Kıyamet Suresi

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم

Kıyamet Suresi

Önsöz

Rab’lerine hesap verecekleri duygusu ile yaşayanlar, kurtulabilirler

İnsan, yaratılışta ve sonradan gönderilen ilahi vahiy yoluyla kendisine yüklenilen mükellefiyeti gereği gibi düşünen, konuşan, hareket eden biri olması nedeniyle sorumluluk taşıyan bir varlıktır. Sorumluluk bilinciyle yaşayan, yaptıklarının hesabını vereceğini bilerek istikrarlı bir hayat süren kimse, huzurlu ve mutlu olur, geleceğe umutla bakabilir. İşte böyle kimseler Ahirette kurtuluşa ererler, orada da mutlu olurlar.

Heva ve hevesini ölçü edinen, yaratılış gayesini, sorumluluk duygusunu unutan, yaptıklarının hesabını vereceğini düşünmeyen, dünya hayatını önceleyen kimse, dünyada huzursuz ve mutsuz olur, Ahirette ziyana uğrar, cehennem azabına müstahak olur.

İnkâr, sadece var olan gerçekleri yalanlamak ve kabullenmemek değildir; inkâr, aynı zamanda var olan gerçekleri önemsememek, yaşamın dışına itmek, ikinci plana atmaktır. Bu nedenle yaşamlarını vahyi esaslara göre düzenlemeyen, bu esasları önceleyip dünyevi tüm değerlerinin üstünde tutmayanlar, bu gerçeklerin var olduğunu iddia etmiş olsalar bile, vahyi esasları inkâr edip kabul etmeyenler gibi inkârcıdırlar.

Vahyi esaslar doğrultusunda yaşamayanlar için ne varsa dünya hayatında vardır, onlar, ölmeyecekmiş gibi dünya hayatında zevk ve sefa içerisinde bir yaşam sürerler, Ahireti ve hesap vermeyi akıllarına bile getirmezler, getirmek istemezler.

Her şeyin bir başlangıcı olduğu gibi bir de sonu vardır. Bu kural, insan için de dünya için de geçerlidir ve her insan, er-geç ölecek, yaptıklarının hesabını tek tek verecektir. Hesap verme bilinci, insanı her zaman duyarlı ve ölçülü hareket etmeye sevk eder. Duyarlı ve sorumlu hareket eden kimsenin hata yapma ve yanılma payı, yaşamında çok az yer tutar ki bu, insan için dünya ve Ahirette bir başarı ve kurtuluştur.

Yaptıklarının hesabını vereceklerini düşünmeyenler, yaşamlarında ölçüsüz ve duyarsız olanlar, sürekli hata ve günah işleyerek kendilerini küçültürler ve günahlarının artması nedeniyle Ahiret hayatında ziyana uğrarlar.

Kıyamet suresi, yüce Allah’a hesap vereceğini unutan, sorumluluk bilincini yitiren insanın, dünya hayatında nasıl başıboş bir hayat sürdüğünü, davranış ve yaşayışında Ahireti inkâr ettiğini gözler önüne sermekte, Ahiretteki çırpınışını, çaresizliğini haber vermektedir.

Kıyamet suresi, sorumlulukları kendilerine bildirildiği halde bunu yerine getirmeyenlerin, Ahiret hayatında gerçeklerle yüzyüze geldiklerinde nasıl hayıflandıklarını, kendilerini nasıl kınadıklarını, pişmanlıklarını, zelil düşüşlerini ortaya koymakta, insanların böyle bir duruma düşmeden önce kendilerini düzeltmelerini istemektedir.

Bu sure, İslami gerçekleri kendi hevalarına uyduranları, dünya hayatında başıboş bir şekilde yaşamalarına rağmen hesap gününde mazeretler ileri sürmek için nasıl çırpındıklarını, ancak bu çırpınışlarının kendilerine hiçbir fayda sağlamadığını ortaya koymaktadır. Bu nedenle, insan bu duruma düşmeden önce dünya hayatında iman ettiğini iddia ettiği vahyi esaslara uygun hareket etmeli, hata ve aşırılıklarını bu ölçü içerisinde gidermelidir. Aksi halde kıyamet günü hiçbir mazereti kendisine fayda vermeyecek ve hüsrana uğrayacaktır.

Sorumsuzca yaşayan birisinin gerçekleri kabul etmesi oldukça zordur; bu kimse, -istese de istemese de- reddettiği gerçeklerle er-geç karşılaşacaktır. Ancak o zaman iş işten çoktan geçmiş olacak, geri dönüş ve yapılan hataların giderilmesi mümkün olamayacaktır.

Kıyamet suresi, sorumsuzca yaşayanlara Ahiretteki durumlarını anlatmakta, ölüm ve hesap verme gerçeğiyle yüzyüze gelinmeden önce vahyi ölçülere uygun hareket edilmesini istemektedir.

Surenin Açıklaması

1-2- Hayır, yemin ederim Kıyamet gününe ve hayır, yemin ederim kendini çok kınayan nefse.

Surelere yeminle başlamak, Mekki surelerin özelliklerinden birisidir; daha önceki birçok surede ifade edildiği üzere yemin, anlatılan konuya kuvvet kazandırmak ve müşriklere bir uyarıda bulunmak içindir. Yemin edilen konular ve objeler, surenin konusuyla çok yakından ilgili ve sureye adeta bir giriş niteliğindedir.

Bu surede, kıyamet gününe ve kendini kınayan nefse yemin edilmekte, kıyamet ve insan unsuru işlenmektedir ki bu, surenin ana konusu ile örtüşmektedir.

Yemin ederim Kıyamet gününe ve yemin ederim kendini kınayan nefse. Kıyamet gününde, tüm gerçekler ortaya çıktığında insan, dünyada yaptığı işlerin vahyi esaslarla uyuşmadığını, yüce Allah’ın rızasına uygun olmadığını, hevasını ölçü edindiğini apaçık bir şekilde görecektir. İşte o zaman insan, kendi nefsini kınayacak, yaptıklarına pişman olacaktır.

İnsanın, kıyamet günü nefsini kınamasının iki nedeni vardır; dünya hayatında vahyi gerçekleri inkâr etmesi ve vahyi esaslara iman ettiğini zannetmesine rağmen bu esaslara aykırı yaşaması, hevasını ölçü edindiği halde vahye uyduğunu zannederek hareket etmesidir.

İnkâr nedeniyle insanın kendisini kınaması

İnsan, dünyada ilahi hiçbir kurala bağlı olmadan yaratıcısını unutarak, başıboş yaşayacağını zannedip yaratılış gayesinden gafil olarak hayatını sürdürür, yaşamını, kendi arzuları doğrultusunda düzenler, hayatının merkezine nefsini alır, onun için çalışır.

Rabb’inden gelen vahyi esasları, Risalet önderlerini, söz ve davranışları ile yalanlayan insan, yeryüzünde ya kendi hevasını ölçü edinerek ya da kendisi gibi beşer olan başkalarının koydukları kuralları esas alarak yaşamını sürdürür. Böyle bir kimsenin, ahiret hayatı diye bir endişesi yoktur, ancak inkârcı kimsenin, ahiret inancı olmasa da sonunda o, yalanladığı hayatla karşılaşacaktır.

“Artık gerçekten o, bir tek haykırıştır, işte o zaman onlar bakıyorlar ve derler ki: ‘Yazık bize, bu din günüdür!’ Bu, hüküm günüdür ki siz onu yalanlıyordunuz! ‘Toplayın zulmeden kimseleri ve onlara eşlik edenleri ve Allah’tan başka (taptıklarını). Böylece cehennemin yoluna iletin.’ (Saffat, 19-23)

Hayat kısa ve geçicidir; dünya hayatındaki yaşamı sona eren insan, kıyamet günü acı gerçeklerle yüzyüze gelecektir. İşte o zaman dünyada Rabb’inden kendisine gönderilen vahyi esasları ve Risalet önderlerini reddedişine, onları yalanlayıp bu ilahi esaslara sırt dönüşüne, hevasını ve diğer insanların hevalarını ölçü edinişine pişman olacaktır. Ancak o gün iş işten çoktan geçmiş olacak ve pişmanlığı kendisine hiçbir fayda sağlamayacaktır.

 “Onlar, (insanları) ondan men ederler ve (kendileri de) ondan uzak duruyorlar; doğrusu yalnız kendi nefislerini helak ediyorlar, şuurunda değiller! Şayet ateşin üzerinde durduruldukları zaman bir görsen; derler ki: ‘Ah keşke biz geri döndürülseydik ve Rabb’imizin ayetlerini yalanlamasak, Mü’minlerden olsaydık!” (En’am, 26-27)

Bu ayetler, yüce Allah’ı, O’nun gönderdiği vahyi esasları ve rasulleri yalanlayıp inkâr edenlerin, gerçeklerle yüzyüze gelişlerinde içine düştükleri acı durumu gözönüne sermektedir.

İnkârcıların zillet içerisindeki hallerinin, pişmanlıklarının, çırpınışlarının Kur’an’da verilmesi, o gün gelmeden önce onların, akıllarını kullanarak gerçekleri görmeleri ve Rab’lerine iman edip O’nun gönderdiği Tevhidi esaslara teslim olmaları içindir.

Akıllı insan, kendisine fayda ve zarar verecek şeyleri bilir, zararlı şeylerden kaçınarak yararlı olana yönelir ve kendisini zor duruma sokmaktan kaçınır. Akıllı insan kendisinin, hayatın ve kâinatın başıboş olmadığını, bunları yöneten, nizam koyup gözeten birisinin olduğunu düşünüp aklederek eşyanın tabiatına, kâinatın muazzam yapısına bakarak bilir.

Aklını devre dışı bırakmış, heva ve hevesini her şeyin önüne koymuş, beşerî yasaları ölçü edinmiş, düşünme yeteneğinden yoksun olanlar, Rab’lerine şirk koşup isyan eder, O’nun gönderdiği ilahi mesajı ve elçilerini yalanlayıp inkâr ederler.

İnsan, üç günlük dünya hayatı ve rahat bir yaşantı için gece gündüz demeden çalışır, çabalar, uğraşır, didinir. Ancak ne gariptir ki, ebedi hayatı için hiçbir çaba sarf etmez. İşte bu anlamda insan, Kur’an’ın ifadesi ile ‘zalim ve cahildir,’ kısa bir yaşam için her şeyi yapan insan, ebedi hayatı için yapılması gerekenleri ihmal eder, bunları yapmayarak kendisine zulmeder, böylece ebedi hayatında zillet içerisinde alçalır ve ebedi azaba duçar olur.

İnsanın, zanla hareketi nedeniyle kendisini kınaması

Vahyi esaslar apaçık bir şekilde ortada iken, rasullerin örnek uygulamaları ile Hakk’ı ortaya koydukları halde bazı kimseler, bu gerçekleri olduğu gibi alıp kabul etmezler, ifrata ve tefrite saparak bu gerçekleri karıştırır ya da kendi zanlarını ve önder edindikleri kişilerin arzu ve isteklerini dinden zannederek ölçü edinerek onlara tabi olurlar.

İslâm dışı şeyleri İslâm’dan zannedip onlara şaşmaz esaslar gibi tabi olanlar, yüce Allah’ı bu şekilde razı edebileceklerini düşünürler, ancak kıyamet günü o apaçık gerçekleri gördüklerinde artık yapacakları bir şeyleri kalmadığından kendilerini kınamaya başlarlar.

Son pişmanlık, dünyada da Ahirette de kişiye hiçbir zaman bir fayda sağlamaz. Bu nedenle insanın, kıyamet günü pişmanlık duyup nefsini kınamasının kendisine bir faydası dokunmayacaktır. Çünkü yüce Allah (cc), insanlara dünyada kitaplarını göndermiş, rasullerini de örnek olarak göstermiştir. Ancak onlar, yüce Allah’ın kitabına ve rasullerine uyacakları yerde, kendi hevalarını ya da örnek edindikleri kimselerin istek ve arzularını veyahut beşerî sistemlerin kanun ve kurallarını ölçü edinerek sapmışlardı.

“İyi bil ki, hâlis din yalnız Allah’ındır; O’ndan başka veliler edinen kimseler: ‘Biz onlara, bizi Allah’a yaklaştırmaları dışında itaat etmiyoruz’ (derler); şüphesiz Allah, onlar arasında, onların kendisinde ihtilaf ettikleri şeyde hükmünü verecektir; doğrusu Allah, yalancı, kâfir o kimseyi hidayete iletmez.” (Zümer, 3)

Yüce Allah’ın bildirdiği apaçık gerçekleri bir yana bırakıp saparak, vahyi olmayan bir anlayışla Rab’lerini razı edebileceklerini zannederler. Kıyamet günü bu zanlarının gerçek olmadığını gördüklerinde her şey bitmiş olacaktır.

Birçok kimse, yüce Allah’a, O’nun indirdiği vahyi esaslara ve gönderdiği rasullerine iman ettiklerini iddia etmelerine rağmen, Kur’an’ı ve Rasulullah (as)’ın örnekliğini yeterince ya da hiç bilmedikleri için Kur’ani esaslar doğrultusunda yaşamamakta, İslâm adına yanlış düşüncelere sahip olmakta, yanlış davranışlar sergilemektedirler.

Kur’ani gerçeklere aykırı, Rasulullah (as)’ın örnekliğine uymayan fiilleri işleyenler, yüce Allah’ın rızasını değil, gazabını hak edeceklerdir. Kıyamet günü onlar, kendilerini İslâm adına saptıranları ve o sapıtanlara uydukları için kendilerini kınayacaklardır.

Günümüzde İslâm adına ortaya çıkan, ancak İslâm nokta-i nazarında şirk ve küfür olan parti, dernek, vakıf ve tasavvufun, Kur’anî ve Nebevi hiçbir delilleri yoktur. Kendilerinin İslâmi olduklarını kanıtlamak için ileri sürmeye çalıştıkları deliller ise, yüce Allah’a ve O’nun Rasulü’ne atılmış birer iftiradan başka bir şey değildir.

Vurdumduymazlık, dini hassasiyetten yoksunluk, kişiyi inkâra sürüklemekte, yeniden diriltilip hesap vereceği hakkında şüpheye düşürmektedir. Bunun sonucunda kişi, yaşamını gayri İslami bir tarzda düzenlemekte, vahyi esaslara aykırı düşünüp yaşamaktadır.

3-4- İnsan, gerçekten kendisinin kemiklerini bir araya toplamayacağımızı mı tahmin ediyor! Evet, onun parmak uçlarını da düzenlemeye elbette Kâdiriz.

İnkârcı kâfirler, yeniden dirilişi, Ahireti inkâr ederek öldükten sonra bir daha diriltilmeyeceklerini iddia ederler.

 “İnkâr eden kimseler, kesinlikle diriltilmeyeceklerini iddia ettiler. De ki: ‘Bilakis Rabb’ime andolsun mutlaka diriltileceksiniz, sonra yapmış olduğunuz şeyler elbette size haber verilecektir ve bu, Allah’a kolaydır.” (Teğabun, 7)

“İnkâr eden kimseler dediler ki: ‘Biz ve babalarımız toprak olduğumuz zaman mı, gerçekten biz mi çıkarılacağız?” (Neml, 67)

İnkârcı kâfirlerin sözlü reddiyelerine ve sözel olarak inkâr etmeyen, ancak yaşamlarını Kur’anî esaslar doğrultusunda düzenlemeyen, yaşam felsefeleri kâfirlerden farksız olan müşrik, münafık ve fasıkların fiili inkârlarına yüce Allah (cc), ‘Evet, onun parmak uçlarına kadar düzenlemeye elbette kadiriz’ buyurarak cevap vermektedir.

Sözlü ya da fiili olarak inkâr eden kâfirler, şayet dirileceklerine gerçekten inansalardı, bunun için iman eder, iman ettikleri vahyi esaslar doğrultusunda hayatlarını düzenler, böylece Rab’lerini razı etmeye çalışırlardı. Ancak onlar, kıyamet gününden şüphe duyarak inkârlarına, duyarsız ve sorumsuz davranışlarına devam ederek isyan ve küfürlerinde diretirler.

5-6- Buna rağmen insan, günahta önde olmayı arzular. Soruyor: ‘Kıyamet günü ne zaman?

Dünya hayatının süsüne, mal ve makamına kendisini kaptıran insan, Rabb’ine kulluk yapıp O’nu razı edecek yerde, mala ve mevkiye kul olup hevasını razı etmeye çalışırsa, ahireti unutmuş bir halde günah bataklığına saplanır. İnsanın dünya hayatını öncelemesi, kıyamet gününde diriltilip hesaba çekileceğine iman etmemesindendir.

Ve gerçekten onlar, sizin zannettiğiniz gibi zannetmişlerdi ki Allah, kimseyi gerçekten diriltmeyecek.” (Cin, 7)

Ahiret hayatını düşünüp hayatlarında buna göre yaşamayanlar, acıklı azaptadırlar

Tevhidi esaslar dışında bir din uyduran müşrik, münafık ve fasıklar, yeniden dirilişi ve Ahireti önemsememekte bu nedenle Kur’anî esaslara uygun bir hayat sürmemektedirler. Onlar, söyleyip yaptıklarının yüce Allah’ın rızası için olduğunu, O’nun tarafından kabul edileceğini zannederler. Bunlar, sürenin bütünlüğünde de görüldüğü üzere, tıpkı inkârcı kâfirler gibi rahat bir şekilde günah işlemektedir.

“Dediler ki: ‘Biz namaz kılanlardan olmadık ve yoksula yediren değildik ve (boş) söze dalanlarla beraber dalardık, din (hesap) gününü yalanlardık, nihayet ölüm bize geldi.” (Müddessir, 43-47)

Cennet ehlinin sorduğu Sizi ateşe sokan nedir?sorusuna cehennem ehlinin verdiği cevaplar oldukça düşündürücüdür. Yüce Allah’ı inkâr etmedikleri halde namaz kılmamış, infak etmemiş, boş sözler söylemiş ya da boş işlere dalanlarla zamanlarını geçirmişler, bu halleri nedeniyle hesap vereceklerini unutarak günlerini gün etmeye çalışmışlar, derken ölüm, onların tevbe etmelerine fırsat vermeden ansızın onları yakalayıvermiş.

Kendilerini doğru yolda zannedenler, gerçeklerle yüzyüze geldiklerinde, surenin 15 ve 16. ayetlerinde görüleceği üzere, kimi mazeretler ileri sürecek, bu mazeretleri tekrarlayarak kendilerini kurtarmaya çalışacaklardır. Onlar, inandıklarını iddia etmelerine rağmen Ahireti önceleyip ilahi mesajın gereğince hareket etmeyen, kendi hevalarına göre yaşayanlardır.

İnsan, dünya hayatında saplandığı günah bataklığında yüce Allah’a yönelerek kurtulup selamete çıkmak yerine bu bataklık içinde kıvranarak daha çok batmaktadır. “Bununla beraber insan, günahta önde gelmektedir” Bu davranışı onun, kıyamet gününe gereği gibi iman etmediğini, kıyamet günü hesaba çekileceğini düşünmediğini göstermektedir.

Ahiret gününe iman etmek, insanın o gün hesaba çekileceğini bilmesi, bu bilinçle hareket ederek Rabb’ini razı edecek davranışlarda bulunması ile mümkündür. Böyle yapmayanlar, sözel olarak ahirete iman ettiklerini iddia etseler de bu, ancak boş bir iddiadır. Eylem boyutu olmayan iddiaların yüce Allah (cc) indinde hiçbir değeri ve karşılığı yoktur.

İster sözel inkâr, isterse vurdumduymaz bir tavır ve sorumsuzca yapılan davranışlar sonucu inkâr şeklinde olsun tüm inkârlara, küfür ve isyanlara rağmen kıyamet kopacak ve herkes yaptığının hesabını verecektir.

Kur’an’ın, Şakkul Kamer inkârcılarına cevabı

Bu surede güneş ile Ay’ın, kıyamet saatinde bir araya geleceklerinin belirtilmesi, Kamer suresinde geçen ‘Şakkul kamer’ gerçeğini inkâr eden inkârcılara bir cevaptır. ‘Şakkul kamer’ inkârcılarına göre ayın yarılma mucizesi, Hz. Muhammed (as)’ın Rasul oluşunun bir mucizesi değil, kıyamet saatinde vuku bulacak bir olaydır.

Rasulullah (as)’a, yüce Allah (cc) tarafından verilen mucizeyi inkâr etmenin hiçbir gerçekliğinin bulunmadığı, Kamer suresi tefsirinde geniş bir şekilde anlatılacaktır inşaAllah. Ancak buradaki “Güneş ve ay bir araya gelir,” gerçeği de ‘Şakkul kamer’ inkârcılarına bir cevap olduğu, onların bu gerçek dışı iddialarını çürüttüğü de apaçık bir gerçektir. Kıyamet saatinde ay, parçalanmayacak güneşle bir araya gelecektir.

Diğer taraftan o dehşetli günde, bilinçlerini yitirecek derecede korkuya kapılarak kelebekler misali sağa sola kaçışacak olan insanların, parçalanacağı iddia edilen ay olayını, o çılgınca kaçışları içerisinde durup seyretmeleri ve ilgili ayette geçtiği üzere “Ve eğer bir ayet/mucize görseler yüzçevirirler ve derler ki: ‘Süregelen bir sihirdir.” (Kamer, 2) diyerek inkâr etmeleri mümkün değildir. (*)

7-11- İşte o zaman, görülen parıldar, ay tutulur, güneş ve ay bir araya gelir, o gün insan der ki; ‘Nereye kaçmalı’ İyi bilin ki, bir yardımcı yoktur.

Kâinatta her şey bir denge ve düzen içerisinde yaratılmış, yaratılan her şey, bu düzen içerisinde kendilerine belirlenen kurala göre hareket ederler. Güneş ve ay da kâinatın bir parçası olarak kendilerine belirlenen plana uygun hareket ederler. Yüce Allah (cc), güneş ve ay için bir yörünge tespit etmiş, onlar da kendilerine belirlenen yörüngede hareket ederler.

“Güneş kendi yerleştiği mekânda akıp gider; bu, Aziz, Âlim olanın takdiridir ve ay, ona menziller takdir ettik, nihayet o, eski hurma dalı gibi döndü. Güneş aya elbette erişmek istemez, gece de gündüzün önüne geçemez; hepsi bir yörünge içinde yüzmektedirler.” (Yasin, 38-40)

Ay ve güneşin bir araya toplanması, yörüngelerinden çıkarak kendileri için belirlenen düzeni bozmaları demektir ki bu, kâinattaki tüm dengelerin bozulmasına, kâinatın alt-üst olmasına neden olur. Bunun sonucunda kâinatta korkunç bir bozulma meydana gelecektir. Böylece Kur’an’ın konu ile ilgili surelerinde belirtilen kıyamet sahneleri meydana gelecektir.

Kıyamet saatinin o dehşetli anında, -Karia suresinde açıklandığı üzere- öyle korkunç şeyler olacaktır ki, o korkuyu yaşayanlar, en yakınları olan anne, baba, eş ve çocuklarından kaçarlarken, ayın yarıldığını görüp ‘Süregelen bir sihirdir’ demeleri mümkün olamayacaktır.

Kıyamet saatinin dehşeti

İnsanı derinden etkileyen, vurdumduymaz sorumsuzca hareket ederek dünya hayatını gaye edinenlerin düşüncelerini altüst eden, zevk ve sefahat bataklığında kendilerinden geçenleri perişan eden kıyamet saatinde insanlar, çıldırmış bir halde iken durup düşüneceği bir saniyeleri bile olmayacağını Hac suresi, 1-2. ayetleri o anı çok net ortaya koymaktadır.

O gün öyle dehşetlidir ki, normal zamanlarda çocuğuna en küçük bir zarar gelmesin diye hayatını verecek kadınlar, o günün dehşetinden emzirdiği yavrusunu bırakıp kaçacak.

“Ey insanlar, Rabb’inizden sakının, şüphesiz zelzele (kıyamet) Saati, büyük bir şeydir. Onu gördüğünüz gün, korkudan her emziren emzirdiğini unutur, her hamile olan o taşıdığını bırakır ve insanları sarhoş görürsün, onlar, sarhoş değiller velakin Allah’ın azabı şiddetlidir.” (Hac, 1-2)

İşte o gün, gaflet uykusundan sıçrayarak uyanan, ancak uyandıklarında artık her şeyin bittiğini gören, kâinatta meydana gelen korkunç olaylar karşısında, bilincini yitirmiş bir halde kelebekler gibi şuursuzca sağa sola kaçışanların, can havli ile söyleyecekleri tek söz: ‘Nereye kaçmalı!’ olacaktır ki o gün onlara, “Kesinlikle (o gün) bir yardım yoktur.”

Sıcak yuvalarında, köşk ve saraylarında gaflet içerisinde, Rab’lerinin emirlerinden uzak ve habersiz bir şekilde yaşayarak Rab’lerini unutanlar, o dehşetli günde alçalmış, zillet içerisinde sığınacak bir yer arayacaklar; o gün, tek sığınılacak yer ve güç, âlemlerin Rabb’idir.

12- O gün, karar verecek olan Rabb’indir.

Dünyada iken Tevhidi esasları çarpıtanlar, bu esasları kabul etmeyip inkâr edenler, o dehşetli günde Rab’lerinin huzurunda toplanacaklardır. O gün gerçekler bütün açıklığı ile ortaya konulacak, daha önce inkâr etmiş olanlar, o gerçekleri apaçık bir şekilde göreceklerdir.

“Rab’lerinin huzurunda başlarını öne eğmiş günahkârları o zaman bir görseydin; ‘Rabb’imiz, gördük ve işittik, bizi geri döndür, salih amel yapalım; gerçekten biz, yakinen inandık’ (derler)!” (Secde, 12)

“Şayet Rab’lerinin huzurunda durduruldukları zaman bir görsen; (Rab’leri) dedi ki: ‘Bu gerçek değil miymiş?’ Dediler ki: ‘Evet, Rabb’imize andolsun (gerçektir)!’ Dedi ki: ‘Öyleyse inkâr ettiğinizden dolayı azabı tadın!” (En’am, 30)

Ancak artık bu imanlarının kendilerine bir faydası dokunmayacak, hak ettikleri azaba sürükleneceklerdir. O müşrikler, dünya hayatında Rab’lerine ortak koştukları kişilerle beraber Rab’lerinin huzurunda bulunacaklar. Ancak orada ortakları ile araları açılacak, birbirlerine düşecekler, Allah’a ortak koştukları kişilerle birbirlerini suçlayıp reddedeceklerdir.

“Hepsi Allah’a göründüler; nihayet zayıflar, büyüklük taslayan kimselere dediler ki: ‘Şüphesiz biz, size tâbi olmuştuk; şimdi siz, Allah’ın azabından bir şeyi bizden kaldırabilir misiniz?’ dediler ki: ‘Allah bizi hidayete erdirseydi, elbette sizi hidayete iletirdik; kaygılansak yahut sabretsek de bize aynıdır, bize kaçacak bir yer yoktur!” (İbrahim, 21)

Dünyada değer verilip öncelenen tüm değerler, yüce Allah’tan başka ilah edinilen önderler, o gün onlardan ayrılacak, herkes tek başına kendi hesabını verecek, bu hesabın sonunda herkes, kazandıklarını alacaklardır.

“Önceden çağırmakta oldukları şeyler, kendilerinde uzaklaşıp kaybolur ve onlar, kendileri için kaçacak bir yer olmadığını anlamışlardır.” (Fussilet, 48)

“O gün Allah’a teslim olurlar ve uydurmuş oldukları şeyler onlardan kaybolur gider.” (Nahl, 87)

Yüce Allah’ın huzurunda söz değiştirilmez; O, gönderdiği kitaplarında ve son Kitabı Kur’an’da ne buyurmuşsa o gün, onları insanların karşısına çıkaracak, herkese hak ettiği karşılığı tam olarak verecektir. Bu nedenle insanların yaptıkları her şey ortaya konulacak, tartıya girecek ve insanlara gösterilecektir.

13-14- Takdim ettiği ve ertelediği şeyler o gün insana haber verilir; daha doğrusu insan, kendi nefsini görür.

İnsanların dünyada yaptıklarının kaynağı sorulur, yapılanların neye göre yapıldığı, yapılmayanların hangi gerekçelerle yapılmadığı tek tek sorgulanır.

Hesabın görüleceği günde kâfirlerin ve günahkârların çırpınışı

O gün kitap ortaya konulur, nelerin, nasıl, neye göre yapıldıkları sorgulanır; Rasul ve şahitler getirilir ve onlar, dünyada içinde yaşadıkları toplum hakkında şahitlik yapacaklar.

“Her ümmetin bir Rasulü vardır, artık onlara rasulleri gelince aralarında adaletle hükmolunur ve onlara zulmedilmez.” (Yunus, 47)

Artık kendilerine (elçi) gönderilen kimselere soracağız ve gönderilenlere de soracağız.” (A’raf, 6)

Rasullere, ümmetlerinin yaptıklarının kendi yaptıklarına uygun olup olmadığı, ümmetlerine neler söyledikleri, şahitlere de içerisinde yaşadıkları topluma, ilahi mesajı ulaştırıp ulaştırmadıkları, Tevhidi esasları anlatıp anlatmadıkları sorulacaktır.

Yer, Rabb’inin nuru ile parlar, Kitap konulur, nebiler ve şahitler getirilir ve aralarında Hak ile hükmedilir ve onlara zulmedilmez.” (Zümer, 69)

O gün, mazeretler geçerli olmayacak, pişmanlıklar fayda vermeyecek, her şey, onlara gönderilen Kitaba göre sorgulanacaktır. Yüce Allah (cc) yapılması gerekenleri gönderdiği kitaplarında açıklamış, bunun dışında yapılanları kabul etmeyeceğini bildirmişti. O gün yüce Allah’ın daha önce bildirdiklerinin sağlaması yapılacak ve yalancılar ortaya çıkarılacaktır.

“Her ümmeti diz çökmüş görürsün; her ümmet, kendi Kitabına çağırılır: ‘Bugün yapmış olduğunuz şeylerin karşılığını göreceksiniz!’ İşte Kitabımız, size karşı Hakkı açıkça konuşuyor, muhakkak Biz, yapmış olduğunuz şeylerin nüshasını alıyorduk.” (Casiye, 28-29)

O gün, gizli bir şey kalmayacak, her şey apaçık bir şekilde ortaya konulacak insanlar, dünyada yapıp yapmadıkları her şeyi bizzat görecekler. İşte o gün, herkesin kitabı eline verilecek, herkes kendi hesabının, ceza ve mükâfatının ne olduğunu görecektir.

“Bir nefis, takdim ettiği ve ertelediği şeyi bilir.” (İnfitar, 5)

Kitapları sağlarından verilenler kurtuluşa ermiş, dünya hayatında Rab’lerini razı etmek için yaptıkları uğraşıları netice vermiş, Rab’lerini razı etmenin karşılığını almışlardır.

“Artık o, memnun bir yaşam içindedir. Yüksek bir cennettedir. Onun meyveleri, yaklaştırılmıştır. Yiyin, için afiyet olsun, geride kalan günlerde önceden yaptığınızdan ötürü!” (Hakka, 21-24)

Ancak dünyada Kur’an’ı ahlak edinmeyen, Tevhidi esaslar doğrultusunda yaşamayıp günlerini gün edinenlerin kitapları sol taraflarından verilecektir.

Amma o kitabı ona solundan verilen kimse hemen der ki: ‘Ah, kitabım keşke bana verilmeseydi ve hesabımın ne olduğunu bilmeseydim.” (Hakka, 25-26)

Kitapları sol taraflarından verilenler, yaptıklarını ve cezalarını orada açıkça görecekler. İşte o zaman onlar, çırpınmaya, mazeretler ileri sürmeye başlayacaklar, özürler ortaya atacaklar ve kendilerini temize çıkarmaya çalışacaklardır.

Kıyamet gününde hiçbir mazeret, özür dileme ve pişmanlık fayda vermeyecektir

15-19- Ve şayet o, mazeretler arz ederse, (ona denir ki): ‘Onu acele ederek dilini onunla (mazeretlerle) hareket ettirme’ Şüphesiz onun toplanması ve onun okuması Bize aittir; işte onu okuduğumuz zaman artık onun okunuşunu izle, sonra elbette onun açıklaması bize aittir.’

Gerçeklerle yüzyüze gelindiğinde insan ne yapacağını şaşırır; başlar mazeretler ileri sürmeye, yaptıklarını doğru göstermeye, niyetinin temiz olduğunu söylemeye. Ancak o gün, gerçekleri ortaya koyan yüce Allah’tır ve O, aldanacak, aldatılacak biri değildir.

“Allah onların hepsini dirilteceği gün, size yemin ettikleri gibi O’na da yemin edecekler ve gerçekten kendilerini bir şey üzerinde sanacaklar; iyi bilin ki, gerçekten onlar yalancıların ta kendileridir.” (Mücadele, 18)

Rab’leri tarafından kendilerine doğru yol bildirildiği halde bu Hak yolu, kendi heva ve hevesinden değiştirip bozan kişilerin kendilerini hâlâ doğru yol üzerinde sanmaları ne büyük bir gaflet ne büyük bir aldanıştır. Rab’lerinin gönderdiği Kitaplar ellerinde bulunmasına rağmen onlar, o Kitaba bakmadan kendi hevalarından hüküm koymuş, din ihdas etmiş, böylece şeytana tabi olmuş kimselerdir.

“Gerçekten onlar (şeytanlar), onları yoldan çevirirler, ancak onlar hidayette olduklarını zannederler.” (Zuhruf, 37)

“…Gerçekten onlar, şeytanları Allah’tan başka veliler edindiler ve şüphesiz onlar, hidayette olduklarını düşünüyorlar.” (A’raf, 30)

Gerçeklerin, bütün açıklığı ile ortaya çıktığı, Kitab’ın ortaya konulup rasullerin ve her dönem şahitlerinin hazır bulundurulduğu o günde, dünyada Kur’an dışında kendilerince bir yol edinenler, edindikleri yanlış yolun doğru olduğunu, kendilerinin şirk koşmadıklarını söyleyip duracaklar, ancak bu çırpınış ve yalvarmalar onlara hiçbir fayda sağlamayacaktır.

 “Sonra onlar, fitnelik yapamayacaklar, yalnızca elbette diyecekler ki: ‘Rabb’imiz Allah’a andolsun, biz müşriklerden olmadık.” (En’am, 23)

Rab’lerinin bildirdiği Tevhidi esaslara aykırı hareket edenler, gerçeklerin ortaya konulduğu günde suçüstü yakalanmış gibi suçluluk psikolojisinden kurtulmak için çırpınacak, kendilerini temize çıkarmaya çalışacaklardır. Yeniden iman etme istekleri ise artık çok geç kalınmış bir istek olarak reddedilecektir.

“Şayet bir görsen korktukları zaman, işte kaçmadan yakın yerden yakalanmışlar. Ve diyorlar ki: ‘Ona iman ettik’ nasıl olur onların uzak yerden ulaşmaları! Andolsun önceden onu inkâr etmişlerdi, uzak yerden görünmeyene iftira atıyorlardı.” (Sebe, 51-53)

Dünya hayatında ellerindeki fırsatları zamanında değerlendirmeyenler için artık fırsat kaçmış, son pişmanlıklar kendilerine fayda sağlamamıştır. Öyleyse o duruma düşülmeden önce fırsatlar değerlendirilmeli, vakit kaybedilmeden yüce Allah’ın indirdiği Kur’ani esaslara, O’nun belirlediği ölçüler içerisinde iman edilmelidir.

Ayetlerin, yanlış anlamlandırılması ve hedef saptırma çalışmaları

“Ve şayet o, mazeretler arz ederse, (ona denir ki): ‘Onu acele ederek dilini onunla (mazeretlerle) hareket ettirme’ Şüphesiz onun toplanması ve onun okuması Bize aittir; işte onu okuduğumuz zaman artık onun okunuşunu izle, sonra elbette onun açıklaması bize aittir.”

Meal ve tefsircilerin bir kısmı, bu ayetlerin Rasulullah (as)’a bir hitap olduğunu iddia etmektedirler. Bunlar, 18. ayette geçen okuma (kara’na) ifadesini Kur’an olarak çevirmekte, hatta bazıları ayette iki defa geçen okuma (karae) ifadesine bir ekleme yaparak üç defa geçmiş gibi çevirmektedirler ki bu, büyük bir sorumsuzluktur.

“İşte onu okuduğumuz zaman onun okunuşuna tabi ol,”

Bu ayet, kıyamet günü hesabıyla yüzyüze gelenlerin çırpınışlarını ortaya koymakta, onlara hitap etmektedir. Bu ayette geçen okumanın, Rasulullah (as) ve Kur’an ile uzaktan yakından bir ilgisi yoktur. Ancak bazı mealistler, Taha suresi 114. ayetinden hareketle bu hitabın Rasulullah (as)’a olduğunu iddia etmektedirler. Taha, 114. Ayetteki ifade Kur’an’dır, Kıyamet suresindeki bu ayette ise, mazeretler ileri süren kişinin dünyada söyleyip yaptıkları şeylerin toplandığı kitabın kişiye okunduğunda onun bunları dinlemesi istenmektedir.

Taha suresi, 114. ayette sözkonusu edilen Kur’an’dır.

“İşte gerçek Melik olan Allah yücedir; sana o vahyedilen tamamlanmadan önce Kur’an’ı (okumakta) acele etme ve de ki: ‘Rabb’im, ilmimi artır.” (Taha, 114)

“Sana okutacağız, artık unutmayacaksın,” (Âlâ, 6)

Kıyamet suresindeki bu hitabın Rasulullah (as)’a ait olmadığı ile ilgili nedenler.

Birincisi, bu ayette geçen “taharrik” ifadesi hareketlendirmek, kımıldatmak, tahrik etmek anlamlarına gelmektedir ki bu ifade genelde zor durumda kalan birinin, sıkıntı içerisindeki durumunu göstermektedir. Taha 114. ayetindeki ifade, tahrik değil acele etmedir, bir şeyi yapmakta ısrarcı olmak, onu bir an önce yapmak durumunu göstermektedir.

İkincisi, kıyamet 18. ayetinde geçen kara’nahu ve Kur’ane ifadeleri okumayı; Taha, 114. ayetinde geçen el-Kur’an ifadesi Kur’an’ı ifade etmektedir.

Üçüncüsü, kıyamet 19. ayetinde geçen “Sonra elbette onun açıklaması bize aittir” ifadesi, mazeretlerini sıralayıp kendisini doğru yol üzerinde zanneden kişinin yaptıklarının kendisine yüce Allah (cc) tarafından açıklanacağı ifade edilmektedir. Oysa Nahl, 44. ayetinde Kur’an’ın Rasul (as) tarafından açıklanacağı bildirilmektedir.

 “Beyyineleri ve kitapları (indirdik) ve sana Kur’an’ı/Zikri indirdik ki, kendilerine indirilen şeyi insanlara açıklayasın, ta ki onlar düşünsünler.” (Nahl, 44)

Yüce Allah (cc), Kur’an’ı açıklama görevini Rasulullah (as)’a verirken kıyamet günü insanların, dünyada yaptıklarının “Sonra elbette onun açıklaması bize aittir.” buyurarak insanların yaptıklarının kendilerine yüce Allah (cc) tarafından açıklanacağı belirtilmektedir.

Dördüncüsü, ilgili ayetlerin siyak ve sibaklarına bakıldığında, orada geçen ayetlerin başka ortamlardaki durumları bildirdiği görülmektedir. Kıyamet suresindeki konu, tamamen kıyamet ve hesap ile ilgili iken -ki zaten 15. ayette, kişinin mazeretler ortaya attığı bildiriliyor ve mazeretlerini tekrarlayıp duruyor- Taha ve Nahl surelerinde konu gönderilen vahiydir.

Kur’an’ın verdiği mesajdan ve içeriğinden habersiz olanların, Kur’an’a yüzeysel yaklaşmaları, geleneksel tefsir anlayışını takip etmeleri, kendilerine ulaşan bilgileri, düşünüp taşınmadan, aynen almaları sonucunda Kur’anî birçok hükmün anlamı çarpıtılmış ve değiştirilmiştir. Kıyamet suresindeki bu ayetler de bu çarpıtmalardan nasibini almıştır.

İnsanların, dünyada söyleyip yaptıklarının nedeni Kıyamet gününde kendilerine açıklanıyor ve onların dünya hayatına dalıp Ahiretleri için çalışmadıkları yüzlerine vuruluyor.

20-21- İyi bilin ki, doğrusu siz dünya hayatını seviyorsunuz, ahireti bırakıyorsunuz.

Ve yüce Allah (cc), “Onu acele ederek dilini onunla (mazeretlerle) hareket ettirme” buyurarak insanların, yaptıklarını iyi göstermeye, kötülükleri gizlemeye çalıştıklarını açıklıyor, neyi nasıl yaptıklarını yüzlerine vuruyor, bunları niçin yaptıklarını açıklıyor.

İyi bilin ki, doğrusu siz dünya hayatını seviyorsunuz, ahireti bırakıyorsunuz.”

Ahiret için çalışanların yüzleri parlak ve nurlu, kendileri sevinçli ve mutludurlar

İnsanlar, dünya hayatını çok sevdikleri için ahireti bırakıyor, ahirete yaraşır biçimde hareket etmiyorlar. Rab’lerinin kendilerine bildirdiği esaslar dâhilinde hareket etmeyenler, kendi yanlarından oluşturdukları kuralları, şeytan (aleyhillanen)in de aldatması ile Allah’ın dini zannederek ona uyuyorlar. Hesap gününde ise, yanlarından uydurdukları din anlayışını, Hak dinin sahibi olan yüce Allah’a, dillerini eğip bükerek doğru göstermek için çırpınıyorlar.

Gerçekler, bütün açıklığı ile ortaya çıktığında Rab’lerinin bildirdiği esaslara uygun hareket edenlerin yüzleri parlak ve nurlu, onlar, o gün güleç ve sevinçlidirler ve Rab’lerinin kendilerine vadettiği mükâfatlara ulaşmışlar. Bu yüzden yüzlerinde sevincin verdiği parlaklık ve nur ile Rab’lerine hamd etmektedirler. İşte bu, büyük bir sevinç ve kurtuluştur.

22-23- Yüzler o gün parlak, nurlu, Rabb’ine bakar.

Yüce Allah (cc), dünya hayatında gönderdiği Kitabı ahlak edinerek hareket edenlere, Ahiret hayatında en güzel karşılıkları vermekte, onları cennetle mükâfatlandırmaktadır. Bu nedenle bu mükâfatlara ulaşanlar, sonsuz bir mutluluk içerisinde sevinçlidirler.

“İyilik eden kimselere daha iyisi ve fazlası vardır; onların yüzlerini karalık ve zillet kaplamaz, işte onlar, cennet halkıdır, onlar orada süreklidirler.” (Yunus, 26)

Yüce Allah’ın sözü yerini bulmuş, herkes hak ettiği karşılığı almıştır; Rab’lerinin rızasını kazananlar, Rab’lerinin kendilerine verdiği ile sevinirlerken

“Yüzler, o gün parlamış, güleçtir, müjdelenmiştir.” (Abese, 38-39)

Ahireti unutup dünya hayatı için çalışanların yüzlerini zillet kaplar

Dünya hayatında hevalarına göre hareket edip Rab’lerine şirk koşarak isyan edenler, aşağılanmış bir halde zillet içerisinde olacaklardır.

“Kötülükler kazanmış kimselere, o kötülüğünün misliyle ceza verilir ve onları zillet kaplar; onları, Allah’tan koruyacak yoktur, onların yüzleri, karanlık gecenin parçalarıyla kaplanmış gibidir. İşte onlar, cehennem ehlidirler, onlar orada süreklidirler.” (Yunus, 27)

İnsanların, gerçeklerle yüzyüze geldiklerindeki durumu, tıpkı suç işlerken suçüstü yakalanan kişinin durumu gibidir; ne yapacağını bilmez, utançtan yüzü kararır, yerin dibine geçmek ister, yalvarıp yakarır, kendisini temize çıkarmaya çalışır; mazeretler sıralar ve onları tekrarlayıp durur. Ancak bütün çırpınışları boşa gittiğinde ve gerçekler yüzüne okunduğunda kişi, utancından morarır, yüzünü zillet kaplar surat asar.

24-25- Ve yüzler de var ki o gün kaşlar çatıktır; Bir belanın ona muhakkak yapılacağını anlar.

Alacağı cezayı anlayan kişi, bir kurtuluşu olmadığını, yapacağı bir şeyin kalmadığını anlar, morarmış yüzünü asar. Artık dünyada yaptıklarının, Rabb’ine koştuğu şirk ve içerisinde bulunduğu küfrün karşılığını alacaktır. Zillet içerisinde geçen bir ömrün sonunda aşağılanmış halde cehenneme sürükleneceğini anlamanın verdiği sıkıntı ile yüzü morarır, suratı asılır.

Rab’lerine şirk koşanların sıkıntı ile morarmaları, onlara ölüm geldiğinde daha dünyada iken başlayacaktır. Ölümün o soğuk yüzünü hissettiklerinde bu zorlu durumdan kurtulmak için çırpınmaya başlayacaklar, ancak nafile! Zevk ve sefa içerisinde sürdürdükleri sefil hayatları sona ermiş, kabul edip kendilerini düzeltmedikleri ölümle yüzyüze gelmişlerdir.

“Ellerinin takdim ettiği şeylerden dolayı (ölümü) ebediyen temenni etmezler, Allah zalimleri Bilen’dir.” (Bakara, 95)

26-27- İyi bilin ki, (can) köprücük kemiklerine ulaştığı zaman ve denir ki: ‘Kim tedavi edecek?’

Hayatlarını, zevk ve sefa içerisinde geçirip Tevhidi esaslara sırt dönenler, hatırlarına getirmedikleri, getirmek istemedikleri ölümle artık yüzyüze gelmişler, çırpınmaktadırlar. Kaçtıkları şey nihayet davetsiz bir şekilde gelmiş, hevalarını ilah edinenleri teslim almıştır.

“Ölüm sarhoşluğu gerçek olarak geldi; işte bu, senin ondan kaçtığın şeydir.” (Kaf, 19)

İnsanlar istemeseler de ölüm haktır, verilen emanet geri alınacaktır; Rab’leri, zalimlere fırsat vermiş, tevbe edip Kur’an’a uymalarını istemişti. Onlar ise, onu önemsemeyerek yüce Allah’ın, rahmetine sığınmamış, azgınlık içerisinde yaşamaya, Kur’anî esasları hevalarına uydurmaya çalışmışlardı. İşte şimdi verilen süre bitmiş, tevbe etme zamanı kalmamıştır.

“Ve (elbette) kötülükler yapan kimselerin tevbesi değildir ki, nihayet ölüm onların birine geldiği zaman der ki: ‘Gerçekten ben, şimdi tevbe ettim’ ve kendileri kâfir olarak ölen kimselere de (tevbe) yoktur; işte onlar için acıklı bir azap hazırladık!” (Nisa, 18)

Zalimler, geriye dönüşü olmayan yola girmişler, yüce Allah’tan başka sevdikleri her şeyi terk ederek kendilerine hazırlanan sona gelmişlerdir, ancak o sona gitmek istemiyorlar. Onlar, istemese de artık dönüşü olmayan yola girilmiş, dünyadaki misafirlik süresi bitmiştir.

28-30- Ve gerçekten onun ayrılık olduğunu anlar ve bacak bacağa dolaşır; o gün, sevk Rabb’inedir.

Suçluluk psikolojisi insanı sürekli gergin yapar, yaptıkları ile yüzleşmek, sonucunu görmek istemez; bu nedenle de diretir. Bu durum, ölüm anında da kendisini gösterir, insan, korkunç bir debelenme içerisine girer, morarır, bu halden kendisini kurtaracak birini arar.

Kâfirlerin, müşriklerin, münafık, fasık, mürtet, zalim ve bel’amların ölümü, çok korkunç olacaktır. Yüce Allah’a iman edip Kur’ani esaslar doğrultusunda yaşayan Mü’minler ise güzel bir ölümle Rab’lerine doğru yolculuklarına çıkacaklardır.

Yoksa kötülükleri işleyen kimseler, kendilerini, iman edip salih amel işleyen kimseler gibi yapacağımızı mı sandılar, yaşamaları ve ölümleri onlarla bir mi olacak; ne kötü hüküm veriyorlar!” (Casiye, 21)

Hayatı, yalnızca Rab’lerini razı etmekten ibaret bilen Mü’minler, bu sorumluluklarını yerine getirmenin, Rab’leri yüce Allah’ın rahmetine güvenmenin verdiği huzur ile misafir kaldıkları dünya yurdunu terk edip asıl yurtlarına gitmenin verdiği sevinçle ölümü karşılarlar.

“Melekler onların, tertemiz kimseler olarak canlarını alır, derler ki: ‘Selamun aleykum, yapmış olduklarınızdan dolayı cennete girin.” (Nahl, 32)

Zalimlerin ölümü, üç nedenle çok zor olacaktır; birincisi, amaç edindikleri çok değer verdikleri dünyadan ayrılmak istememeleri nedeniyle dünyadan ayrılmak onlar için çok zordur, gitmemek için çırpınıp dururlar.

İkincisi, yüce Allah’ın hükümlerine aykırı hareket ettikleri, zulme karşı zillet içerisinde boyun büktükleri, Hakk’ı batılla bulayıp gerçekleri gizledikleri için, kıyamet günü başlarına gelecekleri hissetmeleri.

Üçüncüsü, yaptıkları zulüm, koştukları şirk ve isyanları nedeniyle melekler tarafından canlarının acıklı bir şekilde alınması.

“Bak, melekler onların canlarını alırken yüzlerine ve arkalarına vurdukları zaman nasıl olacak!” (Muhammed, 27)

“Şayet kâfir kimselerin canlarını aldıkları zaman bir görseydin; melekler, yüzlerine ve arkalarına vurarak, ‘Yangın azabını tadın’ (derler)!” (Enfal, 50)

Zalimlerin ölümleri sırasında çevrelerine toplananların, onlar için Kur’an okumaları, tekbir getirmeleri onları kurtaramayacak, onların acılarını hafifletmeyecektir. Onlar, sapasağlam iken ne Kur’an okumuşlar ne de Kelime-i Tevhidi söylemişlerdi. Artık onlar için yapılacak hiçbir şey kalmamış, unuttukları Rab’lerine doğru son yolculukları başlamıştır.

Hakk’ı tasdik edip iman etmeyen, vahye teslim olup Müslüman olmayanlara azap vardır

Kendilerine gelen Tevhidi esasları tasdik etmeyip isyan eden, ilahi mesajın kendilerine bildirdiği hayat tarzını reddedip böbürlenerek arzuları peşinde koşan, ilahi mesaja uygun hareket etmeyerek azgınlık yolunu seçenler, kibir ve azgınlıklarını artırmışlardı.

31-33- Buna rağmen tasdik etmedi ve teslim olmadı, velakin yalanladı döndü, sonra böbürlenerek halkına gitti.

Hakk’ı tasdik etmeyenler, vahye teslim olmayı kendileri açısından zül kabul eder, ilahi mesajı hayat tarzı olarak alanları hakir görürler. Tarihi süreçte bu azgınların birçok örneği görülmüş, günümüzde de bunlar oldukça fazladırlar. Bunlara, Allah’ın ayetleri okunduğunda, kulaklarında ağırlık varmış gibi duymazlar, kibirli bir şekilde yollarına devam ederler.

Ayetlerimiz ona okunduğu zaman gerçekten onu işitmemiş gibi gerçekten kulaklarında ağırlık varmış gibi büyüklük taslayarak sırtını döner. İşte onu, acıklı bir azap ile müjdele!” (Lokman, 7)

Kur’an ayetlerine, “1400 yıl önceki Arap gelenekleridir,” “Kur’an, 1400 sene önceye aittir, güncellenmelidir” diyen, insanları beşerî küfür yasalarını tasdik etmeye çağıran, kibir ve azgınlığı yol edinen, küfür ve şirki yaşam tarzı olarak alanlar ile demokrasiyi din edinip İslâm’a tercih ederek tağutî sistemi tasdik eden bel’amlar, dünya hayatının aldatıcı zevklerine aldanıp ahiret hayatını unuttuklarından uzak gördükleri acıklı azaba gireceklerdir.

34-35- Yakındır sana (azap) artık yakındır, sonra yakındır sana artık yakındır!

Yaratılış gayelerini unutanlara azap elbette yakındır; çünkü onlar, Rab’lerinden gelen Tevhidi esasları yalanlamışlar, onu tasdik edip o hükümlere uygun hareket etmemişlerdi. Onlar, yoktan var edildikleri, hiçbir şeye sahip olmadıkları halde Rab’lerinin kendilerine bahşettiği onca nimete nankörlük etmişler, Rab’lerine şükretmemişlerdi.

Kendi hevalarını ölçü, arzularını ilah edinerek Rab’lerine şirk koşup isyan edenlere azap yakındır. Onlar, kendilerinin her şeyi yapmaya kadir olduklarını zannetmişler, istedikleri her şeyi elde edebileceklerini, her şeyin kendi istedikleri gibi olacağını düşünmüşlerdi. Onlar, insanın istediği gibi hareket etsin diye başıboş bırakılmadığını, ona yaratılışı ile beraber tabi olacağı kuralların da bildirildiğini unutmuşlardı.

İnsan, Rabb’ine kulluk esas olmak üzere her söyleyip yaptıklarından sorumludur

36- İnsan, muhakkak başıboş bırakılacağı düşüncesinde mi!

İlk yaratılışından itibaren insan, başıboş bırakılmamış, yaratılış gayesi doğrultusunda hareket etmekle sorumlu tutulmuş, kendisine yaratılış gayesi, yapıp yapmayacağı şeyler haber verilmiş, uyacağı kurallar açıkça bildirilmiştir.

“Gerçekten boş yere sizi yarattığımızı ve muhakkak sizin bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız!” (Mü’minun, 115)

İnsana, Rabb’ine kulluk sorumluluğu yüklenmiş, Rabb’inin kendisine bildirdiği Tevhidi esasları insanlara ulaştırma görevi verilmiş, yeryüzüne düzen vermesi için görevlendirilmiştir. Bütün bunların sonucunda insana, belirlenen kurallardan hareket ederek Rabb’ini razı etmesi istenmiştir.

“Yüce Rabb’inin ismini tesbih et; O ki, yarattı, düzenledi ve O ki, takdir etti, peşinden hedefini gösterdi.” (Âlâ, 1-3)

İnsan ve kâinatta bulunan hiçbir şey boşuna yaratılmamış, başıboş bırakılmamış, her şey belli bir gaye ile yaratılmış, her şeye yapacakları işler, takip edecekleri yol bildirilmiştir.

“Göğü, yeri ve ikisi arasındaki şeyleri boşuna yaratmadık; bu, inkâr eden kimselerin zannıdır; bu yüzden ateşten dolayı vay inkâr eden kimselere!” (Sad, 27)

İnsanın, en öncelikli görev ve sorumluluğu yalnızca Rabb’ine kulluk yapmasıdır.

“Ben cinleri ve insanları, bana kulluk dışında (bir nedenle) yaratmadım.” (Zariyat, 56)

Yüce Allah’a kulluk, ancak O’nun koyduğu hükümler doğrultusunda hareket etmekle mümkündür. Bu hükümler dışındaki her yol, her hareket, insanı Rabb’ine isyana sürükler, aşağıların aşağısına düşürür. İnsanların kulluk görevlerini yerine getirirlerken nelere dikkat edeceklerini, nasıl hareket edeceklerini, nelerden sakınıp neleri yapacaklarını yüce Allah (cc), çok açık bir şekilde bildirmiştir.

Bazı kimseler, zaman içerisinde yaratılış gayelerini unutmuş, şeytan aleyhillanenin de saptırmasıyla azgınlaşarak Rab’leri yüce Allah’a şirk koşup isyan etmişlerdir.

“İyi bilin ki şüphesiz insan, tuğyan eder; kendisini müstağni gördüğünde.” (Alak, 7-8)

“Düşünmüyor mu insan, şüphesiz Bizim onu bir nutfeden yarattığımızı da şimdi o, apaçık bir hasımdır!” (Yasin, 77)

Hiçbir güce sahip olmayan kimseler, yaratılışlarını, yaratılış amaçlarını unutarak Rab’lerine isyan ediyorlar. Yüce Allah (cc), nankör müşriklere yaratılışlarını hatırlatıyor ve kendisinin her şeyi düzenlediğini bildiriyor.

37-39- Kendisi dökülen meniden, bir nutfeden olmadı mı! Sonra alaka oldu, böylece (Rabb’i onu) yarattı, düzenledi; nihayet ondan iki çifti, erkeği ve dişiyi var etti.

Rab’lerinin gönderdiği ilahi mesajı yalanlayıp Tevhidi esaslara iman etmeyenler, bir örümcek ağından daha zayıf olan varlıklarını düşünmeden, Rab’lerine isyan ederek O’nun gönderdiği vahyi esaslara teslim olmaktan kaçınıyorlar.

Küfür, şirk ve isyanla hayatlarını sürdürerek Rab’lerine isyan edenler, yeniden diriltileceklerini düşünmek bile istemezler. Ancak onlar düşünmeseler de yüce Allah (cc) onları diriltecek, Kendisine karşı yaptıkları nankörlüğün, koştukları şirk ve isyanlarının hesabını soracaktır. Onlar, yeniden diriltilecek, yaptıkları her şey ortaya konulacak, mazeret belirtmelerine, yalvarmalarına, sızlanmalarına bakılmadan, hak ettikleri cezaları verilecektir.

40- Buna Kâdir olan, gerçekten ölüleri diriltmez mi!

Kıyamet suresi, bir bütün olarak kıyamet günündeki durumu ortaya koymaktadır. Bu nedenle kâfir, müşrik, münafık ve topyekûn suçluların, Şakkul kamer de dâhil olmak üzere, her türlü sorularına cevap vermektedir. Aynı şekilde onların, mazeret belirtmelerini bildiren ayetteki ifadelerin, kıyamet günündeki hesap zamanı olduğunu açıklığa kavuşturmaktadır. Bu ifadeler, Rasulullah (as)’ın Kur’an okurken acele etmesi ile ilgili değil, suçluların kıyamet günü yaptıklarını temize çıkarma telaşlarıdır.

Sure, ilk ve son ayeti arasındaki bağlantı ile tam bir bütünlük ortaya koymaktadır.

Yüce Allah (cc) en doğruyu söyleyen ve bildirendir.

(*) Şakkul Kamer mucizesi için Kamer suresi, 1-3. Ayetlerin açıklamalarına bakınız.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*