Mustafa İslamoğlu'na yapılan uyarı

Son zamanlarda yazdığım yazılarda, bu yazılarımı okuyan ve beni yeni tanıyan bazı kimseler, kimi şahıs ve kurumlar hakkında sert çıkışlarımın olduğunu söyleyerek, davette aşamaların bulunduğunu bana hatırlatmaktadırlar.

Bu samimi uyarıları yapan arkadaşlara teşekkür etmekle beraber, davetin aşamalarından haberimin olduğunu, bunu söz ve yazılarımla yıllarca birçok kişiye karşı bizzat uyguladığımı ifade etmek için, bir örnek olarak aşağıya alınan ve 27.02.1998 tarihinde Mustafa İslamoğlu’na yazdığım mektubumu yayınlıyorum.

İslamoğlu’na, bu mektubumda, kendisinin başında bulunduğu vakfın, Fir’avn soylularından izinli ve icazetli olduğunu, Kur’ani hiçbir dayanağı bulunmadığını belirtmiş, buradan ayrılmasını ve kardeşlik hukunu oluşturmamız için birliktelik oluşturmamız gerektiğini ifade etmiştim. Ancak ne yazık ki, ne mektubuma cevap verdi, ne kendisine gönderdiğimiz kitap ve dergiler hakkında, nezaketen teşekkkürde bulundu ve ne de vahdet konusunu konuşmak için bizzat bulunduğu vakfa gidişimde benimle görüştü.

Bu mektubumun yorumu okuyucuya ve bana sert olduğum konusunda uyarılarda bulunan arkadaşlara bırakıyorum.

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم

27.02.1998

Değerli Mustafa İslamoğlu beyefendi!

Uzun zamandan beri zat-ı alinize özel mektup yazmayı düşünüyorduk; ancak gerek yoğun çalışmalarımız, gerekse zat-ı alinize gönderdiğimiz kitap ve dergilerimize cevap yazacağınıza olan umudumuz, özel mektup yazmamızı geciktirdi. Ta ki, 26.2.1998 tarihli Yeni Şafak gazetesindeki yazınızı okuyuncaya kadar…

Gönül isterdi ki, müslüman kimliğini taşıdığı iddiasında olan bizlerin, bu kimliğimizin bize yüklediği sorumlulukla hareket ederek aynı ortamlarda, şeytan aleyhillanenin ve hevalarımızın dürtülerinden uzak bir şekilde, birbirimizi tamamlayıp Rabb’imizin razı olacağı birliktelikleri kurarak topluma, İslami gerçekleri, vahyin belirlediği ölçüler içinde, Nebevi bir metodla ulaştırabilelim. Ancak herkesin kendisine göre bir metod belirlemesi ya da kimilerinin tağuti sistemin dikte ettiği metod(kural)lara göre hareket etmesi, şu an arzulanan vahdetin oluşmasını engellemektedir. Dileğimiz ve duamız o ki, herkes vahyi esaslara ve Peygamberi metoda göre kendisini ve yaptıklarını yeniden gözden geçirsin. inşaAllah bu dua ve dileğimiz kısa zamanda gerçekleşir de, İsrailoğullarının içine düştüğü zilletten bir an önce kurtularak fir’avnlara ve fir’avni düzenlere karşı, Ashab-ı Kehf’in onurunu kuşanarak kıyam ederiz.

Sizi, gıyaben (kitap ve yazılarınızdan) tanıyoruz; diğer kitap ve yazılarınızla ilgili değerlendirmelerimizi daha sonraya bırakarak, 26.02.1998 tarihli Yeni Şafak gazetesindeki yazınızdan hareketle uyarıcı bazı eleştiriler yapmak istiyoruz. inşaAllah bu eleştirilerimizi yanlış değerlendirmez ve üzerinde düşünerek hayır kabul edersiniz de bu, hem size, hem de müslümanlarla vahdetin oluşmasına bir fayda sağlar.

Gazetedeki “İsrailoğulları kadınlarından başörtülü kızlara” başlıklı yazınızı okuduk; özellikle kızın “Beni başörtümle okula almıyorlar. Ben ise şu bu ruhsatın ardına sığınarak başımı açmak, açık fotoğraf çektirmek istemiyorum” ifadesindeki onurlu tavrı ve annesinin “Ruhsat istemeye değil, teselli olmaya geldik” sözündeki vakar bizi gerçekten çok etkiledi. Onurlu müslümanların, İslam’ın kendilerine kazandırdığı izzetle, vakarlı bir şekilde küfrün kanunları karşısında dikilmeleri, küfrün kanunlarının boşluklarından yararlanma zilletini göstermemeleri dua edilecek, gıpta ile karşılanacak ve takdir edilecek bir davranıştır.

Kızın ve annnesinin, hiçbir ruhsatın arkasında hareket etmeme istekleri sizi de etkilemiş olacak ki, İsrailoğulları kadınlarının örneğini verdikten sonra şu ifadeleri kullanıyorsunuz. “Onlar, görevlerinin bilinci içerisinde, habire doğurmaya, bu zulme karşı yapabilecekleri tek şeyi yapmaya; çocuk yapmaya devam ettiler. Birincisini götürdüler, İsrailoğullarının imanlı anaları ikincisini doğurdu. Pes etmediler, zulme “eyvallah” demediler, çaşitli mazeretlerin ardına sığınarak umutlarını yemediler. Direndiler, direnişlerinin bedeli çok ağır oldu, ama yine de direndiler.”

Gerek kızın ve annnesinin gerekse zat-ı alinizin ifadeleri gerçekten güzel ve onurlu ifadelerdir. Bunlar çok güzel de anlyamadığımız konu, bu onurlu ifadeleri dinleyen ve bizzat ifade eden zat-ı alinizin, Akabe Vakfı gibi rejimden, fir’avn soylularından ruhsatlı, izinli ve icazetli bir kurumun başında bulunması anlaşılır gibi değil doğrusu.

Sayın İslamoğlu, zat-ı alinizin malumlarıdır ki, vakıfların ve benzeri kurum ve kuruluşların, İslami hiçbir dayanakları, hiçbir delilleri yoktur. Ve yine malumunuzdur ki, risalet tarihinde tüm davetçiler, yalnızca yüce Allah’ın emrettiği ölçüler içerisinde davet görevlerini sürdürmüşler ve tağuti düzenlere hiçbir şekilde itibar etmemişler; onların kanunlarının boşluklarından yararlanarak, izin, icazet ve ruhsat alarak hareket etmemişlerdir. Kur’an okuyup tefsirler yapan zat-ı aliniz bunları çok iyi bilmektedir.

O halde, yukarıdaki ifadeleri dinleyen ve söyleyen, Kur’an’la bu denli haşir neşir olan zat- aliniz, hangi delil, hangi dayanak ve hangi cesaretle izinli ve icazetli bir kurumda faaliyet gösteriyor ve bu kuruluşların itikadı bozmadığını ileri sürebiliyor. (Yahudileşme Temayülü adlı kitabınızda, parti ile ilgili söyledikleriniz)

Zat-ı alinizde ifade ve hareket çelişkisi görüyoruz. “Hocanın dediğini yap, yaptığını yapma” mantığını yansıtıyorsunuz. Toplumun önünde bulunuşunuz nedeniyle, her davranışınız kimi insanlarca örnek alınıp taklit ediliyor. Bu nedenle, lütfen ya içinde bulunduğunuz icazetli kurumun İslami dayanak ve delillerini ortaya koyunuz, ya da bir an önce tevbe ederek o icazetli ve ruhsatlı kuruluşları terkediniz.

Mü’minler olarak her söz ve davranışımızın Kur’ani bir delilinin olması gerektiğini (37/154-157, 68/36-39), çünkü her ümmmetin kendi kitabından sorgulanacağı gün (45/28-29) mü’minler olarak bize verilen Kur’an’dan hesaba çekileceğimizi yüce Rabb’miz bildiriyor (43/43-44). Bu nedenle, mü’minler olarak her konuda vahyin belirlediği esaslardan hareket etmekliğimiz gerekmektedir. Zat-ı aliniz bizim için bir değerdir; bunun için sizin o dönüşü olmayan günde sıkıntıya düşmenizi istemiyoruz.

Zat-ı alinize bu yazdıklarımızı, emr-i bil maruf, nehyi anil münker çerçevesinde değerlendireceğinizi umuyor ve durumunuzu inandığınız Kur’an ve Sünnet’e göre yeniden gözden geçirerek gerçeği teslim etmenizi diliyoruz. inşaAllah hayırlara vesile olacaktır sizin kendi durumunuzu gözden geçirmeniz.

Daha önce zat-ı alinize kitap ve dergilerimizi gönndermiştik, şimdi de son (10.) sayı dergimizi gönderiyoruz. İslami vahdetin tesisi için bizi yakından tanımanız ve sizin de bizim eksikliklerimizi Kur’an ve Sünnet ölçüsü içinde delillendirerek tarafımıza bildirmeniz gerekmektedir. Ancak bizler, kendimizdeki eksiklikleri tamamlamamız halinde vahdeti oluşturabiliriz. Vahdetin oluşmasından sonra daarzulanan kıyam hareketini başlatabiliriz (18/ 13-14).

İletişimimizin sürmesi ve  emr-i bil maruf, nehyi anil münker düsturunun işlerlik kazanması için mektuplarınızı bekliyor, sevgi ve selamlarımızı iletiyoruz.

 

Adres

Ramazan YILMAZ

PK. 1249 06047 ULUS                                           imza

                  Ankara                                      Ramazan YILMAZ

                                                             Mücahede Yayınları sahibi

Ramazan Yılmaz: 2012.11.07

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir