Necm Suresi

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم

Necm Suresi 

Giriş

İnsanların sapmalarının temel nedeni, Kur’ani esasları anlamamalarıdır

İnsanların, yanlışa düşmelerine, sapmalarına ve azgınlaşıp Rab’lerine isyan etmelerine neden olan en önemli etken hiç kuşkusuzdur ki, yüce Allah’ın gönderdiği Kur’an’ı anlamamaları, kendi arzularını ya da önder edindikleri kişilerin zanlarını ölçü edinip hareket etmeleridir. Böyle kimseler, tarihi süreçte ve günümüzde Tevhidi gerçeklerin önünde en büyük engeli oluşturmuşlardır.

Risalet tarihinde Tevhid şirk mücadelesi, ilahi mesajı ölçü edinenlerle kendi hevalarını doğru kabul edip ilah edinenler arasında sürmüştür. Hevalarını tek ölçü edinenler, Risalet önderlerini ve getirdikleri ilahi mesajı anlayıp dinlemeden reddetmişlerdir. Günümüzde de durum aynıdır; Tevhidi esaslara karşı çıkanlar, hevalarını ve önder edindikleri kişileri ilah edinip imanlarına şirk bulaştırarak yüce Allah’a gereğince iman etmiyor, Tevhidi esasları anlamadan reddediyorlar.

Tevhidi esaslara karşı çıkanlar, yüce Allah’ın gönderdiği ilahi mesajı hevalarına göre değiştirmişler, bu esasların belirttiği ölçü içerisinde hareket etmek yerine bu esasları kendi hayatlarına uydurmaya çalışmışlar, hayatlarına uymayanları da inkâr etmişlerdir.

Tevhidi esasların dışında hareket edenler, kendilerince bir din anlayışı oluşturmuşlar, böylece Rab’lerine şirk koşup yüce Allah’ın üzerine iftira atmışlardır. Hakk’a iman etmeyen, uydurdukları yalanları hak zannedip o doğrultuda hareket edenler, kimi zaman ilahi mesajın ortaya koyduğu kavramları değiştirmişler, kimi zaman da kendilerince yeni kavramlar üreterek onları din edinmişlerdir.

Hevalarına uymayan vahyi esasları, hevaları ve önder edindikleri kişilerin arzuları ile değerlendirenler, inkârcı bir mantıkla Miraç olayını uydurdukları bir sürü yalanlarla bulandırmaya çalışmışlardır. Kur’ani esasları anlamayan bazı kimseler de Miraç olayının vuku bulmadığını iddia edip reddetmişlerdir.

Bazı kimseler de Tevhidi esaslara iman ettiklerini iddia etmelerine rağmen Kur’an’ı gereğince anlamadıkları için apaçık olan Miraç olayını inkâr etmektedirler.

Hemen her dönemde yüce Allah’ın, haklarında hiçbir delil indirmediği şeyleri ve kişileri, doğru zannedip Rab’lerine şirk koşan kimseler var olagelmiştir. Bunlar, Rab’leri tarafından doğruları bildiren Tevhidi esaslara, şiddetle tepki gösterip karşı çıkmışlardır.

Şu bir gerçektir ki sapmamanın, yanlışa düşüp yüce Allah’a isyan etmemenin ve O’nu gereği gibi razı edebilmenin temel ölçüsü, Kur’an’da açıklanan Tevhidi esaslar doğrultusunda hareket etmektir. Şüphesiz Kur’an, sağlam yollarla insanlara ulaştırılmıştır.

Necm suresi, vahyin indirilişindeki eminliği bildiren en önemli surelerden biridir. Rasulullah (as), kendisine vahyi getiren elçiyi, adeta makamında ziyaret etmiş ve ona iki yay uzunluğu bir mesafeye kadar yaklaşmıştır.

Necm suresi, zanla hareket etmenin sapıklık olduğunu, vahyin indirilişindeki güvenliği ortaya koymaktadır. Sure, insanların yalan ve iftiralarına cevap vermekte, onların, hevalarından uydurdukları yalan ve iftiralarının, tabii oldukları kişi ve sistemlerin hiçbir esas üzerinde bulunmadığını bildirmektedir.

Rasulullah (as)’ın, vahyi getiren elçiyi ziyaretini anlamayanlar, onunla ve ayetlerle ilgili bir sürü yalanlar ve hurafeler uydurmuşlardır. Bu müfterilerin söylemlerinden yola çıkan ve Kur’an bütünlüğü içerisinde konuya yaklaşmayanlar da böyle bir şeyin olamayacağını iddia etmişlerdir. İfrat ve tefritin uç noktasını temsil eden her iki kesim de sonuçta hevalarını ölçü edinmişler, ilahi mesajı bulandırıp kabul etmeyerek inkâr etmişlerdir.

İnkârın mantığı her dönemde aynıdır; anlamayınca, hevalarına uymayınca yok sayıp inkâr etmek, kabul etmemek ya da değiştirip kendi hevalarına uygun bir şekle sokmaktır. İnkârcılar, kendi zanlarınca konuyu bu şekilde hallettiklerini düşünmektedirler. Onlar, Şakkul Kamer olayını da aynı mantıkla reddetmişler, kabul etmemişlerdir.

Necm suresi, dört önemli bölümden oluşmaktadır

Surede geçen konuların net anlaşılması ve bir bütünlük oluşturan konuların uyumluluğu açısından dört bölüm altında incelemek yararlı olacaktır.

İlk bölümde, (1-18 ayetler) gerçeğe ulaşabilmenin, gerçek üzerinde kalabilmenin nasıl olacağının yolu gösterilmiş, gerçeğe ulaştıktan sonra Mü’minlerin, hiçbir şekilde bu gerçeklerden şüphelenmemeleri gerektiği, bu ilahi gerçeğin insanlara nasıl ulaştırıldığı açıklanmaktadır.

İkinci bölümde, (19-30 ayetler) ilahi gerçeğe ve vahyi esaslara ulaşamayan, bu yüce hakikati anlama yeteneğinden yoksun olanların, kendi hevalarını ve önder edindikleri kişileri nasıl ilah edindikleri anlatılıyor. Bölümün devamında hevalarını ilah edinenlerin, kendi hevalarından uydurdukları yalanları din edindikleri açıklanmakta, Müslümanlardan, bu kıt düşünceli kimselerden yüzçevirmeleri istenmektedir.

İkinci bölümde, zanna dayalı bilgilerin yetersizliğine dikkat çekilmekte, yüce Allah’ın her şeyi bildiği belirtilmekte, beşerin uydurduğu dinin ve edindikleri ilahın yetersizliği ile âlemlerin Rabb’i Allah’ın yüceliği ve her şeyi bildiği kıyaslaması yapılmaktadır.

Bu bölümde eksiklik ile mükemmeliyetlik, acizlik ile azizlik, alçaklık ile yücelik, kıtlık/eksiklik ile sonsuzluk, zan ile ilim kıyaslanmaktadır. Bu kıyaslama ile dikkatler yüce Allah’ın sonsuz gücüne çevrilmekte insanları, üçüncü bölümdeki yüce kudreti düşünmeye sevk etmekte, eksik sıfatlarla dolu ve yetersiz olanların, güç sahibi olamayacakları ortaya konulmaktadır. Böylece akleden kimseler, gerçekleri bilecek, göklerin ve yerin mülkiyeti ve egemenliği kendisinde olan Rab’lerine yöneleceklerdir.

Üçüncü bölümde, (31-49 ayetler) yüce Allah’ın Ulûhiyet, Rububiyet ve Meliklik sıfatları belirtilmekte, insanın acziyeti ortaya konulmakta ve tek hesap görücü olanın yalnızca yüce Allah (cc) olduğu bildirilmektedir.

Dördüncü bölümde, (50-62 ayetler) Tevhidi esaslara karşı çıkan önceki kavimlerin durumu anlatılmakta Müslümanların, bu verilen örneklerden ders çıkarmaları istenmektedir. Surenin sonunda insanların, kendilerinin içler acısı durumlarına bakmadan gülüp eğlendikleri bildirilerek onlardan, Rab’lerine isyandan vazgeçip Rab’lerine kulluk etmeleri istenmektedir.

Ve siz kafa tutuyorsunuz! Artık secde edin ve Allah’a kulluk edin!” (Necm, 61-62) buyurularak verilen örneklerden ve bildirilen ilahi hükümlerden hiçbir şekilde kuşku duyulmadan hemen teslim olunması gerektiği bildirilmektedir.

Surenin Tefsiri

Kur’an, insanlığı aydınlatan güneş, yol gösteren yıldızdır

1- Andolsun indiği zaman yıldıza.

Yeminle başlayan birçok surede, surenin içeriğine uygun olan bazı şeylere yemin edildiği gibi bu surede de surenin bütünlüğüne ve içeriğine uygun olarak yıldıza yemin edilmiştir. Vahiyle benzerlik gösterdiği için yıldız burada mecazi olarak verilmiştir. Nasıl ki karanlıkta yolunu kaybedenlere gökteki yıldız yol gösteriyorsa, insanların karanlıklardan aydınlığa çıkmaları için gönderilmiş olan vahiy de ebedi kurtuluş yolunu göstermektedir.

“Alametler ve yıldızlarla da onlar, hidayete erebilirler.” (Nahl, 16)

Ayetteki ifade oldukça önemlidir, “Alametler ve yıldızlarla da onlar, hidayete erebilirler.” Yüce Allah (cc) Kur’an’da sürekli Kâinat ayetlerini örnek vermekte, düşünen, akleden insanların, bunlara bakarak Hidayet’i bulabileceklerini bildirmektedir.

Kâinat ayetlerinin verilmesinin nedeni akleden kimselerin, bu mükemmel düzenin, milyar yıldır aynı ahenk içerisinde yollarına devam etmelerinin ancak bir yaratıcı ve yönetici tarafından sağlanmış olabileceğini düşünmelerine ve Hidayete ulaşmalarına neden olabilir.

Karanlıkta kalanların, yıldızlara bakarak yollarını bulmaları gibi beşerî sistemlerin karanlıklarında kalmış kimseler de vahyi esaslara iman ederek kurtulabilirler. Çünkü yüce Allah (cc) ayetlerini, insanları karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için göndermiştir.

Elif. Lâm. Ra. Sana o indirdiğimiz Kitap, insanları Rab’lerinin izniyle karanlıklardan aydınlığa, Aziz ve Hamd edilenin yoluna çıkarman içindir.” (İbrahim, 1)

Yüce Allah (cc), hidayet rehberi Kur’an’ı, insanlara çeşitli misal ve benzetmelerle açıklamaktadır. Birçok surede hidayet, zikir, nur, şifa, rahmet, aydınlık, ışık, ateş ve şimşek ifadeleri ile bildirilen Kur’an, bu surede de yıldız benzetmesiyle verilmektedir. Yüce Allah (cc) indirdiği ayetlerini, Nur suresinde de şu şekilde açıklamaktadır.

“Andolsun Biz, size açıklayıcı ayetler ve sizden önce gelip geçen kimselerden bir örnek ve muttakiler için bir öğüt indirdik.

Allah, göklerin ve yerin nurudur; O’nun nurunun misali, içinde lamba bulunan bir kandil yuvası gibidir. Lamba cam içerisindedir, cam, gerçekten o, incimsi bir yıldız gibidir ki, doğuya ve batıya ait olmayan mübarek bir zeytin ağacından yakılır ki, şayet ateş ona değmese bile neredeyse o yağ ışık verir; nur üstüne nurdur. Allah, dileyen kimseyi o nuruyla hidayete iletir, Allah insanlara misaller verir, Allah her şeyi Bilen’dir.” (Nur, 34-35)

Kutup yıldızı, seher yıldızı, Çoban Yıldızı, Süreyya yıldızı ve değişik yıldız kümeleri, insanlara yol gösterip gidecekleri doğru yönü bulmalarına yardımcı olmaktadır. Burada da insanlara yol göstermek için indirilen vahiy, yıldız benzetmesiyle anlatılmaktadır.

Vahiyle hareket eden kimse, hevasına tabi olmaz, sapmaz, dalalete düşmez

Tüm rasuller gibi Hz. Muhammed (as) da vahiyle hareket etmiş, vahyi ahlak edinerek hayatını vahiyle düzenlemiş, insanlara vahyi esasları anlatmıştır. Her söz ve fiilini vahyi delillere göre yapmış, vahyi esaslar dışında hareket ederek sapmamış ve azmamıştır.

Bir delile dayanmadan hevadan konuşmak, insanı sapıklığa, giderek azgınlığa sürükler, Rabb’ine isyan ettirerek küfre ve şirke sokar. Bu nedenle yüce Allah (cc), Rasulü’nün hevadan konuşmadığını, gönderdiği vahyi esasları anlattığını, sapıp azmadığını bildirmektedir.

2-3- Arkadaşınız yanıltmadı ve sapıtmadı; o, hevadan konuşmaz.

Kur’an, yüce Allah (cc) tarafından insanların, dalalet ve sapıklıktan kurtulup hidayete ulaşmaları, doğruyu bulup kurtuluşa ermeleri için gönderilen bir Kitap’tır. Kur’an dışındaki her yol ve yöntem sapıklıktan başka bir şey değildir. Bu nedenle sapmamanın, azgınlık yapıp isyan etmemenin, küfre düşmemenin yolu, yüce Allah (cc) tarafından gönderilen Kur’ani esaslarla hareket etmek, bu esasları ölçü edinmektir.

Kur’ani bir delile dayanmadan söylenen her söz, yapılan her hareket sapıklık ve yüce Allah’a karşı isyan ve şirktir. Bir delile dayanmadan yapılan konuşmaları yüce Allah (cc) kınamakta, bunun şeytana uymak olduğunu bildirmektedir.

 “İnsanlardan kimi, Allah hakkında ilmi olmadan tartışır ve her asi şeytana tabi olur.” (Hac, 3)

İnsanlardan kimi, Allah hakkında ilmi olmadan, bir rehberi ve aydınlatıcı bir kitabı olmadan tartışır.” (Hac, 8)

Her dönemde olduğu gibi günümüzde de örnekleri görülen kendi arzularını ölçü, hevalarını ilah edinenler, ellerinde hiçbir delil olmadan yüce Allah’ın ayetleri hakkında tartışır, ahkâm keserler. Şeytana tabi olmak anlamına gelen bu tür konuşmalardan yüce Allah (cc), Rasulullah (as)’ı, doğal olarak ona tabi olan Müslümanları men etmiştir. Bu nedenle Rasulullah (as), ancak Kur’an ile hareket etmiş, insanları Kur’an ile uyarmıştır.

Kur’an’da, delilsiz konuşup hareket edenlerin, büyüklük taslayan, kibirli olan kimseler oldukları bildirilir.

Şüphesiz kendilerine gelmiş hiçbir hüküm olmadan Allah’ın ayetleri hakkında tartışan kimseler, şüphesiz onların göğüslerinde yalnızca bir kibir vardır, onlar, onu güzel söylemiyorlar; o halde Allah’a sığın, muhakkak ki O, İşiten, Gören O’dur.” (Mü’min, 56)

Risalet tarihi boyunca insanlar kendi hevalarını, kendilerine gönderilen ilahi mesaja karıştırarak sapmışlardır. Gönderilen rasuller, insanlara doğruları bildirmiş, onları, Tevhidi esaslara imana ve o esaslar doğrultusunda hareket etmeye çağırmışlardır.

Günümüzde kendilerini İslâm’a nispet edip din adına ortaya çıkan, Kur’an ayetlerinin bir kısmını gizleyip bir kısmının anlamlarını çarpıtarak insanlara, Hakk’ı anlatmak yerine kendi hevalarını anlatanlar, Kur’an’ın ifadesi ile sapan ve azgınlığa düşen kimselerdir. Bunlar, Risalet tarihinde hiçbir örneği bulunmayan, İslâm nokta-i nazarında şirk ve küfür olan vakıf, dernek ve partileri, İslâmi bir metot olarak kullanmaktadırlar ki bu, apaçık bir şekilde küfür, şirk, sapıklık ve Kur’ani metodu inkâr etmektir.

Rasulullah (as), hevasından konuşmaz mı!

Yüce Allah (cc), gönderdiği rasullerinin durumlarını, sorumluluklarını, insanlara karşı tutumlarının ne olması gerektiğini açık bir şekilde bildirmiş, iman edenlerin rasullere, Kur’an’da bildirildiği şekilde iman etmelerini istemiştir.

Tarihi süreçte, her konuda olduğu gibi rasullere bakış açısında da sapmalar olmuş, sonradan gelen nesiller arasından bazı kimseler, rasullere kutsiyet atfederek onları adeta ilahlaştırmışlardır. Kur’an, rasullerin de beşer olduklarını, vahyi getirmeleri dışında diğer insanlardan bir farklarının bulunmadığını apaçık bir şekilde bildirmiştir.

De ki: ‘Şüphesiz ben sizin gibi bir insanım; bana, ilahınızın gerçekten bir tek ilah olduğu vahyediliyor; şimdi O’na yönelin, O’ndan mağfiret dileyin; yazıklar olsun müşriklere!” (Fussilet, 6)

Kur’an, rasullerin de insan olduklarını, bu nedenle kimi zaman yanlışlar yaptıklarını, ancak kendilerine doğru olanın bildirildiğini haber vermektedir. Hz. Muhammed (as) da kimi hatalar yapmış ancak anında yüce Allah (cc) tarafından ya doğrudan ya da önceki rasullerden örnekler verilerek uyarılmıştır.

O halde Rabb’inin hükmüne sabret ve balık sahibi gibi olma; o zaman seslenmişti ve o öfkesine hâkim olmuştu. Gerçekten Rabb’inden bir nimet ona yetişmeseydi, çıplak halde atılırdı ve o, kınanırdı, fakat Rabb’i onu kabul etti, sonra onu salihlerden kıldı.” (Kalem, 48-50)

Rasullerin, -beşer oluşları nedeniyle- kimi zaman bazı konularda kendi duyguları ile hareket ettikleri Kur’an’da bildirilmiştir. Bu, Hz. Muhammed (as) için de söz konusuydu ve o, bazı ayetleri açıklayıp uygularken bazı konularda ayetler dışında kendisi de bazı şeyler söylüyor ya da kimi hareketlerde bulunuyordu. Yani o, vahyin dışında kendi duyguları ile de hareket ediyordu, bu nedenle her söylediği vahiy değildi.

Kur’an’da, Rasulullah (as)’ın, kimi konularda kendi hevasından hareket ettiği, hatalar yaptığı, bu nedenle uyarıldığı bildirilmektedir. Rasulullah (as)’ın kendi duyguları ile hareket ettiği ve yüce Allah (cc) tarafından uyarıldığı hususlar.

1- Rasulullah (as)’ın, âmâ geldiğindeki tavrı yüce Allah (cc) tarafından kınanmıştır.

“Kaşlarını çattı ve sırtını döndü. Ona âmâ geldi diye. ‘Ne biliyorsun belki o arınacak yahut öğüt alacak böylece öğüt ona fayda verecek! Amma müstağni kimse. İşte sen onu etkilemeye çalışıyorsun. Sana ne onun temizlenmemesinden! Amma sana koşarak gelen kimse. Ve o, çekingendi. İşte sen onu oyalıyorsun.’ (Abese, 1-10)

2- Rasulullah (as)’ın, eşlerinin sitemlerine karşı bal şerbetini kendisine haram etmesi.

“Ey Nebi, Allah’ın sana helal kıldığı şeyi, eşlerinin hoşnutluğunu arzulayarak niçin haram kılıyorsun! Allah bağışlayandır, merhamet edendir.” (Tahrim, 1)

3- Rasulullah (as), esirler konusunda kararsız kalması ve onlardan ganimet alması.

“Bir Nebi’ye, yeryüzünde güçleninceye kadar, onun esirlerinin olması mümkün değildir. Siz, geçici dünyayı istiyorsunuz ve Allah ise ahireti (arzulamanızı) istiyor. Allah Aziz’dir, Hâkim’dir.

Şayet önceden Allah’tan bir yazı olmasaydı, aldığınızdan dolayı büyük bir azap size dokunurdu.” (Enfal, 67-68)

4- Rasulullah (as)’ın, savaşmak istemeyen münafıklara izin vermesi.

“Allah seni affetsin, doğru söyleyen kimseler sana açıkça belli oluncaya ve yalancıları da öğreninceye kadar onlara niçin izin verdin!” (Tevbe, 43)

5- Rasulullah (as)’ın, kendi başına bir şeyler yapacağını söylemesi.

Bir şey için ‘Mutlaka ben, yarın bunu yapacağım’ deme. Allah’ın gerçekten dilemesi müstesna ve unuttuğun zaman Rabb’ini hatırla ve de ki: ‘Umarım Rabb’im, bundan daha yakın bir doğruya iletir.” (Kehf, 23-24)

6- Rasulullah (as)’ın, müşriklerin tekliflerine karşı kararsız kalması.

“Doğrusu neredeyse sana vahyettiğimiz şeyden başkasını Bize iftira atman için seni, gerçekten fitneye düşüreceklerdi ve o zaman seni dost edineceklerdi. Şayet gerçekten seni sağlamlaştırmasaydık, andolsun neredeyse onlara biraz güvenecektin. O zaman sana hayatın iki kat ve ölümün iki katını tattırırdık, sonra bize karşı kendine bir yardımcı bulamazdın.” (İsra, 73-75)

7- Hz. Zeynep’in Hz. Zeyd (r.anh) dan boşanması, Rasulullah (as)’ın onunla evlenmek istemesi.

“Hani Allah’ın kendisine nimet verdiği ve ona nimet verdiğin kimseye diyordun ki: ‘Zevceni (nikâhın) üzerinde tut ve Allah’tan sakın. Allah’ın, kendisini ortaya çıkaracağı şeyi nefsinden gizliyordun ve insanlardan çekiniyordun ve kendisinden çekinmene elbette hakkı olan Allah’tır.’ Artık ne zaman ki Zeyd, ondan (boşanma) arzusunu yerine getirince onu seninle evlendirdik ki, onların evlatlıkları, kadınlarından (boşanma) arzularını yerine getirdikleri zaman, (onlarla) evlenme konusunda Mü’minler üzerine bir güçlük olmasın ve Allah’ın emri yerine getirilmiş olsun.” (Ahzab, 37)

Hz. Muhammed (as)’ın, bazı konularda indi görüşleri olmuş, yüce Allah (cc) onu uyarmıştır. Rasulullah (as) bir Rasul olduğu gibi aynı zamanda bir beşer, bir baba ve bir eş idi. Bu nedenle elbette kendi indi görüşleriyle bir şeyler söyleyip yapacaktı.

Hz. Muhammed (as), bir Rasul idi ve her Rasul gibi kendisine bildirilen Tevhidi esasları insanlara bildirmekle görevliydi. O, Tevhidi esasları insanlara duyuran bir Rasul, bu ilahi mesajı uygulayan ve toplumunu idare eden bir yönetici olması yanında aynı zamanda diğer insanlarla ilişkileri bulunan ve aile reisi olan bir beşerdi. Bu nedenle diğer insanlarda bulunan özellikler onda da bulunuyordu. Buna göre onun yaşamında üç yönü ortaya çıkıyor.

1- İlahi mesajı insanlara duyuran bir Rasul

Hz. Muhammed (as), yüce Allah’ın kendisine bildirdiği ilahi mesajı, kendisinden hiçbir şey katmadan insanlara duyuran bir Resul’dü. Rasuller, Rab’lerinden kendilerine bildirileni olduğu gibi ortaya koymakla mükelleftirler.

“Size Rabb’imin Risalet’ini tebliğ ediyorum, size nasihat ediyorum ve bilmediğiniz şeyleri, Allah tarafından biliyorum.” (A’raf, 62)

“De ki: ‘Ben rasullerden farklı değilim, bana ve size ne yapılacağını bilmem; şüphesiz ben, ancak bana vahyedilene tabi oluyorum ve ben apaçık bir uyarıcıdan başka bir şey değilim.” (Ahkâf, 9)

Hz. Muhammed (as)’ın, Rasul oluşu ve Risalet’in gereği olarak yaptığı hareketler ve söylediği sözler, Mü’minleri kesinlikle bağlar. Bu bağlayıcılık imani bir bağlayıcılıktır ve kesin bir teslimiyeti gerektirir. Rasulullah (as)’ın bir konudaki -sözel ya da fiili- Sünnetine karşı gelmek, uygulamamak apaçık bir sapıklıktır.

“Mü’min erkek ve Mü’min kadın için mümkün değildir ki Allah ve Rasulü, bir işe hüküm verdiğinde onlar, o işi kendilerine göre seçmiş olsunlar, kim Allah’a ve Rasulü’ne isyan ederse artık gerçekten apaçık bir sapıklıkla dalalete düşmüştür.” (Ahzab, 36)

Rasulullah (as), yüce Allah (cc) tarafından gönderildiği için artık o, yüce Allah’ın temsilcisidir ve ona itaat, yüce Allah’a itaattir.

“Kim Rasul’e itaat ederse işte muhakkak ki Allah’a itaat etmiştir ve kim de yüzçevirirse, artık onların üzerine muhafız olarak seni göndermedik.” (Nisa, 80)

Rasul’e itaat etmeyenler, apaçık bir şekilde kâfir olmuşlardır.

“De ki: ‘Allah’a ve Rasul’e itaat edin!’ Şimdi gerçekten dönerlerse, artık şüphesiz Allah, kâfirleri sevmez.” (Al-i İmran, 32)

2- Toplumunu yöneten ve devlet başkanı olan Emir-el Mü’minin

Hz. Muhammed (as)’ın, Emir-el mü’minin olarak yaptıklarından günümüzde alınacak birçok dersler vardır, ancak imani anlamda bağlayıcılığı yoktur. Bu dersler, taktik ve siyaset olarak yapılan uygulamalardır. Örneğin, ordu komutanlarını seçerken ortaya koyduğu hassasiyetinden, kimlerle ne zaman, nasıl savaşılacağı ile ilgili verdiği taktiklerinden ve takip ettiği gizlilik metodlarından mü’minlerin alacakları dersler vardır.

3- Aile hayatı olan bir baba ve bir eş, insanlarla ilişkileri bulunan bir beşerdir.

Hz. Muhammed (as)’ın sosyal ilişkilerinde ve aile hayatından da tıpkı devlet başkanı örnekliğinden alınan dersler gibi kimi dersler alınabilir. Ancak bu, ibadet telakki edilmeden ve sevap alınacağı düşüncesi taşımadan yapılmalıdır.

“Andolsun biz senden önce de rasuller gönderdik, onlara, eşler ve çocuklar verdik. Allah’ın izni olmadan hiçbir Rasulün, gerçekten bir ayet getirmesi mümkün değildir; her yazının bir süresi vardır.” (Rad, 38)

Rasulullah (as)’ın aile reisliğinden eşlerine karşı gösterdiği güzelliklerden de alınacak çok örnekler ve dersler vardır. O, iyi bir eş, şefkatli bir baba, adil bir aile reisiydi. Rasulullah (as)’ın bu güzellikleri elbette alınması gereken bir örnekliktir. Ancak eşlerini kırmamak adına yüce Allah (cc) tarafından uyarılmasına neden olan -bal şerbeti konusunda görüldüğü üzere- Rasulullah (as)’ın eşleri ile ilgili her hareketi örnek alınmayacağı da bir gerçektir.

Rasulullah (as)’ın, beşer olarak ağzından çıkan her sözü vahiy değildir

Hz. Muhammed (as)’ın her söylediğinin vahiy olduğunu iddia etmek Kur’an’ı anlamamanın apaçık bir göstergesidir. -bilinçli ya da bilinçsizce söylensin- böyle bir iddia, Kur’an’da çelişki olduğu imajını oluşturduğu gibi bu iddia sahiplerine de çok ağır bir sorumluluk getiren büyük bir iftiradır.

Hz. Muhammed (as)’ın, Rasul olarak tebliğ ettikleri vahiydir; bunun dışında sözleri, tamamen indi görüşleridir ve bu görüşlerinde isabet de eder, yanılabilir de. Bu, insan olmanın doğal bir sonucudur; o, uyardığı zaman vahiyle sosyal ve beşerî ilişkilerinde ise bir beşer olarak konuşur, ilişkilerini sürdürür. Rasulullah (as), indi görüşlerinde yanıldığında küfre girmeyeceği gibi, isabet ettiğinde de o isabet ettikleri vahiy değildir.

“De ki: ‘Şüphesiz ancak vahiyle sizi uyarıyorum; sağırlar, davet edildikleri zaman uyarıldıkları şeyi işitmezler.” (Enbiya, 45)

Cahil ve gafil iftiracıların iddia ettikleri gibi şayet Rasulullah (as)’ın her söylediği vahiy olmuş olsa idi, örnekleri verildiği üzere kimi zaman yaptığı bazı işler ve söylediği sözler, yüce Allah (cc) tarafından kınanmaz, yapıp söylediklerini düzeltmesini ondan istemezdi. Bu durumda onun indi görüşleri de Kur’an’dan kabul edilecekti ki bu sözler, diğer ayetler ile uyum sağlamadığı için Kur’an’da çelişki varmış imajını doğuracaktı. Oysa yüce Allah’ın sözlerinde hiçbir çelişki yoktur.

Rasulullah (as)’ın her söylediği sözün vahiy olduğunu iddia etmek, Rasulullah (as)’ın programlanmış bir robot ya da ses doldurulmuş bir kaset olduğunu iddia etmektir ki bu, ona yapılmış çok büyük bir hakaret ve iftiradır. Oysa Hz. Muhammed (as) diğer insanlar gibi bir beşer olmaktan başka bir şey değildir.

“De ki: ‘Şüphesiz ben sizin benzeriniz bir insanım; bana vahyediliyor ki, şüphesiz ilahınız bir tek ilahtır; artık kim, Rabb’ine kavuşmayı umuyorsa öyleyse salih amel işlesin ve Rabb’ine ibadette hiç kimseyi ortak etmesin. (Kehf, 110)

Cahiliye mantığı hep aynıdır; rasulleri insanüstü bir varlık olarak kabul edip kutsamak. Aynı cahili mantık, günümüzde de Rasulullah (as)’ın yaşadığı dönemde de vardı. Müşrikler onu, ancak insanüstü bir varlık olması halinde kabul edebileceklerini söylemişler ki o, yüce Allah’ı tenzih ederek onlara, insan olmaktan başka bir şey olmadığını söylemiştir.

“Yahut altından bir evin olmalı ya da göğe yükselmelisin ve okuyacağımız bir kitabı üzerimize indirinceye kadar göğe çıkmana da iman etmeyiz.’  De ki: ‘Rabb’imi tenzih ederim, ben ancak beşer bir Rasul değil miyim?” (İsra, 93)

Günümüz cahiliyesi de Hz. Muhammed (as)’ı Rasul olarak kabul etmiş, ancak onun her söylediğinin vahiy olduğunu iddia ederek onu ilahlaştırmıştır. Rasulullah (as) için Rabb’imizin buyurduğu “O hevadan konuşmaz” ifadesi, onun her söylediğinin değil, vahyi insanlara ulaştırırken söylediklerinin kendisine vahyedilen vahiyden başka bir şey olmadığıdır.

Rasulullah (as), kendisine gelen ayetleri insanlara ulaştırırken onu dinleyen müşrikler, onun hevasından konuştuğunu iddia etmişlerdi. Yüce Allah (cc) da müşriklerin bu iddialarını yalanlamış, Rasulü’nün o anda söylediklerinin vahiy olduğunu bildirmiştir.

4- Doğrusu o, ancak vahyedilen bir vahiydir.

 “O hevadan konuşmaz” ayeti, Rasulullah (as)’ın, ilahi mesajı okurken söylediklerinin vahiyden başka bir şey olmadığını bildiriyor. Oysa aynı Rasul (as), hem toplumsal konularda hem de aile hayatındaki ilişkilerinde kendi hevasından konuşmakta, kimi zaman bu konuşmalarında hata yapmakta ve bu nedenle Rabb’i tarafından uyarılmaktadır.

Rasulullah (as)’ın vahyi alış şekli

“Allah’ın bir beşerle sohbet etmesi elbette olmaz, vahyetmesi müstesna yahut örtü arkasından (vahyeder) yahut bir Rasul gönderir, böylece izniyle ona ne diliyorsa vahyeder. O, Yücedir, Hâkim’dir.” (Şura, 51)

Kur’an’da, Rasulullah (as)’ın vahyi alışı teferruatlı olarak anlatılmış, ona, sağlam ve güvenilir elçiler eliyle vahyin iletildiği bildirilmiştir. Yüce Allah (cc), rasullerine -Hz. Musa (as)’da olduğu gibi- vahyi bizzat kendisi bildirdiği gibi melekler vasıtasıyla da göndermiştir.

“Ne zaman ki ona geldiğinde ‘Ey Musa!’ diye seslenildi. ‘Şüphesiz Ben, Ben senin Rabb’inim! Şimdi ayakkabılarını çıkar; şüphesiz sen mukaddes vadide Tuva’dasın ve Ben seni seçtim, şimdi vahyedilen şeyleri dinle. Gerçekten Ben, Ben Allah’ım, benden başka ilah yoktur, öyleyse bana kulluk et ve bana ibadet etmek için namaz kıl.” (Taha,11-14)

Hz. Musa (as)’a, vahyi bizzat Kendisi bildiren yüce Allah (cc), Hz. Muhammed (as)’a da elçi vasıtası ile vahyini göndermiş, vahyin Rasul’e, güçlü bir elçi tarafından öğretildiğini, bu elçinin daha önce de Hz. Muhammed (as) ile bizzat kendi suretinde göründüğünü bildirmiştir.

5-12- Güçlü, kuvvetli olan ona öğretti, kuvvet sahibi, hemen doğruldu ve o, yüksek ufuktaydı, sonra yaklaştı, sonra sarktı, böylece iki yay mesafesi yahut daha yakın oldu. Artık O’nun kuluna vahyettiği şeyi vahyetti, gönül gördüğü şeyi yalanlamadı. Şimdi kuşku mu duyuyorsunuz onun gördüğü şey hakkında!

Şimdi kuşku mu duyuyorsunuz onun gördüğü şey hakkında! Rasulullah (as)’ın gördüğünden şüphe duymak, iman eden kimselerin yapabilecekleri bir şey değildir. Müslümanlar, Rasulullah (as)’ın getirdiği ve o konuda söylediği her şeye iman etmişlerdir.

“Doğruyu getirene ve onu tasdik eden kimse, işte onlar Muttakilerdir.” (Zümer, 33)

Hz. Muhammed (as)’a, vahyi getiren elçinin Kendi katındaki durumunu bildiren yüce Allah (cc), bu elçinin, vahyi Rasulü’ne öğrettiğini açıklamaktadır.

“Şüphesiz o, âlemlerin Rabb’inin indirmesidir; Er-Ruhu’l-Emin, onu indirdi; senin kalbine, uyarıcılardan olman için apaçık Arapça bir dille.” (Şuara, 192-195)

“Muhakkak ki o (vahiy), değerli bir elçinin sözüdür; güç sahibi, arş sahibi yanında desteklenmiştir, orada itaat edilen, güvenilendir.” (Tekvir, 19-21)

“Şüphesiz o, değerli bir Kur’an’dır, saklı bir kitap içindedir, temiz olanlardan başkası ona dokunamaz, âlemlerin Rabb’inden indirilmiştir.” (Vakıa, 77-80)

Yüce Allah (cc), Hz. Muhammed (as)’a vahyi getiren elçinin kim olduğunu açıklamakta, bu elçinin değerli, emin, güçlü ve yüce biri olduğunu bildirmektedir. Vahiy gibi yüce ve değerli bir mesaj, elbette değerli, emin, güçlü bir elçi tarafından getirilir, çünkü bu mesajın kendisi, yüce Allah’ın sözüdür ve değerlidir.

Miraç gerçeği (*)

Kur’an, her konuda olduğu gibi Rasulullah (as)’a ilahi mesajın ulaştırılması ile ilgili süreci de hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak şekilde çok açık ve net olarak ortaya koymaktadır. Bildirilen bu gerçeklere inanılması, ancak gerçek bir şekilde iman edilmesi ile mümkündür.

Materyalist düşünce yapısı, maddi olarak görmediği, fiziki olarak dokunmadığı şeylere inanmaz, inanmak istemez. Rasulullah (as)’ın yaşadığı dönemde, bir yerden başka bir yere gidip gelmeler çok ağır şartlarda yapılıyor, büyük zahmetler çekiliyordu. Yolculukların uzun zaman içerisinde gerçekleştiği böyle bir dönemde bir insanın, bir gece içerisinde, hem de kısa bir zaman diliminde önce Mescidi Aksa’ya oradan da göklere yükselip geri gelmesi, materyalist insan mantığının kabul edebileceği bir şey değildir.

Materyalistler, yalnızca Rasulullah (as)’ın döneminde değil teknolojik iletişimin doruklara ulaştığı, insanların dünyanın en uzak bölgelerine rahatlıkla ve kolaylıkla kısa bir süre içerisinde gidip geldiği günümüzde bile, hâlâ Rasulullah (as)’ın Miraç gerçeğini inkâr ediyorlar. İşin en üzücü yanı ise, iman ettikleri iddiasında bulunan İslamcı müşriklerden birçoğu da Rasulullah (as)’ın bu mucize yolculuğunu ve yükselişini kabul etmiyorlar.

Kur’an, Belkıs’ın tahtının, çok uzak bir yerden, kitaptan bilgi sahibi olan birisi tarafından, Hz. Süleyman (as), o daha gözünü kırpmadan getirildiğini bildirir.

“(Süleyman) dedi ki: ‘Ey ileri gelenler, teslim olmuş kimseler olarak onlar gelmeden önce hanginiz onun tahtını bana getirebilir?” (Neml, 38)

“Onun yanında, Kitap’tan ilmi olan kimse dedi ki: ‘Ben, sen gözünü kırpmadan önce onu sana getirebilirim;’ derken ne zamanki onu yanında yerleşmiş gördü, dedi ki: ‘Bu, Rabb’imin lütfundandır; beni imtihan ediyor, şükür mü edeceğim, yoksa nankörlük mü edeceğim ve kim şükrederse artık gerçekten o kendisi için şükreder ve kim nankörlük ederse işte şüphesiz Rabb’im, zengindir, ikram edendir.” (Neml, 40)

Hz. Süleyman (as) döneminde, ilim sahibi bir kimse, Sebe Melike’sinin tahtını, göz açıp kapayıncaya kadar uzak bir yerden getirebiliyorsa, kâfirler iman etmeseler de âlemlerin Rabb’i yüce Allah (cc), elbette Rasulü’nü, bir gecede miraca çıkarmaya kadirdir.

Zaman ve mekândan münezzeh olan kâinatın Rabb’i yüce Allah (cc), istediği bir şeyi bir yerden başka bir yere göndermeye Kadir iken Olemriyle her şeyin anında “oluverdiği” biliniyorken Rasulullah (as)’ın Miraç olayını kabul etmemek, apaçık bir küfürdür.

İsra suresinde yüce Allah (cc), Rasulü’nü Mescidi Haram’dan Mescidi Aksa’ya nasıl yürüttüğünü ve oradan da bir kısım ayetlerini göstermek üzere nasıl yükselttiğini bildirmekte, Necm suresinde de o büyük olayın teferruatını açıklamaktadır.

“Yücedir O ki, kulunu bir gece, ayetlerimizden kendisine göstermemiz için Mescid-i Haram’dan, Mescid-i Aksa’ya -ki, çevresini mübarek kılmışız- yürüttü; şüphesiz O, İşiten, Gören O’dur.” (İsra, 1)

Yüce Allah (cc) Rasulü’nü bir gece, kendisine bir kısım ayetlerini göstermek için Mescidi Haram’dan Mescidi Aksa’ya yürüttüğünü çok açık bir şekilde bildirdiği halde hevalarını ilah edinen materyalistler ve onların etkisinde kalan İslâmcılar, bu gerçeği inkâr etmekte, küfürlerinde körü körüne direnmektedirler.

Yüce Allah (cc), elbette istediği bir şeyi istediği anda yapma gücüne sahiptir. Bu nedenle Miraç olayı, ayetlerin Rasulullah (as)’a indirilişi gibi hak ve gerçektir. Bu gerçeği ancak iman eden aklıselim sahipleri kabul ederler.

“Artık O’nun kuluna vahyettiği şeyi vahyetti, gönül gördüğü şeyi yalanlamadı. Şimdi kuşku mu duyuyorsunuz onun gördüğü şey hakkında!”

Miraç gerçeğine inanmak, yüce Allah’a gerçekten iman etmenin gereğidir

Yüce Allah’ın bildirdiklerinden kuşku duymak elbette mümkün değildir. O, ne buyurmuşsa iman edenler, beş duyularıyla görmüş, hissetmiş, dokunmuş, hazzını tatmış ve cennetin mis kokusunu almış gibi hissederek inanır kabul ederler. İman budur, bu iman, inanan insanın tüm benliğini kaplar, iman eden kimse, kendisine bildirilen ilahi gerçekleri tüm benliği ile kabul eder. İman, yüce Allah’ın bildirdiği gerçekleri tahlil etmez, onlar üzerinde tartışmaz ve onlardan kuşku duymaz, Rabb’inden ne gelmişse aynen kabul ve tasdik eder.

…İlimde ileri gidenler derler ki: ‘Ona iman ettik, hepsi Rabb’imiz katındandır,’ akıl sahiplerinden başkası düşünmez.” (Al-i İmran, 7)

“İlim verilen kimseler görüyorlar ki, Rabb’inden sana indirilen Haktır ve o, Aziz olan, Hamd edilenin yoluna iletir.” (Sebe, 6)

Yüce Allah’ın bildirdiği gerçekleri ancak kalplerinde hastalık bulunan, gereği gibi iman etmeyenler ile ilahi mesajı anlamayan, hevalarını ilah edinen inkârcılar inkâr ederler. Bunlar, kendilerine bildirilen her gerçeği kuşku ile karşılarlar. Tıpkı cehennem ile ilgili verilen haberlerden kuşku duydukları gibi anlamadıkları her gerçeği reddederler.

Ateşin refakatçılarını, meleklerden başka yapmadık ve onların sayısını inkâr eden kimseler için imtihan yaptık ki, Kitap verilmiş kimseler yakinen iman etsin ve iman eden kimselerin de imanları artsın. Kitap verilmiş kimseler ve Mü’minler şüpheye düşmesinler; kalplerinde hastalık bulunan kimseler ve kâfirler de: ‘Allah, bu misalle ne bildirdi?’ desinler. Böylece Allah, dileyen kimseyi dalalete düşürür, dileyen kimseyi hidayete erdirir. Rabb’inin askerlerini O’ndan başkası bilemez; O, insanlar için ancak bir öğüttür.” (Müddessir, 31)

Şirk ve küfür içerisinde bocalayanların, hevalarına uymuyor diye ilahi mesajın haber verdiği bir gerçeği reddetmeleri, -bilinçli ya da bilinçsiz olarak- insanları yüce Allah (cc) yolundan alıkoymaya, Ahireti inkâra yönelik bir davranıştır.

“O kimseler, Allah yolundan engellerler ve onu, zulmederek eğriltirler ve onlar, ahireti inkâr ederler.” (A’raf, 45)

Rasulullah (as), ayetlerde de belirtildiği üzere, Miraç’a çıkmış, gösterilen büyük ayetleri ve kendisine vahyi ulaştıran Elçi’yi çok yakın mesafeden görmüş, alacağı vahyi gerçekleri ondan almıştır. İşte bu sürecin nasıl gerçekleştiği ile ilgili ilahi bildirimler.

13-18- Andolsun onu, bir inişinde de gördü. Sidretü’l-Müntehânın yanında, Cennet’ül Me’va onun yanındadır. O zaman Sidre’yi kaplayan şey kaplıyordu. Gördüğünde sapmadı ve sınırı aşmadı. Andolsun, Rabb’inin ayetlerinden en büyüğünü gördü.

İsra suresinde bildirilen “Yücedir O ki, kulunu bir gece, ayetlerimizden kendisine göstermemiz için Mescid-i Haram’dan, Mescid-i Aksa’ya -ki, çevresini mübarek kılmışız- yürüttü.” Necm suresinde daha belirgin bir şekilde açıklanmakta, Rasulullah (as)’ın, Rabb’inin ayetlerinden en büyüğünü gördüğü bildirilmektedir.

Bu apaçık ayetlere rağmen bazı kimselerin, kendilerine bildirilen gerçekleri hâlâ anlamamaları ve çarpıtmaları, bir algılama sorunu değil imani bir konudur. Akıllı bir kimsenin bu kadar açık anlatılan bir konuyu anlamaması düşünülemez. Bu nedenle ayetler üzerinde yapılan çarpıtmaların temelinde iman etmeme yatmaktadır.

Rasulullah (as), Miraç’ta kiminle görüştü!

Rasulullah (as)’ın Miraç’ta, kendisine ilahi mesajı ulaştıran elçi ile görüştüğü çok açık bir şekilde belirtilmektedir. Bu apaçık ayetlere rağmen Rasulullah (as)’ın yüce Allah ile görüştüğünü iddia edenler ve Miraç’a çıktığını inkâr edenler, iddiaları farklı olsa da temel itibarı ile aynı sonuca çıkmaktadırlar. Bu da, şirk ve küfür içerisindeki bu iddia sahiplerinin, Kur’an’a iman etmedikleri, hiçbir delile dayanmadan yalnızca hevalarını ilah edindikleri ve Kur’ani gerçeklerden habersiz olduklarıdır.

Yüce Allah (cc), Rasulullah (as)’ın, kendisiyle değil ona vahyi ulaştıran elçi ile görüştüğünü çok açık olarak belirtmiş, anlamayan ya da anlamak istemeyenlere, Rasul (as)’ın daha önce de Cebrail (as) ile görüştüğünü bildirerek konuya açıklık getirmiştir.

“Andolsun onu, inişinde de gördü” Rasulullah (as)’ın Cebrail (as) ile ilk görüşmesi, Rasulullah (as)’ın da anlattığı üzere ilk vahyi aldığı zaman olmuştur.

“Ve andolsun apaçık ufukta onu gördü.” (Tekvir, 23)

Rasulullah (as), Cebrail (as)’ı önce apaçık ufukta iken, daha sonra ise yüksek ufukta iken görmüştür. Her iki görüşmede de o, Cebrail (as)’ı tanımış, onu gördüğünde şaşırmamıştı.

“Ve o, yüksek ufuktaydı, sonra yaklaştı, sonra sarktı, böylece iki yay mesafesi yahut daha yakın oldu. Artık O’nun kuluna vahyettiği şeyi vahyetti, gönül gördüğü şeyi yalanlamadı. Şimdi kuşku mu duyuyorsunuz onun gördüğü şey hakkında!”

Bu ayetlerde Rasulullah (as)’ın vahyi getiren elçi ile görüştüğü bildirilmektedir. Kur’an’ı anlamayanlar, “O’nun kuluna vahyettiği şeyi vahyetti” ayetini, Rasulullah (as)’a bizzat yüce Allah’ın vahyettiğini iddia etmektedirler. Oysa bu ifade, Rasul (as)’a iki yay uzunluğu kadar yaklaşan vahiy meleğinin, Allah’ın “O’nun kuluna, vahyettiğini vahyetti” şeklindedir. Bu, Zümer suresinde Rasulullah (as)’ın günahkâr insanları tevbeye davet ettiği ifadenin benzeridir.

De ki: ‘Ey nefislerine karşı aşırı giden kullarım, Allah’ın rahmetinden umut kesmeyin, şüphesiz Allah, bütün günahları bağışlar; gerçekten O, Ğafur’dur, Rahim’dir.” (Zümer, 53)

Dikkat edilirse bu ayette günahkâr insanları tevbeye çağırırken Rasulullah (as) “Ey nefislerine karşı aşırı giden kullarım” diye hitap etmektedir. Oysa bu hitap yüce Allah’a aittir ve O (cc), Rasul (as)’a böyle hitap etmesini söylemektedir.

Bütün bu Kur’ani gerçeklere rağmen Rasulullah (as)’ın yüce Allah ile görüştüğünü iddia edenler, Kur’an’ın ifadesi ile delilsiz hareket eden ve kaba şeytana uyan kimselerdir. Kur’an, bu kimseleri önce terbiyeye davet etmekte sonra da uyarmaktadır.

Yüce Allah’a ve Rasulü’ne yapılan hakaret ve iftiralar

Kur’an’ın bildirdiği gerçeklere, yaptığı uyarılara ancak gerçekten iman edenler, vahyi esaslara uygun hareket etmeyi şiar edinenler uyarlar ve öğüt alırlar. Cahil ve art niyetli kimseler ise, yüce Allah’a ve Rasulü’ne karşı iftiralarını artırarak sürdürürler.

Bu müfteriler, Rasulullah (as)’ın anlattığını iddia ederek yüce Allah (cc) ve Rasulullah (as) üzerine attıkları iftira ve uydurdukları Miraç hadisi yalanına göre Rasulullah (as), Miraç dönüşünde Hz. Musa (as) ile karşılaşmış ve aralarında şöyle bir konuşma geçmiş.

“Hz. Musa (as): ‘Rabb’in ümmetine neleri farz kıldı?’

Hz. Muhammed (as): ‘Onlara elli vakit namaz farz kıldı.’

Musa (as): ‘Rabb’ine dön de şefaat et, zira ümmetin buna takat getiremez.’

Hz. Muhammed (as): Bunun üzerine Rabb’ime müracaat ettim, Allah Teâlâ bir kısmını indirdi. Ben yine Musa’nın (as) yanına dönerek durumu kendisine haber verdim. Bir kısmını indirdi.’

Musa (as): ‘Rabb’ine müracaat et, zira ümmetin takat getiremez’

Hz. Muhammed (as): ‘Ben yine Rabb’ime müracaat ettim. Allah Teâlâ kalanından bir kısmını indirdi’ Musa (as)’ın yanına yine döndüm.

Musa (as): ‘Tekrar Rabb’ine dön, zira ümmetin buna dayanamaz’

Hz. Muhammed (as): ‘Bir daha müracaat ettim.’ Allah Teâlâ, ‘Onlar beştir, yine onlar sevap itibariyle ellidir. Benim nezdimde hükmü kaza değişmez’ buyurdu. Musa’nın yanına döndüm.

Musa (as): ‘Yine Rabbine dön’ dedi.

Hz. Muhammed (as): ‘Ben de ‘Artık, Rabb’imden utanır oldum’ dedim.” (1)

Bu konuda uydurulan yalan, atılan iftiralar, bir delile dayanmadığı için birbirlerinden çok farklıdır. Bu müfteriler, Rasulullah (as)’ın yüce Allah (cc) ile namaz pazarlığının üçten fazla olduğunu da iddia etmektedirler. Hadis diye uydurulan yalan kaynaklarında bu pazarlığın şu şekilde olduğu rivayet edilir.

Başka rivayetlerde Rasulullah (as)’ın Cenabı Hakkın huzuruna çıkışının üç defa değil de daha fazla olduğu bildirilmekte; namaz vakitlerinin sayısının beşer beşer yahut onar onar indirildiği haber verilmektedir. Peygamberimizin müracaatlarında farz kılınan miktarın her seferinde “bir kısmının” indirilmesi şeklinde tercüme edilişinin sebebi de “şatr” sadece “yarım” manasına gelmemekte, aynı zaman da “çok miktar” manasını da içine almaktadır.”

Yüce Allah’a gereğince ya da hiç iman etmeyen, yüce Allah’a ve Rasulü’ne iftira etmekte sınır tanımayan müfteri yalancıların Miraç hadisi diye uydurdukları bu yalana göre yüce Allah (cc), (hâşâ) kullarının halini bilmediğini, kullarının neye güç yetirip yetiremeyeceğini Hz. Musa (as)’dan (hâşâ) öğrenmiş oluyor.

Müfterilere göre Hz. Musa (as), yüce Allah’a ve Rasulullah (as)’a (hâşâ) akıl vermekte, kulların ne kadar yük kaldırıp kaldıramayacaklarını (hâşâ) yüce Allah’tan çok bilmektedir.

Kullarının her halini en iyi bilen, onlara şah damarlarından daha yakın olan, kulları ile kalpleri arasına giren yüce Allah (cc), bu müfterilere göre aynı zamanda bir beşer olan Hz. Musa (as) kadar kullarının ne kadar yük kaldırıp kaldıramayacaklarını (hâşâ) bilmiyor.

“Ey iman eden kimseler, size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman Allah’a ve Rasulü’ne icabet edin ve bilin ki şüphesiz Allah, kişi ile onun kalbi arasına girer ve muhakkak siz, O’na haşrolunacaksınız.” (Enfal, 24)

“Andolsun insanı biz yarattık ve nefsinin ona ne vesvese verdiğini biliriz ve Biz ona şah damarından daha yakınız.” (Kaf, 16)

Kulları ile onların kalpleri arasına giren, onlara şah damarlarından daha yakın olan yüce Allah (cc), kullarının kaldıramayacağı yükü yüklemeyeceğini bildirmektedir.

Allah, bir nefse, onun gücünden başka yüklemez…” (Bakara, 286)

“İman edip salih amel işleyen kimseler -ki, bir nefsi, ancak onu gücünden başka sorumlu tutmayız- işte onlar, cennet halkıdır, onlar orada ebedi kalacaklardır.” (A’raf, 42)

Kullarına, güçlerinden fazla yük yüklemeyeceğini birçok ayette bildiren yüce Allah’ın bu ayetlerini görmezden gelip kullarına güçleri üzerinde yük yüklemeye kalkıştığını iddia etmek, apaçık bir azgınlık ve küfürdür.

Haddi aşmakta sınır tanımayan müfteriler, Cenabı Hakkın ümmet-i Muhammed’e elli vakit namazı farz kılmış olduğu Levh-i Mahfuz’da mevcuttu” iddiasında bulunarak adeta Levh-i Mahfuz’u da gördüklerini iddia etmektedirler.

Bir Rasul olan Hz. Musa (as)’ı, Hz. Muhammet (as)’ın ümmetinden gösterme yalanı

Yalan ve iftiralarında sınır tanımayan müfteriler, bir Rasul olan Hz. Musa (as)’ın ağzından da yalan uydurmaktan geri kalmamışlar ve Allah’ın Rasulü olan Hz. Musa (as), Hz. Muhammed (as)’ın ümmeti olmak istediğini iddia etmişlerdir. Hz. Musa (as)’ın, Hz. Muhammed (as)’ın ümmetinden olabilmesi için onun Hz. Muhammed (as)’dan sonra yaşaması gerekirdi. Müfteri yalancılar, bunu bile akletmeyecek kadar iman ve basiretten yoksundurlar. Bu müfteri yalancıların iddiaları, tıpkı Yahudi ve Hrıstiyanların, kendilerinden önce yaşamış, Hz. İbrahim (as)’ın kendilerinden olduklarını iddia etmeleri gibidir.

Bu müfteriler, İsrailiyatın uydurduğu Miraç yalanını egale etmek için bu yalanı uydurmuşlardır. Halbuki Hz. Musa (as), yüce Allah (cc) ile bizzat konuşma şerefine ulaşmış bir Rasul’dür ve Hz. Muhammed (as) ümmetinde yüce Allah (cc) ile bizzat konuşma şerefine eren bir kimse yoktur.

“Hadis âlimleri, yine Peygamberimizden rivayet edilen haberlere dayanarak, bu hadis hakkında açıklamalarda bulunmaktadırlar. Aynî merhum Umdetü’l-Kâri isimli 25 ciltlik Buhari şerhinde “elli vakit” meselesinde şu rivayeti zikretmektedir: Cenabı Hakkın ümmet-i Muhammed’e elli vakit namazı farz kılmış olduğu Levh-i Mahfuz’da mevcuttu. Bunu Peygamber Efendimiz (as) bilfiil elli vakit kılınacak şeklinde tevil etti. Daha sonra Rabb’ine müracaatı esnasında Cenabı Hak kendisine bu elli vaktin amel bakımından değil de sevap cihetinden olduğunu bildirdi. Beş vakitte elli vaktin sevabı elde etmenin şartı da namazı tadil-i erkânına uyarak, huşû içinde kılınması hâlindedir.”

Peygamber Efendimizin diğer peygamberler arasında bu meseleyi niçin Hz. Musa ile konuştuğunun; Hz. Musa’nın ümmet-i Muhammed’i bu kadar düşündüğünün hikmeti hususunda, şöyle bir rivayete yer veriliyor:

“Hz. Musa, Cenabı Hakk’ın ümmet-i Muhammed’e ettiği ikram ve ihsanını görüp öğrenince, gıpta ederek Allah’a şöyle niyazda bulunmuştu: “Allah’ım, beni ümmet-i Muhammed’in içine dâhil et.”

Cenabı Hak, Musa (as)’ın bu duasını kabul etmişti. İşte Hz. Musa’nın ümmet-i Muhammed’e hususî alâkası buradan geliyor. Çünkü kim bir topluluğun içinde olursa, o topluluğun iyilik ve menfaatini düşünür.” (2)

Uydurma kaynakları:

  1. Müslim, İman: 263; Ahmed Naim. Sahih-i Buhari Muhtarası Tecrîd-i Sarih Tercemesi. (Ankara: Diyanet işleri Başkanlığı Yayınları, 1981), 2.277
  2. Bedrüddin el-Aynî. Umdetü’l-Karî Şerhu Sahihi’l-Buharî. (Beyrut: İhyâü’t-Türhasi’l-Arabî), 4.48

Bütün bu ilahi bildirimlerden habersiz olan ya da haberdar oldukları halde gerçekleri bilerek çarpıtan müfteriler, Hz. Muhammed (as)’ı adeta (ve hâşâ) aptal yerine koyup Hz. Musa (as)’ın tavsiyeleri ile dokuz defa yüce Allah’ın huzuruna çıkarmakta, yüce Allah’ı da (hâşâ) kullarının durumunu bilmemekle suçlamaktadırlar.

Yüce Allah’a ve O’nun iki Rasulü’ne iftira ve yalanlarında sınır tanımayan müfteri yalancılara yüce Allah’ın öngördüğü ceza, yüzleri kapkara olmuş bir halde ancak cehennemdir.

 “Allah üzerine yalan atan ve kendisine doğru geldiğinde yalanlayan kimseden daha zalim artık kim olabilir! Kâfirler için kalınacak yer cehennem değil midir!” (Zümer, 32)

Kıyamet günü görürsün ki, Allah’a yalan uyduran kimselerin yüzleri kapkara kesilmiş! Cehennemde değil midir büyüklük taslayanların yeri!” (Zümer, 60)

Necm Suresi (19-30. ayetler)

Düşünmek, farzdır ve erdemli kişilere özgü bir haslettir!

Bu ikinci bölümde, (19-30 ayetler) ilahi gerçeğe ve vahyi esaslara ulaşamayan, bu yüce hakikati anlama yeteneğinden yoksun olanların, kendi hevalarını ve önder edindikleri kişileri nasıl ilah edindikleri anlatılıyor. Bölümün devamında hevalarını ilah edinenlerin, kendi hevalarından uydurdukları yalanları din edindikleri açıklanmakta, Müslümanlardan, bu kıt düşünceli kimselerden yüzçevirmeleri istenmektedir.

Bu bölümde, zanna dayalı bilgilerin yetersizliğine, insanların uydurdukları dinin, edindikleri ilahın acizliğine dikkat çekilmekte, buna karşılık âlemlerin Rabb’i Allah’ın her şeyi bildiği belirtilmekte, O’nun yüceliği ve her şeyi bildiği ortaya konulmaktadır.

Bu bölümde, acizlik ile azizlik, alçaklık ile yücelik, kıtlık ile sonsuzluk, eksiklik ile mükemmeliyetlik, zan ile ilim kıyaslanmaktadır. Bu kıyaslama ile dikkatler, yüce Allah’ın sonsuz gücüne çevrilmekte insanları, üçüncü bölümdeki yüce kudreti düşünmeye sevk etmekte, eksik sıfatlarla dolu ve yetersiz olanların, güç sahibi olamayacakları ortaya konulmaktadır. Böylece akleden kimseler, gerçekleri bilecek, göklerin ve yerin mülkiyeti ve egemenliği kendisinde olan Rab’lerine yöneleceklerdir.

Düşünmek, farzdır ve erdemli kişilere özgü bir haslettir!

Sorgulamak, yaşamın farkında olmak, kim ve ne olduğunun bilincine varmak, sorgusuz sualsiz dayatılan peşin fikirleri tartışmak, doğru olana ulaşmaktır. Sorgulamayan kişiler, başkaları tarafından yönetilmeye, köleleştirilmeye mahkûmdurlar.

Bir toplumu sürü haline getirmenin ve onu istenildiği gibi gütmenin yolu, o toplumu düşünme ve sorgulama yeteneğinden mahrum bırakmaktır. Sürüleşen toplum, kendisine dayatılanın en doğru olduğunu, her şeyi çobanlarının bildiğini zanneder, çobanlarının sürdüğü yere giderler.

Yüce Allah (cc) Kur’an’da, insanların körükörüne itaat etmelerini yasaklamış, yüzlerce ayetin sonunda düşünüp akletmelerini, tefekkür edip araştırmalarını bildirmiş, akıl sahiplerini övmüş, cahilleri kınamış, sorgulayan insanların örneklerini vermiştir.

Hz. İbrahim (as), âlemlerin Rabb’ine, mutmain olmadığı konuları sormuş, yüce Allah (cc) ona kızmadığı gibi cevabını da vermiş, onun mutmain olmasını sağlamıştır.

Bir zaman İbrahim: ‘Rabb’im, ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster!’ demişti. (Rabb’i) dedi ki: ‘İnanmadın mı?’ Dedi ki: ‘Bilakis (inandım) velakin kalbimin mutmain olması için…” (Bakara, 260)

İman etmeyi bile kişilerin seçimine bırakan yüce Allah (cc), kullarının körü körüne değil, bilinçli olarak iman etmelerini istemiştir.

“Şüphesiz bu bir öğüttür; artık dileyen kimse, Rabb’ine varan bir yol tutar.” (Müzzemmil, 19)

Yüce Allah’a, indirdiği Kur’ani esaslara iman edecek bir kimse, neden iman etmesi gerektiğini, imanın kendisine ne kazandırıp ne kaybettireceğini düşünerek bilinçli bir şekilde iman etmelidir. Körü körüne, duygusallıkla iman edilmez, edilse bile imanında samimi ve sadakatli olmadığı için bu imanın kişiye hiçbir faydası olmayacağı gibi kişi, bir müddet sonra gerisin geriye eski küfür ve şirk hayatına döner.

İman etmek, bilinçli bir tercihtir

İman etmek, bilinçli bir tercihtir, bu nedenle yüce Allah (cc), dinde zorlama olmadığını, insanların doğruyu ve yanlışı apaçık gördükten sonra iman etmelerini istemiştir.

İnsanlara, yaratılış amaçlarını düşünmeleri konusunda uyarılarda bulunan, yerin, göklerin ve kendi yaratılışlarını hatırlatarak onların akletmelerini isteyen yüce Allah (cc), düşünmeyenleri hayvanlara benzetmiş, hatta hayvanlardan daha aşağı olduklarını bildirmiştir.

Ve kendileri işitmedikleri halde ‘İşittik’ diyenler gibi olmayın. Şüphesiz Allah indinde canlıların en kötüsü, sağırlar ve dilsizlerdir; onlar, akletmeyen kimselerdir.” (Enfal, 21-22)

Bir konuyu araştırmadan, söylenenleri körü körüne dinleyen ve anlamadıkları halde anladık görüntüsü vermek için “İşittik” diyen kimseleri, yüce Allah (cc), canlıların en kötüsüne benzetmekte, bunların iman etmeyen kâfirler olduklarını açıklamaktadır.

Yoksa sen, onların çoğunun gerçekten işittiklerini ya da aklettiklerini mi sanıyorsun; doğrusu onlar, ancak hayvanlar gibidir, bilakis onlar, yolca daha sapıktır.” (Furkan, 44)

Günümüzde tarikat, parti, dernek ve vakıflara giden, sorgulamadan söylenenleri aynen alanları tarif etmektedir. Onların, kendilerine ait tek bir fikri yoktur, şeyhlerinin, hocalarının, lider ya da başkalarının sözünü dinler, ondan başka bir şey bilmez, kendilerine söylenenleri araştırma gereği bile duymazlar.

İman edenler, Rab’lerinden gönderilen Tevhidi esaslara güvendiklerinden Mü’min, bu esaslara teslim oldukları için Müslüman, bu esaslara karşı duyarlı hareket ettiklerinden muttaki ismini almışlardır. Müslümanlar, söyleyip yaptıkları her konuda kendilerine gönderilen ilahi mesaja uyarak Rasulullah (as)’ı en güzel örnek edinerek hareket ederler.

Müslüman âlimlerden Ebu Hanife (r. aleyh), adeta bel’amların, şeyh ve hocaların her dediğini doğru kabul eden günümüz insanlarına uyarıda bulunurcasına, her söylenen sözün körü körüne kabul edilmemesi için şu tavsiyede bulunmuştur.

“Bir kimse, birisine bir fetva sorduğunda, -kendi okuma yazması olmasa bile- onun kaynağını sorsun.”

Akıllarını başkalarına ipotek ettirenler, düşünme yeteneğinden yoksundurlar

Bir konuyu sorup soruşturmak, kendilerine söylenen şeyler üzerinde düşünmek elbette akleden kimselerin yapabilecekleri bir erdemlilik ve fazilettir. Tebe-i Tabiin dönemine kadar gelen alimler, insanları sürekli düşünmeye, kendilerine söylenen her sözü körü körüne almamaya davet etmişlerdir.

Tebe-i Tabiine kadar olan süreçte insanlar, kendilerine ulaşan her haberi araştırmışlar, kaynağını sormuşlar, kimin tarafından söylendiğini öğrenmişlerdir. Ancak ondan sonra gelen süreçte İslâm ümmetinin yönetimini ellerine geçiren kimseler, baskı ve zulümleri yanında yanlarında besledikleri bel’amları vasıtasıyla insanların düşünmelerine fırsat vermemişler, uydurdukları yalanları gerçek diye insanlara kabul ettirmişlerdir.

İslâm tarihinde, Emeviler’den itibaren başlayan sindirme ve susturma çabaları, daha sonraki dönemlerde hız kazanmış, tüm diktatörlük, krallık, sultanlık ve imparatorluklarda uygulanmıştır. Öyle ki insanlar, kendilerini Allah’ın kulu olarak değil, sultanların kulu olarak tanıtmaya başlamışlardır. Böylece insanlar hem dinden hem onur ve kişiliklerinden soyutlanarak köleleşmişlerdir.

Tevhidi esasları bırakarak delilsiz hareket edenler kendi hevalarını ya da önder edindikleri kişilerin istek ve arzularını ölçü edinirler, böylece Rab’leri yüce Allah’a şirk koşup küfre girerler. Kur’an, hevalarını ya da önderlerini ilahlaştıranları uyarmakta, onları, ilah edindiklerini düşünmeye sevk etmektedir. Bu çağrı, bütün çağlardaki putperest müşrikleredir.

19-20- Şimdi düşündünüz mü Lat’ı ve Uzza’yı ve diğer üçüncüsü Menat’ı!

Düşünüp akletmek, elbette bir erdem ve bir yetenektir; bu ise ancak akıl sahibi kimselerin ulaşabilecekleri bir fazilettir.

Yüce Allah (cc) müşrikleri, düşünsel ve görsel olarak ilah edindikleri şeyler üzerinde düşünmeye davet ediyor, bu taptıklarının bir hiç olduklarını, onların suratlarına adeta şamar vurarak hatırlatıyor.

Kendileri gibi bir beşer olanları ilahlaştırıp yücelten, mezarları başında, dikilen putları karşısında, onursuzca esas duruşta duran, o ölüleri kutsallaştıranlarda akıl, erdem ve düşünme yeteneği ve fazileti yoktur. Bu nedenle onlara ne anlatılırsa anlatılsın hiçbir fayda sağlamaz.

“Doğrusu onları çağırsanız çağrınızı işitmezler, şayet işitseler de size icabet etmezler, Kıyamet günü, sizin ortak koşmanızı inkâr ederler ve haberdar olan (Allah) gibi sana bildiren olmaz.” (Fatır, 14)

Risalet tarihi, âlimlerini, önder ve büyüklerini ilah edinenlerin örnekleri ile doludur. İnsanlar, önceleri sözüne güvenip saygı duydukları kimseleri, daha sonra şaşmaz birer örnek ve önder olarak kabul etmişler, zaman içerisinde bu önderlerinin sözlerini en doğru söz olarak almışlar ve onları ilah edinerek tapınmışlardır.

“Bilginlerini ve rahiplerini, Allah’tan başka rabler edindiler ve Meryem oğlu Mesih’i de! Onlara, Tek İlahtan başkasına kulluk etmeleri emredilmemişti; O’ndan başka ilah yoktur, O, onların ortak koştukları şeylerden yücedir.” (Tevbe, 31)

Tarihi süreçte, önderlerini düşüncesizce ilah edinen, onların istek ve arzularını her şeyin üstünde tutanlar, ilah edindiklerinin isteklerini, kural haline getirip onu din edindikleri için kendilerine Rab’leri tarafından ilahi mesajı getiren elçileri yalanlamışlar, Tevhidi esasları kabul etmemişler, önderlerinin isteklerine göre hareket etmişlerdir.

“Onlara: ‘Allah’ın indirdiği şeye tâbi olun’ dendiği zaman, derler ki: ‘Bilakis atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye tâbi oluruz,’ ataları bir şey akletmeyenler ve hidayeti bulamayanlar olsa da mı!” (Bakara, 170)

Önderlerinin arzularını ve kendi hevalarını ilah edinenler, yaptıkları yanlışları, küfür ve şirklerini, yüce Allah’ın üzerine iftira atarak, dini bir emir olarak algılamışlardır.

“Şirk koşan kimseler dediler ki: ‘Şayet Allah dileseydi biz ve atalarımız O’ndan başka bir şeye tapmazdık ve O’nun (emri) dışında bir şeyi haram kılmazdık!’ Onlardan önceki kimseler de böyle yapmıştı; artık Rasullere düşen, ancak apaçık tebliğ değil midir?” (Nahl, 35)

Putperestlik, her çağın utanç verici yüzkarasıdır

Putperestlik, insanı onur ve haysiyetinden uzaklaştırıp düşünme yeteneğinden mahrum bırakan, aklı devre dışı bırakıp beyni felç ettiren utanç verici ilkel bir tapınmadır.

İnsan diye yaratılan ve üstün kılınan varlık, yüce Allah’ın kendilerine verdiği akletme, düşünme, onur ve izzeti kullanmayıp devre dışı bırakınca esfele Safilin derekesine düşer. Böyle kimseler, hangi çağda yaşarsa yaşasınlar, ilkellik, sapıklık, onur ve haysiyet açısından en ilkel toplumla en modern denilen çağda yaşayanların farkları kalmaz.

Kur’an, önderlerini ilah edinenlerin örneklerini vererek günümüze ışık tutmaktadır. Hz. Nuh (as)’dan günümüze kadar süregelen putperestlik, her çağda benzerlik göstermektedir.

“Onlardan bir uyarıcının kendilerine gelmesine gerçekten hayret ettiler ve o kâfirler dedi ki: ‘Bu yalancı bir sihirbazdır, ilahları bir tek ilah mı yaptı, gerçekten bu, acayip bir şeydir.’ Doğrusu onların ileri gelenleri öne atıldı: ‘Yürüyün, ilahlarınız üzerinde sebat edin; elbette bu, istenilen şeydir.” (Sad, 4-6)

Allah’tan başkalarını ilah edinenlerin bu çağrıları, her dönemde yapılmış, Tevhidi esaslara karşı insanlar, putlara tapınmaya davet edilmişlerdir. İşte Hz. Nuh (as) döneminde putlara sahiplenilmeye çağıran putperestler.

“Ve dediler ki: ‘İlahlarınızı bırakmayın; Vedd’i, Suva’ı, Yeğus’u, Ye’uk’u ve Nesr’i bırakmayın!” (Nuh, 23)

Hz. Nuh (as) döneminde yapılan bu çağrı, Hz. İbrahim (as) döneminde de benzeri ifadelerle tekrarlanmış ve onlar, ilah edindikleri kişilerin heykellerini parçalayıp kıran Hz. İbrahim (as)’ı yakmak istemişlerdir.

“Dediler ki: ‘Kim yaptı bunu ilahlarımıza, elbette o zalimlerden biridir.” (Enbiya,59)

“Dediler ki: ‘Onu yakın ve yardım edin ilahlarınıza, şayet yapacak kimseler iseniz.’ (Enbiya, 68)

Allah’tan başkasını ilah edinenler, Hz. Muhammed (as) zamanında da var olmuş, onlar da ilah edindikleri büyükleri uğruna kendilerine gelen Tevhidi esasları reddetmişlerdir.

“Şimdi düşündünüz mü Lat’ı ve Uzza’yı ve diğer üçüncüsü Menat’ı!”

Tevhid şirk mücadelesi tarihinde müşrikler, yüceltip ilah edindiklerinin puthanelerine her vesile ile koşmuş, putlarını tazim edip kutsamışlardır.

“Şayet onun üzerinde sebat etmeseydik, doğrusu neredeyse ilahlarımızdan bizi saptıracaktı; yakında bilecekler, azabı gördüklerinde yolu sapık olanın kim olduğunu.” (Furkan, 42)

Bu uydurulan ve yüce Allah’a ortak tutulan ilahlar, Hz. Nuh (as) döneminde Vedd, Suva, Yeğûs, Ye’ûk ve Nesr, adındaki putlar iken Hz. Muhammed (as) döneminde Lât, Uzzâ, Menat ve Hübel adındaki putlar idi. Günümüze bu putların yerini Türkiye’de M. Kemal, dünyada Karl Marks, Stalin, Hitler, Mussolini almıştır. Ancak bu put edinilenler, kendilerine bile fayda sağlamamış, hiçbir şeye malik olmayan, aciz eksik kimselerdir ve ölüp gitmişlerdir.

Modern çağın utanç verici putperestliği

Her türlü ilim, eğitim, araştırma tekniklerinin zirve yaptığı çağımızda yaşayan bazı kimseler, yüce Allah’ın kendilerine verdiği üstün özelliklerini kendi benliklerinden uzaklaştırınca putperestlik ve kendilerini yoktan var eden Rab’lerine isyanda en ilkel insanlardan daha aşağı bir konuma, esfele Safilin derekesinin en dip noktasına düşmüşlerdir.

Yüce Allah (cc) yanında hiçbir değeri ve gerçekliği olmayan putlara çağrı, günümüzde de aynen devam etmekte, putperestler, tarihi süreçteki ataları gibi her vesile ile putlarını kutsamakta, yandaşlarını, -tıpkı Hz. Nuh (as) dönemindeki ilk ilkel ataları gibi- putları sahiplenip kutsamaya çağırmaktadırlar.

Yüce Allah (cc), İslâm ve Müslümanların düşmanları olarak bilinen Kemalist putperestler, bir dönem gazetelere verdikleri ilanlarla yandaşlarına şu çağrıyı yaparak putlarını sahiplenmeye yandaşlarını çağırmışlardır.

“3 Mart 1924 Hilafetin kaldırılmasının 70. yılında ‘Şeriat’a hayır Laikliğe evet, yobazlığa hayır çağdaşlığa evet, karaseslere hayır aydınlığa evet’ diyen tüm Ankaralıları, parti ayırımı gözetmeksizin Atatürk’e ve Laik cumhuriyete bir kez daha ödünsüz sahip çıktığımızı göstermek için; Anıtkabir Tandoğan kapısı önünde buluşmaya çağırıyoruz.”

Kemalist zorbalığın putperestleri her dönemde bu çağrılarını sürdürdükleri gibi günümüzde de aynı çağrı, İslâmcı gayri Müslimlerin desteklediği Erdoğan, “M. Kemal’e karşı olanların bu ülkede nefes almaya bile hakları yoktur” diyecek kadar putuna bağlılığını göstermiş, Kemalist zorbalığın tarihinde hiç yapılmadığı bir şekilde putlarına sahiplenmiş, tüm müşrik, münafık, fasık gayri Müslimler, sakalları ve çarşafları ile Anıtkabir denilen puthanedeki putlarını kutsamaya koşmuşlardır.

Hepsi çok farklı dönemlerde yaşamalarına, birbirlerini tanımamalarına rağmen, bütün putperestlerin sözleri hep aynıdır. “Yürüyün, ilahlarınız üzerinde sebat edin; elbette bu, istenilen şeydir.” (Sad, 4-6) diyerek putlarına sahiplenmeye çağıran bu sözler, her çağda olduğu gibi günümüz putperestlerince de yapılmıştır.

Hz. Nuh (as)’ın kavmi “ilahlarınızı bırakmayın” derken, Hz. İbrahim (as)’ın kavmi “ilahlarınıza yardım edin” diye sesleniyorlardı. Mekke müşrikleri, “Eğer biz, üzerinde sabırlı olmasaydık, gerçekten bizi ilahlarımızdan saptıracaktı.” diye ilahlarına sahiplendiklerini gösterirlerken, Türkiye’deki putperestler yandaşlarını “Atatürk’e ve Laik cumhuriyete bir kez daha ödünsüz sahip çıktığımızı göstermek için” sözleriyle puthaneye çağırıyorlardı.

Putperestler farklı dönemlerde de yaşasalar, birbirlerini hiç görüp tanımasalar da putperest mantığın aynı olması nedeniyle putlarına aynı hassasiyetle sahipleniyor, aynı sözleri sarf ediyorlar. Müslümanlar olarak bizler, yüce Allah’ın buyruğunca putperestlerden beriyiz.

“O halde sen, onların taptıkları konusunda tartışma içine girme, önceden atalarının taptığı gibi ancak tapınıyorlar ve şüphesiz Biz onların, paylarını eksiksiz tastamam vereceğiz!” (Hud, 109)

Putperestler, zan ve kuruntuları ile hareket eden yalancı kimselerdir

Kendi hevalarını, put edindikleri atalarının sözlerini tek ölçü kabul eden putperestler, zan ve kuruntularını din edinerek ona göre hareket etmişlerdir. Rab’leri tarafından kendilerine gönderilen Tevhidi gerçekleri değiştirip zanlarına uygun bir şekle getirdikten sonra kabul eden putperestler, bu konuda yüce Allah’ın üzerine iftira atmaktan da çekinmemişlerdir.

21-22- Erkek size ve dişi O’na mı; öyleyse bu, adil olmayan bir paylaşım!

Hevalarını ölçü edinen putperestler, hoşlarına gitmeyen her şeyi reddetmişler, yüce Allah’a da iftira atarak kızların O’na, erkeklerin kendilerine ait olduğunu iddia etmişlerdir.

“Kızları Allah’a ait kılıyorlar ki O, münezzehtir ve kendilerine hoşlandıkları şeyleri.” (Nahl, 57)

“Rabb’iniz, oğulları size seçti de meleklerden dişiler mi edindi! Doğrusu siz, büyük bir söz söylüyorsunuz!” (İsra, 40)

Cahiliye mantığı her dönemde aynıdır; meleklerin dişi ve (hâşâ) yüce Allah’ın kızları olduklarını iddia etmişlerdir. Günümüzde de bu cahili mantık devam etmekte, meleklerin dişi oldukları kimi insanlarca iddia edilmekte, kız çocuklarına “Melek” ismi verilmektedir. Aynı cahili mantık, erkek çocuklarını kız çocuklarından daha çok sevmektedir. Her ikisi de evlat oldukları halde kızlar, eski cahiliyede olduğu gibi horlanmakta, birçok yerde dışlanmakta ve mirastan mahrum bırakılmaktadır.

“Onlar, Rahman’ın kulları olan melekleri dişi yaptılar, onların yaratılışlarına şahit mi oldular! Onların şahitlikleri yazılacak ve sorulacaklardır.” (Zuhruf, 19)

Hangi konuda olursa olsun, Tevhidi esasları çarpıtan, Kur’ani kavramları değiştiren, kendi kuruntularına göre bir din anlayışına sahip olanlar, hoşlanmadıkları bir şeyi yüce Allah’a veriyor, hoşlandıkları bir şeyi de kendileri alıyorlar.

“Hoşlanmadıkları şeyi Allah için ayırıyorlar ve en güzeli gerçekten onlaradır diye dillerine yalan vasfediyorlar. Şüphe yok ki gerçekten ateş onlar içindir ve şüphesiz onlar, aşırı gidenlerdi!” (Nahl, 62)

Müşriklerin, hiçbir delile dayanmadan iddia ettikleri şeyler, tamamen kendi kuruntu ve zanları ile atalarından devraldıkları geleneksel bozuk din ve kültürdür. Onların uydurdukları her şey yalandan başka bir şey değildir. Günümüzde de aynı zanni iddialar devam etmekte, yüce Allah’ın Kitabında bulunmayan iddialar din adına ortaya konularak inanılmaktadır.

Zan ve kuruntular, sapıklıktan başka bir şey değildir

23- Doğrusu o, siz ve atalarınızın kendisini isimlendirdiği isimlerden başka değildir, Allah, ona bir delil indirmemiştir; elbette onlar ancak zanna ve nefislerin hevasına tâbi oluyorlar, andolsun Rab’lerinden onlara Hidayet gelmiştir.

Geleneksel cahili inanışlarda, din adamı, âlim oldukları iddia edilenlerin sözleri, doğru ve yüce Allah’ın dininden olduğu sanılarak kabul edilmiş, ilahi mesajın dışında Tevhidi esaslara aykırı bir din anlayışı ortaya çıkmıştır. Din adamı, âlim oldukları sanılanlar, yüce Allah’ın indirdiği dinde olmayan şeyleri İslâm’danmış gibi göstermişler ya da ilahi mesajın kavramlarını değiştirerek bunları insanlara doğru diye anlatarak hevalarına tabi olmuşlardır.

Bel’amların, yanlarından uydurdukları, Hakk’ı batılla bulayıp çarpıttıkları konulardan bazıları şunlardır. Kutsal gecelerin uydurulması, Kadir gecesinin Ramazan’ın 27. gecesinde olduğu, vitir (gece Teheccüt) namazının üç rekât olduğu ve yatsı namazının hemen arkasında kılınacağı gibi iddialar, aslı olmayan uydurulmuş yalanlardır.

Kur’an’da apaçık bir şekilde anlatılan, yüce Allah’ın indirdiği ilahi mesajı reddedip kendisi hüküm koyan tağutun, şeytan olduğunun iddia edilmesi, şefaat kavramının çarpıtılması, günahkârların, cehennemde günahları kadar yanıp çıktıktan sonra cennete girecekleri de Kur’ani kavramların bel’amlarca çarpıtılmasından başka bir şey değildir.

24- Yoksa temenni ettiği şey insan için midir!

Yüce Allah’ın gönderdiği Tevhidi esaslar doğrultusunda yaşamak istemeyen, ilahi mesajın kendilerinden istediği İslâmi mücadele metodunu beğenmeyen müşrikler, ilahi mesajı kendi anlayış ve zanlarına göre değiştirerek kendi kuruntularından oluşan, hoşlandıkları bir din anlayışını ortaya çıkarmışlardır.

Cahiliye şirk mantığına mensup olanlar, bel’amların desteğiyle yüce Allah’ın indirdiği ilahi mesajı bir kenara bırakarak Ahiret hayatını kendilerine göre düzenlemektedirler. Oysa dünya hayatında kuralları yüce Allah (cc) koyduğu gibi Ahiret hayatındaki kuralları da O koyar, her şey, O’nun belirlediği kurallara göre olur, dünya ve Ahiret yalnızca yüce Allah’ındır.

25- Fakat Ahiret ve öncesi Allah’ındır.

Dünya ve Ahiret Kendisinin olan yüce Allah (cc), her iki dünyada neler yapılacağını, yaptıklarına karşılık kullarına, nasıl bir ceza ve mükâfat vereceğini, kimleri bağışlayıp kimleri bağışlamayacağını en iyi Kendisi belirler. O, her iki dünya için koyduğu kuralları ve vadettiği her şeyi Kur’an’da belirtmiş, “Allah vadinden dönmez” diyerek kullarına güvence vermiştir.

Yüce Allah’ın koyduğu kurallardan hoşlanmayan her dönemin Samiri soylu bel’amları, konulan ilahi kuralları kendi zanlarınca değiştirmişler, uydurdukları yalan ve iftiraları, yüce Allah’ın indirdiği ilahi kurallardanmış gibi insanlara anlatmışlardır.

Şüphesiz onlardan bir fırka vardır ki, dillerini Kitapla eğip bükerler ki, siz onu Kitap’tan sanasınız, o Kitap’tan değildir ve derler ki: ‘O, Allah katındandır’ o, Allah katından değildir. Allah’a karşı onlar, bilerek yalan söylerler.” (Al-i İmran, 78)

Zanlarını din edinenler, Kur’an’ı terk etmiş, dalalete düşmüşlerdir

Yüce Allah (cc), zandan kaçınılmasını bildirmiş, zannın günah olduğunu bildirmiştir. Zan, ister yüce Allah (cc) hakkında isterse insanlar hakkında yapılsın, kişiyi günaha sokar.

“Ey iman edenler, zandan çok sakının, şüphesiz zannın bir kısmı günahtır…” (Hucurat, 12)

Bel’amların, Allah’ın dini hakkında uydurdukları yalan ve hevalarından oluşturdukları din anlayışı, yüce Allah’ın Hak dini ile taban tabana zıttır. Sürekli olan cehennemin geçici gösterilmesi, yüce Allah’ın, büyük günahların bağışlanmayacağı hükmüne rağmen -rasullerin devreye girmesi ile- O’nun, büyük günahları bağışlayacağı iddiaları, zan ve kuruntulardan oluşan din anlayışının uydurmasıdır. Yüce Allah (cc), bu yalancıları yalanlamaktadır.

26- Göklerde nice melek de var ki, onların şefaati hiçbir fayda vermez; Allah’ın gerçekten izin vermesinden sonra dilediği ve razı olduğu kimse müstesna.

Şefaat: Yüce Allah’ın bildirdiği hükümler içerisinde zanna yer yoktur; Kur’an’da her şey bir delile dayandırılmış, vadedilen her şey Kur’an’da açıklanmış, insanların bunlardan sorumlu olacakları bildirmiştir. Bu anlamda Kur’an’da, insanların iddia ettikleri gibi kurtarma operasyonu anlamında bir şefaat sözkonusu değildir. Yüce Allah (cc), kullarını nasıl bağışlayacağını çok açık bir şekilde bildirmiş, belirtilen hususlar dışında bir bağışlanmanın olamayacağını haber vermiştir.

*Şefaat konusu ile ilgili daha geniş bilgi için, Şefaat (Kurtarma operasyonu) başlıklı yazımıza ve Meryem suresi, 87. ayetin açıklamasına bakılabilir.

İman etmede, bildirilen esaslar doğrultusunda yaşamada, konuşma ve bir şeyi iddia etmede hiçbir şekilde zanna yer yoktur. İslâm’da her şey delile bağlıdır ve yüce Allah (cc), insanları indirdiği esaslardan hesaba çekeceğini bildirmiştir.

Yer, Rabb’inin nuru ile parlar, Kitap konulur, nebiler ve şahitler getirilir ve aralarında Hak ile hükmedilir ve onlara zulmedilmez.” (Zümer, 69)

Kendi çarpık anlayışlarına göre şefaati çarpıtanlar, o gün bu çarpık düşüncelerini hangi delili ortaya sürerek savunacaklar. Şayet bir delil ortaya koymazlarsa -ki koyamayacaklar- bu durumda zan ile hareket ettikleri, yüce Allah’ın indirdiği esaslar doğrultusunda hareket etmedikleri ve Rasulullah (as)’a iftira ettikleri için şiddetli bir azap ile cezalandırılacaklardır.

27-28- Şüphesiz Ahirete iman etmeyen kimseler, melekleri dişi isimleri ile isimlendiriyorlar. Onların onun hakkında bir bilgileri yoktur, doğrusu onlar, sadece zanna tâbi oluyorlar ve şüphesiz zan, Hak’tan bir şey kazandırmaz.

Zan ile hareket etmek, yüce Allah’ın indirdiği esasları devre dışı bırakmak, Ahireti inkâr etmektir. Zan ile hareket edenler, yüce Allah’ın Ahiret hayatı ile ilgili verdiği bilgileri tam tersine çevirerek kendi kuruntuları doğrultusunda yalanlara dayalı bir bilgi oluşturuyorlar.

“Her ümmetten bir şahit çıkarırız peşinden deriz ki: ‘Delilinizi getirin’ artık bilirler ki Hak Allah’tır, uydurmuş oldukları şeyler onlardan sapmıştır.” (Kasas, 75)

İnsanların, Tevhidi esaslardan sapmalarına, şirke düşüp Rab’lerine isyan etmelerine neden olan zanları, ilahi mesajı net anlayıp Tevhidi esaslara yönelmeleri önünde en büyük engeli oluşturmuştur. Hiçbir delili olmayan zanni düşünce ve davranışlar, ancak sahiplerini geçici olarak tatmin edebilir.

Zanna dayalı tağuti sistemleri desteklemek, yüce Allah’a şirk koşmaktır

Dünya hayatını gaye edinenler, zanlarınca oluşturdukları din anlayışını esas alarak aldanmakta, böylece geçici de olsa kısmi olarak rahatlamaya çalışmaktadırlar. Ancak zanni bilgilere inanmak ve bu bilgiler doğrultusunda hareket etmek, hevayı ilah edinmektir.

“Gördün mü o hevasını ilah edinen kimseyi, şimdi sen mi ona vekil olacaksın!” (Furkan, 43)

Kendi hevalarını ya da önder edindikleri kimselerin istek ve arzularını veyahut beşerî sistemlerin kanun ve kurallarını şaşmaz ölçü kabul ederek onları ilah edinenler, yüce Allah’a şirk koşmuş, Tevhidi esaslardan yüzçevirmişlerdir. Yüce Allah (cc), insanların kendi zan ve hevalarından oluşturdukları, çoğunluk esasına dayalı sistemlerin ortaya koydukları kuralların sapıklık olduğunu, bu nedenle onlara uyulmamasını emretmektedir.

“Şayet yeryüzündeki kimselerin çoğuna tâbi olursan, Allah yolundan seni saptırırlar; şüphesiz onlar, sadece zanna tâbi oluyorlar ve onlar ancak zannediyorlar.” (En’am, 116)

Zan ile yapılan her iş, söylenen her söz, birçok kimse tarafından kabul edilse bile sapıklık ve saçmalıktır. Beşerî sistemler de bazı insanların kendi zan ve kuruntularından çıkardıkları yasalardan meydana geldiği için hiçbir gerçekliği bulunmayan sistemlerdir. Bu sistemlere tabi olanlar, Hakk’a değil zan ve kuruntulara uyan kimselerdir.

“Onların çoğu, zandan başkasına tâbi olmuyorlar, şüphesiz zan, Haktan hiçbir şey kazandırmaz; şüphesiz Allah, yaptıkları şeyleri Bilen’dir.” (Yunus, 36)

Günümüzdeki İslâmcı müşriklerin, demokratik küfür sistemlere, bu sistemlerin izni ile oluşturulan şirk yuvaları vakıf, dernek ve parti gibi kurumlara yaptıkları çağrı, yüce Allah (cc) indinde hiçbir değeri bulunmayan, şirk, küfür ve saçmalık olan bir çağrıdır. Yüce Allah (cc), Müslümanların, zanlarını ilah edinen kişi ve sistemlerden yüzçevirmelerini istemektedir.

29- Öyleyse zikrimize sırt çeviren ve dünya hayatından başka bir şey istemeyen kimseden yüzçevir.

Yüce Allah’ın indirdiği Kur’an’dan yüzçevirenler, Rab’lerine isyan etmiş, tuğyan etmiş, tağut olmuşlardır. Yüce Allah’a iman etmenin ilk esası Kelime-i Tevhid’dir, Tevhidin ilk şartı da yüce Allah’tan başka hüküm koyarak ilahlık taslayan tağutun reddedilmesidir ki yüce Allah (cc), rasullerini bunun için göndermiştir.

“Andolsun Biz, her millet içinden: ‘Allah’a kulluk edin, tağuttan kaçının’ diye bir Rasul gönderdik; sonra Allah, onlardan kimine hidayet etti, onlardan kimi üzerine de sapıklık hak oldu. Şimdi yeryüzünde gezin de bakın görün, yalanlayanların akıbeti nasıl olmuş!” (Nahl, 36)

İnsanlar üzerine hüküm koyarak ilahlık taslayan beşerî tağuti sistemler reddedilmeden yüce Allah’a iman etmek, hiçbir şekilde mümkün değildir. Beşerî tağuti sistemleri destekledikleri halde yüce Allah’a iman ettiklerini iddia edenlerin imanı şirk imanıdır.

Dinde zorlama yoktur, Hak yol sapık yoldan kesin ayrılmıştır; artık kim tağutu inkâr eder, Allah’a iman ederse, işte (o), gerçekten kendisinin kopması olmayan sağlam bir kulpa yapışmıştır, Allah İşiten’dir, Bilen’dir.” (Bakara, 256)

Müslümanlar, yüce Allah’tan, O’nun indirdiği Kur’an’dan ve Tevhidi esaslardan yüz çevirenlerden mutlaka yüzçevirmeli, onları dost edinmemelidirler. Rab’lerine isyan edip asi olan tağuti sistemlerden ve onları destekleyenlerden yüzçevirmek, iman etmenin gereğidir.

“Ey iman eden kimseler, babalarınızı ve kardeşlerinizi, şayet imana karşı küfrü seviyorlarsa, veliler edinmeyin; sizden kim onları veli edinirse, işte onlar zalimler onlardır.” (Tevbe, 23)

Müslümanlar, Kur’ani hiçbir delile dayanmayan, beşerî sistemlere, bu sistemlerin izni ile kurulmuş şirk ve küfür yuvaları parti, dernek ve vakıflara hiçbir şekilde güvenmemeli, aksine hareketleri, onların ateşe girmelerine neden olacağını bilmelidirler.

“Zulmeden kimselere güvenmeyin, yoksa size ateş dokunur, sizin Allah’tan başka dostlarınız yoktur, sonra size yardım edilmez.” (Hud, 113)

Beşerî sistemlere, onların izniyle açılmış vakıf ve dernek gibi şirk ve küfür yuvalarının İslâm’ı anlatacaklarına güvenip inanmak, o kurumlarda yapılan konuşmaları dinlemek kişinin azaba girmesine neden olacaktır. Beşerî sistemler ve izin verdikleri kurumlar ancak sapıklıktır. Yüce Allah (cc), Müslümanların birlikte olmalarını, o kurumlardan yüzçevirmelerini bildirmektedir.

“Sabret; nefsini, sabah akşam rızasını isteyerek Rab’lerine davet eden kimselerle beraber tut, dünya hayatının ziynetini isteyerek gözlerin onlardan sapmasın ve kalbini zikrimizden gafil kıldığımız, hevasına tâbi olan ve işi hep aşırılık olan kişiye itaat etme.” (Kehf, 28)

İlahi bir gerçeğe dayanmayan, heva ve hevesten uydurulan her söz, her düşünce ve bu düşüncelerden çıkarılan her kanun, verilen her hüküm eksik, noksan ve ancak dünya hayatı ile sınırlıdır. Bu nedenle insanlara bir gelecek vadetmez.

30- İlimden onların ulaşabildikleri budur; şüphesiz Rabb’in O’dur ki, kimin yolundan saptığını en iyi Bilen ve O, hidayette olan kimseyi de en iyi Bilen’dir.

Beşerî düşünceler, bu düşüncelerin ürünü olan yasalar doğru ve yanlışı belirleyemezler; çünkü kendileri yanlış ve sapıktırlar. Bu nedenle onların doğruyu belirlemesi, yüce Allah’ın yoluna iletmesi, insanlara huzur ve mutluluk vermesi mümkün değildir. Beşerî yasalar, insanları yüce Allah’ın yoluna iletmedikleri gibi tam aksine bu yasaları kabul edip onaylamak insanı şirke ve küfre sokarak yüce Allah’a isyana ettirir.

Doğru ve yanlış olanı belirleyen, insanların buna göre hareket etmelerini isteyen yüce Allah (cc), Hak ve batılı açıklamış, insanların, neyi kabul edip neyi reddedeceklerini, neyi, nasıl, neye göre ne şekilde yapacaklarını, nasıl hareket edeceklerini bildirmiştir.

Doğru ve yanlışın ölçüsü Kur’an’da bellidir; Kelime-i Tevhid’de belirtildiği üzere tağutun reddedilmesi ve sağlam Tevhid kulpuna yapışılmasıdır. Tağutun reddedilmemesi ise, yanlış üzerinde bulunulması ve sapıklıktır. Nitekim yüce Allah (cc), bütün toplumlara bu ölçüyü bildirmiş, doğru ve yanlış üzerinde bulunanları buna göre belirlemiştir.

Kur’ani esaslara, Tevhidi ilkelere iman edenler doğru yoldadırlar; bunun dışında yol ve yöntem koyanlar, bu yol ve yönteme tabi olanlar ise sapıklık ve dalalet içerisindedirler.

“Şüphesiz Rabb’in O’dur ki, kimin yolundan saptığını en iyi Bilen ve O, hidayette olan kimseyi de en iyi Bilen’dir.”

Kimin doğru yolda olduğu, kimin de saptığı Kur’an’a bakıldığında çok açık bir şekilde görülecektir. Doğru yolda olduklarını zannedenler, Kur’ani hükümleri kendi düşünce, söz ve davranışları ile karşılaştırdıklarında doğru ya da yanlış üzerinde bulunduklarını göreceklerdir.

Müslümanlar, doğru yol üzerinde bulunmanın ancak en güzel örnek Rasulullah (as) gibi Kur’an’ı ahlak edinmekten geçtiğini bilirler, tüm düşünce, söz ve davranışlarını bu ilahi esaslara uygun düzenlerler. İşte ancak bu durumda doğru yol üzerinde bulunulacak, bu esastan sapıldığı sürece de yanlış yol edinilecektir.

Necm suresi, (31-62. ayetler)

Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır, mülkün tümü ve egemenlik O’nundur

Üçüncü bölümde, (31-49 ayetler) yüce Allah’ın Ulûhiyet, Rububiyet ve Meliklik sıfatları belirtilmekte, insanın acziyeti ortaya konulmakta ve tek hesap görücü olanın yalnızca yüce Allah (cc) olduğu bildirilmektedir.

31- Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır; kötülük yapan kimseleri, yaptıkları ile cezalandırır ve güzel davranan kimseleri güzellikle mükâfatlandırır.

Bu bölümün başındaki ceza ve mükâfat verme ile bölümün sonunda belirtilen çalışmaların karşılığının tastamam verileceği, dönüşün Mü’minlerin Rabb’ine olacağı ifadeleri bölümdeki bütünlüğü ortaya koymaktadır. Bu durum, Uluhiyet, Rububiyet ve Melikliğin yalnızca yüce Allah’a ait, göklerde ve yerde ne varsa, mülkün tümünün ve egemenliğin O’nun olduğu bir bütün olarak açıklanmaktadır.

Meliklik, Ulûhiyet ve Rububiyet Kendisinin olan yüce Allah (cc), “Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır” ifadesi ile her şeyin Kendisine ait olduğunu bildirmektedir. O halde hiçbir şeye sahip olmayan, kendileri yaratılmış, doğurulmuş ya da doğurmuş olan, hiçbir güç ve gerçeklikleri bulunmayanlar nasıl ilah olabilirler ve insanlara nasıl hükmedebilirler.

Mülk kiminse, egemenlik de onundur; bu ayette, göklerde ve yerde bulunan her şeyin yüce Allah’a ait olduğu gerçeği belirtilerek egemenliğin, Melikliğin ve Ulûhiyetin yalnızca O’na ait olduğu vurgulanmaktadır. Yüce Allah’ın Melik sıfatını belirten “Göklerde ve yerde bulunan ne varsa” hükmü, egemenlik ve aidiyet ifadesini ortaya koymaktadır.

“Kötülük yapan kimseleri, yaptıkları ile cezalandırır ve güzel davranan kimseleri güzellikle mükâfatlandırır” hükmü, yüce Allah’ın Ulûhiyet sıfatını belirtmekte, O, bu sıfatın gereği olarak insanları, yaptıkları amellere göre cezalandırıp mükâfatlandıracaktır. Bu mükâfat ve cezaların nasıl verileceği ise devam eden ayetlerde belirtilmektedir.

Her şeyi egemenliği altında tutan yüce Allah (cc), kullarına yaptıklarının karşılığını tastamam vereceğini bildirmektedir. Bu nedenle insanlar ve özellikle de Müslümanlar, söz ve davranışlarına dikkat etmeli, büyük günahlardan ve çirkin işlerden kaçınmalıdırlar.

Mü’minlerin, Rab’lerine döneceklerinin bilinci ile büyük günahlardan kaçınarak salih ameller işlemeleri gerektiği belirtilmektedir. Yüce Allah’ın vadettiği güzel mükâfatlara ulaşabilmeleri Mü’minlerin, ancak büyük günahlardan ve çirkin işlerden kaçınmaları, salih amel işlemeleri ile mümkündür.

32- O kimseler ki, küçük olanlar hariç, günahtan büyüğünden ve fuhşiyattan kaçınırlar. Şüphesiz Rabb’inin mağfireti geniştir. O, sizi topraktan inşa ettiği zaman ve annelerinizin karınlarında cenin olduğunuz zaman sizi en iyi Bilen’dir, o halde nefislerinizi temize çıkarmayın, O, korunan kimseyi en iyi Bilen’dir.

Mülkün egemenliği Kendisinde olan yüce Allah (cc), mülkünde cereyan eden her olayı ve insanları ilk yaratılışlarından itibaren bilmektedir. Bu nedenle insanlar, her konu ve durumda Rab’lerinin geniş mağfiretini düşünerek hareket etmeli, hata ve günah işlemeleri durumunda yalnızca O’na tevbe edip sığınmalıdırlar.

Mü’minler, beşer olarak eksik ve hatalıdırlar; bu nedenle büyük günahlardan ve çirkin işlerden kaçınmalıdırlar. Ellerinde olmayarak kimi küçük günahları işlemeleri durumunda yüce Allah (cc) onların küçük hatalarını bağışlayacağını bildirmektedir. Çünkü yüce Allah (cc) Mü’min kullarına karşı bağışlayıcıdır.

“Şayet kendisinden yasaklandığınız şeylerin büyüğünden kaçınırsanız, sizin küçük günahlarınızı örteriz ve sizi değerli bir yere sokarız.” (Nisa, 31)

Mü’minlerin, kimi küçük günah ve hatalar işlemeleri halinde yüce Allah (cc), onların tevbe etmeleri ile bu günah ve hatalarını bağışlayarak onları güzel bir yere, cennetlere sokacağını vadetmektedir.

Bazı kimselerin, zanlarından uydurdukları, kendileri açısından bir kurtuluş olarak görüp sığındıkları şefaat kavramı, surenin 19. ayetinde reddedilmiş, şefaatin müşriklerin uydurduğu şekilde olamayacağı bildirilmişti.

“Şüphesiz Rabb’inin mağfireti geniştir” bu vaad ile iman edenlerin şefaatle değil yüce Allah’ın geniş mağfireti ile bağışlanacakları anlatılıyor. Ancak bunun için büyük günahlardan ve çirkin işlerden kaçınılması gerektiği özellikle belirtiliyor.

Mü’minlerin kaçınmaları gereken büyük günahlar

Kur’an’da bildirilen büyük günahlar, yüce Allah’a şirk koşmak, bir canı haksız yere öldürmek, tağuti sistemlere itaat etmek, zina yapmak, faizle iştigal etmek, Allah’a ve Rasulü’ne iftira atmak, rasullerden bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr etmek, onların örnekliklerini almamak, iman edilen esaslara uygun yaşamamak, bu esaslardan sıkıntı duymak, Hakk’ı batılla bulandırıp Tevhidi gerçekleri gizlemek, az bir değer karşılığında Allah’ın ayetlerini kullanıp para kazanmak, ayetlerin anlamlarını istismar edip çarpıtmak, dünyevi değerleri Allah’tan, Rasulü’nden ve O’nun yolunda cihat etmekten üstün tutmak ve nefsini övüp yüceltmektir.

Çirkin işler, Hz. Lut (as) kavminin yaptığı iğrenç fiiller ve benzerleridir. Büyük günahlar ve çirkin işler; Mü’minlik sıfatı ile bağdaşmayan, Mü’minlere yakışmayan iki kötü fiildir. Mü’minler, Mü’min sıfatını taşıdıkları, Müslüman oldukları sürece bu iki fiilden kaçınmalı, aksi halde Mü’min ve Müslüman olmaktan uzaklaşır başka sıfatlar alırlar.

Sayılan büyük günahları işleyenlerin, hemen tevbe etmeleri halinde bağışlanacakları, aksi halde tevbe etmeden ölmeleri halinde kesinlikle bağışlanmayacakları bildirilmektedir.

Şirk, yüce Allah’ın yanında başkasını güç ve otorite sahibi bilmek, yüce Allah’a ait olan Ulûhiyet, Rububiyet ve Meliklik sıfatlarını başkalarına vermek, yüce Allah’ın sıfatlarından bir ya da birkaçının, başkalarında da olabileceğine inanmak, tağutu reddetmemek, yüce Allah’ın hükümleri ile beraber beşerî hükümleri de kabul etmek, Allah’ı sever gibi başkasını sevmek ya da başkasından korkmak, Mü’minlerin yolunu bırakıp başka yollara uymaktır.

Ve kim, hidayet kendisine açıklanır da sonradan Rasul’e muhalefet eder ve Mü’minlerin yolundan başkasına tâbi olursa, döndüğü yola onu yöneltiriz ve cehenneme atarız; ne kötü bir sonuçtur!” (Nisa, 115)

Yüce Allah’ın koyduğu kanunların dışında beşerî kanunları kabul edip onaylamak, iyi olabileceğini düşünüp söylemek, tağutu ilah edinmek olduğundan şirktir.

Mü’minler, iman ettikleri vahyi esaslara göre Rasulü örnek edinerek hayatlarını düzenlemeye çalışırlar. Bu nedenle hiçbir şekilde bilerek büyük günah işlemez, çirkin işler yapmazlar. Ancak Mü’minler de sonuçta beşerdirler, bu nedenle kimi zaman bazı hata ve küçük günah işlemeleri söz konusu olabilir. Bu durumda, yüce Allah (cc) bağışlayacağını bildirmektedir.

“O kimseler, bir fuhşiyat yaptıkları yahut nefislerine zulmettikleri zaman, Allah’ı hatırlarlar, günahları için hemen istiğfar ederler ve Allah’tan başka günahları kim bağışlayabilir ve onlar, yaptıkları şeylerde bilerek ısrar etmezler.” (Al-i İmran, 135)

Büyük günahlardan kaçınmak, Müslüman olmanın, Mü’min kalabilmenin şartıdır. Bu nedenle Mü’minler, büyük günahlardan, çirkin işlerden kaçınırlar, her durumda onurlu bir kişilik kuşanır, Müslümanca bir tavır takınırlar. Yüce Allah (cc), Mü’minleri övmektedir.

“O kimseler, büyük günahlardan ve hayasızlıktan kaçınırlar; öfkelendikleri zaman onlar bağışlarlar. O kimseler, Rab’lerine icabet ederler ve namazı kılarlar; onların işleri, aralarında şura iledir, onları rızıklandırdığımız şeylerden infak ederler.” (Şura, 37-38)

Mü’minlerin, büyük günahlardan ve çirkin işlerden kaçınmaları, onlara küçük günah işlemeleri için ruhsat vermez. Ayette belirtilen husus Mü’minlerin, ellerinde olmadan kimi hatalar yapmaları, küçük günahlar işlemeleridir. Bir Mü’min, yüce Allah’ın ayetlerine teslim olduğu sürece zaten bilerek günah işlemez.

Yüce Allah (cc), kullarını en iyi bilendir

Yüce Allah (cc), kullarını, topraktan inşa ettiği, annelerinin karınlarında cenin oldukları zamandan beri en iyi bilen olduğu halde kimi Samiri soylu bel’amlar, yuvalandıkları vakıf ve dernek gibi şirk ve küfür yuvalarında arkalarına taktıkları sürülere, yüce Allah’ın gaybı bilmediğini, ancak insanlar fiillerini yaptıktan sonra bilebileceğini iddia etmektedirler.

“… O, sizi topraktan inşa ettiği zaman ve annelerinizin karınlarında cenin olduğunuz zaman sizi en iyi Bilen’dir, o halde nefislerinizi temize çıkarmayın, O, korunan kimseyi en iyi Bilen’dir.”

Bu apaçık ilahi hükme rağmen ehli Sünnet diye bilinen, Kur’an’ın, ayrılığa düştükleri için kendilerine müşrikler dediği kimseler, hadis diye uydurdukları yalanlarla yüce Allah’ın, kullarının ne kadar vakit namaz kaldırabileceklerini kendisi de bir kul olan Hz. Musa (as)’ın uyarıları ile (haşa) bilebildiğini iddia edecek derecede yüce Allah’ı tanımaktan yoksundurlar.

“Allah’ın hakikaten Kâdir olduğunu takdir edemediler, şüphesiz Allah elbette çok güçlüdür, çok üstündür.” (Hac, 74)

“Allah’ı hakkıyla takdir edemediler! O, güçlüdür ve Kıyamet günü yerin hepsi O’nun elindedir ve gökler de O’nun tarafından dürülmüştür. O yücedir, onların ortak koştukları şeylerden münezzehtir.” (Zümer, 67)

Yüce Allah (cc), O, sizi topraktan inşa ettiği zaman ve annelerinizin karınlarında cenin olduğunuz zaman sizi en iyi Bilen’dir,” hükmü ile bu müfteri yalancılara adeta bir şamar atarak kullarının her hallerini ta ilk oluşumlarından beri bildiğini açıklamaktadır.

Elbette yüce Allah (cc) kullarının gizli, açık her hallerini, her düşünce ve sözlerini, onların beşerî zafiyetlerini, eksik ve noksan olduklarını bilir.

Övünüp böbürlenen kimse, ancak kendisini küçük düşürür

Yüce Allah’ın her hallerini bildiği kimselerin, kendilerini övüp yüceltmeleri, yapmadıkları şeylerle övünüp böbürlenmeleri ve diğer insanlar üzerinde üstünlük taslamaları kendilerini aldatmalarından ve kendilerini küçük düşürmelerinden başka bir şey değildir.

Her hesabın mutlaka görüleceği kıyamet günü bazı kimseler, yüce Allah’ın huzurunda kendilerini temize çıkarmaya çalışacaklar. Onlar, dünya hayatında hevalarını ilah edinerek yapmadıkları şeylerle böbürlenip kibirlenmişler, kendi hevalarından hareket etmişler, Kur’ani hiçbir hassasiyet taşımadan hayatlarını sürdürmüşlerdir.

Allah onların hepsini dirilteceği gün, size yemin ettikleri gibi O’na da yemin edecekler ve gerçekten kendilerini bir şey üzerinde sanacaklar; iyi bilin ki, gerçekten onlar yalancıların ta kendileridir.” (Mücadele, 18)

O halde nefislerinizi temize çıkarmayın, O, korunan kimseyi en iyi Bilen’dir.” Tevhidi esasları bırakıp kendi hevalarını ilahlaştıranlar, kimi zaman şeytanın da vesvesesi ile kendilerini doğru yolda sanır, tertemiz ve günahsız olarak düşünür, hata ve kusurlardan uzak olduklarını zannederler. Kimileri de yaptıkları bazı ufak tefek amelleri, çok şeyler yapmış gibi değerlendirerek övünür ya da hiçbir şey yapmadıkları halde böbürlenirler.

İnsanların düşündükleri, söyledikleri ve yaptıkları her şeyi, gizli açık her hallerini bilen yüce Allah (cc), yaratan ve annelerinin karınlarında insanları biçimlendirip can veren, bilgilendiren, onlara düşünme yeteneği, hissedecek kalp ve duyguları verendir.

Bildirilen bütün bu gerçeklere rağmen bazı kimseler, Rab’lerinin kendilerini bilmediğini sanarak hareket ederek kendilerini temize çıkarmaya çalışırlar. Onlar, kendi zanlarınca doğru hareket ettiklerini sanıp Rab’lerini razı edeceklerini düşünürler.

 “Ve gerçekten onlar (şeytanlar), onları yoldan çevirirler, ancak onlar hidayette olduklarını zannederler.” (Zuhruf, 37)

Vahyi esaslara dayanmayan her düşünce, Rasulün örnekliğine uymayan her tavır ve hareket, her yol ve yöntem, her dua ve ibadet batıl ve yanlıştır. Batıl ve yanlış fiilleri işleyen her insan, yanlış yoldadır. İslâm nokta-i nazarında doğru fiiller ancak yüce Allah’ın Kur’an’da bildirdiği esaslar, Rasulullah (as)’ın ortaya koyduğu, vahyi esasları açıklayan örnek davranışlarıdır. Bu nedenle her Mü’min, düşünce, söz ve hareketlerini, mutlaka Kur’an’a ve Rasul’ün örnekliğine uygun bir şekilde ortaya koymak durumundadır.

Kur’an’a ve Rasul’ün örnekliğine aykırı hareket eden bir kimsenin, iyi niyet, zan ve kuruntularla kendisini doğru yolda sanması apaçık bir aldatmacadır. İyi niyetin, zan ve kuruntuların, yüce Allah (cc) yanında hiçbir değeri yoktur.

İnsan için ikinci bir yanılgı ve olumsuz tavır, kuruntu ve kibir dolu tavırlarla övünüp böbürlenmesidir ki bu, çok çirkin bir davranıştır. İnsan, kendi kendisini övüp yüceltmeye çalışmamalı, yaptığı salih amellerle ve gösterdiği sadakat ve teslimiyetle Rabb’i onu yüceltip övmeli, İslâmi ve ahlaki davranışlarıyla çevresi onu takdir etmelidir.

İnsanın kendini övmesi bir fazilet ve yücelik değil, tam aksine kibir ve azgınlık, seviyesizlik ve küçüklüktür. Kibir ve gurur içerisinde nefislerini yüceltmeye çalışanları yüce Allah (cc) acıklı bir azapla müjdelemektedir.

Sanma ki verdikleri şeylerle sevinen, gerçekten yapmadıkları şeylerle övünen kimselerin, sanma ki onlar azaptan kurtulacaklar; onlar için acıklı bir azap vardır.” (Al-i İmran, 188)

Kibir ve böbürlenmek, acizliğin gizlenmesi, yapılmayan şeylerin yapılmış gösterilmesidir ki bu, insanları kandırmak ve yalan söylemektir. Bu nedenle yüce Allah (cc) Mü’minleri bu tür tutum ve davranışlardan, yapmadıkları ya da yapmayacakları şeyleri söylemekten sakındırmaktadır.

Ey iman eden kimseler, niçin yapmayacağınız şeyi söylüyorsunuz! Yapmayacağınız şeyi söylemek, elbette Allah katında büyük bir nefrettir!” (Saf, 2-3)

Mü’minler, sorumluluk duygusu içerisinde hareket ederler, yaptıkları, yapmadıkları ve yapmayacakları şeylerle övünmezler. Yapılmayan ya da yapılmayacak şeylerin söylenmesi kişiyi ancak münafık sıfatlı yapar, yüce Allah (cc) indinde sorumluluk altına sokar.

Akleden ve Rab’lerinin her hallerini bildiğinin bilincinde olan Mü’minler, kendilerini Rab’leri indinde sorumluluk altına sokacak söz ve tavırlardan kaçınırlar ve hiçbir zaman münafıkça bir tavır içerisine giremezler.

İmanda sebat, ancak ibadetlerin sürekliliği ile mümkündür

İman ve imanın tezahürü olan ibadetlerde süreklilik esastır. Sürekliliği olmayan iman ve ibadetler, yüce Allah (cc) indinde hiç yapılmamış gibi değerlendirilmektedir. Yüce Allah (cc) kullarından, işledikleri salih amelleri sürekli yapmalarını istemektedir.

O halde Rabb’ini hamd ile tespih et ve secde edenlerden ol ve sana yakin gelinceye kadar Rabb’ine kulluk et!” (Hicr, 98-99)

Mü’minler, hayatlarını vahyi esaslara göre düzenlerler, hayatlarını ve salih amellerini kendilerine ölüm gelinceye kadar sürdürürler. Ancak iman noktasında zafiyet içerisinde bulunan kimseler, imanlarında sebat etmedikleri gibi, ibadetlerinden sıkıntı duyarak sürekli yapmazlar, bir müddet sonra topukları üzerine gerisin geriye dönerler.

33-34- Bak, gördün mü o sırt dönen kimseyi; azıcık verdi ve cimrilik etti!

İman, Tevhidi esaslara davet, İslâmi hükümler doğrultusunda yapılan ibadetler ve salih amellerde süreklilik esastır. Sürekliliği olmayan ibadetler samimiyetsizliğin, hoşnutsuzluğun ve gereği gibi iman etmemenin ifadesidir. Böyle kimseler, iman iddialarında samimi olmayan ve inandıklarını iddia ettikleri esaslardan da yüzçeviren mürtetlerdir.

Gerçek bir iman ve bu imanda samimiyet sürekliliği gerektirir ki gerçekten iman eden kimseler, yüce Allah’ın buyruğunca Rab’lerine karşı iman ve ibadetlerinde süreklidirler.

“Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabb’idir; o halde O’na kulluk et ve O’na kullukta sebat et; O’na adaş birini biliyor musun!” (Meryem, 65)

Tevhidi esaslara davetin, ibadet ve salih amellerde sürekliliğin olmamasının, azıcık infak edip sonra kesmenin nedeni, bu kimselere öğretilen çarpık ve tamamen zanna dayanan din anlayışı, geleneksel kültürel edinimler, sonradan çıkan bid’at ve hurafelerdir.

Bu bozuk ve batıl din anlayışına sahip olanlar, her ne günah işlerlerse işlesinler, cehennemde sürekli kalmayacaklarına, bağışlanıp mutlaka cennete gireceklerine inanırlar. Bağışlanacakları mantığına sahip olanlar, Rab’lerine karşı sorumluluklarını gereği gibi yerine getirmez, kendilerince çarpık bir din oluştururlar.

Bu çarpık, kültürel din anlayışındaki düşüncelerin başında şefaat kavramının çarpıtılması, cehennemde belli bir süre yandıktan sonra çıkarılıp cennete gönderileceği düşüncesi, yüce Allah’ın rahmetinin yanlış algılanması ve istismar edilmesi gelmektedir. Yüce Allah (cc), bu iddia sahiplerini yalanlamaktadır.

Ey insanlar, şüphesiz Allah’ın vaadi gerçektir; o halde dünya hayatı sizi aldatmasın ve o aldatıcı, Allah ile sizi aldatmasın.” (Fatır, 5)

Kur’an’da açıkça reddedilen bu bozuk anlayışa sahip olanlar, yüce Allah’ın indirdiği esaslardan değil kendi arzularından hareketle yüce Allah’ı razı edeceklerini sanıyorlar. Oysa bu zanni düşünceler, şeytanın vesveselerinden ve aldatmalarından başka bir şey değildir.

“Evet, kim bir kötülük kazanır ve o hatası onu kuşatırsa işte onlar, ateş halkıdır, onlar orada sürekli kalacaklardır.” (Bakara, 81)

Şeytanın vesveselerinden ve kendi sakat düşüncelerinden hareket edenler, yaptıkları her türlü hayır ve ibadetlerini de kendi zanlarınca belirledikleri ölçülere göre yaparlar. “Azıcık verdi ve cimrilik etti!” Allah için yapılan her ibadet gibi infak da sürekli olmalıdır. Azıcık vermekle hayır yaptıklarını ve yüce Allah’ı razı ettiklerini zannedenler, yanılmışlardır.

İman etmenin hazzına ulaşmayan, vahyi esasları tam kavramayanlar, yüce Allah’a bir kenarından ibadet edenler, hayatlarını vahyi esaslara göre düzenlemezler, yaptıkları salih amelleri sürekli yapmayıp bırakırlar.

İnsanlardan kimi, Allah’a kulluk etmekte kararsızdır, ancak şayet bir hayır kendisine isabet ederse, onunla mutmain olur ve şayet bir fitne kendisine isabet ederse yüzü üstüne döner; (o), dünya ve ahireti kaybetmiştir, işte o, apaçık bir hüsrandır.” (Hac, 11)

İman hassasiyetinden mahrum kimseler, cimrilik eder, infak etmezler

İnfak, imanın ve en güzel söz olan Kelime-i Tevhidi tasdikidir. İnfak etmeyenler, en güzel söz olan Kelime-i Tevhidi inkâr eden kimselerdir. Bunlar, infak ibadetini sürekli yapmaz, biraz infak edip keserler ki bunun nedeni bencillik ve cimriliktir.

Cimriler, dünyayı da ahireti de kaybetmiş, ziyana uğramış kimselerdir. Onlar, dünya hayatlarında insanların sevgi ve saygısını, ahiret hayatında da Rab’lerinin rızasını ve vereceği mükâfatları kaybetmişlerdir.

Cimrilik; Şeytan (aleyhillane)nin vasfıdır; şeytan, insanların da cimrilik yapmalarını ister, bu nedenle onlara sürekli vesvese verir, onları, infak etmeleri halinde fakirlikle korkutur.

Şeytan sizi, fakirlikle korkutur ve iğrenç şeyleri size emreder ve Allah, Kendisinden bir mağfiret ve üstünlüğü size vadediyor; Allah, bol verendir, Bilen’dir.” (Bakara, 268)

İman hassasiyetinden mahrum kimseler, şeytanın vesvesesiyle mallarının azalacağı düşüncesiyle cimrilik eder, infak etmezler.

Cömertlik, Kur’an’da ne kadar övülmüş, infak edenler, Muhsinler olarak ne kadar yüceltilmişlerse, cimrilik ve cimrilik yapanlar da o oranda kötülenmiş, aşağılanmışlardır. Yüce Allah’ın verdiği malı, O’nun bildirdiği şekilde infak etmeyenler, Rab’lerinin emrine karşı gelmiş, ilahi hükümleri tanımamışlardır. Yüce Allah (cc) da onları -Karun örneğinde görüldüğü üzere- dünya da mallarıyla beraber şiddetli bir şekilde helak eder.

“Şüphesiz Karun, Musa’nın kavminden idi, ancak onlara azgınlık etti; ona, hazineler vermiştik ki, doğrusu onun anahtarları kuvvet sahibi bir topluluğa ağır geliyordu. Kavmi ona dedi ki: ‘Şımarma, şüphesiz Allah, şımarıkları sevmez. Allah’ın sana verdiği şeyden ahiret yurdunu iste, dünyadan da nasibini unutma, Allah sana ihsan ettiği gibi ihsan et, yeryüzünde bozgunculuk isteme, şüphesiz Allah bozguncuları sevmez.” (Kasas, 77-78)

“Nihayet onu ve onun çevresini yere batırdık, artık onun, Allah’a karşı ona yardım edecek bir grubu da olmadı ve kendine yardım edenlerden de olmadı. (Kasas, 81)

Kur’an, cimrilik edip infak etmeyenleri şiddetli bir şekilde kınamakta, onları, malı ilah edinmekle vasıflandırmakta, onların ebediyen cehennemde olacaklarını bildirmektedir. Mal ve sermayeyi elde etmenin gayesi, yüce Allah’ı razı etmek olmalıdır. Bu gaye ile elde edilmeyen mal ve sermaye insanların azmasına, -tıpkı Kehf suresindeki adam gibi- Rab’lerine isyan etmelerine neden olur.

Bağına girdi ve o, kendisine zulmetti; dedi ki: ‘Bunun ebediyen yok olacağını gerçekten zannetmiyorum ve Saatin/Kıyametin vuku bulacağını da zannetmiyorum, şayet Rabb’ime döndürülsem, elbette ondan daha hayırlısıyla değiştirilmiş olanını bulurum.” (Kehf, 36)

Yüce Allah’ın lütfettiği nimetlerle şımaran bu bahçe sahibi, malını sevmesinden dolayı yüce Allah’a şirk koştuğunu ancak malı elinden alınınca anlamış oldu.

“Ve onun ürünü kuşatıldı, böylece sabahleyin ona harcadığı şeyler için kıvranıp dönüyordu ve o (bahçesi) çardakları üzerine yıkılmıştı: ‘Ah, keşke ben, Rabb’ime kimseyi ortak koşmasaydım,’ diyordu.” (Kehf, 42)

Mal ve sermayeleri ile azgınlaşanlar, azgınlaştıklarının farkında olmadan bir de Rab’leri yanında da itibar sahibi olduklarını zannetmektedirler.

35- Gaybın ilmi onun yanında mı, böylece onu görüyor!

Şirkin mantığı hep aynıdır; dini kendilerine göre biçimlendirerek yüce Allah’ı razı edeceklerini zanneder, mutmain olurlar; sanki gaybın bilgisi kendi yanlarında da yüce Allah (cc) indindeki durumlarını görüyor gibi kendilerinden emin bir şekilde hareket ederler.

“Gaybe mi çıktı, yoksa Rahman’ın huzurunda bir ahit mi aldı!” (Meryem, 78)

Yüce Allah’ın insanlara vaadi, Kur’an’da bildirdiği hükümlerdir. O, ne vadetmiş ise o doğru ve haktır. Ancak, yüce Allah’ın bildirdiği ilahi hakikatler doğrultusunda hareket edenler, iman, ibadet ve davet görevlerinde sürekli olanlar, Rab’lerinin vadettiği mükâfatlara ulaşabileceklerdir. Bu, yüce Allah (cc) vaadidir ve O, vaadinden dönmez.

“Rabb’imiz rasullerine vadettiğin şeyleri bize ver, kıyamet günü bizi rezil etme; şüphesiz Sen, vaadine muhalefet etmezsin.” (Al-i İmran, 194)

Yüce Allah (cc), kullarına vadettiklerini, onlara gönderdiği ilahi mesajında açıkça belirtmiş, bunlarda hiçbir değişiklik yapmayacağını bildirmiştir. Yüce Allah’ı razı etmek isteyenlerin öncelikle O’nun indirdiği esasları iyi bilmeleri gerekir ki, Sünnetullahta değişiklik olmaz ilkesi gereği bu esaslar değişmeden günümüze kadar gelmiştir.

36-37- Yoksa haber mi verilmedi Musa’nın sahifelerinden ve İbrahim’den ki o, çok vefalı idi.

Sünnetullahta değişiklik olmaz; yüce Allah’a nasıl iman edileceği, Tevhid ve şirkin, Hak ve batılın, iman ve küfrün ne olduğu, yüce Allah’ın nasıl razı edileceği, insanların kulluk görevlerinin neler olduğu her dönemde hep aynı olmuştur. İnsanların yaradılış gayeleri, yaradılıştaki temel maddeleri hep aynıdır; insanın mayası değişmedikçe, onlara yüklenen sorumluluk ve vadedilen mükâfatlar da değişmeyecektir.

“Ve şüphesiz o, öncekilerin kitaplarında da vardır.” (Şuara, 196)

“Elbette bu ilk sahifelerde de vardı; İbrahim ve Musa’nın sahifelerinde.” (A’la, 18-19)

İnsan için ilk sahifelerde var olan ilahi buyruklar, verilen sorumluluk ve görevler, son sahifeler olan Kur’an’da da vardır, ilk sahifelerden sorumlu olanlar, bu görev ve sorumluluklarını nasıl yerine getirmişlerse, Kur’an’ı kabul edenler de aynı şekilde hareket etmeli, sorumluluklarının bilincinde kulluk görevlerini yerine getirmelidirler.

Yüce Allah’ın kullarından istediği şeyler hep aynıdır; bugün iman edenler, ancak kendilerinden önce Rab’lerini razı edenler gibi hareket etmeleri halinde O’nun rızasını, mağfiret ve rahmetini kazanabilirler.

İslâm’da günah ve sevap transferi yoktur, kimse kimsenin günah yükünü çekmez

İslâm’da, iman etme bireysel olduğu gibi işlenen günahların cezasını çekmek de bireyseldir. Hiç kimse başkasının yerine iman edemeyeceği gibi başkasının günah yükünü de çekemez. Aynı şekilde hayır işlemek de bireyseldir ve kişi, ancak kendi el ve emeğinin karşılığını görecek, hayırları karşılığında Rab’lerini razı edebilecekler, sevap alacaklardır.

38-41- Bir günahkâr, başkasının günahını yüklenmez ve elbette insan için çalışmasından başka bir şey yoktur. Şüphesiz onun çalışması yakında görülecektir, sonra karşılığı tam olarak ona verilecektir.

Sorumluluk bireyseldir ve insan, ancak kendi sorumluluğunu yerine getirmekle mükelleftir. Hiç kimse, bir başkasının sorumluluğunu ve günahını yüklenemez, herkes, kendi günahını yüklenecek ve ancak kendi günahının hesabını verecektir. Aynı şekilde kimse kimsenin adına ibadet ve kulluk yapamayacağı gibi, hiç kimse de yaptığı bir hayır ve iyiliğin sevabını başkasının hesabına yazdıramaz. Bu, sorumluluğun bireyselliğinden ve yüce Allah (cc) indinde herkesin kendi hesabını vereceğinden böyledir.

Ve o günden sakının ki, bir nefis, bir nefis için bir şey ödeyemez ve o bazısı ile denk tutulmaz ve ondan şefaat ona fayda vermez ve onlara yardım edilmez.” (Bakara, 123)

Bir kimse, günahını başkasına yükleyemeyeceği, başkası adına günah işleyemeyeceği gibi el ve emeği, canı ve malı ile yaptığı bir iyilik ve hayrın sevabını da başkasına transfer edemez. Yüce Allah (cc), hem işlenen suçun günahının başkalarına yüklenemeyeceğini, hem de yapılan bir iyilik ve hayrın sevabının başkalarına transfer edilemeyeceğini bildirmektedir.

Ey insanlar, Rabb’inizden korkun ve çekinin ki o gün, baba çocuğu için cezalandırılamaz ve o çocuk da babası için bir şey ödeyemez; şüphesiz Allah’ın vaadi gerçektir, öyleyse dünya hayatı sizi aldatmasın ve o aldatıcı sizi Allah ile kandırmasın.” (Lokman, 33)

Bazı kimseler, işledikleri kimi suçların günahlarını genellikle ana babalarına yüklerler, kendilerini iyi bir insan olarak yetiştirmedikleri için onları suçlarlar. Bazı kimseler de işledikleri suçların sorumlusu olarak genellikle içinde bulundukları sosyal çevreyi ya da dost ve arkadaşlarını görürler.

Yüce Allah (cc) “Bir günahkâr, başkasının günahını yüklenmez” buyurarak kıyamet gününde insanların, ancak kendi işledikleri suçların cezasını göreceklerini bildirmiştir. En yakın akrabalar bile o gün birbirlerine yardım edemeyecektir. Yüce Allah (cc): “Baba çocuğu için cezalandırılamaz ve o çocuk da babası için bir şey ödeyemez!” buyurmuştur.

Herkes, kendi elleriyle kazandıklarına göre bir karşılık görecektir

Yüce Allah’ın apaçık uyarılarına rağmen bazı kimseler, kıyamet gününde günah transferinin olacağını, bazı aracıların, günahkâr insanların günahlarının bağışlanması için aracılık yapacaklarını iddia etmektedirler ki bu iddialar, Kur’ani esaslarla açıkça çelişmektedir.

Gayri İslâmi bir din olan Tasavvufa göre bir kimse, -iman etmese bile- zikreden tarikatçıları uzaktan izlemesi halinde kıyamet günü şeyhin, o kişiyi Allah’tan isteyeceği, yüce Allah’ın da o imansız kimseyi cehenneme göndermeyip o şeyhe bağışlayacağı iddia edilir.

Tasavvufçuların bu ve benzeri iddiaları, Kur’an gerçeğiyle çeliştiği gibi aynı zamanda bu, yüce Allah’ın üzerine atılan bir iftira ve iman edip imanları doğrultusunda canlarını ve mallarını verenlere de hakarettir. Hesap görücü olan yüce Allah (cc), herkese ancak kendi çalışmalarının karşılığını vereceğini bildirmektedir.

“Ve elbette insan için çalışmasından başka bir şey yoktur.

Kur’an gerçeğinden habersiz olanlar, aklını sapık bilgilerle doldurur, İslâm dışı başka bir din anlayışına sahip olur. Tasavvufun ve toplumun önüne çıkmış Samiri soylu bel’amların, ortaya attıkları İslâm dışı bid’at ve hurafeler, onlara tabi olanlar tarafından İslâm dininden zannedilmekte, bunun sonucunda onlar, İslâm dışı inançlara sahip olmaktadırlar.

Tasavvuf ve Samiri soylu bel’amlar, çevrelerine topladıkları cahil kimseleri, içerisinde bulundukları şirk ve küfrün farkına varmamaları için onları Kur’an’dan uzak tutmakta, doğruyu yalnız kendilerinin söyledikleri anlayışını yaymaya çalışmaktadırlar.

Tasavvufu din edinenler, Kur’an’a savaş açarak bağlılarını Kur’an’dan uzak tutmaktadırlar. Onlara göre Kur’an, ancak okunup sevap kazanılacak bir kitaptır; bu nedenle hayatlarında Kur’an’a yer vermezler. Tasavvuf ve Samiri soylu bel’amlara göre Kur’an, belli bir ilme sahip olmayanlar tarafından anlaşılmaz. Oysa yüce Allah (cc), herkesin Kur’an’ı anlayabileceği şekilde kolaylaştırdığını bildirmektedir.

“Andolsun öğüt için Kur’an’ı kolaylaştırdık, şimdi öğüt alacak var mı!” (Kamer, 17)

Samiri soylu bel’amlar, Kur’an okumakta ancak Kur’ani gerçekleri çarpıtarak bağlılarına anlatmaktadırlar. Kur’an’ı, o anlatılardan ibaret zanneden bağlıları ise, akıllarını yeterince çalıştırma gereği duymadan, bel’amlara inanmakta, böylece yüce Allah’ın bildirdiği Tevhidi esaslardan habersiz kalmaktadırlar.

Hiç kimse başkası adına bir şey yapamaz

Günahların bireyselliği gibi herkes, yaptığı salih amelin karşılığını bizzat kendisi görecek ve herkes kazandığı sevabın karşılığında yüce Allah’ın rahmetine kavuşacak, O’nun vereceği mükâfatı alacaktır.

Sevap transferinin olacağı iddiası, tıpkı günah transferi iddiası gibi asılsız ve Kur’ani gerçeklerle çelişmektedir. Yüce Allah (cc), herkese yaptıklarının karşılığını verecektir.

“O gün her nefis, hayırdan yaptığı şeyleri ve kötülükten yaptığı şeyleri hazır bulacaktır…” (Al-i. İmran, 30)

Dünyada bir kimse, salih bir evlat yetiştirmiş, insanların faydalanacağı hayırlı eserler yapmış ise, bu kimse yaptıklarının karşılığını tam olarak alacaktır. Onun yetiştirdiği salih olan evlat da yaptığı her hayırlı işin sevabını ancak kendisi alacak, bırakılan hayırlı eserleri işletenler de kendi yararlarına işleteceklerdir. Yüce Allah (cc) her şeyi yazıp kaydetmektedir.

Şüphesiz Biz, Biz ölüleri diriltiriz ve öne sürdükleri şeyleri ve eserlerini yazarız; her şeyin aslını apaçık hesaplamışız.” (Yasin, 12)

Yüce Allah (cc), yapılan her hayırlı işi, en iyi bir şekilde bütün ayrıntıları ile kaydetmekte o işin karşılığını da tehir etmeden, o iş yapıldığı anda sahibine vermektedir.

Amel defterleri Kıyamete kadar açık kalacak mı!

Kur’an gerçeğinden habersiz olanlar arasında yaygın olan yanlış bir anlayış vardır; onlara göre hayır yapan bir kimsenin, o salih amelden insanlar istifade ettikleri sürece, amel defteri açık kalacak ve ona sevap yazılacaktır. Bu, insanlar tarafından uydurulmuş, aslı olmayan kuru bir iddiadır. Yüce Allah’ı, taksitli sevap veriyor anlayışına sürükleyen bu iddia, yüce Allah’a iftiradır. Yüce Allah (cc), insanların kendi elleri ile yaptıkları hayırlara bire yediyüz, hatta sınırsız bir şekilde karşılık vermektedir.

Mallarını, Allah yolunda infak eden kimselerin misali, yedi başak bitiren, her başağında yüz tane tohum olan bir tohumun misali gibidir. Allah, dileyen kimseye kat kat verir; Allah, bol verendir, Bilen’dir.” (Bakara, 261)

Ancak iman edip salih amel işleyen kimseler, işte onlara tükenmez bir mükâfat vardır.” (Tin, 6)

Yüce Allah (cc), kullarına karşı bu kadar cömert iken, yapılanlara sınırsız mükâfatlar bahşederken, İslâm’dan habersiz kimseler, amel defterlerinin açık kalacağını, kişinin yapıp geride bıraktığı eser ayakta kaldığı sürece o deftere sevap yazılacağını iddia etmektedirler. Bunlara, “Peki yapılan o eser, kişinin ölümünden sonra herhangi bir nedenle yıkılsa ne olacak, kişi, yaptığı eserin sevabından mahrum mu olacak!” denilse “Allah büyüktür, onun sevabını verir” derler. Yüce Allah (cc) bu kimselere soruyor:

“Ne oldu size, nasıl hüküm veriyorsunuz! Artık düşünmez misiniz! Yoksa sizin açık bir deliliniz mi var; o halde getirin kitabınızı gerçekten doğrulardan iseniz.” (Saffat, 154-157)

Kur’an’a dayanmayan iddiaları ileri sürenler, iddialarına bir delil getiremezler, çünkü uydurmaların delili olmaz. Onlar, amel defterlerinin kapanmadığına şu hadisi delil verirler.

Ebu Hureyre (r.anh)’dan rivayet edildiğine göre Rasulullah (as) şöyle buyurmuştur:

“İnsan öldüğü zaman, amelleri kesilir ancak şu üç şey devam eder; sadaka-i cariye, kendisinden istifade edilen bir ilim, arkasından dua eden hayırlı evlat.” (İmam Nevevi, Riyazü’s Salihin, Tercüme: İstanbul: Beka Yayınları, 2011, s.365,366)

Bu hadis, taksitli sevaba değil insanların hayırlı işler yapmaya, hayırlarını sürekli kılmaya, yalnızca kendilerini değil kendilerinden sonraki insanları da düşünmeye teşvik etmektedir. Her şeyi tersine çeviren yalancılar, bu hadisi taksitli sevaba çevirmişlerdir.

Yüce Allah (cc) rahmetinin gereği olarak insanları, hayır işler yapmaları, salih amellerde bulunmaları için teşvik etmekte, kötülük yapmaktan, kötü işlerden sakındırmakta, insanlara, kendi el ve emekleri ile salih amellerde bulunmalarını hatırlatmakta, yakın akrabaların ve çocukların insana bir fayda sağlamayacaklarını bildirmektedir.

“Akrabalarınız ve evlatlarınız, Kıyamet günü size fayda sağlamaz; (Allah) aranızı ayırır ve Allah, yaptıklarınızı Gören’dir.” (Mümtehine, 3)

Rasulullah (as), kendisine indirilen ilahi esasların bilincinde olan kızı Hz. Fatıma (r. anha)’ya şöyle diyordu. “Kızım, babam Nebi’dir diye güvenme, sen kendi nefsini Allah’tan satın almaya çalış.” Bu nebevi uyarı elbette yüce Allah’ın bildirdiği vahyi gerçeklerin bir sonucuydu. Çünkü yüce Allah (cc) şöyle buyuruyordu.

Her nefis, kazandığı şeylerle rehindir.” (Müddessir, 38)

Her nefis, kendi el ve emeğiyle yaptığını kıyamet gününde hazır bulacak, bu yaptıklarıyla gidip yüce Allah’ın huzurunda hesabını verecektir; hem de hiçbir yardımcısı ve koruyucusu olmadan, yapayalnız bir şekilde hesap verecektir!

42- Ve muhakkak ki son varış senin Rabb’inedir.

Yeryüzünde Allah’ın dinini bozup kendilerince bir din üretenler, atalarının yollarını, geçmiş kültürlerini din önder edindikleri efendilerini ağabeylerini, şeyh ve önderlerini ilah edinenler, gelenek ve göreneklerin kronikleşmiş kurallarını şaşmaz ölçü kabul edenler ve yalnızca yüce Allah’ı tek ilah edinenler, hepsinin gidip varacakları yer Rab’lerinin huzurudur.

O gün, sevk Rabb’inedir;” (Kıyamet, 30)

O gün, karar verecek olan Rabb’indir.” (Kıyamet, 12)

Kıyamet günü hiçbir yardımcı, şefaatçi olamayacağına, hiç kimseden bir fidye kabul edilmeyeceğine göre herkes, kendi hesabını dünya hayatında çok iyi yapmalı, yüce Allah’ın indirdiği esaslar doğrultusunda hareket etmeli ki, o zorlu günde Rabb’inin rahmetine ulaşabilsin, O’nun vereceği mükâfatlara hak kazansın. Aksi halde ne son pişmanlık fayda verecek ne de dünya hayatında ilah ve önder edinilenler yardım edebileceklerdir.

Yüce Allah (cc), en üstündür!

Necm suresinin bu son bölümü, yüce Allah’ın Ulûhiyet, Rububiyet ve Meliklik sıfatlarını ortaya koyan 3. bölümünün devamıdır. 3. Bölümde, yüce Allah’ın ceza ve mükâfat verici, yaratıcı, kullarını en iyi bilici olduğu belirtilmiş, O’nun kimse ile kıyaslanamayacak kadar yüce olduğu bildirilmişti.

Surenin 3. bölümünde, ilah edinilen kişilerin hiçbir şeye sahip olmadıkları, onlara verilen vasıfların, insanların uydurduğu vasıflar olduğu, yüce Allah’ın onlar hakkında hiçbir delil indirmediği açıklanmıştı.

Bu bölümde, yüce Allah’ın, kulları üstünde en üstün güç olduğu açık bir şekilde bildirilmektedir. İnsanlara hayatı bahşeden, onların her halini bilen yüce Allah’ın kullarının, yeryüzüne gelişlerinden öldükleri güne kadar tüm hayatlarını düzenleyici olduğu, yaratanın, yaşatanın, yeniden diriltip hesap soracak olanın da yalnızca yüce Allah (cc) olduğu bu dördüncü bölümün konusudur.

43-44- Gerçekten O, güldüren ve ağlatan O’dur ve şüphesiz O, öldüren ve dirilten O’dur.

Hayatı bahşeden yüce Allah (cc), bu hayat içerisinde insanların her sorununa çözümler getiren hükümlerini de göndermiş, yeryüzünde nasıl hareket edileceğini insanlara bildirerek onlara yol göstermiştir.

“Andolsun rasullerimizi apaçık delillerle gönderdik ve onlarla beraber Kitabı ve ölçüyü indirdik ki insanlar, adaleti ikame etsinler ve kendisinde kuvvetli bir güç bulunan ve insanlar için faydalı olan demiri indirdik ki Allah, kimin gaypta Kendisine ve rasullerine yardım edeceğini ortaya çıkarsın; şüphesiz Allah kuvvetlidir, üstündür.” (Hadid, 25)

Yüce Allah (cc), yeryüzünü yaratmış, her şeyi yerli yerince düzene koymuştur. İnsan, Rabb’inin koyduğu bu muazzam düzeni bozmadan hayatını, konulan kurallara göre düzenlemeli, Rabb’ini razı edecek davranışlarda bulunmalıdır. İnsan, hayatında Rabb’ini razı etmeyi öncelemeli, değer yargılarını, ilişkilerini, dostluklarını bu esasa göre düzenlemelidir.

“Güldüren ve ağlatan da O’dur.” Hayatlarını yüce Allah’ın koyduğu kurallara göre düzenleyenler, dünya ve Ahirette huzurlu ve mutludurlar. Onlar, yaptıklarının karşılığını Rab’lerinden almışlar, bu nedenle mutlu ve güleçtirler.

“Yüzler, o gün parlamış, güleçtir, müjdelenmiştir.” (Abese, 38-39)

İnsanların, kendi yanlarından edindikleri sahte ilahların koyduğu yasalar, kendilerine hiçbir şekilde huzur ve mutluluk getiremez. İnsanlar, dünya hayatında ancak geçici bir mutluluk ve mükâfat verebilirler ve onların verecekleri her şey bu dünya ile sınırlıdır. Bu geçici kısa zevk ve sefanın sonunda ebedi hayatta ancak sıkıntı ve acıklı bir azap vardır.

“Ve yüzler var ki o gün üzeri tozlanmış, sıkıntılı, zor durumda. İşte onlar kâfirlerdir, günahkârlardır.” (Abese, 38-39)

Yüce Allah’ın indirdiği hükümlere gereği gibi teslim olanlara, dünyada da Ahirette de huzur ve mutluluk vardır ve O’nun vereceği mükâfatı da hiç kimse veremez. İnsanların isyan etmeleri halinde ise, yüce Allah’ın vereceği cezayı da hiç kimse veremez. İnsanların verecekleri ceza ise kısa, geçici, dünya ile sınırlıdır.

“İşte o gün, O’nun ettiği azap gibi kimse azap edemez ve O’nun bukağı vurduğu gibi kimse bukağı vuramaz!” (Fecr, 25-26)

İnsanların kendi yanından edindikleri sahte ilahlar, hiçbir konuda yüce Allah (cc) ile kıyaslanamazlar. Kendileri yaratılmış olan sahte ilahlar ne yaratmada ne öldürmede ne de huzur ve mutluluk vermede yüce Allah’ın gücüne yetişemezler.

45-49- Ve gerçekten O, yarattı iki çifti; erkeği ve dişiyi, atıldığı zaman nutfeden. Ve şüphesiz sonuncu yaratma da O’na aittir. Gerçekten O, zengin eden, sermaye veren O’dur. Ve doğrusu O, Şira’nın Rabb’i O’dur.

Yaratan, rızık verip yaşatan, öldürüp dirilten ve hesap soran, tüm kâinatın Rabb’i olan yalnızca yüze Allah (cc) iken, O’ndan başka sahte ilahlar, aciz ve sahte otoriteler, yalancı ilahlar edinmek yüce Allah’a apaçık isyan, küfür ve şirktir.

Her şeyin, Allah’ın kuvvet ve kudretinin eseri olduğunu idrak edenler, Rab’lerine gereğince iman etmeli, hiçbir şekilde imanından yüz çevirmemelidir. İman eden bir kimsenin, vahyi esasları öncelemesi, onun iman, ihlâs ve samimiyetinin göstergesi olacaktır.

Yüce Allah’ın Ulûhiyet ve Rububiyetine gönülden teslim olan bir kimsenin, bundan sonra artık yaşantısını -tüm hassasiyeti ve samimiyetiyle- iman ettiği esaslara göre düzenlemesi gerekir. Bir Mü’min, bütün değer yargılarını iman ettiği ilahi gerçeklere göre belirlemeli, bu ilahi buyrukları, dünyevi bütün değer yargılarının önüne alarak öncelemelidir.

Yüce Allah’ı, vahyi esasları inkâr edip azgınlaşan her kavim helak edilmiştir

Dördüncü bölümde (50-62 ayetler), Tevhidi esaslara karşı çıkan önceki kavimlerin durumu anlatılmakta Müslümanların, bu verilen örneklerden ders çıkarmaları istenmektedir. Surenin sonunda insanların, kendilerinin içler acısı durumlarına bakmadan gülüp eğlendikleri bildirilerek onlardan, Rab’lerine isyandan vazgeçip Rab’lerine kulluk etmeleri istenmektedir.

Ve siz kafa tutuyorsunuz! Artık secde edin ve Allah’a kulluk edin!” (Necm, 61-62) buyurularak verilen örneklerden, bildirilen ilahi hükümlerden hiçbir şekilde kuşku duyulmadan hemen teslim olunması gerektiği bildirilmektedir.

Surede, tarihi süreçte ilahi gerçekleri duymalarına rağmen iman edip hayatlarını bu gerçeklere göre değiştirmeyen, zulüm ve inkâra dayalı eski yaşam tarzlarına devam eden, değer yargılarını ilahi mesaja göre düzenlemeyen toplumların akıbetleri verilmekte ve böylece sonradan gelen insanlar uyarılmaktadır.

50-54- Gerçekten O, helâk etti önceki Ad’ı ve Semud’u peşinden bırakmadı; önceden de Nuh kavmini, şüphesiz onlar, daha çok zulmetmiş ve azgındılar. İftira attılar, yıkıldılar; böylece onu kaplayan şey kapladı.

Helak edilen tüm kavimlerin ortak yanları hep aynıdır; hepsine rasuller gitmiş, kendilerine gelen rasulleri ve getirdikleri Tevhidi esasları reddederek azmış, Rab’lerine karşı nankörlük yapmış, isyan edip tuğyan etmişlerdir. O toplumlar, Rab’lerinin gönderdiği ilahi mesajın yerine kendi hevalarını ya da önderlerinin istek ve arzularını ölçü edinmişlerdir.

Helak edilen toplumlar, hem kendileri için bir nimet olan ilahi mesajı reddetmişler, hem de kendilerine bahşedilen maddi nimetlerle şımarıp azmışlar, Rab’lerine şükredecek yerde O’na nankörlük yapmışlardır. Bunun üzerine yüce Allah (cc) tuğyan edip azgınlaşan o kavimleri korkunç bir şekilde helak etmiştir.

Yüce Allah (cc), çeşitli uyarılarla kullarını acıklı azaptan sakınmaları için uyarıyor

Yüce Allah (cc), sonradan gelen toplumlara önceki toplumlarının akıbetlerini hatırlatarak onların, kendilerine gönderilen Tevhidi esaslara iman etmeleri, uyarılara kulak vermeleri ve uyarıcılara tabi olmaları uyarısında bulunmuştur.

55-56- O halde hangi nedenle Rabb’inden kuşku duymaya devam ediyorsun! Bu ilk uyarıcılardan bir uyarıcıdır.

Sünnetullahta değişiklik olmaz; yeryüzünde yaşayan bütün toplumlara uyarıcılar gönderilmiş, insanlar Tevhidi esaslara davet edilmiş, bu esasları kabul etmeyenler uyarılmıştır. Ancak kendilerine uyarıcı gönderilen bazı toplumlar ve onların ileri gelenleri bu uyarılara kulak vermemiş, uyarıcılara karşı çıkarak Rab’lerine isyan etmişlerdir.

“Andolsun Biz, her millet içinden: ‘Allah’a kulluk edin, tağuttan kaçının’ diye bir Rasul gönderdik; sonra Allah, onlardan kimine hidayet etti, onlardan kimi üzerine de sapıklık hak oldu. Şimdi yeryüzünde gezin de bakın görün, yalanlayanların akıbeti nasıl olmuş!” (Nahl, 36)

Şüphesiz Biz, size bir Rasul gönderdik, üzerinize şahitlik yapacak; Fir’avn’e de bir Rasul gönderdiğimiz gibi! Fir’avn, Rasul’e isyan etti, bunun üzerine onu şiddetli bir yakalayışla yakaladık.” (Müzzemmil, 15-16)

Yüce Allah (cc), isyan edip azgınlaşanları dünya hayatlarında helak ettiği gibi Kıyametin yaklaştığını haber vererek kendilerine gelmelerini, aksi halde Ahirette de şiddetle cezalandırılacaklarını bildirmiştir. Bu nedenle müjdeci ve uyarıcı olarak gönderilen rasuller, insanları Tevhidi esaslara davet etmişler, yüce Allah’ın verdiği nimetleri ve Kıyametin yakın olduğunu hatırlatmışlardır.

57-58- Kıyamet yaklaştı; onu Allah’tan başka açığa çıkaracak yoktur.

İnsanların hayatı kısa ve ölümlü, dünya hayatı geçici ve sınırlıdır, kendilerine verilen dünyevi nimetler az ve sonludur, bunlar bittiğinde yine Rab’lerine dönecekler ve yaptıklarının hesabını vereceklerdir.

Her an ölebileceklerini unutan insanlar, günlerini gün edinerek Rab’lerine nankörlük ve isyan edip ve şirk koşmuşlardır. Onlar, yaşadıkları hayatın bitmeyeceğini zannederek gaflet ve dalalet içerisinde gülüp eğlenmişlerdir. Bu durum, günümüzde de aynen devam etmektedir.

İnsanlar, ansızın öleceklerini, kıyametin kopacağını düşünmüyorlar; oysa her ikisi de insana oldukça yakındır. İnsanlar, tevbe etmeye, pişman olmaya fırsat bulamadan bu ikisinden birisi ile ansızın karşılaşabilirler. Kullarına karşı merhametli olan yüce Allah (cc), onları bu ansızın gelecek sondan sakındırmakta ve tevbe etmeye çağırmaktadır.

De ki: ‘Ey nefislerine karşı aşırı giden kullarım, Allah’ın rahmetinden umut kesmeyin, şüphesiz Allah, bütün günahları bağışlar; gerçekten O, O, Ğafur’dur, Rahim’dir. Rabb’inize dönün, O’na teslim olun, muhakkak size azap gelmeden önce, sonra size yardım edilmez. Rabb’inizden size indirilenin en güzeline tâbi olun; ansızın ve hiç farkına varmadan azap size gelmeden önce.” (Zümer, 53-55)

“Önceden Rabb’inize icabet edin; Allah’tan, kendisi geri çevrilmeyen gün gerçekten geldiğinde, sizin için sığınacak bir yeriniz ve o günü sizin inkâr etmeniz de mümkün olmaz.” (Şura, 47)

Yüce Allah (cc) insanları, azap gelmeden önce tevbe ederek Kur’an’a yönelmeye çağırmakta, ancak insanlar, Kur’an’ı hiç duymadıkları bir şeymiş gibi ondan kaçmakta, onu kabul etmemekte, hurafeleri, inkâr, şirk ve küfrü din edinerek hayatlarına devam etmektedirler.

İnsanın bir kere duyuları körelmesin, ondan sonra artık ne nasihat ne de uyarı fayda verir. Kişi, dalalet içerisinde şirk ve küfür girdabında debelenip durur, ona yapılan uyarıyı kaale almadan, hatta alaycı bir tavırla dudak bükerek yan döner, gülüp eğlenerek başıboş bir şekilde hayatına devam eder.

59-60- Şimdi siz, bu söze mi hayret ediyorsunuz ve gülüyorsunuz ve ağlamıyorsunuz!

Evrensel ve çağlarüstü olan bu ayetler, adeta günümüz insanlarını tanımlıyor. Günümüzde, neredeyse bütün televizyon kanalları, müzik, eğlence, şarkı ve türkü programları ile gülüp eğlenmekte, kendilerini yoktan var eden Rab’lerini hiç hatırlamamakta, isyan ve küfür içerisinde günlerini gün edinmektedirler. Onlar, her düşünce, söz ve tavırlarıyla Rab’lerine isyan etmektedirler. Onlara yapılan tüm uyarılara rağmen Rab’lerine isyana devam etmekte, tevbe etmemekte, Rab’lerine yönelmemektedirler.

61- Ve siz kafa tutuyorsunuz!

Tevhidi esaslara sırt dönenlerden bazıları, Hakk’ı batılla bulayarak, Tevhidi gerçekleri gizleyerek, ilahi mesajın bir bölümünü çarpıtmakta, diğer bir kısım kişiler ise, imanlarına şirk karıştırarak, küfrü, şirk, nifak ve fıskı yol edinerek isyan etmektedirler. Bazı kimseler de inkârı yol edinerek kendilerini yoktan var eden Rab’lerine, O’nun gönderdiği Tevhidi esaslara, bu esaslara iman eden insanlara savaş açarak isyan etmektedirler.

Yüce Allah (cc), insanların yaptıkları bütün isyanlarına, şirk ve küfürlerine rağmen, tevbe edip Kendisine yönelmeleri halinde onları bağışlayacağını vadetmektedir. O, kullarına merhamet ederek onları, Zatına teslim olup secde etmeye, gönderdiği Tevhidi esasları kabul etmeye davet etmektedir.

62- Artık secde edin ve Allah’a kulluk edin!

Secde, yüce Allah’a kulluğun, Tevhidi esaslara teslimiyetin göstergesi, iman eden insanın, kendi hiçliğini ilan ettiği “sıfır” noktasıdır, ancak Rabb’inin onu yükselttiği “miracıdır.” Secde, dünyanın bütün cazibelerinden çevrilen yüzün, Rabb’ine yöneldiği saadet kapısı, dünyevi bütün isteklerin terk edilerek yalnızca O’nun rızasının istenildiği makam, bütün sıkıntı ve üzüntülerin geride bırakılıp huzur âlemine yönelme yeri, herkesten ve her şeyden uzaklaşıp yalnızca yaratana yakın olunan noktasıdır. Artık secde edin.

(*) Ayrıca bu konu ile ilgili olarak İsra suresi, 1. ayetin tefsirine bakılabilir.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*