Kemalizm'in Temel Felsefesi: Zorbalık ve Yolsuzluk

 

Zorbalık ve yolsuzluk, insan yaşamında nefret edilen, tiksinti veren ve sevilmeyen iki olumsuz menfur kavram ve fiildir. Bu kavramları kendi içinde barındıran, temeli bu fiillere dayanan düşünce ve ideolojiler, sistem ve yönetimler de aynı şekilde nefret edilen ideoloji ve yönetimlerdir. Böyle özelliklere sahip olan sistemler, insanlık düşmanı ve gayri insani sistemlerdir.

Zorbalık ve yolsuzluk, birbirini tamamlayan, birbirini koruyan, birbirleriyle bütünleşen, biri olmadan diğerinin yaşama şansı bulunmayan iki kavram, iki gayri ahlaki ve gayri insani fiildir. Tarihin her döneminde, bu iki kavramı içinde barındıran ideolojiler, sistem ve yönetimler olduğu gibi, bugün de bu tür sistem ve yönetimler mevcuttur. Bu özelliklere sahip olan yönetimler genelde zorba ve despotturlar. İdareleri altında tuttukları halklar tarafından sevilmeyen, nefret edilen bu zorba ve despot yönetimler, varlıklarını korumak ve sürdürmek için bir taraftan halkın değerlerini, maddi varlıklarını çalıp hırsızlık, gasbedip yolsuzluk yaparlarken, diğer taraftan soyup soğana çevirdikleri halkın tepkisini bastırmak, hırsızlıklarını örtbas edebilmek için zorbalık yapmakta, şiddet ve terör estirerek halkı sindirmektedirler.

Yolsuzluk ve hırsızlıkla halkın maddi varlıklarını çalıp gasbeden diktatörlükler ve diktatörler, halkı güvenmedikleri, yarınlarından emin olmadıkları için çalıp gasbettikleri halkın varlıklarından kazandıkları paraları, başka ülkelerdeki bankalara yatırmaktadırlar. Çünkü yönetimleri altında zorla tuttukları halkın isyan edip saltanatlarını yerlebir ettikleri zaman kaçıp sığınacakları yer, paralarını daha önce yatırdıkları dış ülkelerdir. Geçmişte ve günümüzdeki tüm zorbalar, saltanatları halk tarafından yerlebir olduktan sonra canlarını kurtardıkları an ülkelerinden kaçıp dış ülkeler sığınmışlardır.

Türkiye’yi seksen yıldır işgali altında tutan, halkı inim inim inleten, zulüm ve despotluğun doruğuna ulaşan Kemalist diktatörlük, varlığını zulüm ve yolsuzluk üzerine bina emiştir. Bugün Kemalizm denince halkın aklına ilk gelen, zorbalık ve yolsuzluk olmaktadır. Nasıl ki, İslâm denince adalet, eşitlik, özgürlük, barış, kardeşlik, güven ve huzur, mutluluk ve saadet akla geliyorsa; aynı şekilde Kemalizm denince de insanlık düşmanı zorbalık ve yolsuzluk, zulüm ve baskı, şiddet ve terör akla gelmektedir.

 

ZORBALIK – Kemalizm’in İlk ve En Önemli Vasfı

Anadolu halkının inanç değerlerine, ahlak ilkelerine, yaşam felsefesine, kültür, gelenek ve göreneklerine aykırı bir sistem olan Kemalist diktatörlük, hile ve düzenbazlıkla, yalan ve istismarlarla gasbettiği Anadolu topraklarını işgali altında tutmak, zulme dayalı saltanatını sürdürebilmek; ateist, inkarcı ve küfür içeren ideolojisini Anadolu halkına zorla benimsetmek için, tarihin tüm zorbalarına rahmet(!) okutacak derecede baskıya, şiddete, terör ve zulme başvurmuş, Anadolu halkının ve bu halkın temsilcileri olan değerli alim ve aydınlarının oluk oluk kanlarını akıtmış, halkın inancıyla alay etmiş, inanç değerlerine savaş açmıştır.

Kemalizm’in Anadolu topraklarını işgali ile başlayan zorbalık süreci, günümüze kadar, akla hayale gelmeyen şeytani yöntemlerle, gayri insani bir vahşetle devam etmiştir. Dikta rejimi, işgalinin ilk yıllarında İstiklal Mahkemeleri adı altında oluşturduğu cinayet mahkemelerinde sebepsiz ve yere ve sudan bahanelerle binlerce ilim ehli alimi ve halkın önderlerini, hakim ve savcı kılığına bürünmüş cellatlarının kararlarıyla darağacılarda katletmişti. Kan dökmeyi ve kan içmeyi alışkanlık haline getiren Kemalist diktatörlük, suikast ve faili meçhul cinayetleriyle onlarca insanı öldürtmesine paralel olarak, kimilerini kendisinin meydana getirttiği (Menemen olayı gibi), bu nedenle birçok masum insanın kanını döktüğü, kimileri de halkın despot diktatörlüğe olan tepkisinden kaynaklanan isyanları (Şeyh Said isyanı, Çerkez Ethem isyanı, Çapanoğlu isyanı vb.) bahane ederek binlerce insanı katletmiştir.

Zorbalık, Kemalist diktatörlüğün ilk ve en önemli vasfıdır. Bu gerçek, dikta rejiminin en üst kurumları tarafından açık bir şekilde tescil edilmiştir. Mücâhede Yayınları’ndan çıkan “Hukuk Zorbalarına Karşı Onur Mücâdelesi” adlı kitapta sistemin zorbalığı ile ilgili şu ifadelere yer verilmiştir:

“Diğer taraftan yukarıdaki sıfatları Türkiye için, sistemin en üst yargı birimi olan Yargıtay 9. Dairesi ve Yargıtay Başkanı Sami Selçuk Bey kullanıyorlar. Yargıtay 9. Dairesi, İHD İstanbul Şube Başkanı’nın T.C. devleti için kullandığı ‘Mafyalaşmış devlet’, ‘Kaba kuvvetin hâkim olduğu hukuk dışı devlet’, ‘Cinâyet işleyen(câni) devlet’, ‘Suçluları yönetici yapan, serveti koruyan devlet’, ifadelerini hakaret kabul etmeyerek verilen cezâyı bozmuştur. (10.05.1998 Posta). Yargıtay Başkanı Sami Selçuk Bey, yazdığı kitabına “Zorba Devletten Hukukun Üstünlüğüne” adını vermiştir. Bundan da anlaşılıyor ki, Yargıtay Başkanı ve 9. Dairesi, sistemin zor-balığını tescil etmişlerdir.

Aynı şekilde Hükümet ortağı ve ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz Bey de sistemi “Mitolojik Haydut Prokrus-tes”e benzeterek, bu haydutun, kurbanlarını öldürdükten sonra, kısa olanlarını çekiçle uzattığını, uzun olanlarını ise, testere ile kesip kısalttığını ifade etmiştir.” (Hukuk Zorbalarına Karşı Onur Mücâdelesi, Ramazan Yılmaz, Mücâhede Yayınları, İstanbul 2002, shf. 276)

Onur Mücâdelesi kitabından alıntılanan ifadelerden de anlaşılıyor ki, sistem ve sistemin yöneticileri kendi zorbalıklarını kabul etmekte, bu zorbalığın sistemin temel felsefesi olduğunu açıkça belirtmektedirler.

Zorbalığı tek çıkar yol, yegane çözüm zanneden Kemalizm, halkın kendisine olan tepkisini ve halk tarafından gayri meşru görülmesini bastırmak ve halkın gözünü korkutup onu sindirmek için kanlı eylemlerini şiddet ve terör estirerek bugüne kadar sürdürmüştür. Ancak zorba sistemin başvurduğu her şiddet ve estirdiği her terör, hem halkın kin ve nefretini daha çok artırmış, hem de yeni isyanların çıkmasına neden olmuştur.

Kurulduğu günden itibaren Anadolu toprakları üzerindeki işgalini korku üzerinde sürdüren Kemalizm, halka dayanmadığı, halk tarafından benimsenip kabul edilmediği için her an halkın isyanı sonucu yıkılacak endişesiyle her şeyden ve herkesten kuşkulandı. Hatta öyle ki, Anadolu’yu işgali sırasında ülkeyi dış düşmanlardan kurtarmaya çalışan ve bir yönüyle kendisine yardımcı olmuş nice değerli insanlardan bile şüphelenip korkmaya başladı ve bu kimseleri hain ilan edip harcamaya çalıştı. Örneğin bunların en meşhurlarından biri Çerkez Ethem’dir. Ülkenin kurtarılmasında birçok kahramanlıklara imza atan Çerkez Ethem, Kemalist diktatörlüğün halkın inancına, ahlaki ilkelerine, yaşam felsefesine, kültür, gelenek ve göreneklerine düşman olduğunu, bu diktatörlüğün halk tarafından istenmediğini anlayınca ona karşı tavır aldı. Ancak bu tavır alışı Çerkez Ethem’e pahalıya mal oldu. İki ağabeyi de mecliste milletvekili olduğu söylenen Çerkez Ethem, dikta rejimi tarafından önce vatan haini olarak suçlandı, ardından zorba rejimin saldırısına uğradı. Aynı akıbete birçok kişi daha uğradı; bunlardan birçoğu ülke dışında vatan hasreti çekerek can verdi. İşte Mehmet Akif Ersoy bunlardan yalnızca birisiydi. M. Akif Ersoy, nice fedakârlıklar yapmasına ve T.C.’nin istiklâl(!) marşını yazmasına rağmen, dış düşmandan görmediği zulmü, başlarına bela ettikleri iç düşman Kemalist zorbalıktan görmüştür. Akif, kurtuluşu yurtdışına kaçmakta görmüş ve Mısır’da can vermiştir.

Ülkenin içinde bulunduğu zor şartlarda hayatlarını hiçe sayarak mücadele eden nice insan, savaştan sonra Kemalist zorbalığın ihanetine uğramış, zulüm görmüş, zorba sistem tarafından düşman ilan edilmiş, hakkında soruşturmalar açılmış, kovuşturmalar yapılmıştır. Dikta rejimi, kendi varlığını sürdürmek adına ülkenin seçkin şahsiyetlerini tek tek harcamıştır.

Dikta rejiminin Anadolu halkı ve özellikle de müslümanlar üzerinde estirdiği terör, uyguladığı şiddet ve baskı, İslâmi değerlere, ahlaki ilkelere, gelenek ve göreneklere olan düşmanlığı, halkın bu diktatörlüğe karşı duyduğu kin ve nefreti daha çok artırmıştır. Halk, diktatör rejime karşı duyduğu kin ve nefretini kimi zaman örgütler kurarak ortaya koymuş, kimi zaman da despot rejim taraftarlarını seçim sandıklarında silip atarak ortaya koymuştur. Demokratik dinin 1950 yılından sonra yapılan tüm seçimlerinde halk, rejim taraftarı asker ve sivilleri seçim sandıklarına gömmüş, onlara iktidar hakkı vermemiştir. Ancak dikta rejimi, halkın kendisine ve taraftarlarına vermediği iktidarı, her on yılda bir yaptığı kanlı ihtilallerle, zorla gasbetmiştir.

Kemalist diktatörlük, sosyal bir düzen kurup halkın yaşam standartlarını, refah düzeyini yükselterek, kendisine karşı biriken kin ve nefreti azaltacak, halk arasında sosyal adaleti sağlayacak yerde, tam aksine hareket ederek baskı ve zulmüne, şiddet ve terörüne devam etmiş, silah ve zorbalıkla halkın duygularını bastırmaya, halkı korkutup sindirmeye çalışmıştır. Her on yılda bir yapılan kanlı ihtilaller, verilen muhtıralar, dikta rejiminin içinde bulunduğu çıkmazı ve halka gözdağı verdiğini açıkça göstermektedir. Özellikle halkın seçip iktidar verdiği başbakanların kimini darağacında sallandırması, kimilerini cezaevine kapatması, dikta rejiminin halkla ne kadar ters düştüğünün ve halka gözdağı verdiğinin birer belgesi, birer göstergesidir. Ancak Anadolu halkı, dikta rejiminin bu şantajlarına, gözdağı vermesine, onca baskı ve zulmüne, estirdiği tüm şiddet ve terörüne boyun eğmemiş, susmamış, tam aksine her vesile ile tepkisini, kin ve nefretini daha güçlü bir şekilde ortaya koymuştur.

Anadolu halkı tarihi, nice despot ve diktatörlerin defedildiği, zorbalara hak ettikleri cezaların verildiği örneklerle doludur. Bu kural, Kemalist diktatörlük için de geçerlidir ve bu halk, eski inancına, sarsılmaz imanına kavuştuğu ya da kavuşturulduğu anda yine eski gücünü ortaya koyacak ve Kemalist zorbalığın hile ve yalanlarla gasbettiği işgaline son verecek, dikta rejimini, tarihin çöplüğünde layık olduğu yere, önceki zorbaların yanına fırlatacaktır. Bu süreç çok yakındır ve inşaAllah çok kısa bir süre sonra bu zorba diktatörlük, bu insanlığın yüzkarası ur, AB sözcüsü Ooslander’ın bile tespit ettiği bu çağdışı, putperest rejim, kirlettiği temiz Anadolu topraklarından sürülüp çıkarılacak ya da yerin dibine geçirilecektir. Böylece Anadolu halkı bir zorbadan daha kurtulmanın mutluluğunu yaşayacaktır. Ne mutlu, o günleri görecek gözlere ve o gözlerin sahiplerine!

 

YOLSUZLUK–HIRSIZLIK: Kemalizm’in Temel Felsefesi

Meşruiyeti bulunmayan, işgal ve esareti altında tuttuğu halka dayanmayan, insan hak ve özgürlüklerine aykırı olan bir sistemin varlığını korumak için başvurduğu iki yol vardır. Birincisi, yukarıda da belirtildiği üzere, zorbalık, şiddet ve terör; ikincisi ise yolsuzluk ve hırsızlık, gasp ve sömürüdür. Tarih boyunca tüm diktatör despotlar, gayri meşru iktidarlarını sürdürmek, varlıklarını devam ettirmek için bu iki yola, bu iki iğrenç fiile başvurmuşlardır.

Halka, halkın inanç ve değerlerine dayanmadıkları, saygı göstermedikleri için halk tarafından en küçük bir destek görmeyen, halkın maddi yardımından yararlanamayan tüm despotlar, iktidarlarını sürdürebilmek için halkın maddi değerlerini gasbetmişler, bu değerleri usulsüz yollarla alıp çalarak hırsızlık ve yolsuzluk yapmışlar, bu hırsızlıklarını örtbas edebilmek için de baskı ve şiddete başvurmuşlar, halkı sindirmeye çalışmışlardır. Bu, dün öyle olduğu gibi, bugün de böyledir, yarın da böyle olacaktır. Bu tavır, despotizmin mantığıdır. Despotizm ise gelişmemiş beyinlerin ürünüdür.

Türkiye’deki Kemalist diktatörlük de, tarihteki diğer zorbalar gibi, baskı ve zulümle işgali altında tuttuğu halk tarafından maddi bir destek bulamadığından dolayı, işgalini sürdürmek, varlığını devam ettirmek için yolsuzluk ve hırsızlık yapmakta, halkın değerlerini gayri meşru bir şekilde gasbedip çalmaktadır. Dikta rejimi, Anadolu halkına ait olan ülkenin maddi kaynaklarını, yeraltı ve yerüstü zenginliklerini, efendisi emperyalistlere ve ülke içindeki yandaşı bir avuç burjuva sınıfına çeşitli hile ve desiselerle aktarmakta, ülkenin gerçek sahibi Anadolu halkının aç, sefil ve perişan olmasına neden olmaktadır. Bugün halkın yüzde sekseninden fazlası dikta rejiminin uyguladığı yolsuzluk ve zorbaca politikası yüzünden gayri safi milli hasıladan yararlanmamaktadır.

Ülke zenginliklerinin gayri meşru yollarla kendilerine aktarıldığı emperyalist güçler, Kemalist zorbalığı dışarıdan destekleyip işgalini sürdürmesine yardımcı olurlarken burjuva kesimi de kendilerini semirtip zenginleştiren zorba sistemi içeriden desteklemektedirler. Dikta rejimi ile destekçileri arasındaki bu dönüşümlü yardımlaşma, Anadolu halkına çok pahalıya mâlolmaktadır.

İnsan hak ve özgürlüklerini çiğneyen, zorbalık ve yolsuzluğu temel felsefe olarak kabul eden despotizm, kendisi çağdışı olduğu gibi, işgali altında tuttuğu hakları da geri bırakır. Bugün bazı ülkeler de hâlâ hüküm süren diktatörlükler, halklarına açlık, sefalet ve gözyaşından başka bir şey veremediği gibi, o ülkelerin üçüncü dünya ülkesi olarak adlandırılmalarına neden olmaktadırlar. Bu ülkelerden biri de Türkiye’dir. Onca zenginliğine, gelir kaynaklarına, coğrafi konumuna, kültürel varlığına rağmen Türkiye, seksen yıldan fazla bir zamandan beri Kemalizm’in işgali altında kaldığı ve bu işgal hâlâ devam ettiği için üçüncü dünya ülkeleri arasındadır. Çünkü ülke zenginliği, halkın refah düzeyini yükseltmek, çağın teknolojisini satın almak için değil, zorba sistemin iç ve dış destekçileri burjuva kesimi ve emperyalizmi kalkındırmak için kullanılmakta, ülke zenginliği onlara akmaktadır.

Bozuk bir yönetimin hayatiyetini ve işgalini devam ettirmesi, ancak insani özelliklerini yitirmiş, insan hak ve özgürlüklerini hiçe saymış, hukuk anlayışından mahrum kalmış kimselerin varlığı ile mümkündür. Bu nedenle Kemalist diktatörlük, uyguladığı bozuk eğitim ve totaliter yönetim sonucunda bu tür insanların yetişmesini sağlamış ve bunlar sayesinde işgalini bugüne kadar, halkın tepkisine rağmen, baskı, şiddet ve terörle devam ettirmiştir.

Kemalist diktatörlüğün uyguladığı bu bozuk eğitim sistemi ve çağdışı yönetimi nedeniyle bugün rejimin tüm kurumları hırsızlık ve yolsuzluklarla gündemin baş sorunlarından biri olarak karşımızdadır. Neredeyse her gün dikta rejiminin bir kurumunda, rejimin yöneticilerinin hırsızlıkları, yolsuzlukları su yüzüne çıkıyor. Daha doğrusu rejimin kurumlarında yıllardır yapılan yolsuzluk ve hırsızlıklar o kadar çoğaldı ki, artık kapalı kapılar arkasına sığmadığından sokağa taştı. Rejimin yolsuzluk ve hırsızlık yapmamış yöneticisi, soruşturma görmedik kurumu kalmadı. Rejimin baş kurumu cumhurbaşkanlığından meclisine, başbakanlığından bakanlığına, sağlık sektöründen enerji sektörüne, yerel yönetimlerinden en küçük birimine kadar hemen hemen tüm kurum ve kuruluşlarında hırsızlık ve yolsuzluklar yapıldı.

Dikta rejiminin askeri kanadındaki hırsızlık ve yolsuzluklar üzerine gidilmedi. Bunun nedeni, bu kurumun temiz oluşu ya da yolsuzluk yapmayışı değil, bu kurumun üstüne gidebilecek mangal yürekli soruşturmacıların olmayışıdır. Genel Kurmay’da kurmay bir albayın ya da generalin önünde yerde diz çöküp kendilerine verilen talimatları birer emireri gibi tekrarlayıp kabullenen ve adliye, daha doğrusu zulüm binasında bu talimatları yerine getiren savcı ve hakim sıfatlı hangi yürekli, efendi edindiği askerlerden hesap soracak, onların yaptıkları yolsuzlukları araştıracak?! Böyle bir şeye kalkışacak hakim ve savcı kılıklı biri, kendi mezarını kendisi hazırlamış demektir. Susurluk komisyonu savcısı ile o zamanın başbakanlarından Mesut Yılmaz, aynı ağızdan, soruşturmayı bir yere kadar götürdüklerini, ondan sonrasını soruşturmaya güç yetiremediklerini söylüyorlardı. Soruşturmanın “ondan ötesi”nin adresi belliydi… ancak o adrese gitmeye yürek isterdi!

Bugün üçüncü dünya ülkelerinde bile askerlerin dokunulmazlıkları kaldırılıyor, yolsuz ve hırsız, zalim ve despot askerlerden hesap soruluyor. İşte Şili ve Arjantin… Son olarak bu iki ülke de askerlerden hesap sormak için onların dokunulmazlıklarını kaldırıyorlar. Ancak maalesef Türkiye, çağın çok daha gerisinde kaldığı için hâlâ askerlerden hesap sorma yürekliliğini ortaya koyacak durumda değildir. Tıpkı dünyadaki tüm putlar tek tek yıkılıp totemciliğe putçuluğa son verilirken, Türkiye’de hâlâ her okulun önünde, her resmi daire içinde bulunan putların yıkılmadığı gibi. Daha ilköğretim birinci sınıfından itibaren Anadolu’nun tertemiz çocuklarına, körpecik dimağlara putperestlik aşılanıyor, puthanelere gidiliyor, putlar önünde merasim adı altında putlara tapınma ve tazim törenleri düzenleniyor.

Dikta rejimi, uyguladığı putçu, materyalist, ateist ve bozuk eğitim sistemi ile kendi zorba ve hırsız karakterine uygun elemanlar yetiştirdi. Bu yetişen elemanlar, geldikleri ya da getirildikleri her makamda hırsızlık ve yolsuzluk yaptılar. Dikta rejiminin bugüne kadar Başbakanlık görevinde bulunmuş hemen herkesin haklarında açılmış yolsuzluk ve hırsızlık dosyaları mevcuttur. Bunlara bir de aynı karakterdeki bakanlar, genel müdürler ve idare amirleri katıldığı zaman rejimin yapısı ve kimliği daha iyi bir şekilde anlaşılıyor.

Kemalizm, suçluların, yolsuzların, hırsızların yönetimine izin veren, böyle olmayanlara yönetme hakkı vermeyen bir sistemdir. Ülkenin maddi kaynaklarını kardeşlerine ve yeğenlerine peşkeş çeken Süleyman Demirel’den neredeyse her karış toprağın tapusunu kendi üzerine çıkaran Tansu Çiller’e, kardeşi Turgut’la beraber yolsuzluğun zirvesine ulaşan Mesut Yılmaz’dan halkın mücevherlerini, yoksullara yapılan yardım paralarını gabedip 150-200 kg altın biriktiren, saray ve köşkler edinen Necmettin Erbakan’a, ailesini ve çevresini semirtip zenginleşen Turgut Özal’ından İstanbul Belediyesi’ni soyup soğana çeviren ABD’nin son kuklası R.T. Erdoğan’ına kadar mesleğinde yetişmiş tüm hırsızlar, dikta rejimi tarafından yetiştirilip başbakanlığa getirilmiştir.

Materyalist, ateist ve putperest bir eğitim sistemi ile Anadolu halkının inanç değerlerine, ahlak ilkelerine, yaşam felsefesine, kültür, gelenek ve göreneklerine saldıran dikta rejimi, genç nesilden birçoğunu saptırdı; ateist, materyalist ve tüm değerlerine yabancılaşan, Batı emperyalizmine, Batı kültür ve değerlerine hayran, Batı’yı ilah edinen bir nesil yetiştirdi. Kendi öz değerlerine, inanç ve kültürüne yabancılaşan bu Batı hayranı soysuz ve köksüz nesil, kapitalizmin “bırakın yapsınlar, bırakın geçsinler” felsefesini esas alarak yetiştiler. Bu felsefe ile yetişen cumhuriyet çocukları, bu felsefenin gereği olarak istedikleri gibi çalıp soydular, gayri meşru bir şekilde toplumun maddi değerlerini gasbedip semirdiler. Bugün birbiri ardına ortaya çıkan yolsuzluklar, dikta rejiminin yetiştirdiği bu bozuk, dinsiz, materyalist ve çıkarcı neslin yolsuzluklarıdır. İşin garip yanı, bu yolsuzlukları ortaya çıkaranlar, dürüst, ilkeli, vatanperver, toplumu düşünen, Allah’tan korkan insanlar oldukları için yolsuzlukları ortaya çıkarmıyor; tam aksine yolsuzluk yapanlardan çok daha hırsız ve yolsuz oldukları için, kendi hırsızlıklarını örtbas edebilmek ve yeni yapacakları hırsızlık ve yolsuzluklara zemin hazırlamak, en önemlisi de zedelenen çıkarlarını düzeltmek için diğer hırsızların ve yolsuzluk yapanların üzerine gidip onların kirli çamaşırlarını ortaya çıkarıyorlar. Bu hırsızlar ve yolsuzlar, bazen de aralarında ittifaklar oluşturup hırsızlıklarını gizlemeye çalışıyorlar. Örneklendirecek olursak:

1- İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ni ve yan kuruluşlarını soyup soğana çeviren, hakkında onlarca hırsızlık ve yolsuzluk dosyası bulunan AKP (= Amerikan Kuklaları Partisi) başkanı Erdoğan ve kendisi gibi hırsızlık ve yolsuzluklarla donanmış yandaşları, şimdi eski Başbakan Ecevit’i ve yardımcılarını sorgulamaya çalışıyorlar. Üstelik kendilerinin hırsızlıkları ve ülkeyi soymaya çalışmaları halen devam ettiği halde… Erdoğan ve AKP(= Amerikan Kuklaları Partisin)’deki diğer elemanları, ülkenin soyulacak yeri kalmamış olacak ki, şimdi de orman arazilerini yemeye ve soymaya çalışıyorlar. Aslında önceden çaldıkları orman arazilerini şimdi (sözümona) meşrulaştırmak için uğraşıyorlar. Maliye’yi teslim ettikleri baş hırsız Unakıtan’ın çaldığı orman arazileri, halen güncelliğini koruduğu şu günlerde orman arazileri kanununu çıkarmak için çırpınmaları ve yolsuzluklar üzerine gittiklerini (!) söylemeleri, Amerikan Kuklaları Partisi’nin elemanlarının hırsızlıklarını örtbas etmekten başka bir şey değildir.

2- Yolsuzluğu ve hırsızlığı ile gündemden düşmeyen, hakkında açılmış onlarca hırsızlık ve yolsuzluk dosyası bulunan Çiller, düşmanı olduğu ve kendisi gibi bir hırsız ve yolsuz olan, Bosna’daki zavallı insanlar için toplanan paraları gasbedip çalan Erbakan’la, hırsızlıklarını ve yolsuzluklarını örtbas edebilmek için koalisyon hükümeti kurdu.

3- Mesut Yılmaz ile Tansu Çiller, daha önce bir kaç oy uğruna birbirlerini yiyip dururlarken, meclise girdikten sonra hırsızlık ve yolsuzluklarını örtbas edebilmek için koalisyon hükümeti kurdular.

Bu hırsızlık ve yolsuzluklar, yaza yaza bitirilecek bir şey değildir. Çünkü bataklığın, varolduğu sürece, sivrisinek ürettiği gerçeği gibi, bu soyguncu, hırsız, zorba düzen, halkın inanç değerlerine, ahlak ilkelerine, yaşam felsefesine, gelenek ve göreneklerine aykırı ve düşman eğitimini sürdürdüğü sürece daha çok soysuz ve köksüz nesiller yetiştirilecektir. Bu hırsızlıkların, yolsuzluk ve soygunların bitmesi, ancak bu soyguncu, yağmacı ve hırsız düzenin yokedilmesi ile mümkündür.

Türkiye’deki yağmanın, talanın, soygunun, hırsızlık ve yolsuzluğun temel nedeni, ülkeyi seksen yıldan fazla bir süreden beri işgal eden Kemalist diktatörlüktür. Anadolu’nun saf evlatlarını, uyguladığı materyalist ve ateist eğitim sonucunda öz değerlerinden, inanç ve kültüründen koparmış, onuncu yıl marşında da itiraf ettiği gibi “on yılda” on bin bozuk ürün yetiştirmiştir. Bu bozuk ve materyalist eğitimden etkilenmeyen kimi insanları da sistemde belli yerlerde görevlendirdikten sonra bozmuş, insani özelliklerinden uzaklaştırmıştır. İşte bugün sistemin tepesinde göstermelik ya da sembolik olarak oturtulan A. Necdet Sezer…! Bu şahıs, Cumhurbaşkanı olduğu ilk günlerde Anadolu insanlarına has özellikleriyle hareket ediyor, olması gereken ve halk tarafından beğenilen tavırlar sergiliyordu. Ancak bu güzel tavırları uzun sürmedi ve “devletin malı deniz…” felsefesine uyarak o da tıpkı halefleri diğer başkanlar gibi, tüyü bitmeyen yetimlerin hakkına el uzatıp Çankaya Köşkü’nü firavunlara yakışır bir şekilde donattı; o mütevazı Sezer, birdenbire değişmiş, halkın parasıyla köşke en lüks ve pahalı malları almıştı. İşte bu bozuk ve kokuşmuş Kemalist zorbalığın insanı getirdiği nokta!…

Anadolu halkı, bu soyguncu ve zorba düzeni başından defedip atmadıkça ne soygunlar, hırsızlık ve yolsuzluklar biter, ne de soyguncular ve hırsızlar biter. Aksi halde soygun ve hırsızlığın biri biter, diğeri başlar ya da soyguncu ve hırsızın biri gider diğeri gelir ve halk kaz gibi yolunmaya ve soyulmaya yine mahkum olur. Bunun için yapılacak tek şey, İslâm’a yönelip yeniden iman etmek, İslâm’ın şerefiyle şereflenmek, İslâmi bir kimlik kuşanıp zorba ve soyguncu düzene karşı tavır almaktır. Bu tavır, en basitinden, zorba ve soyguncu düzene oy vermemek, sistem için taze kan olan sandık başına gitmeyerek seçimlere katılmamaktır. Çünkü demokratik dinin bir gereği ve Kemalist diktatörlüğün hayat kaynağı olan seçime katılmak, zorbalığın ve hırsızlığın devam etmesine katkıda bulunmak olduğu gibi aynı zamanda şirk ve küfürdür ve katılanların müşrik ve kafir olarak cehennemde ebediyyen yanmalarına neden olacaktır.

“Küfre rıza küfürdür” gerçeğini Anadolu halkı çok iyi bilir. Bu küfür ve kokuşmuş düzenin devam etmesi, genç nesillerden daha birçoklarının özbenliklerinden, inanç, kültür, gelenek ve göreneklerinden uzaklaşarak yozlaşması, hırsızlığın, yolsuzluğun, gasp ve soygunun sürmesi, halkın mallarının talan ve yağma edilmesi, zorbalık ve despotluğun azgınlaşarak artması demektir.

Artık bu zulüm bitmeli, Anadolu halkı layık olduğu özgürlüğe, huzur ve güvene, zenginlik ve bolluğa, rahmet ve berekete kavuşmalıdır. Bunun için yapılacak şey, bir an önce İslâmi değerlere, Kur’âni gerçeklere yönelmek; şeref, mutluluk ve saadeti İslâm’da aramaktır.işte bu, gerçek kurtuluştur!

Ramazan Yılmaz: 20.03.2007

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*