MÜSLÜMAN ŞAHSİYETİN KUR’ANİ DURUŞU

İnsanlar, karşılaştıkları olaylar ve kişiler karşısında, farklı bir duruş ve tavır sergilerler. Bunun nedeni, kişilerin, iman ettikleri ya da tabi oldukları din ve ideolojilerinden, içerisinde yetiştikleri gelenek ve göreneklerden, bulundukları sosyal, siyasal ve çevresel etkileşimlerden kaynaklanmaktadır.

Yüce Allah’a iman etmiş, Kur’an’ı ahlak, Rasulullah (as)’ı en güzel örnek edinmiş Müslüman şahsiyetler, bütün düşünce, söz ve davranışlarını, iman ettikleri esaslara, tabi oldukları Kur’ani hükümlere göre ortaya koyarlar, olaylar ve kişiler karşısında, imanlarının kendilerine kazandırdığı kişilikle onurlu bir duruş sergilerler.

Tarihi süreçte, belli bir yaşam tarzı içerisinde bulunan birçok kimse, yüce Allah’a iman ettikten ve O’nun gönderdiği hükümlere teslim olduktan sonra, eski yaşantılarını terk etmişler, yeni bir kimlik kuşanmışlar ve yepyeni bir şahsiyete sahip olmuşlardır. Bu şahsiyetler, olay ve kişilere karşı yeni kimlikleri ve kişilikleri ile bir duruş sergilemişlerdir. Çünkü onlar, yüce Rab’lerinin kendilerine gönderdiği ilahi hükümlere teslim olmuşlardı.

“De ki: "Bana dini yalnız Allah’a hâlis kılarak, O’na kulluk etmem emredildi ve bana müslümanların ilki olmam emredildi.” (Zümer, 11-12)

Müslüman şahsiyetlerin, her söylem ve hareketleri, Kur’ani olmak zorundadır ki bu, iman ettikleri Rab’lerinin emri, tabi oldukları Kitab’ın gereğidir. Nitekim bu konuda Hz. Aişe (r.anhum)’a, Rasulullah (as)’ın yaşantısını (ahlakını) sorduklarında O, “Onun ahlakı Kur’an’dı, siz Kur’an okumuyor musunuz?” demiştir. Yüce Allah (cc), Rasulünün üzerinde bulunduğu yaşamı (ahlakı) şöyle bildiriyor.

“Ve sen, büyük bir ahlâk üzerindesin.” (Kalem, 4)

Rasulullah (as), Risaletle görevlendirilmeden toplum içerisinde Muhammed-ül Emin olmasına rağmen, toplumda cereyan eden olaylara müdahale edemiyor ya da etmiyordu. Oysa kendisine vahiy gelmeye başladıktan sonra, başta putperestlik olmak üzere, her türlü olumsuz durumlara yeni kimliği ile çıkıyor, olay ve olguları yeni iman ettiği ilahi mesaja göre değerlendiriyordu. Rasulullah (as)’ın bu yeni onurlu duruşu, sahip olduğu dininden kaynaklanmaktaydı.

Rasulullah (as)’ı en güzel örnek olarak alan mü’minlerin de, iman ettikleri Kur’ani esaslara göre, çevrelerinde cereyan eden olaylara karşı bir duruş sergilemelidirler. Kur’an, kişilerin, söyleyip yaptıklarının iman ettikleri Kitapla sağlamasının yapılacağını, söylem ve fiilleri, iman ettikleri kitaplarına uymayanların yalancılar olacaklarını bildirmektedir. Mü’minler, o hesap gününde yalancı duruma düşmemek için bugünden Kur’ani hareket etmekle mükelleftirler.

“(O gün) Her ümmeti toplanmış görürsün; her ümmet, kendi Kitabına çağırılır: Bugün yaptıklarınızla cezâlandırılacaksınız! İşte Kitabımız, aleyhinize gerçeği söylüyor, çünkü biz, yaptıklarınızı yazıyorduk.” (Casiye, 28-29)

“Yer, Rabbinin nuru ile parlamış, Kitâp (ortaya) konmuş, peygamberler ve şâhidler getirilmiş ve aralarında adâletle hükmedilmiştir; onlara asla haksızlık edilmez.” (Zümer, 69)

Günümüz Müslümanlarının Tevhidi duruş ve söylemleri

Müslümanların, Kur’ani hassasiyetlerini bilmeyen, Kur’an gerçeğinden habersiz ya da Kur’an’ı kısmen bilmelerine rağmen, kendi heva ve heveslerini tatmin etmek ve kendilerini kandırmak için gerçekleri çarpıtan bazı islamcı kimseler, günümüz Müslümanlarının, olay ve kişiler karşısındaki duruş ve söylemlerini, kendi akıllarınca sert bulmaktadırlar. Bunlar, ezberledikleri ve içeriğinden haberdar olmadıkları bazı ayetleri, nerede, nasıl, kimler için kullanıldığını bilmeden, Müslümanlara karşı kullanmakta, zanlarınca Müslümanların, ayetlere aykırı hareket ettiklerini iddia etmektedirler.

Tevhidi ilkeleri ortaya koymak ve bu ilkelerin belirlediği ölçüleri ifade edip bu doğultuda hareket etmek imani bir hassasiyettir. Bu hassasiyetten hareket eden günümüz Tevhid eri Müslümanlar, hangi söz ve davranışlarının Kur’ani olduğunu çok iyi bilmekte, Kur’an’dan hesaba çekileceklerinin bilincinde olarak ona göre konuşup yazmakta ve ona göre Küfür ve şirk ehli kişilere, İslâm’ı kendi heva ve heveslerine uydurmaya çalışan sapık İslamcılara karşı bir duruş sergilemektedirler.

Tevhidi Müslümanların sertliğinden şikâyet edenler, toplumsal hayatta işlenen gayri İslâmi fiillere ve Kur’an’a aykırı fiilleri işleyenlere ses çıkarmadıkları gibi, Kur’an’ın, uyarılarına rağmen, şirk ve küfür ehlinin peşinden giderek onların şirk ve küfürlerine ve günahlarına ortak olmaktadırlar. Bunların en bilinenleri, şirk ve küfür yuvası vakıflara devam eden ve oradaki Samiri soylu belamları dinleyen kimselerdir.

Onlar, şirk ve küfür yuvası vakıflarda, İslâmi esasları saptıran Samiri soylu belamları, zillet içerisinde dinlemekte, dilsiz şeytan tavrı ile susmakta ve bu yaptıklarının da onlara göre yumuşak davranmak olarak tanımlanmaktadır. Oysa bu, zillet ve meskenetin ta kendisidir. Kur’an, küfür ve şirke karşı, Tevhidi bir duruş sergilemeyen kimselerin, cehennemlik olduklarını bildiriyor.

“Nefislerine yazık eden kimselere, canlarını alırken melekler: ‘Ne işte idiniz (ne yapıyordunuz)?’ dediler. (Onlar): ‘Biz yer yüzünde âciz düşürülmüştük” diye cevap verdiler. Melekler dediler ki: ‘Allâh’ın yeri geniş değil miydi, onda göç edeydiniz ya! İşte onların durağı cehennemdir, ne kötü bir gidiş yeridir orası!” (Nisa, 97)

Hiç kuşkusuzdur ki Müslümanlar, küfür ve şirke ve bunların mensuplarına karşı duruş ve tavırlarını, kişilik ve karakterlerini, iman ettikleri Kur’an’dan ve Kur’an’da en güzel örneklikler olarak verilen Risalet önderlerinin kişiliklerine uygun şekillendirmekte, İslâmi kimliklerini, vahyin belirlediği esaslara göre oluşturmaya çalışmaktadırlar. Bu nedenle her hareket ve duruşları, iman ettikleri esaslara uygun olmaktadır.

Müslümanların, Kur’ani ölçülerde kişi ve olaylara bakışları

Kur’an, mü’min şahsiyetin çevresine, kişi ve olaylara karşı nasıl bir tutum takınacağını çok açık bir şekilde bildirmiştir. Bu nedenle Kur’an üzere hareket eden bir mü’min şahsiyetin her söz ve fiili, Kur’an’ın belirlediği ölçüye uygundur. Küfür ve şirk ehline karşı tavizsiz bir tutumun izlenmesi, yüce Allah’ın buyruğudur.

“Ey peygamber, Allah’tan kork; kâfirlere ve münâfıklara itaat etme; muhakkak ki Allah bilendir, hakimdir.” (Ahzab, 1)

Yüce Allah (cc), kâfir ve münâfıklara itaat etmeyi yasakladığı gibi onlara ve yandaşlarına karşı taviz vermeyi, yumuşak davranmayı da yasaklamış ve Müslümanların, onlara hiçbir şekilde yumuşak davranmamalarını da emretmiş, küfür ve şirk ehline karşı onurlu bir dik duruş sergilemelerini istemiştir.

“Öyleyse yalanlayanlara itaat etme; istediler ki, sen yumuşak davranasın da onlar da yumuşak davransınlar.” (Kalem, 8-9)

Yüce Allah (cc), küfrü reddetmeyi ve ona karşı onurlu dik bir duruş takınmayı, iman etmenin temel esası olarak bildirmiş ve tağut reddedilmeden iman edilemeyeceğini bildirmiştir.

“Dinde zorlama yoktur; Doğruluk, sapıklıktan seçilip belli olmuştur. Kim tağutu reddedip Allah’a inanırsa, muhakkak ki o, kopmayan, sağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah işitendir, bilendir.” (Bakara, 256)

Tevhidi esaslara karşı çıkanlara itaat edilmemesi gerektiği konusunda, Alak suresinde “Kesinlikle ona itaat etme” uyarısıyla davetçi Müslümanlar uyarılırken Kalem suresinde,“Öyleyse yalanlayanlara itaat etme” denilerek Müslüman davetçilerin, küfür ve şirk içerisindeki kişi ve sistemlere itaatini ve onlara karşı taviz vermelerini kesinlikle yasaklamaktadır. Bu konuda yüce Allah (cc), Müslümanlardan, Hz. İbrahim (as)’ın örnek alınmasını istemektedir.

“İbrâhim’de ve onunla beraber bulunanlarda sizin için güzel bir örnek vardır; onlar kavimlerine ‘Biz sizden ve sizin Allah’tan başka itaat ettiklerinizden uzağız, sizi tanımıyoruz. Siz, bir tek Allah’a iman edinceye kadar sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve nefret belirmiştir…” (Mümtehine, 4)

Yüce Allah (cc), küfür ve şirk ehline itaati yasakladığı gibi, onlarla dost olmamayı da emretmiş, onlarla dost olanların, yüce Allah (cc) ile hiçbir dostluklarının kalmayacağını bildirmiştir.

“Mü’minler, mü’minleri bırakıp, kâfirleri dost edinmesin; kim böyle yaparsa Allah ile bir dostluğu kalmaz, ancak onlardan (uzaklaşıp) korunmanız başka. Allah sizi kendisinden sakındırır, dönüş Allah’adır.” (Al-i İmran, 28)

Müslümanların, Tevhidi esaslar doğrultusunda net bir kişilik kuşanmalarını isteyen yüce Allah (cc), kâfirleri dost edinmeyi yasaklamakla kalmamış, onları dost edinenleri  de, baba ve kardeşler bile olsalar, dost edinmemelerini bildirmiştir.

“Ey inananlar, eğer imana karşı küfrü seviyorlarsa babalarınızı ve kardeşlerinizi dost edinmeyin. Sizden kim onları dost tutarsa işte zâlimler onlardır.” (Tevbe, 23)

Müslümanların söylemlerinde Kur’an’ın örnekliği

Müslümanların, gerek Tevhidi esaslara davet ederlerken, gerekse muhatapları ile konuşurlarken, kime karşı nasıl hareket edeceklerine dair Kur’an, Risalet önderlerinin hayatlarından örnekler vermektedir.

Yüce Allah (cc), Müslümanların, en yakınları da dahil olmak üzere, küfür, şirk ve sapıklık içerisinde bulunanlara karşı nasıl davranacaklarını ve neler söyleyeceklerini bildirmekte, onların, bu ilahi buyruğa göre hareket etmelerini istemektedir.

Davetinin başında babasına karşı oldukça merhametli davranan ve kendisi için Rabb’ine dua edeceğini söyleyen Hz. İbrahim (as), babasının, küfür ve azgınlığında sınır tanımaması üzerine ona karşı hem ifadelerini sertleştirmiş, hem de babasına dua etmekten vazgeçmiştir.

“Babasına demişti ki: ‘Babacığım, işitmeyen görmeyen ve sana hiçbir yararı olmayan şeylere niçin tapıyorsun? Babacığım, bana, sana gelmeyen bir bilgi geldi; bana uy, seni düzgün bir yola ileteyim. Babacığım, şeytana tapma, çünkü şeytan, Rahmân’a isyan etmiştir. Babacığım, ben sana Rahmân’dan bir azâbın dokunmasından korkuyorum; o zaman, şeytanın dostu olursun.” (Meryem, 42-45)

“(İbrâhim): ‘Selâm sana, senin için Rabbimden mağfiret dileyeceğim; çünkü O, bana çok lutufkârdır’ dedi." (Meryem, 47)

Babasının, küfür ve inandında ısrar etmesi üzerine Hz. İbrahim (as), daha belirgin bir şekilde babasının içerisinde bulunduğu durumu ona anlatmış ve ondan yüzçevirmiştir.

“İbrâhim, babası Azer’e demişti ki: ‘Sen putları ilahlar mı ediniyorsun? Doğrusu ben seni ve kavmini açık bir sapıklık içinde görüyorum.” (En’am, 74)

“İbrâhim’in babası için mağfiret dilemesi, sadece ona verdiği bir sözden ötürü idi; fakat onun, bir Allah düşmanı olduğu, kendisine belli olunca ondan uzak durdu. Gerçekten İbrâhim, çok içli ve yumuşak huylu idi.” (Tevbe, 114)

İman iddiasında olan bir kimsenin, yumuşaklık adına, Tevhidi esasları gizlemesi, değiştirmesi ve çarpıtması mümkün olmadığı gibi, dininden taviz vermesi de Kur’an’a ve Hz. İbrahim (as)’ın Kur’an’da en güzel örnek olarak verilen örnekliğine aykırı bir tavırdır. İnsan, babası da olsa, ona Tevhidi esasları net ve açık bir şekilde anlatmalı, Tevhidi esaslara iman etmemesi halinde ise, kendisini bekleyen felaketlerin ve karşılaşacağı acı sonucun ne olduğunu anlatmalıdır.

Diğer insanlara Tevhidi esasların nasıl anlatılacağı hususunda yüce Allah (cc), Hz. Musa (as)’ı örnek vermektedir. Azgın Fir’avn’e, en güzel şekilde hitap eden Hz. Musa (as), Fir’avn’nın, inkâr ve inandında ısrar etmesi üzerine ona karşı daha sert bir tutum takınmıştır.

“Musa dedi ki: ‘Bunları, ancak göklerin ve yerin Rabbinin, kanıtlar olarak indirdiğini pekâlâ bildin. Ey Fir’avn, ben de seni mahvolmuş görüyorum.” (İsra, 102)

İnsanlara rahmet olarak gönderilen İslâm, bu rahmetten yararlanmak istemeyen inkârcı kâfirlere ve müşriklere, dua edilmemesini istemiş, küfründe aşırı gidenlere de beddua edileceğini, Hz. Musa (as) ve Hz. Nuh (as)’ın örnekliklerini vererek bildirmiştir.

“Akraba bile olsalar, cehennem halkı oldukları belli olduktan sonra müşrikler için mağfiret dilemek; ne peygamberin, ne de iman edenlerin yapacağı bir iş değildir.” (Tevbe, 113)

“Musa: ‘Rabbimiz, sen Fir’avn ve adamlarına yakın hayatta süs ve nice mallar verdin. Rabbimiz, senin yolundan saptırsınlar diye mi? Rabbimiz, onların mallarını yok et, kalblerini sık ki, acı azâbı görünceye kadar inanmasınlar!’ dedi” (Yunus, 88)

“Nûh: ‘Rabbim, yeryüzünde kâfirlerden tek kişi bırakma, çünkü sen onları bırakırsan, kullarını şaşırtırlar ve sadece ahlaksız, kâfir doğururlar.’ dedi.” (Nuh 26-27)

Şirk, küfür ve zulüm karşısında susanlara karşı ortaya konulacak tavır

İslâm davası, mü’min şahsiyet için en büyük değerdir. Bu nedenle bu davadan verilecek en küçük bir taviz bile affedilmeyecek derecede büyük bir suçtur ve bu suçu işleyenler, kim olurlarsa olsunlar, sorgulanacak, yargılanacak ve cezalandırılacaklardır.

Kur’an, Müslüman şahsiyetlerin, küfre, şirk ve zulme karşı tavizsiz olmalarını emrettiği gibi şirk, küfür ve zulme karşı susanlara karşı da nasıl davranacağını Hz. Musa (as)’ın kendisi gibi peygamber olan kardeşine karşı tutumunu örnek vererek göstermektedir.

 “Mûsâ, kavmine kızgın ve üzgün bir halde dönünce: ‘Benden sonra arkamdan ne kötü işler yaptınız? Rabbinizin emrini (beklemeyip) acele mi ettiniz?’ dedi, levhaları yere attı ve kardeşinin başını tutup kendine doğru çekmeye başladı. (Kardeşi): ‘Anamın oğlu, dedi, bu insanlar beni hırpaladılar, az daha beni öldürüyorlardı. (Ne olur) düşmanları üstüme güldürme, beni bu zâlim kavimle beraber tutma!” (A’raf, 150)

“(Musa) ‘Ey Harun, onların saptıklarını gördüğün zaman sana ne engel oldu (da önlemedin)? Neden bana uymadın, buyruğuma karşı mı geldin?’ dedi.

(Hârûn): ‘Ey anamın oğlu, sakalımı, başımı tutma, ben senin ‘İsrâil oğulları arasında ayrılık çıkardın, sözümü tutmadın’ diyeceğinden korktum.’ Dedi.” (Taha, 92-94)

Müslümanlara karşı şefkatli ve merhametli olmak

Kur’an, kâfir ve müşriklere karşı Müslümanların şiddetli ve katı olmalarını emrederken, Müslümanlara karşı yumuşak davranmaları ve onları koruyup kollamaları konusunda tavsiyelerde bulunuyor.

“Muhammed Allâh’ın Rasulüdür; onun yanında bulunanlar, kâfirlere karşı katı, birbirlerine karşı merhametlidirler. Onların, rükû ve secde ederek Allâh’ın lutuf ve rızâsını aradıklarını görürsün. Yüzlerinde secde izinden nişanları vardır. Onların Tevrât’taki vasıfları ve İncildeki vasıfları da şöyle bir ekin gibidir ki, filizini çıkardı, onu güçlendirdi, kalınlaştı, derken gövdesinin üstüne dikildi, ekincilerin hoşuna gider, onlara karşı kâfirleri de öfkelendirir bir duruma geldi. Allâh onlardan inanıp iyi işler yapanlara mağfiret ve büyük mükâfât vadetmiştir.” (Fetih, 29)

“Ey iman edenler, sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) Allah, yakında öyle bir toplum getirecek ki (O), onları sever, onlar da O’nu severler. Mü’minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı onurlu ve şiddetlidirler. Allah yolunda cihâd ederler, hiçbir kınayıcının kınamasından korkmazlar. Bu, Allâh’ın bir lutfudur, onu dilediğine verir. Allâh'(ın lutfu) geniştir, (O), bilendir.” (Maide, 54)

İslâmi yapının oluşmasında ve devamında, Müslümanlar arasındaki ilişkilerin sevgi, saygı ve merhamete dayanması esastır. Müslümanlar, beraber olduklarında birbirlerine karşı merhametli oldukları gibi birbirlerinden çok uzakta bulunmaları halinde de onlar, birbirlerini düşünürler. Tıpkı Hz. İbrahim (as)’ın, Hz. Lut (as)’ı düşündüğü gibi.

“İbrâhim’den korku gidip kendisine sevinç gelince, Lût kavmi hakkında bizimle tartışmağa başladı. Çünkü İbrahim, gerçekten halimdir, içlidir, (Allah’a) yüz tutup yalvarandır. (Melekler): ‘Ey İbrâhim, dediler, bundan vazgeç (boşuna uğraşma). Zira Rabbinin emri gelmiştir. Mutlaka onlara, geri çevrilmez azâb gelecektir!” (Hud, 74-76)

Davette yumuşaklık göstermek

Tevhidi esasların ortaya konulmasında ve insanlarla diyaloğun kurulmasında yüce Allah (cc), Müslümanların yumuşak davranmalarını bildirmektedir. Bu konuda Kur’an, Hz. İbrahim (as) ve Hz. Musa (as)’dan örnekler vermektedir.

“Fir’avn’e gidin, çünkü o azdı; ona yumuşak söz söyleyin, belki öğüt alır veya korkar.” (Taha, 43-44)

Kur’an, Müslüman bireyin nerede, nasıl  davranacağını; olay ve gelişmeler karşısında nasıl bir tavır ortaya koyacağını en ince detayına kadar belirtmiş, iman edenlerden, bunları aynı şekilde uygulamalarını istemiştir.

Kur’an’dan nasipleri, yalnızca Kur’an’ı yüzünden okuyup bırakmaktan ya da bir iki ayeti, karşısındaki muhatabını susturmak amacı ile kullanmaktan ileri gitmeyen bazı kimseler, Fir’avn’e karşı davetin ortaya konulmasını dillerine dolayarak kâfir ve müşriklere karşı yumuşak davranılması gerektiğini iddia etmektedirler. Onlar, bu sözleri ile bizzat kendilerinin, savundukları kişileri Fir’avn olarak kabul ettiklerinin bile farkında değildirler.

Fir’avnlaşmış kişilere ve onların takipçilerine elbette, Fir’avn’e davranıldığı gibi davranmak gerekir, ancak Samiri ve Belam ibn Baura gibi dini bozan, Allah’ın indirdiği gerçekleri gizleyen, Hakkı batılla bulayan, Tevhidi esasları değiştirmeye kalkışan ve bunu insanlardan gizleyen Samiri soylu belamlara kesinlikle yumuşak davranılmaz.

Yüce Allah (cc), Samiri’ye yapılanı Kur’an’da Müslümanlara örnek verdiği gibi, Belam ibnu Baura’yı da dilini sarkıtan köpeğe benzetmiş ve indirdiği Tevhidi gerçekleri gizleyenlere, Allah’ın ayetlerini az bir değere satıp köşe olanlara, bizzat yüce Allah (cc), lanet okumakta ve Müslümanların da lanet etmelerini istemektedir.

“İndirdiğimiz açık delilleri ve hidâyeti biz Kitapta insanlara açıkça belirttikten sonra gizleyenler, işte onlara hem Allah lanet eder, hem bütün lanet edebilenler lanet eder.” (Bakara, 159)

“Allâh’ın indirdiği Kitaptan bir şey gizleyip, onu birkaç paraya satanlar var ya, işte onlar karınlarına ateşten başka bir şey koymuyorlar; Kıyâmet günü Allah ne onlara konuşacak ve ne de onları temizleyecektir. Onlar, için acı bir azâb vardır. Onlar hidâyet karşılığında sapıklık, mağfiret karşılığında azap satın almışlardır. Onlar ateşe, karşı ne kadar da dayanıklıdırlar.” (Bakara, 174-175)

Davette yumuşaklık, Hz. İbrahim (as) ve Hz. Musa (as)’ın örnekliklerinde görüldüğü üzere davetin, en güzel şekilde ortaya konulmasıdır. Kâfir ve sapıkların Kur’an’da ortaya konulan durumlarının belirtilmesinde ve onlara karşı alınacak tavırlarda yüce Allah (cc), bir yumuşaklık istememekte ve bunu Kalem suresi, 9. ayetinde ve Hz. İbrahim (as)’ın babasına ve Hz. Musa (as)’ın Fir’avn’e karşı ifadelerinde Müslümanlara bildirmekktedir. Hakkı batıla bulamayı din, hevalarını da ilah edinen kimseler, Samiri gibi hoşlarına gideni yapıp gerçekleri çarpıtmakta, Hakkı gizleyerek batıla tabi olmaktadırlar.

Sonuç olarak

Kur’an, Müslümanların, kime karşı nasıl bir tavır takınacakları konusunda en ince teferruatına kadar, açıklamalarda bulunmuş, iman edenlerin, bu hükümlere göre hareket etmelerini istemiştir. Müslümanlara düşen görev ve sorumluluk, iman ettikleri Tevhidi esaslara ve ilahi hükümlere göre hareket etmektir. Bunun dışındaki her türlü hareket, ancak hevayı ilah edinmek ve Kur’an’dan yüzçevirmektir.

Yüce Allah (cc), Kur’an’ı inzal etmiş, Hakkı ve batılı açıklamış, insanların neyi, nasıl, neye göre ve ne şekilde yapacaklarını, nasıl hareket edeceklerini belirlemiş, doğru ve yanlış olanı ortaya koymuştur. Yüce Allah’ın koyduğu hükümleri, sert bulup hevalarına uymuyor diye değiştirmeye kalkışanlar, elbette bu yaptıklarının ağır sorumluluğunu yüklenecekler ve Rab’leri tarafından bunun için belirlenmiş karşılığı bulacaklardır ki bu ceza, içerisinde ebedi kalmak üzere ancak cehennemdir.

Müslümanların, olay ve kişilere karşı onurlu duruşlarını sert görenler, aslında İslâmi hassasiyetleri olan, Tevhidi esasları çok iyi bilen, her söz ve hareketlerinde Rab’lerini razı etmeyi düşünen kimseler değillerdir. Onlar, Kur’an’dan nasipleri yalnızca bir kaç ayeti okuyup ezberlemekten ibaret olan, birçoğu tağut ve tağutun mezhepleri olan küfür yuvası partileri destekleyen, çocukları, eşleri, destekledikleri partileri, ticaretleri ve dünyevi basit birkaç çıkarları için Kur’an’dan yüzçeviren, ayetlerin bir kısmını alıp bir kısmını bırakan, tağuttan izin ve icazetle kurulan şirk ve küfür yuvalarında yuvalanan, Samirinin günümüz temsilciliğini yapan, şirk yuvalarına gidip oradaki Samiri soylu belamları zillet içerisinde dinleyen, Müslüman olma onuruna ulaşmayan, topukları üzerinden gerisin geriye eski bataklıklarına dönen, kişilik ve seviye noktasında yerin derinliklerindeki çukurlarda olan kimselerdir. Bunlar;

“Allah’a verdikleri sözü iyice pekiştirdikten sonra bozanlar ve Allah’ın bitiştirilmesini istediği şeyi kesenler ve yeryüzünde bozgunculuk yapanlar. İşte lanet onlara, yurdun kötü sonucu da onlaradır.” (Rad, 25)

Konulan ilahi hükümleri değiştirip çarpıtarak, bu hükümlere aykırı hareket etmek yanlış ve bu fiiller, sahibini dünya ve ahiret azabına sürükler. İşte bu, kişi için çılgınlık ve deliliktir. Doğru ve yanlışı belirleyen yüce Allah’tır. O’nun dışında hüküm koymak ve bunu din haline getirmek, sapıklıktan başka bir şey değildir.

Kur’ani esaslara, Tevhidi ilkelere uygun hareket edenler doğru yoldadırlar. Bunun dışında yol ve yöntem koyanlar ve bu Kur’an dışı yol ve yönteme tabi olanlar ise, yanlış üzerinde bulundukları için sapıklık ve dalalet içerisindedirler.

“Ben yüzümü tamamen, gökleri ve yeri yoktan var edene çevirdim ve artık ben O(na) ortak koşanlardan değilim!” (En’am, 79)

Selam, hidayete tabi olanların üzerine olsun.

Ramazan Yılmaz: 2013.10.23

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir