Mürselat Suresi

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم

Mürselat Suresi

Giriş

Tevhidi esaslar, tarihsel sürecin her döneminde kesintisiz ortaya konulmuştur

İnsanın yeryüzüne gönderilmesi ile başlayan Tevhid-şirk, Hak-batıl mücadelesine, tarihin her dönemi şahitlik yapmış, Tevhid-şirk, Hak-batıl mücadelesi her dönemde, kesintisiz bir şekilde bütün hızıyla devam etmiştir. Risalet önderlerinin gönderildiği dönemlerde bu mücadele iyice alevlenmiş, en üst düzeye ulaşmıştır. Risalet önderlerinin gönderilmedikleri dönemlerde Tevhid-şirk mücadelesi daha yavaş bir şekilde sürmüştür.

Tevhid-şirk mücadelesinin en yoğun sürdürüldüğü Risalet önderleri döneminde ibre Tevhidi mücadeleyi ortaya koyanların lehine dönerken, bu mücadelenin yavaşladığı dönemlerde ise ibre, şirkin ve şirk mensuplarının lehine dönmüştür. Bu dönemde müşrikler, destekçileri münafık ve kâfirlerle birlikte, bütün güçleri ile Tevhid erlerine ve Tevhidi esasları kabul eden Müslümanlara saldırmışlar, onlara her türlü zulmü reva görmüşler, baskı ve işkence ile Müslümanlara hayat hakkı tanımamışlardır.

Tevhid erlerinin, vahyi esasları gereğince duyurmadıkları, Tevhidi ilkeleri gür ve aleni bir şekilde ortaya koymadıkları dönemlerde müşriklerin de içerisinde bulunduğu küfür cephesi, vahyi esasları kendilerine göre değiştirmişler, küfür ve şirklerini, dini bir örtü altında Hak diye insanlara kabul ettirmeye çalışmışlardır.

Özellikle günümüzde cami ile puthane arasında mekik dokuyan müşrikler, Kur’an’ın reddettiği putperestliği, putperest yöneticilere yaranmak adına adeta dindenmiş gibi savunmaya çalışmışlar, kimi Samiri soylu bel’amlar da putlara tapan putperestleri Müslüman diye tanımlama zilletine düşmüşlerdir.

Şirkin ortalığı kasıp kavurduğu, putperestliğin hak gösterilmeye çalışıldığı, Kur’an ayetlerinin çarpıtıldığı, Hakk’ın batılla bulandırıldığı her dönemde, Tevhidi esasları ortaya koyan Tevhid erlerine karşı çıkanların ön saflarında din adına ortaya çıkan Samiri soylu bel’amlar olmuşlardır.

Tevhidi esaslara karşı saptırıcı tutum, günümüzde de devam etmekte, putperest idarecilerden çıkarı olan Samiri soylu bel’amlar, yuvalandıkları şirk ve küfür yuvaları vakıf ve derneklerde Tevhidi esasları saptırarak putperest idarecilerin küfür ve şirklerini şirin göstermeye, bu putperestleri Müslüman diye tanımlamaya çalışmışlar, etraflarında toplanan zavallı yığınları da tağutu desteklemeye teşvik etmişlerdir.

Şirk ve küfür cephesinin, küfür ve şirklerinde sınır tanımadıkları, Tevhidi esaslara karşı saldırılarında küstahlıklarının doruk noktasına ulaştıkları, Tevhid erlerine ve Müslümanlara zulüm ve baskılarını tüm hızıyla sürdürdükleri dönemlerde, bu zulüm bataklıklarından taptaze Tevhid fidanları filizlenip boy göstermeye başlamıştır hamdolsun.

Zulüm ve baskı dönemlerinde yetişen Tevhid fidanları, Risalet önderlerinin gönderilmediği dönemlerde, küfür ve şirk cephesinin zulüm ve baskılarına, Samiri soylu bel’amların saptırmalarına aldırış etmeden, canları pahasına Tevhidi esasları ortaya koymuşlar, insanları yüce Allah’a gereği gibi iman etmeye ve kulluk yapmaya çağırmışlardır.

Kur’an, Tevhid erlerinden bazılarının mücadelelerini sonradan gelecek Müslümanlara örnek vererek Tevhid-şirk mücadelesinin Kıyamete kadar süreceğini ortaya koymuş, Müslümanların da kendi dönemlerinde Tevhidi esasları, açık ve net olarak ortaya koyarak insanlara duyurmalarını istemiştir.

Tevhid erleri, yaşadıkları dönemin aydınlatıcı meşaleleridirler

Risalet önderlerinin gönderilmediği dönemlerde Tevhid erleri, Tevhidi esasları ortaya koyarak insanları, şirkten uzak tutmaya, yüce Allah’a iman etmeye davet etmişlerdir. Onlar, bu davetleri ile kendi dönemlerinin elçileri oldukları gibi, cehalet, şirk ve küfrün karanlıkları içerisindeki çağlarını aydınlatan, insanlara yol gösteren birer nur ve meşale olmuşlardır. Bu nedenle Risalet, hiçbir dönemde kesintiye uğramamış, Hak-batıl mücadelesi devam etmiş böylece her çağın insanı, Rab’lerinin mesajından haberdar olmuştur.

Tevhid erleri, elbette Risalet önderi kimseler değillerdir; onlar, Risalet önderlerinin yolunda giden, Tevhidi esasları, yaşadıkları dönemdeki insanlara ulaştıran birer davetçidirler. Bu nedenle davetçilerden, Hakk’ı anlattıklarına dair Risalet önderi rasuller gibi mucize getirmeleri beklenemez, yeni ayetler söylemeleri konusunda ısrar edilemez. Tevhid erlerinin görevi, ancak Kur’an ayetlerini net olarak ortaya koymaktır.

Belli dönemlerde bazı kimseler, Kur’an ayetlerini kendi arzuları doğrultusunda çarpıtarak kendilerinin dönemlerinin rasulleri olduklarını iddia etmişler ve etmektedirler. Bu kimseler, rasullerin elçi olduklarını bildiren ayetleri, kendi iddialarını ispatlamak için çarpıtarak kendilerinin Rasul olduklarına dair delil göstermektedirler.

Tevhid erleri, kendi dönemlerinden önce yaşayan Risalet önderlerinin şeriatına bağlıdırlar, bu nedenle ancak Nebevi metotta belirlendiği ölçüler içerisinde daveti ortaya koymakla mükelleftirler. Onlar, Kur’an dışı bir metotla ya da içerisinde yaşadıkları dönemdeki siyasi sistemlerin belirleyip izin verdiği ölçülerle davet yapamazlar.

Vahyi esasların belirlediği ölçüler dışında Tevhidi esasları insanlara ulaştırmaya çalışanlar, kendilerinden önceki Risalet önderlerinin şeriatı dışına, doğal olarak da İslâm’ın dışına çıkarak irtidat etmiş olurlar.

“Ve kim, hidayet kendisine açıklanır da sonradan Rasul’e muhalefet eder ve Mü’minlerin yolundan başkasına tâbi olursa, döndüğü yola onu yöneltiriz ve cehenneme atarız; ne kötü bir sonuçtur!” (Nisa, 115)

Rasullerin yolundan giderek Tevhidi esasları insanlara ulaştıranlar, doğru yolda olan, yüce Allah’ın rızasına göre hareket eden kimselerdir. Bunun dışındaki yol ve yöntemler, İslâm’a zarar vereceği gibi böyle yapanları da İslâm dairesi dışına çıkaracaktır.

Tevhidi esaslara iman edenlerin yapmaları gereken şey İslâmî daveti, vahyin belirlediği ölçüler içerisinde insanlara duyurmaktır. İslâm noktai nazarında küfür ve şirk olan beşerî sistemler, düşmanı oldukları için İslâmî esasların insanlara ulaştırılması konusunda metot koyamazlar.

Tevhidi esaslar, ancak vahyin belirlediği ilkeler doğrultusunda, Risalet önderlerinin uygulamalarına uygun bir şekilde insanlara ulaştırıldığında yüce Allah’ın rızasına muvafık olabilir. Yüce Allah (cc), ilahi mesajını inzal ederken bu esasların insanlara nasıl ulaştırılacağı ile ilgili metodu da bildirmiş, bu metodu, Risalet önderlerinin pratikleri ile açıklamıştır.

“Gerçekten onların kıssalarında, akıl sahipleri için ibretler vardır; (bu), uydurulacak bir söz değildir velakin kendinden öncekilerin doğrulanması ve her şeyin ayrıntılı açıklaması ve bir hidayet ve rahmettir iman eden topluluklar için.” (Yusuf, 111)

Tevhidi ilkelerin açık ve net olarak ortaya konulması, şirk ve küfür unsurlarının net bir şekilde açığa çıkmasını sağlayacaktır. Şirkin net olarak açığa çıkması, insanlar tarafından anlaşılması ile şirk içerisinde olanlar ortaya çıkacak, bunlar tavırlarını belirleyecek, böylece saflar netleşecektir. Safların netleşmesi ile Tevhid-şirk mücadelesi başlayacak, bu mücadele sonuncunda Tevhid ve şirk taraftarlarının kimler oldukları netlik kazanacaktır.

Tevhidi esaslar, net ve açık olarak ortaya konulmadığı, insanlara açıkça duyurulmadığı zaman şirk ve küfürde olanlar kendilerini belli etmezler. İnsanlardan çoğu, Tevhidi esaslardan habersiz oldukları için şirk ve küfür içerisinde, müşrik olduklarını bilmediklerinden kendilerini Müslüman sanırlar. Böyle bir durumdan ise, Tevhidi esasları açık ve net olarak insanlara duyurmayan Tevhid erleri sorumludurlar.

Surenin Açıklaması

Mürselat suresinde, uyarının öne çıktığı görülmektedir; insanın yaratılışı hatırlatılmakta, onlara verilen nimetler açıklanmakta, kıyamet gününde bütün bunların hesabının sorulacağı bildirilmektedir. Surede, herkese yaptıklarının karşılığının tam verileceği bildirilmekte, Mü’minlere verilenlerle inkârcılara verilenler kıyaslanmaktadır.

Mürselat suresi, Tevhidi mücadelenin kesintisiz ve oldukça hızlı hareket edilerek yapılmasını, en öncelikli amacın Hakk’ın yayılması olduğunu, bunun için zikir olan vahyin insanlara duyurulması gerektiğini açıkça ortaya koymaktadır.

1-6- Andolsun (Hakk’ı) duyuran gönderilenlere, derken sarstıkça sarsanlara ve yaydıkça yayanlara, böylece ayırdıkça ayıranlara, nihayet zikri bırakanlara, özür yahut uyarı için.

“Andolsun (Hakk’ı) duyuran gönderilenlere Hz. Âdem (as)’dan günümüze kadar Hak-batıl mücadelesi kesintisiz bir şekilde devam etmiştir. Risalet tarihinde Tevhidi esasların kesintisiz devam etmesinin nedeni, şeytan ve temsilcileri bel’amların, gece gündüz demeden insanları yüce Allah’a yönelmekten alıkoymaları, Tevhidi ilkeleri bozmaya çalışmalarıdır.

“Andolsun (Hakk’ı) duyuran gönderilenlere rasuller, Tevhidi esasları açık ve net bir şekilde ortaya koyarak insanları yüce Allah’a şirk koşmadan iman etmeye, O’ndan başka edinilen tüm ilahları reddetmeye davet etmişlerdir. Rasuller, Tevhidi esasları insanlara duyurmuşlar, şeytan ve taraftarlarının hile ve oyunlarına karşı insanları uyarmışlardır.

İnsanların, Tevhidi esaslara uymamaları, ilahi emirleri, -şeytanın da vesvesesi ile- kendi arzularına göre değiştirmeleri, Rab’lerine şirk koşup isyan etmeleri üzerine yüce Allah (cc), onlara emirlerini hatırlatmak için rasullerini ardı ardına göndermiştir.

“Onlara, o şehir halkını misal olarak anlat. O zaman oraya rasuller varmıştı. Onlara, iki (kişi) gönderdiğimiz zaman işte onları yalanladılar; bunun üzerine üçüncüsü ile güçlendirdik, dediler ki: ‘Şüphesiz biz, size gönderilenleriz.” (Yasin, 13-14)

Tevhidi mücadelede, davetin sürekli olarak insanlara duyurulmasının diğer bir yolu da bu esaslara iman edenlerin, birlikte hareket ederek birbirlerini desteklemeleridir. Böylece Sünnetullah’taki mücadele süreci devam edecek, topluma davet daha etkili bir şekilde ulaştırılacaktır. Kasabalılara gönderilen elçileri destekleyen Müslüman, Tevhidi mücadeleyi ortaya koyan Tevhid erleri için en güzel örnektir.

“Şehrin uzak yerinden bir adam, koşarak geldi, dedi ki: ‘Ey kavmim, tâbi olun bu gönderilenlere; sizden bir ücret istemeyen kimselere tâbi olun ve onlar, hidayete ermişlerdir.” (Yasin, 20-21)

Saffat suresindeki “Andolsun saf saf olanlara,ayeti de Tevhidi mücadelenin omuz omuza sürdürülmesini gerekli kılmaktadır. Yüce Allah (cc), küfrün birlikteliğine karşın Mü’minlerin birleşmelerini istemekte, aksi halde yeryüzünde fitne ve büyük bir fesadın olacağını bildirmektedir.

 “Kâfir kimseler, birbirlerinin velisidirler, siz onu yapmazsanız, yeryüzünde fitne ve büyük bir fesat olur.” (Enfal, 73)

İnsanlar için çıkarılmış hayırlı bir ümmet olan Müslümanlar, küfür cephesinin elele vererek yaptıkları bozgunculuğu önlemek, Tevhidi ilkeleri insanlara duyurmak için mutlaka velayet hukukunu oluşturarak Tevhidi mücadeleyi ortaya koymalıdırlar.

“Mü’min erkekler ve Mü’min kadınlar, birbirlerinin velisidirler, iyiliği emrederler, kötülükten menederler, namazı kılarlar, zekâtı verirler, Allah’a ve Rasulü’ne itaat ederler. İşte Allah, onlara rahmet edecektir, şüphesiz, Allah Aziz’dir, Hâkim’dir.” (Tevbe, 71)

Mü’minlerin, aralarında kardeşlik, velayet ve sırdaşlık hukukunu oluşturmaları imanî bir görev ve farziyettir.

Tarihi süreçte küfür cephesini oluşturan Samiri soylu bel’amlar, müşrik, münafık, fasık, mürtet ve kâfirler, bütün güçleri ile insanları Allah yolundan çevirmek, Hakk’ı batılla bulamak için gece gündüz demeden çalışmışlar, ilahi mesaja savaş açmışlardır. Bu durum günümüzde aynen devam etmektedir. Onlara karşı yüce Allah (cc), gönderdiği elçileri vasıtasıyla insanlara Tevhidi esasları bildirmiştir.

Tevhidi mücadelede Mü’minlerin, birlikte hareket etmeleri imanî bir zorunluluktur

Mürselat suresi, Tevhidi esasların insanlara ulaştırılmasında, Risalet önderlerinin ve Tevhid erlerinin, bu mücadeledeki hareket metotlarını ve takip ettikleri yolu açıklamaktadır. Sure, Tevhidi mücadelenin sürekli olması gerektiğinin, kesinti kabul etmediğinin Tevhid erlerinin, bu mücadeleyi birlikte ortaya koymalarının zaruret olduğunu bildirmektedir.

Mürselat suresinin ilk ayetlerinde belirlendiği üzere Tevhid erleri, Tevhidi esasları birlikte ortaya koymalı, insanları, -ilahi mesajı duymadıkları ile ilgili hiçbir mazeretleri kalmayacak şekilde- açık ve net bir şekilde uyarmalı, toplumda safların netleşmesini sağlamaya çalışmalıdırlar.

Risalet önderi rasullerin gönderilmediği uzun dönemlerde Tevhid erleri ortaya çıkmış, Tevhidi esasları Kur’anî esaslara uyarak insanlara ulaştırmışlardır. Bu nedenle Tevhid-şirk, Hak batıl mücadelesi, tarihin hiçbir döneminde durmamış, mücadele sürekli olarak devam etmiştir.

Ashab-ı Kehf, Cumartesi yasağını çiğneyen deniz kenarındakilere, Ashab-ı Uhdud’a, Kasabalılara gönderilen davetçiler, Risalet önderlerinden sonraki Tevhidi mücadelenin öncüleridirler. Günümüzde Tevhidi esasları insanlara duyurma görevini, Müslümanlar birleşerek yapmalıdırlar.

Hz. Muhammed (as)’dan sonra artık Risalet önderi bir Rasul gelmeyecektir; bu nedenle Tevhidi mücadeleyi, Tevhidi ilkelere iman etmiş, yüce Allah’tan başka tüm otoriteleri reddetmiş Müslümanlar sürdüreceklerdir.

Günümüz Samiri soylu bel’amları, tarihi süreçteki İslâm düşmanı küfür cephesini oluşturan tüm bel’amlardan çok daha sinsi ve haindirler. Bunlar, ne istediklerini açıkça ortaya koyup kim olduklarını açığa vurmuyorlar. Ancak sureti haktan görünerek, ataları Samiri gibi ilahi mesajı çarpıtarak, insanların dini duygularını, maddi değerlerini istismar edip sömürerek, nefislerinin hoşuna gideni yaparak küfürlerini ortaya koymaktadırlar.

Günümüz Tevhid erleri, küfür cephesine, özellikle de Samiri soylu bel’amlara karşı tarihi süreçteki önderleri gibi durup dinlenmeden, gece gündüz demeden Tevhidi ilkeleri, açık ve net olarak insanlara duyurmak zorundadırlar. Bu zorunluluk, Sünnetullah’taki Tevhidi mücadelenin günümüzdeki halkasını oluşturmak için gereklidir.

Tevhidi mücadele, siyasal düzenleri, geçmişin kronikleşmiş değerlerini yerlebir eder

Risalet önderlerinin ve Tevhid erlerinin davetlerinin içeriği, daveti ortaya koyuş biçimleri kronikleşmiş geleneksel, toplumsal, siyasal alışkanlıkları yerlebir edecek mahiyette idi.

Derken sarstıkça sarsanlara ve yaydıkça yayanlara, Tevhidi daveti ortaya koyan davetçilerin bu daveti, toplumları sarsacaktır. Davetçiler, bütün güçleri ile Kur’an’da örnekleri verilen Risalet önderleri gibi durup dinlenmeden, toplumun tepkisine aldırmadan daveti yaymaya devam edeceklerdir.

“Andolsun (kendilerini) mücadeleye verenlere, canla başla hareket ettikçe edenlere, yücelttikçe yüceltenlere, böylece öne geçtikçe geçenlere, nihayet emri tanzim edenlere!” (Naziyat, 1-4)

Risalet önderleri ve Tevhid erleri, Hakk’ı haykırarak insanlara Rab’leri tarafından gönderilen Zikri okumuşlardı. Onlar, bir an durup dinlenmeden nefes nefese daveti ortaya koymuşlar, bu Tevhidi mücadeleleri ile toplumlarını öyle sarsmışlardı ki, tabir yerinde ise tozu dumana katarak Hakk’ı batıldan ayırıp safların netleşmesini sağlamışlardır.

“Andolsun nefes nefese ileri atılanlara, böylece kıvılcım çıkarıp (karanlığı) delenlere, böylece aydınlık (için) gayret edenlere, böylece onunla toplanıp başkaldıranlara, nihayet onu topluca ortaya koyanlara.” (Adiyat, 1-5) Gerçi diğer meallerde bu ayetler, atlar şeklinde verilerek surenin verdiği Tevhidi mücadelenin mesajı tamamen çarpıtılmıştır.

Rasullerin, kendi toplumlarını Tevhidi esaslara davet etmeleri öyle sıradan bir çağrı değildi. Onlar, taşıdıkları ilahi sorumluluk gereği, Tevhidi esasları, insanların düşüncelerini, şirk ve dalalet içerisindeki yaşamlarını alt üst edecek bir şekilde ortaya koymuşlardı.

Yaydıkça yayanlara, Risalet önderleri ve Tevhid erleri, küfür ve şirkin hızla yayılmasını önlemek, Tevhidi ilkeleri insanlara duyurmak için çok hızlı hareket etmişler, çalışmalarını da ikiye katlayarak sürdürmüşlerdir. Onlar biliyorlardı ki şirk ve küfür, şeytan ve taraftarları bel’amlar, durup dinlenmeden insanları kendi karanlıklarına çekiyorlardı. Bu nedenle onlar da oldukça süratli hareket edip Hakk’ı yayıyorlardı.

Ağır bir sorumluluk yüklenen Risalet önderleri ve Tevhid erleri, bu sorumluluklarını yerine getirirlerken, kendileri ilk iman ettikleri zaman eski kültürel ve geleneksel alışkanlıklarını savurup attıkları gibi toplumlarının da kroniklemiş düşünce yapılarını savurup atmışlar, yüce Allah’ın bildirdiği emirlerini onlara ulaştırmışlardır.

“Andolsun savurdukça savuranlara, ağırlık yüklenenlere, kolayca hareket edenlere, nihayet emri taksim edenlere.” (Zariyat, 1-4)

Risalet önderlerinin daveti ortaya koyuşlarını bildiren ayetlerden anlaşılacağı üzere onlar, içerisinde yaşadıkları toplumlardan ve egemen siyasi sistemlerden izin almamışlar, iman ettikleri esasların belirlediği metoda uygun ilahi mesajı ortaya koymuşlardır.

Rasullerin, daveti ortaya koyarken izledikleri yol ve yöntem, içerisinde yaşadıkları toplumun kabul ettiği standartların dışında ve siyasal egemen sistemlerin belirlediği kurallara aykırıydı. Hz. Şuayb (as)’ın örnekliğinde görüldüğü üzere egemen zorba sistemler davetçileri kendi kurallarına uymaya davet ediyorlardı.

Kavminden büyüklük taslayan ileri gelenler dedi ki: ‘Ey Şuayb, mutlaka seni ve seninle beraber iman eden kimseleri kentimizden çıkarırız ya da dinimize dönersiniz!’ (Günümüzdeki kâfirlerin dediği ‘Ya sev ya da terk et mantığı)

Dedi ki: ‘Şayet biz istemeyen kimseler olsak da mı? Doğrusu Allah, bizi ondan kurtardıktan sonra sizin dininize dönersek, gerçekten Allah’a iftira etmiş oluruz. Rabb’imiz Allah’ın dilemesi müstesna, ona dönmemiz, gerçekten bizim için mümkün değildir. Rabb’imiz, ilmiyle her şeyi kuşatmıştır. Biz Allah’a tevekkül ettik; Rabb’imiz, bizim ve kavmimiz arasını Hak ile aç ve Sen, açanların en hayırlısısın!” (A’raf, 88-89)

Kurulu düzenlerini altüst eden, gelenek-görenek ve alışkanlıklarını hiçe sayan, geçmiş batıl kültürel miraslarını reddeden, bütün bunlara karşılık Bir tek olan yüce Allah’ın mesajını ortaya koyan rasuller, hiçbir şeyden korkup çekinmeden, yalnızca Rab’lerinin kendilerine yüklediği sorumluluk çerçevesinde hareket etmişlerdir.

Kâfirler, tavizsiz Tevhidi mücadele karşısında geri adım atarak taviz verirler

Risalet önderlerinin, kendilerine bildirilen metotlarla Tevhidi esasları ortaya koymaları, egemen siyasi sistemleri şaşkına çevirmiş, Tevhidi daveti ortaya koyanlara her türlü zulmü reva görmüşler, ancak bütün yaptıkları ile bir başarı elde edemeyince taviz vermeye başlamışlardır.

Geleneksel bütün değerleri yerlebir olan, siyasi kuralları ve siyasal etkileri hiçe sayılan, toplum üzerine kurdukları otoriteleri sıfıra inen Mekke Aristokratik zorbalığı, bunları korumak için önce tehditlere başvurmuşlar, işkence ve zulümlerinde sınır tanımamıştır. Ancak bütün yaptıkları ile iman edenleri zerre kadar yollarından döndüremeyen egemen zorba müşrikler, son bir çırpınışla tavizler üstüne tavizler vererek Hz. Muhammed (as)’ı, bir nebze de olsa kendi kurallarına uydurmak istemişlerdir.

Rasulullah (as)’a en cazip teklifleri yapan Mekke müşriklerinin tüm tekliflerini, “Güneşi sağ elime Ay’ı da sol elime verseler, yine de bu yoldan dönemem” diyerek müşriklerin kurallarına göre hareket etmeyen Hz. Muhammed (as)’ın, iman ettiği esaslara teslimiyeti, yüce Allah’ın bildirdiği esaslar dışında hareket edemeyeceği konusundaki dirayeti ve kararlılığı müşrikleri hüsrana uğratmıştır.

Risalet önderlerinin ve Tevhid erlerinin, toplumları içerisine, ilahi mesajı ve Tevhidi ilkeleri açık ve net olarak ortaya koymaları, o toplumları şaşkına çevirmiştir. Daha önce kendilerinin emin ve güvenilir gördükleri, geleceğinden umut besledikleri kişilerin, ortaya çıkıp onları, tapınıp değer vererek ilah edindiklerini terk etmeye, yalnızca Bir olan yüce Allah’a iman etmeye davet etmeleri, o toplumları şaşkına çevirerek perişan etmiştir.

Rasullerin, insanların düşünce dünyalarını altüst eden açıklamaları, Kur’anî ifade ile Hakk’ı yaydıkça yaymaları, sarstıkça sarsmaları küfür ve şirke karşı net tavır almaları onları, rasulleri anlamakta zorlamış, bu nedenle elçilerin üzerine üşüşmüşlerdir.

“Şüphesiz o, Allah’ın kulu kalkıp ne zamanki O’na davet edince, neredeyse ona karşı birbirlerine yapışıyorlardı.” (Cin, 19)

“Şimdi ne oluyor inkâr eden kimselere ki sana doğru koşuyorlar; sağdan soldan gruplar halinde.” (Mearic, 36-37)

Risalet önderlerinin bu apaçık davetleri, Müslümanlara da örnek olmuş, onlar da kendi toplumlarını Tevhidi esaslara davet ederlerken aynı netlikle Tevhidi esasları ortaya koymuşlar, toplumları içerisine girerek Hakk’ı anlatmışlardır. Bu konuda Hz. Musa (as)’a destek olan Mü’min’in davranışı çok güzel bir örneklik teşkil etmektedir.

“Fir’avn dedi ki: ‘Beni bırakın Musa’yı öldüreyim de Rabb’ini çağırsın; doğrusu ben, dininizi değiştirecek yahut yeryüzünde fesat çıkaracak diye korkuyorum.’

Ve Musa dedi ki: ‘Şüphesiz ben, hesap gününe iman etmeyen, büyüklük taslayanların hepsinden benim de Rabb’im ve sizin de Rabb’inize sığındım.’

Fir’avn ailesinden imanını gizleyen Mü’min bir Adam dedi ki: ‘Rabb’im Allah’tır’ diyen bir adamı, gerçekten öldürecek misiniz? Gerçekten Rabb’inizden delillerle size geldi, şayet o yalancı ise, yalanı onun aleyhinedir ve şayet o doğru söylüyorsa, size o vadettiklerinin bir kısmı size isabet eder. Şüphesiz Allah, o haddi aşan, yalancı kimseyi hidayete iletmez.’” (Mü’min, 26-28)

Tevhid eri Müslümanlar, bulundukları yerlerde Tevhidi esasları öyle açık ortaya koymalıdırlar ki düşünsel planda toplum, allak bullak olmalı, adeta şaşkına dönmelidirler. Bu öyle olmalı ki, sanki fiziksel olarak küfür toplumları içerisine dolu dizgin giren atlıların girişleri ve onları darmadağın edişleri gibi olmalı, küfrün tüm kavramlarını, bel’amların sığındıkları değerleri yerlebir etmeli, çarpıtılan İslâmi hükümlerin doğrularını, gizlenen Tevhidi ilkeleri ortaya koyarak, insanlara Rab’lerinin mesajını tebliğ etmelidirler.

“Derken sarstıkça sarsanlara” Tevhidi mücadelede Müslümanlar, küfür cephesinin insanlara dayattıkları tüm şirk ve küfür unsurlarına karşı cephe alacak, onların sahip oldukları bütün değer yargılarını yerlebir ederek onları sarsarak Hakk’ı ortaya koyacaklardır. Müslümanların bu mücadeleleri, Hz. İbrahim (as) gibi açık ve net olacaktır.

Tevhidi mücadelede Hak ile batılın ayrışması, safların netleşmesi esastır

Tevhidi ilkelerin, açık ve net bir şekilde insanlara duyurulması ile Ulûhiyetin yalnızca yüce Allah’a ait olduğu insanlar tarafından anlaşılacak, kabul edenlerle inkâr edenler belirlenecektir. Tevhid ile şirkin, iman ile küfrün, Hak ile batılın net olarak anlaşılması safların netleşmesini sağlayacak, böylece Tevhidi mücadele daha rahat bir şekilde yapılabilecektir.

Tevhidi ilkeler, açık ve net olarak ortaya konulmazsa insanlar, iman ile küfrün ayrımını yapamayacak, Hak ve batılı bilmeyecek, doğal olarak saflar netleşemeyecektir.

“Ayırdıkça ayıranlara” Tevhidi mücadelenin ana gayesi, iman edenlerle küfür cephesinin saflarını belirlemek, şirk ve küfrün, Hak ve batılın arasını net ve kalın çizgilerle ayırmak, ilahlarının tek bir ilah olduğunu insanlara hatırlatmaktır.

“Şüphesiz o, elbette ayırdedici bir sözdür” (Tarık, 13)

Tevhidi mücadeleyi ortaya koyan Müslümanlar, Tevhid ile şirkin, Hak ile batılın arasını Kur’an ile ayıracaklardır. Çünkü Kur’an, şirk ve küfrü, Hak ve batılı en iyi ayıran ölçüdür. Bu ölçü olmadan hiçbir şey ayırt edilemez, her şey karmakarışık olur. Safların ayrışmasında Hz. İbrahim (as)’ın, kavmine karşı söyledikleri, Hak ile batılın, iman ile küfrün, gerçekten iman edenlerle müşriklerin arasına çekilen en belirgin ve net çizgidir.

“Gerçekten sizin için İbrahim’de ve onun beraberindeki kimselerde güzel bir örnek vardır; o zaman kavimlerine dediler ki: ‘Şüphesiz biz, sizden ve Allah’tan başka itaat ettiğiniz şeylerden uzağız, sizi tanımıyoruz. O Bir olan Allah’a iman edinceye kadar bizimle sizin aranızda sürekli bir düşmanlık ve nefret ortaya çıkmıştır.’…” (Mümtehine, 4)

Tevhidi mücadelede, saflar belirgin bir şekilde netleşmedikçe Tevhid-şirk, Hak-batıl mücadelesi başlamaz, Tevhidi ilkeler, insanlar tarafından yeterince anlaşılmaz. Bu nedenle öncelikle safların netleşmesini sağlayacak olan Tevhidi ilkeler, çok net ve açık olarak ortaya konulmalı, bu ilkeleri bulandıran, Allah düşmanı, Samiri soylu bel’amlar teşhir edilmeli, onların içerisinde bulundukları şirk ve küfür açıkça belirtilmelidir.

Rasullerin amacı, Tevhidi ilkeleri oldukça açık bir şekilde ortaya koyarak, geniş insan yığınlarına duyurarak Hakk’ı batıldan ayırıp iman ve şirkin saflarını netleştirmekti.

“Yaydıkça yayanlara” Müslümanlar, Hz. Nuh (as) gibi, gece gündüz demeden, gizli ve açık bir şekilde Tevhidi ilkeleri, insanlara duyurup Hakk’ı ortaya koyacaklar, insanları, şirk ve küfre karşı uyaracaklar.

Dedi ki, ‘Rabb’im, şüphesiz ben kavmimi, gece gündüz davet ettim; sonra gerçekten ben, onları açıkça davet ettim, sonra elbette ben, onlara açıktan söyledim, gizli gizli söyledim,’ (Nuh, 5, 8-9)

Tevhidi mücadele, insan hayatını kuşatan bir mücadeledir; bu nedenle gece gündüz denilmeden, zaman ve mekân sınırlandırması yapılmadan her halükârda ortaya konulmalı, insanlar, Rab’lerinin mesajından haberdar edilmelidir. Davetçiler, insanlara ilahi mesaj olan Kur’an okunmalı, ilahlarının bir tek ilah olduğu duyurulmalıdırlar.

“Andolsun saf saf olanlara, böylece men ettikçe men edenlere, sonra birbiri ardınca davet edenlere, şüphesiz ilahınız elbette Bir’dir!” (Saffat, 1-4)

Tevhidi uyarı, öyle açık ve net yapılmalı ki insanlar, yüce Allah’tan başka edindikleri tüm ilahların ne olduklarını, kimleri, neleri ilah edindiklerini çok iyi fark etsinler. Üstü kapalı söylenen sözler, ne kadar çok ve süslü olursa olsun, Tevhidi ilkelerin anlaşılmasını sağlamaz.

Tevhidi ilkeler, açık ve net olarak hiçbir kapalılığa ve muğlaklığa mahal bırakmadan ortaya konulmalıdır. İşte o zaman Tevhidi ilkeleri bulandıran Samiri soylu bel’amların çirkef suratları ortaya çıkacak, insanlar, kendilerini Rab’lerinin yolundan çeviren bel’amları tanıyacaklardır.

“Nihayet zikri bırakanlara,” Tevhid erlerinin görevi, insanlar Rab’lerinin zikri olan Kur’an ile uyarmaktır. Tevhid erleri, kendi arzularını öne çıkarmadan Kur’an’dan başka kaynaklara insanları davet etmeden, sadece Kur’an’a davet edecekler, Kur’an’la uyaracaklardır.

Müslümanlar, Tevhidi ilkeleri ortaya koyarak insanlara Kur’an’la öğüt verecekler, onları Kur’anî esaslara iman ve teslim olmaya davet edeceklerdir. Buna karşılık küfür cephesi, şirk ve küfürleri ortaya çıkmasın diye Kur’an’ın anlaşılmasını istemeyecek, kendi yaptıkları açıklamalarla Hakk’ı batılla bulayarak Kur’anî gerçekleri gizleyecek ya da değiştireceklerdir.

Yüce Allah’a bir mazeret sunmak için Tevhidi davetin Kur’an ile yapılması gerekir

Müslümanların, Kur’an’la insanları uyarmaları, onların vahyi işitmedikleri gibi bir mazeret ileri sürmemeleri ve davetçilerin de daveti Kur’an ile yaptıklarına dair yüce Allah’a bir mazeret beyan edebilmeleri için gereklidir. Müslümanlar, Hüküm gününde insanları uyardıklarına, daveti yaptıklarına dair Rab’lerine bir mazeret sunmak durumundadırlar.

6- Özür yahut uyarı için.

Davetçi Müslümanların Kur’an ile insanları uyarmaları, onların, yüce Allah’a karşı ileri sürecekleri mazeretlerini ortadan kaldıracaktır. Bu nedenle onlar, gece gündüz demeden Tevhidi esasları insanlara duyurmaya, onları uyarmaya çalışmalıdırlar.

Yüce Allah (cc), insanlara hidayet rehberi ve öğüt olarak Kur’an’ı göndermiş, onların, Kur’an ile uyarılmaları ve Rab’lerini tek ilah olarak bilmeleri için Tevhidi ilkeleri açıklamıştır.

Kur’an’la insanları uyarmayan, Tevhidi ilkeleri ortaya koymayan, ilahlarının bir tek ilah olduğunu onlara açık ve net olarak açıklamayan kimselerin, Rab’lerine sunacakları bir mazeretleri olmayacaktır.

Kıyamet günü Rab’lerine bir mazeret sunmak isteyenler, içerisinde yaşadıkları toplumları mutlaka Kur’an’la uyarmalı, onları Tevhidi esaslara iman etmeye davet etmeli, ilahlarının bir tek ilah olduğunu açık ve net olarak söylemelidirler. Yüce Allah’ın Müslüman davetçilerden istediği bundan başka bir şey değildir.

Samiri soylu bel’amlar, insanların uyarılmalarını engellemeye çalışırlar

İnsanların dini duygularını, maddi değerlerini sömüren, küfür ve şirki yaşam tarzı olarak alan şirk ve küfür cephesi, Kur’an’ın önünde gürültü yaparak insanlara net ulaşmasını engellemeye çalışacaklardır.

Müslümanlar, Risalet tarihinde görüldüğü üzere şirk ve küfür unsurlarına aldırış etmeden Kur’an’la uyarmaya, insanları, Rab’lerine şirk koşmadan iman etmeye, Tevhidi esasları kabul edip vahye uygun yaşamaya davet edeceklerdir.

Müslümanların, Tevhidi ilkelere daveti Kur’an ile yapmaları, Samiri soylu bel’amların, gayri İslâmî durumlarını ortaya çıkaracaktır. Bu nedenle onlar, Kur’an’ın insanlara net ve açık olarak ulaşmasını engelleyeceklerdir.

Yüce Allah (cc), vahyi esasların nasıl engellendiğine örnek olarak Cumartesi gününe saygısızlık eden deniz kenarındaki insanları uyaran Müslümanlara karşı çıkan bel’amları vermektedir.

“Onlara, o deniz (kıyısına) yerleşmiş bulunan kenti sor, o zaman Cumartesi haddi aşıyorlardı; şer’an (tatil olan) Cumartesi günü balıklar, onlara gelirdi, Cumartesi dışındaki günde onlara gelmezlerdi; işte, fasık olduklarından dolayı onları böyle imtihan ediyorduk.

O zaman onlardan bir topluluk dedi ki: ‘Allah’ın kendilerini helak edeceği yahut şiddetli bir azapla kendilerine azap edeceği bir kavme niçin öğüt veriyorsunuz?’ dediler ki: ‘Rabb’inize bir mazeret olması için ve ta ki korunsunlar.” (A’raf, 163-164)

Müslüman davetçiler, kendilerinden önce geçen elçiler gibi, Kur’anî esasları insanlara duyurmalıdır ki insanların, Rab’lerine karşı, “Anlamamıştık, bilmiyorduk” gibi bir mazeretleri kalmasın. İnsanları Kur’an’dan hesaba çekecek olan yüce Allah (cc), insanlara Kur’an’la öğüt verilmesini ve onların Kur’an’la uyarılmalarını istemektedir.

Sana indirilen bir Kitap’tır, o halde ondan, göğsünde bir sıkıntı olmasın, onunla uyarman için ve Mü’minler için bir öğüttür.” (A’raf, 2)

Tevhidi ilkelerin açıkça ortaya konulmaması durumunda insanlar, ilahi mesajla uyarılmadıklarını iddia ederek yüce Allah’a karşı mazeretler ileri sürebilirler.

“Yahut dersiniz ki: ‘Şayet gerçekten Kitap bize indirilseydi, elbette biz onlardan daha iyi hidayet üzere olurduk.’ İşte gerçekten size Rabb’inizden açık delil, hidayet ve rahmet geldi. O halde Allah’ın ayetlerini yalanlayıp ondan uzaklaşan kimseden daha zalim kimdir! Ayetlerimizden uzaklaşan kimseleri, uzaklaşmış olduklarından dolayı azabın en kötüsüyle cezalandıracağız.” (En’am, 157)

Tevhidi esaslar, Kur’an ile ortaya konulduğunda insanların bir mazeretleri kalmayacak, kıyamet günü herhangi bir mazerete sığınmayacaklardır. Hüküm gününde davetçilerin, daveti ne ile yaptıkları insanlara; insanlara da ne cevap verdikleri davetçilere sorulacaktır.

Artık kendilerine (elçi) gönderilen kimselere soracağız ve gönderilenlere de soracağız.” (A’raf, 6)

Vadedilen Gün, her hesabın görüleceği zorlu bir gündür

Yaratılışın gayesi yüce Allah’a kulluk, hayatın gayesi ise, Tevhidi ilkelere uygun bir hayat sürmektir. Tevhidden mahrum yaşanan bir hayat, boşa geçmiş, heba olmuş, Kıyamet gününde sahibini cehennem azabına sürükler. Böyle bir hayatı yaşayan kimse, Ahireti inkâr etmiş demektir. Ancak onlar inkâr etseler de o gün mutlaka gelecektir.

“Ve andolsun vadedilen güne.” (Buruc, 2)

Yüce Allah’ın üzerine yemin ettiği vadedilen günde, neler olacağı Kur’an’da açıklanmıştır. Geri dönüşü olmayan o gün vuku bulduğunda artık pişmanlıklar, feryatlar fayda vermeyecek, tevbeler kabul edilmeyecek, mazeretler geçerli olmayacaktır. Bu nedenle yapılması gereken, o gün gelmeden vahyin belirlediği ölçüde, Tevhidi esaslara uygun yaşamak, yüce Allah’ın emrettiklerini yapıp nehyettiklerinden kaçınmaktır.

Kur’an, yüce Allah’ın vadettiklerini açık bir şekilde ortaya koymakta, vadettiği her şeyi mutlaka yapacağını, O’nun, sözünden dönmeyeceğini bildirmektedir. Bu nedenle insanlara, yaptıklarına karşılık ne vadedilmiş ise o, mutlaka onlara verilecek, insanlar, dünyada yaptıklarının karşılıklarını göreceklerdir.

7- Şüphesiz size vadedilen mutlaka gerçekleşecektir.

Risalet önderleri ve Tevhid erleri, davetlerinde sürekli olarak insanları “Ahiret gününe karşı” uyarmışlar, o güne hazırlıklı olmalarını öğütlemişlerdir. Çünkü o gün, hesaplar yapılmış, faturalar hazırlanmış, herkese dünyada yaptığına karşılık verilecek olanlar belirlenmiştir. Bu nedenle elçiler, toplumlarına Tevhidi esasları kabul etmelerini, o güne hazırlıklı olmalarını tavsiye etmişlerdir.

“Rab’lerine toplanacaklarından gerçekten korkan kimseleri onunla uyar ki, onlar için O’ndan başka dostları ve şefaatçileri yoktur; ta ki sakınsınlar.” (En’am, 51)

Geleceğinden şüphe olmayan Kıyamet günü mutlaka gelecek, sözünde sadık olan yüce Allah (cc), kullarına ne vadetmişse o mutlaka gerçekleşecektir, bunda hiç kuşku yoktur. Çünkü yüce Allah (cc), sözünde sadıktır ve O, sözünden dönmez.

“Rabb’imiz rasullerine vadettiğin şeyleri bize ver, kıyamet günü bizi rezil etme; şüphesiz Sen, vaadine muhalefet etmezsin.” (Al-i İmran, 194)

Vadedilen Günde, herkes hak ettiğini alacaktır

Yüce Allah (cc), Kur’an’da kullarına vadettiği her şeyi yerine getirecek, bundan başka kullarına farklı bir şey uygulamayacaktır. O vadedilen günde insanlar diriltilecekler, yaptıklarının karşılığını alacaklardır.

“Şüphesiz size vadedilen şeyler elbette doğrudur ve muhakkak din/hesap gerçekleşecektir.” (Zariyat, 5-6)

Kıyamet günü Müslümanlar da dünya hayatını ebedi zannedip günlerini gün edinenler de Tevhidi ilkeleri terk edip Rab’lerine şirk koşup isyan edenler de ilahi mesajı bırakıp beşerî tağutî sistemlere uyanlar da yeniden diriltilip hesaba çekileceklerdir.

Yüce Allah’ın, apaçık uyarılarına rağmen imanın hazzından mahrum olan kimseler, kendi hevalarından yeni bir din üreterek, yüce Allah’ın üzerine iftira atarak, O’nun bildirdiği ilahi gerçekleri tersine çevirerek halka uyduruk bir din anlatmaktadırlar.

Müfterilerin uydurdukları din anlayışına göre günahkârlar, cehennemde sürekli kalamayacak, kimi insanlar şefaat edebilecek, yüce Allah (cc) bütün günahları bağışlayacaktır. Bu müfterilerin iddialarına göre ilah edindikleri şeyhleri, ağabey ve önderleri, o vadedilen günde kendilerine yardım edecek, onları azaptan kurtaracak. Kur’an’a aykırı bu yalanlar, yüce Allah’ın üzerine iftira atmaktan başka bir şey değildir.

“Nihayet onlara vadedilen şeyi gördükleri zaman, artık kimin yardımcısının daha zayıf ve sayıca daha az olduğunu bileceklerdir.” (Cin, 24)

Kıyamet günü insanların yaptıkları her şey ortaya konulacak, onlara vadedilen ceza ve mükâfatlar verilecektir. Yüce Allah (cc), indirdiği esasları terk edip Zatına isyan edenleri dünyada hemen cezalandırmıyor, bunu, gerçekleşeceğinden şüphe olmayan o vadedilen güne erteliyor. İşte o gün, onlar için kaçıp kurtulacak, sığınacak bir yer yoktur.

“Senin Rabb’in, mağfiret eden rahmet sahibidir; şayet onları, kazandıkları ile cezalandırsaydı, elbette onlar için azabı çabuklaştırırdı; bilakis onlara vadedilmiş bir süre vardır ki, ondan başka sığınacak bir yer bulamayacaklardır.” (Kehf, 58)

Küfür, şirk ve nifak içerisinde yaşayanlar o gün, pişmanlık içerisinde olacaklar, ancak bu pişmanlıkları kendilerine hiçbir fayda sağlamayacak, inkâr, isyan ve yaptıklarının karşılığını aynen göreceklerdir.

 “Sur’a üfürülür; işte o zaman onlar, kabirlerden Rab’lerine doğru uzanıp giderler; derler ki: ‘Eyvah bize, yattığımız yerden kim bizi kaldırdı! Bu, Rahman’ın vadettiği şeydir, gönderilen rasuller doğru söylemiş.” (Yasin, 51-52)

Dünyada hayatlarını küfür, şirk ve nifak içerisinde geçirenler, vadedilen o günde korku ve şaşkınlık içerisinde olacak, yüzlerini zillet bürüyecektir. Onlar, iman etmedikleri o gün ile karşılaştıklarına şaşıracaklar ve Rab’lerinin vadettiği ebedi azaba uğrayacakları için korku içerisinde yüzlerini zillet bürüyecektir.

Küfür, şirk ve nifak içerisinde bulunanlar, o günde korku ve şaşkınlık içerisinde olurlarken, Tevhidi ilkelere iman edip Kur’an’ı yaşam tarzı alanlar, sevinç ve mutluluk içerisinde olacaklar, Rab’lerinin kendilerine vadettiklerine kavuşacaklardır.

“Cennet de muttakilere yaklaştırılır, uzak değildir. ‘Bu, size vadedilen şeyler; her yönelen, koruyan, görmediği halde Rahman’a saygılı olan, yönelmiş bir kalp getiren kimseleredir!’ Ona, selametle girin; bu, ebedilik günüdür.” (Kaf, 31-34)

“Adn cennetleri ki Rahman, o kullarına gıyaben vadettiğidir; şüphesiz O, vadi yerine gelecek olandır.” (Meryem, 61)

Müslümanlar, dünyada inançları uğrunda tağutî sistemlerin kendilerine verdikleri sıkıntı, eziyet ve işkencenin karşılığını o gün almışlar, bu nedenle sevinçli ve mutludurlar.

“Cennet halkı, ateş halkına seslendi: ‘Doğrusu Rabb’imizin hak olarak bize vadettiği şeyi biz gerçekten bulduk; siz de Rabb’inizin hak olarak size vadettiği şeyi buldunuz mu? dediler ki: ‘Evet’ sonra aralarında bir duyurucu seslendi: ‘Elbette Allah’ın laneti zalimlerin üzerinedir!” (A’raf, 44)

“Şüphesiz size vadedilen gerçekleşecektir.” Dünyada insanlara vadedilen her şey Hüküm günü gerçekleşmiş, herkes yaptıklarının karşılığını almıştır. Kimseye haksızlık yapılmamış, yüce Allah (cc) vadettiği her şeyi o Hüküm günü hak sahiplerine vermiştir.

Hüküm Günü

Dünyada yapılan her şey hakkında kesin kararın verildiği gün

Dünya hayatını, bir oyun ve eğlence olarak görüp hayatlarını boş yere geçirenlerin, dünyayı ebedi zannedip ölmeyecekmiş gibi yaşayanların inkâr ettikleri o hesap günü, herkesin dünyada yaptıklarının faturasının kesildiği, yüce Allah (cc) tarafından son karar verildiği gündür.

“Sonra Allah’a döndürülürler ki, onların Hak olan Mevlalarıdır. İyi bilin ki hüküm, yalnız O’nundur ve O, hesap görenlerin en süratlisidir.” (En’am, 62)

Hüküm gününde, Rab’lerine hakkıyla iman eden Mü’minler, Rab’lerini inkâr eden kâfirler, O’na şirk koşan müşrikler, ikiyüzlü münafıklar, gereğince iman etmeyen fasıklar, dünyada yaptıklarının hesabını vermek üzere, Rahman olan Rab’lerinin huzurunda toplanacaklardır. Bu, herkes hakkında, adil bir şekilde karar verilecek gündür. Bu nedenle sesler kısılmış bir halde herkes, hakkında verilecek kararı beklemektedir.

“Muhakkak ki iman edenler, Yahudiler, Sabiiler, Hrıstiyanlar, Mecusiler ve müşrikler; elbette Allah, kıyamet günü onlar arasında hüküm verecektir; şüphesiz Allah, her şeyin üzerinde şahittir!” (Hac, 17)

Herkesin, hak ettiğini bulduğu o gün, Hüküm günüdür; kısa dünya hayatı sona ermiş, yapılanlar bir bir kaydedilmiş, herkese ne verileceği hakkında hüküm verilmiştir. Artık verilen hükümden geri dönüş ve onu değiştirme sözkonusu değildir.

8-14- Yıldızlar silindiğinde, gök yarıldığında, dağlar ufalanıp savrulduğunda, rasullere vakit belirlendiğinde; hangi gün için ertelenmişti, kesin Hüküm günü için, anlıyor musun nedir, Hüküm günün ne olduğunu!

O hüküm günü, dünyada yapılan her şeyin hesabının sorgulanacağı, herkes hakkında son hükmün verileceği çetin bir gündür. Bu, normal bir mahkemede verilen bir hüküm gibi değil, bu öyle bir gündür ki pişmanlığın, özür dilemenin fayda vermediği ve geri dönülmesinin mümkün olmadığı bir gündür.

İnsanı, Zatına kulluk yapması için yaratan yüce Allah (cc), onu, dünya hayatında başıboş bırakmamış, uyacağı kuralları bildirmiştir. İşte o Hüküm gününde yaptığı her şeyi, söylediği her sözü, yaratılış gayesine uygun hareket edip etmediği insana sorulayacak, sonra hak ettiği kendisine verecektir. Bu nedenle herkes, hakkında verilecek kararı, korku ve endişe içerisinde sessizce beklemektedir.

“O gün, kendisinde eğrilik olmayan Çağrıcıya uyarlar, Rahman için sesler kısılmıştır, hışıltıdan başka bir şey işitemezsin.” (Taha, 108)

İnkârcı kâfirlerin, çıkarcı müşriklerin, şahsiyet ve kişilik yoksunu münafıkların, hayatı yaşadıkları zaman diliminden ibaret bilen fasıkların, ebedi zannedip günlerini gün ettikleri dünya hayatı, yıldızlar silindiği, gök yarıldığı, dağlar savrulup denizler kaynatıldığı, güneş dürüldüğü zaman bitmiş, son kararın verildiği Hüküm günü gelmiştir.

Bu, hüküm günüdür ki siz onu yalanlıyordunuz!” (Saffat, 21)

Hüküm Günü, gerçek adalet tecelli edecektir, zulüm yoktur

Dünya hayatının son bulması ile her şey bitmiyor, tam aksine her şey yeniden başlıyor. Kıyamet günü, dünya hayatında yapılanların sorulduğu hesap günüdür ki o gün herkese, dünyada yaptıklarına göre son kararın verildiği Hüküm günüdür.

Hüküm günü, gerçek adaletin tecelli ettiği, herkese hak ettiği mükâfat ve cezaların verildiği, kimseye zulmedilmediği gündür.

Yer, Rabb’inin nuru ile parlar, Kitap konulur, nebiler ve şahitler getirilir ve aralarında Hak ile hükmedilir ve onlara zulmedilmez.” (Zümer, 69)

Yüce Allah (cc), insanların Kendisine karşı işledikleri inkâr, şirk, isyan ve günahları dünyada hemen cezalandırmıyor, bunların karşılığını hüküm gününe erteliyor. O gün, dünya hayatında yüce Allah’a karşı yapılan isyan, inkâr, şirk ve yapılan kötülüklere verilmeyen cezaların verildiği ceza günüdür.

Yüce Allah’a iman edip Mü’min, O’nun indirdiği hükümlere teslim olup Müslüman olan, O’nun yolunda mücadele eden kimseler için o Hüküm günü, yapılan salih amellere kat kat karşılıkların verildiği mükâfat günüdür.

“Rasullere vakit belirlendiğinde;” rasuller o gün, kendilerine belirlenen vakitte hazır bulunacaklar, toplumlarının kendilerine uyup uymadıkları, ilahi mesaj doğrultusunda hareket edip etmedikleri, neler yaptıkları konusunda şahitlik yapacaklardır.

“Artık her ümmetten bir şahit, seni de bunlar üzerine şahit getirdiğimiz zaman nasıl olacak!” (Nisa, 41)

“Rasullere vakit belirlendiğinde” rasuller, getirdikleri ilahi mesajın insanlar tarafından kabul edilip edilmediği, kabul edenlerin bu ilahi mesajı nasıl yaşadıkları, ilahi mesajı kendilerinden sonra değiştirip değiştirmedikleri ile ilgili konuşacaklardır. Bu konuda yüce Allah (cc) Hz. İsa (as) ile Hz. Muhammed (as)’ı örnek vermektedir.

Allah: ‘Ey Meryem oğlu İsa, sen mi dedin insanlara, beni ve annemi, Allah’tan başka iki ilah edinin?’ dediğinde, der ki: ‘Sen yücesin, benim için gerçek olmayan bir şeyi söylemek gerçekten mümkün değildir, şayet onu demiş olsaydım, artık muhakkak Sen, onu bilirdin. Sen, benim nefsimde olanı bilirsin, ben Senin nefsinde olanı bilemem, şüphesiz Sen, gizlilikleri bilen yalnız Sensin!’

Ben onlara, ‘Benim de Rabb’im, sizin de Rabb’iniz Allah’a kulluk edin’ diye Senin bana kendisini emrettiğin şeyden başka bir şey söylemedim. Onların içinde olduğum sürece onlar üzerine şahit oldum, ne zaman ki Sen, beni vefat ettirdin, onları gözetleyen Sen oldun, Sen her şeye şahitsin! Şayet onlara azap edersen, artık şüphesiz onlar Senin kullarındır ve şayet onları bağışlarsan, çünkü şüphesiz Sen, Aziz’sin, Hâkim’sin!

Allah dedi ki: ‘Bu, sadıklara, doğruluklarının fayda verdiği gündür; onlar için altlarından nehirler akan cennetler vardır, orada ebedi kalacaklardır.’ Allah onlardan razı olmuş, onlar da O’ndan razı olmuşlardır; bu büyük kurtuluştur!” (Maide, 116-119)

Hz. İsa (as)’ı ilah edinenler hakkında Hz. İsa (as) o gün şahitlik yapacak, kendisinin böyle bir şey söylemediğini söyleyecektir. Aynı şahitliği Hz. Muhammed (as) da kendi ümmeti hakkında yapacak, onların Kur’an’a uyup uymadıklarını söyleyecektir.

“Ve Rasul dedi ki: ‘Ey Rabb’im, doğrusu kavmim bu Kur’an’ı terk edilmiş bıraktılar.” (Furkan, 30)

Hz. Muhammed (as)’ın, ümmeti hakkında bu şahitliği sonucunda yüce Allah (cc), onun ümmetinin, ondan sonra ne yaptıklarını açıklayacaktır.

“O kimseler ki, Kur’an’ı parçalara ayırdılar; bu yüzden Rabb’ine andolsun hepsine soracağız, yapmakta oldukları şeylerden.” (Hicr, 91-93)

Rasulullah (as)’dan sonra Kur’an’da tefrikaya düşenlerin müşrikler oldukları uyarılarını görmezden gelip ümmetin vahdetini, mezhebi taassuplarla parçalayanlar, Rasul’ün en güzel örnekliğini terk edip mezhep imamlarını, lider ve hocalarını örnek alanlar, Rasulullah (as)’ın şahitliği ile Kur’an’ı terk ettikleri, Kur’an’ın ifadesi ile de müşrikler oldukları tescil edilecektir.

Kur’anî esasları terk edip atalarına, geleneksel kültürel dinlerine, beşerî sistemlere uyarak onları ve Rab’lerine şirk koşup Hakk’ı batılla bulayıp Tevhidi gerçekleri gizleyerek hevalarını ilahlaştıranların, o gün Rasul (as)’ın ve şahitlerin şahitlikleri ile yüce Allah’a gereği gibi iman etmedikleri, iman iddialarında yalancı oldukları ortaya çıkacaktır.

İşte yüce Allah (cc) o hüküm gününde, Kur’anî hükümleri görmezden gelerek Kendisine karşı inkâr, şirk, isyan ve günah işleyenlerin cezalarını açıklayacaktır.

İnkâr ve yalanlama içerisinde bulunanlara yazıklar olsun

Hüküm günü, pişmanlık fayda vermeyecek, tevbe kabul edilmeyecek, dünyaya yeniden dönüş olmayacak, şefaat eden, yardımcı olan bulunmayacaktır.

15-19- O günü yalanlayanlara yazıklar olsun! Öncekileri helâk etmedik mi! Sonra geridekileri de onlara tâbi kılarız; işte günahkârlara böyle yaparız, o günü yalanlayanlara yazıklar olsun!

Tevhidi esasları kabul etmeyip inkâr edenlerin, ilahi mesajın bir kısmını alıp bir kısmını terk ederek şirk koşanların, azgınlıklarında sınır tanımayanların, malı, makamı, hevasını ilah edinenlerin, yüce Allah için infak etmeyenlerin vay haline o gün!

Hangi gerekçe ile olursa olsun, Risalet önderlerini, Tevhidi esasları yalanlayanları hüküm günü çok kötü bir sonuç beklemektedir. O günü yalanlayanlara yazıklar olsun!”

Nihayet darbe vurulduğu zaman, işte o gün çok zorlu bir gündür! Kâfirler için kolay değildir.” (Müddessir, 8-10)

Kur’an’da, -özellikle de Mürselat süresinde- bu yalanlayanların kimler oldukları, neleri, nasıl yalanladıkları çok açık bir şekilde açıklanmıştır. İşte bu yalanlayıcılar için hüküm gününün hiç kolay olmayacağı bildirilmiştir.

Yalanlayanlar Kimlerdir!

Kur’an’da yalanlayanların kimler oldukları çok açık bir şekilde bildirilmiştir. Bunlar, kimi düşünce ve davranışlar nedeniyle yüce Allah’ın gönderdiği rasulleri, onların getirdikleri ilahi mesajı, Tevhidi esasları, ilahi mesajın bir kısmını, rasullerin bazılarını, Ahireti, yüce Allah’ın verdiği nimetleri, -infak etmeyerek- inkâr eden, yüce Allah’a kulluğu terk eden kimselerdir. Bunlar:

Tağutu Reddetmeyenler, Beşerî Sistemleri Kabul Edenler, Hakk’ı yalanlayanlardır

Yüce Allah’a iman etmenin ilk ve temel esası, O’nun dışındaki tüm otoriteleri ve kanun koyucuları reddetmektir ki yüce Allah (cc) tüm rasullerini, toplumlarına bunun için göndermiştir. Rasuller, Uluhiyet, Rububiyet ve Melikliğin tamamen yüce Allah’a ait olduğunu, bu nedenle tağutun reddedilmesini bildirmişlerdir.

“Andolsun Biz, her millet içinden: ‘Allah’a kulluk edin, tağuttan kaçının’ diye bir Rasul gönderdik; sonra Allah, onlardan kimine hidayet etti, onlardan kimi üzerine de sapıklık hak oldu. Şimdi yeryüzünde gezin de bakın görün, yalanlayanların akıbeti nasıl olmuş!” (Nahl, 36)

Tağut olarak sıfatlandırılan kimseler ve beşerî sistemler reddedilmedikçe yüce Allah’a kesinlikle iman edilemez. Tağutu reddetmeden yüce Allah’a iman iddiasında bulunanlar, iman iddialarında samimi olmayan müşrik, münafık, fasık, kâfir yalancılardır.

Dinde zorlama yoktur, Hak yol sapık yoldan kesin ayrılmıştır; artık kim tağutu inkâr eder, Allah’a iman ederse, işte (o), gerçekten kendisinin kopması olmayan sağlam bir kulpa yapışmıştır, Allah İşiten’dir, Bilen’dir.” (Bakara, 256)

Bu apaçık hükümlere rağmen tağut olan beşerî sistemleri reddetmeyip destek olanlar, yüce Allah’a iman etmeyen, Hakk’ı yalanlayan kimselerdir. Bunların, Müslüman olduklarını iddia etmeleri ancak kendilerini kandırmaları ve yalan söylemeleridir.

Yüce Allah’a iman etmeyip büyüklük taslayarak Hakk’ı yalanlayanlar

Niçin, nasıl ve neden yaratıldıklarını unutup böbürlenen, insanları küçük görerek büyüklük taslayanlar, insani özelliklerini yitirdikleri için iman etmezler. Böyle kimseler, yaratılış amaçlarını unuttuklarından kendilerini haksız yere üstün görmektedirler.

Haksız yere yeryüzünde büyüklenen kimseleri ayetlerimden uzaklaştıracağım; doğrusu, bütün ayetleri görseler, onlar ona iman etmezler ve şayet doğru yolu görseler, onu yol edinmezler, şayet sapıklık yolunu görseler, onu yol edinirler. Bu, onların, ayetlerimizi yalanlamaları ve onu önemsemeyen kimseler olmaları nedeniyledir.” (A’raf, 146)

“Müstekbir kimseler dedi ki: ‘Gerçekten biz, o kendisine iman ettiğinizi inkâr edenleriz.” (A’raf, 76)

Rasullerin örnekliklerini almayarak rasulleri yalanlayanlar

Bazı kimseler, direkt Kur’an’ı inkâr etmeyi, kimi nedenlerle göze alamadıkları için Rasulullah (as)’ı ve diğer rasulleri yalanlama yoluyla ilahi mesajı yalanlamışlardır. Bunlar, asıl itibarı ile yüce Allah’ı tanımamış, O’na isyan etmişlerdir.

“Andolsun kendi içlerinden onlara bir Rasul geldi, ancak onu yalanladılar, onlar, zulmederken azap onları birden yakalayıverdi” (Nahl, 113)

“Sonra biz, ardı ardına rasullerimizi gönderdik; her ümmete kendi Rasul’ü geldiği zaman onu yalanladılar, nihayet biz de onların kimini kiminin peşine taktık ve hepsini birer hadise kıldık; iman etmeyenler toplumu uzak olsun.” (Mü’minun, 44)

Özellikle günümüzde bazı kimseler, rasullerin hepsini inkâr ederlerken, bazıları bir kısmını kabul edip bir kısmını inkâr etmişlerdir. Yüce Allah (cc), rasullerin bir kısmını ya da tümünü reddedenlerin gerçekten kâfir olduklarını bildirmiştir.

“Şüphesiz Allah’ı ve rasullerini inkâr eden kimseler, doğrusu Allah ve rasullerinin arasını ayırmak isterler ve derler ki: ‘Kimine iman ederiz, kimini inkâr ederiz.’ bunun arasında bir yol edinmek isterler. İşte onlar, gerçek kâfirler olanlardır ve kâfirler için alçaltıcı bir azap hazırladık.” (Nisa, 150-151)

Ayetlerin emrettiği esaslara uygun yaşamayıp sözel ve fiili ayetleri yalanlayanlar

Hayatlarını zanna dayalı beşerî yasalarla düzenleyenler, ayetleri inkâr etmişlerdir. Onlar, ayetleri kabul edip ayetler doğrultuda hareket etmemiş, ayetlerin bir kısmını kabul edip bir kısmını reddetmiş, ayetleri önemsememiş, ayetlerin gerçek anlamlarını değiştirip etkisiz kılmaya ve inkâra kalkışarak ayetleri sözel ve fiili olarak yalanlamışlardır.

Ve kim Rahman’ın zikrini görmezden gelirse ona bir şeytanı göndeririz; artık o, onun yakını olur.” (Zuhruf, 36)

“…Kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz; artık sizden bunu yapan kimsenin cezası, dünya hayatında rezil olmaktan başka nedir ve Kıyamet gününde onlar, azabın en şiddetlisine itilirler. Allah yaptıklarınızdan gafil değildir.” (Bakara, 85)

Allah yolunda mal ve sermayelerini harcamayarak ayetleri yalanlayanlar

İnsana verilen mal, sermaye, tıpkı verilen bedeni özellikler, eş ve çocuklar gibi, yalnızca yüce Allah’ı razı etmeye yönelik bir bakış açısı ile değerlendirildiği zaman bir fayda sağlar. Ayrıca mal, yüce Allah’ın rızasını öncelemek kaydı ile dünya hayatında toplumsal kaynaşmayı sağlamak, insanlar arasında ilişkileri geliştirmek içindir. Oysa bazı mal ve sermaye sahipleri, kendilerine verilenlerle şımarıp böbürlenmişler, bunlarla çalım satarak hareket etmişlerdir.

“Biz bir ülkeye bir uyarıcı göndermiş olmayalım ki, oranın varlıklı kimseleri: ‘Şüphesiz biz, sizin gönderildiğiniz şeyi inkâr ediyoruz’ demesinler. Ve dediler ki: ‘Biz malca ve evlatça daha çoğuz, biz azaba uğratılacak değiliz.” (Sebe, 34-35)

Bana bırak, tek olarak yarattığım o kimseyi ki ona, gittikçe artan mal, verdim gözönünde oğullar (verdim) ve ona yaydıkça yaydım, sonra elbette artırmamı umuyor. İyi bilin ki şüphesiz o, ayetlerimize direndi, yakında onu şiddetli bir şekilde yakalayacağım.” (Müddessir, 11-17)

Kendilerine verilen mal ve sermayeyi, yüce Allah’ın o konudaki hükümlerine aykırı kullananlar, mal ve sermaye ile insanlar üzerinde üstünlük kuranlar, çalıştırdıkları insanlara insanca bir ücret ödemeyenler, Rab’lerine şirk koşmuş, isyan etmişlerdir. Bunlar, yoldan çıkan fasıklar, Rab’lerinden gönderilen ilahi mesajı inkâr edenlerdir.

“Allah, rızıkta kiminizi kiminizden üstün kıldı, ancak üstün kılınan kimseler, kendi rızıklarını, ellerinin hakimiyeti altında olanlara vermiyorlar ki böylece onlar, onda (rızıkta) eşit olsunlar, Allah’ın nimetini mi bilerek inkâr ediyorlar!” (Nahl, 71)

Kur’anî hükümlere teslim olmayıp hevalarını ilahlaştırarak ayetleri yalanlayanlar

Kendi arzularını her şeyin üstünde tutanlar, kendilerini yüceltecek, kendilerine onur kazandıracak ayetleri inkâr etmişlerdir. Onların bu inkârları, her zaman direkt kabul etmeme şeklinde olmamıştır. Bu yalanlama, bazen ayetleri kabul etmiş görünerek onları kendi arzuları doğrultusunda kullanmak şeklinde olmuştur. Samiri ve kendisine ayetler verildiği halde bundan sıyrılan adam, bu yalanlamaya birer örnektirler.

“Onlara, o kimsenin haberini oku ki, ona ayetlerimizi verdik, fakat ondan ayrıldı, bu yüzden o, şeytana tabi oldu, böylece azgınlardan oldu! İşte onun misali, tıpkı şu köpeğin misali gibidir ki, üstüne varsan da dilini sarkıtır, onu bıraksan da dilini sarkıtır. İşte ayetlerimizi yalanlayan kimselerin toplumunun misali budur, işte bu kıssayı anlat, ta ki düşünsünler.” (A’raf, 175-176)

(Musa) dedi ki: ‘Peki, senin problemin neydi Ey Samiri?’ Dedi ki: ‘Onların görmedikleri şeyleri gördüm; Rasul’ün naklettiğinden kavradığımı hemen kavradım, böylece onun bir kısmıyla kendi nefsimi kandırdım.” (Taha, 95-96)

Ayetleri yalanlayanlardan bazıları da yüce Allah’ın bildirdiği Kardeşlik, velayet ve sırdaşlık hukukunu oluşturmayıp yalnız hareket ederek hevalarını ilahlaştırmışlardır.

“Artık şayet sana icabet etmezlerse o halde bil ki onlar, ancak hevalarına tâbi oluyorlar. Allah’ın hidayeti olmadan kendi hevasına tâbi olan kimseden daha sapık kimdir! Muhakkak ki Allah, zalimler toplumuna hidayet vermez.” (Kasas, 50)

“Gördün mü o hevasını ilah edinen kimseyi, şimdi sen mi ona vekil olacaksın!” (Furkan, 43)

Kıyamet Saatini Yalanlayanlar

Gönderilen bütün rasuller, kavimlerini öncelikle kıyametin kopacağı konusunda uyarmışlar, bunun için yüce Allah’ın Uluhiyet, Rububiyet ve Melikliğine iman etmelerini istemişlerdir. Ancak hemen bütün kavimler, rasulleri reddetmişler, Kıyamet Saati uyarısını da kabul etmemişlerdir.

“Bilakis Saat’i (Kıyameti) yalanladılar, Biz Saat’i yalanlayan kimselere, alevli bir ateş hazırladık.” (Furkan, 11)

Ahiret bilinciyle yaşamayarak Ahireti yalanlayanlar

Ahireti inkâr etmek, “Ahiret yoktur” demek değil, aynı zamanda Ahirette hesap verileceğini önemsememek, buna uygun hazırlık yapmamak da Ahireti inkâr etmektir. Yüce Allah (cc), Ahirete yaraşır biçimde çalışmayı emretmiş, ancak bazı kimseler, hiç ölmeyecek, yaptıklarının hesabını hiç vermeyeceklermiş gibi dünya hayatını imar etmeye çalışır, her şeyi bu hayattan ibaret bilirler. İşte onların bu durumu, Ahireti inkârdır.

“Ve kim de Ahireti ister ve o, Mü’min olarak ona çaba gösterir, onun için çalışırsa, işte onların çalışmaları övülmüştür.” (İsra, 19)

“Ve amma, inkâr edip ayetlerimizi ve Ahirete kavuşmayı yalanlayan kimseler, işte onlar, azabın içinde hazır bulundurulacaklardır.” (Rum, 16)

Hayatı yalnızca dünyadan ibaret bilenler, dünya hayatında günlerini gün etmeye çalışır, ömürlerini gaflet ve dalalet içerisinde geçirirler. Onlar, bu hal üzere yaşarlarken, yüce Allah’ın takdir ettiği bir zamanda ve şekilde ölüp inkâr ettikleri Ahirete giderler.

“Onlar ki, Ahirete karşılık dünya hayatını tercih eden kimselerdir, Allah yolundan alıkoyarlar ve onu eğriltmek isterler; işte onlar, uzak bir dalalet içerisindedirler,” (İbrahim, 3)

“O kimseler, Allah yolundan engellerler ve onu, zulmederek eğriltirler ve onlar, Ahireti inkâr ederler.” (A’raf, 45)

Hüküm günü, bütün yalanlayıcılar için hiç de kolay değildir. “O günü yalanlayanlara yazıklar olsun!”

Yaratılış gayelerini unutup Rab’lerine kulluk yapmayarak Hakk’ı yalanlayanlar

Yüce Allah (cc), yalanlayanlara yaratılışlarını hatırlatarak onları, yaratılışlarının asıl gayesinin Kendisine kulluk olduğunu düşünmeye sevk etmektedir. Onlara, önceden bir hiç olduklarını, kendilerini şekillendirip en güzel şekilde yarattığını, bu sebeple Kendisine iman ve kulluk etmelerini istemektedir.

20-24- Sizi basit bir sudan yaratmadık mı! Sonra muhkem bir yere yerleştirmiş olduk; bilinen bir kadere kadar, böylece takdir ettik; işte ne güzel takdir ediciyiz. O günü yalanlayanlara yazıklar olsun.

İnsan ne kadar da nankördür; hiçbir şey değilken Rabb’i onu yoktan var edip en güzel şekilde biçimlendiriyor, ona insan olma onurunu bahşedip yüceltiyor, ancak o, Rabb’ine nankörlük yaparak şirk koşup isyan ederek alçalmayı yeğleyerek esfele Safiline yuvarlanıyor.

Yüce Allah (cc), hiçbir varlığa nasip etmediği onuru insana vermiş, onu Kendisine halife kılmış, Kendi adına hüküm verecek mertebeye yükseltmiştir. Ancak insan, kendisine verilen bu mertebenin yüceliğini kavramamış, halifelik unvanına yaraşır biçimde hareket edememiştir.

“Bir zamanlar Rabb’in, meleklere demişti ki: ‘Şüphesiz Ben, yeryüzünde bir halife yaratacağım…” (Bakara, 30)

Yüce Allah (cc), Kendi sıfatlarından bazılarını verdiği insanı Kendisine halife kılmış, Kur’an’la şereflendirmiştir. İnsan ise, kendisine verilen bu yücelikleri değerlendirmemiş, Kur’an’ın gereğini yapmayarak nefsine zulmetmiş, alçalarak cahillerden olmuştur.

“Şüphesiz Biz, emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik; fakat onu yüklenmeyi kabul etmediler, ondan endişelendiler ve insan onu yüklendi; doğrusu o, çok zalimdir, çok cahildir.” (Ahzab, 72)

İnsan, Rabb’inin emirlerine uyarak hayatını düzenleyecek yerde, şeytana uyarak Rabb’ine isyan edip azgınlığı seçmiş, bozguncu olmuş, sapıp alçalmıştır. Onun varacağı yer, cehennemden başkası olmayacaktır. O günü yalanlayanlara yazıklar olsun!

Nankörlük, yüce Allah’ın nimetlerini yalanlamaktır

Yüce Allah (cc), en güzel biçimde yarattığı insana hayatı bahşetmiş, yaşayacağı arzı yaratmış, onu çeşitli rızıklarla beslemiştir. Yüce Allah (cc), yaratıp rızıklandırdığı insandan Ulûhiyet, Rububiyet ve Meliklik sıfatlarına iman ederek Zat’ına kulluk etmesini istemiş, ancak insan, kendisine yapılan lütufları yalanlayarak Rabb’ine isyan etmiştir.

25-28- Arzı kaplayıp süslemedik mi; dirilere ve ölülere, orada sağlam yüksek dağlar meydana getirdik ve tatlı su size içirdik. O günü yalanlayanlara yazıklar olsun!

Rabb’i tarafından yaratılıp halifelik verilerek yüceltilen, ilimle onurlandırılıp üstün kılınan, hayat verilip yaşatılan, en güzel rızıklarla beslenen insan, nankörlük yapıp Ulûhiyet, Rububiyet ve Meliklik konusunda Rabb’ine eşler koşarak isyan etmiştir. O günü yalanlayanlara yazıklar olsun!

Yüce Allah (cc) insanları, kendisine gereği gibi kulluk yapmaları, gönderdiği ilahi mesajını yalanlamamaları konusunda uyarmış, yeryüzünü ve oradaki nimetleri onlar için yarattığını bildirmiştir. Bu nedenle Kendisine nankörlük yapmayıp şükretmelerini, böylece küçük düşürücü acıklı azaptan kurtulmalarını istemiştir. Ancak onlar, nankörlük ederek Rab’lerine isyan etmişlerdir.

“Öyle ise Beni hatırlayın ki, size yardım edeyim/zikredeyim Bana şükredin, nankörlük etmeyin.” (Bakara, 152)

İnsanları, çeşitli aşamalardan geçirip yaratan, dünya hayatından belli bir zaman diliminde yaşamalarını sağlayan, rızıklandırıp yedirip içiren, öldüklerinde onlardan hesap soracak olan yalnızca yüce Allah’tır. İnsanlar, bu gerçekleri gözardı ederek çeşitli endişe ve nedenlerle yüce Allah’ın hükümlerini terk etmiş, O’ndan başkasını ilah edinmişlerdir.

Müslüman, tıpkı Risalet önderleri gibi insanlara yaratılışlarını, Rab’lerinin onlara verdiği nimetleri hatırlatmalı, nankörlükten kaçınıp şükretmelerini söylemeli, aksi halde karşılaşacakları acıklı sonucu kendilerine bildirip cehennemle uyarmalıdırlar.

“Arkadaşı ona dedi ki: ‘O ki, seni topraktan, sonra nutfeden yaratan, sonra da seni bir adam olarak düzenleyene nankörlük mü ediyorsun?’ diyerek onunla tartıştı.” (Kehf, 37)

İnsan gerçekten çok nankördür; kendisini yoktan var edip en güzel bir surette yaratan, her türlü nimeti ona bahşeden Rabb’ine karşı şükür yerine nankörlük etmekte, iman yerine inkârı seçerek, şirk koşup isyan ederek O’nun hükümlerini terk etmektedir.

O zaman Allah, kendilerine Kitap verilen kimselerden ahit almıştı: ‘Onu mutlaka insanlara açıklayacaksınız ve onu gizlemeyeceksiniz!’ Fakat onu, sırtlarının ardına attılar ve onunla az bir değer satın aldılar; bak, ne kötüdür satın aldıkları şey.” (Al-i İmran, 187)

Rab’lerine şirk koşup isyan eden, inkâr edip Hakk’ı yalanlayanlar, kendilerine hiçbir şey veremeyen, kendileri gibi aciz ve eksik kimseleri ya da kendi arzularını ilah edinip âlemlerin Rabb’ine ortak kılmaktadırlar. İşin en acı ve gülünç tarafı, insanların yüce Allah’a ortak tuttukları kimseler ve kendileri eksik ve aciz birer kuldurlar. Müşrikler ve inkârcılar, ilah edindiklerinin eksikliğini düşünmeden onlara tapıyorlar.

İlahi mesajı, hevalarına göre çarpıtıp yalanlayanlar, yüce Allah’a ortak tuttukları kişilerin, kendilerine tabi olanlara bir fayda ve zarar verme gücüne sahip olmadıklarını, kendileri gibi aciz ve ölümlü olduklarını, Kıyamet gününde Rab’lerine hesap vereceklerini bilmelerine rağmen onlara tapmaktan vazgeçmiyorlar.

Nankörlük edenlerin yeri cehennemdir

Yüce Allah’a ortak kılınanlar ve tabileri, Kıyamet gününde girecekleri acıklı ve şiddetli azaptan birbirlerini kurtaramayacaklardır.

“Ve o zaman Rabb’iniz size bildirmişti ki: ‘Andolsun şayet şükrederseniz elbette size artırırım ve andolsun şayet nankörlük ederseniz şüphesiz azabım muhakkak çok şiddetlidir.” (İbrahim, 7)

Tevhidi esaslara iman etmeyen, Kur’anî hükümler göre yaşamayıp dünya hayatını tercih ederek Rab’lerine nankörlük edenleri, Kıyamet gününde dehşetli bir gün, korkunç bir son beklemektedir. Kurtuluşun mümkün olmadığı o gün, insanlar hakkında hüküm kesinleşecektir. Müslümanlar, bu gerçeği bilerek hareket etmeli, hiçbir şekilde kulluk görevini ve davet sorumluluklarını ikinci plana atmamalı, terk etmemelidirler.

Bütün bu hatırlatma, uyarı ve korkutmalar, insanların dünya hayatında iken Rab’lerinin emirlerine sarılmaları, kendilerine gönderilen ilahi mesaja uygun hareket etmeleri içindir. Çünkü o Hüküm gününde son pişmanlık fayda vermemektedir.

Kur’an’dan muhteşem benzetmeler

Tüm inkârcı nankörleri, cehennem ateşinin o korkunç alevleri kolları ile sarıp sarmalamaktadır. O günü yalanlayanlara yazıklar olsun!

29-34- Kaçın, kendisini yalanlamış olduğunuz şeye! Kaçın, üç bölüme sahip gölgeye; gölgelendirmez ve alevden korumaz. Şüphesiz o, saray gibi kıvılcımları saçar, o, sarı bir deve gibidir. O günü yalanlayanlara yazıklar olsun!

Kur’an, insanların Ahirette karşılaşacakları durumları, alacakları mükâfat ve cezaları tanımlarken onların dünyada aşina oldukları kavram ve isimlerle muhteşem benzetmeler yapmaktadır. Bu benzetmeler, insanların Ahirette karşılaşacakları durumu daha net kavrayarak üzerinde düşünmelerini sağlamaktadır.

Kur’an’daki benzetmeler, dünya ve Ahiret hayatını bütünleştirerek muhteşem bir şekilde verilmektedir. Dünyada, sıcaktan korunmak için gölgelikler altında zevk ve sefa içerisinde yaşayıp dünya hayatını bırakmayanların, Ahirette cehennemdeki durumları, benzeri gölgelikler tanımlamasıyla ifade edilmektedir.

Kaçın üç bölüme sahip gölgeye. Dünya hayatlarında sıcaktan gölgeliklere koşanları tasvir etmektedir. Ancak bu gölge, dünyadaki gölge gibi insanları gölgelendirip sıcaktan korumaz, “Gölgelendirmez ve alevden korumaz” tam aksine daha çok yakacaktır.

“Şüphesiz o, saray gibi kıvılcımları saçar.” Üç dallı gölgede kızgın ateşin sarı renge büründürdüğü saray gibi kıvılcımlar, içine girenleri kollarıyla sararak bırakmayacaktır.

“Şüphesiz o, saray gibi kıvılcımları saçar.” Dünya hayatında süslü saraylarda ya da saray gibi süslü evlerde oturanların durumlarına atıf yapılarak günahkârların, cehennemde bulundukları yerin durumu verilmektedir.

“O, sarı bir deve gibidir.” Kıvılcımların, sarı deveye benzetilmesi, insanların, dünyada sarı develere, sarı altın, mücevherat ve değerli mallara olan düşkünlüğüne benzer tanımlamalarla verilmektedir. İnsanların mala ve sarı develere olan eğilimleri onlara hatırlatılmakta, onlar yüzünden bu azabı hak ettikleri ifade edilmektedir.

Dünya hayatındaki şeylere benzetilen bu tasvirler insanlara huzur ve güzellik değil azap ve sıkıntı vermektedir. İşte yalanlayanların kazandıkları bundan ibarettir.

Hümeze suresinde geçen “İşte onun anası Haviye’dir! Anlıyor musun nedir Haviye! Kızgın bir ateştir!” uyarısındaki kızgın ateş, anaya benzetilerek verilmektedir. Bunun nedeni ateşin, içine aldığı kişileri, -bir annenin evladını sıkı sıkıya tutması gibi- sıkıca tutup bırakmamasıdır.

Bu benzetme, ateşe girenlerin dünya hayatını çok sevmeleri nedeniyle dünyaya sarılıp bırakmamaları, dünya hayatı dışında başka bir şey düşünmemelerine atıftır. Onlar, dünya hayatını nasıl kucaklayıp bırakmadılarsa ateş de onları öyle kucaklayıp bırakmayacaktır.

“Kızgın bir ateştir.” Hırs ile dünya hayatına sarılmanın karşılığında cehennem ateşi de aynı hırsla içine düşenleri kucaklamakta, onları sarıp sarmalamakta ve onların, dünya zevk ve sefasını bırakmadıkları gibi ateş de onları ebediyen bırakmamaktadır. Dünyada sürdürülen zevk ve sefanın yerini cehennemde acı ve ıstırap almaktadır.

İster sözel, isterse iman edildiği iddia edilmesine rağmen gereği yapılmayarak fiilen olsun, her türlü yalanlamanın sonucu cehennemdir. Yalanlama, yalnızca bir şeyin varlığını kabul etmeme değil, aynı zamanda var olan bir şeyi önemsememe, varlığı ile yokluğu konusunda duyarsız olma da yalanlama ve inkârdır.

Kur’an’da, yalnızca günahkârlara atfen benzetmeler yapılmamış, Müslümanlara verilen güzel şeyler için de benzetmeler yapılmış, onlara dünyada olan nimetlerin benzerlerinin verileceği müjdelenmiştir.

“İman edip salih amel işleyen kimseleri müjdele, şüphesiz onlar için altlarından nehirler akan cennetler vardır; her ne zaman rızık olarak meyveden, ondan bir kısım rızıklandırılsalar, derler ki: ‘Bu, daha önceden rızıklandığımız şeydir’ ve onun benzeri onlara gelir; onlar için orada, temizlenmiş olarak iki katı vardır ve onlar, orada ebedi kalacaklardır.” (Bakara, 25)

Hüküm gününde, özür kabul edilmeyecektir

Yüce Allah (cc), her şeyi apaçık bir şekilde belirtmiş, iman ile yalanlamanın, Tevhid ile şirkin, Hak ile batılın ne olduğunu ortaya koymuş, bunları insanlara bildirmiştir. Bütün bu gerçeklere rağmen hüküm günü kendilerini temize çıkarmaya çalışanlar çıkacaktır. Ancak yüce Allah (cc), Kıyamet suresinde de belirttiği üzere onlara, ‘Onu acele ederek dilini onunla (mazeretlerle) hareket ettirme’ diyerek konuşma fırsatı vermeyecektir.

35-37- Bu, konuşamayacakları gündür ve onlara izin verilmez ki böylece özür beyan etsinler. O günü yalanlayanlara yazıklar olsun!

Yüce Allah (cc), rasulleri vasıtasıyla gönderdiği ilahi mesajında imanı, inkârı, Tevhidi, şirki, salih ameli, sapmayı açık bir şekilde belirtmiş, karşılıklarının ne olacağını haber vermiş, insanları kendi iradeleri ile baş başa bırakmıştır. Yüce Allah (cc), dünyada yapılanların, Kıyamet günü ortaya konulup mutlaka hesabının sorulacağını bildirmiştir.

“Benim yanımda söz değiştirilmez ve Ben kullara zulmedici değilim.” (Kaf, 29)

Sözüne sadık olan yüce Allah (cc) Kur’an’da verdiği sözden dönmez. O’nun sözlerini değiştirip tevil edenler, O’nun üzerine iftira atarak O’nun adına din koyup Hak dini bozanlar, o hüküm gününde yalancı olduklarını görecekler.

Hüküm günü, her şey ortaya konulmuş, herkes yaptıklarını hazır bulmuştur, artık hiç kimse, bunlara itiraz etmeyecek, konuşmayacaktır. Sözünde sadık olan yüce Allah (cc), ilahi kitaplarında bildirdiklerini aynen yapmış ve adil hükmünü vermiştir.

Sünnetullah’ta Değişiklik Olmaz

Öncekiler neden sorumlu iseler sonradan gelenler de ondan sorumludurlar

İlahi yasa, yani Sünnetullah, tüm insanlık ve tüm çağlar için aynıdır; insanlar ve çağlar arasında ayrım gözetmez. Öncekilere uygulanan ilahi yasa, aynı ile sonra gelecek nesillere de uygulanacaktır. Bu, yüce Allah’ın adil sıfatının, adaletinin ve Sünnetullah’ın değişmezlik ilkesinin gereğidir. Bu durum, imanda da amelde de sorumlulukta da aynıdır.

38-40- Bu, hüküm günüdür; sizi ve öncekileri bir araya topladık. Şimdi şayet sizin bir planınız olursa o halde bana bir plan yapın. O günü yalanlayanlara yazıklar olsun!

İman ve iman edilen esaslardan öncekiler nasıl sorumlu tutulmuş, onlardan ne istenmişse, sonradan gelen nesiller de aynı şekilde sorumlu tutulmuş, onlardan da aynı şeyler istenmektedir. Çağların farklı olması, insanların değişik zaman dilimlerinde yaşaması, Sünnetullah’ın aynı ile uygulamasını değiştirmez.

“Yoksa sizden önce geçen kimselerin örneği size gelmeden cennete gireceğinizi gerçekten zannediyor musunuz! Onlara, sıkıntı dokundu, zor durumda kaldılar ve sarsıldılar, hatta Rasul ve onunla birlikte iman eden kimseler: ‘Allah’ın yardımı ne zaman?’ dediler. İyi bilin ki şüphesiz Allah’ın yardımı yakındır.” (Bakara, 214)

Sünnetullah’ın her çağda değişmeden devam etmesi, yüce Allah’ın adil sıfatının gereğidir.

Risalet önderleri ve onların izinde giden Tevhid erleri, Tevhidi esasları insanlara duyurma konusunda aynı metodu takip etmişlerdir. Onlar, ilahi mesajın bildirdiği esaslar doğrultusunda hareket etmişler, hiçbir şekilde ve şartta bundan sapmamışlardır.

Öncekiler, yaşadıkları onca sıkıntı, baskı ve zulme rağmen emrolundukları doğrulardan zerre kadar taviz vermeden mücadelelerini sürdürmüşlerdir. Ancak onlardan sonra gelen bazı kimseler, ilahi hükümleri, kendi arzuları doğrultusunda değiştirme azgınlığına düşmüşlerdir.

“Nihayet bir nesil onlardan sonra yerlerine geçip Kitab’a varis olanlar, bu yakın olanı (dünyayı) amaç ediniyorlar ve diyorlar ki: ‘Bize mağfiret edilecek’ ve şayet onlara ulaşan, onun bir mislisi daha verilse, onu da alırlar. Onlardan, ‘Allah hakkında Haktan başkasını söylemeyecekler’ diye Kitap misakı alınmamış mıydı ve okumamışlar mıydı onun içindeki şeyleri! Ahiret yurdu, korunanlar için daha hayırlıdır; artık akletmeyecek misiniz!” (A’raf, 169)

Tarihi süreçte Risalet önderleri ve Tevhid erleri, içerisinde yaşadıkları topluma Tevhidi esasları ulaştırırlarken, karşılaştıkları tüm baskı ve zorluklara rağmen, inkâr etmekle emrolundukları zorba tağutî sistemlerden izin ve icazet alma zilletine düşmemişler, iman ettikleri ilahi mesajı eğip bükmemişlerdir.

“Bu, hüküm günüdür; sizi ve öncekileri bir araya topladık.” O hüküm gününde, ilahi mesajı hevalarına uydurmaya çalışanlar ile ilahi mesajı hayatları pahasına ortaya koyanlar ayrı gruplar halinde bir araya toplatılacaktır. O gün, Hakk’ı hevalarına göre değiştirenlerin yalancı oldukları ortaya konulacaktır.

Yüce Allah’ın indirdiği ilahi hükümleri, heva ve hevesleri doğrultusunda değiştiren hevalarının ortaya koyduğu yaşam tarzını, yaşadıkları çarpık hayattan ibaret bilenler, yüce Allah’ın üzerine iftira atmışlar ve Sünnetullah’a aykırı hareket etmişlerdir.

İman ve amel konusunda Sünnetullah’ta değişiklik olmadığı gibi inkâr, şirk, günah konusunda da hiçbir değişiklik olmaz. İlk nesil, nelerden sorumlu tutulmuşlarsa, onlardan sonra gelen nesiller de aynı şekilde sorumlu tutulmuşlardır.

“Bir topluluk öncekilerden ve bir topluluk da sonrakilerdendir.” (Vakıa, 39-40)

“Ve o gün, onların hepsini diriltecek: ‘Ey cinler topluluğu gerçekten siz, insanlardan çoğunu (dost edinmek) istediniz,’ insanlardan, onların dostları der ki: ‘Rabb’imiz, birbirimizden faydalandık ve bize belirlediğin o ecelimize ulaştık.’ (Rab’leri) der ki ‘Kalacağınız yer ateştir; Allah’ın, dilemesi müstesna, orada ebedi kalacaksınız.’ Şüphesiz Rabb’in Hâkim’dir, Âlim’dir.” (En’am, 128)

“Bu, hüküm günüdür; sizi ve öncekileri bir araya topladık.” O gün, mahşer alanına, başta rasuller olmak üzere, her toplumun şahitleri, o toplumun ileri gelenleri, onların ardına takılmış kimseler, Mü’min, kâfir, müşrik, münafık, fasık herkes toplanacaktır.

Rasuller, ümmetleri hakkında şahitlik yapacak, ümmetlerinin yaptıklarının kendi bildirdiklerine uygun olup olmadığını, şahitler de içerisinde bulundukları topluma daveti ulaştırmaya çalıştıklarını ancak onların, şirk ve küfrü seçtiklerini söyleyeceklerdir.

Dünyada hile, yalan ve türlü oyunlarla Tevhidi esasları bozmaya, saptırmaya, değiştirip gizlemeye çalışanlardan yüce Allah (cc) delillerini isteyecektir. Etraflarına toplayıp kandırdıkları insanların maddi ve manevi değerlerini sömürüp, insanları tağuta itaat ettirmeye çalışanlar, arkalarındakilerle beraber cehenneme sürüleceklerdir.

“İnkâr eden kimseler, cehenneme grup halinde sevk edilirler; nihayet ona geldikleri zaman, onun kapıları açılır ve onun bekçileri onlara der ki: ‘Rabb’inizin ayetlerini size okuyan ve sizi bu gününüzle karşılaşacağınızı uyaran sizden, rasuller size gelmedi mi?’ Dediler ki, ‘Evet (geldi)’ velakin kâfirler üzerine azap sözü hak olmuştur.” (Zümer, 71)

Rasullerin izinden giderek Tevhidi esasları kendi toplumlarına anlatanlar, bu uğurda, -tıpkı rasuller gibi- zorluk ve sıkıntılarla karşılaşanlar, baskı ve zulüm görenler de Rab’lerinin kendilerine vadettiği cennetlere gönderileceklerdir.

“Rab’lerinden korunan kimseler, grup olarak cennete sevk edilirler; nihayet ona geldikleri zaman onun kapıları açılır ve oranın bekçileri onlara der ki: ‘Selam size, hoşnut olarak, ebedi kalmak üzere artık ona girin!’

Dediler ki: ‘Hamdolsun Allah’a! O ki, o vadettiğini bize doğru çıkardı ve cennette dilediğimiz yerde yerleşeceğimiz yere varis kıldı; işte çalışanların ücreti ne güzeldir!

Melekleri görürsün, Arşın etrafını çevreleyerek Rab’lerini hamd ile tesbih ederler; aralarında Hak ile hükmedilmiş ve denilir ki: ‘Hamd âlemlerin Rabb’i Allah içindir.” (Zümer, 73-75)

Muttakilerin mükâfatları

Dünya hayatında onurla mücadele edenler, Tevhidi esaslar uygun bir hayat sürenler, hevalarını ölçü ve ilah edinen günahkârlar bir tutulmayacak, herkes, hak ettiği karşılığı eksiksiz alacaktır. Bu hüküm gününün adil bir şekildeki sonucudur.

41-45- Şüphesiz muttakiler, gölgeler altında ve pınarlardadırlar; arzuladıkları şeylerden meyveler, yapmış olduklarınıza karşılık âfiyetle yiyin ve için. Şüphesiz Biz, iyilik edenleri böyle mükâfatlandırırız. O günü yalanlayanlara yazıklar olsun!

Kur’an bütünlüğünde hemen her şey zıddı ile verildiği gibi bu surede de yalanlayan günahkârlarla iman eden muttakiler karşılıklı olarak değerlendirilmekte, onlara verilen ceza ve mükâfatlar karşılıklı verilerek insanların dikkatleri bunlara çekilmektedir.

Şirk ve küfrü yol edinerek ilahi mesajı çarpıtıp yalanlayanlara verilen cehennemin, dal dal olmuş alevlerinin yoğunluğunun onları gölgelendirip sıcaktan korumadığı ifade edilirken, takva sahiplerinin, gölgelikler altında, pınarlarda oldukları anlatılmaktadır.

Sure, güzel davrananlardan övgü ile söz edip onların cennetlerde gönüllerinin çektiği her türlü meyveleri yediklerine dikkatleri çekmekte, buna karşılık, yalanı ve günahı hayat tarzı haline getirenleri küçümseyip kınamakta, onların zevk ve sefalarını dünyada sürdüklerine gönderme yapmaktadır.

46-47- Yiyin ve biraz faydalanın, şüphesiz siz, suçlularsınız; o günü yalanlayanlara yazıklar olsun!

Mürselat suresi, yalanlayanların, nankörlük, inkâr ve isyanları nedeniyle suçlu, yalancı günahkâr olduklarını, dünyada çok az bir sefa sürdüklerini, buna karşılık takva sahibi Mü’minlerin, cennetlerde sürekli bir hayat sürdüklerini bildirir.

Yüce Allah (cc) yoktan var ettiği insana, dünya hayatında verdiği her türlü nimete karşılık Kendisine kulluk yapmasını istemiş, ancak insan, Rabb’ine isyan ve azgınlığında sınır tanımamış, hevasını ilah edinerek onu tatmin etmeye çalışmış, bu azgınlığı içerisinde Rab’lerine kulluk etmekten kaçınmıştır.

48-49- Onlara: ‘Rükû edin’ dendiği zaman rükû etmezler. O günü yalanlayanlara yazıklar olsun!

“Onlara: ‘Rükû edin’ dendiği zaman rükû etmezler;” kendilerini herkesin ve her şeyin üstünde görenler, başkalarına karşı eğilmezler. Onlar, azgınlıklarında sınır tanımayarak yüce Allah’a karşı da eğilip rükû etmezler. Rükû etmemek, inkâr ve isyanın, nankörlük ve azgınlığın bedensel göstergesidir.

Rükû, namazın en önemli bölümlerinden biridir; tevazu ve alçakgönüllülüğün nişanesi, saygının ifadesi, yüce Allah’ı büyüklemenin göstergesidir. Rükû, yüce Allah’a şükretmenin, nankörlükten, kibir ve gururdan uzak olmanın bedeni olarak belirtilmesidir. Rükû, ibadetin yalnızca yüce Allah’a hasredilmesi ve O’na iman edilmesidir.

Rükû etmek, namaz kılmaktır; yüce Allah (cc), birçok ayette namazdan rükû diye söz etmektedir. Kâfirlere, namaz kılmaları söylendiğinde, namaz kılmaz, rükû yapmazlar.

“Ey Meryem, Rabb’ine boyun eğ ve secde edip rükû edenlerle beraber rükû et.” (Al-i İmran, 43)

“Namazı kılın, zekâtı verin ve rükû edenlerle beraber rükû edin.” (Bakara, 43)

Allah’tan başka her şeyin önünde eğilip bükülen, üç kuruşluk bir çıkar uğruna onun bunun önünde esas duruşa geçip saygı adı altında eğilen kimseler, kendilerine yüce Allah’ın hükümleri hatırlatıldığı zaman isyan edip başkaldırarak dikilirler.

50- O halde onlar, ondan sonra artık hangi hadise/söze iman edecekler!

Yüce Allah (cc), rahmet sıfatının gereği olarak, insanları uyarmakta, onlara Kıyamet gününde karşılaşacakları durumu bildirerek Rab’lerine yönelip iman ve kulluk etmelerini istemektedir. Bütün bu uyarılara, Mü’minlerin ve günahkârların karşılıklı olarak verilen durumlarına rağmen “O halde onlar, ondan sonra artık hangi hadise/söze iman edecekler!” buyurmuştur.

Bu ilahi uyarılara iman ederek Rab’lerine kulluk yapmayanların, artık bundan sonra hiçbir mazeretleri kabul edilmeyecek, hak ettikleri acıklı azaba gireceklerdir.

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir