Nas Suresi

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم

NAS SURESİ

GİRİŞ

Rububiyet, Meliklik ve İlahlıkta yüce Allah’ın ortağı yoktur

İnsanlık tarihinin başlangıcından bu yana, zaman zaman rablık iddiasında bulunmuş kişiler ortaya çıkmıştır. Yönetici konumunda olanlar, zamanla insanlar üzerinde alternatifsiz bir idareci olduklarına inanmışlar, halka verdiklerini lütuf olarak verdiklerine, kendilerinin yokluklarında halkın perişan olacağına inanmışlar, giderek halk üzerinde zulme dayanan otoritelerini tesis ederek rablık iddiasına kalkışmışlardır.

Hiçbir şeye güç yetiremeyen, kendileri bizzat yetersiz, aciz ve eksik olan bazı kimseler, bu zavallılıklarına, yetersiz, eksik ve aciz oluşlarına bakmadan kendilerini yoktan var eden Rab’lerine karşı haddi aşarak Rububiyet, Meliklik ve İlahlık iddiasına kalkışmışlardır.

İyi bilin ki şüphesiz insan, tuğyan eder, kendisini müstağni gördüğünde.” (Alak, 6-7)

“Düşünmüyor mu insan, şüphesiz Bizim onu bir nutfeden yarattığımızı da şimdi o, apaçık bir hasımdır!” (Yasin, 77)

Tarihi süreçte ve günümüzde bazı kimseler, yaratılış gayelerini unuttukları gibi azgınlıklarında sınır tanımadan, yüce Allah’ın yarattığı kulları üzerinde Rububiyet, Meliklik ve İlahlık iddiasına kalkışmışlar, yeryüzünde bozgunculuk yapmışlardır. Bu bozguncuların hemen hepsi, aşağılanmış bir halde değişik şekillerde helak edilmişlerdir.

Kendilerini, halk üzerinde rab kabul eden bu azgın kişiden bazıları, öldükten sonra da ortaya koydukları zulüm sistemleri dolayısıyla etkileri, belli bir müddet devam ettirmiştir.

Orta Asya’da Orhun Anıtları’nda görüldüğü gibi, Kültigin: ‘Siz açken sizi doyurdum, sizi çıplakken giydirdim, düşmandan korudum’ sözleriyle kendisini insanların rabbi ilan etmiştir. Hz. İbrahim (as)’a karşı çıkan Nemrut, Ben de yaşatır, öldürürüm” diyerek insanlar üzerinde rububiyet iddiasına kalkışmıştır.

“Görmedin mi, Rabb’i hakkında İbrahim’le tartışan kimseyi ki Allah, gerçekten ona mülk vermişti! İbrahim: ‘Rabb’im O’dur ki yaşatır, öldürür’ dediği zaman (o) dedi ki: ‘Ben de yaşatır, öldürürüm.’ İbrahim dedi ki: ‘Bak, şüphesiz Allah, güneşi doğudan getirir, haydi sen de onu batıdan getir!’ İşte kâfir kimse şaşırıp kaldı. Allah, zalimler toplumuna hidayet vermez.” (Bakara, 258)

Fir’avn, idaresindeki halka ve kendisine gönderilen Hz. Musa (as)’a, kendisinin ilah ve rab olduğunu iddia edip ilahlık ve rablık iddiasında bulunmuştur.

“(Fir’avn): dedi ki: ‘(Ey Musa), andolsun, benden başka ilah edinirsen, seni kesinlikle hapse atılanlardan yapacağım.” (Şuara, 29)

“Ardından dedi ki: ‘Ben, sizin en yüce rabbinizim!” (Naziyat, 24)

Fir’avn, sözleriyle kendisinin mülkün sahibi, rab ve ilah olduğuna inanmıştır.

Günümüz müstekbir diktatörlerinden Erdoğan, “Milletin iradesi üstünde bir irade yoktur” diyerek yöneten ve hüküm koyanın millet olduğunu, millet adına da kendisinin hükmettiğini bu iddiasıyla meliklik gücünün kendisinde bulunduğunu iddia etmiştir.

Tüm zalimler, toplumları üzerinde kendilerinin rab ilah ve melik olduklarını bir şekilde ilan etmişlerdir. Diktatör zalim müstekbirler hep aynıdır, rızkın kendi ellerinde bulunduğunu, ceza ve mükâfat verebilme gücüne sahip olduklarını düşünürler. Tarihi süreçte ve günümüzdeki müstekbir kâfirlerin, kendilerini üstün görme, böbürlenme, zulmetme ve Rab’lerine isyan etmede birbirlerinden hiçbir farkları yoktur.

“Sizin kâfirleriniz, sizden öncekilerden daha hayırlı mı (üstün mü), yoksa kitaplarda sizin için bir beraat mı var!” (Kamer, 43)

Günümüzde iktidarı ele geçirenler, insanlar üzerinde egemenliklerini kurduktan sonra kendilerini halktan soyutlayarak müstekbirleşmişler, zamanla halktan üstün olduklarını, analarının kendilerini bu iş için doğurduğunu zannetmişlerdir. Kendilerini müstağni gören bu kimseler, -açıkça ifade etsinler ya da etmesinler- kendilerini toplumları üzerinde rab, ilah ve melik olarak görerek helalı haram, haramı helal yapmışlardır. Bunlara itaat edenler, onların kanunlarına göre hareket edenler, onlardan korkup çekinenler de bunları rab, ilah ve melik edinmişlerdir.

Göklerde ve yerde yüce Allah’tan başka Rab, Melik ve İlah yoktur

Nas suresi, Rububiyetin, meliklik ve ilahlığın tek bir otoritede olması gerektiğini ortaya koymaktadır ki bu üç sıfat, bölünme, parçalanma ve ayrı ayrı güçlerde olmayı kabul etmez. Rububiyet vasfına haiz olan güç, aynı zamanda Meliktir. Rububiyet ve Meliklik sıfatları hangi güçte ise, Ulûhiyet de o güçtedir.

Rububiyeti elinde bulunduran yüce Allah (cc), yaratıp rızıklandıran, düzene koyup neler yapılacağını belirleyen, kulları üzerinde tek hüküm koyucu, yönetici ve Meliktir. Bu nedenle O, emrettiği hususları yapılıp yapılmadıklarının hesabını kullarından sorar, onlara yaptıklarının karşılığını verir, bu nedenle O, tek İlah’tır.

Ulûhiyet sıfatına sahip olma, hesap sormayı, gözetlemeyi gerekli kılar. Bu nedenle bu üç sıfat da ancak âlemlerin Rabb’i yüce Allah’a aittir.

Bir başka gücün, kişi ya da beşerî ideolojilerin, yüce Allah’ın Rububiyet, Meliklik ve Ulûhiyet sıfatından birini gasp etmesi mümkün değildir. Böyle bir iddiaya kalkışanlar ve bunları destekleyenler, Rab’leri yüce Allah’a açıkça isyan etmiş, şirk koşmuşlardır.

Nas suresi, aydınlığın Rabb’i olan yüce Allah’ın Rab, Melik ve İlah olduğunu belirtmekte, insanlara, dünya hayatlarında hangi güce tabi olacakları konusunda yol göstermektedir. Bu sıfatlar, rızık vericinin, hüküm koyucunun ve idarecinin yalnızca yüce Allah (cc) olduğunu ortaya koymaktadır.

Felak suresinde vasıfları verilerek şer oldukları bildirilen beşerî sistemlerin ve yöneticilerinin karanlık emellerinden, baskı ve zulümlerinden kurtularak sığınılacak gücün ve otoritenin, hangi vasıflara sahip olduğu Nas suresinde bu sıfatlarla açıklanmıştır.

Nas suresi, Rab, Melik ve İlah olan aydınlığın Rabb’ine sığınılması halinde şer güçlerinden kurtuluşun mümkün olacağını belirtmektedir. Hasetçi, göz boyamacı insan ve cinden oluşan şer güçleri, Rab, Melik ve İlah olan aydınlığın Rabb’ine sığınmayı engellemek için her yolu denemekte, insanları büyülemeye çalışmakta, haset etmektedirler.

Beşerî şer güçlerin, insanların Tevhidi esaslara, ilahi nizama yönelmelerini engelledikleri yöntemler, Felak ve Nas surelerinde belirtilmiştir. Bunlar, insanları büyülemek, haset yapmak ve insanların göğüslerine fısıldamak şeklinde verilmiştir.

Yüce Allah (cc), kendisine yönelmeyi engelleyen şer güçlerinin, hangi yollara başvurduklarını, hangi propaganda araçlarını kullandıklarını Felak suresinde belirtmiş, Nas suresinde ise, onların kimler olabileceklerini belirtmiş, kurtuluşun yolunu göstermiştir.

Surenin Açıklaması

Rububiyet, tümüyle yüce Allah’a aittir

Kendilerini insanlar üzerinde rab gören müstekbirler, kendilerinden üstün birisini kabul etmezler. Bu nedenle yüce Allah’ın gönderdiği rasulleri reddederler.

Kendi acziyetine bakmadan küçük bir toplum üzerinde rablığını ilan eden Fir’avn, Hz. Musa (as)’a, rablerinin kim olduğunu sorar.

“(Fir’avn) dedi ki: ‘Ey Musa, öyleyse sizin Rabb’iniz kimdir?” (Taha, 49)

Fir’avn’ın bu haddini aşan sorusuna Hz. Musa (as), rab kavramının ne olduğunu açıklamış, Rububiyetin gerçek anlamını anlatmıştır.

“Dedi ki: ‘Rabb’imiz o dur ki, her şeye yaratılışını veren, sonra hidayet edendir.” (Taha, 49-50)

“(Musa) dedi ki: ‘Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabb’idir; eğer kesin bilen kimseler iseniz.” (Şuara, 24)

Kendilerine bile fayda ve zarar verme gücüne sahip olmayan, acziyetlerine bakmadan rab olduklarını iddia edenlere karşı yüce Allah (cc), gerçek Rabb’in kim olduğunu açıklıyor.

1- De ki: ‘Sığınırım insanların Rabb’ine!’

Toplum üzerinde rablık taslayan zorba tağuti küfür sistemlerinden, onların karanlık emellerinden, baskı ve zulümlerinden âlemlerin Rabb’i yüce Allah’a, O’nun indirdiği Tevhidi esaslara sığınmakla insanlar huzura ve kurtuluşa ererler.

Felak ve Nas surelerinin hemen girişinde, Rab kavramının öne çıkartılıp “Aydınlığın Rabb’ine ve insanların Rabb’ine sığınılmasının” emredilmesi çok önemli bir vurgudur. Bu nedenle surenin daha iyi anlaşılması için öncelikle Rab kavramının bilinmesi gerekir. Rab kavramı ve içerdiği hususlar çok iyi bilinmelidir ki, bu vasıflara sahip olan bir rab, insanların sığınacakları, sığındıklarında huzur bulacakları, güven duyacakları bir sığınak olsun.

Rab: Yaratan, düzene koyan, yetiştiren, terbiye eden, ihtiyaçları karşılayan, kefil olan, gözetleyen, koruyan, sahip olan, etrafında toplanılan, sorumluluk sahibi, kendisine itaat edilen, sözü dinlenen, tasarruf, hüküm, yetki sahibi, melik, efendi, hesap sorup yargılayan anlamlarına gelmektedir. Kur’an’da rab kavramının bütün vasıfları ortaya konulmuştur.

Tanımlanan bütün vasıfları üzerinde bulunduran gerçek Rab, yalnızca yüce Allah’tır, bu vasıflara sahip olamayanlar rab olamazlar. Yaratan, rızıklandıran, hayat veren yüce Allah (cc) olduğuna göre yarattıkları üzerinde hüküm koymak da ancak O’na aittir. Hüküm koyma hakkını insanlara vermek, Rububiyet konusunda yüce Allah’a şirk koşmaktır.

Rububiyet, yaratılanları her yönüyle düzenlemeyi, eğitmeyi ve öğretmeyi gerektirir

Âlemlerin Rabb’i yüce Allah (cc), Rububiyet sıfatı gereğince insanlar için her şeyi yaratmış, yarattığı canlı cansız her şeyin görevlerini düzenlemiş, neler yapacaklarını, nelerden kaçınacaklarını belirtmiş, yeryüzündeki gaye ve hedeflerini kendilerine bildirmiştir.

Yüce Allah (cc), yarattıklarını başıboş bırakmamış, onlar için her şeyi düzenleyip takdir etmiş, sonra yapıp edecekleri hususlarda hedeflerini onlara göstermiştir.

“Yüce Rabb’inin adını tespih et; sonra düzenledi ve O ki takdir etti, peşinden hedefini gösterdi.” (A’la, 1-3)

İnsanlara hedeflerini gösteren yüce Allah (cc), bu hedeflerine ulaşmaları için onların yaşamlarında kendilerine gerekecek her şeyi lütfetmiş, sonra da onları bilgi ile donatarak eşyayı tanımalarını sağlamıştır.

Davet et ki Rabb’in, Kerim’dir. O ki, kalemle öğretti, insana bilmediği şeyleri öğretti.” (Alak, 3-5)

Ve Âdem’e O, bütün isimleri öğretti, sonra meleklere onları gösterdi, daha sonra dedi ki: ‘Şayet doğru söyleyenler iseniz, şunları isimleriyle bana haber verin.” (Bakara, 31)

İnsanlar, yüce Allah’ın hükümlerini kendi hayatları üzerinde uygulayacakları için her konuda bilgi sahibi olmaları gerekir, aksi halde sorunlar ortaya çıkacak, bireysel yaşamlarında, sosyal ve siyasal ilişkilerinde huzursuz olacaklardır.

İnsanların, Rab’lerinin kendilerine bildirdiği Tevhidi esaslara gereğince iman ederek Rububiyet, Meliklik ve Uluhiyet konusunda tümüyle yüce Allah’a yönelmemeleri, yaratılış gayelerine uygun, vahyin ortaya koyduğu ölçüler içerisinde yaşamamaları halinde dünya hayatlarında huzursuz olacaklar, Rab’lerine isyan etmiş kişiler olarak Ahirette yargılanacaklar, dünyada yaptıklarının hesabını vereceklerdir.

Muhakkak dönüş Rabb’inedir!” (Alak, 8)

Tevhidi esaslara uygun yaşayarak Rab’lerinin Rububiyetine iman edenler, aynı anda O’nun Meliklik ve Uluhiyet sıfatlarını da tasdik etmişlerdir. İman eden kimseler, hesap görücü, ceza ve mükâfat verici olan, Ulûhiyetinde eşi ve ortağı bulunmayan yüce Allah’a huzur içerisinde hesap vereceklerdir. İşte bu nedenle insanlar, kime sığınacaklarını çok iyi hesaplamalıdır.

Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır, mülkü üzerinde yegâne Melik yüce Allah’tır.

Azgınlıklarında sınır tanımayan bazı kimseler, kendi eksiklik ve acziyetlerine bakmadan, sahip oldukları mal ve insan gücüne güvenip yüce Allah’ın yarattığı arzda, gasp ettikleri yerlerde kendilerini mülkün sahibi görmüşlerdir.

“Fir’avn kavmine seslenip dedi ki: ‘Ey kavmim, Mısır mülkü ve şu altımdan akıp giden ırmaklar benim değil mi, görmüyor musunuz.” (Zuhruf, 51)

Tüm zorba müstekbirler bilmelidirler ki, göklerin ve yerin mülkü tamamen yüce Allah’ındır, O’nun mülkünde hiçbir ortağı da yoktur. Bu gerçeği, Rab’lerine isyan eden bazı azgınlar dışında, tüm yaratılanlar bilmekte, Rab’lerini yegâne Melik olarak tanımaktadırlar.

“Göklerde olanlar ve yerde olanlar Melik, Mukaddes, Aziz, Hâkim olan Allah’ı tesbih etmektedir.” (Cuma, 1)

2- ‘İnsanların Melikine.’

Rab kim ise Melik de odur; Rab’lığın ve Melikliğin ayrı ayrı ellerde olması kargaşaya neden olacaktır. İnsanı yaratıp düzene koyan, ona her türlü nimeti veren rab kim ise, onu idare etme hakkı da onundur, o hükmetmeli, idare onun elinde olmalı, gerçek hükümdar o olmalıdır.

“Şüphesiz Rabb’iniz Allah O’dur ki, gökleri ve yeri altı günde yarattı, sonra Arşı düzenledi; geceyi, hızlı olarak onun peşinde olan gündüze örter, güneş, ay ve yıldızlar, O’nun buyruğuna boyun eğmişlerdir. İyi bilin ki yaratma ve emir O’nundur, âlemlerin Rabb’i Allah, yücedir!” (A’raf, 54)

Gerçek hükümdar, Rab ve Melik olan ancak yüce Allah’tır. Çünkü kâinatı, hayatı ve insanı yaratıp düzene koyan O’dur! O’nun mülkünde, hiçbir şeye sahip olmayan ve eksikliklerle donanmış beşerin rablık ve meliklik taslayarak hüküm koyması küfür ve şirktir.

Beşerî sistemler, yüce Allah mülkünde, O’nun yarattığı kullar üzerinde hüküm koyup meliklik iddiasına kalkışarak yüce Allah’a eş koşmaktadırlar. “İnsanların Meliki” olan yüce Allah (cc), Kendi mülkünde, yarattığı kulları üzerinde ancak Kendisi hüküm koyar.

Beşerî sistemlerin yasalarını kabul edip onaylamak, bu sistemlerin yöneticilerini ilah, rab ve melik edinmektir ki bu, yüce Allah’ın hükmünün gasp edilmesi, zulüm, küfür ve şirktir. Eksikliklerle mücehhez olan, kendilerine bile fayda ve zarar verme gücüne sahip olamayan insanlar, diğer insanlar üzerinde hükümran olamaz, hüküm koyamaz, hükmedemezler.

“İşte gerçek Melik olan Allah yücedir…” (Taha, 114)

Yüce Allah (cc) gerçek hükmeden Melik’tir, O’nun egemenliği, yeryüzü ile sınırlı değil gökleri de içine alan bir egemenlik ve hükümranlıktır. O, egemenliği altında olanların yardımcısı ve koruyucusudur. İnsanların, yalnızca O’nun hükümlerine teslim olmaları gerekir.

“Bilmez misin ki göklerin ve yerin mülkü şüphesiz Allah’ındır; sizin için Allah’tan başka bir veli ve bir yardımcı yoktur.” (Bakara, 107)

Yüce Allah (cc), egemenliği altında olanları, beşerî sistemlerin idarecileri gibi sömürmez, dünyalarını zindana çevirmez. O yüce hükümdar, her şeyi yapmaya Kadir olduğu ve kimseye hesap vermek zorunda bulunmadığı halde hiçbir zaman kullarına zulmetmez. O, merhametlilerin en merhametlisi olan yüce bir Meliktir. Meliklik iddiasında bulunan beşerî sistemlerin yöneticileri ise, idare ettikleri insanları korumadıkları gibi üstüne üstlük onlara zulmediyor ve onları her vesile ile sömürüyorlar.

 “Göklerin ve yerin mülkü O’nundur; hayat verir ve öldürür ve O, her şeye kadirdir. O, evveldir, ahirdir, zahirdir, bâtındır. O, her şeyi bilendir.” (Hadid, 2-3)

Dünyadaki Tevhid şirk mücadelesi, yüce Allah’ı Melik edinenler ile beşerî sistemlerin yöneticilerini melik edinenler arasındadır. Beşerî sistemlerin yöneticilerini melik edinenler, zaman içerisinde rızıklarının onların ellerinde bulunduğunu düşünerek onları rab edinirler.

Melikliği ve rablığı beşerî sistemlerin yöneticilerine verenler, rızık endişesi, bir zarar görme düşüncesi ile bu melik edindiklerinden korkuyor, onlara saygı ve sevgi göstermeye başlayarak onlara yakın olmaya çalışıyorlar. Böylece onları ilah edinip Rububiyet, meliklik ve ulûhiyette yüce Allah’a ortak koşarak gerçek Rab’leri yüce Allah’a döneceklerini unutup dünya hayatlarında dalalet içerisinde yaşıyorlar.

“Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır ve dönüş de Allah’adır.” (Nur, 42)

En üstün vasıflara sahip olan yüce Allah (cc) gerçek hükümdardır; O’nun egemenliği altında yaşamak insana güven verir ve insan ancak bu halde gerçekten özgür olur. Kendileri kul olanları hükümdar kabul edip onların koydukları kurallara göre yaşayanların hayatları zindan olmakta, kölelik zilletine düşmektedirler. Yüce Allah (cc), bütün sıfatları üzerinde toplayan en yüce Rab, Melik ve İlah’tır.

“Allah O’dur ki, O’ndan başka ilah yoktur; Melik’tir, Kuddus’tür, Selâm’dır, Mü’min’dir, Müheymin’dir, Aziz’dir, Cebbar’dır, Mütekebbirdir! Allah, onların ortak koştukları şeylerden münezzehtir.

O Allah, Yaratan’dır, Bari’dir, Musavvir’dir; en güzel isimler O’nundur, göklerde ve yerde bulunanlar, O’nu tesbih ederler. O, Aziz’dir, Hâkim’dir.” (Haşr, 23-24)

Beşer olan bir kimse, gerçek hükümdar olamayacağı için yüce Allah’ın vereceği ceza ve mükâfatı da veremez. En ağır cezaları, en büyük mükâfatları vermek ancak ulûhiyeti elinde bulunduran yüce Allah’a aittir. İşte gerçekten iman eden sihirbazların haykırdıkları hakikat.

“(Fir’avn) dedi ki: ‘Size gerçekten izin vermeden önce ona iman ettiniz! Şüphesiz o, elbette büyüğünüzdür, size sihir öğreten kimsedir; öyleyse ben de sizin ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve sizi hurma dallarında çarmıha gereceğim, hangimizin azabı daha çetin ve daha kalıcıdır bileceksiniz!’

Dediler ki: ‘Seni, bize gelen açık delillere ve bizi yaratan kimseye tercih etmeyeceğiz, öyleyse hükmünü ver, neye hüküm vereceksen, şüphesiz ancak bu dünya hayatında hüküm verirsin. Gerçekten biz, Rabb’imize iman ettik ki, bizim günahlarımızı ve bizi yapmaya kendisini zorladığın o sihri bağışlasın; Allah daha hayırlı ve daha kalıcıdır.” (Taha, 71-73)

Göklerde de yerde de tek İlah, yalnızca yüce Allah’tır

Yüce Allah (cc), yarattığı kâinat üzerinde yegâne tek İlah’tır! O’nun mülkü üzerinde O’ndan başka hiçbir ilah yoktur, olamaz da! Yüce Allah (cc), yarattığı kâinat üzerinde yalnızca kendisi tasarruf hakkına sahiptir, O’nun izni olmadan hiçkimse hiçbir şey yapamaz.

“Allah ki, O’ndan başka İlah yoktur, Diri’dir, Koruyan’dır; O’nu, uyuklama ve uyku tutmaz; göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. O’nun izni olmadan O’nun katında kim şefaat edebilir! Onların önlerinde ne varsa ve arkalarında ne varsa bilir, dilediği şeyler dışında O’nun ilminden bir şey kavrayamazlar. O’nun Kürsüsü, gökleri ve yeri kaplamıştır; onları korumak, O’na ağır gelmez. O Yüce’dir, Büyük’tür.” (Bakara, 255)

İşte her şeye hâkim olan, izni dışında hiç kimsenin en küçük bir şey yapamadığı tek İlah olan yüce Allah (cc), insanlar üzerinde de yegâne tek İlah’tır.

3- ‘İnsanların İlahına.’

Rablık ve meliklik bir elde olunca ister istemez, ilahlığın da aynı elde olmasını gerekli kılacaktır. Yaratan, düzene koyan, belirleyip hedefini gösteren, rızık verip yaşatan, mülkü elinde bulundurup idare eden güç kim ise, Ulûhiyet sahibi de o olmalıdır. Aksi halde çelişki olacak, kargaşa ve bozukluk meydana gelecektir.

“Şayet (yer ve göğün) o ikisinde, Allah’tan başka ilahlar olsaydı, ikisi de fesada uğrardı; arşın Rabb’i Allah, onların vasıflandırdıkları şeylerden yücedir.” (Enbiya, 22)

Otorite tek elde olursa, bu durumda göklerde ve yerde bozulma, huzursuzluk olmaz. Arşın sahibi yüce Allah’tır ve mülkünde hükümran olmak da O’na mahsustur. Yeryüzünde hükmetme hakkını Allah’tan başkasına vermek, İslâm’dan başka bir nizama uymak, başka bir dine tabi olmaktır. Beşerî sistemlerde hâkimiyetin millette olduğu iddiası, yüce Allah’tan başka ilahlar edinmektir.

Allah dedi ki: ‘İki ilah edinmeyin, şüphesiz O, tek ilahtır, öyleyse yalnızca benden korkun.’ Göklerde ve yerde bulunanlar O’nundur ve din de daima O’nundur; o halde Allah’tan başkasından mı korkuyorsunuz!” (Nahl, 51-52)

Allah’tan başkasını ilah edinenler, kendilerine zulmediyorlar, çünkü ilah edindikleri kimseler, onların hayatlarını zindana çevirdikleri gibi Ahiretlerini de ziyan ediyorlar. Kendilerine merhamet etmeyen şeytani düzenlerin idarecilerinin, insanlara merhamet etmeleri mümkün değildir. Oysa yüce Allah (cc), kullarına karşı merhametli ve şefkatlidir.

“İlahınız bir tek İlah’tır, O’ndan başka ilah yoktur, Rahman’dır, Rahim’dir.” (Bakara, 163)

Kullarına karşı çok merhametli olan yüce Allah (cc), kendisine iman edip sığınanları, her zaman kötülüklerden, şeytan ve taraftarından, beşerî düzenlerin karanlık emellerinden ve şerlerinden korumuş, korumaktadır.

Günümüzde Müslüman olduklarını iddia edenler, yüce Allah’a inanıyor, ancak yüce Allah’ın Rububiyet, Meliklik ve Uluhiyetini inkâr ediyorlar

Tarihi süreçte birçok örneği bulunduğu, Kur’an’ın da apaçık bir şekilde bildirildiği üzere geçmiş toplumlar, yüce Allah’a, meleklere, önceki rasullere iman ettikleri iddia ediyorlardı. Kur’an’da müşrikler olarak sıfatlandırılan geçmiş toplumlar, tıpkı günümüzde kendilerini İslâm’a nispet edenler gibi yüce Allah’a iman ediyor, ancak yüce Allah’ın Rububiyet, Meliklik ve Uluhiyetini inkâr ediyorlar.

“De ki: ‘Yeryüzü ve orada bulunanlar kimindir, şayet bilenler iseniz (söyleyin!)’ Diyecekler ki: ‘Allah’ındır.’ De ki: ‘Düşünmüyor musunuz?’

De ki: ‘Yedi göğün Rabb’i ve Büyük Arşın Rabb’i kimdir?’ Diyecekler ki: ‘Allah’tır. De ki: ‘O halde sakınmıyor musunuz?’

De ki: ‘Her şeyin yönetimi elinde olan ve O, himaye eden ve kendisi üzerinde bir himaye eden olmayan kimdir, şayet biliyorsanız (söyleyin).’ Diyecekler ki: ‘Allah’tır.’ De ki: ‘O halde nasıl büyüleniyorsunuz?’

Bilakis onlara Hakkı ulaştırdık ve şüphesiz onlar, gerçekten yalancılardır.” (Mü’minun, 84-90)

“Andolsun onlara sorsan: ‘Kim yarattı gökleri ve yeri, güneşe ve aya kim boyun eğdirdi!’ ‘Elbette Allah’ derler; o halde nasıl iftira ediyorlar!

Andolsun onlara sorsan: ‘Kim gökten su indirdi, böylece onunla öldükten sonra olan yeri diriltti?’ Elbette ‘Allah’ derler! De ki: ‘Hamd Allah’adır’ fakat çokları akletmezler.” (Ankebut, 61, 63)

“De ki: ‘Kim gökten ve yerden sizi rızıklandırıyor ya da kimdir işitme ve görmeye malik kılan ve kimdir ölüden diriyi çıkaran, diriden ölüyü çıkaran ve kim emri düzenliyor?’ Hemen diyecekler ki, ‘Allah,’ artık de ki: ‘Korunmuyor musunuz?’

İşte sizin Hak Rabb’iniz Allah budur! O halde Hak’tan sonra sapıklıktan başka ne vardır! Öyleyse nasıl oluyor da döndürülüyorsunuz!” (Yunus, 31-32)

Ayetlerde apaçık bir şekilde görüldüğü üzere geçmiş müşrik toplumlar, göklerin ve yerin Rabb’inin, kendilerini yaratanın, rızıklandıranın, her şeye hâkim olanın yüce Allah (cc) olduğuna inanıyorlardı. Müşrikler, meleklere de inanıyorlardı.

“Ve dediler ki: ‘Onun üzerine bir melek indirilseydi ya;’ şayet bir melek indirseydik emri elbette tamamlardık, sonra tehir edilmezlerdi.” (En’am, 8)

Müşrikler, Hz. İbrahim (as)’ın kendi rasulleri olduğuna da inanıyorlardı.

“İbrahim Yahudi değildi ve Hrıstiyan da değildi velakin o, Hanif bir Müslüman idi ve müşriklerden de değildi.” (Al-i İmran, 67)

Müşrikler, yüce Allah’ı razı edebilmek için kurban kesiyor, bunun bir kısmını dağıtıyor, mallarından infak ediyorlardı.

“Ekip biçilen zirai şeylerden ve hayvanlardan Allah’a pay ayırdılar, sonra dediler ki: ‘Bu Allah için ve bu da ortak koştuklarımıza’ diye iddia ettiler, fakat ortakları için olan şeyler Allah’a ulaşmıyor, Allah için olan şeyler, işte o ortaklarına ulaşıyor; ne kötü hüküm veriyorlar!” (En’am, 136)

Müşriklerin namaz kıldıkları, ancak yüce Allah’ın diğer hükümlerini yerine getirmedikleri için namazlarının gösteriş olduğu ve boşa gittiği Maun suresinde apaçık bir şekilde verilmektedir.

Aynı şekilde müşriklerin Hac’ca gittikleri ve yüce Allah’ı razı edebilmek için günüm tasavvufçuları gibi kendileri ile yüce Allah (cc) arasına aracılar koydukları, ancak buna rağmen yalancı ve kâfir oldukları Kur’an’da apaçık bir şekilde bildirilmektedir.

“İyi bil ki hâlis din yalnız Allah’ındır; O’ndan başka veliler edinen kimseler: ‘Biz onlara, bizi Allah’a yaklaştırmaları dışında itaat etmiyoruz’ (derler); şüphesiz Allah, onlar arasında, onların kendisinde ihtilaf ettikleri şeyde hükmünü verecektir; doğrusu Allah, yalancı, kâfir o kimseyi hidayete iletmez.” (Zümer, 3)

Günümüzde Müslüman olduklarını iddia eden, namaz kılan, Hac’ca giden kimseler, geçmiş ataları müşrikler gibi yüce Allah’a iman ettiklerini iddia ediyorlar, ancak devletin kendilerine rızık verdiğini, aksi halde aç kalacaklarını düşünüp söyleyerek Rububiyeti tağuti sisteme verip yüce Allah’ın Rububiyetini inkâr ediyorlar.

Aynı kimseler, ancak demokratik sistemin gayri İslâmi her türlü melanetlerini bildikleri ve gördükleri halde bu tağuti demokratik sistemde oy kullanarak, tağuti sistemin melikliğini kabul edip yüce Allah’ın Meliklik sıfatını inkâr ediyorlar.

Yine bu kimseler, devleti en üstün güç görerek kendilerine ceza ve mükâfat verdiğine inanıp bunu dile getirerek uluhiyet sıfatını tağuti sisteme vererek yüce Allah’ın Uluhiyetini inkâr ediyorlar.

Bütün bunlar da apaçık bir şekilde gösteriyor ki, yüce Allah’a iman ettiklerini iddia etmelerine rağmen yüce Allah’ın Rububiyet, Meliklik ve Uluhiyetine iman edip hayatlarını o doğrultuda değiştirmeyenler, asıl itibarı ile yüce Allah’a iman etmemiş, kâfir ve müşriktirler.

Yüce Allah’tan başka edinilen tüm ilahlar, haset eden birer şeytandırlar

Yüce Allah (cc), göklerin ve yerin Tek İlahı olarak yarattığı tüm mahlukatı ve doğal olarak insanları, gözetip koruyan, kullarına verdiklerine karşılık bir ücret istemeyen, onları rızıklandırıp yaşatan, merhamet edip bağışlayandır. Oysa yüce Allah’tan başka edinilen tüm ilahlar, kendileri de aciz ve eksik birer beşer olmalarına rağmen insanları sömüren, insanlara zulmeden, cezalandıran, merhametten yoksunlardır.

Yüce Allah (cc), kullarına rahmet edip onları korurken, insanlar üzerinde ilahlık taslayan şeytani beşerî düzenlerin kanun koyucuları, yalnızca kendilerini düşünür, insanları ancak sömürürler. Onlar, geleceğin ne olacağını bilmezler, başlarına bir musibet geldiğinde acziyet içinde kalarak zillete düşerler.

Aciz olan beşere itaat etmek, kişiye zillet ve rüsvalıktan başka bir şey kazandırmaz. Kanun koyma iddiasında olan beşerî düzenler, öncelikle yüce Allah’ın arzını bırakıp kendi düzenlerini sürdürecekleri bir arz, kanunlarına uyacak fertler üretmelidirler. Ancak onlar, bunu yapmaktan acizdirler. O halde Allah’ın arzı ve kulları üzerinde hükmetme yalnızca bu arzı yaratan yüce Allah’ın hakkı olduğunu bilip küfür ve isyanlarından vazgeçmelidirler.

Kendi acizliklerinin farkında olan şeytani beşerî şer güçleri, kendi acizliklerini örtbas edebilmek için her vesile ile İslâmi esasları kötülemeye çalışırlar. Kendilerine itaat edip kulluk edenlere sürekli vesvese verir, onları kontrol altında tutmak için her yola başvururlar. Bunun için basın-yayın araçları ve emirlerindeki Samiri soylu bel’amları kullanarak insanlara vesvese verir, onlara propaganda yaptırarak Allah’ın kullarını saptırırlar.

4- ‘Vesvese veren şeytanın şerrinden.’

Allah’ın indirdiği aydınlık nizama açıkça cephe alamayan tağuti sistemlerin idareci ve taraftarları, değişik yöntemlerle İslâm’a, İslâmi değerlere ve Müslümanlara saldırmaktadırlar. İslâmi değerlere yapılan saldırıların bir kısmı açıktan açığa, bir kısmı ise planlı bir şekilde sinsice, bel’amlar kullanılarak yapılmaktadır. Sinsice yapılan saldırılar çok daha tehlikelidir.

Sinsice yapılan saldırıların daha yıkıcı ve daha etkili olduğunu bilen yüce Allah (cc), kullarını uyarmaktadır. İslâm’a ve İslami değerlere, beşerî sistemler tarafından yapılan sinsice saldırılara Hannas denilebilir. Mü’minler, sinsi vesvesecinin şerrine karşı uyanık olmalıdırlar.

Hannas nedir, kimdir!

Hannas; geri çekilerek, büzülüp sinen, pusuda yatarak, ikiyüzlülük yapıp saptıracağı kişilerden görünerek hareket eden, fırsat buldukça kendi küfrüne dönen sinsi demektir. İçten içe kuruntu veren, gizlice vesveseler aşılayan, iğdiş eden, saptıran. Allah’ın adı anıldığı zaman sıkıntıya düşen, insan kalbine ve ruhuna karşı gizli ve sinsi saldırılar düzenleyendir. Bütün bu özellikler, beşerî düzenlerin sinsi planlar çerçevesinde yürüttükleri faaliyetlerle birebir örtüşmektedir.

Halkında Müslümanların da bulunduğu ülkelerdeki sistemlerin yöneticileri, hannasın bütün özelliklerini üzerlerinde taşımaktadırlar. Bu düzenlerin, -idare biçimi ne olursa olsun- tümünün Allah’ın dinine karşı bakışları, tavır ve davranışları, kin ve düşmanlıkları hep aynıdır. Bu nedenle her vesile ile iman edenleri uyaran yüce Allah (cc), Kalem suresinde, sinsi vesveseci kâfirlerin özelliklerini saymış ve bunlara itaat edilmemesini emretmiştir.

“Ve itaat etme; hep yemin edip duran aşağılık, iftira eden, laf getirip götüren, Hayr’ı engelleyen, saldırgan, günahkâr. Kaba, sonra bununla beraber soysuz. Mal ve oğullar sahibi oldu diye.” (Kalem, 10-14)

Sayılan bütün bu özellikleri üzerlerinde bulunduran tüm müşrik ülkeler, bir taraftan Müslüman olduklarını tekrarlayıp dururlarken, diğer taraftan Kur’ani esaslara aykırı kanunlar çıkarıp insanların, bu küfür ve şirk yasalarını kabul etmelerini istemektedirler.

Hannasın tüm özelliklerini üzerinde taşıyan beşerî sistemler, bu şeytani vasıflarını her zaman ve mekânda basını ve Samiri soylu bel’amları kullanarak ortaya koymaktadırlar.

Halkında Müslümanların bulunduğu bazı ülkeler (Türkiye gibi), batı hukukuyla idare edildikleri halde sembolik olarak bir din işleri teşkilatı ve benzer bazı müesseseleri teşekkül ettirerek insanların dini hassasiyetlerini istismar eder, onları kandırmaya çalışırlar.

Beşerî sistemlerin İslâm’a karşı kurdukları Diyanet Şebekesi benzeri kurumlar, izin verdikleri vakıf ve dernekler, başlarındaki Samiri soylu bel’amlar vasıtasıyla insanlara vesveseler vererek İslâmi esasları çarpıtmakta, Tevhidi esasları gizlemektedirler.

Beşerî sistemlerdeki teşkilatların görevi, Allah’ın dinini gerçek kimliğinden kopartıp vicdanlara hapsetmek, insanları, hurafelerle ve din dışı kavramlarla oyalayıp gerçek Tevhid dininden uzak tutmaktır.

Hannas olan beşerî sistemler ve Samiri soylu bel’amlar, birer hannastırlar

Beşerî sistemlerdeki yöneticiler, şirk ve küfür içerisinde bulundukları, emperyalizmin sözcülüğünü yaptıkları, demokrasiden, laiklikten taviz vermedikleri halde insanları kandırmak adına şeytanın Hannas sıfatını kullanarak İslâmi bazı ibadetleri yapmakta “inşaAllah, maşaAllah” sözleriyle Müslüman görünerek İslâmi bilgiden yoksun halkı aldatmaktadırlar.

Şeytanın Hannas görevini üstlenen beşerî sistemler İslâmi kavramları, bilinçli bir şekilde karıştırırlar. Bu şeytani sistemlerinin yöneticileri, bazen öyle ileri giderler ki, yüce Allah’ın adını kullanarak şirk sistemlerini şirin göstermeye çalışırlar. Örneğin, “Allah’ın izniyle laiklikten taviz vermeyeceklerini, demokrasinin tek çare, hakimiyetin millete ait olduğunu” söylerler.

İblisin temsilcileri olan tağuti sistemin yöneticileri, laiklik ve demokrasiyi Allah’ın emri imiş gibi İslâm’dan habersiz zavallı insanlara fısıldayarak vesvese verip dururlar. Tağuti sistemin emrindeki Samiri soylu bel’amlar da zerre kadar ahlakî ve insani değer taşımadan her vesile ile İslâm’ın bir devlet yönetiminin olmadığını söyleyerek şeytani düzeni savunurlar.

Hannas olan beşerî sistemler, TV kanallarına ve yazılı basına, fuhşiyatı körükleyerek kadınların bedenlerini pazarlayıp beyaz kadın ticareti yaptıkları, vakıf ve dernekler de İslâmi kavramları karıştırdıkları için onlara ruhsat vermekte, para yardımı yapmakta ve Samiri soylu bel’amları sürekli TV. kanallarına çıkartarak halkı sisteme yamamaktadırlar.

Diğer taraftan beşerî sistemler, hannaslıklarını her alanda ortaya koyarak bir taraftan kumar, içki, faiz gibi Allah’ın haram kıldığı ve Kur’an’da şeytanın pisliği olarak ifade edilen fiilleri, rejimin vazgeçilmez esası olarak görüp teşvik ederlerken, diğer taraftan, özellikle Ramazan aylarında, dini programlar ve neşriyat yaparak insanları kandırmaya çalışırlar.

Beşerî şeytani Hannas sistemler, İslâmi değerleri kötülemek, olduğundan başka göstermek için Samiri soylu bel’amları, TV. kanallarında sürekli konuştururlar, her türlü yayın yoluyla İslâm aleyhine sürekli propaganda yapar ve yaptırırlar.

5-6- O ki, insanların göğüslerine vesvese verir, cinlerden ve insanlardandır.

Hannas hem cinlerden hem de insanlardandır; insanları Allah yolundan çeviren her kişi, şeytani özelliklerle donanmış bir hannastır. Nitekim yüce Allah (cc), şeytan (aleyhillanen)in insanlardan da yardımcıları olduğunu bildirmiştir. Cin şeytanların insanlar üzerinde fazlaca bir etkisi yoktur, asıl tehlikeli olanlar, şeytanın insan cinsinden yardımcıları olan Samiri soylu bel’amlardır.

“Yapabiliyorsan onlardan bir kimseyi, sesinle kışkırt; süvarilerin ve piyadelerinle onları tahrik et, mallarda ve evlatlarda onlara ortak ol ve onlara vaatler yap; şeytan, onlara aldatmaktan başka bir şey vadetmez.” (İsra, 64)

“Onlara vadeder ve söz verir, şeytan, aldatmadan başka onlara bir şey vadetmez.” (Nisa, 120)

“Süvarilerin ve piyadelerinle” ifadesi tamamen şeytanın insan cinsinden yardımcılarını ifade etmektedir ki bunlar, bütün özellikleri ile Samiri soylu bel’amlardır. Şeytanın “Süvarileri” emperyalist ve tağuti sistemlerin askeri birlikleri, “piyadeleri” de insanları fikirleri ile Allah yolundan ve Tevhidi esaslardan saptıran Samiri soylu bel’amlardır.

İslâm karşıtı güçlerin İslâm’a karşı yaptıkları seferlerde süvarileri kullanmakta iken günümüzde ise son teknolojik araç ve silahlarla Müslümanlara saldırmışlar, saldırmaktadırlar.

Beşerî sistemler, insanların kalplerini etkilemek için durup dinlenmeden, gece gündüz demeden Samiri soylu bel’amlar vasıtası ile propaganda yaparlar. Onlar, bu propagandalarla göğüslerde bulunan kalpleri etkilemeye ya da korkutmaya çalışırlar, kimi zaman da zorbalık yaparak, çeşitli şekillerde tehditlerde bulunur, insanları sindirirler.

Yüce Allah (cc), Müslümanlardan, sinsi vesveseci propagandalara aldanmamalarını ve insanların Rabb’i, Melik’i ve İlah’ı olan Rab’lerinin nizamına teslim olmalarını istemektedir. Müslümanlar, İslâmi esasları topluma ulaştırdıkları sürece insanlar İslâm’a yönelecek, böylece beşerî sistemlerin şirk ve küfür sistemlerine, onların egemenliğine son vereceklerdir.

Yüce Allah (cc), Felak ve Nas surelerinde insanlardan, “Aydınlığın Rabb’ine ve insanların Rabb’ine” sığınmalarını tavsiye etmekte, insanların, aydınlık olan İslâm nizamının şemsiyesi altına girmelerini istemektedir. Bunun için yüce Allah (cc), Kur’an’ı indirmiş, kullarının, Kur’an doğrultusunda hareket etmeleri halinde beşerî şirk düzenlerinin şeytani vesvese ve propagandalarından korunacaklarını söylemiştir.

Gerçekten sakınan kimseler, şeytanın, birden kendilerine dokunup kuşatması ile işte o zaman düşünürler; onlar, (gerçeği) gören kimselerdir.” (A’raf, 201)

Kur’ani esaslar doğrultusunda hareket eden, Tevhidi esaslara teslim olan Mü’minlere, şeytani düzenlerin ve onların emrindeki Samiri soylu bel’amların hiçbir etkisi olamaz. Onlar ancak kendi dostlarını etkiler. Mü’minlere, insan ve cin şeytan vesvesecilerin hiçbir zararı dokunamaz. Çünkü herhangi bir vesvese durumunda onların başvuracakları kaynak Kur’an’dır.

“Şüphesiz iman edenlere ve Rab’lerine tevekkül edenlere karşı onun bir gücü yoktur. Doğrusu onun gücü, onu dost tutan kimselere ve onlar o kimselerdir ki, onunla şirk koşanlardır.” (Nahl, 99-100)

Yüce Allah (cc), insanların şeytan ve dostlarından, tağuti sistem ve emirlerindeki bel’amlardan kurtulmanın yolunu Kitabında göstermiş, onca Kur’an’a uyulması halinde insanların korkudan emin olacaklarını bildirmiştir.

“Dedik ki: ‘Hepiniz ondan inin, artık ne zaman Benden bir hidayet size gelirse, nihayet kim, hidayetime tabi olursa, işte onlara bir korku yoktur ve onlar mahzun olmayacaklar.” (Bakara, 38)

“Şayet şeytandan bir vesvese seni dürterse, hemen Allah’a sığın; şüphesiz O, İşiten’dir, Bilen’dir.” (A’raf, 200)

Şeytandan, şeytani olan tağuti sistemlerden ve şeytanın insan cinsinden yardımcıları olan Samiri soylu bel’amlardan uzaklaşıp Rab’lerine yönelenler, işte kurtuluşa erenler onlardır.

Hidayete tabi olanlara Selam olsun!

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*