiğini düşünmeden, onun ağzından hadis adı altında yalan sözler uydurmuşlar, onu, tutarsız gibi göstermeye çalışmışlardır. Şu bir gerçektir ki, onların atalarının başaramadığını bunlar da Rasulullah (as)’a attıkları iftiralarla onu kötülemeyeceklerdir. Kur’an bu yalancı müfterileri de atalarını da yalanlıyor ve Rasulullah (as)’ın sapmadığını bildiriyor.

“Arkadaşınız yanıltmadı ve sapıtmadı.” (Necm, 2)

İnsanların sorunu aslında Rasul (as) ile değildir, onların sorunu, kendilerini yaratan Rab’lerinin gönderdiği Tevhidi esaslar iledir. Hevalarını ve yönetimi altında yaşadıkları tağuti sistemleri ilah edinenler, Tevhidi ilkelerin kendilerine ulaştırılmasından hoşlanmamış, bu hoşnutsuzluklarını da Rasul (as)’a saldırarak, onu karalayarak göstermişler, göstermektedirler.

“Yoksa ‘Onda bir cinnet var’ mı diyorlar, aksine onlara Hak ile geldi ve onların ekserisi Hak’tan hoşlanmayanlardır.” (Mü’minun, 70)

Küfür, ölçüsüzlük ve zulüm olduğu gibi, kâfir ve müşrikler de zalim, ahlaksız ve vicdansızdırlar; gerçekleri bilerek çarpıtıp inkâr ederler. Kendilerine vahyi getiren Rasulü çok iyi bildikleri, tanıdıkları ve vahyi getirmeden önce kendisine ‘Muhammed’ül Emin’ lakabını verip en kıymetli eşyalarını güvenip teslim ettikleri halde o, onları iman etmeye, kurtuluşa ve rahmete çağırdığı, onlara acıdığı halde onlar, ona saldırmışlardır.

“Sonra ondan yüz çevirdiler ve dediler ki: ‘Öğretilmiş bir mecnundur’.” (Duhan, 14)

Küfür ve şirki, yaşam tarzı kabul eden kâfir ve müşriklerin karakterleri hiç değişmez, hep aynıdır. Bu bozuk karakter, dün öyle olduğu gibi bugün de öyledir, yarın da aynı olacaktır. Daha bir gün öncesine kadar ‘güven duyduklarını’ söyleyip yanından ayrılmadıkları, her türlü yağcılık ve dalkavukluğu yaptıkları bir insanı, hoşlarına gitmeyen bir şeyi kendilerine hatırlattığı, onlardan, Rab’lerine gereği gibi iman etmelerini istediği için hiç tereddüt etmeden, zerre kadar utanmadan, en ağır ithamlarla onu karalayıp kötüleyebilmişlerdir.

Tevhid erlerine saldırmak, onları karalamak, kâfirlerin, müşriklerin, fasıkların, münafık ve mürtetlerin bozuk karakterlerinin gereğidir. Günümüz kâfir ve müşrikleri de ya ona atfen sözler uydurarak ya da onu inkâr ederek Rasulullah (as)’a hakaret etmektedirler. Geçmişin ve günümüzün küfrü şiar edinenleri, ne derlerse desinler, Rasul (as) da onu örnek edinen Müslümanlar da vahiyden hiçbir kuşku ve rahatsızlık duymuyorlar. Müslümanlar, gözleri ile görmüş gibi vahye de onu getiren Rasul (as)’a da iman ediyorlar.

Müslümanlar, vahyi getiren Meleği bizzat görmüş gibi vahye iman ederler

Bir olayı yaşayan kimse, yaşadığı olayı bütün benliği ile hisseder, ondan çok fazla etkilenir. Diğer insanlar, olayı yaşayan kişiden, ona sevgi besledikleri, güven duydukları ve itimat ettikleri oranda söylediklerinden etkilenirler. Hz. Muhammed (as), arş sahibinin katından kendisine vahyi getiren o güçlü, değerli ve yüce Rasul’ü, bizzat görmüş, en içten bir şekilde o olayı yaşamıştı.

23 – Andolsun, apaçık ufukta onu gördü.

“Ve o, en yüksek ufuktaydı, sonra yaklaştı, sonra sarktı, böylece iki yay mesafesi yahut daha yakın oldu; artık O’nun kuluna vahyettiği şeyi vahyetti, gönül gördüğü şeyi yalanlamadı.” (Necm, 7-11)

Rasul (as), kendisine ulaştırılan vahiyden zerre kadar kuşku duymadığı gibi ona iman eden Mü’minler de vahiyden ve Rasul (as)’ın söylediklerinden en küçük bir kuşku ve endişe duymazlar. Tevhidi esasları ilke edinen Müslümanlar, her dönemde vahyin ilk gelişindeki duygu, heyecan ve coşku ile vahyi kabul etmişler, o heyecanla bu ilahi mesajı insanlara ulaştırmaya çalışmışlardır.

“Şimdi kuşku mu duyuyorsunuz onun gördüğü şey hakkında!” (Necm, 12)

Şirki ve küfrü yaşam tarzı olarak kabul edenler, Rasul (as)’dan ve getirdiği Tevhidi esaslardan kuşku duymuşlar, duymaktadırlar. Bu kuşkuları nedeniyle Rasul’e saldırmışlar, ona hakaret ve iftira ederek getirdiği ilahi mesajı kabul etmeyip reddetmişler.

Yüce Allah’a zerre kadar iman eden bir kimse bilir ki, Rasul Muhammed (as), kendisine vahyi getiren Meleği, beden gözüyle görmüş, ondan ilahi mesajı almıştır. Bu apaçık bir gerçektir ve iman eden herkes, bu gerçeği, bir iman hassasiyeti olarak kabul ederler.

24- O, gaybı esirgemez.

Ayette Rasulullah (as)’ın, gördüklerini gizleyemeyeceği, her şeyi olduğu gibi anlatacağı ifade edilmektedir. İnsanların görmeyip kendisinin gördüğünü insanlara olduğu gibi anlatan Rasulullah (as), şiddetli tepki ile karşılaşmış ve yalanlanmıştır.

İnsanlar, genellikle görmedikleri bir şeye kolay kolay ya da hiç inanmazlar, isterler ki, kendileri de gözle görüp elle tutsunlar da ondan sonra inansınlar. Özellikle konu edilen bu gayb, yüce Allah (cc) tarafından, bir beşere indirilen vahiyse, bu inançsızlık daha çok artar.

“Bilakis onlardan her kişi istiyor ki, gerçekten açılan sahifeler verilsin.” (Müddessir, 52)

Küfrün karakteri her dönemde aynıdır; geçmişte kendilerine gelen vahye iman etmeyen kâfirler, günümüz inkârcılar da atalarını aynen takip ederek ellerindeki mükemmel ve çelişkisiz Kur’an’ı görüp okumalarına rağmen inkârlarına devam etmektedirler.

“Şayet sana kitabı kâğıtta (yazılı) indirseydik, böylece elleriyle ona dokunsalardı, inkâr eden kimseler kesinlikle derlerdi ki: ‘Doğrusu bu ancak apaçık bir sihirdir.” (En’am, 7)

İnkârcılar, bilmedikleri, görmedikleri bir şeyi herkesin bilmediğini, görmediğini zannederek bilenlere, görenlere düşman kesilirler, çekememezlik, hasetlik, kin ve düşmanlıkla saldırırlar. Hz. Muhammed (as)’a karşı çıkan müşrikler de kendilerinin görmedikleri bir gerçekten dolayı onu yalancılıkla suçlamışlar ve ona saldırmışlardır.

Müşrikler, hayatında hiçbir zaman yalan söylemeyen Hz. Muhammed (as)’ın yalan söylemeyeceğini çok iyi biliyorlardı. O, yalan konuşmayı bilmez, bu ona yakışmaz da zaten onun yalan söylemeye ihtiyacı da yoktu. Söylediklerine karşılık bir çıkar, bir menfaat elde etme beklentisi olmayan kimsenin, yalan konuşmaya, insanları kandırmaya da ihtiyacı olmaz.

Kur’an, sağlam bir kaynaktan, güvenilir yollarla indirilmiştir

Mü’minler, Rasulullah (as)’ın getirdiği mesajın yüce Allah’tan olduğunu, onun vahiy meleğini gördüğünü hiç tereddüt etmeden kabul ederler ve Mü’min olarak kaldıkları sürece de aynı iman ve teslimiyetle bu inançlarını sürdürürler. Her Müslüman, ilahi mesajın yüce Allah (cc) tarafından gönderildiğini, ona beşerî ve şeytani hiçbir şeyin karışmadığını bilir.

25- O (vahiy), kovulmuş şeytanın sözü de değildir.

Kur’an, âlemlerin Rabb’inden indirilmiştir. Bu nedenle ona, şeytani ve beşerî hiçbir şey katılmamış, katılması da mümkün değildir. Çünkü ilahi mesaj, kendisini inzal eden yüce Allah’ın koruması altındadır. Beşer kaynaklı olmadığı için de beşerî yasalar gibi güncel konulara cevap vermiyor diye ikide bir değiştirilmez.

“Şüphesiz o, elbette değerli bir Rasul’ün sözüdür ve o, bir şair sözü değildir, ne az iman ediyorsunuz! Kâhin sözü de değildir, ne de az düşünüyorsunuz! Âlemlerin Rabb’inden indirilmiştir.” (Hakka, 40-43)

Kur’an, beşer kaynaklı ya da şeytani bir söz olmayınca insanları aldatmaya yönelik hükümler de içermez. Sağlam ve güvenilir yollarla gelen ilahi mesaj, çıkış noktası ve geliş kaynağı gibi güven verici, insan hayatının gerçeklerine, ilmi verilere uygundur. Bu nedenle hiçbir güvenirliği olmayan, ilmi bir delile de dayanmayan, tamamen zandan meydana gelen yarın kendisinin bile ne olacağını bilmeyen beşerin ve şeytanın sözü olması mümkün değildir.

İlahi mesaj, yüce Allah’ın rahmetinden kovulan, onun tarafından lanetlenen, bu nedenle ilahi mesajın kaynağına yaklaşmayan şeytanın sözü olmadığı gibi, yüce Allah (cc) tarafından rasullere ulaştırılmasında da şeytan rol almamıştır.

“Onu şeytanlar indirmedi, onlara uygun değil ve isteyerek yapamazlar, şüphesiz onlar, işitmekten kesinlikle azledilmişlerdir.” (Şuara, 210-212)

“Ve onu her asi şeytandan koruduk; onlar, yüce topluluğu dinleyemezler; her yandan atılırlar, kovulurlar ve onlar için sürekli bir azap vardır; ancak bir kapıp kaçanı, işte onu delici bir ateş takip eder.” (Saffat, 7-10)

“Doğrusu biz, göğe dokunduk ancak onu kuvvetli muhafızlarla ve şihablarla dolu bulduk ve gerçekten biz, (önceden) onun dinleme yerlerinde otururduk, artık kim dinlerse şimdi onu gözetleyen bir şihab bulur.” (Cin, 8-9)

İlahi mesaj, çıkış kaynağında ve geliş yolunda yüce Allah’ın koruması altındadır. Rasul’e ulaştıktan sonra da vahye şeytani herhangi bir düşünce katılmamıştır. Şeytan ve onun insan cinsinden olan dostları, her ne kadar her dönemde ilahi mesajı bulandırmaya çalışmışlar ise de yüce Allah (cc) onlara bu fırsatı vermemiştir.

“Senden önce hiçbir Rasul ve nebi göndermedik ki sadece temenni ettiği zaman, şeytan onun temennisine (bir şey) atmasın; fakat Allah, şeytanın attığı şeyi geçersiz kılar, sonra Kendi ayetlerini sağlamlaştırır. Allah, Âlim’dir, Hâkim’dir.” (Hac, 52)

Yüce Allah (cc) tarafından korunan ilahi mesajın, şeytanın sözü olması, şeytan tarafında herhangi bir katkıda bulunulması, şeytanın, ona dokunması mümkün değildir.

“Ve şüphesiz o, katımızdaki ana kitaptandır; elbette yücedir, Hâkimdir.” (Zuhruf, 4)

“Muhafaza edilen bir levha içindedir.” (Buruc, 22)

“Saklı bir kitap içindedir, temiz olanlardan başkası ona dokunamaz.” (Vakıa, 78-79)

Burada (19-25. ayetlerde) Mü’minlere verilen mesaj, onların, iman ettikleri vahiyden zerre kadar kuşku duymamaları, bu güven ile vahyi esaslara iman edip onu insanlara ulaştırmaları gerektiğidir. Cahiliye toplumuna vahyi ulaştıracak davetçiler, toplumun güven duyup inanacağı şahsiyetli, onurlu, emin bir kişiliğe sahip olmalıdırlar. Müslüman davetçiler, topluma taşıdıkları mesaja uygun bir kişiliğe bürünmedikleri sürece, toplum tarafından ne kendileri ne de mesajları kabul görür.

Yüce Allah’ın belirlediği ölçüler içerisinde Kur’an’a yönelmek, ona iman etmek

Bu bölümde, vahiyden kuşku duyan, onun mücadelesini vermekten kaçınan, kabul etmemek için direnen, kendi hevalarını ölçü edinen kimselere, bu emin yollarla gelen vahye teslim olmaları çağrısı yapılmaktadır. Bütün bu gerçeklere rağmen şaşkınlık içerisinde bocalayan beşere, Rab’lerinin gönderdiği ilahi mesajı bırakıp nereye gittikleri sorulmaktadır.

26- O halde nereye gidiyorsunuz!

İnsanların, gece gündüz demeden elde etmeye çalıştıkları, bunun için bütün değerlerini ve zamanlarını verdikleri dünya, kıyametin kopması ile yerle bir olacak; sahip olunan her şey, bütün varlıklar ve değerler terk edilecektir. Kıyamet günü insanlar, yaptıklarından hesaba çekilecek ve inkârcılar, kızıştırılmış cehenneme, ebediyen kalmak üzere atılacaklardır. Bütün bu gerçekler ortada iken insanlar, neden hâlâ Rab’lerinin kendilerini kurtuluşa çağıran ilahi mesajına yönelmiyorlar.

“O halde nereye gidiyorsunuz!” Kur’an, beşerî şeytani düzenlere yönelenleri uyararak ilahi mesajı bırakıp nereye gittiklerini soruyor, onları, Hak’tan yüzçevirmelerinin nedenini düşünmeye ve Hakk’ı tasdik etmeye çağırıyor. Bütün bu gerçeklere rağmen ey insan!

“O halde dini bundan sonra sana yalanlatan nedir! Allah, hükmedenlerin en iyi Hâkimi değil midir!” (Tin, 7-8)

Elbette ki “Allah, hükmedenlerin en iyi Hâkim’idir” zerre kadar akıl nimetine sahip bir kimse, yüce Allah’ın en iyi hükmeden olduğunu bilir, bu gerçeği gözardı edemez, bilerek yalanlayamaz. Ancak cehaletlerini din edinen, zanlarını ilim zanneden, Rab’lerinin kendilerine bahşettiği akıl nimetini kullanmayıp devre dışı bırakan, düşünme yeteneğinden mahrumlar, yüce Allah’ın en iyi hükmeden olduğunu inkâr ederler.

Hevalarını ilah edinip dünya hayatında günlerini gün etmeye çalışan, vahyi esasları umursamayan inkârcı materyalistler, Tevhidi esaslardan rahatsızlık duyar, Rab’lerine şirk koşarlar. Onlar, ilahi gerçekleri gördükleri halde bundan yüzçevirir, beşerî tağuti sistemlerin kanun ve kurallarını vahyi esaslara tercih eder, hevalarını tatmin etmek uğruna ilahi mesajı hiçe sayarlar. Onlar, çıkarları gereği insanları kandırmak için göstermelik olarak inanmış görünürler, ancak gereği gibi düşünüp samimiyetle Tevhidi esaslara yönelmez, iman etmezler.

İlahi mesajın nurlu, aydınlık yolunu bırakanlar, “O halde nereye gidiyorsunuz!” gittiğiniz vahyin dışındaki dünya hayatında şirk, küfür, sıkıntı, bunalım, şiddet ve terör; ahiret hayatında ise, içerisinde ebediyen hor ve hakir bir şekilde kalınacak acıklı bir azap ve cehennem vardır.

Yüce Allah (cc), Rahman ve Rahim sıfatlarının gereği olarak kullarını, indirdiği Kur’an’a yönelmeleri için uyarıyor.

27-28- Doğrusu o (Kur’an), âlemler için ancak bir öğüttür; sizden gerçekten doğru olmak isteyen kimseler için.

Kur’an, insani özelliklerini yitirmemiş, kişilikli, karakterli, şahsiyetli dürüst kimseler için bir öğüttür. Doğruyu, huzuru, mutluluğu arayan, iyiye, güzele talip olan, geleceğini, ebedi saadetini düşünenler için yol göstericidir. Rububiyet ve Ulûhiyette Rab’lerine şirk koşmadan gereği gibi iman etmek isteyen, yüce Allah’tan başka ilah tanımayan, ibadeti yalnızca O’na hasreden kimseler için Kur’an bir rahmettir.

“Ey insanlar, gerçekten size Rabb’inizden bir öğüt gelmiştir; göğüslerde olana şifa ve Mü’minler için hidayet ve rahmettir.” (Yunus, 57)

Tüm insanların sorunlarına, sıkıntılarına çözüm getiren, onların sıkıntılarını gideren Kur’an, Tevhidi esasları hayatının gayesi bilip bu doğrultuda hayatını düzenlemek isteyen, ilahi mesajı insanlara duyurmak için -canları dâhil- tüm değerlerini ortaya koyan, iyiliği emredip kötülükten menetmek için gece gündüz demeden çalışanlar için de bir kılavuzdur.

Kur’an’dan ancak hevasını, tağuti sistemi ve çevresini ilah edinen, gününü gün edinip Allah için saflarını belirlemeyen seviyesiz, kişiliksiz, onurdan yoksun olanlar faydalanamaz, öğüt alamazlar. Beşerî tağuti sistemlerin, şirk ve küfür yasaları için çalışan, bu şirk yasalarının gölgesinde zilleti seçen kimselere Kur’an, hiçbir fayda vermez.

Kur’an, “gerçekten doğru olmak isteyen kimseler için” bir öğüttür; doğru hareket etmek için de öncelikle doğru olmak, sağlam bir kişiliğe ve karaktere sahip olmak gerekir. Kur’an, ancak sağlam bir karaktere sahip kimselere fayda verir ve ancak onlar için öğüt olur.

Kur’an’dan öğüt almak için insanların öncelikle kendilerini şirke sokan her türlü düşünce, söz ve davranışları terk etmeleri, Kur’an’ın bütün sorunlara çözüm getirdiğine, hiçbir kuşku duymadan kesinlikle iman etmeleri gerekir.

Kur’an’dan öğüt almak isteyen kimseler, akıllarına estiği, işlerine geldiği gibi değil, mutlaka vahyin belirlediği ölçüler içerisinde hareket etmeleri, vahyin kendilerinden istediği gibi iman edip teslim olmaları gerekir; aksi halde Kur’an’dan hiçbir fayda elde edemezler. Kur’an’dan öğüt almak, ancak yüce Allah’ın emrettiği ve belirlediği kurallar içerisinde hareket ederek mümkün olabilir. İşte bu, yüce Allah’ın dilediğidir.

29- Ve âlemlerin Rabb’i Allah’ın gerçekten dilemesinden başkasını siz dileyemezsiniz.

İnsana gerekli olan bir şeyin, kendisine fayda verebilmesi için o şeyin, mutlaka belirtilen ölçülere uygun bir şekilde kullanılması gerekir. Bir ilacın, hastaya fayda sağlayabilmesi için mutlaka o ilacın açıklayıcı tanıtımında belirtilen miktarlarda ve zamanda alınması gerekir; aksi halde ilaç, fayda yerine zarar verir.

Yüce Allah (cc) tarafından, insanların hidayeti, huzuru ve mutluluğu için gönderilen Kur’an mesajının, insanlara fayda sağlayabilmesi, onları zulüm, şirk, fısk, nifak, bid’at, hurafe, gelenek ve göreneklerin karanlıklarından İslâm’ın aydınlığına çıkarabilmesi için bu mesaja, mutlaka yüce Allah’ın belirlediği esaslara uygun olarak iman edilip kabul edilmesi gerekir.

Kur’an’dan faydalanabilmek için

1- Vahyin yüce Allah’tan geldiğine kesin iman etmek,

“Onlara okunduğu zaman derler ki: ‘Ona iman ettik, şüphesiz o, Hak’tır, Rabb’imizdendir; gerçekten biz ondan önce de Müslümanlardan idik.” (Kasas, 53)

2- Vahyin gerçek olduğundan, Allah yoluna ilettiğinden hiç şüphe duymadan inanmak,

“İlim verilen kimseler görüyorlar ki, Rabb’inden sana indirilen Haktır ve o, Aziz olan, Hamd edilenin yoluna iletir.” (Sebe, 6)

3- Vahiyden hiçbir şekilde kuşku ve sıkıntı duymamak,

“Hak, Rabb’indendir, öyleyse şüphe edenlerden olma.” (Al-i İmran, 60)

4- Vahye saygı duyarak, emrettiği hususları yapıp teslim olmak,

“Ve kendilerine ilim verilen kimseler, onun gerçekten Rabb’inden bir Hak olduğunu bilsinler, böylece ona iman etsinler, kalpleri ona gönülden bağlansın. Şüphesiz Allah, iman eden kimseleri doğru yola elbette hidayet edendir.” (Hac, 54)

5- Ayetler arasında ayırım yapmadan, onlardan sıkıntı duymadan hepsini kabullenmek,

“O ki, Kitab’ı sana indirdi; onun bazı ayetleri muhkemdir, onlar, Kitabın anasıdır ve diğerleri müteşabihdir. Ancak kalplerinde sapma bulunan kimseler, fitne amacıyla ve onu tevil etmek isteyerek onun Müteşabih olanlarına tabi olurlar; onun tevilini Allah’tan başkası bilmez. İlimde ileri gidenler derler ki: ‘Ona iman ettik, hepsi Rabb’imiz katındandır,’ akıl sahiplerinden başkası düşünmez.” (Al-i İmran, 7)

6- Vahyin belirlediği esaslara ve onu getiren Rasul’e, kesinlikle teslim olmak,

“Aralarında hüküm verilmesi için Allah’a ve Rasulü’ne çağırıldıklarında Mü’minlerin sözü ancak: ‘İşittik ve itaat ettik’ demeleridir, işte kurtuluşa erenler onlardır.” (Nur, 51)

7- Vahyi getiren Rasul’ü en güzel örnek olarak alıp onun gibi hareket etmek,

“Andolsun sizin için Allah’ın Rasulü’nde, Allah’ı ve ahiret gününü uman ve Allah’ı çok hatırlayan kimseler için güzel bir örnek vardır.” (Ahzab, 21)

8- Vahyi getiren Rasul’ü nefsinden önce bilmek,

“Nebi, Mü’minlere kendi nefislerinden daha yakındır, onun eşleri de onların anneleridir …” (Ahzab, 6)

9- Vahyin belirlediği ölçülere uygun hareket etmek,

“Dedik ki: ‘Hepiniz ondan inin, artık ne zaman benden bir hidayet size gelirse, nihayet kim, hidayetime tabi olursa, işte onlara bir korku yoktur ve onlar mahzun olmayacaklar.” (Bakara, 38)

10- Mü’minlerle beraber olmak, onları veli ve sırdaş edinmek,

“Sabret; nefsini, sabah akşam rızasını isteyerek Rab’lerine davet eden kimselerle beraber tut, dünya hayatının ziynetini isteyerek gözlerin onlardan sapmasın ve kalbini zikrimizden gafil kıldığımız, hevasına tabi olan ve işi hep aşırılık olan kişiye itaat etme.” (Kehf, 28)

“Mü’min erkekler ve Mü’min kadınlar, birbirlerinin velisidirler, iyiliği emrederler, kötülükten menederler, namazı kılarlar, zekâtı verirler, Allah’a ve Rasulü’ne itaat ederler. İşte Allah, onlara rahmet edecektir, şüphesiz, Allah üstündür, Hâkim’dir.” (Tevbe, 71)

“Yoksa içinizden cihat eden ve Allah’tan, Rasulü’nden ve Mü’minlerden başkasını kendisine sırdaş edinmeyen kimseleri Allah açığa çıkarmadan bırakılacağınızı mı sandınız! Allah yapmış olduğunuz şeylerden haberdardır.” (Tevbe, 16)

11- Anlaşılmayan konuları Kur’an okuyanlara sormak,

“Şayet sen, sana indirdiğimiz şeyden kuşkuda isen, o halde senden önce Kitabı okuyan kimselere sor; andolsun sana Rabb’inden Hak geldi, o halde şüpheye düşenlerden olma!” (Yunus, 94)

12- Vahyi esasları bütün değerlerden üstün tutup onun uğrunda mücadele etmek,

“De ki: ‘Şayet babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz ve o (sonradan) tiksinti duyacağınız mallar, o durgun olacağından korktuğunuz ticaret, kendisinden hoşlandığınız meskenler, Allah’tan, Rasulü’nden ve O’nun yolunda cihat etmekten size daha sevimli ise, o halde bekleyin Allah emrini getirinceye kadar! Allah, fasıklar kavmine hidayet vermez.” (Tevbe, 23-24)

13- Sevilen dünyevi değerlerden fedakârlık yapmak,

“Sevdiğiniz şeylerden infak edinceye kadar birre/imana ulaşamazsınız, az şeyden de ne infak etseniz artık mutlaka Allah onu bilir.” (Al-i İmran, 92)

14- Yapılan her şeyi ancak Allah rızası için yapmak,

“En çok sakınan ondan uzaklaştırılacaktır; o ki, malını vererek temizlenir ve o, yanındaki bir kimseye, bir nimet karşılığında vermez, yalnızca yüce Rabb’inin yüzünü/rızasını ister; elbette yakında o, razı olacaktır.” (Leyl, 17-21)

İşte, bu ölçülere uygun olarak iman edip salih amellerde bulunan kimseler, vahiyden öğüt alabilir, bunun dışındakiler ise, vahyi esasları çok iyi bilseler bile vahiyden öğüt alamazlar, böyleleri ancak alçalıp yere saplanabilirler.

“Rabb’imiz, şüphesiz biz, ‘Rabb’inize iman edin’ diye imana çağıran bir çağrıcı işittik, hemen iman ettik. Rabb’imiz, bizim günahlarımızı artık bağışla, bizim kötülüklerimizi gizle ve canımızı iyilerle birlikte al. Rabb’imiz rasullerine vadettiğin şeyleri bize ver, kıyamet günü bizi rezil etme; şüphesiz Sen, vaadine muhalefet etmezsin.” (Al-İ İmran, 193-194)

 

Kurani Mücahede: 2006-09-15

 

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*