NEBEVİ MÜCADELE METODU

Her din, her ideoloji ya da sistem, kendine özgü bir metoda sahiptir. Bir din, ideoloji ya da sistemi başarıya ulaştıran asıl unsur da kendi belirledikleri metodlarla insanlara ulaştırılmalarıdır. Kendilerine özgü bir metodları bulunmayan ya da kendi metodları ile ortaya konulmayan din ve ideolojilerin başarıya ulaşmaları, insanlar tarafından kabul görmeleri, hayata hakim olmaları hiçbir şekilde mümkün değildir. Bunların başarıya ulaşabilmeleri ancak kendilerine özgü metodları ile ortaya konulmaları halinde mümkün olabilir.

Gösterdiği hedef ayrı, o hedefe ulaşma metodu ayrı özellikler gösteren bir davanın ya da ideolojik yapılan­manın ömrünün çok kısa sürdüğünü, yıkılıp yerle bir olduğunu, ancak, adının tarih sayfalarında bir hatıra olarak kaldığını tarihi belgelerden ve Kur ‘ani bilgiler­den öğrenmekte; günümüzde örneklerini çokça gör­mekteyiz. En son olarak, bugün hâlâ yıkıntılarının to­zu dumanı yükselen, yıkıntıları arasından kanla, zu­lümle bastırılmış, sömürülmüş insani duyguların, fıt­ratta varolan istek ve arzuların fışkırdığı komünist ide­olojinin son çırpınışları, can çekişmesi, teori-pratik çatışmasının en belirgin örneği görülmektedir.

O komünist ideoloji ki, insanların özgür iradeleriyle oluşturacakları komünlerde, yine özgür iradeleriyle üretime katkıda bulunacaklarını, devlet baskısı da da­hil bütün baskıların ortadan kaldırılacağını, her değe­rin toplumun ortak malı olacağını savunuyordu. İnsa­nı ve insanın yaradılışını bilmeden, dünyayı toz pembe gören komünist ideoloji; özgür iradelerle(!) oluşturula­cak komün bir yapılanmaya giderken; fertlerin özgür iradelerini, şahsiyetlerini, insan olma özelliklerini yok etmeye, insani değerleri ortadan kaldırmaya çalışan sosyalist bir pratik yani uygulama metodu ortaya koy­duğu, iddia ettiği özgür ortamlara, insan kanından oluşturduğu kızıl nehirler akıttığı için kendi pratiği (metodu) içinde boğulup gitmiştir.

Bugün, komünizm adını duyan eski hızlı komünist­lerin bile mideleri bulanmakta, yüzleri buruşmaktadır. Komünist sözcüğüne bile tahammül edemeyen eskinin hızlı komünistleri, komünizmi hatırlatacak her türlü eser ve ismi ortadan kaldırmaktadırlar. Dünya komü­nistlerinin kıblesi olan Moskova’daki Leningrad mey­danı, komünizmi hatırlattığı gerekçesiyle adı değiştiri­lerek yerine, Komünizmden bir derece daha insancıl kabul edilen, Çarlık dönemini hatırlatan Petersburg adı konulmuştur.

Beşeri sistem ve ideolojilerin insanlara ulaşma  metodları, marksizm, faşizm ve kapitalizmde görüldüğü üzere, baskıya, zorbalığa, yalana ve insanları değişik vaadlerle aldatmaya dayanmaktadır. İnsanların zayıf ve eksik yanlarını kendilerine sermaye edinen beşeri sistem ve ideolojiler, bu zaafiyetleri kullanarak ve çoğunlukla da baskı ve şiddet kullanarak insanları etkileri altına alırlar.

Uygulandıkları ülkelerde, insanlara kan ve gözyaşından başka bir şey veremeyen, sömürü ve talan ile insanların maddi ve manevi değerlerini çalan beşeri sistem ve ideolojiler, bugüne kadar insanlara sıkıntı ve huzursuzluktan başka bir şey verememişlerdir. Marksizmin, faşizmin ve kapitalizmin uygulandığı ülkeler, beşeri sistemlerin, insanlara kan, gözyaşı, sıkıntı ve huzursuzluktan başka bir şey veremediklerinin örnekleri ile doludur.

İnsan fıtratı ile taban tabana zıt olan, insanı insanın canavarı haline getiren, insanı yalnızca maddi bir varlık olarak değerlendirip köleleştiren beşeri sistemlerin bir çoğu, kısa bir süre içerisinde yıkılıp yerlebir oldular. Yıkılmayanları ise hâlâ insanların kanını emmeye devam etmektedirler.

Tevhidi esasları insanlara ulaştırmak isteyen mü’minler, İslâm dininin, çağlarüstü ve evrensel mesajının kendilerinden is­tediği teori-pratik bütünlüğünü gözönünde bulundursunlar ve kendileri için konulan metodu, Sünnetullahta uygulandığı şekliyle uygulasınlar. Aksi halde sağlıklı bir netice elde edemezler. Çünkü hedefi asil ve yüce olan bir davanın vasıtaları da asil ve yüce, temiz ve net olmalıdır. Basit ve adi vasıtalar yüce bir davayı lekeler, zedeler, toplumun gözünde küçük düşürür.

Komünizmin metoduyla, insanları baskı altında tuta­rak, kan akıtarak, zulmederek İslâm’ın yüce değerleri­ne hizmet edilemeyeceği gibi, "amaca ulaşmak için her araç meşrudur" diyen; yalanın, şahsiyetsizliğin simge­si, beşeri düşüncelerin ürünü, Makyavelist dinin metodu ve iktidara gelme yolu olan demokratik kural­larla da yüce İslâm dinine hizmet edilemez. Her iki metod da beşeri düşüncelerin ürünü ve İslâm nokta-i na­zarında küfürdürler.

Küfürle İslâm’a hizmet edilemeye­ceği gerçeği ise, aklı selim iman sahibi herkes tarafından bilinmektedir. Din, in­san hayatını düzenleyen kurallar bütünü olduğuna gö­re, demokrasi de, insan hayatını düzenleme iddiasında olduğu için bir dindir. Demokrasinin temel unsurları olan partiler, demokratik dinin mezhepleridirler. De­mokratik dinin mezhepleri olan bu partilerle de İslâm’a hizmet edilemez. Böyle bir iddia taşıyanlar ancak, de­mokrasiye hizmet ederler, İslâm’a değil.

Demokratik dinin mezhepleriyle İslâm’a hizmet et­meye kalkışmak, İslâm dinini bilmemekten kaynakla­nıyor. Çünkü demokratik dine veya bu dinin mezheplerine en ufak bir meyil duymak bile insanın cehenne­me girmesine yetiyor. O halde, imân edenler için aslolan, yüce İslâm dava­sına hizmet isteklerini, bu yüce davanın ortaya koydu­ğu metodla gerçekleştirmektir.

"Bundan dolayı sen (Allâh’ın emrettiği gibi) davet et ve emrolunduğun gibi doğru ol; onların keyifleri­ne (ortaya koydukları metodlara) uyma ve de ki: "Ben Allah’ın indirdiği her kitaba inandım ve ara­nızda adalet yapmakla emrolundum. Allâh bizim de Rabb’imiz, sizin de Rabb’inizdir. Bizim işlerimiz bi­ze, sizin işleriniz size aittir. Bizimle sizin aranızda bir tartışma yoktur. Allâh aramızı bulur, dönüş de Onadır." (Şûra, 15)

Bu esası gözönünde bulundurmak mecburiyetinde  olan mü’minler, İslâm’a hizmet edeceğiz diye başka yol­lara ve metodlara başvurmamalı, haddi aşmamalıdırlar.

"Öyleyse emrolunduğun gibi doğru ol ve seninle beraber tevbe edenler de (doğru olsunlar), aşırı git­meyin. Zira O yaptıklarınızı görmektedir." (Hud, 112)

İnsanlara rahmet olarak gönderilen İslâm’ın, kendisi gibi insanlara ulaştırılma metodu da merhamet ve şefkatı esas almaktadır. Yüce Allah (cc), Rasullerini insanlara rahmet elçileri olarak göndermiş, onlardan, insanlara karşı yumuşak davranmalarını, Tevhidi gerçekleri merhametle anlatmalarını istemiştir.

“Biz seni ancak rahmetle insanlar için gönderdik.” (Enbiya, 107)

Rab’leri tarafından rahmetle gönderilen elçilerin tümü, taşıdıkları ilahi mesajı, Rab’lerinin kendilerine bildirdiği şekilde insanlara duyurmuşlar ve bundan zerre kadar şaşmamışlardır. Kendilerine bildirilen ölçülerden zerre kadar ayrılan elçiler ise şiddetli bir şekilde uyarılmışlardır. Hz. Yunus (as), bunlara bir örnektir.

Hz. Yunus (as), uyarmakla görevlendirildiği toplumun, kendisini dinlememeleri üzerine onlara davet yapmayı bırakmış başka bir yere gitmeye çalışmıştır. Ancak Rabb’i tarafından kendisinden böyle bir talepte bulunulmadığı için yüce Allah (cc), onu kimi sıkıntılara düçar kılmış, hatasını anlaması üzerine tevbe etmiş, Rabb’i de onu bağışlamıştır.

“Sen Rabbinin hükmüne sabret, balık sâhibi (Yunus) gibi olma; hani o, sıkıntıdan yutkunarak (Bize) seslenmişti, eğer Rabbinden ona bir nimet yetişmeseydi, yerilerek çıplak bir yere atılırdı, fakat Rabbi onun du’âsını kabul etti de onu salihlerden yaptı.” (Kalem, 48-50)

Bu uyarı, karşısındaki zorba müşriklere bir türlü davetini ulaştırmayan Hz. Muhammed (as)’a yapılmış ve kendisine bildirildiği ölçüler içerisinde hareket etmesi istenmiştir. Nitekim davetin ilerleyen zamanlarında, kendisi ve arkadaşları çok büyük zorluklarla karşılaşması üzerine Hz. Muhammed (as), müşriklerden kendisine yapılan teklifleri düşünmeye başlamış, ancak Rabb’i tarafından çok açık ve tehditkâr bir şekilde uyarılmıştır.

“Az daha onlar seni, sana vahyettiğimizden ayırarak ondan başkasını üstümüze atman için kandıracaklardı; işte o zaman seni dost edinirlerdi. Eğer biz seni sağlamlaştırmamış olsaydık onlara bir parça yanaşacaktın, o takdirde sana hayatın da, ölümün de kat kat(azab)ını taddırırdık, sonra bize karşı bir yardımcı da bulamazdın.” (İsra, 73-75)

“Eğer o, bazı laflar uydurup bize iftirâ etseydi, elbette onun sağını alırdık, sonra onun can damarını keserdi; sizden hiç kimse buna engel olamazdı.” (Hakka, 43-47)

Bütün bu tehdit dolu uyarılar, davetin, yüce Allah (cc) tarafından belirlendiği şekilde ortaya konulması ve bundan kesinlikle taviz verilmemesi hususundadır. Aksine hareket edilmesi durumunda, uyarıda belirtildiği üzere elçiye, dünya ve ahirette çok büyük bir azabın gelmesi sözkonusu olabilirdi.

Kendi toplumu içerisinde 950 yıl boyunda daveti orta koyan Hz. Nuh (as)’dan en zorba bir diktatörü iman etmeye davet eden Hz. Musa (as)’a, ateşe atılan Hz. İbrahim (as)’dan zindana atılan Hz. Yusuf (as)’a, çarmıha gerilmeye çalışılan Hz. İsa (as)’dan gece evinde yattığı sırada öldürülmek istenen Hz. Muhammed (as)’a kadar bütün Risalet önderleri ve onların izini takip eden Tevhid erleri, yalnızca vahyin belirlediği ölçüler içerisinde hareket etmişler ve bundan hiçbir şekilde şaşmamışlardır.

Yüce Allah (cc), gönderdiği dinin korunmasına hassasiyet gösterdiği gibi, bu dinin insanlara ulaştırılmasının nasıl olacağı konusunda da hassasiyet göstermiş, bu konuda elçilerini uyarmış ve onlardan, belirttiği hususlara uygun hareket etmelerini istemiş, en küçük bir sapma gösteren elçilerini de şiddetle uyarmıştır.

İslâm, yüce ve değerli bir din olduğu gibi, onun insanlara ulaştırılma metodu da yüce ve değerlidir. Yüce ve değerli olan bir dinin, basit ve değersiz beşeri yöntemlerle insanlara ulaştırılması, hiçbir şekilde ve şartta mümkün değildir. Yüce olan bir dini, basit beşeri bir metodla insanlara ulaştırmaya kalkışmak, şirk ve küfürdür ve yüce Allah’a apaçık bir şekilde isyandır.

Yüce Allah (cc), görevlendirdiği elçilerini, tebliğin nasıl yapılacağı konusunda uyarmış, onlardan, bildirdiği esaslara uygun hareket etmelerini istemiş, insanlardan korkarak, onların isteklerine göre hareket etmemelerini bildirmiştir.

“Ey Elçi, Rabbinden sana indirileni duyur; eğer bunu yapmazsan, O’nun mesajını duyurmamış olursun. Allah seni insanlardan korur. Doğrusu Allâh, kâfirler toplumunu yola iletmez.” (Maide, 67)

“(Rasuller), Allah’ın mesajlarını duyururlar, Allah’tan korkarlar ve O’ndan başka kimseden korkmazlar. Hesap görücü olarak Allah yeter.” (Ahzab, 39)

Kâfirlerin, baskı ve zorbalıkla kendi kurallarına göre hareket etmesini istedikleri Hz. Şuayb (as)’ın, onlara verdiği cevap, beşeri sistemlerin kuralları ile hareket etmenin nasıl bir sapıklık olduğunu ortaya koymakta ve bunun, yüce Allah’a iftira etmek olduğunu apaçık bir şekilde gözler önüne sermektedir.

“Kavminden büyüklük taslayan ileri gelenler dediler ki: ‘Ey Şuayb, mutlaka seni ve seninle beraber iman edenleri kentimizden çıkarırız ya da dinimize dönersiniz!’ Dedi ki: ‘İstemesek de mi’? Allah, bizi sizin dininizden kurtardıktan sonra eğer tekrar ona dönersek, Allah’ın üzerine yalan atmış oluruz. Rabbimiz Allah, dilemedikten sonra o(sizin di)ne dönmemiz bizim için olur şey değildir. Rabbimiz, bilgice her şeyi kuşatmıştır, biz Allah’a dayanmışız. Rabbimiz, bizimle kavmimizin arasını gerçekle aç, muhakkak ki sen açanların en iyisisin!” (A’raf, 88-89)

Kâfirler tarafından Hz. Şuayb (as)’a yapılan, kendi kurallarına dönme teklifinin benzeri, hatta daha cazibi Hz. Muhammed (as)’a da yapılmış, ancak o, “Güneşi sağ eline, ay’ı da sol eline koysalar, yine bunun mümkün olamayacağını” çok açık bir dil ile müşriklere duyurmuştur.

Risalet tarihinde hiçbir Rasul ve onların izinde giden hiçbir Tevhid eri, yaşadıkları karşılaştıkları onca sıkıntı ve acılara, dayanılmaz işkencelere rağmen, yüce Tevhidi esasları, idaresi altında yaşadıkları diktatörlerin istekleri ve beşeri sistemlerin kuralları ile insanlara duyurmamışlar, duyurmaya teşebbüs etmemişlerdir. Risalet önderleri, kâfirlerin kurallarına, ortaya koydukları metodlara uymadıkları gibi, üzerinde bulundukları ilahi metoddan zerre kadar taviz veremeyeceklerini söyleyerek onlara açıkça meydan okumuşlardır.

“İman etmeyenlere de ki: ‘Olduğunuz yerde yapacağınızı yapın, biz de yapıyoruz; bekleyin, biz de bekliyoruz!” (Hud, 121-122)

“De ki: "İşte benim yolum budur: Allah’a basiretle davet ederim; ben ve bana uyanlar (da). Allah’ın şanı yücedir, ben ortak koşanlardan değilim." (Yusuf, 108)

Ayette de belirtildiği üzere, iman edenlerin tebliğ metodları bellidir, iman edenler, bu yoldan hareketle Tevhidi esasları insanlara duyuracaklardır. Tağuti beşeri sistemlerin belirledikleri kurallara göre hareket etmek, apaçık bir şekilde şirktir.

Risalet önderleri, tarihin her döneminde, karşılarındaki inkârcı zorbaların, tüm baskı ve zulümlerine, her türlü ikiyüzlü siyasetlerine, yaptıkları cazip tekliflere aldırış etmeden, emrolundukları doğrular üzerinde dosdoğru hareket etmişlerdir.

“Öyleyse emrolunduğun gibi doğru ol; seninle beraber tevbe edenler de aşırı gitmeyiniz! Zira O, yaptıklarınızı görmektedir. Sakın zulmedenlere dayanmayın, sonra size ateş dokunur; sizin Allah’tan başka dostlarınız yoktur, sonra size yardım edilmez.” (Hud, 112-113)

Yüce Allah’ın yardımı, ancak Tevhidi esaslar doğrultusunda hareket edenleredir.

Kur’an’da, yüce Allah’ın, ancak gönderdiği hükümler doğrultusunda hareket edenlere yardım ettiği çok açık bir şekilde bildirilir. Risalet tarihi boyunca, Tevhidi esasları, yüce Allah’ın belirlediği ölçüler içerisinde insanlara duyuranlara yüce Allah (cc) yardım etmiştir. Belirlenen ilahi hükümler dışında hareket edenlere ise, kim olursa olsun, hiçbir şekilde yüce Allah (cc) yardım etmemiştir.

Risalet tarihi boyunca, Tevhidi esasları ortaya koyan tüm Risalet önderleri ve Tevhid erleri, yüce Allah’ın yardımı ile en zorba diktatörlere karşı durmuşlar, onlardan zerre kadar korkup çekinmeden davetlerini ortaya koymuşlardır. Azılı Fir’avn diktatörüne karşı çıkmaktan korkan Hz. Musa (as), yüce Allah’ın kendisine yardım edeceği vaadini alınca, bütün korkularını yenerek Fir’avn’ın karşısına çıkmış ve yüce Allah’ın yardımı ile o zalim diktatörün helak olmasına neden olmuştur.

“(Musa): Rabbim, ben onlardan bir kişi öldürmüştüm, beni öldüreceklerinden korkuyorum; kardeşim Harun, o, dil bakımından benden daha güzel konuşur, onu da benimle beraber, beni doğrulayan bir yardımcı olarak gönder; zira ben, beni yalanlayacaklarından korkuyorum.’ dedi.

(Rabb’i) dedi: ‘Senin pazunu kardeşinle kuvvetlendireceğiz ve size öyle bir yetki vereceğiz ki, ayetlerimiz sayesinde onlar size asla erişemeyecekler; ikiniz ve size uyanlar üstün geleceksiniz!” (Kasas, 33-35)

“Onlara yardım ettik de üstün gelenler kendileri oldular.” (Saffat, 116)

Yüce Allah’ın yardım vaadini alan Hz. Musa (as), tüm korkularını yenerek davetine başlamıştı. Şu bir gerçektir ki, yüce Allah’ın yardımı olunca, iman edenlerin karşısına çıkamayacakları güç, yenemeyecekleri ya da helak olmasına neden olamayacakları diktatör kalmayacaktır. Hz. Musa (as), yüce Allah’a güvenip O’ndan başkasının korkularına kalbinde yer vermediği için, kazıklar sahibi Fir’avn’e karşı çıkmış, onun diz çöküp zelil düşmesine neden olmuştur.

Yüce Allah’a gereği gibi güvenmek, O’na olan imanın bir gereğidir. O’na gereği gibi iman etmeyenler, daima korku içerisinde yaşarlar ve Allah düşmanları karşısında, her türlü zillete girerler ve aşağılanmış bir halde ikiyüzlü bir tavır içerisine girerler. Günümüzde, tağuti sistemlerin izin verdiği kurum ve kuruluşlarda, Hakkı batıla karıştıran belamlar, yüce Allah’a güvenip iman etmediklerinden sistem karşısında zillet içerisine girmektedirler.

Tağutu reddetmeyi, iman etmenin esası olarak kabul eden yüce Allah (cc), kâfirleri dost edinmenin kendisi ile olan dostluğu terk etmek olduğunu bildirmiş, kâfirlere karşı en küçük bir yumuşamanın, zerre kadar tavizin verilmesini yasaklamıştır.

“Dinde zorlama yoktur; doğruluk, sapıklıktan seçilip belli olmuştur. Kim tağutu reddedip Allah’a inanırsa, muhakkak ki o, kopmayan, sağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah işitendir, bilendir.” (Bakara, 256)

“Mü’minler, inananları bırakıp, kâfirleri dost edinmesin; kim böyle yaparsa Allah ile bir dostluğu kalmaz. Ancak onlardan (uzaklaşıp) korunmanız başka. Allah sizi kendisinden sakındırır, dönüş Allah’adır.” (Al-i İmran, 28)

“Öyleyse yalanlayanlara itaat etme; istediler ki, sen yumuşak davranasın da onlar da yumuşak davransınlar.” (Kalem, 8-9)

Özellikle Asr-ı saadetten ve Hulefa-i Raşidin döneminden sonra, bireysel birkaç istisna dışında, din adına yapılan mücadeleler, yüce Allah’ın rızasına uygun olmadığı, kişisel duygu ve istekler, arzu ve ihtiraslar öne çıkartıldığı için yüce Allah’ın yardımına mazhar olamamış, bir çoğu da husranla sonuçlanmıştır.

Günümüzde, din adına ortaya çıkan birçok kişi, yüce Allah’ın Sünnetullahı gereği değişmezliğini bildirdiği Tevhidi mücadeyi, Sünnetullahta cari olduğu şekilde ve yüce Allah’ın bildirdiği hükümler doğrultusunda yapmadıkları, bu mücadeleyi ortaya koyanların, birbirlerinden kopuk oldukları, ırki, mezhebi düşünceler veya bazı kişilere bağlı bulunmaları sebebiyle tamamen yüce Allah’ın rızası dışında ve O’nun yardımından mahrum bir durumdadırlar.

Kişisel istek ve arzuların ön planda tutulduğu günümüz İslâmi mücadelelerinde, bu mücadeleye katılan bireyler bazında konuya bakıldığında bunların bir çoğunun, Tevhidi İslâmi anlayıştan uzak oldukları, bir çoğunun ise, İslâm’ın şirk saydığı tasavvufa bağlı oldukları görülür. Gruplar bazında bakıldığında ise, bu gruplardan bir çoğunun ya Suudi müşrik idarecilere ya da şirki mezhepleştirmiş İran’a bağlı oldukları görülür. Bu nedenle gerek birey, gerekse gruplar bazında Tevhidi esaslardan ve İslâm’ın öngördüğü Tevhidi mücadeleden oldukça uzaktırlar.

Ülke içerisinde Tevhidi mücadelenin ve İslâmi davet metodunun nasıl olacağı konusunda, Kur’an’da, Risalet önderlerinin hayatlarından örnekler verilerek, çok açık bir şekilde belirtilmiştir. Belirlenen bu kurallara uygun hareket etmeyen kişi ve gruplar, ya kendi kuruntularından oluşturdukları kurallarla ya da tağuti sistemlerin kanun ve kurallarından hareketle mücadele etmektedirler ki, her iki durum da, Tevhidi esaslardan uzaklaşmak, şirk ve küfürdür.

Özellikle vakıf ve dernek gibi tağuttan izinli kurumlarda yuvalanan kişiler, ister kendi istekleri ile ortaya çıksınlar, isterse İslâm düşmanlarınca ortaya çıkartılsınlar, farkında olsunlar ya da olmasınlar, tağuti sistemlerle içiçe girmiş kimselerdir ki bunların İslâm ile uzaktan yakından ilgileri bulunmamaktadır. Bu nedenle yüce Allah’ın bunlara yardım etmesi, Sünnetullahta bildirilen esaslara aykırı olduğundan, mümkün değildir.

Dış güçlere karşı İslâm adına yapılan mücadelelerde ise, İslâmi savaş kurallarına uyulmadığı, kâfirlerin yaptıkları zulümlere karşılık vermek adına, onların yöntemleri ile hareket edilerek, Kur’an’ın korunmasını bildirdiği masum insanlara karşı intihar girişimlerinde bulunulduğu için, bu fiillerinden dolayı kendileri İslâmi hükümleri çiğnedikleri için günah işlemişlerdir. Günah işleyen kimselerin ise, yüce Allah’ın yardımına mazhar olmaları elbette mümkün değildir.

Yüce Allah (cc), Kur’an’da apaçık bir şekilde belirttiği üzere, ancak nebevi metod doğrultusunda hareket eden, birey olarak şirkten arınan, grup olarak kâfirlere dayanmayan, kâfirlerden destek ve yardım almayan Müslümanlara yardım edecektir. Bunun dışında kalan kimseler, ancak savaş teknikleri, kullandıkları araçlar ve savaş tecrübeleri gereği zafer elde edebilirler ya da yenilirler. Bunu örneklendirecek olursak:

Türkiye’de, Kemalist zorbalığa karşı mücadele eden PKK, ateist bir örgüt olmasına rağmen, savaşanların savaş tecrübeleri ve taktikleri, dış güçlerin destek ve yardımları ve bulundukları araziye uygun hareketleri sayesinde, Kemalist zorbalığı dize getirmişler, sisteme her istediklerini yaptırmışlar, yaptırmaktadırlar. Onların başlarında bulunan Abdullah Öcalan, Kemalist zorbalık tarafından adeta büyük bir devlet başkanı muamelesi görmekte, ayağına heyetler getirterek gücünü göstermektedir.

İslâm adına ortaya çıkıp İslâm düşmanı emperyalist ABD ve işbirlikçilerinden, şirk içerisindeki diktatör Suud’dan, mezhebini din haline getirmiş İran’dan yardım alan, onların dümen suyunda hareket eden İslâmcı örgütler, Sünnetullahta cari olan mücadele metodunu terk ettikleri, kafir ve müşrikleri veli edindikleri için İslâm’dan çıkmış örgütlerdir ve onlar, dünyada bağımsızlık ya da başka kaygılarla ortaya çıkmış örgütlerden farksızdırlar. Bu İslâmcı örgütlerin, kimi İslâmi sloganları kullanması onları İslâmi yapmadığı gibi yüce Allah’ın yardımına da mazhar kılmaz. Çünkü mücadele metodları Sünnetullahta cari olan mücadele metodundan hareket etmemekte ve onlar, yüce Allah’ın, kesinlikle reddedilmesini emrettiği tağuti emperyalist ya da müşrik kâfirleri veli edinmektedirler.

Yüce Allah (cc), Kur’an’da, her peygamberin mücadelesinden örnekler vermekte, onların, karşılarındaki tağuti zorba güçlere karşı nasıl hareket ettiklerini apaçık bir şekilde açıklamakta ve mü’minlerin, onları örnek edinmelerini istemektedir. Her dönemde örnekleri bulunan tağuti zorbalara karşı mü’minler, o dönemin şartlarına uyan Risalet önderinin davet metodunu almakla mükelleftirler. Bunun dışındaki bir kabul, İslâmi olduğu iddia edilen hareketi, İslâm’ın dışına çıkarır.

Ramazan Yılmaz: 2013.11.22

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*