Müzzemmil Sûresi

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم

Müzzemmil Suresi

Giriş

Yüce Allah (cc), Alak suresinde Rasulü’nü, doğal olarak da Rasulü takip eden İslâm davetçilerini, kendi adına hareket ederek ilahi mesajı duyurma görevi ile görevlendirip şereflendirmiş, davet sırasında karşılaşılacak zorlukları bildirmiştir. Bu zorlukları aşmanın çaresi ancak ilahi esaslara sarılmak ve yüce Allah’a teslim olmak mümkündür.

Kalem suresinde ise, daveti ortaya koyacak İslâm davetçilerinin ahlaki yapıları düzenlenmiş ve davette uyulacak esasları belirtilmiştir. Surede, Müslüman davetçilerin, daveti ortaya koyarlarken davetin muhatabı olan müşriklere ve idaresi altında yaşadıkları beşeri sistemlere hiçbir şekilde taviz vermemeleri gerektiği, kaçınmaları gereken kötü vasıfların neler oldukları tek tek sayılarak kendilerine bildirilmiştir.

Kalem suresinde Müslüman davetçilerin, mutlaka delil üzere hareket etmeleri istenmiş, karşılaşılacak zorluklara karşı sabırlı olmaları, hiçbir şekilde davetin kesilmemesi gerektiği, aksi halde sorumluluk altına girecekleri konusunda uyarılmışlardır. Davet karşıtlarının bütün düşmanlıklarına aldırmadan, Kur’an’ın bütün insanlık için bir öğüt olduğunun bildirilmesi gerektiği vurgulanmıştır.

Müzzemmil suresinde ise, yüce Allah (cc) adına daveti yüklenen, Kur’an’ı ahlâk edinerek düşünsel planda kendisini tamamlayan Müslüman davetçinin, artık bedeni olarak da zorluklara hazırlanma zamanı geldiği bildirilmiştir. Bu nedenle Müslüman davetçinin, daveti ortaya koymadan önce, öncelikle bedeni olarak zorluklara kendisini hazırlaması ve topluma daveti ulaştırmadan önce fikri olarak da hazırlanmasının gerektiği belirtilmiştir.

Bu sure, Müslüman davetçileri bedenen ve fikren davete hazırlamakta, her türlü zorluğa karşı mukavemetlerini artırmakta, gece eğitiminin önemine vurgu yapmakta, davet görevinin ağırlığını nasıl kaldıracaklarını, davet metodunun ve muhataplara karşı tutumlarının nasıl olması gerektiğini bildirmektedir.

Müslüman davetçiler, davete başlamadan önce bedenen ve fikren tüm zorluklara karşı hazırlıklı olmalıdırlar. Öyle bir hazırlanma olmalı ki, bedeni her türlü çile, sıkıntı ve eziyete, açlık ve sefalete, zindana ve işkenceye, psikolojik olarak her türlü alay ve hakarete, iftira ve karalamaya tahammül edebilecek, gerekirse ölüme bile sevinerek gidebilecek şekilde bir hazırlanma olmalıdır.

Bedeni ve psikolojik her türlü zorluğun üstesinden ancak, iman edilen davaya, bu davanın temel esası olan Tevhidi ilkelere sarılarak gelinebilir. Bu sayılan zorlukları aşabilmek, gönülden iman etmekle ve sağlıklı bir Kur’an eğitimi ile mümkündür.

Kur’an eğitimi ile düşünce sisteminde kronikleşmiş materyalist kalıntılardan bir tek leke kalmayacak şekilde temizlenmeli, sözlere bulaşan argo ve avami ifadeler atılıp söz berraklaşıp güzelleşmeli, davranışlardaki bozukluklar, çarpıklıklar giderilerek yüce Allah’ın rızasına uygun olmalıdır.

Kur’an eğitimi ile kalbi saran dünyevi korkular, sevgiler atılmalı, kalp yalnızca yüce Allah’a tahsis edilmeli, O’nun sevgisi ve korkusu kalbin her hücresini sarmalı, insana yön veren heva ve hevesin yerini akıl, şirkin yerini iman, duygusallığın yerini Kur’ani hükümler, sapıklık ve dalaletin yerini hidayet ve rahmet almalıdır.

Sorumluluk duygusu ile hareket insanı olgunlaştırır, görevinin bilincine ulaştırır, tutarlı hareket etmesini sağlar. Kur’an, Müslüman şahsiyetlere sorumluluklarını hatırlattıktan sonra onların olgunlaşmasını sağlayacak yolları gösterir, onları, görev bilinci ile donattıktan sonra tutarlı ve emin adımlarla hareket etmelerini sağlar. Olgun bir kişiliğe, sağlam bir karaktere sahip olmayan kimseler, İslâmi mesajı yüklenemeyecekleri gibi onlar, İslâmi harekete zararlı ve ayak bağıdırlar.

İslâmi harekette metot, davanın olmazsa olmaz parçasıdır; bu nedenle yüce Allah (cc), kullarına ilahi mesajın sorumluluğu ile beraber onlara, takip edecekleri metodu ve bu metot içerisinde tutum ve davranışlarının ne olacağını da bildirmiştir. Böylece sorumluluk yüklenen Müslüman şahsiyetler, metodun ilahi olduğunun bilinci ile hareket ederler, ilahi mesajı ortaya koyarlarken hiçbir şekilde duygularıyla hareket etmezler. Onlar, sevgi ve nefretlerinde, sakin ve kızgınlık anlarında hep sorumluluğunu yüklendikleri mesajın belirlediği ölçülere uygun hareket ederler.

Müslüman şahsiyetler, taşıdıkları mesajın ruhuna uygun bir kişilik ve kimlik kuşanmalıdırlar. Onların, toplum içerisinde dostları ve karşıt muhatapları yanında belli bir duruşları olmalı, hiçbir şekilde ve şartta kendi bireysel kişiliklerini ve kimliklerini sorumluluğunu yüklendikleri ilahi mesajın önüne geçirmemelidirler.

Surenin açıklaması

Tevhidi mesajı yüklenen Müslümanlar, sorumluluklarını en iyi şekilde ifa etmek durumundadırlar. Bunun için sorumlu oldukları konuda kendilerini bedenen ve fikren yetiştirip olgunlaştırmalıdırlar. Çünkü yüklendikleri sorumluluk, âlemlerin Rabb’inin indirdiği ilahi mesajdır, bu nedenle kendilerini çok daha iyi yetiştirmek durumundadırlar.

Davet görevini üstlenen Müslüman bireyler için durup dinlenmek mümkün değildir. Onlar, yüklendikleri görevi, en iyi şekilde yapabilmek için kendilerinde varolan eksiklikleri bir an önce gidermeye çalışmalıdırlar. Fikri ve bedeni hazırlanmanın en iyi zamanı muhakkak ki gecedir. Bu nedenle yüce Allah (cc), Müslümanların gece kalkmalarını istemektedir.

1-4- Ey örtüsüne bürünen! Birazı hariç gece kalk! Onun yarısında yahut ondan biraz eksilt ya da onu artır ve düzenli şekilde Kur’an oku.

Gece kalkışı, Müslüman bireyin eğitiminin en temel şartıdır

Gece, düşünsel inkılabın olgunlaşmasında en iyi zaman dilimidir; yüce Allah (cc) adına hareket etmeyi şiar edinen Müslüman birey, Kur’an’ı ahlak edinerek davranışlarını güzelleştirdikten sonra bu güzellikleri diğer insanlara da ulaştırmak için bilgi ile donanmalıdır.

Müslüman birey, düşünce donanımını gecenin sessizliğinde iman ettiği Kur’ani esasları öğrenerek yapacak, bunun için uykusundan fedakârlık edecektir. “Yalnız gecenin birazında” uyuyacak, gecenin “yarısında yahut ondan biraz eksilt ya da onu artır ve düzenli şekilde Kur’an oku” hükmünü yerine getirecek, böylece düşünsel inkılabını tamamlayarak kendisindeki güzellikleri diğer insanlara ulaştıracaktır.

Sorumluluk yüklenen, bir amaç ve hedefi bulunan kimse için uyumak, istirahat etmek, durup dinlenmek, zamanı boş geçirmek elbette mümkün değildir. Akşamdan sabaha kadar uyumak, zamanı gereği gibi değerlendirmemek sorumsuzluğun, duyarsızlığın, amaç ve hedefi belirlememişliğin göstergesidir. Bu, sorumluluklarının bilincinde olan, cennet ile müjdelen Müslüman şahsiyetlerin yapamayacakları bir şeydir.

“Gecenin birazında uyurlardı ve seherlerde onlar, istiğfar ederlerdi.” (Zariyat, 17-18)

İnsan, bir sorumluluk yüklenince, bu sorumluluk onda değişik duygular uyandırır; kimileri sevinç ve mutluluktan, kimileri de taşıdığı sorumluluk duygusunu hakkıyla yerine getirmeme düşüncesinden uykusu kaçar, uyuyamaz.

Müslümanlar, her iki duyguyu da bir arada yaşarlar, iman ettikleri ilahi mesajın kendilerinde uyandırdığı sevinç ve mutluluktan dolayı, Rab’lerinin huzurunda olma isteği ile her anlarını değerlendirmek için geceleri çok az uyur, uykularını kısa keserler.

Müslümanlar, yüklendikleri ilahi mesajın kendilerine yüklediği sorumluluğu daha iyi yerine getirebilmek için geceleri Kur’an eğitimi yaparak davete daha iyi hazırlanmak duygusu ve mesajı, en iyi şekilde insanlara ulaştırmak isteği ile kendilerini eğitmek için az uyurlar.

Gece kalkışı, düşünce inkılabını gerçekleştirmek için eğitim amaçlıdır. Sabah başlayacak davet ve tebliğ görevine daha iyi hazırlanmak, insanlara tebliğ edilecek Kur’an’ı ve içindeki Tevhidi esasları iyice öğrenmek için gece bulunmaz bir fırsattır. Bu fırsatı en iyi şekilde değerlendirmek için “düzenli şekilde Kur’an oku” emrine uygun hareket edilmelidir.

Tevhidi mücadelenin gayesi, Kur’ani gerçeklerden hareketle yüce Allah’ın Ulûhiyet ve Rububiyetini insanlara ulaştırmak, insanları şirk bataklığından kurtarıp yüce Allah’ın Bir olduğuna iman etmeye davet etmektir. Bu nedenle Kur’an çok iyi bilinmelidir. Kur’an’ı çok iyi bilmenin yolu ise onu anlayarak, düşünerek düzenli bir şekilde okumaktır ki, bunun en iyi zamanı sessizliğin en iyi şekilde sağlandığı gecedir.

Gece kalkışının eğitim amaçlı olmasının yanında ibadet yönü de vardır; bu da gece Vitir namazıdır. Gece Vitir namazı, bu ayetle farz kılınmış, daha sonra 20. ayette kişilerin durumuna göre değişik düzenlemeler yapılmış, İsra suresi 79. ve Secde suresi 15-16. ayetlerde hangi vakitte kılınacağı açıklanmıştır.

Rasulullah (as), “Ey örtüsüne bürünen! Kalk” emrinden sonra kesintisiz bir şekilde geceleri kalkmış, gece namazda “düzenli şekilde Kur’an oku” hükmü gereği uzun bir şekilde Kur’an’ı okuyarak hem ibadetini yapmış hem de bir gün sonraki tebliğ görevine hazırlanmıştır.

Gündüz vaktinde davetin, sağlıklı bir şekilde insanlara ulaşabilmesi için Müslüman davetçilerin, mutlaka geceden hazırlanmaları gerekir. Bu, tıpkı bir sporcunun, müsabakaya çıkmadan önce antrenman yapması gibidir. Müslüman davetçilerin de davete önceden hazırlanmaları, daveti rahat bir şekilde ortaya koymalarına neden olur.

Davet görevi, ağır bir sorumluluktur

Davet görevi, ağır bir sorumluluktur; bunun hakkıyla ifa edilebilmesi çok büyük bir mücadele ve uğraşı ister. Bu mücadelede fiziksel ve psikolojik zorluk, sıkıntı, hakaret, karalama, işkence, eziyet, zindan ve şehadet vardır. Buna talip olacak kimseler, bütün bunları göze alıp daveti öyle üstlenmelidirler ki, bunun karşılığında yüce Allah’ın rızası, hoşnutluğu ve cennet vardır.

5- Muhakkak Biz senin üzerine ağır bir söz bırakacağız.

Yüklenen sözün ağırlığı, sözün bizatihi kendisi değil, onun insanlara ulaştırılmasında karşılaşılacak sorunlardır. Çünkü yüklenilen söz, hidayet olan, aydınlığa ve rahmete ulaştıran bir sözdür. İnsanı, küfür ve şirkin karanlıklarından İslâm’ın aydınlığına çıkaran, onu rahmete ulaştıran, insanın kalbine şifa, bedenine huzur ve mutluluk veren bir sözün bizatihi ağır olması elbette mümkün değildir. Buradaki ağırlık, bu sözün ulaştırılacağı kişilerin gösterecekleri olumsuz tepkilerdir. Nitekim yüce Allah (cc) bu konuda şöyle buyuruyor.

“Sana indirilen bir Kitap’tır, o halde ondan, göğsünde bir sıkıntı olmasın, onunla uyarman için ve Mü’minler için bir öğüttür.” (A’raf, 2)

Cahil ve inançsız insanlara bir şey anlatmak, özellikle de onu kabul etmesini sağlamak oldukça zordur. Bunlar, en kaba, en acımasız bir şekilde hakaret eder, en ağır sözleri söyler ve vahşi bir şekilde saldırırlar. Bu nedenle de davetçiler, çoğu zaman bir sözü karşılarındakilere anlatmakta sıkıntı çekerler ki bu sıkıntılar, kimi zaman bedeni, kimi zaman ise psikolojiktir.

“Şüphesiz Biz, emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik; fakat onu yüklenmeyi kabul etmediler, ondan endişelendiler ve insan onu yüklendi; doğrusu o, çok zalimdir, çok cahildir.” (Ahzab, 72)

Hiçbir dava, hiçbir düşünce, oturulduğu yerden insanlara ulaştırılmaz, toplum tarafından kabul görmez. İlahi mesajın taşıyıcıları olan Müslümanlar, sürekli mücadele azmi içerisinde olmalıdırlar. Tevhidi mücadelede Müslümanlar, ağır bir sorumluluk yüklendikleri duygusu cesur, atik, fedakâr, mücadeleci bir ruh yapısına sahip olmalıdırlar. Rahatına düşkün, tembel, pısırık, korkak, kişiliği olgunlaşmamış şahsiyetsiz kimseler ilahi mesajı taşıyamazlar.

Davetçi, Risalet’in sorumluluğunu taşıdığı bilincinde olmalıdır

Davetçi, Hz. Yunus (as)’ın başına gelenleri, Hz. Muhammed (as)’a yapılan uyarıları gözönünde bulundurmalı, en küçük bir hatasının kendisini çok ağır bir sorumluluk altına sokacağını bilmelidir. Bu nedenle davetçi, yüce Allah’ın kontrolünde olduğunu bilmeli, daveti sırasında sözel ve davranış olarak mesajın ruhuna uygun hareket etmeli, Kur’ani metodun dışına çıkmamalıdır. Aksi halde Hz. Muhammed (as)’a yapılan uyarılara muhatap olur.

“Şayet Biz bu Kur’an’ı, bir dağın üzerine indirseydik, gerçekten baş eğmiş, Allah korkusundan parçalanmış görürdün, bu misalleri insanlara anlatıyoruz, ta ki düşünsünler.” (Haşr, 21)

Kur’ani sorumluluğun ağır olmasının en önemli nedeni bu görevin, yüce Allah’ın mesajı olmasıdır. Davetçi, herhangi bir kimsenin sözünü bir yere ulaştırmıyor, o, Rabb’inin hükümlerini insanlara ulaştırıyor. Bu nedenle taşıdığı mesaja uygun bir kimlik ve kişilik kuşanmalı, bu ilahi mesajın belirlediği esaslardan sapmadan hareket etmelidir.

Kur’ani sorumluluk ağır bir sorumluluk olmakla beraber, mükâfatı da o oranda değerli ve büyüktür. Kur’ani sorumluluktan kaçınmak, çok değerli ve büyük mükâfattan kaçınmak anlamına gelecektir ki bu durumda insan, kendisine zulmetmiş olacaktır. Bu sorumluluktan kaçınan kimse, cahil ve nankördür. Çünkü verilecek büyük mükâfatı anlamayacak kadar cahil, bunun değerini bilmeyecek kadar nankördür.

Vahyi bilinci kuşanan Müslümanlar, Rab’lerinin kendilerine lütfettiği bu ağır sorumluluğu yüklenerek vadedilen büyük mükâfatı elde etmek için çalışırlar. Bunun için onlar, her türlü sıkıntı ve zorluğu göze alarak hareket ederler. Bu zorlukları aşmanın üç boyutu vardır: İmani, düşünsel ve bedeni boyut.

İmani boyut, yüce Allah’a kesin bir şekilde iman etmek, O’nun indirdiklerinden ve yüklediği sorumluluktan hiçbir sıkıntı duymadan teslim olmaktır.

Düşünsel boyut, Alak ve Kalem surelerinde bildirilen hususları düşünce planında kabullenerek yaşanacak olaylara, inkârcılardan gelebilecek zorluklarla karşılaşılabileceğini düşünüp düşünce planında hazır olmaktır.

Bedeni boyut, bedensel eğitimin yapılabilmesi için, ağırlıklı olarak Müzzemmil suresinde işlenen, takip eden surelerde örnekleri verilen gece eğitimi aksatılmadan sürdürülerek her türlü fiziksel zorluğa karşı beden mükemmel bir şekilde hazırlanmalıdır.

Yüce Allah (cc), sorumluluk yüklenen kimselere, bu sorumluluğu en iyi bir şekilde nasıl ifa edebilecekleri ile ilgili neler yapacaklarını Kur’an’da apaçık bir şekilde göstermiştir. Bunun ilk aşaması olarak sorumluluk yüklenenlere gece eğitimini emretmiş, bu sorumluluğun ancak bu şekilde daha iyi eda edilebileceğini bildirmiştir.

Gece eğitimi, Müslüman şahsiyetin, düşünce ve bedeni olarak olgunlaştığı ve gündüz ortaya konulacak davete hazır hale geldiği bir zaman dilimidir. Bu nedenle Müslümanlara gece kalkışı emredilmiş, gündüz yapılacak mücadeleye hazır olunmaları istenmiştir.

6- Gerçekten gece eğitimi odur ki, daha kuvvetli ve uygun, söz daha etkilidir.

Gece kalkışında, iman ve sorumluluk duygusunun insanda uyandırdığı coşku ve heyecan nedeniyle bedeni saran uykunun yerini huzur ve mutluluk doldurur. Önemli bir seyahate çıkacak kişinin, seyahat hazırlıklarını yapması sırasında duyduğu heyecan gibi Müslüman davetçiler de, insanlara ulaştıracakları Tevhidi ilkelerin heyecanı ve duygusu ile mutlu bir şekilde Kur’an okuyarak gündüz ortaya koyacakları davete hazırlanırlar.

İslâmi davetin en önemli yönü, insanlarla birebir aynel yakin görüşmektir

Gecenin sessizliği içerisinde insan, Rabb’i ile beraber olduğunu düşünüp hissederek coşku ile ayetleri okuyarak ezberler, sabah ortaya koyacağı davetin plan ve programını yapar. Okunan her ayet Müslüman’da, iman ateşini daha çok alevlendirmekte, düşünce zeminine sağlam bir şekilde yerleşmekte ve kavrama mekanizmasını daha güçlü bir şekilde harekete geçirmekte, böylece gündüz yapacağı davet görevine hazır hale gelmektedir.

İnsanlara birebir daveti ulaştırmanın en iyi zamanı gündüz vaktidir; bu nedenle de Müslüman davetçiler, gün içerisinde zamanı iyi değerlendirerek insanlara gitmelidirler.

7- Şüphesiz senin için gün boyunca (Rabb’ini) yüceltme vardır.

Gecenin etkili ortamında düşünsel planda hazırlandıktan sonra gündüz, eylem ve hareket olarak bedeni olgunlaştırma pişme mukavemet kazanma ve yüklenilen sorumluluğun gereğini yerine getirme zamanı ve alanıdır. Müslümanlar, bu zaman ve alanı çok iyi değerlendirmeli, durup dinlenmeden çalışmalıdırlar.

Tevhidi mücadele süreklilik ister; bu mücadele, boş zamanı değerlendirmek için yapılacak bir hareket değil, günün yirmidört saatini dolduracak kadar sürekli ve kesintisiz bir mücadeledir. Sünnetullah’ta bu mücadelenin nasıl yapıldığı Kur’an’da, özellikle de Mürselat, Naziyat ve Adiyat surelerinde belirtilmiştir. Adiyat suresi tefsirinde bu konuya geniş bir şekilde değinilecektir inşaAllah.

Bel’amların, kelimeleri yerlerinden kaydırmaları

Yüce Allah (cc), Risalet tarihi boyunca tüm Risalet önderlerine, insanları kendi Uluhiyet ve Rububiyetini kabul etmeye davet etmelerini istemiştir. Kur’an’da da daha ilk sureden itibaren yüce Allah’ın Rububiyet ve Uluhiyetine insanların davet edilmeleri için Hz. Muhammed (as)’ı görevlendirmiştir. Ancak ne üzücüdür ki bazı kimseler, bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde bu Kur’ani gerçeği, dillerini eğip bükerek gizlemeye çalışmışlardır.

“Şüphesiz onlardan bir fırka vardır ki, dillerini Kitapla eğip bükerler…” (Al-i İmran, 78)

Bilinçli ya da bilinçsizce yapılsın, yüce Allah’ın bildirdiği hidayet gerçeğini gizleyenlere yüce Allah (cc) lanet etmektedir.

“Şüphesiz açık delillerden indirdiğimiz şeyleri ve hidayeti, biz Kitap’ta insanlara onu açıkça beyan ettikten sonra gizleyen kimseler, işte onlara Allah lanet eder ve lanet edebilenler de onlara lanet eder.” (Bakara, 159)

Kelimeleri yerlerinden kaydırarak Hakk’ı gizleme düzenbazlığı bu surede de yapılmış, Bel’amlar, yüce Allah’ın yüceltilmesini isteyen ayeti, kimi uğraşılar şeklinde vermişlerdir.

“Şüphesiz senin için gün boyunca (Rabb’ini) yüceltme vardır.”

Bazı tefsirci ve meal yazarları bu ayete, “Gündüzün uzun uzun uğraşacağın başka işlerin vardır” şeklinde mana vermişlerdir ki bu, Kur’an gerçeğini yansıtmamaktadır. Bunlar, bu ayete verdikleri anlam ile sanki Risalet önderlerinin gündüzün, davetin dışında başka meşgaleleri varmış gibi ayetin anlamını kaydırmışlardır.

Günümüzde, içerisinde bulunulan toplumda İslâm’a ve İslâmi değerlere karşı küfür ve şirk cephesinin onca saldırısı varken iman ettikleri iddiasında bulunan kimselerin, başka işlerle uğraşıp İslâmi değerleri, Tevhidi ilkeleri ihmal etmesi ya da ikinci plana bırakması elbette düşünülemez.

İkincisi, bu yanlış anlamlandırma, surenin devam eden 8. ayetiyle çelişmektedir. Devam eden ayette bu uğraşın ne olduğu açıklamaktadır. Bu, toplum içerisinde yüce Allah’ı insanlara gereği gibi anlatarak O’nun adına hareket ederek Tevhidi esasların duyurulmaktır.

8- Rabb’inin ismini anlat ve sen yöneldikçe O’na yönel.

Tevhidi esasların duyurulması, günümüzde Samiri soylu bel’amların, bazı şahısların yaptıkları gibi sloganik olarak kimi ifadelerin kullanılması değil, şirkin her türlüsüne karşı insanları uyararak Tevhidi esaslara teslim olmaya davet etmektir. Bu davet, toplumsal yaşamı değiştirmeye yönelik köklü bir inkılaptır. Zaten küfür ve şirk unsurlarının rahatsız oldukları da bu inkılabı harekettir.

Bel’amların, kimi ifade, iddia ve pratiği olmayan söylemlerinden küfür ve şirk cephesi geçmişte olduğu gibi günümüzde de herhangi bir rahatsızlık duymuyorlar.

Tevhidi esaslara davet, zamanla sınırlı değil, hayatı kuşanan bir davettir

Tevhidi esasların duyurulması, zamanla sınırlı bir hareket değil, bir ömür sürecek uzun soluklu bir mücadeledir. Bu mücadele, her gün sabahtan akşama, akşamdan sabaha kadar gece gündüz denilmeden sürecektir, sürdürülmelidir.

“(Nuh:) ‘Dedi ki, ‘Rabb’im, şüphesiz ben kavmimi, gece gündüz davet ettim, Sonra gerçekten ben, onları açıkça davet ettim, sonra elbette ben, onlara açıktan söyledim, gizli gizli söyledim,.” (Nuh, 5, 8-9)

Davet sırasında Müslüman davetçiler, küfür ve şirk cephesinin her türlü karalama, hakaret, baskı ve saldırılarına muhatap olacaklardır. İşte bu nedenle ağır bir yük yüklenen Müslümanlar için uzun bir uğraşı vardır.

Tevhidi esasların temeli, insanların edindikleri tüm putlarını terk edip yalnızca Rab’lerine dönmelerini istemektir. İnsanların, değer verdikleri dünyevi bütün değerlerini bırakıp yalnızca kendilerini yoktan var eden, kendilerine her türlü nimeti sınırsız bahşeden ve dünya hayatının sonucunda bütün bunların hesabını soracak olan Rab’lerine, Rab’lerinin indirdiği esaslara dönmeleri çağrısı, davetin ana konusudur.

Davetin, Allah adına ortaya konulması, davetçiler için kolay bir çağrı olmadığı gibi, daveti alanlar da değer verip tapındıkları ilahlarını kolay kolay terk etmeyecek, kendilerini Rab’lerine davet edilenlere, en seviyesiz bir şekilde saldıracaklardır.

“Fakat benim davetim, onların kaçışlarından başka bir şey artırmadı ve şüphesiz ben her zaman onları, davet ettim onları mağfiret etmen için; parmaklarını kulaklarına koydular, giysilerine büründüler, direttiler ve büyüklük tasladılar, kibirlendiler.” (Nuh, 6-7)

Tarihi süreçte yapılan davete, hem çok az icabet edilmiş hem de çok şiddetli şekilde tepki gösterilmiştir. Davet zincirinin en zayıf olduğu dönem, içerisinde yaşadığımız bu çağdır.

“Sizden önceki nesillerden bakiyye sahiplerinden, yeryüzünde bozgunculuk yapmaktan men etmiş olsaydı ya; onlardan, kendilerini kurtardığımız kimselerden pek azı müstesna. Zulmeden kimseler, o içerisinde bulundukları refahın peşine takıldılar ve günahkâr kimselerden oldular.” (Hud, 116)

Pek az kimse Tevhidi esasları ortaya koyarken bazı kimseler, kendilerine verilen refahın peşine düşüp zalimler oldular, Hakk’ı anlatmaları gerekirken müşrik ve kâfirlerin yasaları altına gizlenip şirke düştüler. Bunlar, bozgunculuk yapmayı men etmeleri gerekirken kendileri, tağuti sistemlerin verdiği izinle açtıkları vakıf ve derneklerde bozguncu olup çıktılar.

Tevhidi mücadelede en öncelikli mesaj, yüce Allah’ın Uluhiyet ve Rububiyetidir

9- Doğunun ve batının Rabb’idir; O’ndan başka ilah yoktur; öyleyse O’nu vekil edin.

Bütün Risalet önderleri rasuller ve onların izinden giden Tevhid erleri, kendi toplumlarında yalnızca Rab’lerinin adını anmışlar, insanları yalnızca Rab’lerini ilah edinmeye davet etmişlerdir. Bu davet, toplum tarafından ilahi mesaj net anlaşılıncaya ve onlar, bilinçli bir şekilde saflarını belli edinceye kadar devam etmiştir.

“Andolsun saf saf olanlara, böylece men ettikçe men edenlere, sonra birbiri ardınca davet edenlere, şüphesiz ilahınız elbette birdir! Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabb’idir, doğuların da Rabb’idir.” (Saffat,1-5)

Bu ilahi mesaj, Tevhid şirk tarihi boyunca her çağın Tevhid erlerince ortaya konulmuş, tüm çağların üzerine çöken şirk, nifak, fısk ve küfür karanlığını delerek Tarık yıldızı gibi ışık saçarak insanlara ulaştırılmıştır. Bu ilahi mesaj, beşeriyetin karanlık ufkunu aydınlatmış, şaşkınlık içerisinde bocalayan beşeriyete kurtuluş yolunu göstermiştir.

Tevhidi mücadele Müslüman davetçi, gün boyunca yüce Allah’ın yüceltilmesini esas alacaktır. Bu nedenle Tevhidi davet, Müslümanlar için en öncelikli ve en önemli görevdir. Onlar, bu değerli ve önemli görevlerini öncelemeli, bu görevi ifa edebilmek için tüm zamanlarını ve değerlerini, Risalet önderleri ve Tevhid erleri gibi feda etmelidirler.

Tevhidi esasların insanlara ulaştırılması ancak bütün değerlerden vazgeçilerek yapılması gereken bir mücadeledir. Bu görevin önüne dünyevi hiçbir görev alınamaz, bundan daha üstün bir değer kabul edilemez. Tevhidi mücadelenin önüne başka bir değer koymak kişiyi fıska sokar, Hak yoldan saptırır.

“De ki: ‘Şayet babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz ve o (sonradan) tiksinti duyacağınız mallar, o durgun olacağından korktuğunuz ticaret, kendisinden hoşlandığınız meskenler, Allah’tan, Rasulü’nden ve O’nun yolunda cihat etmekten size daha sevimli ise, o halde bekleyin Allah emrini getirinceye kadar! Allah, fasıklar kavmine hidayet vermez.” (Tevbe, 24)

Müslümanlar, ne içerisinde yaşadıkları aile bireylerini, ne ticaret endişelerini, ne de rahat yaşama duygularını bu ilahi mesajın önüne alırlar. Onların tek amaçları ve hedefleri, yeryüzünden fitne kalmayıp din tamamen Allah’ın oluncaya kadar iman ettikleri ilahi mesajı insanlara anlatmaktır.

Küfrün, şirkin, fısk ve nifakın ortalığı kapladığı, İslâm düşmanlarının, günün yirmidört saati boyunca bütün güç ve imkânları ile iletişim araçlarıyla İslâm’a saldırması karşısında bir Müslümanların durması elbette mümkün değildir. Onların, bütün değerleriyle mücadele etmemeleri, bütün değerlerini bu uğurda harcamamaları hem kendilerine, hem dinlerine zulümdür, hem de küfrün daha çok azarak ekini ve nesli yok etmesine seyirci kalınmasıdır ki bu ağır bir sorumluluktur.

Mülk, yüce Allah’ındır ve O, bütün güçlerin üzerinde bir güce sahiptir. Bu nedenle kimi kaygılarla O’ndan başkasından korkmak, yüce Allah’ı hakkıyla tanımamak, O’na gereği gibi iman etmemektir. Ulûhiyet ve Rububiyet tamamen doğunun ve batının Rabb’i olan yüce Allah’a aittir. O halde hiçbir güce sahip bulunmayan, kendilerine dahi faydaları olmayan basit beşeri zorbalara karşı yalnızca âlemlerin Rabb’ine yönelmek insan için en büyük kazançtır.

Hiçbir şeye malik olmayan beşerin gölgesine sığınmak, ondan korkarak ilahi mesajı gereği gibi ortaya koymamak, vahyin belirlediği esaslar dâhilinde Tevhidi esasları insanlara ulaştırmamak fısk ve zillettir. Müslümanlar, hiçbir şekilde aşağılık tağuti sistemlerin yasalarına sığınarak zillet içerisine girmezler, yalnızca Rab’lerini vekil edinirler.

Sabır, davetin en önemli temel taşıdır

Tevhidi esasların insanlara duyurulması sırasında Müslüman davetçiler, çok sert ve şiddetli tepkilere maruz kalabilirler. Bu durumda onlar, hiçbir endişe duymadan, küfür ve şirk olan beşeri sistemlerin yasalarına sığınmadan mücadelelerini sürdürmeli, “O’nu vekil edin” hükmünce Rab’lerine tevekkül etmelidirler. İşte ancak bu durumda yüce Allah (cc) onlara yardım edecek ve onları her iki cihanda da kurtaracaktır.

“O’nu vekil edinmek,” bütün düşünce, söz ve davranışlarda yalnızca yüce Allah’ın belirlediği esaslara göre hareket etmektir. Müslümanlar, bu vekâletin kendilerine kazandırdığı şerefle korkusuzca davetlerini ortaya koyacaklar, hiçbir neden ve gerekçe ile vahyin dışında harekete etmeyeceklerdir. Onlar, sabır ve metanetle insanlara Tevhidi esasları hatırlatacaklar, İslâm’ın güzelliklerini emredip küfrün ve şirkin kötülüğünü engelleyeceklerdir.

Tevhidi esaslara davet edilmesi sırasında gelecek tepkilere, yapılacak sözlü ve fiili saldırılara karşı yüce Allah (cc), “Rabb’inin ismini anlat ve sen yöneldikçe O’na yönel.” buyurarak Kendisine sığınılmasını istemiştir. Müslümanlar, her konu ve durumda yalnızca Rab’lerinin bildirdiği esaslara göre hareket etmekle mükelleftirler. Onların bu mükellefiyetleri, Kalem suresinde Müslüman davetçilerin görev ve sorumlulukları başlığı altında açıklanmıştı.

Müslüman davetçilerin görevi, ilahi mesajı duyurup insanları Rab’lerine davet etmek, küfür ve şirk cephesinin tüm saldırılarına karşı sabredip Rab’lerine yönelerek O’ndan yardım istemektir. Bunun dışındaki bir davranış ve tepki, Müslüman davetçileri sorumluluk altına sokacak, belki de haddi aştıkları gerekçesiyle Rab’leri tarafından affedilmeyeceklerdir. Bu nedenle onlar, her halükârda Rab’lerinden indirilen esaslara teslim olmak zorundadırlar, iman ve teslimiyet bunu gerektirir.

“Ve böylece Rabb’ine rağbet et.” (İnşirah, 8)

Her türlü zorluk ve sıkıntı, karalama ve hakaret, baskı ve zulüm karşısında yalnızca âlemlerin Rabb’ine iltica etmek, O’na yönelmek ve rağbet etmek Tevhidi mücadelede yer alan Müslümanların öncelikli görevleridir. Yalnız sıkıntı ve zorluklar sırasında değil, küfür ve şirk cephesinin her türlü şeytani oyunlarına, vaat ettikleri makam ve mevkiler, konfor ve rahat yaşam vaatlerine karşı da hiçbir meyil duygusuna kapılmadan yine âlemlerin Rabb’ine yönelip O’na teslim olmak gerekir.

“Kesinlikle ona itaat etme; (Rabb’ine) secde et ve yaklaş!” (Alak, 19)

Müslüman davetçiler, karşılaştıkları fiili ve sözel tepkilere de vahyin dışında bir yolla cevap vermemeli, insanları inandırmak, müşrikleri alt etmek adına vahyin dışındaki kaynaklara yönelmemeli, hevai hareket ederek karşılık vermemelidirler. Unutulmasın ki Müslümanlar, müşrikler gibi hevalarını değil âlemlerin Rabb’i yüce Allah’ı ilah edinmişlerdir. Bu nedenle her durumda Rab’lerinin indirdiği esaslara bağlı olmak zorundadırlar.

10- Böylece onların söyledikleri şeylere sabret ve onlardan güzel bir ayrılışla ayrıl.

Davet aşamasında Müslüman davetçiler için mücadelenin en zorlu yanı, hiç kuşkusuzdur ki sabırdır. Müslümanlar, müşriklerin yalan, iftira, hakaret ve saldırılarına, küfür ve şirk düzeninin baskı, işkence ve zulmüne, bel’amların Hakk’ı gizleyip gerçekleri saptırma faaliyetlerine, münafık ve fasıkların fitne ve fücurlarına, onların seviyelerine düşerek karşılık vermeden, Kur’an’ın belirlediği ölçüler içerisinde hareket edip sabretmek.

Tağuti küfür sisteminin desteğindeki seviyesiz kişilerin, kafaları örümcek bağlamış çağın gerisinde kalmış gelenekçilerin, İslâmi gerçekleri saptırmak için tağuti sistem tarafından makam ve mevki ile ödüllendirilip görevlendirilmiş bel’amların, zorbaların tehdit, hakaret ve iftiralarına karşı ilahi emre uyarak sabredilmelidir. Ta ki her şeyi yerli yerince yapan, her şeyi en güzel şekilde düzenleyen yüce Allah’ın takdir ettiği zamana kadar bu sabır sürdürülmelidir.

Müslümanlar, saldırgan ve müfteri muhataplarının seviyelerine düşmeden, İslâmi kişiliklerine yakışacak onur ve asaletle hareket etmeli, sokak ağzı ile muhataplarına cevap vermemelidirler.

Sabretmek zor olsa da, yapılanlara karşılık içimiz içimize sığmasa da, avuçlarımız kaşınsa da yutkundukça gözlerimizden aşağıya peş peşe koşarak akan gözyaşlarımızı durduramasak da sabretmeli, kâfir zorbaların, yalancı bel’amların, müşrik, münafık ve fasıkların seviyelerine düşmeden sabredilmelidir.

Sabırla sürekli bir şekilde bilenmek, bilgilenmek, olgunlaşmak, pişerek direnç kazanılmalıdır, dopdolu bir bilince ulaşılmalıdır. İşte bu durumda yüce Allah (cc) yardım eder.

“Sabret, şüphesiz Allah, Muhsinlerin ecrini zayi etmez.” (Hud, 115)

“Şüphesiz Ben, bugün sabretmelerinin onlara karşılığını verdim; gerçekten onlar, kazançlı çıkanların kendileridir.” (Mü’minun, 111)

Yüce Allah’ın rızasını ve müjdelediği cenneti kazanmak, makamların en yücesine ulaşmak için sabredilmelidir. Bundan önce bu zorlu yollarda onca çile ve sıkıntılara karşı sabreden mücadele önderleriyle buluşmak için sabredilmelidir.

“Yoksa sizden önce geçen kimselerin örneği size gelmeden cennete gireceğinizi gerçekten zannediyor musunuz! Onlara, sıkıntı dokundu, zor durumda kaldılar ve sarsıldılar, hatta Rasul ve onunla birlikte iman eden kimseler: ‘Allah’ın yardımı ne zaman?’ dediler. İyi bilin ki şüphesiz Allah’ın yardımı yakındır.” (Bakara, 214)

Sabır, acı bir ilacın içilmesi gibidir ki sonunda şifa ve sıkıntılardan kurtuluş vardır. Yapılan hakaret ve iftiralara, saldırı ve baskılara, zulüm ve işkencelere karşı sabırla Tevhidi mücadeleyi sürdürmek, küfür ve şirk cephesinin her türlü hakaret, yalan ve iftiralarına karşılık vermeden durmak elbette çok zor bir durumdur. Ancak âlemlerin Rabb’i “Onların dediklerine sabret” diye emretti mi, Müslümanlar için akan sular durur ve onlar, psikolojik hiçbir sıkıntı, bedeni hiçbir rahatsızlık duymadan isteyerek sabretmek durumundadırlar.

“Onların söyledikleri şeylere sabret.”

Herkes kendisine yakışanı yapacak elbette, şirk pisliğine bulanmış müşrikler, küfür ve hakaretleriyle kişiliklerini ortaya koyacaklar, Müslümanlar da temsil ettikleri yüce mesajın şanına yakışır bir tavır ve onurla hareket edecekler, hiçbir şekilde muhataplarının seviyesine düşecek söz ve fiillerde bulunmayacaklar.

Müslümanlar, üstün ve onurlu kimselerdir, üstün ve onurlu kimseler de kendilerine yakışan vakarla hareket edip konuşacaklardır. Onların bu vakarlı tavrı, hem Rab’lerinin isteği hem de yüce bir davaya iman etmenin kendilerine kazandırdığı kişiliktir.

Şiddet ve saldırganlık, acziyet ve cehaletin ürünüdür

Şiddet ve hırçınlık, hakaret ve küfür, iftira ve karalama ancak acziyetin, cehalet ve bilgisizliğin, fikri çıkmaza girmenin sonucudur. Kıt bir bilgiye sahip cahil aciz ve zavallı kimseler, çıkmaza düştüklerinde karşılarındaki insana cevap veremediklerinde çareyi hırçınlık içerisinde hakaret etmekte ve saldırmakta ararlar. Oysa denizler enginliğinde ve derinliğinde vahyi bir bilgiye sahip olan Müslümanlar, karşılaştıkları en zorlu sorulara karşı bile vahyin enginliğinden yararlanarak muhataplarına cevap verirler. İşte bunun için gece eğitimleri şarttır.

Müslümanlar, Rab’lerine ve kendilerine olan güven duygusu ile muhataplarına cevap verirlerken, onların saldırı ve hakaretlerine karşı ancak tebessüm ederler, onlara güzellikle karşılık verirler ve onlardan güzellikle ayrılırlar. “Onlardan güzel bir ayrılışla ayrıl.”

İlahi mesaj ile kullarını şereflendiren yüce Allah (cc), bu ilahi mesajın metodunu da koymuş, Müslümanların nasıl, ne şekilde hareket edeceklerini bildirmiştir. Bu nedenle onlar, metot olarak da Rab’lerinin belirlediği ölçülere uygun hareket etmekle mükelleftirler.

Yüce Allah (cc), davetle görevlendirdiği kullarını psikolojik ve bedensel olarak her türlü zorluğa alıştırmakta, onları en iyi şekilde insanlığa en güzel örnek olarak hazırlamaktadır. Böylece Müslüman davetçiler, rahmet elçileri olduklarının bilincinde kendilerine yapılan seviyesiz saldırılara karşı sinirlenip kızmayacak, muhataplarından güzellikle ayrılacaklardır.

İlahi mesaj, evrensel ve çağlarüstü bir niteliğe sahiptir, bir defada anlatılıp bırakılacak bir görev değildir. Bu nedenle davet ulaştırılan insanlarla bir anda bağı koparıp gitmek doğru değildir. Bu daveti Müslümanlara ulaştıran en güzel örnek ve önder Hz. Muhammed (as), kendisine karşı gösterilen onca ağır ve dayanılmaz tepkilere rağmen muhataplarına defalarca gitmiş, onları tekrar tekrar ilahi mesaja, en güzel bir üslup ve tavırla davet etmiştir.

“Rabb’inin yoluna hikmetle ve güzel öğütle ve en güzel biçimde davet et ve onlarla tartış ki o, en güzel şekilde (olsun), şüphesiz Rabb’in O’dur ki, yolundan sapan kimseleri en iyi bilendir ve O, hidayette olanları da en iyi bilendir.” (Nahl, 125)

Rahmet ve güzellik dini olan İslâm’a ancak güzellikle davet edilir, şefkat ile muamele yapılır ki bu, İslâm’ın temel prensibidir. Rahmet dini olan İslâm’ın anlamı sevgi ve barıştır. Barış isteyen kimse, barışa uygun hareket etmelidir ki barış sağlanabilsin. Şiddet, kızgınlık, hakaret ve kabalık ile barış sağlanamayacağına göre rahmet elçileri Müslümanlar, bu sıfatlarına uygun hareket edip merhamet ve şefkatle mesajlarını ortaya koymalıdırlar.

Risalet tarihine bakıldığında Risalet önderi rasullerin ve Tevhid erlerinin, taşıdıkları mesajın ruhuna uygun hareket edip daveti merhametle insanlara duyurdukları görülecektir. Yüce Allah (cc), önceki davetçilerin örnek mücadelelerini sonradan gelen davet erlerine haber vererek onların, muhataplarına karşı merhametle hareket etmelerini ve güzellik yolunu seçtiklerini bildirmektedir.

“O halde sabret, azim sahibi rasullerin sabrettikleri gibi; onlar için acele etme…” (Ahkâf, 35)

Davet zincirinin günümüz halkasını oluşturan Müslüman davetçiler, bu kutlu halkanın tüm özelliklerini üzerlerinde taşımalıdırlar. Bu nedenle davet görevlerinde kendilerinden öncekilerin yoluna uyup onlar gibi daveti ortaya koymalıdırlar. Küfür ve şirk cephesinin tahrikleri, Müslümanları üzerinde bulundukları doğru yoldan kaydırmamalıdır.

“Sana getirdikleri hiçbir misal yoktur ki, (ona karşı) Hak ile ve en güzel açıklamayı sana getirmiş olmayalım.” (Furkan, 33)

Bazı kimseler diyorlar ki, “Peki, inkârcı kâfirler, Hakkı batılla bulayan Samiri soylu bel’amlar, İslâm hakkında olmadık seviyesiz sözler sarf ederek gerçekleri gizleyip batılın yayılmasına neden olurlarken, Müslüman kadınlara ve erkeklere alçakça hakaret edip saldırırlarken de mi onlara karşı en güzel bir biçimde karşılık vereceğiz.”

Elbette yine en güzel bir biçimde onlara karşılık verilmelidir. Çünkü bu yüce Allah’ın isteğidir. O, bu konuda, en güzel örnek edinmemizi istediği Rasulullah (as)’dan örnek vererek böyle hareket edilmesini istemektedir.

“Kötülüğü, o en güzel şey ile defet; Biz onların vasıflandırdıkları şeyi en iyi biliyoruz! De ki: ‘Rabb’im, şeytanların iftiralarından sana sığınırım ve onların, yanıma gelmelerinden sana sığınırım.” (Mü’minun, 96-98)

Her düşünce ve her ideolojinin metodu, anlatım ve uygulama biçimi farklıdır. Bir din ya da ideoloji, başka bir dinin ya da ideolojinin metodu ile anlatılamaz. Örneğin, demokratik küfür ve şirk sistemlerinin kuralları ile Tevhid ve hidayet dini olan İslâm anlatılamaz. Herkes, inandığı din ve ideolojiye göre hareket eder, konuşur ve mücadele eder.

Müslümanlar, demokratik ve Marksist sistemlerin metotlarını esas alarak müşrik ve kâfirlerin yaptıklarını yapamaz dediklerini diyemezler. Bu nedenle küfür ve şirk cephesinin ve onların akıl hocaları şeytan (aleyhillaneni)ın her türlü tahriklerine karşılık yüce Allah’a sığınıp onları yüce Allah’a havale ederek “onlardan güzel bir ayrılışla” ayrılmak gerekir.

İnkârcıların muhatabı yüce Allah’tır

Tarihi süreçteki Tevhid şirk mücadelesine bakıldığında, Risalet önderleri ve Tevhid erleri çıkmaza girdiklerinde yüce Allah’ın devreye girdiği, kullarına yardım ettiği görülecektir. Yüce Allah (cc), bu yardımını, bütün davetçilere vadetmiştir.

“O halde Allah’ı, rasullerine o verdiği söze muhalefet eder sanma! Şüphesiz Allah üstündür, intikam sahibidir!” (İbrahim, 47)

“Nihayet ne zamanki rasuller umutlarını kestiler ve doğrusu kendilerinin, gerçekten yalanlandıklarını zannettiler, onlara yardımımız geldi, böylece dilediğimiz kimseler kurtarıldı, günahkârlar toplumundan azabımız geri çevrilmez.” (Yusuf, 110)

Yüce Allah’ın rasullerine yardım ettiği ile ilgili birçok örnek vardır. Hz. Nuh (as) ve Hz. Musa (as)’ın örneklikleri burada verilebilir, onlar, davetlerini yaptıktan sonra artık yapacak bir şeyleri kalmayınca Rab’lerine iltica etmişler, O da, onlara yardım etmişti.

“Nuh dedi ki: ‘Rabb’im, doğrusu onlar, bana isyan ettiler, malı ve çocuğu, hüsrandan başka bir şeyi artırmayan kimseye tabi oldular.’ Çok büyük planlar planladılar” (Nuh, 21-22)

“Gerçekten çoklarını dalalete düşürdüler, Sen de o zalimlere dalaletten başka bir şey artırma.” (Nuh, 24)

“Nuh dedi ki: ‘Rabb’im, yeryüzünde dolaşan kâfirleri bırakma; doğrusu şayet onları bırakırsan, kullarını dalalete düşürürler ve ahlâksız kâfirden başkasını doğurmazlar. Rabb’im beni, babamı anamı, Mü’min olarak evime giren kimseleri, Mü’min erkek ve Mü’min kadınları bağışla, zalimlere helakten başka bir şey artırma.” (Nuh, 26-28)

“Musa dedi ki: ‘Rabb’imiz, şüphesiz sen Fir’avn’e ve onun ileri gelenlerine dünya hayatında süs ve mallar verdin. Rabb’imiz, senin yolundan saptırıyorlar! Rabb’imiz, onların mallarını yok et, kalplerini bağla, artık acıklı azabı görünceye kadar iman etmezler!” (Yunus, 88)

Yüce Allah’ın yardımı bugün için de geçerlidir ve Sünnetullahta görülen Tevhid şirk mücadelesinin bir benzeri günümüzde de yapılması durumunda Yüce Allah (cc), aynı yardımı günümüz davetçilerine de yapacaktır.

11- Ve bana bırak o nimet sâhibi yalanlayıcıları ve onlara biraz mühlet ver.

Yüce Allah’ın hükümleri dışındaki yol ve yöntemlerle mücadele edenler, Rab’lerine muhalefet ederek haddi aşmış, isyan etmişlerdir. Vahyi esaslara iman edip teslim olan Müslümanlar, Rab’lerinin bildirdiklerini tebliğ etmekle mükellef olduklarının bilincinde hareket eder, sonucu yüce Allah’a bırakırlar.

Müslümanlar, “Bana bırak o nimet sâhibi yalanlayıcıları” diye buyuran Rab’lerine, elbette “Hayır Allah’ım, daveti kabul etmeyip bize hakaret edenleri sen bize bırak da analarını ağlatalım” diyemezler. Müslümanlar, davet sırasında ne ile karşılaşırlarsa karşılaşsınlar sonucu yüce Allah’a bırakmakla mükelleftirler.

“Onlara biraz mühlet ver,” davet insanlara ulaştırıldıktan sonra düşünüp taşınmaları, kendi iç dünyalarında değerlendirmeleri için onlara mühlet verilir. Müslümanlar, yaptıkları davetin sonucunu belirleyemez, muhataplarının kabul etmeleri konusunda ısrar edemezler. Davete muhatap olanların, hiçbir baskı altında kalmadan, sorumluluk tamamen kendilerine ait olmak üzere kabul ya da reddetmeleri, kendilerini netleştirmeleri için onlara mühlet verilir.

Davet tarihine bakıldığında davete muhatap olanlar, -çok az bir kısmı hariç- genellikle inkârcı bir tavır takınıp saldırmışlardır. Bu saldırılar karşısında Müslümanlar, Rab’lerinin buyruğuna uygun hareket edip onlardan en güzel bir şekilde ayrılmışlardır.

“Öyleyse kâfirlere mühlet ver, onlar o mühletleri süresince gezip dolaşsınlar.” (Tarık, 17)

Tevhidi esasları reddedip şirk ve küfür içerisinde bocalayan inkârcılar, Rab’lerine isyan ettikleri için onları cezalandıracak olan da yine ilahi mesajın sahibi olacaktır. Kendilerine ulaşan daveti reddedip inkârlarında ısrar eden, davetçilere karşı sözel ve fiili olarak seviyesiz bir şekilde saldıran küfür ve şirk cephesine karşı davetçi Müslümanların zaten yapacakları fazla bir şeyleri de yoktur. Oysa yüce Allah’ın yapacağı azap Müslümanların yapacakları ile kıyaslanamayacak kadar büyük ve şiddetlidir.

12-13- Şüphesiz yanımızda bukağılar ve cehennem, boğazı tıkayan bir yiyecek ve acıklı bir azap var.

İnkârcıların cezalandırılmasını yüce Allah’a bırakmak en iyisidir. Hevalarını, hoca, ağabey ve önderlerini, beşeri küfür sistemlerini ilah edinip azgınlıklarında sınır tanımayan tüm kâfir ve müşrikler, hayal edemedikleri en acıklı azabı kıyamet günün tadacaklardır.

Güzel sözden, sevgiden, şefkat ve merhametten anlamayan, kendilerine gösterilen rahmet ve aydınlık yolunu terk edip sapıklığı yol edinip karanlıklar içerisinde zulüm dolu bir hayatı yeğleyen küfür ehli için en ağır ve en acıklı bir azap vardır. Müslümanlar, yüce Allah’ın vereceği cezayı küfür ve şirk ehline veremeyeceklerine göre karşılaştıkları her türlü zulme sabredip davetlerinin sonucunu yüce Allah’a bırakmalıdırlar.

“İşte o gün, O’nun ettiği azap gibi kimse azap edemez ve O’nun bukağı vurduğu gibi kimse bukağı vuramaz!” (Fecr,25-26)

Dünya hayatında kendilerini güçlü görüp her şeyi yapabileceklerini zanneden, kendilerini herkesin üzerinde gören, Müslümanlara düşman olan, böbürlendikçe böbürlenen, azdıkça azan küfür ve şirk ehlinin hak ettikleri ceza, isyan ve küfürlerine orantılı olarak çok şiddetli olacaktır. Onlar, zulmetmeleri, kendilerine verilen nimetin karşılığında Rab’lerine şükretmemeleri, yoksullara, düşkünlere haklarını vermemeleri, dünya hayatını mide ve şehvetlerinden ibaret bilmeleri nedeniyle onlara, çok kötü yiyecekler verilecektir.

“…Ve inkâr eden kimselere, onlar için -inkârcı olduklarından dolayı- kaynar sudan bir içki ve acıklı bir azap vardır.” (Yunus, 4)

“Onun ardından cehennem var ve irinli sudan içirilir; onu yutmağa çalışır ve neredeyse kolay yutamaz ve her yandan ölüm gelir ve o, ölmeyecek de ve onun ardından da katı bir azap!” (İbrahim, 16-17)

“İrinden başka yiyecek de yoktur, suç işleyenlerden başkası onu yemez.” (Hakka, 36-37)

“Bu konaklama mı hayırlı yoksa zakkum ağacı mı! Şüphesiz onu, zalimler için bir imtihan yaptık; doğrusu o, cehennemin dibinde çıkan bir ağaçtır; onun tomurcukları, şeytanların başları gibidir. Artık şüphesiz onlar, elbette ondan yiyecekler, böylece karınlarını ondan dolduracaklardır, sonra elbette onlar için onun üzerine karıştırılmış sıcak suları vardır.” (Saffat, 62-67)

İşte kâfirlere layık olan ahiret hayatı budur; dünya hayatlarını en şaşalı bir şekilde yaşayan, kendilerinden başkasını düşünmeyenler, Ahirette en aşağılık durumdadırlar ve dünyada yediklerinin hiçbirini ahirette bulamayacaklar.

“Şüphesiz Zakkum ağacı, günahkârların yemeğidir; erimiş maden gibi karınlarda kaynar, sıcak suyun kaynaması gibi.” (Duhan, 43-46)

“Mutlaka bir Zakkum ağacından yiyecekler, böylece onunla karınları dolduracaklar, sonra onun üzerine kaynar sudan içecekler; hasretle içtikçe içecekler! Bu, ceza gününde onların ziyafetidir.” (Vakıa, 52-56)

“Tat, zira sen kendince üstündün, şerefliydin, şüphesiz bu, sizin ondan şüphe ettiğiniz şeydir!” (Duhan, 49-50)

Zillet içerisinde bulundukları halde kendilerini üstün gören, dünya hayatını tek ve ebedi zannedip sefaleti yaşam tarzı olarak alan kâfir, müşrik, münafık ve fasıklar için ön görülen ceza işte böyledir. Müslüman davetçiler, yüce Allah’ın küfür ve şirk ehline vereceği ceza ile kendilerinin onlara verecekleri cezaları karşılaştırıp değerlendirmeli, kimin vereceği cezanın daha şiddetli olduğunu çok iyi düşünmelidirler!

Hiçbir Müslümanın, Rabb’i sabrı tavsiye edip sonucu kendisine bırakmasını istediği halde hâşâ, yüce Allah’ı devre dışı bırakıp kendisi, daveti kabul etmeyen saldırganlık yapanlara karşı şiddet kullanmaz, onları cezalandırmaya kalkışmaz. Böyle bir şey düşünen bir Müslüman, kendisi yüce Allah’a karşı sorumlu olacak, kendisi cezalandırılacaktır. Bu nedenle davetçiler, davetlerini yapıp haddi aşmadan sonucu yüce Allah’a bırakmalıdırlar.

Çok güvenilen dünya hayatının sonu

Dünya hayatını ebedi sanıp ahireti unutan, bu nedenle kendilerine ulaşan Tevhidi esasları reddedip dünyevi basit çıkarlar için saldırganlaşan, dünyayı kendi mülkleri zanneden zalimlere yüce Allah (cc), onların yanıldıklarını şu ilahi duyuru ile bildiriyor.

14- O gün yer ve dağlar sarsılır ve dağlar, dağılan kum yığınları olur.

Hayat kısa, her şey geçicidir, tek hâkim olan yüce Allah’tır. O halde geçici olan bir şeyi ebedi sanıp ardından gitmek ve bu geçici şeyleri baki olana tercih etmek, yanılgı ve gafletin en büyüğüdür. Mülkün sahibi olan yüce Allah (cc), dilediği zaman insanlara verdiğini geri alacağı gibi dünyayı da bir anda yok edebilir.

“Yer sarsıldıkça sarsılır, dağlar ufalandıkça ufalanır, derken serpilen toz olurlar.” (Vakıa, 4-6)

“Ve dağlar atılmış renkli yün gibi olurlar.” (Karia, 5)

O gün, gerçekler bütün çıplaklığı ile ortaya çıkacak, yüce Allah’tan başka her şey yok olup gidecektir. O gün gelip çatmadan önce Müslümanlar, sorumluluklarının bilincinde hareket ederek vahiy doğrultusunda Tevhidi esasları bütün benlikleriyle önce kendileri yaşamalı, sonra da hiçbir şeyden ve hiç kimseden korkmadan diğer insanlara ulaştırmalıdırlar.

Her yolun bir hedefi, her hareketin bir amacı, bütün bunların sonucunda da her yapılan işin bir hesabı vardır. Bu nedenle Müslümanlar gibi küfür cephesini oluşturan kâfir, müşrik, münafık, fasıklar da hesap vereceklerini bilmeli buna göre hareket etmelidirler. Çünkü herkes, dünya hayatlarında yapıp söylediklerinin, düşünüp planladıklarının hesabını verecektir.

“O gün, karar verecek olan Rabb’indir.” (Kıyamet, 12)

Yüce Allah (cc), hiçbir şeyi sebepsiz yaratmamış, hiç kimseyi başıboş bırakmamış, yeryüzüne gönderdiği ilk insanla beraber uyulacak kuralları da bildirmiş, o kurallara uygun hareket edilmesini istemiş, sonunda kendisine döndürüleceklerini haber vermiştir. Zaman içerisinde gelen bazı nesiller, yüce Allah’ın kendilerine indirdiği kuralları ya değiştirmeye kalkışmışlar ya da unutmuşlardır. Bunun üzerine yüce Allah (cc), kâinattaki fesadı ve fitneyi kaldırmak, kâinatı yeniden yaratılış fıtratına döndürmek için yeni elçiler ve yeni hükümler göndermiştir.

15-16- Şüphesiz Biz, size bir Rasul gönderdik, üzerinize şahitlik yapacak; Fir’avn’e de bir Rasul gönderdiğimiz gibi! Fir’avn, Rasul’e isyan etti, bunun üzerine onu şiddetli bir yakalayışla yakaladık.

Kıyamet günü tüm insanlara, dünya hayatlarında düşünüp söylediklerinin ve yaptıkları her hareketin neden, niçin ve neye göre söylenip yapıldığı sorulacaktır. Bu sorgulama, yüce Allah’ın indirdiği Kitaplara göre yapılacak ve gönderdiği rasuller ile her dönemde daveti ortaya koyan davetçi Müslümanlar şahit gösterileceklerdir. Bu nedenle yüce Allah (cc): “Şüphesiz Biz, size bir Rasul gönderdik, üzerinize şahitlik yapacak” buyuruyor.

“Yer, Rabb’inin nuru ile parlar, Kitap konulur, nebiler ve şahitler getirilir ve aralarında Hak ile hükmedilir ve onlara zulmedilmez.” (Zümer, 69)

“Her ümmeti diz çökmüş görürsün; her ümmet, kendi Kitabına çağırılır: ‘Bugün yapmış olduğunuz şeylerin karşılığını göreceksiniz! İşte Kitabımız, size karşı Hakkı açıkça konuşuyor, muhakkak Biz, yapmış olduğunuz şeylerin nüshasını alıyorduk.” (Casiye, 28-29)

Yüce Allah (cc), kitaplar göndermiş, bu kitaplara uygun hareket edilip edilmediğini sorgulayacak, her Rasul ve davetçiyi de şahit olarak konuşturacaktır. Her Rasul ve davetçi, kendi toplumunun ve çağının şahididir.

Rasuller, kendilerine bildirilen vahiyle toplumları üzerinde tebliğ ettikleri ilahi mesaja uygun bir biçimde şahitlik yapacaklardır. Davetçi Müslümanlar ise, şahitliklerini rasullerin bıraktıkları ve kendilerinin insanlara ulaştırdıkları ilahi mesaja uygun yapacaklardır.

Müslümanlar, insanlar üzerinde doğru şahitlikte bulunabilmeleri için ilahi mesajı öncelikle kendilerinin yaşamaları, onu çok iyi bilmeleri, içerisinde yaşadıkları toplumu tanımaları ve Tevhidi esasları açık bir şekilde tıpkı Risalet önderleri gibi duyurmaları gerekir. Tevhidi esasları insanlara açıkça duyurmadan, onların, davete karşı tutumlarını ve tavırlarını görmeden şahitlik yapmak mümkün olmayacaktır.

“Ey Nebi, şüphesiz Biz seni şahit, müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik ve Allah’a davetçi, O’nun izniyle aydınlatıcı bir lamba olarak.” (Ahzab, 45-46)

“Allah: ‘Ey Meryem oğlu İsa, sen mi dedin insanlara, beni ve annemi, Allah’tan başka iki ilah edinin?’ dediğinde, der ki: ‘Sen yücesin, benim için gerçek olmayan bir şeyi söylemek gerçekten mümkün değildir, şayet onu demiş olsaydım, artık muhakkak Sen, onu bilirdin. Sen, benim nefsimde olanı bilirsin, ben senin nefsinde olanı bilemem, şüphesiz Sen, gizlilikleri bilen yalnız sensin!’

Ben onlara, ‘Benim de Rabb’im, sizin de Rabb’iniz Allah’a kulluk edin diye’ Senin bana kendisini emrettiğin şeyden başka bir şey söylemedim. Onların içinde olduğum sürece onlar üzerine şahit oldum, ne zaman ki Sen, beni vefat ettirdin, onları gözetleyen Sen oldun, Sen her şeye şahitsin!” (Maide, 116-117)

Şahitlik, davete paralel ve ona bağlı bir husustur; davet yapılmadan toplumu yargılamak, onların tepkilerini görmeden onlar hakkında yüce Allah (cc) indinde şahitlik yapmak mümkün olmayacaktır. İnsanlara davetin duyurulması, birçok zorlukları beraberinde getirecektir; Müslüman davetçiler, zorluklar karşısında yılgınlık göstermemeli, taviz vermemeli ve davet görevini kesinlikle bırakmamalıdırlar. Davetin zorluklarına örnek olarak yüce Allah (cc), Fir’avn’e gönderilen Hz. Musa (as)’ı örnek vermektedir.

Elçiye karşı gelenler, helak edilirler

“Fir’avn’e de bir Rasul gönderdiğimiz gibi! Fir’avn, Rasul’e isyan etti, bunun üzerine onu şiddetli bir yakalayışla yakaladık.”

Fir’avn, tarihi süreçte ilahi mesaja karşı çıkan en zalim zorbalardan birisiydi, her şeyi yapabileceğini, kendisine güç yetirilmeyeceğini sanıyordu. Fir’avn örneğinin verilmesinde alınacak iki önemli ders vardır.

Birincisi, zorbalar, ne denli güçlü olurlarsa olsunlar, yüce Allah’ın azabıyla bir anda yok edilebilirler, onları, O’nun azabından hiç kimse kurtaramaz. O halde hiç kimse, gücüne güvenip kendisini üstün görmemeli, ne kadar aciz olduğunu düşünmelidir.

Kendisini Mısır’ın sahibi olarak görüp böbürlenen (42/54), kavmini küçümseyip onlara boyun eğdiren (28/38), halkı partilere bölüp bir kısmının erkek çocuklarını kesen (28/4), kendisini halkın ilahi olarak ilan ederek (28/38) başka ilah edinilmesini yasaklayıp başka ilah edinenleri cezalandıracağını söyleyen (26/29), en büyük rab olduğunu iddia edip (79/24) emirlerine aykırı hareket edenleri kazıklara geçirmekle tehdit eden (89/10) Fir’avn, ilahi mesajı ortaya koyup insanların yönetimine talip olan (20/47) ve yalnızca ayetlerle hareket eden (28/35) Hz. Musa (as) karşısında küçüldükçe küçülmüş ve zelil olmuştur.

“Fir’avn’dan; gerçekten o, üstünlük taslayan, haddi aşanlardan biri idi.” (Duhan, 31)

“Yahut ben, şundan daha hayırlı değil miyim; ki o, aşağılık ve nerdeyse söz anlatamayacak durumda!” (Zuhruf, 52)

Üstün olduğunu iddia eden Fir’avn, Rasul’e isyan eden bir zavallı durumuna düşmüştü. Aslında Rasul’e değil, Rasulü gönderen Rabb’ine isyan ediyordu. Rasul, Rabb’ini temsil ettiği için Rasul’e yapılan isyan, inkâr ve yalanlama, bizzat yüce Allah’a yapılmıştır.

“Fir’avn, Rasul’e isyan etti.”

Yüce Allah’ın verdiği mülkü kendilerinden zannederek azgınlık gösterenlerin tipik ve kötü bir örneği olan Fir’avn, Rasul’e, getirdiği ilahi mesaja, doğal olarak Rasulü görevlendiren yüce Allah’a karşı gelince zillet içerisine girmiş, ne yapacağını bilmez bir hale düşmüştü.

Fir’avn’ın verilen bu örneği, zorbalığı yaşam tarzı olarak alan bütün sistemlerin, Rab’lerine isyan edenlerin, halklarına zulmedip onların inançlarına düşman olanların karşılaşacakları akıbetin apaçık bir göstergesidir.

Zalim kâfirlerin Fir’avn’ın durumuna düşebilmeleri için Müslüman davetçilerin mutlak anlamda Hz. Musa (as) gibi ilahi mesajı, net olarak ortaya koymaları, hiçbir şekilde hiç kimseden korkmadan hareket etmeleri gerekir.

“Fir’avn, Rasul’e isyan etti.” Mülk yüce Allah’ın, ilahi mesaj O’nun tarafından gönderilmiş, davetçiler de O’nun temsilcisi olunca bu durumda elçiye karşı gelen, direkt olarak yüce Allah’a isyan etmiş olur. Kullanılan ifade burada önem arz ediyor; “Fir’avn, Musa’ya isyan etti” denilmiyor, “Rasul’e isyan etti” buyruluyor.

Normal şartlarda isyan, alt katmanlarda olanların üst konumda bulunanlara karşı gösterdikleri bir itaatsizlik durumudur. Burada normal şartlarda konuya bakıldığında Hz. Musa (as)’ın, yıllarca sarayında kaldığı, ekmeğini yediği ve kendisini koruyan Fir’avn’e isyan etmesi gerekirdi. Ancak Hz. Musa (as), âlemlerin Rabb’i yüce Allah’ın Rasulü olduğundan ona karşı gelmek doğal olarak yüce Allah’a isyan edilmiş olarak değerlendiriliyor. Yüce Allah (cc) da kendisine isyan edenleri en şiddetli bir şekilde yakalayıp alçaltıyor.

“Fir’avn, Rasul’e isyan etti, bunun üzerine onu şiddetli bir yakalayışla yakaladık.”

Tevhidi esaslara uygun hareket edilmesi sonucunda ilahi mesajı yalanlayanlar yüce Allah’a havale edildiğinde yüce Allah (cc) sonucu bizzat kendisi belirliyor. Tarihi süreçteki Tevhid şirk mücadelesinde, Risalet önderi nebiler ve onların takipçileri Tevhid erleri, daveti ortaya koyduktan sonra sonucu yüce Allah’a havale etmişler, yüce Allah (cc) da zalim inkârcılara hak ettikleri cezayı vermiştir.

“O bütün ayetlerimizi yalanladılar, böylece onları, muktedir olanın kuvvetiyle cezalandırdıkça cezalandırdık.” (Kamer, 42)

“Nihayet ne zamanki rasuller umutlarını kestiler ve doğrusu kendilerinin, gerçekten yalanlandıklarını zannettiler, onlara yardımımız geldi, böylece dilediğimiz kimseler kurtarıldı, günahkârlar toplumundan azabımız geri çevrilmez.” (Yusuf, 110)

“Elbette Biz, rasullerimize ve iman eden kimselere dünya hayatında ve şahitlerin duracakları günde mutlaka yardım ederiz.” (Mü’min, 51)

Yüce Allah’ın yardımının olabilmesi için Müslümanların, mutlaka vahyi ölçüler içerisinde daveti ortaya koymaları, hiçbir şekilde vahyin esaslar dışında ve duyguları ile hareket etmemelidirler. Davetçiler, yüce Allah’ın temsilcileri olduklarını unutmamalıdırlar. Yüce Allah (cc), birçok ayette Kendisini, Müslümanların yerine koymaktadır.

“Elbette biliyoruz, doğrusu o onların söyledikleri şeyler gerçekten seni üzüyor, zira gerçekten onlar, seni yalanlamıyorlar velakin o zalimler, Allah’ın ayetlerini inkâr ediyorlar.” (En’am, 33)

“Müşrik kadınları, onlar iman edinceye kadar nikâhlamayın; Mü’min bir hizmetçi kadın, hoşunuza gitmiş olsa da müşrik kadından iyidir; onlar, iman edinceye kadar, müşrik erkekleri de evlendirmeyin; hoşunuza gitse dahi, Mü’min bir hizmetkâr, hoşunuza gitmiş olsa da müşrik adamdan iyidir. İşte onlar, ateşe çağırıyorlar ve Allah, izniyle cennete ve mağfirete çağırıyor. İnsanlar için ayetlerini açıklıyor ta ki anlasınlar.” (Bakara, 221)

İkincisi, bu surede verilen Fir’avn örneğinden alınacak ikinci ders, hiç kuşkusuzdur ki davetçilerle ilgilidir. Müslüman davetçiler, ne kadar zorlanırlarsa zorlansınlar, ne kadar baskıya uğrarlarsa uğrasınlar, ne kadar sıkıntıya düşerlerse düşsünler kesinlikle davete ara vermemeli, daveti terk etmemelidirler. Zorbalığa karşı mücadelede ve davetin kesintisiz yapılması konusunda Hz. Musa (as), en güzel örneklerden biridir.

Davetçiler, toplumun şahididirler

Her Müslüman davetçi, kendi toplumunun şahididir; onlar, toplum içerisinde Kur’an’ın emirlerini bütün yönleriyle insanlara anlatmalı, müjdeci ve uyarıcı olmalı ve iman edip tebliğ ettiği Kur’an’a uygun örnek bir kişilik oluşturmalıdırlar ki, insanlar, Kur’an’ın yaşayan örneğini görsünler. Ancak bu durumda kıyamet günü, kendi toplumlarına şahit olacaklardır.

“O gün, her ümmet içinden, onların üzerlerine, onlardan bir şahit getireceğiz, seni de bunların üzerine şahit getireceğiz. Sana Kitabı, her şeyi açıklayan ve Müslümanlara hidayet, rahmet ve müjde olarak indirdik.” (Nahl, 89)

Rasullerin şehadetleri, içerisinde yaşadıkları toplumda kendilerine iman edenlerin ilahi mesajı nasıl yaşadıkları, ilahi mesaja karşı tutum ve davranışlarının nasıl olduğu ile ilgili olacaktır. Rasuller, kendilerine karşı olanlar hakkında da şahitlik yapacaklar, bu şahitlik, onların kendilerine karşı takındıkları tavır ve düşmanlığın nasıl olduğu, neden düşmanlık yaptıkları, daveti niçin reddettikleri ile ilgili olacaktır.

Rasuller, kendi dönemlerinden sonra gelen Mü’minler hakkında da şahitlik yapacaklar, bu şahitlik, onların yaşadıkları dinin, tebliğ ettiği dinle ilgisi olup olmadığı hakkında olacaktır.

Müslümanların şahitlikleri ise, kendi yaşadıkları dönemde, tebliğ ettikleri ilahi mesajı duyurdukları kişiler üzerine olacaktır. Onlar, insanlara duyurdukları ilahi mesajı, insanların hangi gerekçelerle reddettiklerini, neye göre hareket ettiklerini, Kur’an’a ve Rasul’ün örnekliğe onların neden uymadıklarını söyleyeceklerdir. Davet edilenler de, davetçilerin kendilerine daveti nasıl ulaştırdıkları konusunda şahitlik yapacaklardır.

“Artık kendilerine (elçi) gönderilen kimselere soracağız ve gönderilenlere de soracağız.” (A’raf, 6)

Müslüman davetçiler, kimi dünyevi kaygılardan, zorbaların baskısından korkarak, kendilerine ya da aile bireylerine bir zararın gelmesinden endişe duyarak daveti bırakmamalı, taviz vermemelidirler. Çünkü bu durumda kendileri sorumlu olacak, kıyamet gününün dehşetinden kurtulmayacak ve yüce Allah’ın azabından emin olmayacaklardır.

Dehşetli günde inkârcıların durumları

Yüce Allah’ın gücü karşısında hiçbir güç duramaz. Bu gerçeği unutan kimselerin, kendilerine dünyada şifa ve huzur veren, ahirette kurtuluşlarını sağlayacak olan Tevhidi esasları kabul etmeyerek kendi hayatlarının korkunç bir şekilde sona ermesine ve ahirette ebedi bir azaba sürüklenmelerine neden olmaktadırlar.

17-18- O halde şayet inkâr ederseniz, kendinizi nasıl koruyacaksınız, çocukların saçlarını ağartan o günden! Onunla gök yarılır ve O’nun vaadi olmuştur.

Çocukları bile ihtiyarlatan bir günün dehşetinden korunmanın, o dehşeti yaşamamanın tek yolu, yüce Allah’ın indirdiği Tevhidi esaslara uygun hareket etmektir. Bu durum, hem Müslümanlar, hem de inkârcılar için geçerlidir.

Müslümanların, vahyi esasları insanlara gereği gibi duyurmamaları, Tevhidi gerçekleri çarpıtıp gizlemeleri, toplumdan ya da egemen beşeri siyasi sistemlerden korkarak ilahi mesajı tebliğ etmemeleri, vahyin belirlediği ölçüler içerisinde Kur’an’ı ahlak edinerek yaşamamaları durumunda onlar da kıyamet gününün o dehşetini yaşayacaklardır. Yüce Allah (cc), bu konuda Müslümanları uyararak onların, acıklı azaptan sakınmalarını istemektedir.

“Bir fitneden sakının ki sizden yalnızca zulmeden kimselere isabet etmez ve bilin ki gerçekten Allah’ın cezalandırması şiddetlidir.” (Enfal, 25)

Kıyametin o dehşetini, Tevhidi esasları bile bile çarpıtan, Hakk’ı batılla bulayıp gerçekleri gizleyen Samiri soylu bel’amlar da en acılı bir şekilde yaşayacaklardır. Onlar ki, basit bir dünyalık için yüce Allah’ın reddedilmesini emrettiği tağutu tanıdılar, tağutun izin ve icazeti ile kurdukları şirk yuvaları vakıf ve derneklerde Tevhidi esasları gizlediler, insanlara Tevhidi esasları anlatmak yerine batıl hurafeleri din diye anlatarak Rablerine şirk koştular.

Dehşetinden göğün yarıldığı o günü, küfrü şiar edinen, Tevhidi esasları kendilerine ulaştıran elçileri yalanlayıp onlara saldıran kâfirler de en zorlu bir şekilde yaşayacaklardır. Dünya hayatlarında kendi acziyetlerini unutup kendilerine verilen nimetlerle böbürlenerek yaşayanların, ilahi mesajı reddedip müstağnileşenlerin, Rab’lerine tuğyan ederek vahyi gerçekleri reddedenlerin sonu o dehşetli günde korkunç olacaktır.

Küçük bir rahatsızlık karşısında acizleşip zavallılaşan insanın, Rabb’ine karşı nankörlüğünde haddi aşarak tuğyan etmesini anlamak gerçekten zordur. İnsanoğlu, Kıyamet gününün o dehşetli anında, içerisine düşeceği acziyetini düşünmeden isyanını sürdürmesi ancak akıl nimetini devre dışı bırakması ile izah edilebilir. Yoksa hangi akıl sahibi, korkunç bir durumla karşılaşacağını bildiği halde bu kadar pervasız hareket edebilir!

Yüce Allah (cc), rahmetini bir kez daha göstererek kullarını gelecek o korkunç sona karşı uyarmakta, onların kendi nefislerini kurtarmalarını öğütlemektedir. Bu nedenle tarih boyunca rasulleri vasıtasıyla kullarının kurtuluşunu sağlayacak ilahi mesajını göndermiştir.

19- Şüphesiz bu bir öğüttür; artık dileyen kimse, Rabb’ine varan bir yol tutar.

İman ve amel, özgür iradeyi gerektirir; Müslüman davetçiler, Tevhidi esasları açık ve net olarak ortaya koyduktan sonra fiili ve psikolojik hiçbir baskı yapmamalıdırlar. İman ya da inkâr etme seçimini kişilerin özgür iradelerine bırakmalıdırlar. Kişiler, isterlerse iman ederler, isterlerse reddederler, her iki halde de sorumluluk onlara aittir.

İman ve amel, özgür irade ve istekle yapıldığı zaman bir anlam ifade eder, baskı sonucu iman etmek ya da isteksizce yapılan bir amel sahibine hiçbir fayda sağlamaz. Müşrik, münafık ve fasıklar, iman ve amellerini isteksiz yaptıkları için yaptıklarının kendilerine hiçbir faydası olmaz, hepsi boşa gider.

Yüce Allah (cc), iman ve amel konusunda kullarının özgür iradeleri ile hareket etmelerini isteyerek “Şüphesiz bu bir öğüttür; artık dileyen kimse, Rabb’ine varan bir yol tutar.” buyurmuştur. Yüce Allah’ın zorlamadığı bir kulu, Müslümanların zorlaması, onların haddi aşmalarına ve sorumlu olmalarına neden olacaktır.

Gece namazının hafifletilme nedenleri

Kullarına güçleri oranında mükellefiyet yüklediğini bildiren yüce Allah (cc), bu kuralı, her konu

20- Şüphesiz Rabb’in, gerçekten senin ve seninle beraber olan kimselerden bir grubun, gecenin üçte ikisinden daha azında, yarısında ve üçte birinde kalktığını biliyor. Allah, geceyi ve gündüzü takdir eder, sizin gerçekten onu sayamayacağınızı bilir; bu yüzden tevbenizi kabul etti. Artık Kur’an’dan kolayınıza geleni okuyun; içinizden hastalar, yeryüzünde gezip Allah’ın lütfundan arayan başka kimseler ve Allah yolunda savaşan daha başkalarının olacağını biliyor, bu yüzden ondan kolayınıza geleni okuyun. Namazı kılın, zekâtı verin ve güzel bir borçla Allah’a borç verin. Kendiniz için takdim ettiğiniz hayırları, Allah katında bulacaksınız, o, daha hayırlı ve mükâfatça daha büyüktür. Allah’tan mağfiret dileyin, şüphesiz Allah, çok bağışlayan, çok esirgeyendir.

Şu bir gerçektir ki, insanların sorumluluk yüklenme kapasiteleri -fiziksel ve düşünsel yapılarındaki değişkenliklerden dolayı- ayrı ayrıdır. Kimileri, çok büyük sorumlulukların üstesinden rahatlıkla gelirlerken, kimileri, küçük bir sorumluluğun altında zorlanır, ezilir.

“Bir nefse, onun gücü dışında külfet yüklemeyiz ve yanımızda Hakkı ile konuşan bir kitap vardır ve onlara asla zulmedilmez.” (Mü’minun, 62)

İnsanın, kulluk sorumluluğunun gereğini yapması sırasında, beşer oluşu nedeniyle fiziksel yapısında ve konumunda zaman zaman acziyet içerisinde kaldığı bir gerçektir. Böyle durumlarda insana yüce Allah (cc), lütufta bulunarak kimi kolaylıklar sağlamaktadır. Çünkü belirli bir sorunu olan bir kimsenin, normal durumda bulunan biriyle aynı şekilde sorumlu tutulması, sorunu olan insanın gücünü zorlamasına neden olur ki bu, çoğu kez insanın sıkıntıya düşmesine sebep vermektedir.

Yüce Allah (cc), kullarının, sorumluluklarını yerine getirirlerken sıkıntı duymalarını istememiş, yapacakları ibadet ve görevlerini huzur ve iştiyakla yapmalarını istemiştir.

Kullarına karşı şefkatli ve merhametli olan yüce Allah (cc), sıkıntı ile yapılan ibadetlerin boşa gittiği bildirilmektedir. Kullarının ne pahasına olursa olsun değil, güçleri oranında mükellefiyetlerini yerine getirmeleri için gece (vitir) namazında belli sorunları olan kullarına bazı kolaylıklar sağlamıştır. Bu kolaylıklar, şu şekilde açıklanabilir.

“Şüphesiz Rabb’in, gerçekten senin ve seninle beraber olan kimselerden bir grubun, gecenin üçte ikisinden daha azında, yarısında ve üçte birinde kalktığını biliyor.”

Ayetin buraya kadar olan bölümünde:

1. Gecenin her hangi bir zaman diliminde kalkıldığı, bunun bir sakıncasının olmadığı belirtilmektedir.

2- ‘Tekumu’ ifadesinde kalkma eyleminin gerçekleştiği, bunun İsra, 79’da ifade edildiği üzere uyku bölünerek, Secde, 16’da belirtildiği gibi yataktan kalkılarak yapıldığı bildiriliyor. Uykunun bölünerek kalkma eyleminin gerçekleştiğinin delili, bu kalkışın herhangi bir saatte yapılmış olmasıdır.

Şayet bu kalkış uykudan önce olsaydı, birincisi, hep aynı saatte kalkılırdı; ikincisi, Secde 16’da “onların yanları yataklardan uzaklaşır” ifadesi kullanılmaz; üçüncüsü, “yarısında ve üçte birinde” şeklinde bir ifade kullanılmaz, yalnızca “üçte ikisinden daha azında” denilirdi.

3- “Seninle beraber olan kimselerden bir grubun,” ifadesi ise,

a) Rasulullah (as) ile aynı saatte uyananlar, namazı beraber eda ediyorlar.

b) Hasta olmayanların, savaşta ya da ticari seyahatte bulunmayanların, Rasulullah (as) ile beraber bulundukları belirtiliyor.

c) Gece namazının, farz oluşu nedeniyle cemaatle eda edildiği ifade ediliyor.

4- Cemaatle eda edilmesi ve ‘kalkma’ eyleminin gerçekleşmesi de gösteriyor ki, gece Kur’an okunması, namaz kılma şeklinde gerçekleşmektedir. Çünkü Kur’an okumak için beraber bulunmaya ve cemaat olmaya gerek yoktur.

“Allah, geceyi ve gündüzü takdir eder, sizin gerçekten onu sayamayacağınızı bilir; bu yüzden tevbenizi kabul etti. Artık Kur’an’dan kolayınıza geleni okuyun.”

Ayetin bu bölümünde ise;

1- Ayetin nazil olduğu dönemde saat kavramı bulunmadığı için gece parçalar halinde (gecenin ikisi, üçü vs. gibi) değil, bir bütün olarak algılanıyordu. Bu da, çoğu kez sıkıntılar doğuruyordu. Şöyle ki;

a) Saat kavramının olmayışı nedeniyle sahabe, gece ayrı ayrı vakitlerde uyanıyorlardı. Bu da onların, çoğu kez Rasulullah (as)’dan ayrı namaz kılmalarına neden oluyordu, bu durum ise onları, oldukça üzüyordu.

Diğer taraftan İslâm’ın evrensel ve çağlarüstü olması, bütün insanlığa indirilmesi nedeniyle yeryüzünde insanların ayrı ayrı coğrafyalarda yaşamaları, bu yerlerde gece ve gündüzün farklı zamanlarda olması nedeniyle sabit zaman dilimi belirtilmemiştir.

b) Günümüzde olduğu gibi, insanların çalışma saatlerinin farklı farklı olması ve birçok insanın gece yarılarına kadar iş yerinde bulunmaları, diğer taraftan bazı insanların ağır işlerde çalışmaları, uyku saatlerinin farklılıklar arzetmesi nedenlerinden dolayı da gece (vitir) namazı için sabit bir zaman dilimi belirtilmemiştir.

c) Gündüzleri, öğle uykusuna yatıldığı ve bedeni yoracak bir sıkıntının olmayışı nedeniyle, gece saat 11 ya da 12′ de yatan bir Müslüman ya da Rasulullah (as)’ın bizzat kendisi, bir ya da iki saat sonra rahat bir şekilde uykudan uyanarak emredilen gece (vitir) namazını kılabiliyordu.

Gece (vitir) namazına kalkan kişi ya da kişiler, gecenin hangi bölümünde bulunduklarını ve sabah namazına ne kadar kaldığını bilmedikleri için sabah namazına kadar olan süreyi, namaz kılarak kapatmaya çalışıyorlardı. Bu da çoğu kez, uzun bir süre olması nedeniyle sıkıntı yaratıyordu. Hatta bazı rivayetlerde belirtildiği üzere Rasulullah (as)’ın ayaklarının bazen şiştiği de oluyordu.

2. Gece namazı ile sabah namazı arasındaki sürenin uzun olması bedeni olarak zayıf olan sahabede büyük sıkıntı yapıyordu. Bu da namaza karşı sanki bir sıkıntıymış gibi bir durum ortaya koyuyordu. Bir tarafta namazın farziyeti, diğer tarafta ise Müslümanlardan kimilerinin zayıf yapılı ya da hasta olmaları, o insanları alabildiğine endişelendiriyordu.

Sahabe, Rasulullah (as) ile gece namazını kılmak istiyor, ancak başgösteren bedeni rahatsızlıkları nedeniyle bu bazen mümkün olmayabiliyordu, bu da olanları üzüyordu. Bu nedenle onlar, sürekli olarak yüce Allah’tan tevbe ile mağfiret diliyorlardı. Yüce Allah (cc) onlara; “sizin gerçekten onu sayamayacağınızı bilir; bu yüzden tevbenizi kabul etti. Artık Kur’an’dan kolayınıza geleni okuyun” buyurarak hem onların tevbelerini kabul etmiş, hem de bu durumda olanlara, bazı hafifletmeler getirmişti.

“İçinizden hastalar, yeryüzünde gezip Allah’ın lütfundan arayan başka kimseler ve Allah yolunda savaşan daha başkalarının olacağını biliyor, bu yüzden ondan kolayınıza geleni okuyun.”

Yüce Allah’ın, gece (vitir) namazında bazı hafifletmeler getirmesinin nedenlerine bakıldığında, hafifletme getirilenlerin belli mazeretleri olduğu görülmektedir. Bunlar;

1- Hastalar: Belli bazı bedeni rahatsızlıkları bulunanlardır. Hastalık insanın elinde olan, istenerek yapılan bir durum değildir. Bu durumda insan, normal zamanda yaptığı görevlerini aynı tempo ile sürdürme gücünden yoksundur. Böyle durumu olan birine, normal durumda olan birisinin sorumluluğu yüklendiğinde, ister istemez sıkıntı duyacak, zorlanacaktır. Böyle birinin cemaatle namaz kılması ise oldukça zordur.

2- Allah’ın fazlından rızık arayanlar: İnsan yaşamak için doğal olarak bazı şeylere ihtiyaç hisseder, bu ihtiyaçların temini ise ancak kişinin çalışması ile mümkündür. Çalışma şartları, çalışanın değil, çalıştıranın belirleyeceği ölçüler içinde sürdürüleceğinden, çalışan kimse, bazen gecelerini de iş yerinde geçirebilir. Bu durumda olan birisinin ise, gece (vitir) namazını cemaatle kılması ya da uzun süre namaz kılması imkânsızdır.

3- Allah yolunda savaşanlar: İslâmi esasların diğer toplumlara ulaştırılması için çalışanlar, her dönemde varolagelmiştir. Daveti ilk iş edinen bu insanlar için gece ve gündüz bir bütündür. Davetçiler, İslâmi esasları insanlara ulaştırmak için tüm değerlerini feda ettikleri gibi, bu uğurda zamanlarını da feda etmekten kesinlikle çekinmezler. Onlar, ne zaman fırsat bulurlarsa o an daveti ortaya koyarlar.

Davetin insanlara ulaştırılması, bazen davetçilerin ikamet ettikleri mekânların çok uzağında olabilirken bazen de -yakında olmuş olsa bile- gece saatlerine kadar sürebilmektedir. Daveti ortaya koyuş biçimi, kimi zaman sözlü olabildiği gibi, kimi zaman da, muhatabın saldırması vb. hallerde savaş şeklinde de olabilmektedir. Bu gibi durumlarda davetçiler, gece namazını uzun olarak veya cemaatle ya da Rasulullah (as) ile beraber eda etmeleri mümkün olmayabiliyordu. Bu durum ise, onları oldukça üzüyordu.

4. Yukarıda sayılagelen nedenlerden dolayı yüce Allah (cc), “Artık Kur’an’dan kolayınıza geleni okuyun” buyurarak bu durumda olan insanlardan namazı kaldırmamıştır, bunun yerine böyle kimselere bazı kolaylıklar sağlamıştır. Bu kolaylıklar;

a. Namazın kısa tutulması: Nihayet Rasulullah (as), sürekli olarak on bir rekat kıldığı gece (vitir) namazını, Hz. Aişe (r.anha)’nın ifadesiyle, vücudu ağırlaşmaya başlayınca bu namazı önce dokuz, daha sonra da yedi rekat olarak kılmıştır.

b. Namazda okunan ayetlerin kısa tutulması.

c. Herkesin, bulunduğu yerde kılması: Bu Müzzemmil 20. ayeti nazil olduktan sonra Rasulullah (as), artık gece (vitir) namazını cemaatle kılmamış, mescitteki bir perdenin arkasına geçerek yalnız başına kılmıştır.

d. Gece (vitir) namazında cemaat olma zorunluluğunun kaldırılması, insanların, bu namazı evlerinde kılmalarına neden olmuştur. Daha önce sahabeden, aynı saatte uykudan uyananlar, mescitte Rasulullah (as) ile beraber bu namazı eda ediyorlardı, ayette geçen “seninle beraber olan kimselerden bir grubun” ifadesi bu olaya işaret etmektedir.

5. Namazın kısa tutulması, yukarıda mazeretleri sayılan insanlar için geçerlidir, belli bir mazereti olmayanlar namazı, tıpkı Rasulullah (as) gibi onbir rekât kılmakla mükelleftirler.

6. “Artık Kur’an’dan kolayınıza geleni okuyun” ifadesinden de anlaşılacağı üzere, gece (vitir) namazı kaldırılmıyor, tam aksine mutlaka kılınması gerektiği üzerinde durularak, belli mazeretleri olanlara, kısmi hafifletmeler getiriliyor.

Gerek Müzzemmil 20. ayeti, gerekse diğer ayetlerin hiçbirinde gece (vitir) namazının kaldırıldığına dair herhangi bir işaret görülmemektedir. Gece (vitir) namazının kaldırıldığını iddia edenlerin, ne Kur’ani, ne de Nebevi hiçbir delilleri yoktur.

“…Namazı kılın, zekâtı verin ve güzel bir borçla Allah’a borç verin. Kendiniz için takdim ettiğiniz hayırları, Allah katında bulacaksınız, o, daha hayırlı ve mükâfatça daha büyüktür. Allah’tan mağfiret dileyin, şüphesiz Allah, çok bağışlayan, çok esirgeyendir.”

Gece Namazının Önemine kısa bir değinme

Müzzemmil suresinden ve daha sonra gelen tamamlayıcı ayetlerden de anlaşılacağı üzere gece (vitir) namazı, Kur’an bütünlüğü içerisinde farz olarak bildirilmektedir.

Yüce Allah’ın, gece (vitir) namazını kesin bir şekilde emretmesi, faziletin ve mükâfatını bildirmesi üzerine Rasulullah (as) da bu ilahi emre önce kendisi uymuş, hemen akabinde Ümmetinden de, bu ilah emre tabi olmalarını istemiştir.

“Allah size bir namaz daha fazladan ilave etmiştir. Bu namaz da vitirdir. Vitir namazını yatsı ile sabah vakti doğuncaya kadar geçen zaman içinde kılın” (Bu hadis, sekiz sa¬habeden rivayet edilmiştir.) (Ebu Davut, Tirmizi, ibn Mace)

“Ey Kur’an ehli! Vitir namazını kılın. Çünkü Allah tektir, teki sever.” (Tirmizi)

“Vitir namazı haktır, kim bunu kılmazsa bizden değildir.” (Kütüb-i Sitte, c. 9 sh. 289)

Gece (vitir) namazının bu kadar önemli olmasının ve Kur’an’da bu denli üzerinde durulmasının nedenlerine gelince:

1- Mü’minler, uzun bir zamanı içine alan gece vaktinde de Rab’lerine yönelmektedirler. Böylece Mü’minler tarafından, günün yirmidört saatinde yüce Allah(cc) zikredilmektedir.

2- Mü’minler, geceyi bir eğitim süresi olarak değerlendirmektedirler.

3- Mü’minler, gecenin sessizliğinde kendilerini sorgulayabilmektedirler.

4- Topluma ulaştırılacak konular, gece daha net anlaşılabilmekte, bu nedenle algılama daha rahat olabilmektedir.

5- Uykunun ağırlığını, yatağın rahatlığını terk edip Rab’lerine yönelen Mü’minler, ortaya koydukları fedakârlık oranında, adil olan yüce Allah’tan ecir beklemektedirler.

Kur’an hükümlerden ve Rasulullah (as)’ın örnekliğinden de çok açık ve net bir şekilde ortaya konulduğu üzere gece Vitir namazı, mutlaka kılınması gereken farz bir namazdır. Kitabı’nda hiçbir şeyi eksik bırakmayan (6/38) yüce Allah (cc), gece (vitir) namazı konusunu da tekrar tekrar anlatarak, konuyu açıklığa kavuşturmuş, Mü’minlerin bu namazı eda etmelerini istemiştir.

Sonuç olarak

Alak suresini okuyup davet yapmakla sorumlu olduğu bilincine ulaşan Müslüman şahsiyetler, Kalem suresinde ahlakî yapılarını tamamlayacak, Müzzemmil suresinde davete hazırlanmak için bilgiyle donanacak ve bedeni olarak zorluklara hazırlanacaklardır. Bunun sonucunda Müddessir suresinde artık daveti ortaya koyacaklardır.

Rasulullah (as) gibi Allah adına daveti ortaya koyup onun gibi Kur’an’ı ahlak edinerek kendilerini Tevhidi davete hazırlayan tüm çağların ve günümüz davetçilerine selam olsun.

 

Kurani Mücahede: 2010-12-19

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir