Mâun Sûresi

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم

Maun Suresi

Giriş

Din, insan hayatını düzenleyen kurallar bütünüdür

Din, insanın dünya hayatını, ruh sağlığını, fiziki eylemlerini düzenleyen kanun ve kuralların bütünüdür. Fıtraten toplum içerisinde yaşamaya meyilli yaratılan insanın, doğal olarak kendisine karşı sorumlulukları, -ailesi de dâhil- diğer insanlarla belli ilişkileri olacağı, manevi olarak kimi değerlere inanacağı muhakkaktır. Bu nedenle insanın, bu ilişkilerinin, manevi duygu ve fiili isteklerinin düzenlenmesi gerekli olmaktadır.

İnsan ilişkilerinin düzenlenmesi belli kurallar içerisinde olmazsa bu durumda toplumda, kargaşa ve başıbozukluğun hüküm süreceği, güçlünün zayıfı ezeceği, bunalımın had safhaya varacağı, hak ve hukukun ayaklar altına alınacağı muhakkaktır. Böylece toplumda ezen ve ezilen sınıflar oluşacak, şiddet ve terör ortaya çıkacak, toplumda huzursuzluk başgösterecektir. İşte toplumsal ilişkilerin belli bir düzen içerisinde düzenlemesine din denilmektedir. Diğer ifade ile sistem denilmektedir.

Dinin ne anlama geldiğini anlamak için öncelikle bu kavramın neleri içerdiğinin çok iyi bilinmesi gerekir. Çünkü kavramın içerdiği anlam net bilinmeden dini tanımlamak ve din hakkında sağlıklı bir sonuca ulaşmak mümkün olamayacaktır.

Din: Arapça D-Y-N kök harflerinden teşekkül eden bir kavramdır. Bu kavram, iki manada tanımlanabilir; lügat manası ve ıstılahi manası.

Dinin lügat manası, itaat, davranış biçimi, ibadet, saltanat, idare, hüküm, şeriat, İslâm, iman, ibadet, tedbir, hesap, adet, durum tavır ve davranıştır.

Istılahı olarak din, gerek yüce Allah (cc), gerekse insanlar tarafından konulsun, insan hayatını kuşatan kanun ve kuralların, idare ve hükmün bütünüdür.

Din kavramı, lügat ve ıstılahi manalarının tümünü kapsamaktadır. Bu anlamda din, şeriat, kanun, adet, yol, mezhep, taklit, millet, itaat, ibadet, boyun eğme, kulluk, kölelik yapmak, zilleti kabullenmek, teslim ve tabi olmak, üstünlük kurmak ve hükmetmek, emir, boyunduruk altına almak, ceza, mükâfat, muhakeme, hesap anlamlarının tümünü içermektedir.

Lügat ya da ıstılahi manada olsun din kavramında ön plana çıkan en önemli husus, hiç kuşkusuzdur ki, idare ve hüküm konusudur. Bu anlamda insanların yeryüzündeki yaşamını düzenleyen, ilişkilerine çözümler sunan hükümlerin, kanun ve kuralların, insan yaşamını ilgilendiren meselelere getirilen çözüm ve önerilerin tümüne birden din adı verilmektedir.

Dinin tanımı hakkında bugüne kadar birçok tarif yapılmıştır; ancak bu tarif ve tanımlamaların hemen tümü, dinin ruhani ve ilahi yönü ele alınarak yapılmış, dinin dünya hayatını düzenleyen yönü üzerinde durulmamıştır.

Yapılan tanımlar, metafizik bir din anlayışını ön plana çıkarmış, dinin, dünya hayatı ile ilgili hükümleri gözardı edilmiştir. Bu tanımı yapanlara göre İslâm, dünyevi herhangi bir hükmü olmayan manevi ve metafizik kurallardan ibaret bir din görüntüsüne büründürülmüştür.

İslâm, insanların hayatını düzenleyen kurallar bütünüdür

Müslüman ya da gayri Müslim olsun, dini tanımlayanlar, İslâm’ı, Hrıstiyanlık, Yahudilik, Budizm, Sıkh dini, Şintoizm, Konfüçyanizm, Taoizm, Hinduizm, Putperestlik dinler gibi tanımlamışlar, İslâm’ı namaz, oruç ve hacdan ibaret göstermişler, İslâm’ın, ilim, teknik, ekonomi, siyasi, içtimai, sosyal yönü üzerinde hiç durmamışlardır.

İslâm’ın diğer dinler gibi tanımlanması, Kur’an’ın, dünya hayatına ait hükümlerini gizlemeye yönelik bir çabadan başka bir şey değildir. Kur’an’da din, insanların dünya hayatındaki tüm ilişkilerini düzenleyen kurallar bütünü olarak verilmektedir.

Din, insanların dünya hayatlarını düzenleyen kurallar olduğuna göre bu kurallar -kim tarafından konulursa konulsun- din kavramı içerisinde tanımlanır. Buna göre, insanların kendi hayatlarını düzenlemek için yaptıkları kurallar da dindir. İnsanlar arasındaki ilişkilerin düzenlenmesi, toplumda düzenin sağlanması konusunda üç sistem ortaya konulmuştur.

Birincisi, insanı yoktan var eden, onu her türlü duygu ve düşüncelerle donatan, insanın isteklerini ve eğilimlerini en iyi bilen yüce Allah’ın koyduğu kurallar.

İkincisi, bazı kişilerin, yüce Allah’ın koyduğu kuralları tahrif edip bozarak, kendi istek ve arzularına göre düzenledikleri kurallar.

Üçüncüsü, insanların kendi yaşamlarını düzenlemek için koydukları beşerî kurallar.

Kim tarafından konulursa konulsun, kuralların hepsi sosyal hayatı düzenleyen birer dindirler. Yüce Allah’ın indirdiği hükümlerden oluşan ilahi din, ilahi dinin tahrif edilip bozulması ile yapılan şirk dini, insanların kendi koydukları beşerî kurallar küfür dini.

İlahi Din İslâm

İlahi din İslâm, tektir; yüce Allah (cc) Kur’an’da bildirdiği hükümlerden, bu hükümleri yaşayan rasullerin ve son Rasul Hz. Muhammed (as)’ın uyguladığı metottan ibarettir. İnsanları yaratıp dünya hayatına gönderen yüce Allah (cc), onların dünyada neler yapıp nasıl yaşayacaklarını bildirmiş, onların, hayatlarının her alanına çözümler getirmiş ve buna İslâm dini demiştir.

“…Bugün sizin dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’a razı oldum…” (Maide, 3)

Yüce Allah’ın indirdiği hükümlerden oluşan İslâm, adalet ve hakkaniyete dayanan, kimsenin hakkını kimseye çiğnetmeyen, zulmetmeyen, tek yönlülükten uzak bir dindir. İslâm, insan yaşantısını ticaretten ekonomiye, beşerî ilişkilerden manevi duygulara, siyasetten uluslararası ilişkilere, ferdi hareketlerden toplumsal hareketlere kadar tüm alanları en ince ayrıntılarına kadar tek tek ele alarak düzenler, çözümler sunar.

Yüce Allah’a ihlasla itaat, O’nun koyduğu bütün hükümlere, hiçbir ekleme ve çıkarma yapmadan, olduğu gibi kabul edip teslim olmaktır. İslâm, kişinin hâkimiyet, hüküm ve emir konusunda Allah’tan başkasına boyun eğmemesi, başkasının koyduğu kurallara hiçbir şekilde uymaması, yüce Allah’ın indirdiği hükümlere sımsıkı sarılmasıdır. Bu şekilde yüce Allah’ın indirdiği hükümlere teslim olan kişiye, Kur’an’da Müslüman adı verilmiş, onun tabi olduğu dine de İslâm denilmiştir.

İslâmi hükümler doğrultusunda hareket eden beşer, dünya ve ahirette yücelir, ahseni takvime, en üst mertebeye ulaşır, kula kulluktan kurtulup yüce Allah’a kul olur. Gerçek huzur, güven ortamı, toplumsal birliktelik, kardeşlik ilişkileri bu hükümler içerisinde gelişir.

Tahrif edilmiş şirk Dinleri

Şirk dinleri, temel itibarıyla ilahi dinin tahrif edilmesi ile ortaya çıkmış, zamanla ilahi dinden taşıdığı kuralların terk edilmesi ile bambaşka bir hüviyete büründürülmüştür. Şirk dinleri, ilahi kuralları bozan ilk liderlerinin ya da grupların isimlerini almışlardır.

Şirk dinlerinin başlıcaları Yahudilik, Hrıstiyanlık, Tasavvuf, Budizm, Taoizm, Sıkh, Şintoizm, Konfüçyanizm, Hinduizmdir. Bu şirk dinlerinin ortak noktaları, ilahi kuralların bozulmasıyla elde edilmeleridir. Bu şirk dinlerinin bazılarının yazılı kuralları yoktur. Bu dinlerde kuralları, bu dinlerin liderleri koyar, bu kurallar o dine tabi olanlar için şaşmaz birer ölçüttür.

Kuralları, müntesipleri tarafından kesin ve tartışmasız bir şekilde kabul edilen şirk dinleri, koydukları kurallarla bağlılarını adeta uyuşturur. Bu dinleri kabul edenler, hayatlarını bu dinlerin kurallarına göre değiştirirler, hiçbir şekilde bundan dönmezler. Şirk dinlerinden olan tasavvuf mensuplarının, İslâmi kimi ibadetleri yapmaları onları Müslüman yapmaz.

Tasavvuf, belli kuralları olması, bağlılarını yaşanan hayat içerisinde biçimlendirmesi nedeniyle bir dindir. Bu dinin, İslâm ile ilgisi ve benzerliği yoktur; müntesiplerinin bazı hareketleri İslâmi gibi görülse de bu, ancak tasavvufun bir gereği olarak yapılan hareketlerdir. Zaten tasavvufun İslâm toplumu içinde yer edinmesi bu benzerlik sayesindedir.

Müslüman olduğunu zanneden birisinin, yüce Allah’a daha fazla yaklaşmak zannı ile tasavvufa yönelmesi, tarikatlardan birine girmesi, durumunda bu, onun İslâm’dan çıkmasına neden olur, ancak böyle kişiler, Kur’an’ı, hiç ya da yeterince bilmedikleri, cahil oldukları için kendilerini Müslüman zannederek tasavvufun şirk düşüncesi içerisinde kalmaktadırlar.

Beşerî Küfür Dinleri

Beşerî dinler, yapıları ve koyucuları farklı oluşu nedeniyle çok değişken ve birbirlerine zıttırlar. Başlıcaları Kemalizm, Komünizm, Sosyalizm, Faşizm, Demokrasi, diktatörlük vb. Beşerî küfür dinlerinde kanun koyucu, ekonomik ve güç bakımından toplum üzerinde etkili olan kişilerdir.

Küfür dinlerinde yasalar, güçlülerin söz sahibi olduğu meclislerden çıkarılır, kanunlar hep güçlü sınıfın çıkarlarına göre düzenlenir. Güçlülerin söz sahibi olduğu, idareyi ele aldığı beşerî dinlerde, güçlülerin koyacağı bütün hükümler hep kendileri ve yandaşları lehinde olduğundan beşerî dinlerde adalet ve eşitlikten söz edilemez.

İnsanın kendi hevasından, insanları idare etmek için koyduğu kurallar, hiçbir zaman bütün toplumu eşit tutacak yasaları içermez. Bu dinlerde, çıkarılan yasalar doğrultusunda oluşturulan toplumda güçlü sınıf, her türlü imkâna sahip olur, idare edilen sınıf ise, sefalet içerisinde bocalar durur, adaletsizlik ve zulüm had safhaya ulaşır.

Beşerî sistemlerde, adalet ve hakkaniyet ölçülerinin bulunmaması nedeniyle sürekli bir çatışma ve kargaşa ortamı mevcuttur. Ezilmişliklerinin farkına varan ezilen sınıf (mustazaflar), içerisinde bulundukları duruma çözüm ararlar. Çözüm, güçlüler tarafından engellendiğinde de toplumda çatışma başlar. Bu nedenle beşerî küfür sistemlerinde güven ve huzur bulunmaz.

Her ideoloji ve her sistem bir dindir

Dini tanımlayan yazarlar, beşerî ideolojileri din kapsamı içerisinde kabul etmeseler de yüce Allah (cc), kendi gönderdiği hak dinden başka beşerî dinlerin de bulunduğunu, ancak kendi dininin en üstün din olduğunu bildirmiştir.

O ki Rasulü’nü, Hidayetle ve Hak din ile gönderdi ki onu, bütün dinlerin üzerine o çıkarsın, velev ki müşrikler hoş görmese de!” (Tevbe, 33)

Yüce Allah (cc), Hz. Yusuf (as)’a kardeşini yanında alıkoyması için kendisine bir yol göstermiş, bu uygulamanın Kralın dininde (Mısır kanunlarında) bulunmadığını bildirmiştir.

Bunun üzerine Kardeşinin kabından önce onların kapları ile başladı; sonra kardeşinin kabından onu çıkardı. İşte Yusuf’a böyle bir plan düzenledik, elbette Allah’ın dilemesi hariç, Melik’in dinine (kanununa) göre kardeşini tutması mümkün değildi. Biz, dilediğimiz kimseyi derecelerle yükseltiriz; her ilim sahibinin üstünde bir bilen vardır.” (Yusuf, 76)

Yüce Allah (cc), insan hayatını düzenleyen kanun ve kuralları din olarak adlandırmış, ancak kendi yanında herhangi bir değerlerinin bulunmadığını, gerçek dinin kendi koyduğu din olduğunu, bunun dışındaki dinlerden razı olmadığını, bu dinlere mensup olanların, yaptıkları iyi işleri kabul etmeyeceğini, bunların ahirette ziyana uğrayacaklarını bildirmiştir.

Gerçek din, Allah indinde İslâm’dır; Kitap verilmiş kimselerin ihtilafları, ancak ilim onlara geldikten sonra onların arasındaki azgınlıklarındandır. Kim, Allah’ın ayetlerini inkâr ederse, artık muhakkak Allah, hesabı çabuk görendir.” (Al-i İmran, 19)

Ve kim, İslâm’dan başka bir din isterse artık ondan kabul edilmeyecek ve o, ahirette hüsrana uğrayanlardandır.” (Al-i İmran, 85)

Ayetlerden belirtildiği üzere din, sadece yüce Allah’ın koyduğu kurallara verilen isim değil beşerin, hayatı düzenlemek için koyduğu kurallar da din kavramı ile tanımlanmaktadır. Beşerî sistemler, ‘ideoloji’ ya da ‘sistem’ olarak ifade edilseler de bu tanımlama, ideoloji ya da sistemlerin din oldukları gerçeğini ortadan kaldırmamaktadır.

İnsan, iki dine birden mensup olamaz

Beşerî ideoloji ve sistemlerin din; İslâm’ın ise sistem olarak -bilinçli bir şekilde tanımlanmaması- insanları, sosyal yaşamlarında iki dine birden mensup olmak gibi bir duruma düşürmüştür. Bunun sonucunda insanlar, özellikle de Müslüman oldukları iddiasında olanlar, yaşamlarının bazı bölümlerini beşerî sistemlere, bazı bölümlerini İslâm’a göre tanzim etmişlerdir. Bu durum, Müslüman olduklarını iddia edenleri şirke ve küfre sokmuştur.

İslâm dinini kabul etmiş, hayatını bu dine göre düzenlemiş, İslâmi hükümlere itaat edip teslim olmuş bir kimse, hiçbir şekilde hayatını başka bir dinin ya da sistemin kurallarına göre düzenleyemez, o din ya da sisteme itaat edemez. Çünkü insan yalnızca bir dine mensup olabilir ve onu din olarak kabul edebilir. Bu nedenle bir kimse, iki dinli olamaz; aynı anda iki dinin, iki ayrı sistemin emirlerini yerine getiremez.

İslâmi esaslara iman eden bir Müslüman, İslâm’ın zıddı olan demokratik bir sisteme göre hareket edemez. İslâm’ın yanında demokrasiyi de benimseyen kimse, İslâm dairesinden çıkmış, şirke düşerek müşrik olmuştur. Böyle birisinin kendisinin Müslüman olduğunu iddia etmesi onu Müslüman yapmaz.

Bir kimse, hem Müslüman hem demokrat, hem Müslüman hem de sosyalist, kapitalist, kavmiyetçi, hem Müslüman hem Yahudi, Hrıstiyan ya da tarikatçı olamaz. Şayet bir kimse, aynı anda iki dine, iki sisteme mensup olduğunu iddia ediyorsa, İslâm’a göre o kişi İslâm’ın dışındaki dinlerdendir. Müslüman sağcı, Müslüman solcu, Müslüman demokrat kavramları, İslâm’ı bilmeyen, kendi konumlarını meşru göstermek isteyen cahil bilgisizlerin uydurmasıdır.

Kur’an, Müslümanın mutlak manada İslâm’ın emirlerine göre hareket etmesini, İslâm’ın dışında başka bir sisteme itaat etmemesini, onu reddetmesini ister. İslâm’ın dışındaki herhangi bir sisteme uyan bir kimse, müşrik olacağından İslâm’dan çıkar.

“Ve muhakkak yüzünü, Hanif dine doğrult ve müşriklerden olma.” (Yunus, 105)

“Öyleyse sen yüzünü, Hanif dine doğrult; Allah’ın fıtratına ki O, insanları onun üzerinde yaratmıştır. Allah’ın yaratmasında değişme yoktur; işte dosdoğru din odur velakin insanların çoğu bilmiyorlar.” (Rum, 30)

“Şüphesiz ben, Hanif olarak gökleri ve yeri yoktan yaratana yüzümü çevirdim ve ben müşriklerden değilim!” (En’am, 79)

İdeoloji ve sistemlerin din olarak tanımlanmaması, İslâm’ın siyasi boyutunu inkâr etme düşüncesinden kaynaklanmaktadır. İslâm düşmanlarının, tağuti sistemlere yaranma çabasında olan kimi İslâmcı bel’amların, İslâm’ı, diğer tahrif edilmiş dinler gibi ruhbanlık olarak tanımlamaları, İslâm’ın dünyevi kurallarını inkâr etmelerinden, bu gerçekleri gizlemek istemelerindendir.

Tahrif edilmiş dinlerin, ruhbanlık olarak adlandırılmaları normal, çünkü zaten dünyevi fazla kuralları bulunmamaktadır. İslâm’ın ise neredeyse %90’ı dünya hayatıyla ilgilidir. Diğer kalan %10’u ise, insanların dünyada yaptıkları fiillerin ahiretteki karşılıklarını bildirmektedir.

İslâm dini

İslâm dini, bireyin adabı muaşeret, aile, toplumsal, sosyal, içtimai kuralları, siyasal, devlet idaresi, ticari ve hukuki tüm ilişkilerini, savaş ve barış hukukunu düzenleyen kurallarını içermektedir. Yüce Allah (cc), insanı yarattıktan sonra başıboş bırakmamış, onun tüm davranışlarını düzenleyen kuralları kendisine bildirmiştir.

“O ki yarattı, sonra düzenledi ve O ki takdir etti, peşinden hedefini gösterdi.” (Âlâ 2-3)

Yüce Allah (cc), yarattığı kullarının yeryüzünde neler yapacaklarını, nasıl hareket edeceklerini, neleri yapıp nelerden sakınacaklarını, suç işlemeleri durumunda hangi cezaları göreceklerini bildirmiş, onlara yol gösterip hedeflerini belirlemiştir. Bu düzenlemeye de yüce Allah (cc) din demiştir.

“…Bugün sizin dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’a razı oldum…” (Maide, 3)

Yüce Allah’ın en mükemmel şekilde tamamlayıp razı olduğu İslâm dinini insanlara bildirmiş, onların buna uymaları istenmiş, İslâm’dan başka din ve sisteme uymanın sapıklıktan başka bir şey olmadığını bildirmiştir. İslâm’ın düzenlediği kurallar:

Adabı Muaşeret Kuralları

İslâm dini, toplumu oluşturan bireylerin, birbirlerine karşı nasıl davranacaklarını belirten nezaket kurallarını ortaya koymuş, sosyal hayatta uyulacak esasları, ayrıntılı biçimde düzenlemiş, insanların sosyal hayat içerisinde ne yapacaklarını belirtmiştir. İslâm’ın adabı muaşeret kuralları, beşerî hiçbir dinde, hiçbir sistemde bulunmayan ideal kurallardır.

Rahman’ın kulları o kimselerdir ki, yeryüzünde tevazu ile yürürler, cahiller onlara hitap ettikleri zaman ‘Selâm’ derler.” (Furkan, 63)

İnsanları hor görüp yukarıdan bakma ve yeryüzünde şımararak yürüme, şüphesiz Allah, her kendini beğenip övünen kimseyi sevmez.” (Lokman, 18)

Yüce Allah (cc), bireysel davranışlardan bireylerin birbirleri ile ilişkilerine, komşu ziyaretlerinden insanlar arkasındaki konuşmaya kadar her şeyi en güzel şekilde açıklamış, iman edenlerin bunlara uymalarını istemiştir.

“Ey iman eden kimseler, kendi evlerinizden başka evlere, oranın halkıyla yakınlık kurup selam verinceye kadar girmeyin; bu, sizin için daha hayırlıdır, ta ki düşünesiniz. Artık şayet orada birini bulamazsanız, o halde size izin verilinceye kadar oraya girmeyin ve şayet size: ‘Dönün’ denilirse hemen dönün; o, sizin için daha temizdir. Allah yapmış olduğunuz şeyleri Bilen’dir.” (Nur, 27-28)

Ey iman eden kimseler, fısıldaştığınız zaman o halde günah, düşmanlık ve Rasul’e karşı çıkma hususunda fısıldaşmayın; iyilik ve takva hususunda fısıldaşın ve Allah’tan korkun ki O’na toplanacaksınız.” (Mücadele, 9)

Kur’an, her konu ve alanda insanların, mükemmel bir şekilde yetişmelerini, onurlu ve şahsiyetli bir birey olmalarını istemiş, onların, Rab’lerine karşı görev ve sorumluluklarının ne olduğunu bildirmiş, sosyal hayattaki davranışlarını düzenlemiş, bireysel olarak dikkat edecekleri hususları onlara açıklamıştır.

“Yeryüzünde şımararak yürüme; zira sen, yeri yaramazsın, boyca da dağlara ulaşamazsın!” (İsra, 37)

“Yürüyüşünde doğru ol, sesinde yumuşak ol; şüphesiz seslerin en çirkini eşeklerin sesidir.” (Lokman, 19)

Kur’an, insanları rahatsız edecek hareketlerden, küfürlü sözlerden, saldırgan tutum ve davranışlardan kaçınılması, konuşma ve yürümede ölçülü olunması, insanların mallarının haksız yere alınmaması gibi hususları bir bir açıklamıştır.

“Bir nefsi öldürmeyin; ki Allah, haklı bir sebep dışında haram kılmıştır ve kim, mazlum olarak öldürülürse, artık elbette onun velisini yetkili kıldık, ancak o da öldürmede aşırı gitmesin, zira ona yardım olunmuştur.

Yetimin malına yaklaşmayın; o kimse, erginlik çağına erişinceye kadar en güzel bir tarz müstesna, ahde vefa gösterin, şüphesiz ahitten sorulacaktır.” (İsra, 33-34)

Kur’an, insanlara sosyal hayatta, toplumsal ilişkilerde dikkat edilecek hususları, nezaket kurallarını açıkladığı gibi onların, toplum içerisinde kılık kıyafet bakımından temiz ve bakımlı olmaları gerektiğini de bildirmiştir.

 “Ey Âdemoğulları, her mescid yanında süslerinizi alın; yiyin, için ve israf etmeyin; şüphesiz O, müsrifleri sevmez.” (A’raf, 31)

Mescitlere gidişte, temiz ve bakımlı olunmasını isteyen yüce Allah (cc), insanlarla yüksek sesle konuşulmamasını, kibirli hareket edilmemesini, verilen sözün yerine getirilmesini, ticari hayatta insanların haklarına riayet edilmesini de istemektedir.

Toplum içerisindeki davranışlara dikkatleri çeken yüce Allah (cc), bireysel olarak kişiliğin olgunlaşması konusunda da insanların dikkat edecekleri hususları bildirmektedir.

“Akrabaya, yoksula ve yolda kalmışa hakkını ver, israf edip savurma! (İsra, 26)

“Elini boynuna bağlanmış yapma ve tamamen onu açma; sonra kınanır, hasret içinde oturursun.” (İsra, 29)

“Zinaya yaklaşmayın, gerçekten o, çok çirkin ve kötü bir yoldur!” (İsra, 32)

“Kendisi hakkında senin ilmin olmayan şeyin ardına düşme, şüphesiz kulak, göz ve gönül işte onların hepsi ondan mesul olur.” (İsra, 36)

İnsana, şahsiyetli bir kişilik kazandıran yüce Allah (cc), nasıl iman edileceği konusunda da insana yol göstermiş, Kendisine şirk koşulmasını kesinlikle yasaklamıştır.

Bir zaman Lokman oğluna, nasihat edip ona demişti ki: ‘Ey Evladım, Allah’a şirk koşma, şüphesiz şirk, gerçekten büyük bir zulümdür.” (Lokman, 13)

“De ki: ‘Rabb’imin, gerçekten haram kıldığı şeyler; çirkin şeyleri, onun açığını ve gizli olanını, günahı ve haksız yere haddi aşmayı, Allah’a şirk koşmayı, kendisi hakkında bir delil indirmediği şeyi ve Allah’a karşı bilmediğiniz şeyler söylemenizi.” (A’raf, 33)

Aile hukuku

İslâm aile hukuku, beşerî hiçbir hukukta bulunmayan hakları en iyi şekilde düzenlemiş, aile bireylerinin buna uymalarını hem imani bir sorumluluk hem de beşerî bir görev olarak belirtmiştir. İslâm aile hukukunda bireyler, karşılıklı olarak birbirlerinin hakkına saygı göstermekle mükelleftirler.

“…Kadınların (hakkı olduğu) gibi, kadınlar üzerinde de (erkeklere) tanınan hak vardır ve erkeklerin, onlar üzerindeki (hakkı) bir derece fazladır. Allah Aziz’dir, Hâkim’dir.” (Bakara, 228)

“Allah’ın, bir kısmınızı bir kısmınıza kendisiyle faziletli kıldığı şeyleri temenni etmeyin; erkeklere kazandıkları şeylerden bir pay ve kadınlara da kazandıkları şeylerden bir pay vardır. Allah’tan, O’nun lütfundan isteyin; doğrusu Allah, her şeyi Bilen’dir.” (Nisa, 32)

İslâm dini, aile kurumu içerisinde miras hukukunu da en iyi şekilde düzenlemiş, aile bireylerinin haklarını tek tek belirtmiş, aile bireylerini koruma altına almıştır. Aile bireylerine düşen görev, yüce Allah’ın bildirdiği haklara kesinlikle riayet etmeleridir.

Aile içerisinde, bireylerin birbirlerinin hukukuna karşı herhangi bir tavır takınmaları durumunda İslâm, çözüm yollarını göstererek hakların çiğnenmesini önlemiştir. İslâm dini, bunun için öncelikle aile içi hukukun işletilmesini tavsiye etmiş, sorunun giderilmemesi halinde normal hukuk kurallarının işletilmesini istemiştir.

“Şayet ikisinin aralarının açılmasından korkarsanız, bir hakem erkeğin ailesinden ve bir hakem kadının ailesinden gönderin; onlar, gerçekten uzlaştırmak isterlerse Allah, ikisinin arasını muvafık kılar; şüphesiz Allah Âlim’dir, Haberdar’dır.” (Nisa, 35)

Ceza Hukuku

İslâm ceza yasaları, kişiyi cezalandırıp toplumun dışına atmayı değil, onu topluma kazandırmayı amaçlar. Bu anlamda İslâm ceza yasaları, klasik anlamda ceza yasaları değil bir noktada mükâfat yasaları da denilebilir. Çünkü İslâm dinindeki ceza yasaları, kişiye hayat kazandırmakta, toplum içerisinde layık olduğu yeri kazanmasını sağlamaktadır.

“Sizin için kısasta hayat vardır, ey akıl sahipleri, ta ki sakınasınız.” (Bakara, 179)

Adaleti temel prensip olarak kabul eden İslâm, cezalandırmada da adaleti gözetir ve idarecisinden normal vatandaşına kadar, hiç kimseye farklı bir muamele yapmaz, suç işleyen kimse, suçu oranında cezalandırılır ve aynı suçu işleyenler kesinlikle farklı bir ceza alamazlar.

“Onların üzerine onda, muhakkak cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş ve yaralara kısas yazdık; ancak kim onu bağışlarsa işte o, ona kefaret olur ve kim Allah’ın indirdiği şeyler ile hükmetmezse, işte onlar zalimlerin ta kendileridirler.” (Maide, 45)

Beşerî sistemlerde ve özellikle Türkiye gibi düşünce yapısı olarak geri kalmış ülkelerde, caydırıcı cezalar bulunmadığı hatta suç işlemeye bireyler teşvik edildikleri için çeteleşme, mafya, adam öldürme, önü alınmaz bir şekilde arttı.

Kötülüğün karşılığı onun misli bir kötülüktür; fakat kim affeder ve barışırsa işte onun mükâfatı Allah’a aittir, şüphesiz O, zalimleri sevmez.” (Şura, 40)

Beşerî sistemlerin bazılarında zina, hırsızlık, adam öldürme eylemleri suç olmasına, bu suçlara karşılık bir ceza bulunmasına rağmen -ki Türkiye’de zina, İslâm ve halk düşmanları tarafından suç olmaktan çıkartıldı- bu cezalar hem kişilere göre farklı uygulanır hem de kişiler, suç işlemeye adeta teşvik edilirler. Bunun sonucunda toplumda her türlü ahlaksızlık ve gayri meşruluk başını alır gider.

Ticaret Hukuku

Yaşamın her alanını en iyi şekilde tanzim eden İslâm, insanlar arasındaki ticari ilişkileri de belli kurallara bağlamış, bu kurallar doğrultusunda hareket etmeyi zorunlu kılmıştır. İslâmi ticaretin temel ilkesi, yüce Allah’ın rızası doğrultusunda hareket etmek ve bu ilkeye uygun ticaret yapmaktır.

İnsanların yaşamında çok önemli bir yer tutan ticari hayat, İslâm’ın çok önem verdiği konulardan biridir. Bu nedenle İslâm, ticaret konusunda çok önemli hükümler vazetmiştir. Kapitalizmin, “bırakın yapsınlar, bırakın geçsinler” ilkesiyle bir kısım insanları ekonomik olarak zenginleştirip sivrilten, halkın bir kısmını bir kısmına ezdiren acımasız ekonomik yapısına karşın İslâm dini, zengin ve fakir arasındaki dengeyi sürekli olarak korumuştur.

İslâm, ticaretin nasıl yapılacağını, borçlanmanın kurallarını, helal ve haram sınırlarını belirlemiş, iman edenlerden buna uymaları istenmiştir. Ticari hayatta sıkıntıların ortaya çıkmaması için İslâm, senetleşmeyi emretmiş, böylece ticaret nedeni ile insanlar arasında sorunların çıkmasını daha ilk baştan ortadan kaldırmıştır.

Kapitalizm, nereden gelirse gelsin ‘üzümünü ye bağını sorma’ mantığı ile kaynağı belli olmayan haram ve gayri meşru geliri normal saymış, faizi ekonomisinin temeli yaparak alın teri olmadan, insanların sırtından çok kolay kazanç elde etmeyi teşvik etmiştir. İslâm ise, kaynağı belli olmayan her türlü kazancı yasaklamış, insanları sömüren faizi Allah’a ve Rasulü’ne savaş olarak kabul ederek haram saymış, faiz ile iştigal edenleri cehennemde ebediyen kalmakla uyarmıştır.

“Faiz yiyen kimseler, şeytanın dokunup çarptığı kimsenin kalktığından başka kalkmazlar. Bu, şüphesiz onların: ‘Gerçekten alışveriş de faiz gibidir’ demelerindendir. Allah, alışverişi helâl, faizi haram kılmıştır. O halde kime Rabbi’nden bir öğüt gelir de böylece son verirse, geçmişte olan artık kendisinindir ve işi Allah’a kalmıştır ve kim geri dönerse, işte onlar ateş halkıdır, onlar orada ebedi kalacaklardır.” (Bakara, 275)

Yüce Allah (cc), yeryüzünde her şeyi bir denge üzerine yaratmış, bu dengelerin bozulmasını kesinlikle yasaklamıştır. Hile yaparak, insanları kandırarak ticaret yapanlar, insanların haklarını gasp ettikleri gibi yeryüzünün dengelerini de bozmaya çalışmaktadırlar.

“Ölçtüğünüz zaman ölçüyü tam yapın, doğru terazi ile tartın; bu, daha hayırlıdır ve tevili daha güzeldir.” (İsra, 35)

“Yazıklar olsun eksik ölçüp tartanlara! O kimseler, insanlardan tartıp aldıkları zaman tam alıyorlar. Onlara tartıp verdikleri yahut ölçüp verdikleri zaman eksiltirler. Gerçekten onlar, diriltileceklerini sanmıyorlar mı!” (Mutaffifin, 1-4)

Rasulullah (as) da stokçuluğu, halkın ihtiyaç duyduğu zaruri malların, fiyatlarının artması için saklanmasını yasaklamıştır.

İslâm’ın, ticari kurallarını bırakıp içerisinde yaşadıkları beşerî sistemlerin ticari kurallarına göre hareket edenler, kurallarına göre hareket ettikleri sistemi din edinmişlerdir.

Siyaset

İslâm’ın devlet yönetimi adaleti esas alarak devlete karşı bireyin, bireye karşı devletin sorumluluklarını en ince noktasına kadar düzenlemiş, konulan hükümlere uygun hareket edilmesini devleti yönetenlerden ve bireyden istemiştir.

Müslüman, Kur’ani esaslara göre hareket ederek yüce Allah’ın koyduğu hükümlere -hiçbir sıkıntı duymadan- teslim olan, Allah’ın otoritesi dışındaki tüm beşerî otoriteleri reddedip Kur’ani esasları her şeyin üstünde tutan kimsedir. Zaten “La ilahe illallah” kelime-i Tevhidin anlamı da budur.

Yüce Allah (cc), Kendisine kulluk edilmesi hususunda iman edenleri açıkça uyarmış, İslâm’ın yanında başka bir sistemi kabul etmeyi kesinlikle yasaklamıştır.

“Andolsun Biz, her millet içinden: ‘Allah’a kulluk edin, tağuttan kaçının’ diye bir Rasul gönderdik; sonra Allah, onlardan kimine hidayet etti, onlardan kimi üzerine de sapıklık hak oldu. Şimdi yeryüzünde gezin de bakın görün, yalanlayanların akıbeti nasıl olmuş!” (Nahl, 36)

İslâm, yöneticilerin idare ettikleri insanlara karşı şefkatli ve merhametli olmalarını tavsiye etmiş, istişare meclislerini ön görmüş, kararların bu meclislerde alınmasını bildirmiştir.

“İşte Allah’tan bir rahmet sebebiyle onlara yumuşak davrandın; şayet sert, katı kalpli olsaydın çevrenden dağılırlardı. Öyleyse onları affet, onlar için mağfiret dile, iş hakkında onlara danış, fakat azmettiğin zaman artık Allah’a tevekkül et; şüphesiz Allah tevekkül edenleri sever.” (Al-i İmran, 159)

“O kimseler, Rab’lerine icabet ederler ve namazı kılarlar; onların işleri, aralarında şura iledir, onları rızıklandırdığımız şeylerden infak ederler.” (Şura, 38)

İslâm, Mü’minlerin, İslâm dışı sistemlerin kurallarına göre hareket etmelerini, onlara en küçük bir meylin gösterilmesini yasaklamıştır. İslâm, beşerî sistemlere en küçük bir güven gösterenlerin, Rab’lerine şirk koşmuş kimseler olarak cehenneme gireceklerini bildirmiştir.

“Şayet yeryüzündeki kimselerin çoğuna tâbi olursan, Allah yolundan seni saptırırlar; şüphesiz onlar, sadece zanna tâbi oluyorlar ve onlar ancak zannediyorlar.” (En’am, 116)

Zulmeden kimselere güvenmeyin, yoksa size ateş dokunur, sizin Allah’tan başka dostlarınız yoktur, sonra size yardım edilmez.” (Hud, 113)

Beşerî sistemler, kendi ideolojilerini benimsetmek, yönetimlerini sürdürmek için bazı kimseleri ödüllendirerek kendilerine itaat ettirirler. Makam, mevki ve değişik ödüllerle kendilerine bağladıkları kişiler vasıtasıyla insanları kendilerine itaat ettirmek isteyen beşerî düzenler, bunda fazla bir başarı elde edemedikleri zaman baskı ve güvenlik güçleri vasıtasıyla insanlara boyun eğdirirler.

İslâm, insanların kendi iradeleri ile iman ve itaat etmelerini ister ve ancak böyle bir iman ve itaatin yüce Allah indinde kabule şayan olduğunu bildirir. Kendi istek ve arzuları ile İslâm dinini kabul edip onun belirlediği kurallara göre hareket edenler, İslâm’ı din olarak kabul etmişlerdir demektir.

“Dinde zorlama yoktur, Hak yol sapık yoldan kesin ayrılmıştır; artık kim tağutu inkâr eder, Allah’a iman ederse, işte (o), gerçekten kendisinin kopması olmayan sağlam bir kulpa yapışmıştır, Allah İşiten’dir, Bilen’dir.” (Bakara, 256)

Yüce Allah’ın hükümlerine isteyerek ve sadakatle sarılmayı esas alan Müslümanlar, iman ettikleri İslâmi esaslara bütün benlikleri ile sarılmışlar, bu esaslardan razı olmuşlardır.

İçerisinde yaşadıkları sistemlere yaranmak isteyen kimi İslâmcılar ve İslâm düşmanı müsteşrikler, ellerindeki bütün vasıtalarla İslâm’ın devlete yönelik hükümlerinin, dünya hayatına ait kurallarının bulunmadığını iddia ederler. Oysa Kur’an’da ve Rasulullah (as)’ın örnek hayatında, devlet ile ilgili sayısız hükümler bulunmaktadır. Rasulullah (as), Medine İslâm Devleti’nin, devlet başkanı olarak son nefesine kadar İslâmi hükümlerle devleti yönetmiş, bunun dışında hiçbir hükmü uygulamamıştır.

O halde dini bundan sonra sana yalanlatan nedir! Allah, hükmedenlerin en iyi Hâkimi değil midir!” (Tin, 7-8)

İslâm, kişileri sosyal hayattaki durumlarına göre sınıflandırır

Maun suresi, dinin bir bütün olduğunu, insanların davranışlarını düzenleyen kurallardan birinin terk edilmesi halinde dinin yalanlanacağını bildirmektedir. İnsan, ancak bütün düşünce, söz ve davranışlarıyla iman ettiği dine göre yaşaması halinde Müslüman olabilir. Davranışlarının bir bölümünü İslâm dinine, diğer bir bölümünü başka din ya da sistemlere göre düzenleyenler, irtidat etmiş, İslâm’dan çıkmışlardır.

Kur’an’da, Müslümanın kim olduğu açık bir şekilde belirtilmiş, düşünce, söz ve davranışlarını Tevhidi esaslara göre düzenleyenlere Müslüman adı verilmiştir.

Allah’a davet eden, salih amel işleyen ve ‘Şüphesiz ben Müslümanlardanım’ diyen kimseden daha güzel sözlü kim vardır!” (Fussilet, 33)

İslâmi esaslar dışında hareket eden, düşünce, söz ve davranışlarında İslâm dışı düşünce, sistem ve ideolojilere yer verenler, İslâm dairesi dışına çıkmış, Müslümanlık sıfatını kaybetmişlerdir. Kur’an, böyle olanları, işledikleri fiillere göre sınıflandırmış onları kâfir, müşrik, münafık ve fasık olarak vasıflandırmaktadır.

Kâfirler, düşünce, söz ve davranışlarında İslâmi esaslara yer vermeyen, hayatlarını İslâm dışı düşünce, sistem ve ideolojilere göre düzenleyen kimselerdir. Kâfirlerin yaşamında İslâm’dan izler bulunmadığı gibi, düşünce ve sözlerinde de İslâmi bir kaygı taşımamaktadırlar.

“…Kâfirlerden başkası ayetlerimizi bilerek inkâr etmez.” (Ankebut, 47)

Müşrikler, düşünce ve yaşayış olarak iki kişiliklidirler; İslâmi kuralların bir kısmını benimseyip yaşadıkları gibi düşünce, söz ve davranışlarında İslâm dışı kurallara da yer verirler ve bundan rahatsızlık duymazlar.

Müşrikler, İslâm dışı düşünce, sistem ve ideolojileri İslâmi esaslarla aynı ölçüde değerlendirirler. Onların İslâmi hassasiyetleri, geleneksel bazı alışkanlıklardan ibarettir ve bunlar genellikle namaz, oruç, örtü gibi alışılagelen ibadetlerdir.

İnsanlardan kimi, başka kimseleri Allah’a denk tutar, Allah’ı sever gibi onları severler; iman eden kimselerin Allah’a sevgileri daha güçlüdür. Şayet zulmeden kimseler, azap görecekleri zamanı bir görselerdi! Şüphesiz kuvvet tamamen Allah’a aittir ve şüphesiz Allah’ın azabı şiddetlidir.” (Bakara, 165)

Münafıklar, düşünce planında ayrı, ameli olarak ayrı bir kişilik sergileyen, sözlerinde samimi olmayan, inanmadıkları halde inanmış görünen ikiyüzlülerdir. Yalan söylemeyi, insanları kandırmayı meslek haline getiren münafıklar, çıkarları gereği her kılığa girerler.

İnsanlardan kimileri, derler ki: ‘Allah’a ve ahiret gününe iman ettik’ onlar, Mü’minlerden değildir. Allah’ı ve iman eden kimseleri aldatmaya çalışırlar ve onlar, nefislerinden başkasını aldatmazlar, şuurunda değiller.” (Bakara, 8-9)

Fasıklar, inandıklarını iddia ederler, ancak İslâmi hiçbir hassasiyetleri, yaşamlarında İslâmi hiçbir belirti bulunmaz, dünyevi çıkarlarını inandıkları iddia ettikleri dinin önünde tutarlar, kimi zaman namaz kılar oruç tutarlar, ancak bunu bir alışkanlık olarak yaparlar.

De ki: ‘Şayet babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz ve o (sonradan) tiksinti duyacağınız mallar, o durgun olacağından korktuğunuz ticaret, kendisinden hoşlandığınız meskenler, Allah’tan, Rasulü’nden ve O’nun yolunda cihat etmekten size daha sevimli ise, o halde bekleyin Allah emrini getirinceye kadar! Allah, fasıklar kavmine hidayet vermez.” (Tevbe, 24)

Maun suresi, İslâm dininin sosyal hayattaki kurallarına uyma konusuna dikkatleri çeker

Kur’an’da yedi ayetli iki sure vardır, Fatiha ve Maun sureleri. Fatiha suresi, iman edenlerin itikadi inancını, iman esaslarını oluşturur, Maun suresi ise, iman edenlerin ameli esaslarını ortaya koyar. Fatiha suresi, itikadi olarak, Maun suresi ise, ameli olarak yüce Allah’a teslimiyeti ifade eder. İki sure, iman eden kişinin, iman ve amel bütünlüğünü gösterir.

“Andolsun sana tekrarlanan yediyi ve büyük Kur’an’ı verdik.” (Hicr, 87)

Kur’an’da, iman edenler ve salih amel işleyenler, bir bütün olarak verilir. Bunlar, birbirinden ayrılmaz iman esaslarıdır, biri olmadan diğerinin bir anlamı olmaz. Kur’an’da insanlar, adeta bu iki surede belirtilen durumlarına göre sınıflandırılırlar.

Fatiha suresinde belirtilen yüce Allah’ın Uluhiyet, Rububiyet ve Meliklik sıfatlarına iman etmeyenler, kâfirler olarak tanımlanırlar. Maun suresinde ortaya konulan ameli hususları yapmayanlar ise, düşünce ve amellerine göre dini yalanlayan müşrik, münafık ve fasıklardır.

Maun suresi, İslâmi kuralların bir kısmını yapıp diğer bir kısmını terk edenlerin, dini yalanladıklarını ortaya koymakta, böyle kimselerin, kıldıkları namazlarının kendilerine hiçbir fayda sağlamayacağını belirtmektedir.

Surenin Tefsiri

1- Gördün mü dini yalanlayan kimseyi!

Bir şeyi yalanlamak, yalnızca sözel olarak onun olmadığını söylemek değil, o şeyin varlığını önemsememek, ona değer vermemek de yalanlamaktır. Bu anlamda İslâmi esasları önemsememek, o esaslara uygun hareket etmemek, İslâmi kuralların bir kısmını kabul edip bir kısmını bırakmak İslâm dinini yalanlamaktır.

“…Kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz; artık sizden bunu yapan kimsenin cezası, dünya hayatında rezil olmaktan başka nedir ve Kıyamet gününde onlar, azabın en şiddetlisine itilirler. Allah yaptıklarınızdan gafil değildir.” (Bakara, 85)

Ayette açıkça belirtildiği üzere yalanlamak, Kur’an’ın bir kısmını kabul edip bir kısmından hoşlanmayarak gereğini yapmamak dini yalanlamaktır. Maun suresinde de dinin yalanlandığı gerçeği, salih amellerden olan yetime ve yoksula yedirmemek şeklinde verilmektedir.

2-3- İşte o, yetimi hor gören kimsedir ve yoksulu yedirmeyi teşvik etmez.

Surenin ilk ayetinde belirtilen dini yalanlayanın kim olduğu ikinci ve üçüncü ayetlerde açıklanmaktadır. Buna göre Kur’an’ın hassasiyetle üzerinde durduğu yetimin ve yoksulun haklarını gasp ederek onlara zulmeden, İslâmi esasların gereğini bir bütün olarak yapmayan kimseler dini yalanlayanlardır. Buna göre İslâmi esasların gereği yapılmayarak yüce Allah’ın hükmüne fiilen karşı çıkılmış, din yalanlanmış ve yüce Allah’a isyan edilmiştir.

İnfak etmemek ve infak etmeyi teşvik etmemek dini yalanlamaktır

İnfak, iman etmenin, en güzel söz olan Kelime-i Tevhidi ve Kur’an’ı tasdik etmenin apaçık göstergesidir. Leyl suresinde açıklandığı üzere infak edenler en güzel söz olan Kelime-i Tevhidi tasdik etmişlerdir.

“Amma kim verip (infak edip) sakınırsa ve en güzeli tasdik ederse işte onu en kolaya muvaffak kılarız.” (Leyl, 5-7)

Bu nedenle iman eden kimse, -zengin yahut fakir de olsa- gücü nispetinde infak etmekle mükelleftirler. İnfak edecek bir şeyleri bulunmayanlar, başkalarından infak etmelerini, yoksulları doyurmalarını isterler, onların infak etmelerine neden olurlar. İşte bunu yapmayanlar ve infak etmeyenler, gerçekten dini yalanlamış kimselerdir. (*)

“Ve kim cimrilik eder, müstağni olursa ve en güzeli yalanlarsa işte ona en zoru kolaylaştırırız.” (Leyl, 8-10)

Kur’an, İslâmi esaslardan bir kısmının gereğini yapmamayı dini yalanlamak olarak belirtir, bunu yapanların da ebediyen cehennemde kalacaklarını bildirir. Bunun nedeni bu kimselerin, Rab’leri tarafından bildirilen kuralları benimsememeleri, bu kurallara aykırı hareket etmeleridir. Kur’an’da bu konuda birçok örnek bulunmaktadır.

İnsanlardan kimi, Allah’a kulluk etmekte kararsızdır, ancak şayet bir hayır kendisine isabet ederse, onunla mutmain olur ve şayet bir fitne kendisine isabet ederse yüzü üstüne döner; (o), dünya ve ahireti kaybetmiştir, işte o, apaçık bir hüsrandır.” (Hac, 11)

İslâm, yetimlerin, kimsesizlerin, yoksulların koruyucusu ve sahibidir; bu kimseler, yüce Allah’ın koruması altındadırlar. Bu nedenle Kur’an’da sürekli olarak yetim ve yoksulların haklarının verilmesine vurgu yapılır, bunu yapmayanların, zalimler oldukları belirtilir ve bunların ebediyen cehennemde kalacakları bildirilir.

“İyi bilin ki bilakis siz, yetime ikram etmiyorsunuz ve yoksula yedirmeye teşvik etmiyorsunuz.” (Fecr, 17-18)

Kalem ve Kehf surelerindeki bahçe sahipleri, Karun ve benzerleri, hep mazlumların haklarını gasp ettikleri, ihtiyaç sahiplerine haklarını vermedikleri için azaba uğratılmış, helak edilmişlerdir. Malın sevilmesi ve Allah yolunda verilmemesi, hep insanın felaketi olmuştur. Bunların, Müslüman olduklarını iddia edip İslâmi bazı kuralları yapmaları, namaz kılmaları, oruç tutmaları, Hacca gitmeleri onların dini yalanladıkları gerçeğini ortadan kaldırmaz.

Namaz kılmak, Müslüman olmanın ölçüsü değildir

Yüce Allah’ı razı etme amacı taşımayan, Kur’ani hükümlere bir bütün olarak teslim olmadan kılınan bir namaz gafletle kılınan, gösteriş olan bir namazdır. Duyguları tatmin etme, kınayıcıların kınamasından korkmak, takdir edilmek, kimi çıkarlar elde etmek, kısmi rahatlık duymak için kılınan namaz, gösterişten başka bir şey değildir. Müşrik, münafık ve fasıkların kıldıkları namazlar, şekli olarak kılınan namazlardır.

4- Bu yüzden yazıklar olsun namaz kılanlara!

İslâmi esasların bir bölümünü alıp bir bölümünü bırakanların kıldıkları namaz, boşa gider ve sahibine hiçbir şey kazandırmaz. Çünkü onların amaçları Rab’lerini razı etmek değil kendilerini tatmin etmek, başkalarını kandırmaktır. Şayet onların amaçları gerçekten Rab’lerini razı etmeye yönelik olsaydı bu durumda, her biri namaz kadar önemli olan yüce Allah’ın diğer emirlerini de yerine getirirlerdi.

Namaz, bir eylem ve aksiyonun, insanın kimlik ve şahsiyetinin göstergesidir. Bu, öyle bir kimlik kuşanmadır ki insanın, kimi ve neyi kabul edip neyi reddettiğini açıkça ortaya koymaktadır. Namaz, kişiye gerçek özgürlüğü sağlayan, onun, kula kulluk yapmayacağını ortaya koyan, küfre, şirke ve zulme başkaldırışı (kıyamı) simgeleyen bir eylemdir.

Namaz; insanı, kulluk bilincine ulaştıran, ona, kul­luk görev ve sorumluluğunu idrak ettiren bir eylem, ölü ruhları di­rilten bir aksiyon, âlemlerin Rabb’ine yönelten bir işaret, yüce Allah’a rükû ve secde ile yaklaştıran bir ölçü, onu Rabb’ine yükselten bir basamak, kulun Rabb’i ile diyalogunu sağlayan bir rabıtadır.

Namaz, insanı şirk pisliğinden, kötülük bataklığından, zulmetten, cehaletten kurtaran, Mü’minin miracı, yüce Allah’ın rızasının göstergesi, cehennemin kapılarını kilitleyen, cennetin kapılarını açan bir anahtardır.

“Kitap’tan sana vahyedilen şeyleri oku ve namazı kıl; şüphesiz namaz, iğrenç şeylerden ve kötülükten meneder. Allah’ı anmak elbette en büyüktür ve Allah, yaptığınız şeyleri bilir.” (Ankebut, 45)

“O’na yönelin ve O’ndan korkun, namazı kılın ve müşriklerden olmayın.”  (Rum, 31)

Namaz, insana şahsiyet kazandıran, mütevazı olmayı, zulmetmemeyi, zulme uğramamayı, böbürlenmemeyi aşılayan bir düşünce; kalbi yumuşatan bir ilaç, insanı huzur ve mutluluğa götüren bir vasıtadır. Kula, nefis tez­kiyesi ettirip ona nefis muhasebesi yaptıran, yüce Allah’a hesap verdiren bir kılavuz, kişiyi Kur’an’a yöneltip onunla kaynaştıran güçtür.

Mü’min, namazla kendisini kont­rol eder, eksikliklerini giderir, hatalarını görerek kendisini sürekli yeniler. Bu nedenle namazını sürekli kılarlar ki bu süreklilik, hayatı ve zamanı kapsar. Zaman olarak Mü’min, günün yirmi dört saatinde Rabb’ine yönelir.

Cabir (r.anh)’dan rivayet edildiğine göre Rasulullah (as) şöyle buyurmuştur. “Kul namazı terk etti mi, işte o zaman küfürle arasında hiçbir perde kalmaz.”

Rasulullah (as), “Muhakkak namaz, insan ile küfür ve şirk arasında bir perdedir, namazı terk etmek bu perdeyi kaldırmaktır.” (Müslim, İman, H. 134)

Namazı bilinçli kılan bir kimse, Rabb’inden kendisine bildirilen bütün kurallara, hiçbir sıkıntı duymadan gönülden teslim olur. Bu nedenle yetimi yoksulu itip kakmaz, onlara karşı sevgi ve şefkat gösterir. Ancak, namazı kimi hareketlerden ibaret sananlar, kıldıkları namazın bilincinde olmadıkları için namazlarını ancak gösteriş için kılarlar.

5-6- Onlar, namazlarından gaflet eden kimselerdir. Onlar, ikiyüzlü kimselerdir.

Namazdan gafil olmak, gösteriş yapmak, birbirini bütünleyen, birbirini takip eden iki durumdur. Namazın insana kazandırdığı manevi hazdan, insanın hayatına getirdiği anlamdan, kişiye kazandırdığı kimlikten gafil olanlar, yalnızca gösteriş için namaz kılarlar.

Namazlarında gaflet edip gösteriş yapanlar, İslâmi esasları bıraktıkları gibi insanlara, yetim ve yoksullara karşı da duygusuz ve acımasızdırlar. Bunlar, infak yapmadıkları gibi insanlardan, infak etmelerini de istemezler.

 7- Ve onlar, engellemeye kendilerini adayanlardır.

İman, bütün düşünce, söz ve davranışlarla yüce Allah’ın indirdiklerine teslim olmakla mümkündür. Bunlardan birinin eksikliği ya da fiiliyatta bazı şeylerin vahye uygun yapılmaması, kişinin diğer yaptıklarını da boşa çıkarır.

Yüce Allah (cc), ancak iman edilen esaslara uygun fiillerin tam yapılması halinde namazın bir anlam ifade edebileceğini, Mü’minleri kurtuluşa ulaştırabileceğini bildirmiştir.

Gerçekten Mü’minler felaha ulaştı; onlar ki, namazlarında huşu içerisinde olan kimselerdir. Ve onlar, boş sözden yüzçeviren kimselerdir ve onlar, zekât veren kimselerdir ve onlar, edep yerlerini muhafaza eden kimselerdir.” (Mü’minun, 1-5)

“Ve onlar, emanetlerine ve ahitlerine riayet eden kimselerdir. Ve onlar, namazlarını muhafaza eden kimselerdir. İşte onlardır varis olanlar. Firdevs’e varis olan kimselerdir; onlar, orada ebedi kalacak olanlardır.” (Mü’minun, 8-11)

Yaşanan hayatın tümünü iman edilen esaslara uygun düzenlemeyenlerin kıldıkları namazları, riya ve gösterişten ibaret olduğundan boşa gidecektir. Müşrik, münafık, fasık ve mürtetler, namaz kılmalarına rağmen hayatlarında diğer konularda vahye uygun hareket etmedikleri, düşünce ve sözlerinde vahyi hassasiyet taşımadıkları için bu sıfatları almışlardır. Bunlar, yaptıkları boşa giden, ancak kendilerini bir şey üzerinde sanan kimselerdir.

“Allah onların hepsini dirilteceği gün, size yemin ettikleri gibi O’na da yemin edecekler ve gerçekten kendilerini bir şey üzerinde sanacaklar. İyi bilin ki, gerçekten onlar yalancıların ta kendileridir.” (Mücadele, 18)

Ve kim Rahman’ın zikrini görmezden gelirse ona bir şeytanı göndeririz; artık o, onun yakını olur ve gerçekten onlar (şeytanlar), onları yoldan çevirirler, ancak onlar hidayette olduklarını zannederler.” (Zuhruf, 36-37)

“De ki: ‘Size haber vereyim mi amel olarak hüsrana uğrayanları, Kendilerinin dünya hayatındaki çalışmaları boşa giden kimselerdir ve onlar, kendilerinin gerçekten güzel iş yaptıklarını zannediyorlar. İşte onlar, Rab’lerinin ayetlerini ve O’na kavuşmayı inkâr eden kimselerdir, bu yüzden amelleri boşa çıkmıştır; artık onlar için kıyamet günü bir ehemmiyet takdir etmeyeceğiz.” (Kehf, 103-105)

İşte fiilleri ile dini yalanlayanların içerisinde bulundukları içler acısı durum budur! Bir hayat boyunca, vahye uygun yaşanmadığı halde bir şey üzerinde bulunulduğunu zannederek yaşamak, sonunda hüsrana uğramak!

(*) İnfak konusu için Kalem ve Leyl surelerinin açıklamalarına bakılabilir.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*