Kevser Suresi

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم

Kevser Suresi

Giriş

Kevser’e ulaşmanın yolu, yüce Allah’a tam teslimiyettir

Kur’an’ın net anlaşılmasında ve ona iman edilip hayata aktarılmasında en önemli unsur, hiç kuşkusuzdur ki Kur’ani kavramların asıl anlamlarına uygun bilinmesidir.

Kur’ani kavramların net ve anlaşılır bir biçimde açıklanması, Kur’an’ın çağlarüstü ve evrensel özelliğini muhafaza etmesini sağlayacak, her asırda net bir şekilde anlaşılacak ve Kur’an, yaşanır bir kitap olarak her asırda yaşayan insanların hayatını düzenleyecektir.

Kur’an, net olarak anlaşıldığında, ilk nazil olduğu dönemde olduğu gibi her çağın sorunlarına çözüm getirecektir. Ancak günümüzde kimi Kur’an tefsir ve meallerde yapılan hatalı ve Kur’an’ın mesajına uymayan açıklamalar, Kur’an mesajının net anlaşılmasını zorlaştırmış, sanki çağın sorunlarına çözüm getirmeyen bir Kitap olduğu zannedilmiştir.

Kur’an tefsirlerinin çoğu, çağlarüstü ve evrensel olan bu ilahi Kitabı, adeta nazil olduğu ilk döneme hapsetmiş, Kur’an’ın evrensel mesajı şahıslara indirgenmiştir. Diğer yandan Kur’ani kavramların ihtiva ettikleri asıl anlamları dışında yorumlanması, Kur’an’da verilen Tevhidi mesajın daha doğrusu Kur’an’ın, her asırda net anlaşılmasını engellemiştir.

Kur’an tefsirlerinde yapılan birçok açıklama, evrensel ve çağlarüstü özellikten oldukça uzaktır. Bazı sure ya da ayetlerle ilgili yapılan açıklamalar, kimi kavramlara yüklenen anlamlar ya kişiye özel olarak yorumlanmış ya felsefi içerikli ifadeler içermiş ya da kavram aslına aykırı bir anlam ile açıklanmıştır. Bütün bunlar ise Kur’an’ın, her çağa hitap ettiği ve her çağın sorunlarına çözüm getirdiği gerçeğini gölgelemektedir.

Kur’ani kavramların çarpıtılması, Kur’an’a yapılan en büyük zulümdür

Bazı mealistler ve müfessirler tarafından -bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde- Duha, İnşirah, Kevser vb. birçok surenin, Rasulullah (as)’a ait ya da özel olduğu, Âdiyat, Saffat, Zariyat vb. birçok surenin gerçek anlamları dışında açıklanması, Kur’an’ı adeta anlaşılmaz kılmış, nazil olduğu çağa hasretmiş bir görüntü vermektedir.

Daha sonra yapılan tefsirlerin, önceki tefsir çalışmalarından kopya edilmesi de Kur’an’ı nazil olduğu çağa hasretme çalışmalarına yardımcı olmuştur. Özellikle de ayetlerin orijinallerinde bulunmadığı halde bazı surelerin başına eklenen “Ey Muhammed” ifadeleri, Kur’an’ın yalnızca Hz. Muhammed (as)’a hitap ettiği imajını vermektedir.

Kevser suresinin tefsirinde yapılan kimi açıklamalar da yukarıda belirtilen durumu yansıtmakta, surenin evrensel ve çağlarüstü özelliğine gölge düşürmektedir. Diğer taraftan sure için yapılan tefsir adı altındaki açıklamalarda sureyi oluşturan üç ayet, birbirinden kopuk, birbiriyle hiçbir ilişkisi yokmuş gibi verilmekte, bu ise hem surenin bütünlüğünü bozmakta hem de surede verilen asıl mesajı gölgelemektedir.

Surenin anlaşılmasını zorlaştıran ve Kur’an’ın evrenselliğini gölgeleyen bu tür tefsirler, İsrailiyattan etkilendiği gibi bunda geleneksel din anlayışının da çok büyük payı vardır. Bu her iki gayri İslâmi anlayışla yapılan açıklamalar sonucunda Kur’an, ona iman ettiklerini söyleyenler ve diğer insanlar tarafından adeta (hâşâ) sıradan bir kitap gibi ele alınmıştır.

Bazı müfessirler, Kur’ani kavramları ifade ettikleri asıl anlamlarına uygun bir şekilde ve İslâmi davet metoduna göre açıklamak yerine bu kavramları ya felsefi ifadelerle ve güncel yaşamda pratiği olmayan karşılıklarla anlamlandırmış ya da bireysellik ve yerellik ifade eden manalarla açıklamışlardır.

Kur’an’ın vermek istediği asıl mesajla hiçbir ilgisi olmayan açıklamalar nedeniyle Kur’an, kendisine tabi olanlar tarafından bir yaşam tarzı, davet ve tebliğ metodu, yol gösterici olmaktan çok, sevap kazanmak düşüncesi ile okunmuş, tarihi olayları anlatan bir kitap olarak anlaşılmıştır. Böylece Kur’an, lafız olarak nazil olduğu çağın dışına çıkmış, ancak içerdiği mesaj ve tüm çağları kapsayan sorunları çözme yönüyle nazil olduğu çağda kalmıştır.

Kur’an’ı, günümüzde de yaşamsal hayatta pratize edebilmek, tebliğ ve davet metodu olarak uygulayabilmek için öncelikle ayetlerin ve Kur’ani kavramların, evrensel anlamlarına ve inzal olduğu dönemde anlaşıldığı şekilde açıklanmalıdır ki, Kur’an çağlarüstü ve evrensel mesajını sürdürebilsin, insanlar her asırda, Kur’an’ın yol göstericiliğinden yararlanabilsinler.

Kevser suresindeki ayetler, elbette birinci derecede vahyi alan Rasulullah (as)’a ve vahiyle ilk muhatap olan Müslümanlara hitap ediyordu. Ancak Kur’an’ın, evrensel oluşu nedeniyle ilk dönem Müslümanlarına olduğu kadar her çağın insanına da hitap etmektedir. Bu durumu görmezden gelen bazı açıklamalar, Kur’an’ı adeta indiği çağ ile sınırlamış, neredeyse Rasulullah (as)’dan başkasına hitap etmediği anlayışını öne çıkarmıştır.

Kevser; bolluk ve bereket olan yüce Allah’ın sözleri vahiy, en büyük nimet İslâm’dır

Kevser suresi, dünyada beşer cinsinden (rasuller hariç) hiç kimseye nasip olmayacak bir nimetin, Hz. Muhammed (as)’a ve iman edenlere verildiğini belirtiyor. Verilen bu sonsuz nimet, öyle tükenmez bir hazinedir ki, Kur’an’ın ifadesi ile hiçbir benzeri yoktur.

“De ki: ‘Andolsun şayet insan ve cin, bu Kur’an’ın bir benzerini getirmek üzere toplansalar ve birbirlerine arka çıkmış olsalar, onun benzerini getiremezler.” (İsra, 88)

“Şayet gerçekten yeryüzünde bulunan ağaçlardan kalem ve deniz de onun arkasından yedi deniz ona takviye edilse, Allah’ın kelimeleri tükenmez; şüphesiz Allah Aziz’dir, Hâkim’dir.” (Lokman, 27)

İşte bu tükenmez, eşsiz Kevser; bolluk ve bereket olan yüce Allah’ın sözleri vahiy ve İslâm’dır ki bu, Hz. Muhammed (as)’a ve Rab’lerine iman edenlere verilmiştir. Bu nedenle Kevser, iman edenlere verilmiş tükenmez bir nimettir.

Kevser suresinin anlamını daraltarak hatta değiştirerek Rasul Hz. Muhammed (as)’a hasretmek, Kur’an’a karşı yapılmış çok büyük bir zulüm ve ihanet, Kur’an’ın evrensel ve çağlarüstü mesajını gölgelemeye yönelik bir harekettir.

Kevser’in, cennette bir ırmak olduğu, bunun Rasulullah (as)’a verildiği iddiası, kendi başına doğru olsa bile bunun bu suredeki Kevser olduğunu iddia etmenin hiçbir delili yoktur. Kur’an’da bir şey açıklanırken bu, başka ayetlerde desteklenerek açığa kavuşturulmaktadır. Buradaki Kevser’in cennetteki ırmak olduğu hakkında Kur’ani hiçbir delil bulunmamaktadır.

Rasulullah (as)’a, bu surede iddia edilen Kevser verilmiş olsaydı bu, çok açık bir şekilde belirtilirdi. Rasulullah (as)’a elbette çok büyük mükâfatlar verilmiştir; başka surelerde bu çok açık bir şekilde açıklanmış, ancak bu surede böyle bir mükâfattan söz edilmemektedir. Yüce Allah (cc), Mü’minleri ilgilendiren her konuyu net olarak ortaya koymuştur. Örneğin Mü’minlere, cennette verilecek nimetlerin ne olduğu çok açık bir şekilde açıklanmıştır.

“Muttakilere vadedilen cennetin benzeri, içinde tadı bozulmayan sudan nehirler, kendisinin tadı değişmeyen sütten nehirler, içenlere lezzet veren içeceklerden nehirler ve süzme baldan nehirler vardır ve onlar için orada her çeşit meyveler ve Rab’lerinden de mağfiret vardır. Ateşte ebedi kalan ve sıcak suyun içirildiği, böylece bağırsakları parçalanan kimseler gibi midir!” (Muhammed, 15)

Cennetlerde, nimetlerin verileceğinin müjdelenmesi, Mü’minlerin daha içtenlikle Allah yolunda çalışmaları, bu uğurda fedakârlık yapmaları içindir. Bu verilecek nimetlerin ne oldukları, yoruma ihtiyaç hissettirmeyecek kadar çok açık bir şekilde Kur’an’da açıklanmıştır. Oysa Kevser’in, cennette bir ırmak olduğu konusunda Kur’an’da hiçbir açıklama yoktur. Bu suredeki Kevser’i, cennette bir ırmak şeklinde açıklamak, ayeti zorlamak, gerçek anlamı dışında manalandırmak ve Kur’an’ı hayatın dışına çıkarmaktır.

Surenin Nüzul Zamanı

Surenin Mekki olduğu, surenin içerdiği ifadelerdeki üsluptan, diğer Mekki surelerle anlam benzerliğinden ve sahabenin birçoğunun açıklamalarından anlaşılmaktadır. Ashaptan bazıları, her ne kadar bu surenin Medeni olduğunu söylemişlerse de bu rivayetler zayıftır.

Surenin Mekki ya da Medeni olmasından daha önemlisi, surenin içerdiği anlam ve verdiği mesajdır. Suredeki ifadeler, birbirini bütünler nitelikte ve iman edenlerin neler yapmaları gerektiğini belirtir.

Surenin açıklamasında yapılan -bilinçli ya da bilinçsiz- hatalar

Üç ayetten oluşan Kevser suresini meal ve tefsirciler, üç ayeti birbirinden kopuk ve asıl manalarından uzak bir biçimde anlamlarla anlamlandırmışlardır. Daha surenin girişinde koydukları parantezlerle surenin evrensel mesajını kişiye ve çağa mahkûm eden mealistler, surenin ayetlerini de asıl anlamlarından uzak bir şekilde açıklamışlardır.

İlk ayetteki Kevser’i, cennette bir pınar ya da havuz şeklinde anlamlandıran mealistler, ikinci ayetteki Salla ve Nahret kavramlarını da namaz ve kurban şeklinde çevirmişlerdir ki bunun, sure bütünlüğü ve verdiği mesajla hiçbir ilgisi yoktur.

Kimi açıklamalarda, Kevser surenin girişine eklenen “(Rasulüm)” “Bak” ve “(Habibim, ya Muhammed)” gibi ifadelerin surenin orijinal yapısıyla hiçbir ilgisi bulunmamaktadır. Surenin başına “Ey Muhammed” ifadesini eklemek, hem Kur’an’ın genel niteliğini kaldırmak ve sureyi özelleştirmektir, hem de ayette bulunmayan bir ifadeyi ayete eklemektir ki bu, yüce Allah’ın Kitabı’na ve kelimelerine katkı yapmaktır.

Şayet yüce Allah (cc) Hz. Muhammed (as)’a özel hitapla bu sureyi indirmek isteseydi elbette Kendisi “Ey Muhammed” ifadesini eklerdi. Ancak yüce Allah (cc) vahyini, evrensel ve çağlarüstü gönderdiği için vahyini genel ifadelerle kullarına göndermiştir.

Kevser’in anlamı üzerinde bazı meal yazarlarınca kimi açıklamalar yapılmış, ancak bu açıklamaların hemen hiçbiri, Kevser’in tam karşılığını ve verilen mesajı yansıtmamaktadır.

“Biz sana Kevser’i (bol nimet, ilim ve büyük şeref) verdik.” Süleyman Ateş

“(Habibim, ya Muhammed!) Şüphesiz ki biz sana Kevser’i verdik.” Hayrat neşriyat

“Biz sana sayısız nimetler verdik.” Şaban Piriş

“Hiç kuşkusuz, biz verdik sana Kevser’i/iyilik, bereket, mutluluk, güzellik, soy ve aydınlığın tükenmezini.” Yaşar Nuri Öztürk

Muhammed Esed, Zemahşeri ve Razi’den de alıntı yaparak şöyle demektrdir. “Kevser terimi, “bolluk”, “çokluk” yahut “bereket” anlamındaki kesret isminin tekid halidir (Zemahşerî); ayrıca aynı anlamı veren bir sıfat olarak da kullanılmaktadır (Kâmûs, Lisânu’l-‘Arab, vb.)

Kur’an’da kullanıldığı tek örnek olan yukarıdaki bağlamda Kevser, Hz. Peygamber’e vahiy, bilgi, hikmet, iyilik ve hem bu dünyada hem de öteki dünyada şerefli ve onurlu olmak gibi soyut ve manevî anlamda iyi ve güzel olan her şeyden bolca ihsan edilmesini anlatmaktadır (Râzî)

Genel olarak müminler açısından ise, bilgi elde etme, iyi fiiller işleme, bütün canlı varlıklara karşı şefkatli davranma ve böylece iç huzuruna ve tatminine kavuşma imkânını ifade eder.”

Bu açıklamalara bakıldığında, Razi’nin (soyut ifadesi hariç) açıklaması, Kevser’i çok güzel bir şekilde açıklamaktadır ki bu açıklama genel olarak İslâm’ın ta kendisidir. İslâm, ahiretle ilgili soyut ifadeler içerdiği gibi dünya hayatına yönelik somut hükümleri de bulunmaktadır. Bu nedenle Razi’nin soyut ifadesi burada tam yerine oturmamaktadır.

Bazı kimselerin, kimi ayetlerin anlamlarını aslına uygun vermemelerinin nedenleri.

Birincisi, onların, ayetin siyak ve sibakına, Mekki ya da Medeni olup olmadıklarına dikkat etmemeleridir. İkincisi, önceki kimi tefsirlerden etkilenmeleri ya da o tefsirleri olduğu gibi kopyalamalarıdır. Üçüncüsü, geleneksel kültürel anlayışlarını ön plana çıkarmaları ya da bu kültürel anlayışa sahip halkın tepkisinden çekinmeleridir.

Surenin Açıklaması

1- Şüphesiz Biz, sana Kevser’i verdik.

Kevser, sınırsız bir çokluğu ifade eder; bitmez tükenmez bir bolluk, bir çokluk ve benzersizliktir. İnsana dünyada verilebilecek sınırsız çokluk, bitmez tükenmez bolluk elbette maddi değildir. Bu öyle bir nimettir ki, dünya ve ahiret hayatında insanı yücelten, kurtuluşa ulaştıran bir nimettir. İşte bu nimet de âlemlerin Rabb’i tarafından indirilen, dünyada hiçbir benzeri bulunmayan, beşer düşüncesinden kaynaklanmayan Tevhid dini İslâm ve Kur’an’dır.

İslâm, maddi değerlerin verilmesiyle elde edilebilecek bir şey değildir; özellikle de İslâm’a girmenin esası olan ve yalnızca yüce Allah’ın tasarrufunda bulunan “hidayete ulaşmak” ve “iman etmek” gibi sonsuz bir nimet, hiçbir şekilde maddi değerlerle elde edilebilecek, kazanılabilecek bir şey değildir. Bu nedenle bütün maddi değerlerden ve zenginliklerden daha değerli olan Kevser, insanın dünya ve ahiret saadetini sağlayan İslâm’dır.

“Şüphesiz Biz, sana Kevser’i verdik”

Yüce Allah (cc), dünyevi tüm zenginliklerden, maddi değerlerden daha kıymetli, daha üstün olan İslâm’ı (Kevser’i) Rasule ve iman edenlere vermiştir. Bu, öyle bir zenginlik, hayır ve bereket verdik ki, cahiliye karanlığında yolunu kaybetmiş, kargaşa ve bunalım içerisinde çırpınan insanlığa yol göstermiş; insanlığı felaketten kurtarıp kurtuluşa erdirmiştir.

İnsana verilen her değerin elbette bir bedeli vardır; diğer bir deyimle çok büyük bir değer ancak çok büyük bir bedel karşılığında elde edilebilir. İnsana verilen ya da insanın elde etmek için çalıştığı değerin, önemine ve büyüklüğüne göre bir bedeli vardır.

“Muhakkak Biz, sana Kevser’i verdik” verilen sonsuz nimet, büyük değer, elbette karşılıksız değildir. Bu sonsuz nimete, büyük değere kavuşan kimse, önemsiz bir şeye sahip olmuş gibi hareket edemez, kendisine verilen nimet ve değerin hakkını vermelidir. Bu hak da insana verilenin karşılığında ona eş bir değer olmalıdır ki bu da ancak insanın Rabb’ine teslim olması ve gerektiğinde canını feda edebilmesidir.

2- Öyleyse Rabb’ine teslim ol ve kendini (tamamen O’na) hasret.

Salat kavramı Kur’an’da, 99 defa geçmektedir; Salla ifadesi ve türevleri, salat, namaz, dua, rahmet, teslimiyet, destek olmak, tazim etmek, ibadet yeri ve Yahudilerin ibadet mekânı anlamlarında Kur’an’da geçmektedir. Salat ya da salla ifadesi, içinde yer aldığı ayetin durumuna göre anlam kazanmaktadır.

Salat’ın namaz olarak ifade edildiği yerlerde kendisinden önce gelen “Ve yukimune’s salat- salatı ikame ederler” “Ve ekimu’s salat=salatı ikame edin” ifadelerinden anlaşılmaktadır. İkame ile beraber anılmayan salat kavramı genellikle diğer anlamları içermektedir.

İçinde yer aldığı ayetin durumuna bakılmadan salât ya da salla ifadesine peşinen “namaz” anlamı yüklemek, kavramı daraltmaktır ki bu anlamı veren kişi, kavramı yanlış anlamlandırdığından büyük bir sorumluluk altına girer. Örneğin, Ahzab, 56. ayetteki salla ifadesini namaz ya da dua olarak anlamlandırmak yüce Allah’ın üzerine iftira atmaktır.

Dua aciz olanın yüce olana yakarışıdır; yüce Allah’tan yüce bir varlık olamayacağına göre Ahzab, 56. ayetteki salla kavramının dua olması mümkün değildir. Bu ayetteki salla kavramı, destek olmak anlamındadır.

Şüphesiz Allah ve melekleri, Nebi’ye destek vermektedirler; ey iman eden kimseler, (siz de) ona destek verin ve tam bir teslimiyetle teslim olun.” (Ahzab, 56)

Yüce Allah (cc) ve melekler, Rasule destek olup yardım etmektedirler, iman edenlerden de Rasul’e destek vermeleri ve emirlerine gönülden teslim olmaları istenmektedir.

Tevhidi esaslara teslim olanlar, bu uğurda -canları da dahil- her şeylerini feda etmişlerdir yani nahretmişlerdir.

Kevser suresinde geçen ve birbiri ardına gelen salat etmek ve nahretmek, verilen sonsuz ve kesintisiz Kevser’e, bitmez tükenmez nimete gönülden teslim olmak, bu uğurda çalışmak, uğraşmak ve fedakârlık yapmaktır. Fedakârlığın en önemlisi de insan için en değerli varlık olan canını feda etmesidir.

Kevser suresinde geçen salla/salat ifadesi, teslimiyeti ortaya koymakta, nahret kavramı ile de bu teslimiyete uygun olan fedakârlığın yapılması, insanın kendisini Rabb’ine ve O’nun yoluna hasretmesi istenmektedir.

Bütün rasuller ve Tevhid erleri, iman ettikleri Tevhidi esaslara tam teslim olmuşlar ve bu Tevhidi esaslar uğruna -canları da dahil- her şeylerini feda ederek nahretmişlerdir. Birçok Rasul’ün ve Tevhid erinin, Tevhidi esaslara insanları davet ederlerken şehit edilmeleri, Kevser suresindeki salat ve nahret ifadelerinin apaçık örnekleridir.

Salla ve nahretmek ifadelerinin anlamını ortaya koyan Bakara ve Ahzab surelerindeki şu ayetler, iman edilen esaslara nasıl teslim olunduğu, iman edenlerin, iman ettikleri esaslar için nasıl fedakârlıklarda bulundukları ve nahrettikleri ortaya konulmaktadır.

“İnsanlardan öyle kimseler var ki, canını Allah’ın rızasını talep ederek satar, Allah da kullara çok şefkatlidir.” (Bakara, 207)

“Mü’minlerden, Allah’a, O’nun üzerine ettikleri yeminde sadık kalan adamlar, işte onlardan kimi o vaadini yerine getirdi ve onlardan kimi de gözetlemektedir ve (ahitlerini) bir değişiklikle değiştirmediler.” (Ahzab, 23)

“Muhakkak Biz, sana Kevser’i verdik!” İster dünya ve ahirette kurtuluş vesilesi olan, dünyada insanı şirk ve küfürden kurtarıp huzur ve mutluluğa götüren, onurlu kılıp üstün duruma getiren İslâm olsun, isterse insana ahirette verilecek bitip tükenmesi olmayan nimetlerle dolu cennet mükâfatları olsun yüce Allah’ın verdiği elbette çok büyük bir nimettir.

İnsana verilen İslâm nimeti ve verilecek cennet mükâfatı gibi büyük değerler, elbette oturulduğu yerden ve yalnızca sözel bir iki övgü ifadesi ile kazanılacak değerler değildir. Yüce Allah’ın verdiği nimete ve vereceği mükâfata layık olabilecek bir bedel ödenmedikçe bu sonsuz ve büyük nimet ve mükâfatlar elde edilemezler.

Gerçi insanın, kendisine verilen nimetler için ödeyeceği bedelin büyüklüğü hiçbir zaman yüce Allah (cc) tarafından insana verilen İslâm’ın ve cennette verilecek mükâfatın yani Kevser’in dengi olamaz. Ancak insan, kendisine verilen nimetin dengi olamazsa bile kendisi için en değerli olan varlığını ortaya koymalı, nahretmelidir.

Nahretmek, kurban kesmek değildir

Ayette geçen salat et ve nahret ifadeleri namaz kılmak ve kurban kesmek değildir. Burada geçen salla ifadesinin namaz olmadığı açıklandı, nahret ifadesi de kurban kesmeyi ifade etmiyor. Nahret, kesmek, boğazlamak, savaşmak, kendisini öldürmek, yani intihar etmek, Kurban Bayramının birinci günü gibi anlamlarına gelmektedir.

Öyleyse Rabb’ine teslim ol ve kendini (tamamen O’na) hasret. İnsan, kendisine lütfedilen Kevser karşılığında “Rabb’ine salat edip nahrederse” işte o zaman samimi olduğu ortaya çıkacak Rabb’inin rahmetiyle sonsuz nimete, tükenmez bolluğa lâyık olabilecektir. Rasul’e ve iman edenlere verilen nimet, oldukça büyük, dünya ve ahireti kapsayacak şekilde süreklidir.

Öyleyse Rabb’ine teslim ol ve kendini (tamamen O’na) hasret.

Bu ayeti müfessirlerden bazıları, namaz ve kurban olarak açıklamışlar, bununla ilgili olarak çok değişik rivayetlere yer vermişlerdir. Ancak bu rivayetlerin birçoğu kendi içerisinde zıtlıklar ve çelişkilerle doludur. Bir ayet üzerinde bu kadar zıt ve çelişkili ifadelerin bulunması, ayeti anlaşılmaz hale getirmekte, ayetin yaşamsal yönünü ortadan kaldırmaktadır. Oysa ayet, genel olarak Kur’an mantığı içerisinde açıklanmış olsa, ayetin ifade ettiği anlam ve işaret ettiği husus kendiliğinden ortaya çıkacaktır.

Kurban kesme, elbette İslâmi ibadetlerin içerisinde bir ibadettir, ancak bu ayette kurban kesilmesi ile ilgi ne bir emir ne de bir işaret vardır. Bu nedenle buradaki nahret ifadesine kurban kesme anlamını vermek apaçık bir şekilde ayetin asıl anlamını saptırmaktır.

Nahretmenin, kurban kesmekle ilişkilendirilmesinin ayetin anlamı ile uzaktan yakından hiçbir ilgisi yoktur. Çünkü şayet bu hitap, kurban kesmekle ilgili olsaydı, kurban da tıpkı namaz, oruç ve zekât gibi farz olurdu. Oysa kurban kesmek, -hac görevini ifa edenler dışında- Mü’minler için farz bir ibadet değildir. Nahretmek ifadesinde geçen kesmek, boğazlamak anlamlarını kurban olarak vermek doğru bir manalandırma değildir.

Bu surede salat et ve nahret ifadeleri peş peşe gelmektedir. Bu da kişiden, istenilen teslimiyetin nasıl olacağını göstermektedir. Sana verilen Kevser için kendini Rabb’ine tamamen hasret, kendini Allah yoluna ada demektir.

Verilen nimet ve karşılığında istenilenler konusunda Duha suresi örnek verilebilir. Duha suresinde Rasul’e verilenler sayıldıktan sonra kendisine, bunların karşılığında neler yapması gerektiği açıklanmakta ve nimeti yani İslâm’ı anlatması emredilmektedir.

Kevser suresinden önce gelen Âdiyat suresinde de daveti ortaya koyan İslâm davetçilerinin, canlarını feda edercesine ilahi mesajı insanlara nasıl ulaştırdıkları tasvir edilirken, yine önceki birçok surede davetin yapılmasında ortaya konulan ve konulması gereken tavırlara dikkat çekilmektedir.

Aynı şekilde İnşirah suresinde de Rasulün göğsünün İslâm’a nasıl açıldığı, üzerindeki sorumluluk yükünün nasıl hafifletildiği belirtildikten sonra Rasulün, artık hiç durmadan çalışması gerektiği ve Rabb’ine rağbet etmesi emredilmektedir. Yani önceki surelerdeki ifade kalıpları ile Kevser suresindeki ifade kalıpları hemen hemen aynıdır.

Kevser suresinde -önceki surelerde olduğu gibi- önce verilen sonsuz, tükenmez nimete dikkat çekilmekte, sonra bu nimet karşılığında verilmesi ya da yapılması gereken şeyler belirtilmektedir. Salat et ve nahret.

Mekke döneminde kurban emri bildirilmemişti

Mekki ilk inen ayetlere bakıldığında, infak ve tebliğin açıkça yapılması dışında ameli herhangi bir farziyet bulunmamaktadır. Namaz emri bile hemen hemen Mekke döneminin son zamanlarında inzal olmuştur. Kurban, sosyal dayanışmayı içerdiğinden, Mekke’de karmaşanın hüküm sürdüğü, Müslümanlara her vesile ile saldırıldığı, onların can güvenliğinin bulunmadığı bir ortamda kurban ibadetinin olduğunu söylemek doğru bir iddia değildir.

İman edilen esaslar doğrultusunda Müslümanların, her şeylerini ortaya koyup bunları Rab’lerinin rızası için feda etmeleri nahretmektir. Bu anlam, Kur’an esprisine ve ilk dönem Mekki ayetlerin yapısal bütünlüğüne daha uygundur. İlk dönem Müslümanlarının, iman ettikleri esaslara teslim oldukları, emredilen hükümler doğrultusunda hareket etmişler, inançları uğrunda canlarını feda etmekten yani nahretmekten çekinmemişlerdir.

Yüce Allah’ın verdiği Kevser karşılığında insanın vereceği en değerli varlığı, hiç kuşkusuzdur ki kendi canıdır. İnsan, bu en değerli varlığını, hiçbir sıkıntı duymadan Allah yolunda verirse ya da vermek isterse işte bu durumda kendisine verilen sonsuz ve büyük nimetin karşılığını ortaya koymuş demektir. Bu da iman eden kimsenin, ayetin gerçek anlamını kavramış olduğunu gösterecektir. İşte Allah yolunda Nahretmenin ne olduğunu açıklayan ayet!

“Şüphesiz Allah, Mü’minlerden canlarını ve mallarını, gerçekten onlara Cenneti vererek satın almıştır. Allah yolunda savaşırlar, sonra öldürürler ve öldürülürler; Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da onun gerçek bir vaadidir, kim, Allah’tan daha çok ahdine vefa edebilir! Öyleyse O’na sattığınız şeye ve satın aldığınıza sevinin; işte o, büyük kurtuluştur.” (Tevbe, 111)

Allah yolunda insanın canını vermesinin ilk aşaması, kişinin Rabb’ine yönelmesi, O’nun rızası için nefsini, dünyevi tüm arzu ve isteklerinden kesmesi, heva ve hevesinin isteklerini terk edip Tevhidi esaslar doğrultusunda hareket etmesidir. İkinci aşama, iman edilen esaslar uğrunda, hiçbir şeyden çekinmeden mücadele etmesi, gerektiğinde canını, iman ettiği esaslar uğruna feda etmesi, yani nahretmesidir.

Risalet önderlerine ve Tevhidi esaslara düşman olanlar, yok olmaya mahkûmdurlar.

İman ettikleri Tevhidi esaslar doğrultusunda dünyevi tüm değerleriyle beraber canlarını feda edenlerin hem mücadeleleri süreklilik kazanacak hem de onlar, kıyamete kadar iman edenler tarafından rahmetle sürekli bir şekilde anılacaklardır. Oysa Risalet önderlerine ve getirdikleri Tevhidi esaslara düşman olanlar, yok olmaya mahkûmdurlar.

3- Şüphesiz sana kin besleyen o, zürriyetsizdir.

Yüce Allah (cc), surenin ilk ayetinde Kevser’i, yani bol hayır ve bereketi, iman nimetini verildiğini, son ayetinde ise, Rasul’e buğz edenin soysuz olduğunu bildiriyor. Sure, kendi içerisinde bir bütündür; Rasul (as)’a iman edip Allah’a teslim olanların, iman ettikleri esaslar doğrultusunda çalışmaları, hayatlarını ortaya koymaları ile bol hayırlara ulaşacakları müjdelenmiş, son ayette de Rasul (as)’a düşmanlık yapanların soysuz, zürriyetsiz oldukları, yani neslinin ve adının devam etmeyeceği açıklanmıştır.

“Böylece zulmeden kavmin ardı kesildi, âlemlerin Rabb’i Allah’a hamdolsun.” (En’am, 45)

Kur’an’daki bu anılma, Risalet önderlerinin ve onlara tabi olan Tevhid erlerinin, dünya ve ahirette çok büyük hayırlara ulaştıklarını, büyük mükâfatlar elde ettiklerini ortaya koymaktadır. Oysa Risalet önderlerine, Tevhid erlerine karşı çıkanlar, düşmanlık besleyenler, rahmetle anılmadıkları gibi aynı zamanda kökleri de kesilmiştir.

Yüce Allah (cc), kendi yolunda mücadele eden Risalet önderlerini, onların yolundan giden Tevhid erlerini, çağlarüstü ve evrensel Kitabı’nda zikrederek onların, her çağda rahmetle anılmalarını sağladığı gibi, mücadelelerine de çağlarüstü bir süreklilik kazandırmış, onları hayırla anmıştır.

Tüm rasullerin, onların izlerini takip eden Ashab-ı Kehf, Ashab-ı Uhdud’a ve kasabalılara giden davetçilerin ve onlara yardım eden Mü’minlerin, yüce Allah (cc) tarafından evrensel ve çağlarüstü Kitabı’nda anılmalarının nedeni onların, Rab’lerine teslim olup kendilerini O’nun yolunda feda etmeleridir.

Tevhid-şirk tarihinin her döneminde yüce Allah’a, O’nun rasullerine, İslâmi değerlere ve Müslümanlara düşmanlık yapanlar, mutlaka helak edilmişler, kökleri kurutulmuş, cehennemle müjdelenmişlerdir. Bu, dün olduğu gibi, bugün de mutlaka olacaktır inşaAllah! Ancak küfür ve şirk ehlinin sonlarının kesilip kurutulması için Müslümanların, mutlaka Tevhidi esasları, önceki davetçiler gibi ortaya koymaları ve sürekli bir şekilde bunu sürdürmeleri gerekir.

Ülkelerindeki halkların inançlarına saldıran, Müslümanlara düşmanlık yapan, İslâmi değerlere savaş açan zalim ve zorba diktatörler, tarihteki zalimler gibi yok olup gideceklerdir. Tevhid erleri Müslümanlar, kendilerine Rab’leri tarafından bahşedilen sonsuz nimet, ebedi bolluk ve rahmet olan İslâm (Kevser) için, her şeylerini ortaya koymalı ve tüm değerlerini yüce Allah’ın dini uğruna feda etmeli/edebilmelidirler.

Kevser suresi, iman edenlerin, iman ettikleri esaslara samimiyetle teslim olmalarını, bu uğurda nelerini feda edebileceklerini, etmeleri gerektiğini bildirmiştir. Bir nimetin sürekli olabilmesi için ancak o nimete sahip olanların, o nimete yaraşır bir özveride bulunmaları ile mümkündür.

Sonuç olarak Kevser suresi, yalnız Rasul (as)’a özgü değil, nazil olduğu dönemden kıyamete kadar iman edecek insanları da kapsamaktadır.

Selam olsun, Rab’lerinin verdiği Kevser nimeti uğruna -canları dahil- her şeylerini ortaya koyanlara!

Selam olsun, Rab’lerine teslim olup hayatlarını feda edenlere!

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*