Rasulullah (as), küfür ve şirki tasdik mercii değildir

Tarihi süreçte hemen her dönemde, Risalet önderleri rasullere karşı sürekli bir tepki olmuş, rasuller, müşrik ve kâfirler tarafından kınanmış, alaya alınmış, hakarete maruz kalmış, saldırıya uğramış, nihayetinde birçokları ya öldürülmüş ya öldürülmek maksadıyla kendilerine saldırılmış ya da yurtlarından sürülmüşlerdir. Yüce Allah (cc) bu durumu şöyle bildiriyor.

“Andolsun senden önce de rasuller yalanlanmıştı, onlara yardımımız gelinceye kadar yalanlandıkları ve eziyet edildikleri şeylere karşı sabrettiler. Allah’ın kelimelerini değiştirebilecek yoktur; sana gönderilenlerin haberlerinden geldi.” (En’am, 34)

Andolsun senden önceki rasullerle de alay edildi, fakat onlardan alay eden kimseleri, o alay etmekte oldukları şey kuşatıverdi.” (Enbiya, 41)

Risalet önderlerine karşı şirk ve küfür cephesi tarafından yapılan inkâr, düşmanlık ve saldırılar, Tevhid şirk mücadelesinin ana omurgasını oluşturuyordu. Şirk ve küfrün temsilcileri, rasullere saldırmakla onların getirdikleri Tevhidi esasları engellemeyi düşünüyorlardı. Buna karşı Risalet önderleri, var güçleri ile ve hayatları pahasına Tevhidi esasları anlatıyorlardı.

“Ve böylece Biz, her nebiye günahkârlardan bir düşman kıldık, hidayet edici ve yardımcı olarak Rabb’in yeter.” (Furkan, 31)

“Rasullerimizden senden önce gönderdiğimiz kimsenin sünnetidir; Bizim sünnetimizde bir değişiklik bulamazsın.” (İsra, 7)

Müşriklerin, kendilerine Tevhidi esasları anlatan rasullere karşı tepkilerinin temelinde onların getirdikleri ilahi mesajın inkâr edilmesi yatmaktadır. Küfür ve şirk cephesi, rasulleri kötüleyerek getirdikleri ilahi mesajın insanlara tarafından kabulünü engellemeye çalışıyorlardı.

“Elbette biliyoruz, onların söyledikleri şeyler gerçekten seni üzüyor, doğrusu onlar seni yalanlamıyorlar, fakat o zalimler, Allah’ın ayetlerini bilerek inkâr ediyorlar.” (En’am, 33)

Geçmiş müşrik ve kâfirler, gerek rasullere, gerekse Tevhidi esaslara karşı inkârlarını, tepkilerini açıkça ortaya koyuyor, saflarını net bir şekilde belirliyorlardı. Günümüz rasul ve Tevhidi esaslar inkârcıları ise kişilik ve karakter olarak geçmiş kâfir ve müşriklerle kıyaslanamayacak derecede düşük düzeyde, hatta bunlardan mahrumdurlar.

Kur’an’da Rasulullah (as)’ın konumu

Kur’an, Rasulullah (as)’ın kim olduğunu, konumunu, durumunu, sorumluluk sahasını, yetkilerini, yapacaklarını ve yapmayacaklarını çok açık bir şekilde ortaya koymuş, yüce Allah’a ve Rasulü’ne iman edeceklerin buna göre hareket etmelerini bildirmiştir.

Kur’an, Rasulün, kendisine indirilen ayetlere teslim olanların ilki olduğunu ve dini Allah’a halis kılarak kulluk yapmakla emrolunduğunu, bunun aksine hareketin yüce Allah’a isyan olacağını bildirmiş, Rasulullah (as) da buna göre hareket etmiştir.

De ki: ‘Şüphesiz bana, dini O’na halis kılan olarak Allah’a gerçekten kulluk etmem emredildi. Ve bana muhakkak, Müslümanların ilki olmam emredildi’ De ki: ‘Şüphesiz ben, Rabb’ime isyan edersem, büyük bir günün azabından gerçekten korkarım’ De ki: ‘Dinimi O’na halis kılan olarak Allah’a kulluk ediyorum.’ (Zümer, 11-14)

“O’nun ortağı yoktur ve işte böyle emrolundum ve ben, Müslümanların ilkiyim.” (En’am, 163)

Rasulullah (as), söz ve hareketlerinde, hiçbir şekilde ve şartta bu ilahi hükümlere aykırı konuşamaz, hareket edemez. Aksi halde Rabb’ine isyan edeceğini ve şirk koşacağını, bunun ise ne demek olduğunu bilir. Rasulullah (as), yüce Allah’a karşı kulluk ve sorumluluk bakımından diğer insanlardan hiçbir farkının bulunmadığının bilincinde, bu nedenle de her konuda oldukça dikkat etmekte ve hassasiyet göstermekteydi.

“De ki: ‘Şüphesiz ben de sizin benzeriniz bir insanım; bana, ilahınızın muhakkak bir tek ilah olduğu vahyediliyor. Öyleyse kim, Rabb’ine kavuşmayı umuyorsa salih amel yapsın ve kesinlikle Rabb’ine ibadete hiç kimseyi ortak etmesin.” (Kehf, 110)

Yüce Allah (cc), gönderdiği elçilerinin durumlarını, sorumluluklarını, insanlara karşı tutumlarının ne olması gerektiğini açık bir şekilde bildirmiş, iman edenlerin rasullere, Kur’an’da bildirildiği şekilde iman etmelerini istemiştir.

Tarihi süreçte, her konuda olduğu gibi rasullere bakış açısında da sapmalar olmuş, sonradan gelen nesiller arasından bazı kimseler, rasullere kutsiyet atfederek onları adeta ilahlaştırmışlardır. Kur’an, rasullerin de beşer olduklarını, vahyi getirmeleri dışında diğer insanlardan bir farklarının bulunmadığını apaçık bir şekilde bildirmiştir.

Andolsun, biz senden önce de rasuller gönderdik, onlara eşler ve çocuklar verdik. Allah’ın izni olmadan bir rasulün, bir ayet getirmesi olacak şey değildir; her ecel için bir yazı vardır.” (Rad, 38)

Kur’an, rasullerin de insan olduklarını, bu nedenle kimi zaman yanlışlar yaptıklarını, ancak kendilerine doğru olanın bildirildiğini haber vermektedir. Hz. Muhammed (as) da kimi hatalar yapmış ancak anında yüce Allah (cc) tarafından ya doğrudan ya da önceki rasullerden örnekler verilerek uyarılmıştır.

Rasulullah (as) ve Tevhidi esasları inkâr edenler

Günümüz rasul ve Tevhidi esaslar inkârcıları, iki gruba ayrılmaktadır. Bunlardan bir grubu, Rasulullah (as)’ı açıkça reddederek, diğer grup ise kabul etmiş görüntüsü vererek ve onu olduğundan farklı göstererek asıl Rasul konumunu reddetmektedirler. Böylece her iki grup Tevhidi esasları, Rasulullah (as) şahsını kullanarak inkâr etmektedirler.

Rasulullah (as)’ı kabul etmiş görünerek ona ve Tevhidi esaslara düşman olanlar

Gerek İsrailiyat, gerekse İslâm düşmanları, açıkça cephe alarak karşısına çıkamadıkları İslâmi esasları ve Kur’ani gerçekleri, içten içe fitne yayarak İslâmi gerçekleri bulandırmaya, onun insanlar tarafından kabul edilmesini engellemeye çalışmışlardır. Onlar, bu fitne ve fücurlarını, Kur’an’ı bozarak yapamadıkları için, Rasulullah (as)’a atfen yalanlar uydurarak bu çirkin ve hain emellerini uygulamaya koymuşlardır.

Onlar, Rasulullah (as)’ı kabul etmiş görünerek onun adına uydurdukları ya da uydurulan yalan ve iftiraları hadis adı altında sürekli gündem yaparak Rasulullah (as)‘a, her türlü hakareti yapmakta, onu insanların gözünden düşürmeye çalışarak onun ve getirdiği Tevhidi esasların insanların kabul etmesine engel olmaya çalışmaktadırlar.

Müfteriler, içerisinde bulundukları şirk ve küfrü gizlemek ve meşru göstermek adına Rasulullah (as) adına hadis adı altında yalanlar uydurmaktadırlar. Onlar, Rasulullah (as)’a atfen uydurdukları yalanlarla onu, ya adeta ilah edinmekte, ya yüce Allah’a karşı bir güç olarak çıkarmakta ya da içerisinde bulundukları küfür ve şirki tasdik edici biri gibi göstermektedirler.

Müfteriler, Rasulullah (as)’a atfen uydurdukları yalanlarla Allah’a ve Rasulü’nün üzerine iftira atmakta, onları, Kur’an ayetlerine eş tutmakta, hatta Kur’an’dan da üstün kabul etmekte, bunun sonucunda Kur’an’ı, kendilerinin anlamayacağını iddia ederek Kur’an’dan ve Kur’an’da bildirilen Tevhidi esaslardan habersiz kalmakta, ondan yüzçevirmektedirler.

Yalanı din edinip ona göre bir hayat ortaya koyanlar, hadis diye uydurdukları yalanların Kur’an’a ve Rasulullah (as)’ın fiiliyatına ve o konuda söylediği doğru sözlere taban tabana zıt ve çelişkili olduğunu bile anlamayacak kadar kör, basiretsiz ve düşünmekten yoksundurlar.

Müfteriler, uydurdukları yalanların Rasulullah (as)’a ait olduğunu teyit ettirmek için Kur’an’ı da kendi çirkin emellerine alet etmekten çekinmiyorlar. Uydurdukları yalanları, Rasul (as)’a mal ettikten sonra bu müfteriler, Rasulullah (as)’ın hevadan konuşmadığını söyleyerek Necm suresini yalanlarına destek olarak kullanıyorlar.

“O, hevadan konuşmaz, şüphesiz o, ancak vahyedilen bir vahiydir.” (Necm, 3-4)

“O hevadan konuşmaz” ayeti, Rasulullah (as)’ın, ilahi mesajı okurken söylediklerinin vahiyden başka bir şey olmadığını bildiriyor. Oysa aynı Rasul (as), hem toplumsal konularda hem de aile hayatındaki ilişkilerinde kendi hevasından konuşmakta, kimi zaman bu konuşmalarında hata yapmakta ve bu nedenle Rabb’i tarafından uyarılmaktadır.

Rasulullah (as)’ın her söylediğinin vahiy olduğunu iddia etmek Kur’an’ı anlamamanın apaçık bir göstergesidir. -İster bilinçli, ister bilinçsizce söylensin- böyle bir iddia, aynı zamanda Kur’an’da çelişki olduğu imajını da oluşturmaktır ki bu, çok ağır bir sorumluluk ve büyük bir iftiradır.

Rasulullah (as)’ın, Rasul olarak tebliğ ettikleri vahiydir; bunun dışında sözleri, tamamen indi görüşleridir ve bu görüşlerinde isabet de eder, yanılabilir de. Bu, insan olmanın doğal bir sonucudur; o, uyardığı zaman vahiyle, sosyal ve beşeri ilişkilerinde ise bir beşer olarak konuşur, ilişkilerini sürdürür. Rasulullah (as), indi görüşlerinde yanıldığında küfre girmeyeceği gibi, isabet ettiğinde de o isabet ettikleri vahiy değildir.

“De ki: ‘Şüphesiz ben sizi vahiyle uyarıyorum; ancak sağır olanlar, uyarıldıkları zaman çağrıyı işitmez.” (Enbiya, 45)

Rasulullah (as)’ın her söylediği sözün vahiy olduğunu iddia etmek, Rasulullah (as)’ın programlanmış bir robot ya da ses doldurulmuş bir kaset olduğunu iddia etmektir ki bu Rasulullah (as)’a yapılmış çok büyük bir hakaret ve iftiradır.

Günümüz cahiliye insanları da Hz. Muhammed (as)’ı Rasul olarak kabul etmiş, ancak onun her söylediğinin vahiy olduğunu iddia ederek onu ilahlaştırmışlardır. Rasulullah (as) için Rabb’imizin buyurduğu “O hevadan konuşmaz” ifadesi, onun her söylediğinin değil, vahyi insanlara ulaştırırken söylediklerinin kendisine vahyedilen vahiyden başka bir şey olmadığıdır.

Rasulullah (as), kendisine gelen ayetleri insanlara ulaştırırken onu dinleyen müşrikler, onun hevasından konuştuğunu iddia ediyorlardı. Yüce Allah (cc) da, müşriklerin bu iddialarını yalanlıyor ve Rasulü’nün o anda söylediklerinin vahiy olduğunu bildiriyor.

Rasulullah (as), Rasul oluşunun yanında, aynı za­manda bir be­şer idi; o, üzerindeki sorumluluk gereği ve va­hiyle bizzat yüzyüze oluşu nedeniyle yüce Allah’ı razı etmeyi herkesten daha fazla is­tiyordu. Bunun için de söz ve hareketlerinde ve her konuda daha dikkatli hareket ediyordu. İşte, yüce Allah (cc), onu bu haliyle örnek gösteriyordu.

Rasulullah (as), tebliğ etmekle görevli bulunduğu Tevhidi esaslara aykırı herhangi bir söz ve hareketinin bulunması durumunda yüce Allah’ın azabına uğrayacağını çok iyi biliyordu. Bu nedenle azami hassasiyetle hareket ediyor, sözlerini seçerek söylüyordu. Rasulullah (as), kimi zaman yaptığı hatalara ve sarf ettiği sözlere karşılık Rabb’inden şiddetli uyarılar alıyordu.

Rasulullah (as)’a atfen uydurulan yalanlar, Allah’a ve Rasulü’ne hakarettir

Müfterilerin, Rasulullah (as)’a atfen uydurdukları yalanlara bakıldığında bunların, hem Kur’an’a, hem de Rasulullah (as)’ın o konuda söyledikleri doğru sözlere aykırı oldukları apaçık bir şekilde görülmektedir. İşte bunlardan birkaç örnek:

Miraç Hadisi

Rasulullah (as)’ın Miraç’ını kullanıp onunla ilgili en seviyesiz yalanları uyduranlar, apaçık bir şekilde Allah’a ve Rasulü’ne iftira etmekte, yüce Allah’ın kullarının halini bilmediği kanaatini oluşturmakta, Rasulullah (as)’ı, adeta ve hâşâ ahmak yerine koymaktadırlar. Bunlar, ister bilinçli ister bilinçsizce bu yalanları yaysınlar ve sahiplensinler, apaçık bir şekilde Allah’a ve Rasulü’ne düşmandırlar.

Bu müfteriler, uydurdukları Miraç hadisi ile yüce Allah’ın, kullarının hâşâ durumlarını bilmediğini, kullarının ne kadar yük kaldırıp kaldırmayacağı konusunu, hâşâ Hz. Musa (as)’ın akıl vermesiyle öğrendiğini, Hz. Muhammed (as)’ın Hz. Musa (as)’ın sözü ve uyarısı ile dokuz defa yüce Allah’ın katına çıkıp indiğini iddia etmektedirler. Bu apaçık bir şekilde küfür ve şirktir. Bu Miraç hadisi yalanını savunan herkes, bu küfür ve şirke, bilerek ta da bilmeyerek ortak olmaktadırlar.

Kullarına şah damarlarından yakın olan, onlarla kalpleri arasına giren, onların kalplerinden geçeni en iyi bilen yüce Allah (cc), elbette kullarının neye güç yetirip yetirmeyeceklerini, Hz. Musa (as)’dan da, tüm insanlardan da en iyi bilendir.

“Ey iman edenler,  size hayat verecek şeylere çağırdığı zaman Allah’a ve Rasulü’ne icabet edin ve bilin ki, şüphesiz Allah, kişi ile onun kalbi arasına girer ve muhakkak siz, O’nun huzuruna toplanacaksınız.” (Enfal, 24)

“Andolsun insanı biz yarattık ve nefsinin ona ne vesvese verdiğini biliriz, biz ona şah damarından daha yakınız.” (Kaf, 16)

Yüce Allah’ı hakkı ile tanımayan müfteriler ve onların takipçileri, bu ayetleri okumadıkları, okudukları halde es geçip anlamadıkları için yüce Allah’ı, hâşâ kullarının halinden habersiz zannetmektedirler.

“Allah’ın kadir olduğunu hakkıyla takdir edemediler, şüphesiz Allah çok güçlüdür, azizdir.” (Hac, 74)

 “Allah’ı hakkıyla takdir edemediler, kıyamet günü yer, tamamen O’nun avucundadır, gökler de sağ elinde dürülmüştür. O yücedir, onların ortak koştuklarından münezzehtir.” (Zümer, 67)

Müşrikler, yüce Allah’ı yeterince tanımadıkları için her dönemde O’na ve rasullerine olmadık iftiralar atmışlar, küfür ve şirklerini kendi yanlarından uydurdukları yalanlarla O’na ve Rasulü’ne mal ederek gizlemeye çalışmışlardır.

Günümüzde, yüce Allah’ı gereğince bilmeyen ve gereğince iman etmeyen Samiri soylu bir belam da, yüce Allah’ın gaybı bilmediğini iddia ederek bu iddiası ile Miraç hadisi yalanını uyduranları tasdik etmektedir. Kur’an’ın ifadesi ile bunlar,  düşünmeyen, akletmeyenlerdir.

“Yoksa sen onların çoğunun gerçekten işittiklerini ya da aklettiklerini mi sanıyorsun! Şüphesiz onlar, ancak hayvanlar gibidir, bilakis onlar, yolca daha sapıktır.” (Furkan, 44)

“Allah, onların kalplerine ve kulaklarına mühür vurmuş ve gözlerine de perde indirmiştir; onlar için büyük bir azap vardır.” (Bakara, 7)

İşte yüce Allah’a ve Rasulü’ne iftira atanların durumu budur; onlar, iman etmezler!

Rasulullah (as), yüce Allah’a rağmen helal ve haram koyamaz

Rasulullah (as), kendisine inen vahye teslim olanların ilki olarak vahye aykırı hiçbir şey söylememiş ve yapmamıştır. O, söyleyip yaptığı her şeyi, iman edip teslim olduğu ilahi hükümlere uygun söylemiş ve yapmıştır. Zaten iman edip teslim olması ve rasul olması da böyle yapmasını zorunlu kılmaktadır. Bunun dışında müfteriler tarafından, vahye ve Rasulullah (as)’ın vahiy doğrultusundaki sözlerine aykırı uydurulan her şey, onun sözü değildir.

Rasulullah (as), kendisine inen ayetlere teslim olanların ilki olduğundan, ister istemez her konuda ince elemek ve sık dokumak zorundadır. Çünkü o, ayetlere aykırı söz ve hareketlerin sonlarının ne olacağını en iyi bilendir.

“Dillerinize yalan vasfederek bir şey için: ‘Bu helaldir ve bu haramdır’ demeyin; yalan uydurup Allah’a iftira etmiş olursunuz. Şüphesiz, yalan uydurup Allah’a iftira edenler, kurtulamazlar.” (Nahl, 116)

Rasulullah (as), bu uyarı doğrultusunda insanları uyarıyor, helal haram konusunda dikkatli olmalarını, yüce Allah’ın koyduğu helal ve haramlara uyulmasını, bunun dışında helal haram konulmamasını insanlara bildiriyordu.

 Allah’ın kitabında helal kıldığı helal, haram kıldığı haramdır; hakkında sustuğu ise serbesttir. Allah’ın serbest bıraktıklarını kabul edin ve bilin ki Allah hiçbir şeyi unutucu değildir.” (Ebu Davud K Etime 39; Tirmizi K Libas 6; İbni Mace K Etime 60)

Rasulullah (as) kendisi, hiçbir zaman yüce Allah’ın koyduğu helal haram hükmüne aykırı hareket etmemiş, insanları da bu konuda dikkatli olmaları hususunda uyarmıştır. Rasulullah (as), aynı zamanda toplumun önderi, devletin başı idi; bu nedenle gerektiği zamanlarda toplumun huzur ve refahı için, yüce Allah’ın koyduğu helal haram hükmüne aykırı olmayan helal ve haramlar koymuştur. Bunun, konulan ilahi hükme aykırı bir yönü yoktur.

Rasulullah (as), elbette Rasul oluşu yanında bir beşerdir de; bu nedenle zaman zaman eşleri ile münasebetlerinde eşlerinin kimi söz ve tavırlarına karşı tepki göstermekte, onlara karşı kırgınlığını dile getirmektedir. Bu kırgınlığı sırasında bazen tepkisel olarak bazı sözler de sarf etmektedir. İşte bunlardan biri de Tahrim suresine konu olmuş, yüce Allah (cc), Rasulü’nü, sarf ettiği sözlerinde daha dikkatli olması konusunda uyarmıştı.

“Ey Nebi, niçin, Allah’ın sana helal kıldığı şeyi, neden eşlerinin, hoşnutluğunu arzulayarak haram kılıyorsun! Allah bağışlayandır, esirgeyendir.” (Tahrim, 1)

Rasulullah (as), bu ayet üzerine Rabb’inden bağışlama dilemiş, Rabb’i de onu bağışlamıştır. Ancak ne yazıktır ki, kendi sülfi arzularını tatmin etmek için bazı kimseler, kendileri için bazı helal ve haramlar koymuşlar, Rasulullah (as)’ın üzerine iftira atarak bunu da hadis diyerek yalan uydurmuşlardır. Oysa Rasulullah (as), yüce Allah’ın, kulları için çıkardığı ziyneti ve temiz şeyleri, hiçbir zaman haram kılmamıştır, kılamamıştır.

“De ki: ‘Kim haram etti Allah’ın, kulları için çıkardığı ziyneti ve temiz rızıkları!’ De ki: ‘O, dünya hayatında iman edenler içindir, kıyamet günü de onlara mahsustur.’ İşte bilen bir topluluk için ayetleri böyle açıklıyoruz.” (A’raf, 32)

Özellikle günümüzde birçok örneği görüldüğü üzere, sözde takva adına yüce Allah’ın helal kıldığı temiz yiyecekleri kendilerine haram kılanlar, bu haddi aşmalarını da Rasulullah (as)’ın üzerine iftira atarak ona mal etmeye çalışmaktadırlar. Şu ayeti okuyan ve ona teslim olanların ilki olan Rasulullah (as)’ın, müfterilerin iddia ettikleri gibi yüce Allah’ın, helal ve temiz kıldığı şeyleri kendisine haram kılması mümkün olur mu hiç!

 “Çocuklarını ahmakça, bilgisizce öldürenler muhakkak ziyana uğradılar ve Allah’ın kendilerini rızıklandırdığı şeyleri, Allah’ın üzerine iftira atarak haram kılanlar, muhakkak sapmışlardır ve hidayet bulamamışlardır!” (En’am, 140)

Rasulullah (as)’ın, toplumun yararına helal ve haram kıldığı şeyler, Rabb’inin bu konudaki hükümleri paralelinde olmuştur. Yüce Allah (cc), Rasulü’nün hangi konuda helal haram koyacağını şöyle açıklamaktadır.

“Onlar, yanlarındaki Tevrat ve İncil’de yazılı buldukları o Rasule, ümmi Nebi’ye tabi olurlar. O, kendilerine iyiliği emreder, kendilerini kötülükten meneder; onlara temiz şeyleri helâl, pis şeyleri haram kılar, onların ağırlıklarını ve üzerlerinde bulunan bağları indirir. Artık ona iman eden, saygı gösteren, ona destek olup yardım eden ve onunla beraber indirilen nura uyanlar, işte onlar, kurtuluşa erenlerdir.” (A’raf, 157)

Müfteri yalancılarının uydurdukları deve idrarı ve benzeri şeylerin yukarıdaki ayetlere iman eden ve teslim olanların ilki olan Rasulullah (as) tarafından ifade edilmesi elbette mümkün değildir. Bunları uyduranlar, açıkça ifade etmeseler de Rasulullah (as)ı kötülemeye çalışan, ona düşman olan kimselerden başkaları değildir.

Rasulullah (as), vahye aykırı konuşamaz, hareket edemez

Rasulullah (as), yüce Allah’in muhalifi değil, O’nun Rasulü’dür; bu nedenle söyleyip yaptığı her şey, elçilik vasfına aykırı olmayan, Rabb’inin indirdiği hükümlere uygun olan şeylerdir. Aksine bir şey söyleyip yapması durumunda hem elçilik görevini yapmamış olacak, hem de başına nelerin geleceğini en iyi bilen de elbette Rasulullah (as)’ın kendisidir. Çünkü şu ilahi uyarılara muhatap olan, birinci derecede odur!

“Şayet o, bazı sözleri uydurup bize atfen söyleseydi, Biz de onun sağını alırdık, sonra onun can damarını keserdik, sizden hiçbir kimse de ona engel olamazdı.” (Hakka, 44-47)

“Gerçekten neredeyse seni, sana vahyettiğimizden ayırıp ondan başkasını üstümüze iftira atman için kandıracaklardı, işte o zaman seni dost edinirlerdi. Eğer biz seni gerçekten sağlamlaştırmamış olsaydık, neredeyse onlara biraz yanaşacaktın, o zaman sana hayatın iki kat ve ölümün iki katı (azabı)nı tattırırdık, sonra bize karşı kendine bir yardımcı bulamazdın.” (İsra, 73-75)

Bu Kur’ani gerçekleri görmezden gelen ya da bunlardan habersiz olan müfteriler, Allah Rasulü adına öyle şeyler uydurdular ki Rasulullah (as)’ı, adeta yüce Allah’ın rakibi, muhalifi gibi gösterdiler. İşte bunlardan bir tanesi:

Benim şefaatim, ümmetimden büyük günah işleyenleredir.” (İbn Mace, 4310)

Bu ve benzeri daha birçok uydurulmuş sözlere bakıldığında bunların, Kur’an ile taban tabana zıt oldukları apaçık bir şekilde görülecektir. Bu yalan sözlerin amacı, nasıl olsa Rasulullah (as)’ın şefaat edeceği duygusuyla insanları günah işlemeye sevk etmek, böylece Kur’an’da, yüce Allah’ın bağışlamayacağını bildirdiği günahların işlenmesini sağlamaktır.

Bu yalanları uyduran müfteriler, doğru yolun üzerine oturan şeytanın yardımcılarından başkaları değillerdir. Bunlar, insanların Rab’lerine isyan etmelerinin önünü açarak onları saptırmakta ve onların yüce Allah’ın azabına sürüklemelerine sebep olmaktadırlar. Kur’an’da büyük günahların ne olduğu apaçık bir şekilde açıklanmıştır.

Kur’an’da Büyük günahlar

Yüce Allah’a şirk koşmak, haksız yere bir canı öldürmek, tağuta ve tağuti sistemlere itaat etmek, zina yapmak, faizle iştigal etmek, Allah’a ve Rasulü’ne iftira etmek,

Allah ve Rasulü’nün arasını ayırıp Rasulü inkâr etmek, rasullerden bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr etmek,

İman edilen esaslar doğrultusunda yaşamamak ya da bu esaslardan sıkıntı duymak, Hakkı batılla bulandırıp Tevhidi gerçekleri gizlemek,

Az bir değer karşılığında Allah’ın ayetlerini istismar edip çarpıtmak, bu ayetleri kullanarak para kazanmak,

Dünyevi değerleri, Allah ve Rasulü’nden ve O’nun yolunda cihat etmekten üstün tutmak, övünüp böbürlenmek, yüceltmektir.

Bu sayılan günahları işleyenlerin, o günahları işledikten hemen sonra hemen tevbe etmeleri halinde bağışlanacakları, aksi halde tevbe etmeden ölmeleri halinde kesinlikle bağışlanmayacaklarını bildirilmektedir.

Şirk, yüce Allah’ın yanında başka kimseleri güç ve otorite sahibi bilmek, yüce Allah’ın Ulûhiyet, Rububiyet ve Meliklik sıfatlarına, başkalarını ortak etmek, O’na ait olan sıfatlardan bir ya da birkaçının başkalarında da olabileceğine inanmak,

Tağutu reddetmemek, yüce Allah’ın hükümleri ile beraber beşeri hükümleri de kabul etmek, yüce Allah’tan başkasını O’nu sever gibi sevmek, Allah’tan korkulduğu kadar başkalarından korkmak,

Allah ve Rasulü’nün, koydukları hükmü bırakıp bireysel arzulara uymak, Mü’minlerin tabi oldukları kanunları, yolları bırakıp başka yollara, kanunlara uymaktır.

Bu büyük günahları işleyenler, tevbe etmeden ölmeleri halinde suçlu kimseler olarak ebediyen cehennemde kalacaklardır.

Yüce Allah (cc), büyük günahlardan sakınmaları halinde kullarının küçük günahlarını bağışlayacağını, tevbe edilmeden ölünmesi durumunda büyük günahlarını bağışlamayacağını, onlar için ebedi ve acıklı bir azabın olduğunu bildirmiştir.

“Onlar ki, küçük hatalar hariç, günahın büyüklerinden ve çirkin işlerden kaçınırlar. Şüphesiz Rabb’inin mağfireti geniştir. O, sizi topraktan inşa ettiği zaman ve annelerinizin karınlarında cenin olduğunuz zaman sizi en iyi bilendir, o halde kendinizi temize çıkarmayın, çünkü O, korunanı daha iyi bilir.” (Necm, 32)

 “Eğer size yasaklanan büyük günahlardan kaçınırsanız, sizin küçük günahlarınızı örteriz ve sizi güzel bir yere sokarız.” (Nisa, 31)

Yüce Allah (cc), Mü’minlerin, çirkin işlerden ve günahın büyüğünden kaçınacaklarını, küçük günahlarını bağışlayacağını bildirmiş iken müfteriler, yüce Allah’ın bağışlamayacağını buyurduğu büyük günahları bağışlayıp onlara şefaat edeceği yalanını, Rasulullah (as)’a atfen uydurmaktadırlar.

Müfteriler bu yalanları ile kendilerine yaranmaya çalıştıkları yöneticilerin ve çıkar elde ettikleri kimselerin, işledikleri büyük günahları, küfür ve şirklerini temize çıkarmaya çalışmaktadırlar. Bu yalancı müfterilerden biri olan Samiri soylu bir belam, Ebû Cehil’in günümüz temsilcisi olan, puta tapan putperest müşrik cumhurbaşkanının Müslüman olduğunu iddia edebilmiştir.

Kadınlar konusu

Müfterilerin, Rasulullah (as) adına uydurdukları yalanlardan birisi de kadınlar konusudur. Kendi sülfi ve ahlaksız arzularını tatmin adına sübyancı bir mantıkla Hakkı batılla bulayıp gerçekleri bulandırıp saptıran Samiri soylu belamlar ve onların takipçileri, Rasulullah (as)’ı, bu aşağılık arzularına alet etmekten çekinmemişler, onun, Hz. Aişe (r.anha) ile daha 7 ya da 9 yaşında iken evlendiğini, hiçbir ahlaki değer taşımadan iddia edebilmektedirler. Hatta bazı Samiri soylu belamlar, evlenme yaşını beş altı yaşına düşürecek kadar alçalabilmişlerdir.

Kendi küfürlerine, Hz. Aişe (r.anha)’yi delil gösterenler, bu konuda hiçbir delile sahip değillerdir. Hz. Aişe (r.anha) ile ilgili rivayetler, tıpkı bu ayetleri tevil edip değiştiren şehvet düşkünlerinin uydurduğu bir yalandan başka bir şey değildir.

Birinci derecede Kur’an’ın muhatabı olan ve kendisine gelen ayetlere teslim olanların ilki bulunan, Nisa, 6. ayetin muhatabı olan Rasulullah (as)’a, hadis adı altında yapılan iftiraları, İsrailiyat uydurmalarını delil göstererek böyle bir iftirayı atanlar, Allah’a ve Rasulü’ne savaş açan İslâm düşmanlarıdırlar.

“Nikâh çağına (Beleğunnikahe) ulaşıncaya kadar yetimleri deneyin, eğer onlarda bir olgunluk (rüşt) fark ederseniz, artık onlara mallarını verin; büyüyecekler diye israf ve acele ile mallarını yemeyin. Zengin olan, bu konuda iffetli olsun; yoksul olan kimse de uygun şekilde yesin. Onlara mallarını geri verdiğiniz zaman da yanlarında şahit bulundurun; hesap görücü olarak da Allah yeter.” (Nisa, 6)

Nisa, 6. ayetinde, açıkça ifade edildiği üzere, evlenecek kimselerin, buluğ çağına (Beleğunnikahe) gelmeleri gerekir. Buluğ çağı, erkeklerin “İhtilam” yani meninin gelmesi, cünüp olunması, kızların ise, hayız görmeleridir. Ancak kişilerin, buluğ çağına gelmeleri de evlenmeleri için yeterli değildir, onların, denenmeleri gerekir.

Evlilik çağına gelenlerin, denenmeleri, öncelikle ayette de açıklandığı üzere, kendi mallarına sahip olacak şekilde akil baliğ olmaları gerekir.

İkincisi, evlilik ile ilgili bildirilen kadın erkeklerin birbirleri üzerinde hakları bulunduğu hükümlerini idrak edecek bir yaşta bulunmaları gerekir ki, karşılıklı olarak birbirlerinin haklarına saygı gösterebilsinler.

Üçüncüsü, yüce Allah’ın koyduğu hükümleri bilecekler ve bu hükümleri çiğnemekten sakınacak iman ve düşünceye sahip olmaları gerekir.

Dördüncüsü, boşanma durumlarında, haklarını savunacak yeterlilikte bulunacaklar. Bütün bu özelliklerin, evlenecek kişilerde bulunup bulunmadığını bilmek için onların, denenmelerini bildiriyor yüce Allah (cc).

Kur’ani perspektiften bakıldığında, açık bir şekilde görüleceği üzere evlenecek erkek ve kızın, yukarıda belirtilen özelliklere, olgunluk, akıl, iman ve rüşte sahip olmaları gerekir. Bu özellikler ise kişide ancak yirmili yaşlarda bulunabilecektir ki, birçok kimse, bu yaşlarda bile istenen olgunluğa gelememektedirler. Bu nedenle belirlenen vasıflara sahip olmayan bir kimseler, hiçbir şekilde evlendirilemezler.

Çocuklarda, belirtilen bu vasıflar bulunmadığı, onlar, hayatı yeterince tanıyamadıkları, eş olma sorumluluğunu taşıyacak bir kişilik ve olgunluğa sahip olamadıkları için kesinlikle evlendirilemez, evlenmelerine izin verilemez.

Çocuklar, ne aile yapısının kutsiyetini bilirler, ne eş olma sorumluluğunu taşırlar, ne de eşlerine karşı saygı ve sevginin ne olduğunu bilirler. Daha hayatı oyun oynamaktan ibaret bilen çocukları, evlenmek gibi bir sorumluluğun altına sokmak, onları çocuk yaşta katletmek gibi ağır bir sorumluluk ve yüce Allah’a isyandır.

Kadının yaşı ile ilgili bir de evlilikte boşanma durumundaki konumu sözkonusudur. Talak suresi, adından da anlaşılacağı üzere, boşanma ile ilgili bir suredir; surede, 1-7 ayetleri arasında boşanma ile ilgili hükümler açıklandıktan sonra 8. ayette, Allah ve Rasulü’nün emrini çiğneyenlerin, hesaba çekilip azap edildikleri bildirilmektedir.

Surede ve ilgili ayetlerde boşanma ile ilgili hükümler bildiriliyor ve buna uyulması, iman edenlerden isteniyor. Burada kadın ve erkek evlenmişler, bir arada yaşamışlar ve kimi sorunlar nedeniyle ayrılmak istemektedirler. Bu boşanmanın nasıl olacağı ve boşanan kadının haklarından ve ona verilecek nafakadan söz edilmektedir.

Talak suresi, 4. ayeti, kadının yaşı konusunda akledenlere açık bir şekilde bilgi vermektedir.

Kadınlarınızdan âdetten kesilmiş olanlarla, âdet görmeyenler hususunda tereddüt ederseniz, onların iddetleri nihayet üç aydır; hamile olanların süresi ise, yüklerini bırakmalarıdır. Kim Allah’tan korkarsa, O, ona işinde bir kolaylık verir.” (Talak, 4)

Bir kadının, boşandıktan sonra yeniden evlenebilmesi için üç adet süresi beklemesi gerekmektedir. Bu, kadının hamile olması durumunda neslin karışmaması, çocuğun aidiyetinin bilinmesi içindir. Talak 4. ayette, iddet müddeti hesaplanırken adet görmeyenler için üç aylık bir süre verilmektedir.

Ayette geçen, "Lem yahidne" (adet görmeyen) ifadesi, menopoz dönemine giren ve adet göremeyen bir kadın için kullanılmış ve bekleme suresi, üç ay olarak belirlenmiştir. Ayetteki ifade apaçık bir şekilde ortada iken, kopyalama yoluyla meal yazan bazı kimseler, "Lem yahidne" ifadesinin başına şeytani bir düşünce ile ya da düşüncesizce “Henüz” şeklinde bir ekleme yaparak ayete, “Henüz adet görmeyen” anlamını yüklemişlerdir.

Ayetteki "Lem yahidne" ifade, çarpıtılarak “Henüz adet görmeyen” şeklinde anlamlandırılınca ayete, adet görmeye başlamayan bir kız çocuğu anlamı yüklenmektedirler.

İslâm, aile hukukuna çok önem verir; bu nedenle aileyi oluşturacak eşlerin, kişilik, karakter, iman, ihlas, olgunluk gibi vasıfları taşımaları evliliğin olmazsa olmaz şartıdır. Evlilik, evcilik değildir; bu nedenle çocukların evlenebileceklerini iddia etmek ve evlendirmek, Talak suresi, 8. ayette bildirildiği üzere, Allah ve Rasulü’nün emrini çiğnemek, haddi aşmaktır ki onlara, dünya ve ahirette acı bir azap olduğu bildirilmektedir.

Evliliği, cinsel arzularının tatmininden ibaret zanneden belamlar ve cinsel sapıklar, Kur’an’ı, çirkin emellerine alet etmek için tahrif etmekte, ayetlerin anlamlarını kendi hevalarına göre değiştirerek sapıklık içerisine düşmektedirler.

Bu belamlar, Kur’ani kavramları ve evlilikle ilgili konuları, ister bilinçli, isterse bilinçsiz bir şekilde değiştirsinler, sonuç olarak İslâm’a savaş açan ateistlerden çok daha fazla İslâm düşmanıdırlar.

Kadınları hakir gören müfteriler, kadına hakaret içeren yalanlar da uydurmuşlar ve bunları, kadınlara değer veren, onlar hakkında hayırdan başka bir şey söylemeyen Rasulullah (as)’a mal etmişlerdir. İşte bu oldukça seviyesiz uydurulan yalanlardan biri:

Namaz kılan bir adamın önünden eşek, kara köpek ve kadın geçerse namazı bozulur” (Buhari 8/102; Hanbel 4/86).

Yüce Allah (cc), kadın ve erkeği her konuda eşit olduklarını bildirmiştir.

“Şüphesiz, Müslüman erkekler ve Müslüman kadınlar, Mü’min erkekler ve Mü’min kadınlar, itaat eden erkekler ve itaat eden kadınlar, doğru erkekler ve doğru kadınlar; sabreden erkekler ve sabreden kadınlar, saygılı erkekler ve saygılı kadınlar, sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar, ırzlarını koruyan erkekler ve koruyan kadınlar, Allah’ı çok zikreden erkekler ve çok zikreden kadınlar; Allah onlar için bağış ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır.” (Ahzab, 35)

Rasulullah (as), söz ve hareketleri ile kadınlara değer vermiş ve onları korumuştur.

Mü’minlerin, iman bakımından en olgun olanları, ahlakı en güzel olandır; en hayırlılarınız, kadınlara en hayırlı olandır.” (Ebu Hureyre (r.anh)

Hz. Aişe (r.anha)’dan yapılan bir rivayette Rasulullah (as)’ın, gece namazında secdeye giderken başının kendi ayaklarına değdiğini söylüyordu.

Yüce Allah (cc), kadın ve erkeği eşit tutmuş, Rasulullah (as), kadının insan yerine bile konulmadığı Mekke müşrik toplumuna karşılık, kadınlara değer verip onları övmüş, kadınlara değer verilmesini tavsiye etmiştir. Ancak müfteri yalancılar, Kur’ani gerçekleri görmezden geldikleri gibi Rasulullah (as)’ı da adeta kadın düşmanı gibi göstermeye çalışmışlardır.

Kur’ani gerçeklerden habersiz müfteriler, temizliği emreden ayetleri bizzat insanlara açıklayan Rasulullah (as)’ı, adeta pisliği insanlara yediren bir kimse olarak tanıtmışlar, bu konuda en seviyesiz yalanları uydurarak Rasulullah (as) iftira etmişlerdir.

“Onlar, yanlarındaki Tevrat ve İncil’de yazılı buldukları Rasul’e, o ümmi Nebi’ye uyarlar. Onlara iyiliği emreder, onları kötülükten meneder; onlara temiz şeyleri helal, pis şeyleri haram kılar, onlardan ağırlıklarını ve üzerlerinde olan bağları kaldırır. (*157) Artık ona iman edenler, ona saygı gösteren, ona yardım eden ve onunla beraber indirilen nura tabi olanlar, işte kurtuluşa erenler onlardır.” (A’raf, 157)

“Nitekim içinizden, size ayetlerimizi okuyan, sizi temizleyen, size Kitabı, hikmeti öğreten sizden bir Rasul gönderdik ve o, bilmedikleriniz şeyleri size öğretiyor.” (Bakara, 151)

Rasulullah (as), şirk kir ve pisliğinden başlayarak insanlar için her türlü pis ve murdar şeyleri, Kur’an’la ve sahih sözleri ile uyararak, fiiliyatı ile göstererek haram kılmış, Tevhidin güzelliği başta olmak üzere, tüm güzellikleri de insanlara duyurarak helal kılmıştır.

Kur’an’a, Rasulullah (as)’ın fiili sünnetine ve sahih sözlerine aykırı yalan üreten müfterilerin hemen tümü, Tevhidi konuları gözardı etmişler, uydurdukları yalanlarla Rasulullah (as)’ı, adeta kendi emellerini tatmin eden, küfür ve şirklerini tasdik eden bir kimse olarak göstermeye çalışmışlardır.

Bu müfteri yalancılardan kimi, Rasulullah (as)’ın, “Güneşli sağ elime, Ay’ı da sol eline vermelerine karşılık vaz geçmeyeceğini bildirdiği davasını ve taviz tutumunu görmezden gelmişler, İslâm ile hiçbir ilgisi bulunmayan Hılf’ul Fudul’u, ona mal ederek küfür ve şirkleri için delil olarak almışlardır.

Belamlardan bir kısmı, Rasulullah (as)’ın, davetini ücretsiz yaptığını bilmelerine rağmen bunu gizleyerek onun adını ve getirdiği vahyi kullanarak din tüccarlığı yapmış, dinin ve Rasulullah (as)’ın sırtından, cehennemde yakacak yapacakları servetler kazanmışlardır.

Şehvet düşkünü müfteriler, küçük kız çocuklarının ırzını kirletmek için, hiçbir ahlaki değer taşımadan Rasulullah (as)’ın, Hz. Aişe (r.anha) ile evlenme yaşını beşlere kadar indirebilmişlerdir. Bu sübyancı ahlak yoksunları, Rasulullah (as)’ın adını kullanarak masum küçük kız çocuklarının ırzına geçmişlerdir.

Bütün müfteri Samiri soylu belamlar, onların arkasındaki sürüler çok iyi bilsinler ki Rasulullah (as), onların ahlaksızlıklarını, küfür ve şirklerini tasdik eden bir merci değildir. O, kendisine bildirilen Tevhidi gerçekleri, hayatı pahasına canını ortaya koyarak, dünyevi bütün değerlerini ve malını feda ederek açıklamıştır.

Rasulullah (as), kendisinin ve arkadaşlarının çektikleri onca sıkıntı, baskı ve zulümlere, işkence ve acılara rağmen zalim müşrik ve kâfirlere zerre kadar taviz vermemiş, emrolunduğu Tevhidi gerçekleri, açık ve net olarak duyurmuştur. Ona tabi olanlar da ancak onun gibi yapanlardır; ona düşman olanlar ise, onun adına yalanlar uyduran, ona ihanet eden müfteri yalancılar, müşrik ve kâfirlerdir.

“Kim, kendisine hidayet açıklandıktan olduktan sonra Rasul’e karşı gelir ve Mü’minlerin yolundan başkasına uyarsa, onu döndüğü yola yöneltiriz ve cehenneme sokarız; ne kötü bir dönüştür!” (Nisa, 115)

Allah, nasıl hidayet verir; iman ettikten, Rasul’ün hak olduğunu gördükten ve kendilerine açık deliller geldikten sonra inkâr eden bir topluma Allah, zalim topluma hidayet vermez.” (Al-i İmran, 86)

Bunun dışındaki her yol ve metot, her yön ve yöneliş, sapıklıktan başka bir şey değildir. O halde ey müfteriler, ey Samiri soylu belamlar ve onların peşlerinden gidenler, sizlere son sözümüz şudur!

“Ateşten sakının, o ki, kâfirler için hazırlanmıştır. Allah’a ve Rasulü’ne itaat edin, umulur ki merhamet edilirsiniz. Rabb’inizden bağışlanma ve genişliği göklerle yer arası kadar olan, muttakiler için hazırlanmış cennete koşun!” (Al-i İmran, 131-133)

Ramazan Yılmaz: 05.07.2016

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir