SAD SURESİ

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم

Sad Suresi

Önsöz

Düşünmek, akletmek, insana özgü bir erdemliliktir! Hayvanlar düşünmezler

İnsan, akleden, karşılaştığı olay ve olguları, düşünce süzgecinden geçirip değerlendiren; iyiye, güzele, doğru ve gerçeğe ulaşmaya çalışan, yaşadığı hayatın farkında olan, hayatı, hayvanlar gibi duygu ve hisleri ile değil aklıyla sorgulayan bir varlıktır. Bu özelliklere sahip kimseler hem insanların nezdinde hem de yüce Allah (cc) yanında daima beğenilirler ve yücelirler.

Aklederek yaşadıkları hayatın farkında olarak yaşayanlar, dünya hayatında da Ahiret hayatında da mutlu ve huzurludurlar. Yüce Allah’ın en güzel surette yarattığı insan, yukarıda belirtilen özelliklere sahip olan, bu özelliklerini her zaman muhafaza eden kimsedir. Kur’an’ın övdüğü kimseler de işte bunlardır.

İnsanı insan olmaktan çıkarıp esfele Safiline düşüren neden de hiç kuşkusuzdur ki, yaratılışta kendisine verilen özellikleri kaybetmesidir. Düşünmeyen, aklını gereği gibi kullanmayan, aklı ile değil duygu ve alışkanlıkları ile hareket eden, geleneksel kültürünü, atalarının yolunu doğru sanıp din edinen, yalanı, aldatmayı, sahtekârlığı karakter haline getirenler, insanlık vasıflarını kaybeden ve aşağıların aşağısına düşen kimselerdir.

“Yoksa sen, onların çoğunun gerçekten işittiklerini ya da aklettiklerini mi sanıyorsun; doğrusu onlar, ancak hayvanlar gibidir, bilakis onlar, yolca daha sapıktır.” (Furkan, 44)

İçerisinde yaşanılan hayatın gerçeklerini düşünmeden alışkanlıklara göre hareket etmek, olay ve olguları duygularla değerlendirmek akleden insanın vasfı değildir. Bu tür davranışlar, sahibini küçük düşürür, yaratılışta kendisine verilen özellikleri yitirmesine neden olur.

Tarihi süreçte, kendilerine gönderilen ilahi mesaja karşı çıkarak Tevhidi esasları inkâr edenlerin ve onlara boyun büküp itaat edenlerin hemen tümü, düşünmekten yoksun olan, müşrik atalarından devraldıkları tarihsel alışkanlıklara göre hareket eden kimselerdir.

Tarihte cereyan eden olaylardan ibret almayanlar, yaşadıkları zamanı gereğince değerlendirmeyenler, helak edilen önceki toplumların akıbetine uğrarlar.

Tevhidi esaslara iman edip tarihi süreçten ders alanlar, yaşadıkları zaman diliminde huzurlu ve mutlu olur, onurlu bir hayat sürerler, geleceğe daha emin adımlarla yürürler.

Sad suresi, Kur’an’ın şerefli bir kitap olduğunu hatırlattıktan sonra bu şerefli Kitab’ı (vahyi) inkâr edenlerin durumlarını ortaya koymakta, daha önce vahyi inkâr edenlerin acı akıbetlerini bildirmektedir. Sure, vahyi esasları inkâr edenlerin, geçmiş atalarının acı akıbetlerinden ibret almamaları halinde aynı akıbete uğrayacaklarını ve o gün geldiğinde artık yalvarmalarının fayda vermeyeceğini haber vermektedir.

Putperestlik, aklı devre dışı bırakır, düşünme ve akletme yeteneğini yok eder

Sure, kendilerine yapılan ilahi daveti reddeden putperest toplumların, putlarına bağlı kalma konusunda nasıl çaba sarf ettiklerini ortaya koymaktadır. Putperestlik, aklı devre dışı bırakan, insanın düşünme ve akletme yeteneğini yok eden, insanı küçük düşürüp robotlaştıran ilkel bir yaşam biçimi, bir inanış şeklidir.

Putperestler, yüceltip ilah edindikleri kişilerin aslında bir hiç olduklarını, kendilerine fayda ve zarar verme gücüne sahip olmadıklarını düşünmezler. Aklın devre dışı bırakıldığı bu inanış biçiminde ve yaşam tarzında takip edilen yolu düşünmek elbette mümkün değildir.

Günümüzde, özellikle Türkiye’de, eğitim seviyesinin oldukça yüksek düzeyde olduğu, teknoloji ve iletişim araçlarının en gelişmiş haliyle insanın hizmetine sunulduğu bu dönemde bile putperestler, çağın kendilerine sunduğu imkânlardan yararlandıkları halde hâlâ ilkel toplumlar gibi putları kutsamaktadırlar. Putperestler, kendilerini duymayan putlarına, canlı bir varlığa hitap edercesine seslenip ona ibadet ve tazimlerini sunmaktadırlar.

Putperestlerin putlarına karşı bu ibadetleri, onların nasıl düşünmeyen birer varlık olduklarını, yaptıkları eğitim ve çağın kendilerine bahşettiği imkânlardan nasiplenmediklerini ortaya koymaktadır. Düşünüp akletmeyenlere ne verilirse verilsin, onları düşünen akleden insan seviyesine yükseltmez. Bunlar, akıllarını kullanmayan canlıların en kötüsü olanlardır.

“Şüphesiz Allah indinde canlıların en kötüsü, inkâr eden kimselerdir; artık onlar iman etmezler.” (Enfal, 55)

Akıllarını kullanmayan putperestler, Kıyamet günü gerçeklerle yüzyüze geldiklerinde, dünyada yüceltip tapındıkları, her vesile ile putları önünde durup ibadet ettikleri ilahlarının bir hiç olduklarını anlayacaklar, ancak bunun kendilerine bir yararı olmayacaktır.

“Ve o gün, cehenneme getirilir; o gün insan hatırlar ve onun hatırlamasının tam zamanı; der ki: ‘Ah, keşke ben, bu hayatım için takdim etseydim!” (Fecr, 23-24)

O gün, iş işten çoktan geçmiş olacak, pişmanlık fayda vermeyecek, putperestler ve put edindikleri kimseler, o gün birbirlerini suçlayıp birbirlerine lanet okuyacaklardır.

“İnkâr eden kimseler dediler ki: ‘Bu Kur’an’a ve onun önünde açıklanana da iman etmeyeceğiz.’ Şayet zalimleri, o zaman bir görsen, Rab’lerinin huzurunda tutuklanmışlar! Birbirlerine dönüp konuşuyorlar; zayıf düşürülen kimseler, büyüklük taslayan kimselere derler ki: ‘Siz olmasaydınız, elbette biz Mü’minler olurduk.’

Büyüklük taslayan kimseler de zayıf düşürülen kimselere der ki: ‘Size geldiği zaman Hidayetten sonra biz mi sizi vazgeçirdik! Bilakis siz günahkârlar idiniz.” (Sebe, 31-32)

Sad suresi, putperestlerin içerisine düştükleri alçaltıcı durumu göstermekte, o durumdan kurtulmanın yolunun, şerefli olan Kur’an’a sarılmak olduğunu bildirmektedir. İnsanlar, ancak vahyi esaslar doğrultusunda hareket etmekle kurtulup yüceleceklerdir.

Surenin Açıklaması

Kur’an, kendisine iman edenleri şereflendirip yücelten bir Kitap’tır

1- Sad, andolsun şerefli Kur’an’a!

Kur’an, tüm insanlık için bir öğüt; insanların dünya hayatında ne yapacaklarını, nasıl hareket edeceklerini, huzur ve mutluluğa nasıl ulaşacaklarını, birbirleriyle ilişkilerini nasıl düzenleyeceklerini, Rab’lerine karşı kulluk görev ve sorumluluklarının ne olduğunu çok açık bir şekilde belirten bir Hidayet Kitabı’dır.

Kur’an, insanların tüm sorunlarını en iyi şekilde çözen, onların barış ve huzur içerisinde yaşamalarını sağlayan bir Kitaptır. Yüce Allah (cc) Kur’an’ın, tüm insanlar için bir öğüt ve onların sorunlarını çözerek kalplerine huzur veren bir şifa, ona iman eden Mü’minler için Hidayet ve rahmet Kitab’ı olduğunu bildirmektedir.

“Ey insanlar, gerçekten size Rabb’inizden bir öğüt gelmiştir; göğüslerde olana şifa ve Mü’minler için Hidayet ve rahmettir.” (Yunus, 57)

Kur’an, kendisine tabi olanların sorunlarına çözüm getirerek şifa veren bir kitaptır. Kur’anî hükümlere uygun hareket edenlerin sorunlarını, Kur’anî öneriler doğrultusunda çözmeleri halinde, en iyi sonuca ulaşacakları, kalplerindeki sıkıntılara şifa bulacakları müjdelenmektedir.

İnsanların, iman edip hükümlerine gereğince teslim olmaları halinde Kur’an, onlara yol gösterecek, onları yüce Allah’ın rahmetine ulaştıracaktır. Böylece insanlar, dünya hayatında sürekli olarak huzur ve mutluluk içerisinde yaşayarak Rablerinin rızasını kazanacaklar, Ahirette kurtuluşa erecekler, cennetle mükâfatlandırılacaklardır.

Kur’an, insanlara huzur ve mutluluk verdiği gibi onları, kula kulluk zilletinden yücelterek kurtarmış onlara şeref kazandırmıştır. Yüce Allah’a iman etme şerefinden mahrum olanlar ise, zilleti ve aşağılanmayı yeğledikleri için Kur’an’dan tamamen yüzçevirerek küfre girmişler ya da işlerine gelen bir kısım ayetleri alarak hevalarına uydurup hevalarını tatmin ederek şirke ve küfre düşmüşlerdir.

İnsanların, Kur’an’a gereği gibi iman etmemeleri, bir kısım ayetleri alıp bir kısmını terk etmeleri, kendi arzularını ölçü edinerek hareket etmeleri sonucunda yeryüzünde kargaşa başgöstermekte, fitne ve fesat kol gezmekte, birbirlerine üstünlük kurmaya çalışan insanlar, birbirlerini boğazlamaktadırlar.

İnsanoğlu nankör ve cahildir, yüce Allah (cc) onları şereflendirip yüceltmek için Kur’an’ı göndermiş, ancak insan, yücelip şereflenmemek için ondan yüzçevirmiştir.

“Şüphesiz Biz, emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik; fakat onu yüklenmeyi kabul etmediler, ondan endişelendiler ve insan onu yüklendi; doğrusu o, çok zalimdir, çok cahildir.” (Ahzab, 72)

İnsanlar, Kur’an nimetinin değerini bilmeyecek kadar cahil ve onu yaşamayarak dünya ve Ahirette kendilerine zulmedecek kadar zalimdirler. Yüce Allah (cc), insanları şereflendirip yüceltmek için ilahi mesajını rasulleri ile gönderdikçe onlar, küfür ve isyanlarında inat edip hevalarını ilah edinerek sapmışlardır.

Şayet Hak, onların hevalarına tâbi olsaydı, gökler, yer ve bunların içinde bulunan kimseler elbette bozulurdu. Bilakis şereflerini onlara getirdik, ancak onlar, şereflerinden yüzçevirenlerdir.” (Mü’minun, 71)

Kur’anî esaslardan ayrılmak tefrika ve şirktir

Kur’an, birlik ve beraberliği yani vahdeti tavsiye eder; Kur’an’dan her sapma hem ihtilafı doğurur hem de sapanları şirk, küfür ve fısk içerisine sokar. Kur’an’dan yüzçevirdikleri için İslâm dairesi dışına çıkmış, şirk, küfür ve fıska düşmüşlerdir.

Kur’anî hükümleri bırakıp tefrika içerisine girenler, yüce Allah’ın bildirdiği vahdeti hiçbir zaman oluşturmaz, sürekli bir ayrılık içerisinde bulunurlar. Kur’anî uyarılara rağmen İslâm’dan sapan Sünni ve Şiiler, bu tefrikanın apaçık örnekleridirler.

Yüce Allah’ın tüm uyarılarına rağmen Kur’an’dan yüzçevirmek İslâmî vahdeti reddetmek olduğu gibi Tevhidi esasları, Kur’an’ın Vahdeti sağlama konusundaki ayetleri terk edip inkâr ederek sapmaktır. Bunlar, Kur’anî esaslardan ve Rasulullah (as)’ın örnekliğinden yüzçevirerek müşrikler olarak cehenneme gireceklerdir.

“Ve kim, Hidayet kendisine açıklanır da sonradan Rasul’e muhalefet eder ve Mü’minlerin yolundan başkasına tâbi olursa, döndüğü yola onu yöneltiriz ve cehenneme atarız; ne kötü bir sonuçtur!” (Nisa, 115)

İslâm tarihinde çok acı örnekleri görüldüğü üzere gerek Sünni mezhepleri gerekse Sünni ve Şiiler arasındaki savaşlarda İslâm ümmeti, hiçbir dönemde huzur bulamamış, sürekli bir kargaşa ve bunalım içerisinde yaşamışlardır. Böylece onlar, kendi elleri ile kendilerine hayatı zindan etmişlerdir.

2- Bilakis inkâr eden kimseler, bir gurur ve ayrılık içerisindedirler.

Kendini en doğru kabul etme, insanı kibir ve gurura sürükler. Gurur ve kibir içerisinde bulunanlara, ne anlatılırsa anlatılsın, hiçbir şekilde kabul etmezler; bunlar, Rab’lerinden gönderilen ilahi mesajı da reddederek azgınlıklarında sınır tanımazlar.

Azgınlığı yol edinenler, ilahi mesajı kabul etmedikleri gibi, insanları da ondan alıkoymaya çalışmışlar, indi ve mezhebi taassupla Hakk’ın yayılmasını engellemişlerdir.

Mezhebi taassuplarla Kur’anî esaslardan saparak tefrikaya düşenler, gurur ve kibir duygusu ile mezhebi saplantılar içerisinde ayrılığa düşmüşlerdir. Bunlar, Kur’anî bir ölçüye sahip olmadıklarından kendi hevalarını ölçü edinerek kuruntularını sistemleştirirler. Yüce Allah (cc), tefrikaya düşmeyi yasaklamış, tefrikanın şirk olduğunu bildirmiştir.

“O’na yönelin ve O’ndan korkun, namazı kılın ve müşriklerden olmayın. O kimseler, dinlerinde tefrikaya düştüler ve grup grup oldular; her hizip yanında olan şeylerle sevinmektedir.” (Rum, 31-32)

Bilakis inkâr eden kimseler, bir gurur ve ayrılık içerisindedirler. Heva ve isteklerin, her insanda farklı olması, toplumda ister istemez gruplaşmaları meydana getirecek, her grubun, kendi arzularını diğerlerine kabul ettirmeye çalışması neticesinde toplumda, kargaşa ve çatışma meydana gelecektir.

Yüce Allah (cc) insanlar arasındaki çatışmaların kaldırılması, toplumsal vahdetin oluşturulması, toplumda barışın sağlanması, insanların huzur ve mutlu bir şekilde yaşaması için vahyi esaslarını göndermiştir.

“İnsanlar, bir tek ümmet idi; böylece Allah, nebilerini, müjdeciler ve uyarıcılar olarak gönderdi ve onlarla beraber, kendisinde ihtilaf ettikleri şeylerde, insanlar arasında hükmetmek için Kitab’ı Hak ile indirdi. Ancak o (kitap) verilen kimselerin onda ihtilaf etmeleri, apaçık deliller onlara geldikten sonra aralarındaki aşırı istekleridir. Bunun üzerine Allah, kendisinde ihtilaf ettikleri şeyde iman eden kimseleri, Kendi izniyle Hakka Hidayet etti. Allah, dileyen kimseye Hidayet eder, doğru yola iletir.” (Bakara, 213)

Beşerî sistemlerin de -tıpkı mezheplerde olduğu gibi- farklı siyasi ve ekonomik görüşlere sahip olmaları ve aşırı istekleri nedeniyle sürekli bir çıkar ve çatışma içerisindedirler. Bunların farklı düşüncelere sahip olmaları, birbirleri ile sürekli çatışma içerisinde bulunmaları, Kur’an’a gereğince ya da hiç iman etmemeleri nedeniyledir.

Son pişmanlık, dünya ve Ahirette fayda vermez

Şirk ve küfür cephesinin, kendi arzularını önceleyerek kendilerine ilahi mesajı getiren rasullere düşman olmaları, Hakk’ı engellemeleri ve saldırganlaşıp azmaları onların sonunu hazırlamıştır. Yüce Allah (cc), daha öncekilere uyguladığı ilahi yasayı sonrakilere de uygulamış, her dönemin müşrik ve kâfirleri, küfür ve azgınlıkları içerisinde helak edilerek yerle bir edilmişlerdir.

3- Onlardan önceki nesillerden nicesini helâk ettik, böylece feryat ettiler; artık kaçma vakti geçmişti.

Vahyi esasları, değişik nedenlerle reddedip kendi hevalarını önceleyenler ve kendilerine yapılan Tevhidi davete karşı çıkıp azgınlaşanlar için hiçbir kurtuluş yoktur. Onlar, dünyada helak edilecekler, Ahirette de acıklı bir azaba sürükleneceklerdir.

Dünyada olsun, Ahirette olsun son pişmanlık, son feryatlar sahiplerine hiçbir fayda sağlamayacaktır. O halde yapılması gereken şey, o sonla karşılaşmadan önce yüce Allah’ın gönderdiği ilahi mesaja teslim olmak, Tevhidi esaslara uygun yaşamaktır.

Tevhidi esasların topluma duyurulmasında davetçilere çok büyük sorumluluklar düşmektedir. Onlar, her halükârda ve durumda Tevhidi esasları net ve açık bir şekilde ortaya koymalı, yüce Allah’ı Bir’lemeye, Kur’anî esasları kabul etmeye davet etmeli, insanları, içerisinde bulundukları şirk ve küfür konusunda uyarmalıdırlar.

Tevhidi esaslara çağrı açık, net ve sürekli yapılmalıdır ki insanlar, yüce Allah’tan başka edindikleri ilahları, içerisinde bulundukları şirk ve küfrü, kendi konumlarını açık şekilde görebilsinler, kendilerine ulaşan ilahi mesaj karşısında şaşkına dönsünler, tavırlarını açıkça ortaya koysunlar.

4-5- Onlardan bir uyarıcının kendilerine gelmesine hayret ettiler ve o kâfirler dedi ki: ‘Bu yalancı bir sihirbazdır, ilahları bir tek ilah mı yaptı, gerçekten bu acayip bir şeydir.

İlah kavramının ne olduğu net açıklandığında, İslâmi esaslar, tavizsiz bir şekilde anlatıldığında insanlar, şaşkına dönecek davetçilere düşman kesilecek, tarihsel süreçte olduğu üzere davetçilere saldıracaklardır. Bu Sünnetullah’tır ve bugün de aynı yasa geçerlidir. Çünkü küfür ve şirk, her dönemde aynıdır, müşrikler de her dönemde aynı tavırları ortaya koyarlar.

Şirk, küfür ve putperestlik her dönemde aynıdır

Şirk ve küfrün, müşrik ve kâfirlerin karakterleri her dönemde aynıdır. Tevhidi esaslar, vahyin belirlediği esaslara uygun anlatıldığında her dönem müşrik ve kâfirleri aynı tepkiyi göstereceklerdir.

Günümüzdeki müşrik ve kâfirler, tarihsel süreçteki atalarının Tevhidi esaslara karşı gösterdikleri tepkiyi göstermiyorlarsa bu, onların iyi oldukları için değil Müslümanların, Tevhidi esasları Sünnetullah’ta cari olduğu şekilde ortaya koymamalarından, davet görevlerini, vahyin belirlediği ölçüler içerisinde açık ve net anlatmayışlarındandır.

Müslümanlar, Tevhidi daveti Sünnetullah’ta cari olduğu şekilde yerine getirmeseler de şirk ve küfür cephesi, küfür ve isyanlarını, atalarını aratmayacak bir şekilde sürdürmektedirler. Hevalarını ve kendi cinslerinden insanların arzularını ilah edinen, hayatlarını beşerî yasalara göre düzenleyenlere, “Hüküm yalnızca yüce Allah’a aittir, O’ndan başka hüküm koyucu yoktur, O’ndan başka ilah/otorite yoktur” denildiğinde şaşırmaktadırlar.

Kendilerine yapılan Tevhidi daveti, çeşitli mazeretlerle yalanlayan müşrikler, davetçiler için, “Bu adam kafayı üşütmüştür, bir sen bunu söylüyorsun, bu zamanda böyle şeyler olur mu, hangi zamanda yaşıyoruz! demektedirler. Müşrikler, içinde yaşadıkları beşerî sistemleri korurlar, sistemin hayatı en iyi düzenlediğini iddia ederler.

6- Doğrusu onların ileri gelenleri öne atıldı: ‘Yürüyün, ilahlarınız üzerinde sebat edin; elbette bu, istenilen şeydir.

Müşriklerin, tarihsel süreçteki ilahlarını koruma ve kollama mantığı bugün de aynen devam etmektedir. Müşrikler, -isimleri ve yapıları farklı da olsa- kendi sistemlerini, bu sistemin kurucularını, tarihsel süreçteki ataları gibi sıkı sıkıya korumakta ve hararetle onun propagandasını yapmaktadırlar.

Şayet onun üzerinde sebat etmeseydik, doğrusu neredeyse ilahlarımızdan bizi saptıracaktı; yakında bilecekler, azabı gördüklerinde yolu sapık olanın kim olduğunu.” (Furkan, 42)

Tapınılan, önünde ibadete durulan, yüce Allah’a ortak tutulanlar, Hz. Nuh (as) döneminde Vedd, Suva, Yeğûs, Ye’ûk ve Nesr, adında putlar iken, Hz. Muhammed (as) döneminde Lât, Uzzâ, Menat ve Hübel adındaki putlar idi. Bu putların yerini Türkiye’de M. Kemal, dünyada Karl Marks, Stalin, Hitler, Mussolini almıştır.

Put edinilenler, kendilerine bile fayda sağlamamış, hiçbir şeye malik olmamış, aciz, eksik birer beşerdirler, ölüp gitmişlerdir. Onların korumaya çalıştıkları ilahlarının hiçbir güçleri ve gerçeklikleri bulunmamaktadır. Yüce Allah (cc) ise, Hay ve Kayyum’dur.

Doğrusu o, siz ve atalarınızın kendisini isimlendirdiği isimlerden başka değildir, Allah, ona bir delil indirmemiştir…” (Necm, 23)

Şirkin mantığı hep aynı olduğu için günümüz müşrikleri de tarihsel ataları gibi yüceltip ilah edindikleri putlarını korumak için çırpınmakta, her vesile ile puthanelerine koşup tapındıkları putları karşısında ibadete durmaktadırlar.

Beşerî sistemlerin yöneticileri, generalleri, üst düzey kurmayları, içerisinde yaşadıkları çağa, bu çağın kendilerine sunduğu onca bilgi ve araştırmalara, yaptıkları eğitimlerine bakmadan, ilkel toplumları geride bırakan bir ilkellikle taş ve betondan yapılmış putlarını kutsamaktadırlar.

Yüce Allah (cc) yanında hiçbir değeri ve gerçekliği bulunmayan putlara çağrı günümüzde de aynen devam etmekte, putperestler, her vesile ile putlarını kutsamakta, yandaşlarını putlarını sahiplenmeye çağırmaktadırlar. Kemalist putperestler, gazetelere verdikleri ilanlarda yandaşlarına şu çağrıyı yaparak putlarına sahiplenmişlerdir.

“3 Mart 1924 Hilafetin kaldırılmasının 70. yılında ‘Şeriat’a hayır Laikliğe evet, yobazlığa hayır çağdaşlığa evet, kara seslere hayır aydınlığa evet’ diyen tüm Ankaralıları, parti ayırımı gözetmeksizin Atatürk’e ve Laik cumhuriyete bir kez daha ödünsüz sahip çıktığımızı göstermek için; Anıtkabir Tandoğan kapısı önünde buluşmaya çağırıyoruz.

Putperestler, farklı dönemlerde yaşamalarına, birbirlerini hiç görmemelerine rağmen putlarını korumak duyguları hep aynıdır: ‘Yürüyün, ilahlarınız üzerinde sebat edin; elbette bu, istenilen şeydir” sözleri bütün çağlarda aynı şekilde yankılanmıştır.

Hz. Nuh (as)’ın kavmi halka: “ilahlarınızı bırakmayın” derken, Hz. İbrahim (as)ın kavmi: “ilahlarınıza yardım edin” diye birbirlerine sesleniyorlardı. Mekke müşrikleri: “Şayet biz ilahlarımıza tapmakta ısrar etmeseydik” diye ilah edindikleri putlarına sahiplenirlerken Kemalist putperestler yandaşlarını: “Atatürk’e ve Laik cumhuriyete bir kez daha ve ödünsüz sahip çıktığımızı göstermek için” sözleriyle puthaneye çağırıyorlardı.

Farklı zamanlarda yaşayan, birbirlerini hiç görmeyen putperestler, putperest mantığının aynı olması nedeniyle putlarına aynı hassasiyetle sahipleniyor, putları için aynı sözleri sarf ediyorlar.

O halde sen, onların taptıkları konusunda tartışma içine girme, önceden atalarının taptığı gibi ancak tapınıyorlar ve şüphesiz Biz onların, paylarını eksiksiz tastamam vereceğiz!” (Hud, 109)

Hevalarını, ilah edindikleri atalarının sözlerini tek ölçü kabul eden putperestler, zan ve kuruntularını din edinerek ona göre hareket etmişlerdir. Kendilerine Rab’leri tarafından gönderilen Tevhidi gerçekleri değiştirip zanlarına uygun bir şekle getirdikten sonra kabul eden putperestler, yüce Allah’ın üzerine iftira atmaktan çekinmemişlerdir.

Geleneksel kültürlerini din edinenler, Tevhidi esasları anlayamazlar

Geleneksel kültürlerini din edinenler, Tevhidi esaslara davet edildiklerinde, Kur’an’ı anlamadan okudukları, yüce Allah’ın Uluhiyet ve Rububiyetine iman etmedikleri için kendilerine yapılan Tevhidi çağrıyı şaşkınlıkla karşılayarak tepki gösterirler.

7- Biz bunu öteki millette/dinde işitmedik, şüphesiz bu, ancak eski bir şeydir.

Yüzyıllardır Kur’an ellerinde olduğu, anlamını bilmeden Arapçasını okundukları için insanlara Kur’anî hükümler anlatıldığında sanki Kur’an’ı hiç tanımamış gibi şaşkınlık içerisinde tepki göstermekte, önceden hiç işitmediklerini söyleyerek reddetmektedirler.

Kalbi kapalı, kulakları sağır, gözleri kör olan kimse, en yakınındaki ışığı bile göremez, kendisini çağıranı duyamaz, en güzel şeyleri algılayamaz. Tarihsel süreçte ve günümüzde insanlara, Tevhidi esaslar bilinçli bir şekilde anlatılmadı. İnsanlar, Tevhidi esaslardan bihaber bir din anlayışına sahip oldular. İnsanların, Tevhidi esaslara karşı gösterdikleri duyarsızlık, körlük ve sağırlığın nedeni işte bu din anlayışıdır.

İnsanların Kur’an’ı anlamamalarının, onun hükümlerini bilmemelerinin nedeni âlim zannedilen kişilerin onlara Tevhidi din anlayışını anlatmamalarıdır. Onlar, anlamını bilerek okumadıkları, âlim zannedilen kişilerden duymadıkları için doğal olarak Tevhidi esasları, Kur’anî hükümleri bilemezler.

İnsanlar, alim zannedilen dini çıkarları için kullanan simsarlar tarafından din adına yüzyıllarca uyutuldu, onlara: “Siz Kur’an’ı anlamazsınız, Arapça okuyup geçin, Arapçasını okumak sevaptır” denildi. Böylece insanlar, Kur’an’ı ancak sevap kazanmak ve ölüler için okudular. Kur’anî hükümler kendilerine anlatıldığında, daha önce duymadıklarını söyleyerek ondan ne kadar gaflet içerisinde bulunduklarını ve cehaletlerini ortaya koydular.

Materyalist cahili mantık, üstünlüğü maddede görür

Üstünlüğü hep maddi şeylerde ve etikette gören materyalist cahili mantığın ölçüsü, olay ve olguları değerlendirmesi hep aynıdır. Onlara göre dini ancak toplumda ileri gelen, varlık sahibi olan, belli mevkilerde bulunan kişiler anlatabilirler.

Dediler ki: ‘Bu Kur’an, iki kentten, büyük bir adama indirilseydi ya!” (Zuhruf, 31)

Hemen her dönemde maddeyi, eşya ve mevkii üstünlük vesilesi gören bu cahili mantık, gönderilen ilahi mesajı reddetmiş ve Risalet önderlerini küçümsemiştir.

8-9- ‘Zikir aramızdan ona mı indirildi!’ Bilakis onlar, Zikri’mden şüphe içindedirler; aksine onlar, azabımı tatmadılar! Yoksa Aziz, karşılıksız veren Rabb’inin rahmet hazineleri onların yanında mı!

Cahiller, içerisinde bulundukları cehaletlerini gizlemek için kendilerine yüce Allah’ın hükümlerini anlatan Tevhid eri Müslümanları kınamaya çalışırlar, onların kendilerine Kur’anî esasları anlatmalarını ve onları küçümseyerek reddederler.

Cahili ve materyalist mantık, maddi üstünlüğü fazilet zannettiklerinden yüce Allah’ın yanında kendilerini üstün görerek her konuda kendi isteklerinin olacağını zannediyorlar. Bahçe sahibi adam, bu materyalist cahili mantığın tipik bir örneğidir.

Onlara şu iki adamı misal olarak anlat, ikisinden birine iki üzüm bağı vermiş ve ikisinin etrafını hurmalarla çevirmiş, aralarında ekin bitirmiştik. Her iki bağ yemişlerini vermiş, ondan hiçbir şey eksik etmemiş, aralarından bir de nehir akıtmıştık; Onun, çokça geliri vardı; bu nedenle arkadaşıyla konuşurken ona dedi ki; ‘Ben malca senden fazlayım ve adamca da güçlüyüm.’

Bağına girdi ve o, kendisine zulmetti; dedi ki: ‘Bunun ebediyen yok olacağını gerçekten zannetmiyorum ve Saatin/Kıyametin vuku bulacağını da zannetmiyorum, şayet Rabb’ime döndürülsem, elbette ondan daha hayırlısıyla değiştirilmiş olanını bulurum.” (Kehf, 32-36)

Mal, servet ve bilgi, kişiyi yüce Allah’a yaklaştırması gereken araçlardır; bunları amaç haline getirmek, kişinin kibir, gurur ve azgınlığını artırır, Rabb’ine isyana sürükler. Yüce Allah (cc) bu kibir ve azgınlığında sınır tanımayan kimselere soruyor:

Gaybe mi çıktı, yoksa Rahman’ın huzurunda bir ahit mi aldı.” (Meryem, 78)

Cahil müşriklerin mantığı hep aynıdır; dini kendilerince yorumlayarak Rab’lerini razı edeceklerini zannederler, gaybın bilgisi kendi yanlarında da yüce Allah’ın yanındaki durumlarını görüyormuş gibi kendilerinden emin bir şekilde hareket ederler.

10- Yahut göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan şeylerin mülkü onların mı; öyleyse (bu) sebepler sayesinde yükselsinler.

Elbette mülk, bütünüyle yüce Allah’ındır; O, mülkünde dilediğini belli sebeplerle yüceltir, kendilerini üstün görenleri de zelil kılar.

De ki: ‘Mülkün sahibi Allah’ım, Sen, dilediğin kimseye mülk verirsin, dilediğin kimseden de mülkü alırsın; dilediğin kimseye izzet verirsin, dilediğin kimseyi zillete düşürürsün; hayır senin elindedir, şüphesiz Sen, her şeye Kâdir’sin.” (Al-i İmran, 26)

Kâfirler, yenilmeye mahkûmdurlar

Yüce Allah’ın verdiği malı ve mülkü, O’nun rızasını kazanacak şekilde kullanmak yerine onlarla azgınlaşmış, kendilerini güçlü görüp Allah’ın kullarını ezmeye kalkışmış, Rab’lerinin gönderdiği Tevhidi esasları inkâr etmiş, küfür ve şirk içerisinde isyan etmiş kimseleri yüce Allah (cc), her dönemde zelil etmiştir.

11- Bir ordudur ki, hiziplerden oluşmuş, orada bozguna uğratılacaktır.

Dünya emperyalizmi ve yerli işbirlikçileri, aralarında birleşip kendilerini ne denli güçlü görürlerse görsünler, yüce Allah (cc) onları, tek bir çığlıkla helak edecektir.

“Şüphesiz Biz onların üzerine tek çığlık gönderdik; böylece ağıldaki kuru ot gibi oldular.” (Kamer, 31)

Tarihi süreçte, azgınlık eden nice toplumlar ya yüce Allah (cc) tarafından ya da Mü’minler eliyle helak edilmişlerdir. Kur’an, onların örneğini vererek gelecek nesilleri uyarmakta, azgınlaşmaları halinde onların da helak edileceklerini bildirmektedir.

12-14- Onlardan önce de Nuh kavmi, Ad ve kazıklar sâhibi Fir’avn da yalanlamıştı. Semud, Lut kavmi ve Eyke halkı; işte onlar da hiziplerdi, şüphesiz hepsi ancak rasulleri yalanladı, böylece cezamı hak ettiler.

15- Bunlar da sadece bir tek çığlık gözetliyorlar; onun dışında hiçbir şey yoktur.

Azgınlıklarında sınır tanımayan kâfir ve cahil müşrikleri yüce Allah (cc), değişik afetlerle helak etmiştir. Bu son günümüz cahil inkârcılardan da uzak değildir.

“Bu yüzden onlardan daha güçlü olanları, vurarak helâk ettik ve öncekilerin örneği geçti.” (Zuhruf, 8)

Her dönemde olduğu gibi günümüzde de kendilerini, her şeyi yapmaya muktedir gören inkârcı azgınlar, hiç kimsenin kendilerine güç yetiremeyeceğini sanarak yüce Allah’ın ayetleri ile değişik şekillerde alay etmekte, ayetleri önemsememekte, adeta yüce Allah’a meydan okurcasına küfür ve isyanlarında ısrar etmektedirler. Bunlar, bu tavırları ile acıklı azabın kendilerine verilmesini istemektedirler.

16- Dediler ki: ‘Rabb’imiz, hesap gününden önce çok acil bizi parça parça et.

Tevhidi esasları inkâr edenler, yüce Allah’ı hiç tanımayan, O’nu inkâr eden kimseler değildirler. Onlar, Rab’lerini bilmelerine rağmen hayatlarını O’nun bildirdiği hükümlere uygun düzenlemiyorlardı. Onlar, hükmün tamamen yüce Allah’a ait olduğunu, O’ndan başka otoritelerin reddedilmesini bildiren rasullerin söylediklerine itibar etmiyorlardı. Bu tutumları ile inkârcılar Rab’lerine adeta şöyle dua ediyorlar.

Ve o zaman dediler ki: ‘Allah’ım, şayet bu, senin yanından bir Hak ise, o halde gökten üzerimize taş yağdır yahut bize acıklı bir azap ver.” (Enfal, 32)

Yüce Allah’ın kendilerini yaratıp başıboş bıraktığını, yeryüzünü kendilerinin düzenleyeceklerini zanneden kimseler, hüküm koymanın ilahlık taslamak olduğunu düşünmüyor, bu nedenle Tek olan yüce Allah’a davet edilmelerini kabul etmiyorlar. Yüce Allah’ın mülkünde, O’nun verdiği nimetleri kullandıkları halde O’ndan gelen hükümleri kabul etmemek apaçık bir azgınlık ve nankörlükten başka bir şey değildir.

Hz. Davut (as) ve müzik! (*)

(*) Müzik konusu için bakınız, Sebe suresi 10. ayetin açıklamasına

Bundan önceki bölümde, yüce Allah’ın kendilerine verdiği mülk ve servetlerle böbürlenip azgınlaşan, Rab’lerini inkâr eden, bu nedenle helak edilen kavimlerin, inkâr, azgınlık ve nankörlükleri verilmişti

Onlardan önce Nuh kavmi, Ad ve kazıklar sâhibi Fir’avn da yalanlamıştı, Semud, Lut kavmi ve Eyke halkı; işte onlar da hiziplerdi. Şüphesiz hepsi, ancak rasulleri yalanladı, böylece cezamı hak ettiler.”

Yüce Allah (cc) bu bölümde, gerçekten iman edenlerin mal ve servetleriyle yalnızca Rab’lerini razı etmeye çalışmaları gerektiği konusunda Hz. Davut (as)’ı ve Hz. Süleyman (as)’ı örnek vermektedir.

17-19- Sabret, onların dedikleri şeylere ve güç sahibi Davud’u hatırla; doğrusu o, çok yönelirdi. Doğrusu Biz, dağlara boyun eğdirdik; akşam sabah onunla beraber tesbih ederlerdi. Toplanmış halde kuşlar da hepsi ona yönelirdi.

Gerçekten iman edenler, kendilerine verilen mülk ve nimetlerle azgınlaşmazlar, ancak Rab’lerinin rızasını kazanacak ameller işlerler. Yüce Allah (cc), Hz. Davut (as) ile Hz. Süleyman (as)’a birçok nimet bahşetmiş, onları, bu verdikleri ile denemiştir.

Hz. Davut (as), sürekli Rabb’ini anan, O’nun verdiği nimetlere şükreden biriydi. O, güzel sesiyle Rabb’ine dualar edip O’nu anarken, doğadaki her şey de ona eşlik ederdi.

20- Onun mülkünü güçlendirdik, ona hikmet ve ayırt edici bir hitabet verdik.

Yüce Allah (cc), Hz. Davut (as)’a Nebi’lik görevi vermesi yanında ilim ve hikmet de vermiş, onu, insanlar üzerine hükümdar yapmıştı. Hz. Davut (as) insanlara, Rab’lerinin ilahi mesajını duyuruyor, onları yöneterek onlar arasında adaletle hükmediyordu.

Derken Allah’ın izniyle onları, hezimete uğrattılar ve Davud, Calut’u öldürdü. Allah ona, mülk ve hikmet verdi, dilediği şeylerden ona öğretti. Şayet Allah, insanların bir kısmını bir kısmı ile defetmeseydi, elbette yeryüzü fesada uğrardı velakin Allah, âlemlere karşı lütuf sahibidir.” (Bakara, 251)

Yüce Allah (cc) mülk ve egemenliği insanlara ancak imtihan için verir, onların bu nimetleri nasıl değerlendirdiklerine bakar. Nankör inkârcı kimseler, kendilerine verilen nimetlerle Rab’lerine isyan ederlerken iman edenler, verilen nimetlerin Rab’lerinden bir intihan olduğunu bilirler ve ona göre hareket ederler.

Andolsun Davut’a ve Süleyman’a bir ilim verdik ve dediler ki: ‘Hamdolsun Allah’a, O ki, Mü’min kullarından çoğuna bizi üstün kıldı.” (Neml, 15)

Yüce Allah’ın büyük lütfuna mazhar olan Hz. Davut (as), elbette Rabb’i tarafından kendisine verilenler doğrultusunda hareket edecek, adaletle hüküm verecekti. Çünkü yüce Allah (cc), ondan doğru olmasını ve adaletle hükmetmesini istemekteydi.

Her konu ve durumda Adaletle hükmetmek

Yüce Allah (cc), Hz. Davut (as)’a Hakk’ı batıldan ayırdedecek hikmet de ihsan etmiş, bununla insanlar arasında adaleti sağlamasını istemişti. Kendisine bildirilenler doğrultusunda hareket edip etmediğine kendisini şahit tutmak için yüce Allah (cc) ona iki adam gönderir.

21-22- Sana davacıların haberi verildi mi; hani mihraba çıkmışlardı, o zaman Davud’un yanına girmişlerdi, bu yüzden onlardan ürkmüştü; dediler ki: ‘Korkma, biz iki davacıyız, birimiz, ötekine haksızlık etti. Şimdi sen aramızda hak ile hükmet ve aşırı gitme, bize eşit olan yolu göster.

23- Doğrusu bu kardeşimdir, onun doksan dokuz koyunu var; benim ise bir tek koyunum var, ancak dedi ki: ‘Onun sorumluluğunu bana ver’ ve konuşmada bana üstün geldi.

24- (Davud) dedi ki: ‘Andolsun senin koyununu kendi koyunlarına (katmak) istemekle sana zulmetmiştir; şüphesiz karıştıranlardan birçoğu onların biri diğerine zulmeder, iman edip salih amel işleyen kimseler müstesna ve onlar da ne kadar azdır!’ Davud, gerçekten onu imtihan ettiğimizi sandı, bu yüzden Rabb’inden mağfiret diledi, eğilerek yüzüstü kapandı ve tevbe etti.

Hz. Davut (as), kendisine gelen adamlardan, davacı olanı dinledikten sonra davalı adamı dinlemeden hemen kararını açıklamış, ancak verdiği kararın hatalı olduğunu anlayarak hemen pişman olmuş, yüce Allah’a yönelerek tevbe etmiştir.

Deliller araştırılmadan, acele verilen her hüküm adaletsiz, hatalı ve yanlıştır. Böyle bir hüküm, kişinin kendi hevasından verilmiştir ki heva ve heves, insanı yanlışa, adaletsizliğe, giderek şirk ve küfre sürükler. Yüce Allah (cc), hevaya uymaktan, hevadan verilen kararları kabul etmekten kullarını sakındırıyor.

Şayet yeryüzündeki kimselerin çoğuna tâbi olursan, Allah yolundan seni saptırırlar; şüphesiz onlar, sadece zanna tâbi oluyorlar ve onlar ancak zannediyorlar.” (En’am, 116)

Yüce Allah’ın hükümlerini bırakıp kendi heva ve zanlarını ölçü edinerek yasalar çıkarıp hükümler icra edenler, insanları yüce Allah’ın hükümlerinden saptırmaktadırlar. Bu nedenle beşerî tüm sistemler, Kur’an dışı hükümler oldukları için adaletsiz, küfür ve şirktir, bu sistemlere itaat edip destek olmak da şirk, küfür ve sapıklıktır.

Adil bir karar için taraflar ve varsa şahitleri dinlenmeli, delil istenmelidir

İnsanlar arasında adaletle hükmetmek, elbette çok önemlidir. Bir konuda adaletle hüküm vermek için de öncelikle tarafları ve varsa şahitlerini dinlemek, delillerini almak, gerekir. Davaya konu olan husus gereğince bilinmeden, taraflar ve şahitler dinlenmeden o hususla ilgili deliller toplanmadan verilecek karar, taraflardan birine zulüm olacaktır.

Zalimleri sevmeyen, onlara lanet eden, Adil olan yüce Allah (cc), kullarına adaletli olmalarını, en yakınlarına karşı dahi olsa adaletten sapılmamasını bildirmektedir.

“Ey iman eden kimseler, Allah için şahitler olarak adâleti ikame edenler olun; velev ki kendi nefsiniz, anne-babanız ve yakınlarınızın aleyhine de olsa, şayet zengin veya fakir de olsalar (adil olun), zira Allah, ikisine daha yakındır. Öyleyse hevanıza tâbi olmayın, gerçekten adil olun ve şayet tevil ederseniz ya da (adaletten) uzaklaşırsanız, artık şüphesiz Allah yaptığınız şeylerden haberdar olandır.” (Nisa, 135)

Müslümanlar öyle adaletli olmalıdırlar ki, düşmanlarına karşı bile bu adil sıfatlarını korumalı, hiçbir şekilde ve şartta adaletten sapmamalıdırlar.

Ey iman eden kimseler, Allah için adaletle şahitlikleri koruyanlar olun, bir kavme karşı olan kin(iniz) size suç işletmesin ancak adalet üzerinde olun, adil davranın; o, takvaya daha yakındır. Allah’tan sakının, şüphesiz Allah yapmış olduğunuz şeylerden Haberdar’dır.” (Maide, 8)

Bu nedenle yüce Allah (cc), her konu ve durumda adaletli olmayı emretmektedir.

“Muhakkak ki Allah adaleti, ihsanı, yakınlara vermeyi emreder ve fahşadan, münkerden ve azgınlıktan meneder; (O) size öğüt veriyor, ta ki düşünesiniz.” (Nahl, 90)

Zamanında ve samimiyetle yapılan tevbe, günahların bağışlanmasını sağlar

İnsanın aceleci olması ve beşerî kimi özellikleri, -Rasul de olsa- Hz. Davut (as)’da da kendisini göstermiş ve o, kendisine başvuran iki davacı arasında bir an acele ile karar vermiş, ancak kendisi de bunun, düşünülmeden verilen bir karar olduğunu fark etmiş, pişman olmuş ve Rabb’ine yönelerek tevbe etmiştir.

25- Böylece Biz, ondan bunu bağışladık ve şüphesiz onun yanımızda bir yakınlığı ve güzel bir yeri vardır.

Rahmeti ve mağfireti gökleri ve yeri kuşatan, kendisine yönelip tevbe edenleri bağışlayan yüce Allah (cc), kullarına karşı çok merhametlidir. Ancak O’nun rahmetinin bol olması, kullara sürekli günah işleme hakkı vermez. Nitekim yüce Allah (cc), Hz. Davut (as)’ı uyarmış ve ona sakınması gereken hususları bildirmiştir.

26- ‘Ey Davud, şüphesiz Biz seni, yeryüzünde halife yaptık; öyleyse insanlar arasında Hak ile hükmet; hevaya tabi olma, sonra seni Allah yolundan saptırır; şüphesiz Allah yolundan sapan kimseler, onlar için, hesap gününü unuttuklarından dolayı şiddetli bir azap vardır.’

Adalette sapanlar, asıl itibarı ile yaptıklarının hesabını Rab’lerine vereceklerini unutan kimselerdir ki, bunlar için şiddetli bir azap vardır.

Yüce Allah’ın, rahmetinin bol ve geniş olması, tevbeleri kabul edip kullarını bağışlaması insanları gaflet ve rehavete sürüklememelidir. İnsanlar, şeytanın da vesvesesi ile yüce Allah’ın bu geniş rahmetini istismar etmemeli, sürekli hassasiyet sahibi olmalı, günah, şirk ve kendilerini Rab’leri indinde sorumluluk altına sokacak davranışlardan kaçınmalıdırlar. Yüce Allah (cc), bu konuda kullarını uyarmaktadır.

“Ey insanlar, şüphesiz Allah’ın vaadi gerçektir; o halde dünya hayatı sizi aldatmasın ve o aldatıcı, Allah ile sizi aldatmasın.” (Fatır, 5)

Yüce Allah’ın rahmet ve mağfireti bol ve geniştir; O, yaptıklarına pişman olup tevbe eden kullarını bağışlayacağını bildiriyor, kullarının, tevbe etmeleri ve günahta ısrarcı olmamaları konusunda sürekli olarak uyarıyor.

O kimseler, bir fuhşiyat yaptıkları yahut nefislerine zulmettikleri zaman, Allah’ı hatırlarlar, günahları için hemen istiğfar ederler ve Allah’tan başka günahları kim bağışlayabilir ve onlar, yaptıkları şeylerde bilerek ısrar etmezler.” (Al-i İmran, 135)

Yüce Allah (cc), günah işlemekte ısrarcı olmayıp tevbe edenleri bağışlayandır.

De ki: ‘Ey nefislerine karşı aşırı giden kullarım, Allah’ın rahmetinden umut kesmeyin, şüphesiz Allah, bütün günahları bağışlar; gerçekten O, Ğafur’dur, Rahim’dir.” (Zümer, 53)

Kullarını aşırılıklardan kaçınmaya ve Kendisinden umutlarını kesmemeye davet eden yüce Allah (cc), bütün günahları bağışlayacağını bildirmiş, ancak bu bağışlamanın nasıl ve hangi hallerde olacağını da açıklayarak insanlara yol göstermiştir.

Rabb’inize dönün, O’na teslim olun, muhakkak size azap gelmeden önce, sonra size yardım edilmez. Rabb’inizden size indirilenin en güzeline tâbi olun; ansızın ve hiç farkına varmadan azap muhakkak size gelmeden önce.” (Zümer, 54-55)

Tevbe, ölüm gelmeden önce yapılmalı, tevbenin kabul edilmesi için de mutlaka Kur’an’a yönelinmeli, Kur’anî ölçüler içerisinde hareket edilmelidir. İşte ancak bu durumda yüce Allah (cc), kullarına karşı bağışlayıcı olacak ve onları affedecektir.

Tevbe, hata yapıldığı ve hatanın farkına varıldığı anda hemen yapılmalıdır. Nitekim Hz. Davut (as) da böyle yapmış, hata yaptığını anladığı anda, Rabb’ine yönelerek tevbe etmiş, yüce Allah da onu bağışlamıştır.

Şüphesiz Allah için tevbe, ancak cahillikle bir kötülük yapan kimselerin, sonra çok geçmeden tevbe edenlerin (tevbesi)dir; işte Allah, onların tevbesini kabul eder, Allah Bilen’dir, Hâkim olandır.” (Nisa, 17)

Tevbe, yapılan kötü bir fiilden pişmanlığın, onu bir daha yapmama konusunda kişinin, önce kendisine, daha sonra yüce Allah’a söz vermesidir. Bu nedenle bilmeden, cahillikle kötü bir fiil işleyen kişi, yaptığının kötü ve günah olduğunu anladığı anda yaptığından vazgeçmesi, pişman olması gerekir.

Yüce Allah (cc), zamanında ve samimiyetle yapılmayan tevbeyi bağışlamaz

Hatalarında ısrar edip tevbe etmeyi tehir eden, kendilerine ölüm geldiğinde tevbe etmeye kalkışanların, o anda ettikleri tevbelerini yüce Allah (cc) bağışlamayacaktır.

Ve (elbette) kötülükler yapan kimselerin tevbesi değildir ki, nihayet ölüm onların birine geldiği zaman der ki: ‘Gerçekten ben, şimdi tevbe ettim’ ve kendileri kâfir olarak ölen kimselere de (tevbe) yoktur; işte onlar için acıklı bir azap hazırladık!” (Nisa, 18)

Yüce Allah (cc) yaptıkları kötülüklerden pişman olmadan ölen ya da öleceğini hissettiği zaman tevbe etmeye kalkışan kimseleri bağışlamayacağını bildirmiş, bu kimseleri, kâfirlerle beraber zikrederek durumlarının ne olduğunu açıklamıştır.

Kur’an’da, günah işlemekte ısrar edip kendilerine ölüm geldiğinde tevbe edenlere Fir’avn’ın örneği verilmiş, bunların bağışlanmayacakları bildirilmiştir.

İsrailoğullarını denizden geçirdik, ancak Fir’avn ve askerleri saldırmak isteyerek onların peşi sıra gittiler; nihâyet boğulacağını anladığı zaman dedi ki: ‘Gerçekten O’na iman ettim, İsrailoğullarının kendisine iman ettiği kimseden başka ilah yoktur ve ben de Müslümanlardanım!’ ‘Şimdi mi, doğrusu daha önce isyan etmiş, bozgunculardan olmuştun!” (Yunus, 90-91)

Kâinatta bulunan her şeyin bir görev ve sorumluluğu vardır

Yüce Allah (cc), kullarını yeryüzünde başıboş bırakmamış, onların hayatlarını nasıl düzenleyecekleri ile hükümlerini, seçtiği rasullerle ardı ardına bildirmiştir.

27- Göğü, yeri ve ikisi arasındaki şeyleri boşuna yaratmadık; bu, inkâr eden kimselerin zannıdır; bu yüzden ateşten dolayı vay inkâr eden kimselere!

Kâinatta her şey, öncelikle kendilerini yaratan yüce Allah’a iman edip O’na kulluk yapmakla yükümlüdür. Bu yükümlülük yerine getirilirken kâinatta var olan her şey, birbirleri ile uyumlu bir şekilde hareket eder, birbirleriyle hiçbir şekilde çatışmaya girmezler ve hepsi, kendilerine verilen görevleri ifa ederler.

Kâinatta her şey, Rab’lerinin kendilerine belirlediği sınırlar içerisinde hareket ederler. Uzayda var olan güneş, ay yıldızlar, gezegenler ve daha niceleri, milyonlarca yıldır kendilerine belirlenen rotada dönüp duruyorlar ve hiçbiri ne yollarını şaşırıyor ne de birbirleri ile çarpışıyorlar. Bütün bunların, bir yaratıcı olmadan böyle mükemmel bir şekilde hareket edebilmesi elbette mümkün değildir. Çünkü yüce Allah (cc) Kâinatta yarattığı her şeyi, bir ölçü, bir denge ve bir amaç için yaratmış, her şeye görev ve işlevlerini yüklemiştir.

“Yüce Rabb’inin ismini tesbih et. O ki, yarattı sonra düzenledi ve O ki takdir etti, peşinden hedefini gösterdi.” (A’la, 1-3)

Kâinatta var olan her şey, belli bir amaçla hareket eder, Rab’leri tarafından kendilerine belirlenen görev ve sorumluluklarını yerine getirirler. Bütün bunların ve kurulan düzenliliğin boş olduğunu iddia etmek, düşünmek mümkün değildir.

Yüce Allah (cc): “Göğü, yeri ve ikisi arasındakileri boşuna yaratmadık inkâr eden kimselerin zannıdır” buyururken kâfirler, “Bütün bunlar bir doğa kanunudur” deyip yaratılışı ve yaratıcıyı düşünmeden inkâr ederler. Bu inkârcılar, Kâinatın bu düzenliliğini, muntazam yapısını anlayamadıkları için hevalarını ölçü edinerek yüce Allah’ın mülkü olan yeryüzünde bozgunculuk yaparlar.

Yeryüzündeki sıkıntıların kaynağı, yüce Allah’ın indirdiği hükümleri bırakıp kendi hevalarından hüküm koyan, insanları bu hükümleri kabule zorlayan, tağutî sistemlerdir. Bu sistemler, yüce Allah’ın arzında bozgunculuk yapmaktadırlar. Bu nedenle Mü’minler, bozguncu tağutî sistemlere kesinlikle itaat edemezler, yalnız Kur’anî hükümlere uyarlar.

Rab’lerine nankörlük edenlerle şükredenlerin karşılaştırılması

Surenin ilk bölümünde (2-16. ayetlerde) Kur’an’dan yüzçeviren, kendilerine Rab’leri tarafından gönderilen rasulleri ve ayetleri inkâr eden, yüce Allah’ın mülkünde, O’nun verdiği nimetlerle şımarıp azgınlıklarında sınır tanımayan kişiler anlatılıyordu.

Surenin ikinci bölümünde (17-27. ayetlerde) Rabb’inden kendisine Risalet, mülk, hikmet, ilim ve güzel konuşma yeteneği verilen, kendisine boyun eğdirilen dağlarla ve kuşlarla Rabb’ine yönelip dua ve ibadet eden Hz. Davut (as)’ın örnekliği verilmişti.

Surenin birinci bölümünde, kendilerine nimet verilenler, Rab’lerine nankörlük yapıp azgınlaşırlarken, Hz. Davut (as), kendisine verilen nimetlerle Rabb’ine daha çok yönelmiş, O’nu razı etmek için çalışmıştır. Sure, iki bölümdeki farklı durum arasındaki zıtlığı gözler önüne sermekte, insanların bunlar üzerinde düşünmesini istemektedir.

28- Yoksa Biz, iman edip salih amel işleyen kimseleri, yeryüzünde bozgunculuk yapanlar gibi mi tutacağız, yoksa muttakileri günahkârlar gibi mi tutacağız!

İlahi adalet, dünya ve Ahirette tam tecelli edecek, iman edip salih amel işleyenler, nankörlük yapıp Rab’lerine şirk koşup isyan edenler hiçbir şekilde bir tutulmayacak, herkese kazandığının karşılığı eksiksiz verilecektir. Yüce Allah (cc), ilahi mesajı tek ölçü edinip ona göre yaşayanları, hevalarını ölçü ve ilah edinenlerle bir tutmayacaktır.

Müslümanları günahkârlar gibi yapar mıyız!” (Kalem, 35)

Tevhid şirk mücadelesinin hemen her döneminde, Müslümanların her söz ve hareketi, vahyin belirlediği ölçü içerisinde ortaya konulurken, müşriklerin söz ve hareketlerini belirleyen sabit ve tek bir ölçü olmamıştır.

Müşrikler, söz ve fiillerini hiçbir şekilde vahyi esaslara göre ortaya koyamazlar. Onlar, hevalarını, atalarının dinini, içerisinde yaşadıkları şirk ve küfür kanunlarını, bazen de önder edindikleri şeyh ve ağabeylerin istek ve arzularını esas alırlar.

İman edip salih amel işleyenleri, bozguncularla bir tutmayacağını bildiren yüce Allah (cc), iman edenlerden, kendilerine indirilen Kur’an’ı düşünmelerini istemekte ve ancak akıl sahiplerinin Kur’an’dan öğüt alacaklarını bildirmektedir.

29- Sana o Kitabı indirdik, mübarektir, onun ayetlerini düşünsünler ve temiz akıl sâhipleri öğüt alsınlar.

Yüce Allah (cc), iman edenlere Kur’an’ı göndererek onların, ayetleri, Kur’an’da verilen örnekleri, anlatılan kişilerin hayatlarını düşünmelerini, böylece doğruyu bulmalarını istemektedir. Kur’an’ın ayetlerini ve verdiği örnekleri de ancak akıl sahibi kimseler düşünebilir, öğüt alabilir ve doğru yolu bulabilirler.

Sad Suresi (30-88. ayetler)

Hz. Süleyman (as), sınırsız mülk ve devlete sahip bir Nebi

Yüce Allah (cc), Mü’minlere verdiği nimetleri, mülk ve servetleri nasıl ve nerede kullanacakları ile ilgili olarak Hz. Davut (as) ve Hz. Süleyman (as)’ı örnek vermektedir. Verilen onca nimetlere rağmen onların, yalnızca Rab’lerini razı etmeyi düşündüklerini, Hz. Süleyman (as)’ın da malı ancak Rabb’ini hatırlattığı için sevdiğini bildirmektedir.

30- Biz Davud’a, Süleyman’ı ihsan ettik; ne güzel kuldu, şüphesiz o, (Bize) yönelirdi.

Yüce Allah (cc), mülk ve servet verdiği bazı kişilerin, inkârı seçerek Rab’lerine isyan etmelerine karşılık Hz. Süleyman (as) da tıpkı babası Hz. Davud (as) gibi kendisine verilen onca mülk, servet ve nimetle şımarmamış, büyüklenmemiş, böbürlenmemiştir.

Hz. Süleyman (as), kendisine sınırsız bir mülk verilmesine rağmen Rabb’ine isyan etmemiş, kendisine verilen nimetleri gördükçe her vesile ile Rabb’ine yönelerek şükretmiş, iman ve teslimiyetle O’nun rızasını kazanmaya çalışmıştır.

Cin, insan ve kuşlardan oluşturduğu ordusu ile karıncalar vadisine gelip karıncaların seslerini işittiğinde o, ordusunun azamet ve büyüklüğüne ve karıncaların seslerini anladığına böbürlenmiş, Rabb’ine yönelerek dua etmiştir.

“Süleyman için cinlerden, insanlardan ve kuşlardan ona ordular toplandı, böylece onlar sevk ediliyorlardı. Nihayet karınca vadisine geldiklerinde, dişi bir karınca: ‘Ey karıncalar, yuvalarınıza girin ki Süleyman ve orduları fark etmeden sizi kırıp geçmesinler.” (Neml, 17-18)

Hz. Süleyman (as), Rabb’inin kendisine verdiği onca nimete karşın nefsinde en küçük bir büyüklenme hissetmediği gibi bir karıncanın, onun ordusunun geleceğini diğer karıncalara haber vermesini duyması karşısında da tevazu ile Rabb’ine yönelerek O’na yalvarmış, Rabb’inden, kendisini Salih kullar arasına katmasını niyaz etmiştir.

“(Süleyman) bunun üzerine onun sözüne tebessüm edip güldü ve dedi ki: ‘Rabb’im, nimetine şükretmeyi bana lütfeyle; o ki bana, anne babama nimet verdin ve razı olacağın salih amel yapayım, rahmetinle beni Salih kullarının arasına koy.” (Neml, 19)

Mal ve servet, insana, Rabb’inin rızasını kazanmaya vesile olmalıdır

Sahip olunan maddi ve manevi değerler, insana Rabb’ini hatırlatıyorsa bir anlam ifade eder, aksi halde insana yük, dünya ve Ahirette insana acı vermekten başka bir işe yaramaz. Özellikle maddi ve manevi değerlerle övünüp böbürlenmek, insanı Rabb’ine karşı isyana sürükler ve cehennem azabının kat kat artmasına neden olur.

31-33- Ona, akşamüstü safkan iyi cins atlar gösterildiğinde; hemen dedi ki: ‘Şüphesiz benim, mal sevgisine muhabbetim, Rabb’imi sevmemdendir;’ nihâyet perde ile gizlendi. Onları bana geri getirin, yine bacaklarını ve boyunlarını sıvazlamaya başladı.

O günkü ortamda çok değerli bir yere sahip olan ve kendisinin de çok sevdiği safin atları gören Hz. Süleyman (as), onları neden sevdiğini belirtmiştir. Mal, insanı Rabb’ine yaklaştırmalı, isyan ettirmemelidir.

Bazı müfessirler, yanlış anlam verdikleri 31-34. ayetleri açıklarken, Hz. Süleyman (as) için Rasul sıfatına yakışmayan ifadeler kullanmışlar, olmadık iftiralar atmışlar, onu adeta şirk içerisinde göstermişlerdir. Elbette Hz. Süleyman (as) bunlardan münezzehtir.

Tarihi süreçte, kendilerini yüce Allah’ın yanında bir yerlerde görüp malları ile azgınlaşan birçok kimse var olagelmiştir. Bunlara örnek olarak Kehf suresinde kendisine iki bahçe verilen kişinin, Kalem suresinde bahçe sahiplerinin kıssaları verilebilir. Bunlar, Rab’lerinin kendilerine lütfunu bir üstünlük vesilesi olarak görmüşler, böylece azgınlığa ve giderek şirke düşmüşler, Rab’lerine isyan etmişlerdir.

Her insan, yaşadığı sürece, son nefesine kadar Rabb’i tarafından imtihan edildiği gibi Hz. Süleyman (as) da önce mallarla, daha sonra da hastalıkla imtihan edilmiş ve adeta bir ceset olabilecek şekilde takatsiz bırakılmıştır.

34- Andolsun Biz, Süleyman’ı denedik ve onu, tahtı üzerine ceset olarak bıraktık, sonra (Bize) yöneldi.

Her konu ve durumda Rabb’ine yönelen Hz. Süleyman (as), yakalandığı ağır bir hastalık nedeniyle tahtı üzerinde adeta bir ceset haline gelmiş, ancak o, hiçbir şekilde şikâyetçi olmamış, sağlığına kavuştuğunda Rabb’ine yönelip teslimiyetini göstermiştir.

Hz. Süleyman (as), kendisine verilenleri yalnızca Rabb’ini hatırlattığı için sevdiğini, bunun dışında bir anlam ifade etmediğini bilerek hareket etmiş, bu nedenle her vesile ile Rabb’ine yönelerek O’na şükretmiştir.

35- Dedi ki: ‘Rabb’im, beni bağışla ve bana bir mülk ver ki, benden sonra hiç kimseye nasip olmasın, şüphesiz Sen, çok lütfeden Sensin!’

Bir mülk, bir değer, bilinçli kullanıldığı zaman bir anlam ifade eder, insan için bir tehlike arz etmez. Bu nedenle sahip olunan şeyler, ne denli fazla olursa olsun, insanın ancak yüce Allah’a iman ve sadakatini artırmalıdır. Bunun bilincince olan Hz. Süleyman (as) da Rabb’ine yönelerek daha büyük bir mülk istemiştir.

Yüce Allah (cc), Hz. Süleyman (as)’a öyle bir mülk verdi ki, ondan önce kimseye verilmeyen bir mülktü ve bu mülkün kullanımını da onun iradesine bırakmıştı.

36-39- Bunun üzerine rüzgârı ona boyun eğdirdik; o, emriyle yumuşak her yere çevirirdi ve şeytanları, her bina yapan ve dalgıcı, zincirle birbirine bağlanmış başkaları. Bu, Bizim lütfumuzdur, artık ihsan et yahut tut (verme,) hesapsızdır.

Yüce Allah (cc), bu mülkün yanında Hz. Süleyman (as)’a ilim vermiş, emrine verdiği tüm canlıların dillerini ona öğretmiş, ilimde ileri derecede olan bilim adamlarını da emrine vermişti. Böylece Hz. Süleyman (as)’ı kullarından birçoğuna üstün kılmıştı.

Andolsun Davut’a ve Süleyman’a bir ilim verdik ve dediler ki: ‘Hamdolsun Allah’a, O ki, Mü’min kullarından çoğuna bizi üstün kıldı’ ve Süleyman, Davud’a varis oldu ve dedi ki: ‘Ey insanlar, bize kuşların dili öğretildi ve bize her şeyden verildi. Şüphesiz bu, gerçekten O’nun apaçık bir lütuftur.’ (Neml, 15-16)

Yüce Allah’ın verdiği büyük bir mülkü, en iyi şekilde kullanan Hz. Süleyman (as), ilim ve teknikte de oldukça ileri düzeye ulaşmıştı. Görenleri adeta şoke eden ve oldukça yüksek bir teknikle yaptırdığı saraylara sahip olan Hz. Süleyman (as), iletişim konusunda da ulaşılması zor bir hıza ve tekniğe sahipti. O, bütün bunlara rağmen hiçbir şekilde gurura kapılmamış, kibirlenip böbürlenmemiş, her vesile ile bunları kendisine lütfeden Rabb’ine yönelip şükretmiştir. İşte bundan dolayı da onun yüce Allah’ın yanında yakınlığı vardır. (*) Hz. Süleyman (as)’ın hayatının geniş açıklaması için Neml suresi, 15-44. ayetlerinin tefsirine bakınız.

40- Şüphesiz onun, yanımızda yakınlığı ve güzel bir yeri vardır.

Her nefis, çeşitli vesilelerle imtihan edilmektedir

İnsanların, Allah için hiçbir şey yapmadan, iman ettiklerini iddia ettikleri din uğruna herhangi bir çaba sarf etmeden, bir elleri yağda bir elleri balda yaşamaları, gerçekten iman ettikleri anlamına gelmez. Bu nedenle yüce Allah (cc), gerçekten samimi olup olmadıklarına kendilerini şahit tutmak için insanları imtihan eder, böylece onların, kendi durumlarını daha açık görmelerini sağlar.

Gerçekten insanlar: ‘iman ettik’ demekle ve onlar, imtihan edilmeden muhakkak bırakılacaklarını zannediyorlar mı! Andolsun onlardan önceki kimseleri imtihan ettik, Allah doğruları böylece ayırdedecek ve yalancıları da böylece ayırdedecektir.” (Ankebut, 2-3)

İnsanlar, iman iddiaları konusunda denendikleri gibi bu imanlarında ne derece samimi oldukları konusunda da imtihan edilirler. Bu imtihanlar sonucunda onların samimiyetleri belli olacak ve ancak o zaman cennete girmeye hak kazanacaklardır.

Yoksa siz sanıyor musunuz ki Allah, sizden cihat eden kimseleri ortaya çıkarmadan ve sabredenleri belirtmeden gerçekten cennete gireceksiniz!” (Al-i İmran, 142)

Yüce Allah (cc), adalet sahibidir ve insanlar arasında adaletle hükmeder. O, önceki insanları imtihan ettiği gibi sonrakileri de imtihan edecek, onları, iman iddialarındaki samimiyetlerine kendilerini şahit tutacaktır.

Yoksa sizden önce geçen kimselerin örneği size gelmeden cennete gireceğinizi gerçekten zannediyor musunuz! Onlara, sıkıntı dokundu, zor durumda kaldılar ve sarsıldılar, hatta Rasul ve onunla birlikte iman eden kimseler: ‘Allah’ın yardımı ne zaman?’ dediler. İyi bilin ki şüphesiz Allah’ın yardımı yakındır.” (Bakara, 214)

Hiçbir kul, imtihan edilmeden bırakılmaz; insanlar, dünya hayatında mal, can, evlat, çeşitli musibetler, açlık ve korku, makam ve sermaye ile imtihan edilirler. Bu, bütün kullar için ilahi bir kuraldır. İmtihan sürecinde takınılan tutum ve söylenen sözler, kişinin yüce Allah’a iman ve teslimiyetini ya da isyan, küfür ve şirkini ortaya koyacaktır.

Ve andolsun sizi biraz korku, açlık ve mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle deneriz ve sabredenleri müjdele.” (Bakara, 155)

Yüce Allah (cc) insanları, evlat, mal, mülk, makam, fiziksel güç ve güzellik gibi değerler vererek imtihan ettiği gibi, bunları vermeden ya da bunları verdikten sonra geri alarak da imtihan etmiş, etmektedir. İnsanlar, imtihan sürecinde takındıkları tavra göre Rab’leri tarafından değerlendirilirler, ona göre O’nun tarafından muamele görürler.

İnsan, her zaman Rabb’inin gözetimi altındadır, değişik vesilelerle imtihana tabi tutulur. Bu imtihanlar, iman edenlerin samimiyet ve teslimiyetlerini artırır. Mü’minler, imtihan edildiklerinde bunun yüce Allah’tan olduğu bilinci ile isyan etmez, sabır ve tevekkülle Rab’lerine yönelirler.

“O kimseler ki, kendilerine bir musibet isabet ettiği zaman derler ki: ‘Şüphesiz biz, Allah’a aitiz ve muhakkak biz O’na döneceğiz.” (Bakara, 156)

Yüce Allah (cc), Mü’minlerin, imtihan edildiklerinde nasıl bir tutum takınacakları konusunda Hz. Davud (as)’ı, Hz. Süleyman (as)’ı, ardından Hz. Eyyub (as)’ın, uğradığı ağır hastalık karşısındaki sabır ve tevekkülünü Mü’minler için örnek olarak vermiştir.

İnsanlar, verilen dünyevi değerler konusunda, kendilerini birer emanetçi olarak gördükleri zaman hiçbir sıkıntı ve zorluk çekmeden imtihan sürecini başarıyla aşarlar. İmtihana tabi tutulan kimseler, kendilerine verilen emaneti sahibinin istediğine uygun kullanarak emanet sahibinin talebini yerine getirerek O’nun rızasını kazanırlar.

Nankör kimseler, imtihan edildiklerinde Rab’lerine isyan ederler

Rab’lerinin kendilerine verdiği malın sahibi olarak kendilerini görenler, imtihan süreçlerinde çok büyük sıkıntı ve zorluklar yaşarlar. Böyle kimseler, kendilerine ait zannettikleri dünyevi değerleri kullanarak Rab’lerine şirk koştukları gibi bu değerlerin kendilerinden alınışı sırasında da Rab’lerine isyan ederler.

“İnsanlara bir zarar dokunduğu zaman Rab’lerine dua eder, O’na yönelirler; sonra onlara, kendinden bir rahmet tattırdığında hemen onlardan bir grup, Rab’lerine şirk koşarlar.” (Rum, 33)

Gereğince iman etmemiş kimseler, mal ve evlat verilerek imtihan edildiklerinde, varlık zamanlarında bunu bir üstünlük vesilesi sayarak böbürlenirler. Belli bir mali güce eriştiklerinde Rab’lerinin yanında özel bir konumları varmış gibi bir tutum takınırlar. Bunlar, imandan nasiplenmemiş cahiliye mantığı ile “Allah, sevdiği kula, yürü kulum dermiş” diyerek yüce Allah’ın üzerine iftira atarlar.

Rab’leri tarafından kendilerine verilen değerleri, O’nun belirlediği ölçüler içerisinde kullanmayarak O’na isyan eden nankörler, verilen değerleri kendilerine ait bilmişler, mal üzerinde istedikleri gibi üzerinde söz sahibi olduklarını sanmışlardır. Kehf ve Kalem surelerinde anlatılan bahçe sahipleri bu kişilerin tipik birer örneğidirler.

Nankör kimseler, malları ellerinden alınarak imtihan edildiklerinde azgınlık içerisinde Rab’lerine isyan ederler.

“Amma insan, ne zaman Rabb’i onu deneyip ona ikram edip ona nimet verse, hemen der ki: ‘Rabb’im bana ikram etti’ ve amma ne zaman Rabb’i onu deneyip böylece onun rızkını (az) takdir etse, hemen der ki: ‘Rabb’im beni alçalttı.” (Fecr, 15-16)

Rasuller ve Tevhid erleri de imtihan edilmişlerdir

Yüce Allah (cc), rasulleri de dahil, insanlar arasında hiçbir ayırım yapmadan hepsini bir şekilde imtihan etmekte, onların samimiyetlerine, ihlas ve gerçekten iman edip etmediklerine kendilerini şahit tutmaktadır. İlk imtihan, Hz. Âdem (as)’ın cennetteki ağaçla olan imtihanıdır. Ondan sonra Habil ve Kabil’in kurban sunumları ile bu imtihan günümüze kadar süregelmiştir.

İnsanları dünyevi nimetlerle imtihan ettiği gibi hastalık, ölüm, yoksulluk, korku gibi şeylerle imtihan eden yüce Allah (cc), bazılarını da aileleriyle eş ve çocuklarıyla, anne ve babalarıyla imtihan etmektedir.

Yüce Allah (cc), rasullerini de değişik şeylerle imtihan etmiştir. Hz. Nuh (as)’ı eşi ve oğluyla, Hz. İbrahim (as)’ı babasıyla, Hz. Lut (as)’ı eşiyle, Hz. Yakup (as)’ı çocuklarıyla Hz. Yusuf (as)’ı Aziz’in Hanımı ve zindanla, Hz. Davud (as)’ı davacılarla, Hz. Süleyman (as)’ı, safin atlar ve çok ağır bir hastalıkla, Hz. Eyyub (as)’ı, ağır hastalıkla imtihan etmiştir. Onlar, bu konuda oldukça büyük sıkıntılar çekmişlerdir.

Hz. Nuh (as) için büyük tuzakların kurulması, Hz. İbrahim (as)’ın ateşe atılması, Hz. Yusuf (as)’ın zindana sokulması, Hz. Muhammed (as)’ın Mekke ve Taif müşriklerinin eziyetlerine uğraması, rasullerin karşılaştıkları imtihanlardan sadece birkaç tanesidir.

Ashab-ı Kehf, Kasabalılara ve Ashab-ı Uhdud’a giden Tevhid erleri, hep imtihan sürecinden geçmişler, ancak ondan sonra yüce Allah’ın rızasını ve cennete girmeyi hak edebilmişlerdir. Onların kıssalarının verilmesi, yüce Allah’ın onlardan razı olduğunu ortaya koymakta, sonradan gelen Tevhid erlerinin ve iman iddiasında olanların da denenme sürecinden geçeceklerini, bu süreçten geçmeden yüce Allah’ın rızasını kazanamayacaklarını göstermektedir.

İmtihanlar, iman, sabır ve tevekkülün testidir

İman edenler için imtihan, iman edilen esaslar doğrultusunda hareket etmekle başlar. Sonraki aşama, kişinin bulunduğu halden daha iyiye gitmesi, daha fazla çalışması ya da en azından geldiği noktada sabit kalması için direnmesi ve mücadele etmesidir.

İmtihan sürecinde en büyük sığınak sabırdır; sabır, iki türlüdür; birincisi, verilen nimetlerin yüce Allah yolunda, O’nun rızasına uygun infak edilmesi, iman ve ihlasla Allah yolunda yapılan mücadelenin sürekli yapılmasıdır.

Sabrın ikincisi, başa gelen hastalık, ölüm, açlık, korku gibi musibetlerde yüce Allah’a yönelerek tevekkül etmek, O’ndan, başa gelen duruma karşı yardım istemek ve hiçbir şekilde şikâyetçi olmadan yüce Allah’tan geldiğini bilerek sabretmektir.

Gerçek iman sahipleri, sahip oldukları dünyevi değerleri kullanırlarken Rab’lerine şükredip yöneldikleri gibi, bu değerler ellerinden alındığında da sabır ve tevekkülle Rab’lerine yönelerek O’na şükrederler. Bu, yüce Allah’a gereği gibi iman etmenin, verilen değerlerin gerçek sahibinin yüce Allah olduğunu bilmenin bir sonucudur.

Müslümanlar, ölüm, hastalık, yoksulluk, açlık, korku, sıkıntı anlarında Rab’lerine yönelirler, içerisinde bulundukları durumdan şikâyet etmezler. Çünkü onlar, içerisinde bulundukları durumun sebepsiz olmadığını ve Rab’lerinin izni ile olduğunu bilirler.

O kimseler ki, kendilerine bir musibet isabet ettiği zaman derler ki; ‘Şüphesiz biz, Allah’a aitiz ve muhakkak biz O’na döneceğiz.” (Bakara, 156)

Rasulullah (as), “İnsanın karşılaştığı imtihanlar derece derecedir; en zorlu olanı ise, rasullerin karşılaştığı imtihanlardır, ondan sonra insanların iman ve sadakatlerine göre imtihan derece derece azalır” buyurmuştur.

Nebilerden nicesi savaştı, onunla beraber birçok rabbaniler de, ancak Allah yolunda onlara isabet eden şeylerden cesaretleri kırılmadı, zayıflık göstermediler ve küçük düşmediler. Allah sabredenleri sever. Onların sözleri, ‘Rabb’imiz, bizim günahlarımızı ve işimizdeki aşırılıklarımızı bağışla, ayaklarımızı sabit kıl ve kâfirler toplumuna karşı bize yardım et’ demelerinden başka olmadı.” (Al-i İmran, 146-147)

Risalet tarihinde birçok Rasul ve iman edenler, çok zorlu durumlarla karşı karşıya bırakılarak imtihan edilmişler. Onlar, bulundukları halden hiçbir şekilde sıkıntı duyup bıkkınlık göstermemişler, Rab’lerine dua edip O’ndan yardım istemişlerdir.

Hz. Eyyub (as), bir sabır ve tevekkül abidesi

Hz. Eyyub (as), uğradığı şiddetli hastalık sürecinde gösterdiği tevekkül ve sabırla kendisinden sonra gelenler arasında hep sabrın simgesi ve tevekkül abidesi olarak anılmıştır. Onun bu sabır ve tevekkülünü ancak çok büyük bir imana sahip olan kimseler gösterebilirler.

41- Kulumuz Eyyub’u da an; o zaman Rabb’ine nida etmişti: ‘Doğrusu şeytan, bana bitkinlik ve elem dokundurdu.’

Hz. Eyyub (as), ağır bir hastalıkla yıllarca mücadele etmiş, ancak bundan hiçbir şekilde şikâyetçi olmamış, gücünün tükendiği ana kadar sabretmiş, sonra Rabb’inden yardım istemişti. Sabır sürecinde şeytan ve şeytanın insan cinsinden yardımcıları, insana birçok vesvese verirler, Mü’minler, bu sabır sürecinde Rab’lerine yönelmelidirler.

Ve Eyyub, bir zaman Rabb’ine nida etmişti: ‘Gerçekten bana zarar dokundu ve sen merhametlilerin en merhametlisisin! (Enbiya, 83)

Yüce Allah (cc), insanların, güçlerini aşan durumlarda kendisinden yardım istemeleri halinde merhameti gereği kullarına yardım edicidir. “Ol” diyerek her şeyi anında olduran yüce Allah (cc), umulmadık yerden insanlara yardım eder. Hz. Eyyub (as)’a da yardım etmiş, bir kaynak suyu ile muzdarip olduğu hastalığına şifa vermiştir.

42- Ayağınla hızla vur, bu yıkanacak bir serinlik ve içecek.

Yüce Allah (cc), diledikten sonra içilen bir su, en ağır hastalıkları tedavi eder, iyileştirir. Hz. Eyyub (as)’ın, Rabb’ine olan iman ve teslimiyeti, tevekkül ve güveni sayesinde yüce Allah (cc) yardım edip ona su ile şifa vermiştir.

Rahmeti, gökleri ve yeri kuşatan yüce Allah (cc), sabreden kullarına karşı sonsuz merhamet sahibi olduğu için Hz. Eyyub (as)’a şifa ve daha fazlasını da ikram etmiştir.

43- Ona, bizden bir rahmet olarak ailesini ve onlarla beraber onların bir mislini bağışladık, (bu), akıl sahipleri için bir öğüttür.

Hz. Eyyub (as), ihlas ile Rabb’ine yönelmiş, Rabb’i de onun hastalığına şifa vermiş bir de geçmişte kaybettiklerini, daha fazlasıyla ona vermiştir. Yüce Allah (cc), Hz. Eyyub (as)’ın durumunu akıl sahiplerine bir ibret olarak vermekte ve Kendisine yönelişin örnekliğini göstermektedir.

“Böylece ona cevap verdik, onda zarardan ne varsa giderdik, ailesini ve onlarla beraber onların bir mislini tarafımızdan bir rahmet olarak ona verdik ve (bu), kulluk edenler için bir öğüttür.” (Enbiya, 84)

Rabb’ine yönelen bir kimse, mutlak anlamda O’nun rahmetine ve bağışlamasına ulaşır. Ancak bu yönelme, yüce Allah’ın belirlediği esaslara uygun, samimi ve içtenlikle olmalıdır. O, kendisine yönelenlere rahmet ederek onları rızasına iletir.

Yüce Allah’a yönelme, hayatın tümünü kuşatmalı, hayatın her safhasında, her an ve durumda kul Rabb’ine yönelmelidir. Yüce Allah (cc), Mü’minlerin hayatlarının her anında kendisine yöneldiklerini bildirmektedir.

Müslümanlar, yüce Allah’a yönelme hususunda hiçbir sıkıntı duymazlar, herhangi bir sıkıntı ile karşılaşsalar, her konu ve durumda Rab’lerine yönelirler. Yüce Allah’a yönelmek, Müslümanlar için ibadettir, bu nedenle onlar, yürürlerken, otururlarken, yanları üzere yatarlarken sürekli Rab’lerine yönelirler, O’nu tefekkür ederler.

Ayakta, oturarak ve yanları üzerinde Allah’ı hatırlayan kimseler, göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler: ‘Rabb’imiz, bunu boşuna yaratmadın, Sen yücesin, bu yüzden bizi ateş azabından koru!” (Al-i İmran, 191)

Mü’minler, sıkıntı anlarında yüce Allah’a yönelmenin müşriklere mahsus bir hal olduğunu bilir, bu nedenle iyi günlerinde de sıkıntılı günlerinde de Rab’lerine yönelirler ve bundan huzur duyarlar. Yüce Allah (cc), Kendisine yönelen kullarına yardım edicidir.

Hz. Eyyub (as), kendisine isabet eden hastalığın Rabb’inden geldiğini biliyor, bu nedenle sabrediyordu. O, dayanma gücünü yitirdiği zaman Rabb’ine yönelip O’ndan yardım istemiş, yüce Allah (cc) da ona yardım etmiştir.

Yüce Allah (cc), Hz. Eyyub (as)’ı hastalığından kurtarmış, hastalığına sabrettiği, isyan etmediği için de ona, ondan uzaklaşan ailesini ve daha fazla şeyler nasip etmiş, eşine karşı ettiği yeminini de en güzel bir şekilde yerine getirmesini tavsiye etmiştir.

44- Ve eline bir demet sap al, böylece onunla vur ve sakın yeminini bozma. Gerçekten Biz onu, sabreder bulduk, ne güzel kuldu, şüphesiz o, (Bize) yönelirdi.

Yüce Allah (cc), güzel davrananlara rasullerinin Kendisine sürekli yönelmelerini örnek vermiş, kullarının da onlar gibi olmalarını istemiş, böylece onlara da rahmet edip onları mükâfatlandıracaktır. Bu, O’nun kullarına karşı merhametinin gereğidir.

Sürekli yüce Allah’a yönelmek, Ahireti düşünme özelliği ile temizlenmek

İnsan için temel amaç ve ulaşılacak hedef, kendisine yaratılışı ile beraber apaçık bir şekilde bildirilmiştir. İnsan, yaşadığı sürece bildirilen bu amaca uygun hareket ederek hedefine ulaşmalıdır ki, onun yaratılış gayesi, yüce Allah’a kulluk yapmak, hedefi ise, yüce Allah’ı razı edip Ahirette kendisine vadedilen mükâfatları kazanmaktır.

“Ben cinleri ve insanları, bana kulluk yapmaları dışında (bir nedenle) yaratmadım.” (Zariyat, 56)

Yaratılış gayesi doğrultusunda hareket ettiği sürece insan, kendisine belirlenen hedefe ulaşacaktır. Buna bir örnek verilecek olursa; bir kimse, bir işe girip o işte sürekli ve başarılı çalışması sonucunda işinde yükselip üst makamlara ulaşır ve o işten yüklü bir maaşla emekliye ayrılarak rahat bir hayat sürer.

Yaratılış gayesini terk eden kimse, kendisine belirlenen hedeften uzaklaşacak, dünya ve Ahirette perişan olacaktır. Bu kimsenin durumu, başarılı olup yükselerek hayatının sonunda daha rahat yaşamak niyetiyle girdiği işte sürekli olmayan, kurallara dikkat etmeyip başarısız olan bu nedenle işten atılarak işsiz güçsüz kalan, yaşlandığında sosyal bir güvenceden yoksun olup perişan olan kişinin durumu gibidir.

Tüm rasuller ve Tevhid erleri, yaşadıkları sürece yaratılış gayeleri doğrultusunda hareket etmişler, bu uğurda mücadele ederek kendilerine belirlenen hedefe ulaşmışlardır. Vahyin bildirdiği hedefe ulaşmak için bütün gücü ile çalışan kimse, arzu ettiği sonucu elde edebilir; aksi halde hüsrana uğrar. Yüce Allah (cc), Ahireti isteyenlerin, onun için çalışmaları halinde onu elde edebileceklerini bildirmektedir.

Ve kim de Ahireti ister ve o, Mü’min olarak ona çaba gösterir, onun için çalışırsa, işte onların çalışmaları övülmüştür.” (İsra, 19)

Yüce Allah (cc), Ahirete yaraşır biçimde nasıl çalışılacağı hususunda Mü’minlere yol göstermiş, ancak bu durumda umduklarına ulaşabileceklerini bildirmiştir. Bunlar:

Rasulullah (as)’ı en güzel örnek edinip onun gibi kulluk yapmak

“Andolsun sizin için Allah’ın Rasulü’nde, Allah’ı ve Ahiret gününü uman ve Allah’ı çok hatırlayan kimseler için güzel bir örnek vardır.” (Ahzab, 21)

Yüce Allah’a ibadet ve itaatte şirk koşmamak

De ki: ‘Şüphesiz ben sizin benzeriniz bir insanım; bana vahyediliyor ki, şüphesiz ilahınız bir tek ilahtır; artık kim, Rabb’ine kavuşmayı umuyorsa öyleyse salih amel işlesin ve Rabb’ine ibadette hiç kimseyi ortak etmesin.” (Kehf, 110)

İnfak etmek

“O ki, malını vererek temizlenir ve o, yanındaki bir kimseye, bir nimet karşılığında vermez, yalnızca yüce Rabb’inin yüzünü/rızasını ister; elbette yakında o, razı olacaktır.” (Leyl, 18-21)

Böbürlenip bozgunculuk yapmadan muttakilerden olmak

Bu Ahiret yurdu; yeryüzünde böbürlenmek istemeyen kimselere ve bozgunculuk yapmayanlara onu veririz ve sonuç Muttakilerindir.” (Kasas, 83)

Risalet önderlerinin hayatlarını örnek almak, onlar gibi hareket etmek

45-48- Kuvvet ve basiret sahibi kullarımız İbrahim’i, İshak’ı ve Yakub’u an; şüphesiz şerefli yurdu, halis olmalarından onlara tahsis ettik ve gerçekten onlar, yanımızda elbette seçkinlerden, hayırlılardandır. İsmail’i, Elyesa’ı, Zülkifl’i de an; hepsi de hayırlılardandır.

Yüce Allah (cc), gönderdiği kutlu rasullerinin mücadele örneklerini vererek iman edenlerin de onlar gibi hareket etmelerini istemiştir. Surede, övülen ve isimleri zikredilen rasuller, amaçlarının ne olduğunu çok iyi bilen, sürekli yüce Allah’a yönelen, Ahireti düşünerek davranışlarını düzenleyen kimselerdi.

Bu kutlu rasullerin, halis kullar ve iyilerden olmalarını sağlayan, onların, her iş ve davranışlarında, kendilerine bildirilen esaslara göre hareket etmeleri, taviz vermeden Tevhidi esasları insanlara duyurmaları, yaşadıkları zorluklarda umutsuzluğa düşmeden sürekli olarak yüce Allah’a yönelmeleridir.

Rasuller ve onların izinde giden Tevhid erleri, gaye ve hedeflerini çok iyi bilmişler, her türlü sıkıntı ve zorluklara rağmen bu hedeflerinden sapmadan dosdoğru hareket etmişlerdir. Yüce Allah (cc), rasullerin Kendisini nasıl razı ettiklerini belirterek Mü’minlerin de onlar gibi hareket etmelerini istemektedir.

49-54- Bu, bir hatırlatmadır; şüphesiz muttakiler için gerçekten güzel bir gelecek vardır. Kapıları kendilerine açılmış Adn cennetleri, orada (koltuklara) yaslanmışlardır, orada birçok meyve ve içecek isterler ve onların yanında yaşanacak görülmemiş bir saray vardır. Bu, hesap günü için size vadedilen şeydir! Şüphesiz bu, bizim rızkımızdır, onun hiç tükenmesi yoktur!

Yüce Allah (cc), Mü’minlere ne yapmaları gerektiği konusunda yol göstermiştir. Güzel bir gelecek elde edebilmenin yolu, o güzel geleceğe giden yolda olabilmekle ve o yolun kurallarına harfiyen uymakla mümkündür.

Her değerin bir bedeli vardır, hiçbir değer, bedel ödenmeden elde edilemez; verilecek bedel, elde edilecek değer oranında olmalıdır. İnsan, elde etmek istediği değerin kendisinden nasıl bir bedel istediğini bilmeli, ona göre hareket etmelidir. Cennetin bedeli can ve mallardır, onları veren cenneti kazanmaya hak kazanır.

“Şüphesiz Allah, Mü’minlerden canlarını ve mallarını, gerçekten onlara Cenneti vererek satın almıştır. Allah yolunda savaşırlar, sonra öldürürler ve öldürülürler; Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da onun gerçek bir vaadidir, kim, Allah’tan daha çok ahdine vefa edebilir! Öyleyse O’na sattığınız şeye ve satın aldığınıza sevinin; işte o, büyük kurtuluştur.” (Tevbe, 111)

Cennet için belirlenen bedeli ödeyenler, yaptıkları alışverişte kazançlı çıkarak umduklarına ermişlerdir. Bu bedeli ödemeyenler ise, Rab’lerini razı etmediklerinden, ne yaparlarsa yapsınlar, vadedilen cennete ulaşamayacaklardır. Bunlar, inandıklarını söyleseler, bir kısım salih amel işleseler bile, Kur’an’ın ifadesi ile onların hepsi azgınlardır ve azgınların durağı da cehennemden başka bir yer değildir.

55-59- Bu, gerçekten tuğyan edenler için en kötü dönüş yeridir, cehennem! Ona atılırlar; işte kötü kalınacak yerdir! Bu (böyledir), artık o sıcakta ve karanlıkta yaşasınlar ve daha başka bukağılardan çift çift var; bu gruplar sizinle beraber sokulacaklar, onlara rahatlık yoktur, elbette onlar, ateşe yaslanacaklardır.

Muazzam bir anlatım, mükemmel bir karşılaştırma; muttakiler için güzel bir gelecek ve cennet, çeşitli yiyecek ve içecekler, yaslanacakları koltuklar ve saraylar. Tuğyan edenler için ise, kötü bir dönüş yeri cehennem, dünyada dik başlı oluşlarından dolayı onları aşağılayan boyunlarında bukağılar, koltuklar yerine ateşe yaslanacaklardır.

İnsanın, yüce Allah’a isyan edip azgınlaşarak tağut olması

Kur’an, Tevhidi esaslardan sonra ağırlıklı olarak en çok insanın tuğyan etmesi yani azgınlaşması üzerinde durur ve daha ilk sureden itibaren tuğyan edenlere dikkatleri çeker, onların nasıl tuğyan ettiklerini bildirir.

Yaratılışı bir damla su olan, hiçbir şeye malik olmayan insana yüce Allah (cc), mal, sermaye, akıl ve bilgi vererek güçlendirmiş, yaratılış gayesini kendisine bildirmiş, ona iki yol göstererek iradi olarak serbest bırakmıştır.

Azgınlığında sınır tanımayanların en şerlileri, hiç kuşkusuzdur ki, ilahi hükümleri reddedip kendileri insanlar üzerine hüküm koyanlardır. Yüce Allah’ın öncelikle reddedilmesini istediği ve tağut olarak isimlendirdiği tuğyan eden azgınlar bunlardır.

Yüce Allah’a iman etmenin ilk ve en önemli aşaması, tağutun reddedilmesidir. Tağut reddedilmeden yüce Allah’a, Kur’an’a, Tevhidi esaslara iman etmek mümkün değildir. Yüce Allah (cc), her millete, kendisine iman edilmesi, tağuttan kaçınılması için rasuller göndermiş, tağuttan kaçınmadan Kendisine iman edilmeyeceğini bildirmiştir.

Andolsun Biz, her millet içinden: ‘Allah’a kulluk edin, tağuttan kaçının’ diye bir Rasul gönderdik; sonra Allah, onlardan kimine hidayet etti, onlardan kimi üzerine de sapıklık hak oldu. Şimdi yeryüzünde gezin de bakın görün, yalanlayanların akıbeti nasıl olmuş!” (Nahl, 36)

Yüce Allah’a iman etmenin, O’na kulluk yapmanın önündeki en büyük engel tağuttur. Kelime-i Tevhidin ilk cümlesi olan “La ilahe” ifadesi, tağutun reddini esas alır. Kişi, bu esası, tüm düşünce, söz ve fiilleri ile tam olarak göstermediği sürece ikinci kelime olan “İlla Allah” yüce Allah’a iman etmesi, Tevhid kulpuna yapışıp Rabb’ine kulluk yapması mümkün değildir.

Dinde zorlama yoktur, Hak yol sapık yoldan kesin ayrılmıştır; artık kim tağutu inkâr eder, Allah’a iman ederse, işte (o), gerçekten kendisinin kopması olmayan sağlam bir kulpa yapışmıştır, Allah İşiten’dir, Bilen’dir.” (Bakara, 256)

Tağut olan beşerî sistemleri reddetmeyenler, yüce Allah’a iman edemez, sağlam olan ve kopmayan Tevhid ve iman kulpuna sarılamazlar. Kelime-i Tevhidin samimiyetle söylenmesi için öncelikle insanlar üzerinde ilahlık taslayan tağutun reddedilmesi gerekir ki, ancak bu durumda yüce Allah (cc) tek İlah ve Rab olarak kabul edilebilir.

Kişi ya da sistem olsun her tağut, aynı zamanda insanlar üzerinde ilahlık taslayan birer güçtürler. Bu nedenle birbirini tamamlayan tağut ve ilah kavramlarının ne anlama geldiklerini çok iyi bilinmelidir ki reddedilebilsin.

Tuğyanın nedenleri

Tuğyanın en önemli nedenlerinden biri, kişinin kendisini yeterli görmesidir. Daha ilk surede dikkatler, kendilerini yeterli görüp azgınlaşan kişilere çekilmiş, insanların, kendilerini hangi konuda nasıl yeterli gördükleri hususu ise, devam eden surelerde çok açık bir şekilde ortaya konulmuştur.

“İyi bilin ki şüphesiz insan, tuğyan eder; kendini müstağni gördüğünde.” (Alak, 6-7)

Zaman içerisinde yaratılış gayesini unutan insan, kendisine verilen nimetlerle azgınlığın zirvesine ulaşarak Rabb’ine isyan etmiştir. Bu isyan, bazı kişilerde Rabb’ini unutup rablık iddia etmek şeklinde tezahür ederken, bazı kişilerde gönderilen Tevhidi esasları inkâr şeklinde olmuş, kimi zaman da ilahi mesajın bir kısmına inanıp bir kısmını terk etmek şeklinde olmuştur.

Kendilerine verilen nimetleri kendilerinden bilip Rab’lerine nankörlük ederek azgınlaşanlar, bu nimetleri, ilahi esaslara göre kullanmayarak tuğyan etmişler, Tevhidi esasları terk edip hevalarını ölçü edinerek ilahlık taslamışlardır.

Yüce Allah (cc), verdiği nimetleri nasıl kullanması gerektiğini insana bildirmiş, ancak o, verilen nimetleri Rabb’inin bildirdiği esaslara göre kullanmamış, aksine hareket ederek kendisine verilen akıl, bilgi, mal ve sermaye ile insanlar üzerinde kendisini üstün görüp azgınlığı yol edinmiş, böbürlenmiştir.

İnsanlar, kendilerine Rab’leri tarafından verilen akıl, bilgi, mal, sermaye, mülk ve devleti, bildirilen hükümler doğrultusunda kullanmayarak azgınlık etmiş, küfre ve şirke düşmüştür.

İnsanlardan kimi bilgi, kimi fiziksel özellikleri, bir kısmı mülk (egemenlik), mal, evlat ve sermayeleri ile azgınlaşarak bu nimetlerle Rab’lerine isyan etmişlerdir.

Azgınlığı yol edinenler, Rab’lerinin gönderdiği ilahi mesajı reddetmişler, Hakk’ı getiren rasullere karşı çıkmışlar, onlara baskı ve işkence yapmışlardır. Risalet tarihinde Tevhidi esasları inkâr edenler, hep aynı bozuk karakterde kimselerdir. Bunların tipik örneği Fir’avn’dır.

Fir’avn, azgınlığında sınır tanımayacak derecede azgınlaşmış, insanlar üzerinde kendisini ilah görecek derecede ileri gitmiştir.

Fir’avn dedi ki: ‘Ey ileri gelenler, sizin için benden başka bir ilah bilmiyorum…” (Kasas, 38)

“(Fir’avn): dedi ki: ‘Andolsun, benden başka ilah edinirsen, seni kesinlikle hapse atılanlardan yapacağım.” (Şuara, 29)

Peşinden (insanları) toplayıp bağırdı, ardından dedi ki: ‘Ben, sizin en yüce rabbinizim!” (Naziyat, 24)

Tarihi süreçte Tevhidi esasları reddedip Rab’lerine tuğyan edenlerin hepsi, en ağır şekilde helak edilmişlerdir.

Şüphesiz Biz, size bir Rasul gönderdik, üzerinize şahitlik yapacak; Fir’avn’e de bir Rasul gönderdiğimiz gibi! Fir’avn, Rasul’e isyan etti, bunun üzerine onu şiddetli bir yakalayışla yakaladık.” (Müzzemmil, 15-16)

Beşerî sistemler, yüce Allah’a isyan eden tağutî sistemlerdir

Fir’avn’ın azgınlığı, sonraki dönemlerde beşerî sistem ve ideolojiler tarafından devam ettirilerek günümüze kadar gelmiştir. Günümüz beşerî sistem ve ideolojiler, azgınlıklarında, ilahlık ve rablık taslamada Fir’avn’ı fersah fersah geride bırakmışlardır.

Günümüzde tağut denilince ilk akla gelen beşerî siyasi sistemlerdir. Yüce Allah’ın indirdiği ilahi mesaja alternatif olarak ortaya çıkan kapitalist ve sosyalist düşünceler ile bu ideolojileri destekleyen toplumlar, yüce Allah’a açıkça hasım kesilmişlerdir. Gerek bu ideolojilerle idare edilen ülkeler, gerekse bu ülkelerde yaşayan ve bu ideolojileri benimseyen ülke halkları Allah’a açıkça isyan etmişlerdir.

Birey bazında, mal ve bilgi ile ya da ülke bazında, ideolojik düşüncelerle azgınlaşan kişi, yönetim ve toplumlar, yüce Allah’a döneceklerini unutarak azgınlıklarını günden güne artırmaktadırlar. Yüce Allah (cc), kimliğine, ideolojisine, azgınlık derecelerine bakmadan tüm tağutların reddedilmesini istemektedir.

İnsanın tuğyan etmesi, yalnızca kendisine gönderilen ilahi mesajı reddetmesi değildir. İlahi mesajı kabul eden bazı kimseler, daha sonra ilahi mesajı terk ederek ya da kendi hevalarına göre değiştirerek azmışlardır. Bunların tipik örnekleri, Hz. Musa (as)’ın kavminden olan Samiri ve A’raf suresinde kendisinden söz edilen kişidir.

“(Musa) dedi ki: ‘Peki, senin problemin neydi Ey Samiri?’ Dedi ki: ‘Onların görmedikleri şeyleri gördüm; Rasul’ün naklettiğinden kavradığımı hemen kavradım, böylece onun bir kısmıyla kendi nefsimi kandırdım.” (Taha, 95-96)

Günümüz bel’amların atası olan Samiri, Rasul’ün getirdiği mesajı, hevasına göre değiştirerek, Hakk’ı batılla karıştırarak Rabb’ine isyan edip azgınlaşmıştır. Hz. Musa (as)’ın kavminde olan kişi ise, kendisine verilen ilmi terk edip hevasının peşine takılarak tuğyan etmişlerdir.

Onlara, o kimsenin haberini oku ki, ona ayetlerimizi verdik, fakat ondan ayrıldı, bu yüzden o, şeytana tabi oldu, böylece azgınlardan oldu! Şayet dileseydik elbette onu, onunla yükseltirdik velakin o, dünyaya daldı ve o hevasına tâbi oldu. İşte onun misali, tıpkı şu köpeğin misali gibidir ki, üstüne varsan da dilini sarkıtır, onu bıraksan da dilini sarkıtır. İşte ayetlerimizi yalanlayan kimselerin toplumunun misali budur, işte bu kıssayı anlat, ta ki düşünsünler.” (A’raf, 175-176)

Yüce Allah’tan başka ilah edinenler ve ilahları için acıklı bir azap vardır

Yüce Allah’tan başka edinilen ilahlar, insanları Allah yolundan saptıran ağabey, üstad, şeyh, hoca vb. isimlerle insanların önüne İslâm adına çıkan, İslâm ile ilgisi bulunmayan şeylerle insanları saptıran kimselerdir. Bunlar, kıyamet günü birbirlerini inkâr edecek ve birbirlerine düşman olacaklardır.

60-61- Dediler ki: ‘Bilakis siz, size rahatlık yok, siz bize onu hazırladınız; işte kötü durulacak bir yer!’ Dediler ki: ‘Rabb’imiz, bunu bize kim hazırladıysa, ateşteki azabı ona iki kat artır!’

İnsanlar, yüce Allah’tan başka tapındıkları, uğrunda gerektiğinde canlarını vermeye hazır oldukları, mallarını peşkeş çektikleri bu ilah edindikleri ile Kıyamet günü araları açılacak, birbirlerine düşman olacaklar ve birbirleri için azap dileyeceklerdir.

Yüce Allah’ın rızasına dayanmayan her dostluk, geçici, sahte, yüzeyseldir. Böyle dostluklar, gerçeklerle karşılaşıldığı anda yıkılıp gidecek düşmanlığa dönüşecektir. Dünyada, Allah’tan başka edinilen dost ve ilahlar, Hesap gününde ayrılacaklar, ancak ayrılmaları onları kurtarmayacaktır. Onlar, cehenneme girecekler, orada gözleri Müslümanları arayacak, ancak Müslümanları göremeyeceklerdir.

62-64- Dediler ki: ‘Bize ne oldu ki, kötülerden kendilerini saymış olduğumuz adamları görmüyoruz, onları alaya alırdık, yoksa gözler mi onlardan kaydı!’ Şüphesiz bu, kesin bir gerçektir, ateş halkının çekişmesidir.

Tevhidi esaslardan rahatsızlık duyan inkârcıların, Hakk’ı batılla karıştıran bel’am, müşrik ve münafıkların bulundukları yer, dünyada önemsemeyip inkâr ettikleri ateştir. Onlar için oradan artık bir çıkış da sözkonusu değildir. Yüce Allah (cc), onları uyarıp cehennemdeki durumlarını örnek vererek o gün gelmeden iman etmelerini istiyor.

İmanın esası, yüce Allah’ın Uluhiyet ve Rububiyetine kesin teslimiyettir

Yüce Allah (cc), cehennem ehlinin durumunu bildirdikten sonra, insanlara uyarının sürekli yapılmasını, bu gerçeklerin, büyük bir haber olduğunu, bu nedenle yüce Allah’tan başka ilah olmadığına iman edilmesini istemektedir.

65-68- De ki: ‘Şüphesiz ben ancak bir uyarıcıyım; Mutlak Galip Bir olan Allah’tan başka ilah yoktur; göklerin, yerin ve ikisi arasında olanların Rabb’idir, Aziz’dir, Ğaffar’dır.’ De ki: ‘O, büyük bir haberdir; siz ondan yüzçeviriyorsunuz.’

Yüce Allah’ın Bir oluşuna inanmak, yalnızca “O Bir’dir” demek olmayıp O’nun, göklerin ve yerin Rabb’i olduğu gerçeğini kabul ederek Ulûhiyet ve Rububiyeti yalnızca O’na hasretmektir. İşte o zaman yüce Allah (cc), kullarına karşı bağışlayıcı olacaktır.

Yüce Allah’a iman, bütün sıfatları ile O’nu tek ilah kabul edip O’ndan başka bir ilahın, rızık vericinin, hükmedicinin, korkulacak ve sevilecek bir gücün olmadığına inanıp hayatı ona göre düzenlemektir.

Yüce Allah’a iman, hayatı yeni baştan Kur’anî esaslara göre düzenlemek, düşünce, söz ve davranışlar üzerinde O’ndan başka güce ve kişiye üstünlük vermemektir. Ancak o zaman O’na gerçekten iman edilecek, ancak o zaman o büyük haberin uyarısı fayda verecektir.

Yüce Allah’a iman edip hükümlerine tâbi olmamak, İblis’in iman şeklidir

Hükümlerine teslim olunmadan yüce Allah’a iman etmek, İblis’in, yüce Allah’a iman etmesi gibidir. İblis, yüce Allah’a iman ediyordu, ancak bir emrine uymadığı için lanetlenip rahmetten kovuldu.

Yüce Allah’ın tek ilah olduğu kabul edilip O’nun, Ulûhiyet ve Rububiyetine iman edilmesinin istenmesinden sonra insanın yaratılışı, meleklerin secdesi ve İblis’in isyan edişi üzerinde durulmaktadır. Bu haberin burada anlatılması, 55. ayette verilen, “gerçekten tuğyan edenler için en kötü dönüş yeridir, cehennem!” uyarısına bir atıftır.

İblis ve azgınlık, birbiri ile örtüşen iki kelime; yüce Allah’a tuğyan edenler, İblis’in sıfatını almışlardır, bunun nedeni; yüce Allah’ın emirlerini yapmamalarıdır. Yüce Allah’ın emrini yapmayıp tuğyan edenlerin yerleri de cehennemden başka bir yer olmayacaktır.

69-70- Benim hiçbir bilgim olmadı mele-i â’lâda tartıştıkları zaman. Şüphesiz bana ancak vahyediliyor, şüphesiz ben, apaçık bir uyarıcıyım.

71-74- Hani Rabb’in meleklere demişti ki: ‘Gerçekten Ben, çamurdan bir insan yaratacağım, artık onu düzenlediğim ve ruhumdan ona üflediğim zaman onun için hemen secdeye kapanın.’ Bunun üzerine meleklerin hepsi topluca secde ettiler, ancak İblis, büyüklük tasladı ve kâfirlerden oldu.

75- (Rabb’in) dedi ki: ‘Ey İblis, ellerimle (kudretimle) yarattığım o şey için secde etmekten seni men eden nedir? Büyüklendin mi, yoksa yücelerden mi oldun?’

76- Dedi ki: ‘Ben ondan hayırlıyım; beni ateşten, onu çamurdan yarattın.’

77-78- (Rabb’in) dedi ki: ‘Haydi çık oradan, artık gerçekten sen kovuldun; şüphesiz din gününe kadar lânetim senin üzerinedir!’

79- (İblis) dedi ki: ‘Rabb’im, öyleyse yeniden diriltilecekleri güne kadar bana yetki ver’

80-81- (Rabb’in) dedi ki: ‘Artık sen yetki verilenlerdensin, bilinen vaktin gününe kadar.

İblis, emredilen şeyi yapmayıp azgınlaşmasının nedeni olarak kendisini üstün görmesiydi. Kibir ve gurur, sağlıklı düşünmeyi, gerçekleri görmeyi, istenilen şeyi muhakeme etmeyi engeller. İblis, bu hataya düşmüş, kendisinin daha hayırlı olduğunu iddia edip böbürlenerek Rabb’inin emrini yapmamıştır.

Övünüp böbürlenmek, İblis’in vasfıdır, övünüp böbürlenen, İblis’in kardeşidir

Böbürlenip kibirlenmek İblis’in vasfıdır; yüce Allah (cc), kendisini övüp yücelten, kibirlenip böbürlenen kişileri sevmemektedir. Övünüp böbürlenmek, azgınlığın ta kendisidir, böbürlenen kimseler, ancak şeytanın kardeşleridirler.

  “Onların kardeşleri, azgınlık içerisinde onlara yardım ederler, sonra peşlerini bırakmazlar.” (A’raf, 202)

İblis (aleyhillane), hakkı olmayan bir konuda kendisini üstün görüp böbürlenmiş, Rabb’ine isyan etmiş, insanları da Rab’lerine isyan ettirmek için uğraşmaktadır.

Haksız yere yeryüzünde büyüklenen kimseleri ayetlerimden uzaklaştıracağım; doğrusu, bütün ayetleri görseler, onlar ona iman etmezler ve şayet doğru yolu görseler, onu yol edinmezler, şayet sapıklık yolunu görseler, onu yol edinirler. Bu, onların, ayetlerimizi yalanlamaları ve onu önemsemeyen kimseler olmaları nedeniyledir.” (A’raf, 146)

Kendilerinde bulunan şeylerle övünüp böbürlenen kimseler, tıpkı kardeşleri İblis gibi acıklı bir azaba gireceklerdir.

Sanma ki verdikleri şeylerle sevinen, gerçekten yapmadıkları şeylerle övünen kimselerin, sanma ki onlar, azaptan kurtulacaklar; onlar için acıklı bir azap vardır.” (Al-i İmran, 188)

Şeytan, insanları, yaptıkları şeylerle böbürlendirerek azdırmakta, böylece Allah yolundan saptırarak isyana sürüklemektedir. İslâm, Mü’minlerin her yerde, her zaman mütevazı hareket etmelerini, alçakgönüllü olmalarını istemektedir.

Kur’an’a teslim olan, mütevazı kimseler üzerinde şeytanın bir etkisi yoktur

İblis’in, mütevazı olan, övünüp böbürlenmeyen, Rab’lerinin hükümlerine teslim olan ihlaslı kimseler üzerinde bir etkisi yoktur.

82-83- (İblis) dedi ki: ‘O halde Senin izzetine andolsun, onların tümünü saptıracağım, onlardan ihlaslı kulların hariç.’

Yüce Allah (cc), Müslümanları şeytanın oyunlarına karşı uyarmakta, herhangi bir konuda kendilerine şeytani bir vesvese geldiğinde Rab’lerine sığınmalarını istemektedir.

Müslümanlar, herhangi bir konuda vesveseye düştüklerinde hemen o konudaki yüce Allah’ın emrini hatırlayarak doğru olanı yapmaya çalışırlar ve doğruyu bulurlar. Bunu da ancak Allah’tan korkan muttakiler başarabilirler.

“Şayet şeytandan bir vesvese seni dürterse, hemen Allah’a sığın; şüphesiz O, işitendir, Bilen’dir. Gerçekten sakınan kimseler, şeytanın, birden kendilerine dokunup kuşatması ile işte o zaman düşünürler; onlar, (gerçeği) gören kimselerdir.” (A’raf, 200-201)

Şeytandan ve insan cinsinden olan yardımcılarından, onların her türlü vesvese ve fitnelerinden korunmanın yolu, her zaman Kur’anî ölçüler içerisinde hareket etmek, Rasulullah (as)’ın yaptığı gibi Kur’an’ı ahlak edinmektir. Kur’an’ı hayat prensibi olarak alanlara, şeytan ve insan cinsinden yardımcılarının hiçbir etkisi olmayacaktır.

“O halde Kur’an okuduğun zaman kovulmuş şeytandan Allah’a sığın; Şüphesiz iman edenlere ve Rab’lerine tevekkül edenlere karşı onun bir gücü yoktur. Doğrusu onun gücü, onu dost tutan kimselere ve onlar o kimselerdir ki, onunla şirk koşanlardır.” (Nahl, 98-100)

Övünüp böbürlenmenin İblis’in vasfı ve yüce Allah’ın böyle kimseleri sevmediğini bilen Müslümanlar, her zaman ve her yerde mütevazı olurlar.

“Rahman’ın kulları o kimselerdir ki, yeryüzünde tevazu ile yürürler, cahiller onlara hitap ettikleri zaman ‘Selâm’ derler.” (Furkan, 63)

Müslümanlar, insanlarla ilişkilerinde, sokakta yürüyüşlerinde, toplum içerisinde söz ve tavırlarında alçakgönüllü olurlar, kibir ve gurur içerisinde hareket etmezler. Onlar, insanlar kendilerine bir şey sorduklarında kibirli bir tavır takınarak insanlardan yüzçevirmez, onlarla ilgilenir, sorunlarına yardımcı olmaya çalışırlar.

“Yeryüzünde şımararak yürüme; zira sen, yeri yaramazsın, boyca da dağlara ulaşamazsın!” (İsra, 37)

İnsanları hor görüp yukarıdan bakma ve yeryüzünde şımararak yürüme, şüphesiz Allah, her kendini beğenip övünen kimseyi sevmez.” (Lokman, 18)

Edindikleri birkaç bilgi birikimi ile kendilerini insanlardan üstün gören hoca, ağabey, şeyh, üstad vb. sıfatlar takılan kimseler, kendilerine tâbi olanlar yanında kendilerini adeta göklerde görür havası ile hareket etmekte, tabilerinin kendileri yanında el-pençe durmalarını onaylar bir tavırla karşılamaktadırlar.

Kendilerine Rab’leri tarafından verilenlerle sevinip böbürlenenler, bu verilenlerin onlardan bir gün alınacağını, bunun hesabını vereceklerini de bilmelidirler.

Kaçırdığınız şeylere üzüntü duymayın ve size verdiği şeylerle sevinmeyin, Allah, bütün böbürlenip övünenleri sevmez.” (Hadid, 23)

Övünüp böbürlenenler, kendilerini saptıran İblis ile beraber ateştedirler

Yüce Allah’ın verdiği nimetlerle sevinip bunlarla insanlar üzerinde üstünlük taslayanlar, övünüp böbürlenenler, şeytanın tuzağına düşmüş kimselerdir. Şeytan bu kimseleri, sahip oldukları şeylerle övündürerek Rab’lerine isyan ettirmiştir ki bunların barınağı ancak cehennemdir.

84-85- (Rabb’in) dedi ki: ‘İşte Hak ve Hakk’ı söylüyorum, cehennemi senden ve sana tâbi olan kimselerin hepsiyle dolduracağım!

Kur’an’daki bütünlük, bu surede de kendisini göstermiş, surenin hemen başında Kur’an’a yemin edilerek ilahi hükümlerden sapanların nasıl gurur ve kibir içerisine girdikleri anlatılmış, azgınlaşan kavimlerden örnekler verilmişti.

Surede, ilahi mesaja teslim olanların, her durumda yüce Allah’a yöneldikleri, onların yüceltildikleri, Rab’leri yanında değerli kimseler oldukları, ilahi mesajdan yüzçevirip azgınlaşanların, Rab’leri tarafından helak edildikleri bildiriliyor.

Suredeki bu bütünlük, son bölümde de ortaya konulmakta, yüce Allah’ın emrine isyan ederek azgınlaşan İblis’in durumu haber verilerek İblis’in azgınlaşma nedenini bildirmektedir. Aynı şekilde azgınlaşan kişilerin durumu, İblis’in azgınlığı örnek verilerek azgınların da İblis ile beraber cehenneme girecekleri bildirilmektedir.

Sure, bir bütün olarak surenin başında “Sad, andolsun şerefli Kur’an’a!” (Sad, 1) ortalarında “Bu, bir hatırlatmadır;” (Sad, 49) sonunda “Şüphesiz o, âlemler için ancak bir öğüttür.” (Sad, 87) ilahi mesajlar, surenin her yönden bütünlüğünü ortaya koymaktadır.

İslâmi davet, bir ücret karşılığında yapılmaz

Kur’an, İslâmi davetin nasıl yapılacağını, davetçilerin, davette hangi şekilde hareket edeceklerini çok açık bir şekilde belirtmektedir. Yüce Allah (cc), insanlara gönderdiği Tevhidi esasların rasulleri tarafından nasıl duyurulacağını, rasullerin nelere dikkat edeceklerini, insanlarla ilişkilerinin ne olacağını çok açık bir şekilde vermiştir.

İslâmi davetin en güzel örnek metodu, hiç şüphesiz, Risalet önderlerinin Tevhidi esasları insanlara duyurma metotlarıdır. Onların davet metotları, sonradan gelen Tevhid erleri tarafından, hiçbir değişiklik yapılmadan aynen alınmak zorundadır.

86-88- De ki: ‘Ben sizden buna karşı bir ücret istemiyorum ve ben mükellef tutanlardan değilim. Şüphesiz o, âlemler için ancak bir öğüttür ve mutlaka bir süre sonra onun haberini bileceksiniz!

İslâmi davet, bir menfaat karşılığında yapılmaz ve davetçiler, İslâmi davetle şahsi çıkar elde etmeye çalışamazlar. İslâm adına yapılan çalışmalardan çıkar elde etmek, yüce Allah’ın bildirdiği üzere, Allah’ın ayetlerini az bir değere satmaktır. Bütün Risalet önderleri, davetlerini insanlara duyurmaya başladıklarında şu gerçeği ifade etmişlerdir.

“Ben sizden, ona karşı bir ücret istemiyorum, doğrusu benim ücretim, ancak âlemlerin Rabb’ine aittir.” (Şuara, 109)

Günümüzde, İslâmi çalışmaları kendileri için gelir getiren bir araç gibi görenler, İslâmî kitaplar bastırıp köşe olanlar, yüce Allah’tan bir sevap alamayacak, ayetleri ve dini bir gelir kaynağı görüp para kazandıkları için lanetlenmişlerdir.

Şüphesiz Allah’ın indirdiği Kitap’tan bir şey gizleyen kimseler ve onu az bir değere satanlar, işte onların yedikleri, karınları içindeki ancak ateştir. Allah, Kıyamet günü onlarla konuşmaz ve onları temizlemez; onlar için acıklı bir azap vardır. İşte onlar, Hidayete karşılık sapıklığı, mağfirete karşılık azap satın alan kimselerdir; artık ateşe karşı ne kadar sabredebilirler.” (Bakara, 174-175)

İşte bu nedenle bütün Risalet önderleri, yaptıkları davet için bir ücret istemediklerini açıkça söylemişlerdir.

Mü’minler, İslâmi davetten gelir elde etmek bir yana bu uğurda, canları da dâhil, bütün değerlerini Allah yolunda harcamışlardır ki, olması gereken de ancak bu olmalıdır.

İslâmi davet, tağuttan izin alınarak yapılmaz

Tevhidi esasları insanlara duyurmanın, insanları Hak dine davet etmenin ilk ve en önemli şartı davetin, hiçbir güç ve otoriteden izin alınmadan yüce Allah’ın emrettiği ölçüler içerisinde yapılmasıdır. Bu, davetin olmazsa olmaz şartıdır.

Tevhidi esasların ilk şartı, insanlar üzerinde egemen beşerî sistemleri reddedip yalnızca yüce Allah’ı tek ilah, tek otorite kabul etmektir. Tevhidi esasların son hedefi ise, yeryüzünden fitne olan tağutî beşerî düzenleri kaldırıp Allah’ın dinini hâkim kılmaktır.

Fitne olmayıncaya ve din tamamen Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın! Artık gerçekten son verirlerse, artık şüphesiz Allah, yapmış oldukları şeyleri görendir.” (Enfal, 39)

Tağutu reddedip yüce Allah’ın Uluhiyetini kabul ettikten sonra yeryüzünden fitne kalkıp din tamamen yüce Allah’ın oluncaya kadar, yani Tevhidi esasların ilk şartından son hedefine kadar, her durum ve konuda Kur’anî ölçüler içerisinde hareket edilmelidir.

Yüce Allah’ın indirdiği Tevhidi esasların tebliğ metodunu ve davetin nasıl yapılacağı ile ilgili hükmü beşerî tağutî sistemler belirleyemez. İslâm, zaten bu beşerî sistemleri ortadan kaldırıp dini yalnızca yüce Allah’a has kılmak için gönderilmiştir.

İslâm, beşerî tağutî sistemleri fitne olarak görür, bunların yeryüzünden kaldırılmasını emreder. Bu nedenle yeryüzünden kaldırılacak beşerî tağutî sistemlerden kendilerini yıkmak için elbette izin alınmaz ve onlar da kendilerini yeryüzünden kaldıracak İslâmî bir harekete zaten izin vermezler.

İlahi hüküm, fitne olan beşerî sistemleri kaldırmayı emrederken Müslüman bir şahsiyet, İslâmî davet adına tağutun izin vereceği ve İslâm nokta-i nazarında şirk ve küfür olan vakıf ve dernek kurmak için tağutî sistemden izin alamaz. Böyle bir talep, onun İslâm’dan çıkıp küfre girmesine neden olur.

İslami davette çok önemli bir konu da davetçi şahsiyetin güvenilir olmasıdır. Davetçi şahsiyet, söz ve davranışlarında güven verici bir kişiliğe sahip olması gerektiği gibi, bizzat şahsiyet olarak da güvenilir olmalıdır. Tüm rasullerin, kavimlerine ortak sözleri.

“Şüphesiz ben, sizin için emin bir Rasul’üm.” (Şuara, 107)

Davetçiler, hiçbir şekilde başka isimlerle, kimi etiketlerle ortaya çıkmamalı, kimi kurum ve kuruluşların arkasına sığınmamalı, toplum içerisinde tanındıkları isimle toplumun karşısına çıkıp davet yapmalıdır. Bütün Risalet önderleri, toplumda bilinen, tanınan ve kendilerine güvenilen, söz ve davranışlarından emin olunan kimselerdir.

Dileyen öğüt alır, Risalet elçilerinin yolunu tutar, onlar gibi Rabb’ini razı ederek Rabb’i yanında yakın dereceler elde eder, dileyen hevasını ölçü edinerek azgınların yolunu tutar, onların akıbetine ve Rabb’inin gazabına uğrar.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir