KUR’AN’IN ANLAŞILMASINI ENGELLEYEN UNSURLAR

İlk insanın yaratılışı ile başlayan Hakkı batıla bulayarak gerçeği gizleme ve Hakkı anlamama mantığı, Tevhid şirk mücadelesinin her döneminde ortaya çıkmış, günümüze kadar bütün unsurlarıyla devam edip gelmiştir. Hakkı savunan ve Tevhidi esasları ortaya koyan Risalet önderleri ile Tevhid erlerine ve onlara tabi olan Müslümanlara karşı, şeytan (aleyhillane) ve şeytanın insan cinsinden yardımcıları her dönemde muhalefet etmiştir.

Hakkın temsilcileri olan Risalet önderleri, Tevhid erleri ve Müslümanlar, Hz. Adem (as)’dan bugüne kadar sürekli bir şekilde Rab’lerinin kendilerine bildirdiği gerçekler ile hareket ederlerken,  şeytan ve ona tabi olan batıl tarafları ise sürekli Hakkı batıla bulamışlar, gerçekleri gizleyip kendi arzularını doğru kabul ederek ona uymuşlardır.

“Âdem’e isimlerin tümünü öğretti, sonra onları meleklere gösterip: ‘Haydi, doğru iseniz onların isimlerini bana söyleyin,’ dedi.” (Bakara, 31)

“(Allâh) buyurdu: ‘Ey Âdem, onların isimlerini bunlara söyle.’ (Âdem), onların isimlerini söyleyince (Allâh): ‘Ben size, ben göklerin ve yerin gaybını bilirim, sizin açıkladığınızı ve içinizde gizlemekte olduğunuz şeyleri bilirim, dememiş miydim?’ dedi.” (Bakara, 33)

Yüce Allah (cc) ilk insan Hz. Adem (as) ilk gerçekleri bildirmiş, onun neslinden gelecek insanları da, bildirdiği gerçekler doğrultusunda hareket etmeleri için uyarmıştır.

“Âdem, Rabb’inden birtakım kelimeler aldı (onlarla Rabbine yalvardı, O da) bunun üzerine onun tevbesini kabul etti. Şüphesiz O, tevbeyi çok kabul edendir, çok esirgeyendir.

Hepiniz oradan inin, dedik, ‘Yalnız size benden bir hidâyet geldiği zaman, kimler benim hidâyetime uyarsa artık onlara bir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir. İnkâr edip âyetlerimizi yalanlayanlar ise ateş halkıdır, onlar orada ebedi kalacaklardır.” (Bakara, 37-39)

Yüce Allah’ın insanlara bildirdikleri bir bütündür; yüce Allah (cc), bu bildirilenlere nasıl iman edileceğini, bunlar doğrultusunda nasıl hareket edileceğini, bu bildirilen esasların hangilerinin hangi zamanda, nasıl uygulanacağını, önceliğin hangi hükümlere verileceğini çok açık bir şekilde bildirmiş, bu bildirilen esaslara göre hareket edilmesini iman eden kullarından istemiştir. İman etmek, yüce Allah’ın bildirdikleri arasında hiçbir ayırım yapmadan hepsine, bildirildiği şekilde iman etmek ve onlar doğrultusunda yaşamaktır.

Yüce Allah’ın bildirdiği esasları, tarihi süreçte kimi insanlar, kendi arzularına göre değiştirmeye, bozmaya kalkışmışlar, Hakkı batıl olanla karıştırmak istemişlerdir. Bunun sonucunda Hakkı olduğu gibi korumak isteyenlerle bunu bozmak isteyenler arasında bir mücadele başlamıştır.

Allah’ın bildirdiği hidayete tabi olanlarla bu bildirilen hidayeti batılla karıştırarak şirk koşan ya da inkâr edenlerin mücadelesi, yani Tevhid şirk mücadelesi günümüze kadar devam edegelmiş, günümüzde daha şiddetli bir şekilde devam etmektedir. Tevhid şirk mücadelesinde her dönemde iki grup olagelmiştir, Hakkı temsil edenler ve batılı temsil edenler.

Tevhid şirk mücadelesinde iki cephe vardır, bir üçüncü yol ya da cephe yoktur. Hak taraftarı olanlar, Rablerinin bildirdiği vahyi esaslardan hareket eden yalnızca Müslümanlar iken batılın temsilcileri, çeşitli isimler altında ortaya çıkmışlardır. Batıl taraftarları, şeytanın kendilerine çeşitli şekillerde fısıldadığı düşünce ve sistemlerden hareket etmişler ve kâfirler, müşrikler, münafık ve fasıklar olarak küfür cephesini temsil etmişlerdir.

Risalet önderlerinin ve Tevhid erlerinin karşısında ilk dönemlerde yalnızca inkârcı kâfirler varken, daha sonraki dönemlerde bu inkârcılara Hakkı batıla bulayan müşrikler ve çıkarlarının bozulmasını istemeyen ve her iki taraftan da görünmeye çalışan münafıklar ile dinlerinden dönen fasıklar katılmışlardır. Günümüzde ise, Müslümanların karşısındaki cephe oldukça genişlemiş, çeşitli isimler altında sayılamayacak kadar gruplar ortaya çıkmıştır. Bu grupları, önce iki başlık altında toplayacak, daha sonra bunları genel hatlarıyla gruplandıracağız. 1- Resmi ideoloji tarafından, Tevhidi esasları bozmaları için izin verilenler, 2- Çeşitli nedenlerle kendi kendilerine ortaya çıkan sapık gruplar.

1-        Resmi ideoloji tarafından, Tevhidi esasları bozmaları için izin verilenler:

              Hükmeden otorite, güç ve mali konuları kullanarak İslâmi esaslara karşı bütün gücü ile savaşan siyasi, askeri ve ekonomik güç,

              Diyanet şebekesi, resmi ideolojinin emniyet süpobu, batılın başı,

              Kiralık ve resmi ideolojiye mahsus aydınlar, makam, mevki, unvan ya da maddi çıkar verilenler, bunlar, fikirleriyle sistemin İslâm’a karşı nasıl hareket edeceğini belirlerler.

              Sermaye sahipleri, mal ve sermayeleriyle İslâm düşmanı sistemi ayakta tutanlar,

              Partiler, resmi ideolojinin hayatiyetini sürdüren sacayakları,

              Vakıflar ve dernekler, çeşitli endişelerle resmi ideolojinin gönüllü hizmet hizmetçileri, İslâm düşmanı sistemin verdiği izin ve icazetle kurulmuşlardır,

              Belam ve samiriler, resmi ideolojiden elde ettikleri küçük çıkarları uğruna Hakkı batıla bulayanlar.

              Gündemi saptıran saptırıcılar. İslâm düşmanı sisteme yaranmak için hakkı batıla bulayıp gerçekleri saptıranlar.

2-        Sapık Fırkalar:

              Tasavvufçular, Şamanizm, Hinduizm, Budizm, Mecusilik, Yahudilik ve Hrıstiyanlık kültür ve inançlarının ortak karması olarak tarihi süreç içerisinde İslam’dan da katkılar yaparak oluşan hareket,

              Nurcular, tasavvuf ve resmi ideolojinin karışımı bir hareket,

              Mealciler, Rasulullah (as)’ı inkâr eden, Kur’ani gerçekleri saptıran hareket,

              Nakilciler, Kur’an’ı bırakıp Kur’an dışı kaynakları öne çıkaran hareket,

              Münafık ve provokatörler,

              Radikal hizipçiler, genel olarak Tevhidi gerçekleri savunurlar, ancak Tevhidi esaslar doğrultusunda İslâmi bir yapılanma içerisine girmezler, Tevhidi esasları ilke edinen diğer Müslümanlar aleyhinde olurlar,

              Entelektüel takılanlar ve yetersiz cahiller.

              Silahlı gruplar,

Yukarıda sayılan tüm grupların söylem ve iddialarına burada tek tek yer verecek değiliz, ancak hepsinin ortak noktası olan Tevhidi esaslara karşı oluşları ve Hakkı batıla bulayışları üzerinde duracağız inşaAllah. Batılı temsil edenlerin temel amaçları, vahyi esasları ikinci plana atıp şeytandan kaynaklanan kendi heva ve heveslerini önplana almaktır. Bu yüzden hangi nedenle, hangi düşünce ya da kaygı ile olursa olsun batılın herhangi bir grubu içinde yer almak, onları desteklemek, onlara sevgi beslemek, şeytanın tarafında yer almak, şeytanın isteklerine uygun hareket etmektir.

Şeytanın hizbinden olanların iddia ve söylemlerini genel hatlarıyla şöyle sıralayabiliriz.

1- Zaman değişiyor, artık çağın gerisinde kalmamak gerek, bu yüzden eski çağlarda gelişmemiş toplumlara hitap eden düşünceleri bırakıp yeni fikirler doğrultusunda hareket etmek gerekir. İslâm, 1400 küsur sene önce gelmiş, artık bu fikirlerle ne insanlar yönetilir ne de devlet nizamı kurulur. Bu iddiada bulunanlar, vahyi esasları kökten reddeden, beşeri düşüncelerden kaynaklanan, materyalist felsefenin ürünü olan demokrasi, kapitalizm, Marksizm, faşizm ve dikta rejimlerine tabi olan kâfirlerdir.

Materyalist felsefenin temsilcileri, çağdaşlık adına kendi kıt ve yarın ne olacağını bilmeyen akıllarınca düşünce üretmekte, çağdaşlık ve kendilerinin bile nasiplenemedikleri medeniyet adına insanları, aydınlık olan ve insanlığın kurtuluşu için gönderilen İslâm’dan dönderip karanlık dünyalarına çağırmaktadırlar. Bunla, şeytan (aleyhillane)nın soldan yaklaşan temsilcileridirler. Bunlar, ancak akıl nimetini devre dışı bırakmış zavallılar üzerinde etkili olabilirler.

2- İslâm’ı bir inanç biçimi olarak kabul ettiklerini iddia ederler, ancak çağın gereklerine uymadığını ileri sürerek siyasi, ticari, ekonomik ve sosyal hayatı, ya kendi ürettikleri kısır düşünceleri ile ya da onlar adına üretilmiş beşeri düşüncelerle düzenlemeye çalışırlar. Halkı kandırmak ve onların tepkisini çekmemek için kimi zaman, halk tarafından kutsal kabul edilen günlerde, halkın değerlerini paylaşır görünürler. Bunlar, temel itibarı ile İslâm’a karşıdırlar ancak bunu açıkça söyleme cesaretine sahip değildirler. Çünkü İslâm dini, hayatı düzenlemeye başladığı zaman bunlar, çıkarlarının zedeleneceğini ve İslâmi bir yaşam sürmelerinin zor olacağını düşünürler. Bunlar, fısk içerisinde bulunan sapıklardır.

3- Sözel Kur’an’ı ve Sünnet’i kabul ettiklerini ifade ederler, namaz kılar, oruç tutar, hacca giderler, kimi zaman Tevhidi bazı kavramları sloganlaştırarak söylerler. Ancak Tevhidi esaslara tabi olmaz, bu esasların belirlediği ölçüler içerisinde hareket etmezler. Bunlar, mal ve canlarına bir zarar gelecek endişesiyle İslâm düşmanı sistemin izin verdiği sınırlar içerisinde konuşurlar ve bu küfür rejiminin izin ve icazet verdiği parti, vakıf ve dernek gibi şirk kurumlarının tabelaları altında zillet içerisinde faaliyet gösterirler. Kur’an’a yönelmek isteyen insanların önünde duran en tehlikeli grup bu gruptur.

Parti, vakıf ve dernek gibi şirk kurumlarında bir köşe kapan bu müşrikler, insanları kandırmak için kimi zaman Kur’an tefsiri yapar, kimi zaman Tevhidi sloganlar kullanırlar. Ancak hiçbir zaman İslâm düşmanı sistemin belirlediği sınırlar dışına çıkmaz, bu küfür sistemini rahatsız edici bir şekilde Tevhidi esasları dile getirmez, kelime-i Tevhidi açık ve anlaşılır biçimde söylemezler, insanlara anlatmazlar, anlatamazlar. Bunlar, Hakkı batıla bulayarak, insanları İslâm’ın aydınlığından küfrün karanlıklarına çekmeye çalışırlar.

İcazetli müşrik vakıfçıların bir çoğu, İslâm düşmanı sistem tarafından profesörlük unvanı ile ödüllendirilmişlerdir. Bu nedenle Fir’avn’ın dönemindeki sihirbazlar gibi rejimin yaşaması için çalışırlar;  İslâm düşmanı sistem de bunlardan razı olduğu için Müslümanlara reva gördüğü hapis, işkence ve öldürme gibi fiilleri bunlara yapmaz. Bu müşrikler, İslâm’ı iyi bilirler, ancak Hakkı batıla bulayarak gerçekleri sürekli gizlerler.

Vakıfçı, Samiri soylu müşrikler, kiralık ve resmi ideolojiye mahsus aydınlar gibi tarikatçılara ya da geleneksel kültürlerini din edinenlere hakaret edip onları horlamazlar. Bunların görevleri, Tevhidi esasları gizlemek, çarpıtmak ve suya sabuna dokunmayacak konuları hararetle söyleyip Tevhidi esaslara yönelen insanları kendi çarpık düşünceleri ile karanlıklara çekmektir. Bu durum, bütün vakıfçı müşriklerin ortak görevidir, çünkü onlara izin ve icazet veren efendileri İslâm düşmanı sistem onlardan bu görevi istiyor.

4- Sürekli Kur’an’dan, İslâm’ın doğru kaynağından söz ederler, dinin doğrusunun Kur’an’da olduğunu, en doğruyu kendilerinin bildiklerini söylerler ve bu düşüncelerini ayetlerle desteklerler, zaman zaman Rasulullah (as)’dan örnekler verirler. Ancak bu söylemlerinin akabinde hem ayetleri çarpıtarak gerçekleri gizlerler, hem de hiçbir zaman Tevhidi esasları anlatmazlar, bu konu üzerinde hemen hemen hiç durmazlar. Bir çoğu, prof.lük, dekanlık ve rektörlükle ödüllendirilen bu Samiri soylu belamlar, vakıfçı müşriklerin aksine tarikatçıları, geleneksel kültürünü din edinenleri, kendi bulundukları esfele safilini düşünmeden aşağılarlar, hakaret ederler.

Kiralık ve resmi ideolojiye mahsus aydınlar, vakıfçı müşrikler gibi örgütlü değil, bunlar genelde ataları Samiri gibi bireysel hareket ederler. Tevhidi esasların konuşulmasından oldukça rahatsız olan bu kiralıklar, hiçbir zaman Tevhidi konuları konuşmazlar. Bunlar bu yönleriyle de vakıfçı müşriklerden ayrılırlar, çünkü vakıfçı müşrikler, gerek gördüklerinde Tevhidi konuları dile getirirler, ancak bunları çarpıtarak ve dar bir alanda söylerler.

Kiralıklar, halk üzerinde etkili iken, vakıfçı müşrikler sisteme karşı hoşnut olmayan ve daha çok Tevhidi esaslara yönelen insanlar üzerinde etkilidirler. Çünkü görev alanları farklı farklıdır, bu nedenle kimse kimsenin alanına müdahale etmez.

5- Allah’a ulaşmayı gaye edindiklerini söylerler, ancak Allah’a ulaşmak için Allah’ın indirdiği vahyi esaslardan değil, şeytanın yolu olan, Şamanizm, Hinduizm, Budizm, Mecusilik, Yahudilik ve Hrıstiyanlık kültür ve inançlarının ortak karması sapık tasavvuftan hareket ederler. Kur’an’dan habersiz, cahil ve bağnaz olan bu kimseler, tarikat adı verilen şirk yuvalarında kümelenirler. Namaz, oruç ve hac gibi ibadetler konusunda hassasiyet gösteren bu cahil tabaka, çoğunlukla bu ibadetlerle ilgili hükümlerin Kur’an’da hangi sure ve ayetlerde geçtiğini bile bilmezler. Bu cahiller zümresi, yanlarında Tevhidi ilkelerden ve vahyi esaslardan söz edildiğinde başka bir dinden söz ediliyor zannederler. Bunlar, uydurdukları yalan menkıbelerle genelde cahil halk üzerinde etkili olurlar.

6- Öncelikle imanı kurtarmak gerekir diye iddiada bulunurlar, ancak hem iman kavramının ne olduğundan bihaberdirler, hem de imanı değil resmi ideolojiyi kurtarmaya çalışırlar. Bunların ırkçı ve şoven duyguları, İslâmi hassasiyetlerinden önce gelir ve ikisi arasında tercih yaptıklarında ırkçı ve şoven duygularını öncelerler. Kendi aralarında da çeşitli fraksiyonlara ayrılan, farklı isimlerle anılan bu ırkçı şovenistler, nurculuk hareketi ile halk arasında tanınırlar.

Bunların en büyük gruplarından olan Fethullahçılar, daha çok akıllı öğrenciler ve bazı zengin kişiler üzerinde etkilidirler. Zenginlerden bazıları, karşılıklı çıkarlarını gözeterek Fethullahçılara yardım ederler, Fethullahçılar da bunlardan alışveriş yaparlar. Tevhidi ilkeler ve vahyi esaslar bunların en yabancı oldukları alanlardır.

7- Resmi ideolojinin belirlediği kurallar çerçevesinde hareket eden diyanet şebekesi, İslâm düşmanı sistemin emniyet süpobudur. Bu şebeke, ajanları olan namaz memurları, vaiz ve müftüleri vasıtasıyla halkı küfür sistemine yamamaya çalışır. Bunlar, Kur’an’ın hüküm ve Tevhid konularındaki ayetleri hiçbir şekilde okuyup anlatamazlar.

Bütün kurum ve kuruluşlarıyla İslâm’a düşman olan, bir başörtüye bile tahammül etmeyen, Müslümanları zindanlarına dolduran Kemalist zorbalık, kiralık namaz memurları, vaiz ve müftüleriyle İslâm’ın temel esaslarını örtbas etmiş, insanları zorba küfür sisteminin köleleri haline getirmiştir. Tevhidi esaslardan habersiz olan diyanet şebekesinin elemanları, aldıkları üç beş kuruşluk bir çıkar için İslâm dinine en büyük zararı vermişlerdir.

Şu bir gerçektir ki, İslâm düşmanı bir rejim, hiçbir şekilde ve şartta İslâm yararına bir faaliyette bulunmaz, bulunamaz. Küfür sisteminin, İslâm’ın yararına bir şey yapacağını düşünmek zorba sistemi tanımamaktır. Çünkü böyle bir durum, onun küfür felsefesine aykırı bir durumdur. Kemalist zorbalığın kuruluş amacı, emperyalizmin çıkarları doğrultusunda İslâmi prensipleri yeryüzünden kaldırmaktır.

Yüce Allah’a ve O’nun Rasulüne, Kur’an’a iman etmiş hiçbir Müslüman, küfür sisteminin namaz memurları arkasında namaza durmaz, bunların Hac organizasyonlarına katılmaz, bu belamların verdikleri fetvalara hiçbir şekilde ve şartta uymaz/uyamaz. Böyle yapanların namazları, Hacları gibi tüm amelleri boşa gider, yüce Allah (cc) indinde sorumluluk altına girerler. Çünkü küfre rıza küfürdür.

8- En doğru dinin Kur’an’da olduğunu söylerler, ancak o en doğru olan Kur’an’ın emrettiği ölçüler içerisinde hiçbir zaman hareket etmezler. Bunlar, ya hiç namaz kılmazlar, ya da iki rekât olarak kılarlar, Rasulullah (as)’ı tanımaz, İslâm’ın birçok hükmünü, dillerini eğip bükerek inkâr ederler. Toplum içerisinde mealci olarak tanınan bu kimselerin kim olduklarını Kur’an şu şekilde bildiriyor.

“Onlar ki Allâh’ı ve elçilerini inkâr ederler, Allâh ile elçilerinin arasını ayırmak isterler, ‘Kimine inanırız, kimini inkâr ederiz!’ derler; bu ikisinin (inanmakla inkârın) arasında bir yol tutmak isterler. İşte onlar gerçek kâfirlerdir; biz de kâfirlere alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır!” (Nisa, 150)

Bunlar, Tevhidi esasları insanlara duyurmak için değil, İslâm’ın ibadet yönlerini, başörtü vb. konuları çarpıtmakla uğraşırlar. Doğru dürüst namaz kılmadıkları için Kur’an ayetleri ile sabit olan gece (vitir) namazını hiç kılmayan bu kimseler, işlerine geldiğinde ayetlere sarılırlar, ancak işlerine gelmediğinde gece namazı ile ilgili ayetlerin Rasule ait olduğunu ileri sürerler.

Rasulullah (as)’dan, sanki sıradan bir kimseden söz ediyormuş gibi konuşan bu mealci grup, en doğruyu söyledikleri Kur’an’ın, Rasul ile ilgili ayetleri ya tamamen görmezlikten gelirler ya da bu ayetleri çarpıtarak anlatırlar.

9- Risalet tarihi boyunca süregelen Tevhid şirk mücadelesinde, bütün Risalet önderleri ve onları takip eden Tevhid erleri, her dönemde toplumları içerisinde Tevhidi esasları insanlara duyurmuşlar, uyarı ve davet görevlerini yerine getirmişlerdir. Kur’an, Tevhid şirk mücadelesinde Risalet önderlerinin ve Tevhid erlerinin, davetlerini ortaya koyarlarken, uğradıkları onca şiddet ve eziyete rağmen, şiddete başvurmadıklarını bildirmektedir.

“Yoksa siz, sizden önce geçenlerin durumu başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle yoksulluk ve sıkıntı dokunmuştu, öyle sarsılmışlardı ki, nihâyet peygamber ve onunla birlikte inananlar: ‘Allâh’ın yardımı ne zaman?’ diyecek olmuşlardı. İyi bilin ki, Allâh’ın yardımı yakındır.” (Bakara, 214)

Risalet tarihinde davetin nasıl yapıldığı ortada iken ve Risalet önderleri devlet aşamasına gelinceye kadar hiçbir şekilde silahlı bir eyleme kalkışmamışken, kimi insanlar, Kur’an’ın tebliğ ve davet ayetlerini bir kenara bırakıp cihad ayetlerini kendi mantıklarına göre çarpıtarak silahlı eylemler yapmaktadırlar. Bu ise, Risalet tarihinde bildirilen mücadele metoduna uymamakta ve bunu yapanlar sorumluluk altına girmektedirler.

Kimi münafıkların, yazdıklarımı çarpıtmalarına fırsat vermeden şu gerçeği ifade etmekte yarar vardır; bugün yeryüzünde emperyalist ve işgalci güçlere karşı savaşan Afganistan, Çeçenistan, Filistin vb. hareketler, bu yazdıklarımızın dışındadır. Çünkü onlar, başka güçler tarafından işgal edilen ülkelerinin bağımsızlığı için mücadele vermektedirler. Burada sözkonusu edilenler, kendi toplumları içinde Tevhidi esasları anlatma cesaret ve yeteneğini ortaya koymayan bazı kimselerin, Kur’ani gerçeklere aykırı bir şekilde silaha başvurmaları ve masum insanları öldürmeye kalkışmalarıdır.

Müslümanlar, elbette silahlanacaklar, ancak bunun nasıl ve ne zaman olacağını Hz. Muhammed (as)’ın ve Hz. Musa (as)’ın en güzel örnek olan metotlarına bakarak yapılmalıdır. Aksi halde yüce Allah’ın belirlediği sınırlar dışına çıkılacak ve hesabı verilmeyecek bir duruma düşülecektir. Bunu söylerken yine münafık ve fasıkların, beni korkaklıkla nitelendirmemeleri ya da kendi kıt akıllarınca başka şeylere yamamaları için şunu açıklıkla ifade etmeliyim.

Bu satırların yazarının Tevhidi esasları anlatmada nasıl bir mücadele verdiğini yüce Rabb’im çok iyi biliyor. Tağuti sistemin zindanlarında iken, sistemin adamlarının bana “keşke sen de PKK gibi adam öldürseydin de böyle hareket etmeseydin. Çünkü sen fikirlerinle sistemin altına dinamit sokuyorsun, sen PKK’den daha tehlikelisin” sözleri, Tevhid mücadelesinin, küfür sistemi için silahlı mücadeleden daha tehlikeli olduğunu ortaya koyuyordu. Bunların sözleri bana Hz. Musa (as)’ın mücadelesini hatırlattı.

Hz. Musa (as), bir kişiyi hata ile öldürüp Mısır’dan kaçtıktan sonra Mısır’a, Tevhidi esasları anlatmak üzere geri döndüğünde Fir’avn Hz. Musa (as)’dan öldürdüğü adamın hesabını sormadı. Fir’avn, kendisine anlatılan Tevhidi esaslardan dolayı Hz. Musa (as)’ı öldürmeye kalkıştı. Bu örnek de gösteriyor ki, kâfirler için Tevhidi esasları anlatmak, onlara karşı silahlı hareket yapmaktan daha tehlikelidir. Çünkü Tevhidi mücadele küfrü, bütün unsurlarıyla yeryüzünden kaldıran ilahi bir harekettir.

Tevhidi hareket insanların kalbini değiştiren en esaslı dönüşümü sağlayan bir vasıtadır. Bunun için bütün Risalet önderi peygamberler ve onların takipçileri Tevhid erleri, öncelikle ve sürekli olarak Tevhidi esasları duyurmuşlardır. Zaten Rabb’imizin de biz Müslümanlardan istediği öncelikli görev budur. Silahlı mücadele ancak devlet aşamasına gelinince ve emperyalist güçler bir ülkeyi işgal edince sözkonusu olabilir ki, Kur’an’ı kerimde de peygamberlerin örnek mücadeleleri verilerek bu gerçek ifade ediliyor.

10- “İslâm’da aslında demokrasidir, İslâm’da da seçim vardır ya da asıl sosyal hayat, gerçek eşitlik İslâm’da vardır, sosyalizmin, komünizmin kurucusu Karl Marks, ibn Haldun’dan etkilenmiştir” diyerek Batı değerleri karşısında, demokratların ve sosyalistlerin önünde kendilerini küçük düşürenler, aşağılık kompleksine kapılan zavallı kimselerdir. Demokratlıklarını ispatlamak için Rasulullah (as)’dan sonra reşit halifelerin seçimini örnek gösterirler, sosyalistliklerini ispatlamak için de İslâm’daki sosyal adalet ölçülerini istismar ederler. Bunlar, demokrasinin de sosyalizmin de beşeri birer din olduklarını bilmeyen cahil ve kurnaz kimselerdir. Bunlar, akılları sıra demokrasiyi insanlara hoş gösterip insanları demokratik dini kabullenmeye sevk edeceklerdir.

İslâm, ne demokrasidir, ne de sosyalizmdir ve hiçbir şekilde de bu beşeri dinlere benzemez. İslâm ile beşeri din olan demokrasi ve sosyalizmin çıkış kaynakları, hüküm koyucu ilahları, metotları, uygulamaları birbirleriyle kıyaslanamayacak kadar birbirinden çok çok farklıdırlar. Bu nedenle Müslüman olduğunu iddia eden bir kimse, kalbinde zerre kadar Allah’a imanı varsa bu beşeri sistemlere oy vermez, bunlara yakınlık duymaz ve bunları hoş  göremez. Çünkü böyle bir durum kişinin, mensup olduğunu iddia ettiği İslâm’dan çıkıp mürted bir kişi olarak demokratik ya da sosyalizm dinine girmesi demektir. Bir Müslümanın, beşeri dinlere ve sistemlere karşı tavrının nasıl olması gerektiğini yüce Rabb’imiz, Hz. İbrahim (as)’ı örnek göstererek bize bildirmektedir.

“İbrâhim’de ve onunla beraber bulunanlarda sizin için güzel bir örnek vardır; onlar kavimlerine ‘Biz sizden ve sizin Allah’tan başka itaat ettiklerinizden uzağız. Sizi(ve itaat ettiklerinizi) tanımıyoruz. Siz, bir tek Allah’a inanıncaya (Allah’ın dinine girinceye) kadar sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve nefret belirmiştir’ demişlerdi.” (Mümtehine, 4)

bu İbrahimi tavır, tarih sürecinde iman eden herkes için şaşmaz bir ölçüdür, bunun dışındaki her yol ve yöntem, her yöneliş ve tavır kişinin İslâm dininden çıkmasına ve ebediyen Allah’ın azabına girmesine neden olacaktır ki, bu konuda yüce Rabb’imiz bizi açık bir şekilde uyarıyor.

“Sakın zalimlere meyletmeyin, sonra size ateş dokunur. Sizin Allah’tan başka dostlarınız yoktur. Sonra size yardım edilmez.” (Hud, 113)

İslâm’ın temel kaynağı Kur’an ve bunun en güzel uygulama örneği de Hz. Muhammed (as)’ın Sünnetidir. İslâm’ın temel kaynağı ve uygulama örnekliği çok açık ve anlaşılırdır; bunun dışında en küçük bir sapma ya da bu temel esasa ve en güzel örnekliğe en ufak bir katkı kişinin sapıklığa düşmesi ve yukarıda sayılan şeytanın hiziplerinden birine girmesi, şeytanın tarafında yer almasıdır. Uyarı bizden dileyen Rabb’ine varan bir yol tutar.

Ramazan Yılmaz: 2010 07 20

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir