Mehmet Biçer’in Hatırasına

Kâlû inna lillahi ve-inna ileyhi raci’ûn!”

"Biz Allah içiniz ve biz O’na döneceğiz’ derler.” (Bakara, 156)

Bu gerçeğe iman eden Müslümanlar, elbette ki bu dönüşün ölümle olacağını da bilirler. Yüce Allah (cc), insana verdiği can emanetini, Kendisinin belirlediği bir zamanda alacaktır. Bu zamanın, ne zaman olacağı insanlara bildirilmediği için her nefis, öleceğini bilir, ancak zamanını bilemez.

“Her can, ölümü tadacaktır, sonra bize döndürüleceksiniz.” (Ankebut, 57)

“Nerede olsanız, sağlam kaleler içinde de bulunsanız yine ölüm sizi bulur.” (Nisa, 78)

İnsan için ölümden kaçış sözkonusu olmadığı gibi, onu tehir etmek ya da öne almak da sözkonusu değildir. Bu nedenle kişi, nerede bulunursa bulunsun, hangi hal üzerinde olursa olsun, bu gerçekle mutlaka yüzyüze gelecek, sevdiklerinden ve dünyadaki her şeyden ister istemez ayrılacaktır.

“De ki: ‘Sizin için belirtilmiş bir gün vardır; ondan ne bir saat geri kalırsınız ne de ileri geçebilirsiniz." (Sebe, 30)

Mademki gerçek böyle ve o an geldiğinde onu tehir etmek mümkün değil, o halde her an ona hazır olmak durumunda olmalı insan. Çünkü o an geldiğinde artık bundan kaçış mümkün değildir.

Mehmet Biçer abimiz, Kardeşimiz de kendisine verilen süreyi doldurduğundan habersiz, ancak ebedi istirahatgâhına gideceğini sezmişçesine akşam yemeğini yedikten ve hemen yatsı namazını kıldıktan sonra değerli Hanımefendi eşinin yanında, iki defa “Hık” dedikten sonra can emanetini sahibine teslim etmiş ve adeta gündüzün yorgunluğunu üzerinden atarcasına derin ve bir daha uyanmayacağı bir uykuya dalmıştır.

Bu öyle bir uyku ki, ne acı ve ağrı hissetme sözkonusu, ne çırpınma ve yardım isteme sözkonusu! O an yüzündeki normal hali ile uyurcasına Rabb’ine yürüyüp gitmiş.

“Yoksa kötülükleri işleyen kimseler, kendilerini, iman edip salih ameller işleyen kimseler gibi yapacağımızı mı sandılar! Yaşamaları ve ölümleri onlarla bir olacak öyle mi! Ne kötü hüküm veriyorlar!” (Casiye21)

Bu Kur’ani gerçek, Mehmet Biçer Kardeşimizde bir kere daha tekerrür etmiştir. İman edip salih evlatlar yetiştirmesi ve bu evlatlarının Tevhidi mücadelesine destek olması nedeniyle yüce Allah (cc), onun yaşamını da ölümünü de güzel kılmıştır. En önemlisi ise, cenaze namazının, Tevhid üzere olan oğlu Hakan tarafından kılınmış olmasıdır. Bu, elbette kolay kolay herkese nasip olmayacak yüce Allah’ın bir nimeti ve lütfudur.

Müslümanlar, öncelikle en yakınları olan anne, baba ve kardeşlerine Tevhidi esasları anlatmalı, onları, yüce Allah’ın azabından sakındırmalıdırlar. Bu durumdan, Müslüman davetçiler, kendileri de huzurlu ve mutlu olacaklardır. Çünkü anne baba ya da kardeşlerden birisinin şirk üzerine ölmesi durumunda Müslümanlar, cenaze namazlarını kılamayacakları gibi, cenaze namazlarına da katılamayacaklar. Bu da, toplum içerisinde sıkıntıya düşmelerine neden olacaktır.

Müslümanların, müşrik yakınlarının, toplumsal baskı nedeniyle cenaze katılmaları durumunda ise, yüce Allah’ın ayetlerine karşı tavır takınacakları ya da umursamaz olacakları için Rab’leri yanında sorumlu olacaklardır. Unutulmasın ki, yüce Allah’ın hükümleri, insanların baskı ve kınamalarından daha önemlidir. Bu nedenle Müslümanlar, tercihlerini doğru yapmalıdırlar.

Müslümanlar, hem Rab’leri katında sorumlu olmamak, hem de toplumsal baskıya maruz kalmamak için, Tevhidi esasları, öncelikle en yakınları olan anne babalarına, kardeş ve akrabalarına anlatmalı, şirk üzere ölmeleri durumunda, dünya ve ahirette nelerle karşılaşacakları kendilerine açık ve net bir şekilde anlatmalıdırlar.

Tağuti sistemin baskı ve zorbalığı nedeniyle ülkemden hicret ettikten sonra tüm yakınlarımla olduğu gibi Mehmet Biçer Kardeşimizle de onbeş yılı aşkın bir zamandan beri görüşmemiş, ayrı kalmıştık. Vefatı, beni derinden sarsan Mehmet Biçer Kardeşimizle Mekke’de karşılaşmış ve uzun yıllar görüşmememizden dolayı biriken hasretimizi gidermiştik.

Mehmet Bey kardeşimizle Mekke’de geçen bir hatıramız (*)

Bugün 20 Kasım 2009 günlerden Cuma, hem öğle namazını kılmak, hem de biraz gezmek için eşim Nermin Hanım ile yeniden dışardayız. Dışarı çıkınca Suudi Arabistan’da çalışan hısımım Mehmet Beyi arayıp görüşmek istediğimi söyledikten sonra onunla görüşmek istediğimiz yeri tarif ediyorum. Bu yer, kaldığımız otelin yakınında bulunan cami idi, orada buluşmayı kararlaştırdık.

Mehmet Beyle görüşeceğimiz caminin önüne geldiğimizde insanların, Cuma Namazı için camiye koşuşturduklarını, arabalarıyla camiye gelenler ise, arabalarını yolun ortasında bırakarak camiye girdiklerini görüyoruz. Yolun cami tarafında olan bölümü, arabaların rasgele düzensiz bırakılması nedeniyle namaz vaktine doğru tamamen kapanıyor. Namaz kılmaya gelen polisler de, aynı şekilde arabalarını yolun ortasına terk edip içlerinden birini arabada nöbetçi bırakarak camiye giriyorlar.

Bu ülkede park kavramı, tıpkı trafik kuralları gibi bilinmediği ya da araçları düzenli park etme kültürü gelişmediği için trafik allak bullak. Trafikte seyreden hemen bütün araçlar, trafik kurallarına uyulmadığı için meydana gelen kazalar nedeniyle hasarlıdır.

Caminin önünde çok uzun süre beklememize rağmen Mehmet Bey bir türlü gelemiyor, sık sık telefonlaşıyor ve yeri tarif ediyorum, ancak Mehmet Bey bulunduğumuz yeri bir türlü bulamıyor. Zaman zaman telefonumu, camiye giren arkadaşlarını bekleyen arabadaki bir polise veriyorum, polis Mehmet Beye camiyi tarif ediyor ancak nafile.

Sonunda biz Mehmet beyin yanına gitmeye karar veriyoruz ve oradan geçen bir taksiyi durdurup biniyoruz. Taksiciye, telefonumu vererek Mehmet Bey ile görüştürüyorum, taksici Mehmet Beyden aldığı adrese bizi götürüyor.

Mehmet Beyin beklediği yer, Mescidi Haram’ın bizim otele bakan çıkışının tam karşısında olan bir caminim önü. Taksici orada giremediğini söyleyerek bizi bir arka sokakta indiriyor. Ben, Nermin Hanım ile yürüyerek Mehmet Beyin beklediği caminin önüne geldiğimizde Mehmet Bey ile Ferdaniye Hanımın orada olduklarını görüyoruz ve çok büyük bir sevinçle Mehmet beye sarılıyorum.

On yıldan fazla bir süredir ülkemden, yakınlarımdan, tanıdık ve dostlarımdan uzak oluşumun ve Mehmet beyle daha önceleri de dâhil, yaklaşık onbeş yılı aşkın görüşemediğimiz için, bu uzun süre zarfında özlem ve hasret duygularım içimde öyle birikmiş ki, Mehmet Beyi görmem, beni oldukça rahatlattı.

Mehmet Bey, sevdiğim bir kişidir, bu nedenle onu görmem, sıradan tanıdık birini görmeye benzemiyordu. O, hem hısımım hem de konuşulabilecek saygın birisidir. Hep beraber otele doğru yürümeye başladık, hem yol boyunca hem de otele vardıktan sonra uzun uzun konuşuyoruz. Yatsı namazına doğru Mehmet Bey, “yarın yine geliriz” diyerek eşi Ferdaniye Hanım ile ayrılıp kaldıkları otele dönüyorlar.

(…)

Bugün 21 Kasım cumartesi, (…) samimi ve sıcakkanlı hısımım Mehmet Bey, meşhur(!) minibüsüne bizi aldığı gibi Nur Dağına götürdü. Eteğinde bir şehrin kurulduğu Nur Dağının dibine kadar geldik, dağa çıkış ve inişin iki saatten fazla zaman alması nedeniyle hem Mehmet Beyin işlerinin oluşunu hem de Mina, Müzdelife ve Arafat’a bizi götüreceğini de gözönünde bulundurarak bugün dağa tırmanmıyoruz.

Mina ve Müzdelife’den transit geçerken Mehmet Bey, buralar hakkında bizi bilgilendiriyor, Arafat’ta arabadan inip Arafat tepesine çıkıyoruz. Şimdi, Rasulullah (as)’ın, yüzbin kişiye hitap ettiği yerdeyiz. Hüzün ve sevinç duyguları içerisinde, Rasulullah (as)’ın Veda Haccını dinleyen kalabalığın doldurduğu dağın önünde uzanan düzlüğü ve çevreyi seyrediyorum.

Nur Dağı ve Hira mağarası, şaşkınlık içerisindeki beşeriyete hidayet yolunu gösteren, insanlığı karanlıklardan aydınlığa ulaştıran ilahi mesajın ilk başlangıç noktası, Hak batıl mücadelesinin fitilini ateşleyen ilk meşalenin yakıldığı mekân, Risalet halkasının son dönemecinin başladığı yer olduğu gibi, Arafat da, uzun soluklu Tevhidi mücadelenin sonuç bildirgesinin okunduğu yerdir.

“Yaratan Rabbinin adıyla çağır; O, insanı alaktan yarattı; davet et, Rabb’in en büyük kerem sâhibidir, O ki kalemle öğretti, insana bilmediğini öğretti.” (Alak, 1-5)

Bu çağrı ile şaşkınlık içerisindeki insanlık, insan olduğunun farkına vardı, bu çağrı ile insan, kula kulluk zillet ve esaretinden âlemlerin Rabb’i yüce Allah’a kul olma şerefine ve özgürlüğüne ulaştı. İnsan, kendi cinsinden olan kişilerin heykelleri önünde, saygı duruşu adı altında ibadet ederek aşağılanma durumundan, kâinattaki sonsuzluğun içerisinde, sonsuzluğu yaşama yüceliğine bu çağrı ile ulaştı.

(…)

Hısımım Mehmet Bey ve eşi Ferdaniye Hanım

Mehmet Bey, beni kaldıkları otele davet etti, beraberce onların kaldığı otele gidiyoruz. Mehmet Bey, Suudi Arabistan’da çalışıyor, Hac vazifelerini ifa etmek için Hac döneminde, eşini de yanına getirterek eşiyle birlikte Mekke’de Diyanetin getirdiği hacı adayları ile aynı otelde kalıyorlar. Bu arada Diyanet hacılarını, hastalandıklarında, hastahaneye götürecek bir şoföre ihtiyaç duyulmuş, Mehmet Bey bu görevi üstlenmiş, hacıları hastahaneye taşıyormuş.

Mehmet Bey yumuşak yüzlü bir insan, onları kırmamış tekliflerini kabul etmiş. Ancak Diyanet görevlileri, yüzsüzlük ve doyumsuzluklarını, insana verdikleri değeri burada da ortaya koymuşlar ve ona öyle bir minibüs vermişler ki, düşman başına denilecek cinsinden. Her tarafı dökülen hurda minibüsün bir de egzoz borusu patlak, arabanın gazı olduğu gibi minibüsün içine doluyor.

Mehmet Beyin davetine icabet edip kaldıkları otele gidiyoruz. Otele vardığımızda akşam namazı vakti giriyor, Nermin Hanım ile Ferdaniye Hanımı otelde bırakıp Mehmet Bey ile yakındaki bir camiye akşam namazını kılmaya gidiyoruz. Mehmet Bey, hemen abdestini alıp cemaatle namazını kılarken ben abdestimi alıp ayrı bir yerde tek başıma namazımı kılıyorum. Buranın namaz memurları da Türkiye’deki namaz memurlarından farksız oldukları için onlara uymadan namazlarımı tek başıma kılıyorum.

Bu ülkede abdest almak, başlı başına bir sorun, Araplarda, temizlik kültürü yeterince gelişmediği için abdest almak için girdiğimiz tuvaletler pislik içerisinde. Çevremizi kuşatan bu pisliklere dokunmadan abdest almak, maharet isteyen bir durumdur. Abdest alıp namaz için camiye girildiğinde, cami içerisinde birbirine karışan kokular dayanılmaz bir oluşum meydana getirmişler. Yerdeki halılar ise, kirden adeta renk değiştirmiş halde üzerlerinde kum ve çöp kırıntılarını barındırıyorlar.

Namaz bitiminde yeniden otele dönüp yemeğimizi yedikten sonra Mehmet Bey, hastalanan ya da hasta numarası yapan -ki Mehmet Beyin ifadesi ile Hacca gelenlerden, hasta numarası yapanlar oldukça fazlaymış- kişileri hastahaneye götüreceğini söyleyerek yanımızdan ayrılıyor. Nermin Hanım ile Ferdaniye Hanım oteldeki diğer bir hanımla içeride sohbet ederlerken Ben, Mehmet Beyin tanıştırdığı Manisalı Abdulkadir adındaki genç ile otelin önünde oturuyoruz. Otel önünde oturan ve Türkiye’den gelen hacı adayları ile sohbet ediyoruz.

Hanımları, Mehmet Beyin kaldığı otelde bırakarak Abdulkadir’in kaldığı otele gidiyoruz. Abdulkadir konuşmalarımdan oldukça etkilenmiş olacak ki yolda merak ettiği bazı soruları soruyor. Abdulkadir, sorduğu sorularının cevabını aldıkça hiçbir şey bilmediğini ortaya koyuyor, yeni sorularla adeta açlığını gidermeye çalışıyor.

Abdulkadir’in kaldığı otele girdiğimizde Diyanetin, hac organizasyonu elemanlarının soğuk ve itici tavırlarıyla karşılaşıyoruz. Abdulkadir samimi ve sevecen bir tavırla beni o organizatörlere tanıtıyor, ancak onlar “hoş geldin” diyemeyecek derecede nezaket kurallarından nasiplenmemiş olacaklar ki, adeta burun kıvırıyorlar. Abdulkadir de bu durumdan rahatsızlık duymuş olacak ki, alelacele “Hocam” diye hitap ettiği birisiyle beni tanıştırıyor. Diyanet organizatörlerin, soğuk ve itici bakışlarından uzaklaşmak için, tanıştığım Hoca lakaplı kişi ile birlikte Abdulkadir ve ben bir kenara çekilip oturuyoruz.

(…)

21 Kasım 2009 Cumartesi, Mehmet Bey, eşi Ferdaniye Hanımla yine bizim otele ziyaretimize geldiler, sağ olsunlar dostluklarını her vesile ile göstermeye çalışıyorlar. Ben, Mehmet Bey ile benim kaldığım odada, hanımlar da Nermin Hanım’ın kaldığı odada ikindi namazlarımızı kılıyoruz. Namazdan sonra Mehmet Bey ile sohbet ediyor, konuşuyoruz.

Mehmet Beyle Türkiye hatıralarımızı tazeliyoruz; o, beni sevdiğini söylüyor, Türkiye’deki mücadelemden takdirle konuşuyor. Mehmet Bey, Türkiye’deki hatıralarımı anlattıkça ben içimde buruk bir acı hissediyorum. Her hatıram, dopdolu, ancak şu an içerisinde bulunduğum yalnızlık ve çaresizlik nedeniyle içim acıyor her hatırayı konuştuğumuzda!

Bazı şeyler vardır ki, söylenmek istenir ancak bir türlü söylemeye cesaret edip söylenmez ve insan, kendi kendine bir muhasebe yapar. Ben, içerisinde bulunduğum çıkmazı düşünüyor ve eski günlerdeki gibi bir mücadelede bulunamamamın verdiği sıkıntı ile Mehmet Beye cevap vermeden yalnızca dinliyor, dinledikçe de içimden bir şeylerin eridiğini hissediyorum.

Geçmişin güzelliklerine şahit olanlar, onu her zaman ister ve anarlar. Mehmet Bey, Türkiye’de olduğum dönemdeki çalışmalarıma, kendi çocuklarının da bu çalışmalar içerisinde bulunuşu nedeniyle kısmen şahit olmuş, o çalışmalardan memnun kalmış, bu memnuniyetini bana bizzat söylemiş biridir.

Ben, hicret ettikten sonra geride kalanlar, aynı coşku ve heyecanla çalışmaları sürdüremedikleri ve görünürde, insanların dikkatlerini çekecek bir aktivite bulunmadığı için adeta Tevhidi mücadele durmuş gibi bir görüntü veriyordu. Mehmet Bey, bizim çalışmalara katılan insanlardan bazılarının, öğrendikleri Kur’an’a uygun davranış içerisinde bulunmadıklarını ifade ediyor, bu da beni oldukça üzüyor.

Mehmet Bey, olgun kişiliği, konuşma üslubundaki efendiliği nedeniyle yanımda saygınlığı bulunduğu gibi, çocuklarının bizim çalışmalarda bulunması nedeniyle çalışmalarımızı takdir eden tek babadır diyebilirim.

Bugüne (21 Kasım 2009) kadar geçen otuz beş yıllık Tevhidi mücadeleme, onlarca genç katılmış, bunların babaları, Mehmet Bey hariç, hemen tümü bu çalışmalarımızdan rahatsızlık duymuş, kimileri çocuklarını evden kovarlarken, kimileri benimle tartışmış, çocuklarını yanımdan kovmamı istemişlerdir. Hatta ilginçtir, kendisi bizim çalışmalara katılan bir baba, oğlunun bizim yanımızda bulunuşundan rahatsızlık duymuş ve bu rahatsızlığını da zaman zaman bana söylüyordu.

Mehmet Bey, çocuğu benim yanımda bulunuşundan rahatsızlık duyan birisine yanımda, açıkça şunu söylemişti. “Arkadaş, Allah Ramazan Hocadan razı olsun, ben çocuklarımın başında olsaydım, onları bu kadar güzel yetiştiremezdim.”

Mehmet Bey, uzun yıllardır Suudi Arabistan’da çalışıyor; halende çalışmaktadır. Bu nedenle eşi Ferdaniye Hanım, eşinin yurtdışında bulunduğu bu uzun dönemde çocuklarına hem annelik, hem de babalık yapmış, hayatın tüm zorluklarını omuzlamış, saygın bir hanımefendidir. Mehmet Bey, Suudi’de bulunuşu nedeniyle eşini, umre için yanına getirtmiş, sonra ona Hac da yaptırmak üzere Hac dönemine kadar bırakmamıştır.

Mehmet Bey, ilk zamanlar, çocuklarının bizim çalışmalarda bulunması nedeniyle kısmen rahatsızlık duymuşsa da, benimle yüzyüze tanıştıktan sonra hep yukarıda söylediği sözünün arkasında olmuş ve çocuklarının, Tevhidi mücadelede bulunmasından gurur duymuş birisidir. Üstelik en büyük oğlu Hakan -ki yüce Rabb’im bana onu damat olarak nasip etti- bizimle beraber olduğu ilk dönemlerde, gençliğin heyecanı ile duvarlara yazdığı yazılar nedeniyle birkaç defa tutuklanmasına, cezaevine atılmasına rağmen!

Yıllarca Kur’an eğitimi almış insanların, Kur’an’dan habersiz kişiler gibi sorumsuzca tavırlar sergilemeleri, insanı yaralıyor. Ben cezaevinde iken o arkadaşlarımın, tağuti sistemin korkusundan ziyaretime gelmemelerine aldırış etmiyordum, ancak insanlara Tevhidi esasları ulaştırmamaları ve geride kalan çok değerli gençlerle ilgilenmemeleri beni derinden yaralıyor, ancak üzülmekten başka bir şey yapamıyorum.

Mehmet Bey gittikten sonra yatağıma uzanıyorum; kendi kendime konuşmaya bile mecalim yok sanki. Uzun bir süre gözlerim ıslak bir halde tavana bakıyorum, boğazım kurumuş yutkunmakta zorlanıyorum, baş ağrım şiddetlenmiş, kulaklarımın uğultusu dayanılmaz bir hale geldi.

Emek verip bıraktığım o değerlerim, ne hale gelmişti, ortada Tevhidi bir mücadele olmadığı gibi benimle çalışmalara katılan insanlar, sanki hiç Kur’an’la tanışmamış gibi üzerlerinde ve davranışlarında Kur’an’dan bir iz bırakmamış bir görüntü sergilemekte, İslâmi mücadele terk edilmiş, insanlar, adeta dünyalık kimseler olmuşlar.

Türkiye’de bıraktıklarımın, yaptıklarının çok iyi farkındaydım, zaten birçoğu da arayıp sormuyordu, bu da onların içerisinde bulundukları durumu ortaya koyuyordu. Ancak bulunduğum bu kutsal beldede, bütün sorunları, geride bıraktığım, her şeyi unutup yalnızca Rabbime yöneldiğim bugünde, yeniden ve daha başka duygularla hatırlamam beni derinden sarstı, perişan etti.

HEBA OLAN DEĞERLER

Yıllarca emek verdim yeni umutlar için

Taze fidanlar diktim meyve vermesi için

Çok uğraştım didindim Allah rızası için

Büyüdü fidanlarım dikenli çalı oldu.

xxx

Yollar yaptım dağlara süs verdim kayalara

Çiçek diktim yollara su akıttım bağlara

Çimen ektim kırlara kupkuru topraklara

Çiçeklerim, çimlerim, yollarım harap oldu.

xxx

Kızlara kızanlara, gençlere yaşlılara

Cahil ve olgunlara, bilmeyen kadınlara

Küfürde olanlara, yol gösterdim onlara

Bütün bu insanlara şeytan musallat oldu.

xxx

Has atlas kumaşlardan meğer paspas yapmışım

Yüzüme her güleni samimi dost sanmışım

İnsanlıktan anlamaz kimi zavallılarca

İstismar edilmişim meğer aldatılmışım.

xxx

Gülfidanları diktim dikenli çalı oldu,

Gül bahçemde çiçekler birden sararıp soldu,

Çorak tuzlu topraktan elbet verim alınmaz,

Verdiğim onca emek bir anda heba oldu.

xxx

Kur’an’ı öğrendiler, emrini tutmadılar

Mala değer verdiler, infakı bıraktılar

İşi öne sürdüler, namazı kılmadılar

En sonunda gittiler hepsi bir yalan oldu.

xxx

Bıraktılar Kur’an’ı, dost tuttular şeytanı

Terk edip hak olanı, Hak sandılar yalanı

Erkeğiyle kadını, şimdi oldu bir anı

Unuttular Allah’ı, hep tağuta kul oldu.

xxx

Sandılar ki dünyada ebedi kalacaklar

Dünya hayatlarında hep böyle olacaklar

Tağut düzen yanında itibar görecekler

Tağuti diktalıkta değerleri pul oldu.

xxx

Malı veren Allah’a malla isyan ettiler

Canı veren Allah’a kulluğu terk ettiler

Mal, can, makam uğruna, şirke küfre girdiler

Mal, canları sonunda cehennemde kül oldu.

Bu şiiri, ülkemden hicret ettiğim sene yazmıştım, on yıl sonra yeniden ve daha acı bir şekilde hatırlıyorum geçmişin bende bıraktığı derin izleri. Ancak ne yapabilirim ki, elim kolum bağlı ve zorba Kemalist diktatörlüğün zulmünden dolayı ülkeme dönemiyorum. Yüce Allah’a sığınmaktan ve O’na dua etmekten başka yapabileceğim hiçbir şey yok.

(…)

Takvimler 24 Kasım 2009’u gösteriyor, öğle namazı için hazırlık yaparken hısımım Mehmet Bey aradı ve bizi almaya geleceğini söyledi. 10-15 dakika sonra gelen Mehmet Bey ile yanımızda hanımlar da olduğu halde otelimize yakın olan camide, öğle namazlarımızı kıldıktan sonra Mehmet Beyin tanıdığı inci satıcısına, yeni hediyeler almak üzere onun kullandığı ve egzoz gazının yarıdan fazlasını içeriye veren, oldukça gürültülü bir motoru bulunan minibüsle yanımızda Nermin Hanım’ın oda arkadaşı Bosnalı Samia Hanım da olduğu halde yola çıkıyoruz.

Gittiğimiz hediye satıcılarından biri, Mehmet Beyin hemşerisi, diğeri Burdurlu; her ikisi de oldukça cana yakın ve işlerinin ehli kimseler oldukları, müşterilerle girdikleri diyaloglardan hemen anlaşılıyor. Biz erkekler, onların ikram ettikleri çaylarımızı içerken hanımlar göz alıcı incileri seçme telaşındalar. Hatırı sayılır hediyelikleri aldıktan sonra alelacele oradan ayrılıyoruz, çünkü ikindi namazı vakti girmiş, ezan okunuyordu ve biraz sonra yollar kapanacak, biz orada namazın sonuna kadar kalacaktık.

* Huzura Giden Çileli yollar; Hac kitabımdan bir bölüm.

Mehmet Biçer Kardeşimizle en son görüşmemiz, 2013 yazında ikamet ettiği Kayakışla Köyü’nde oldu. Değerli eşi Ferdaniye Hanımla beraber, misafirperverliğin en güzelini, dostluğun en içtenliğini, arkadaşlığın en candan halini gösterdiler. İnsan bu candan dostların yanında olunca huzur içerisinde hissediyor kendisini.

Rabb’im Mehmet Bey Kardeşimize rahmetimi bol bol ikram eylesin, salih kulları arasına katsın. Değerli Ferdaniye Hanımın da hidayet ve imanını artırsın, saliha kullarından kılsın.

Âmin.

Ramazan Yılmaz: 2014.11.20

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir