Karia Suresi

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم

Karia Suresi

Önsöz

Dünya hayatının aldatıcı zevkine dalanlar, Rab’lerine kulluğu unuturlar

İnsanlar, dünya hayatının cazibesi, çekicilik ve güzelliği karşısında kimi zaman nefislerinin isteklerine karşı koymayarak, yaratılışlarının gayesi olan asıl görev ve sorumluluklarını unuturlar.

Dünyanın kendilerine sunduğu fırsat ve imkânları değerlendirme gayesi ile zevk, sefa içerisinde bir hayat sürmeye başlayanlar, dünya hayatının geçici zevkleri peşinde koşarlarken Rab’lerinin gönderdiği ilahi mesajın hükümlerini önemsemeyip görmezden gelirler.

İnsanlar, dünya hayatına neden geldiklerini, burada neler yapmaları gerektiğini, bu hayatın sonunda kendilerini nasıl bir akıbetin beklediğini hiç düşünmez, kulluk görev ve sorumluluklarını, Rab’lerinin kendilerinden istediği ölçüde yerine getirmezler. Böyle kimseler, hevalarını ilah edinip onun istekleri peşinde koşarlar, yaşadıkları aldatıcı hayat içerisinde Rab’lerinin emir ve yasaklarını dinlemezler.

Asıl gayelerini unutanlar, iki şekilde dünya hayatı içerisine dalar ve ondan bir türlü çıkmak istemez ya da çıkamazlar.

Birincisi, dünya hayatı insanları öyle bir sarar ki onlar, kendilerini adeta rüyada zanneder, bu rüyanın bitmesini istemezler. İçerisine daldıkları zevk ve sefanın, yanıltıcı ve aldatıcı hayatın bitmesini istemeyenler, bunun için gece gündüz demeden çalışır, çabalar, ilişki ve dostluklarını hep bu aldatıcı hayata göre belirlerler.

Zevk ve sefa içerisinde hayatlarını sürdürenler, öleceklerini, ahiret hayatını, hesap verme gibi konuları hiç düşünmez, düşünmek istemezler. Bunlar, içerisine daldıkları aldatıcı hayatın ebedi olmasını, hiç bitmemesini arzu eder, ahireti unuturlar, Rab’lerinden kendilerine gönderilen ilahi esasları görmek bile istemezler.

İkincisi, dünya hayatının kıskacına kapılan kimseler, içerisine daldıkları meşgaleler, uğraşılar, sıkıntı ve hırslar nedeniyle dünya hayatı tarafından adeta esir alınırlar. Bunlar, hayata başladıkları andan itibaren gecelerini gündüzlerine katarak çalışır dururlar, didinip çabalarlar. Mal biriktirme, daha iyi bir gelecek elde etme, rahat bir hayat sürme, toplumda belli bir statü kazanma adına ya da geçim derdi, çocuklarının geleceğini düşünme endişesi ile yaratılış amacını unuturlar.

Dünya hayatını gaye edinip kulluk görev ve sorumluluklarını unutanlar, zaman içerisinde Rab’lerinin emirlerine karşı kör ve sağır kesilirler. Bunlar, kendilerine Rab’lerinin ayetleri hatırlatıldığında kabul etmezler. Kur’an, bu nankör ve doyumsuz kişilerin, gereğince iman etmedikleri halde -utanmadan- Rab’lerinden daha fazla nasıl mal istediklerini bildirir.

Bana bırak, tek olarak yarattığım kimseyi, ona, gittikçe artan mal verdim, gözönünde oğullar (verdim) ve ona yaydıkça yaydım, sonra elbette artırmamı umuyor. İyi bilin ki şüphesiz o, ayetlerimize direndi, yakında onu şiddetli bir şekilde yakalayacağım.” (Müddessir, 11-17)

Yüce Allah’ın hükümlerini, kulluk görev ve sorumluluklarını önemsemeyip ikinci plana atanlar, içerisine daldıkları sefih hayatlarının bir gün ansızın biteceğini, dünyada kazanıp sahip oldukları her şeyi bırakıp gideceklerini düşünmezler. O gün geldiğinde artık düşünmeleri onlara fayda vermeyecek, pişmanlık içerisinde yaptıklarına üzülecekler, ancak bu onları acıklı azaptan kurtaramayacaktır.

Uğurlu arkadaşlar müstesna; cennetlerdedirler, soruyorlar günahkârlara: ‘Sizi ateşte tutan nedir? Dediler ki: ‘Biz namaz kılanlardan olmadık, yoksula yediren değildik ve biz, (boş) söze dalanlarla beraber dalardık, din (hesap) gününü yalanlıyorduk, nihayet ölüm bize geldi.” (Müddessir, 39-47)

İnsanlar, çevrelerinde cereyan eden olayları görmelerine, en yakınlarının ölümüne şahit olmalarına, birçoğunun evlerinde yüce Allah’ın Kitabı bulunmasına, gerçeğin farkında olmalarına rağmen bir türlü Rab’lerine yönelip tevbe ederek gereğince iman etmezler.

Kıyamet Saati, gaflet ve dalalet içerisine dalanlara Rab’lerinden şiddetli bir tokattır

İnsanlar, kendilerine bir gün ansızın ölüm geldiğinde sahip oldukları her şeyi dünyada bırakıp gideceklerini, yaptıklarının, sahip olduklarının hesabını vereceklerini bilmelerine rağmen gaflet, inat ve kibirlerinden dolayı Rab’lerine isyan eder, şirk ve küfür içerisinde yaşantılarını sürdürmeye devam ederler.

Karia suresi, gaflet ve dalalet içerisinde dünya hayatını gaye edinerek rehavete dalan, hevalarını ilahlaştırıp Rab’lerine şirk koşarak isyan edenlere, adeta bir şamar atmakta, onları daldıkları gaflet uykusundan uyandırmaktadır. Tıpkı oturduğu koltuğunda uyku ile uyanıklık arasında bulunan birisinin, beklemediği bir anda çok şiddetli bir yumruk yemesi misali, dünya hayatında zevk ve sefa içerisinde kendilerinden geçenler de Kıyamet Saati’nin başlaması ile korkunç bir sarsıntıyla sarsılacak, neye uğradıklarını anlamayacaklardır.

Bu öyle bir sarsıntı, öyle bir çalkantı ki, insanın aklını başından alacak, onu çılgına çevirecektir. Uykuda olan birinin, şiddetli bir deprem sarsıntısı ile ansızın evinin başına yıkılması gibi, dünya hayatının rehaveti içerisinde zevk ve sefa sürenler, hiç beklemedikleri bir anda Kıyamet Saati’nin korkunç gürültüsü ile karşılaşacaklardır.

Kıyamet Saati’nin o dehşetli başlangıcı ile dağların renkli yün misali atılacağı, güneşin örtülüp yıldızların döküleceği, denizlerin taşıp tusinamilerin olacağı o anı gördüklerinde insanlar, çılgına dönmüş, ne yapacaklarını bilmez bir halde sağa sola kaçışacaklar, ancak nafile o gün kaçacak herhangi bir yer yoktur.

“O gün insan der ki; ‘Nereye kaçmalı!’ İyi bilin ki, bir yardımcı yoktur.” (Kıyamet, 10-11)

O gün, kaçacak sığınacak bir yer olmadığı gibi kurtuluş da yoktur. Yüce Allah (cc), o günün şiddetine karşı kullarını rahmetiyle uyarmış, ancak gaflet ve dalalet içerisindeki insanlar, bu rahmet çağrısına karşı kulaklarını kapatmışlar, hevalarının sürüklediği boşluklarda uğraşıp durmuşlardır.

Karia suresi, Ahiret günü görülecek hesabın nasıl olacağını ve sonuçlarını bildirerek insanların, buna göre hesaplarını dünyada iken yapmalarını haber vermektedir. O gün, tartılarındaki durumlarına göre insanların gidecekleri yer, alacakları karşılık belirlenecektir.

Yüce Allah’ın rızasını, buna bağlı olarak cenneti isteyenlerin, tartılarının ağır gelmesini sağlayacak şekilde iman edip salih amel işlemeleri gerekir. Tartılarını ağır yapacak şekilde iman edip salih amellerde bulunmayanlar, kendi elleri ve istekleri ile cehennemin adresini amel defterlerine yazmakta, kendi ayakları ile cehennemin kızgın ateşinin kollarına atılarak alevlerin arasına dalmaktadırlar.

Yüce Allah (cc), kullarına merhamet ederek o günün şiddetine karşı onları uyarmış, o gün gelmeden tevbe ederek içerisinde bulundukları gaflet ve dalaletten uyanmaya davet etmiş, Kur’an’a sarılmaları halinde bütün günahlarını bağışlayacağını bildirmiştir.

“De ki: ‘Ey nefislerine karşı aşırı giden kullarım, Allah’ın rahmetinden umut kesmeyin, şüphesiz Allah, bütün günahları bağışlar; gerçekten O, Ğafur’dur, Rahim’dir. Rabb’inize dönün, O’na teslim olun, muhakkak size azap gelmeden önce, sonra size yardım edilmez. Rabb’inizden size indirilenin en güzeline tabi olun; ansızın ve hiç farkına varmadan azap muhakkak size gelmeden önce.

Gerçekten diyeceksin ki: ‘Ey nefis, yazıklar olsun, Allah indinde aşırıya kaçtım ve gerçekten ben alay edenlerden idim.” (Zümer, 53-56)

Rahmeti, kâinatı kaplayan yüce Allah (cc), kullarına merhamet ederek o korkutucu gün gelmezden önce -Kur’an’a yönelip tevbe etmeleri halinde- bütün günahlarını affedeceğini, aksi halde sonraki pişmanlıkların onlara hiçbir fayda sağlamayacağını, ebedi azaptan kurtulamayacaklarını bildirmektedir.

Surenin Açıklaması

Kıyamet Saatini, -Rasul de olsa- hiç kimse bilemez

1-3- Felaket! Nedir Felaket! Anlıyor musun nedir, felaketin ne olduğunu!

İnsan, yaşamadığı tanık olamadığı bir şeyi, -Rasul de olsa- elbette bilemez. İşte kimsenin bilmediği, yalnızca yüce Allah’ın bildiği o büyük felaket, dünya hayatını sonlandıracak olan kıyamet saatidir. O saatin de ne zaman vuku bulacağını, yüce Allah’tan başka hiç kimse bilemez ve O, bu konuda, hiç kimseye bir bilgi vermemiştir.

“Sana saatten soruyorlar; ne zaman sabit olacak? Sen ne diye ondan söz edeceksin! Onun nihayeti Rabb’ine aittir; şüphesiz sen, ondan korkan kimselere uyarıcısın.” (Naziyat, 42-46)

 “Saati sana soruyorlar; ne zaman sabit olacak? De ki: ‘Şüphesiz onun ilmi, Rabb’imin yanındadır; O’ndan başkası, vaktinde onu açığa çıkaramaz! O, göklere ve yere ağır gelir; ani bir baskından başka size gelmez.’ Sanki gerçekten sen ondan hoşnutsun da sana soruyorlar. De ki: ‘Şüphesiz onun ilmi Allah’ın yanındadır velakin insanların çoğu bilmiyorlar.” (A’raf, 187)

Yüce Allah’ın, -Rasul’ü de dahil- hiç kimseye bilgi vermediği bir konuda ne acıdır ki, din adına yalan uydurup insanları kandırarak çıkar elde etmeyi bozuk bir karakter haline getiren, Rasulullah (as)’a iftira atmakta sınır tanımayan müfteri yalancı din simsarı gayri Müslim kimi istismarcı yalancılar, Rasulullah (as) adına uydurdukları yalanlarla Kıyamet saati konusunda bir sürü yalanlar söylemekten haya etmemişlerdir.

Kıyamet saati ansızın gelecek ve geldiğinde de iş bitirilmiş olacak! O saatin gelişi, herhangi bir doğa olayının gelişi gibi olmayacaktır; Kur’an’ın, kıyametin kopuşu ile ilgili verdiği ayetler okunduğunda bile insan, o anı yaşamadığı halde o anın dehşetinden tüyleri diken diken oluyor, bedeni sarsılarak o anı hissediyor.

“Nihayet şiddetli gürültü meydana geldiği zaman,” (Abese, 33)

Depremi yaşayan insanlar, onun insanın içini dışına çıkaran uğultusunu çok iyi bilirler. Kıyametin gürültüsü, depremlerdeki gürültülerle kıyaslanamayacak kadar büyük ve korkunç olacaktır. Çünkü deprem dünyada yalnızca bir alanda ve bölgede meydana gelirken kıyamet saati, kâinatın depremi olarak göklerde ve yerde var olan her şeyi içerisine alacak, yerin altını üstüne, göktekileri de yerin üstüne doğru korkunç gürültülerle indirecektir. O günün dehşetinden çocukların bile korku ve dehşetten saçları beyazlaşacaktır.

O halde şayet inkâr ederseniz, kendinizi nasıl koruyacaksınız, çocukların saçlarını ağartan o günden!” (Müzzemmil, 17)

Ayetlerden hareketle kıyamet sahnesine bakıldığında, ortaya çıkan manzara, düşünce planında bile ürkütücü ve korkunçtur.

Çocukların bile saçlarını ağartan o büyük felaket! Kıyamet Saati

Güneş dürüldüğü zaman.” (Tekvir, 1) Güneş sisteminin yok olması ile dünyayı zifiri bir karanlık basacak, göz gözü görmeyecek, sıcaklık yerini dondurucu bir havaya bırakacak, insanlar iliklerine kadar adeta buz kesilecekler, ancak yaşadıkları dehşetten dolayı sürekli bir hareket içerisinde sağa sola kaçışacakları için donmayacaklar.

“Yıldızlar karartıldığı zaman” (Tekvir, 2) Karanlık ortamda sağa sola kaçışan insanlar, yıldızların karartılması ile artık yönlerini de bulamayacak, nereye gideceklerini bilmeden kelebekler gibi sağa sola kaçışacaklar ve bir yerlere çarparak perişan olacaklar.

“Dağlar yürütüldüğü zaman” (Tekvir, 3) Yeryüzünün dengesini sağlamak için birer kazık olarak çakılan dağlar, yerçekiminin bitmesi ile kazıkları sökülecek ve o durgun, heybetli dağlar yürüyecek, yürüdükçe sarsılarak bölünüp parçalanacaklardır.

“Yer sarsıldıkça sarsılır, dağlar ufalandıkça ufalanır, derken serpilen toz olurlar.” (Vakıa, 4-6)

 “Arz ve dağlar kaldırılır sonra bir vuruşla, kırık dökük taş haline gelir.” (Hakka, 14)

Dağların her parçası, yeryüzüyle çarpışıp darmadağın olacak, dağılıp parçalandıkça patlamalar meydana gelecek; patlamalar oldukça üzerlerindeki renkli ağaçlar, değişik renk ve boydaki kayalar havalanarak renkli yünler gibi havada savrulacaklardır.

“Ve dağlar, renkli yün gibi olur.” (Mearic 9) Savruldukça dağılan dağlar, kum yığınları haline gelecek, sonra kül gibi savrularak yeryüzünde dümdüz bir alana dağılacaktır.

Yüce, heybetli dağların, parçalanıp savrulmaları, üzerlerinden kopan kaya kütlelerinin havada uçuşması, hangi taraftan geleceği belli olmayan koca kayaların altında kalma korkusu içerisinde insanlar, karanlıklar içinde, çılgına dönmüş bir halde kaçışacaklardır.

“Denizler taştığı zaman,” (Tekvir, 6) Yıldız kütlelerinin düşmesi, dağların yok olmaları ile denizler taşacak, yeraltında bir depremin olması ile oluşan tusinamilerden binlerce kat daha şiddetli bir akıntı meydana getirecektir. Bu öyle şiddetli bir tusinami ki, ne önünde onu engelleyecek bir dağ, ne de sığınılacak bir yükseklik bulunacaktır.

 “Gök yarıldığı, yıldızlar saçıldığı ve denizler şiddetle akıtıldığı zaman,” (İnfitar, 1-3)

Denizlerin şiddetle akmasıyla oluşacak hortum ve tusinami önüne geleni sürükleyecek, havada uçuşan kaya parçaları insanlara çarparak onları paramparça edecektir. Meydana gelen hortum ve tusinamiden kaçmak için ne tutunacak bir dal ne de sığınacak bir yer olacaktır.

“O gün gök, erimiş maden gibi olur.” (Mearic, 8)

Bütün bunların üzerine göğün, erimiş maden gibi insanların üzerine doğru akması, onların yaşadıkları dehşeti dayanılmaz boyutlara ulaştıracaktır. İşte o gün insanlar, tahammül sınırlarını çoktan yitirmiş, düşünce ve akılları iflas etmiş bir halde çılgına döneceklerdir.

4- O gün insanlar, yayılmış kelebekler gibi olurlar.

İnsanlar, çıldırmış bir halde gözleri yuvalarından fırlamış bir şekilde nereye kaçacaklarını bilmeden çılgınca sağa sola koşuşturacak, kendi etraflarında dolanıp duracaklardır. Çünkü kaçacak bir yerleri yoktur, ne tarafa gitseler oradan kendilerine doğru kopup gelen kayaları, ağaçları ve su dalgalarını göreceklerdir.

Kıyamet Saati’nin o dehşetli anında insan tüm sevdiklerinden kaçacaktır

Yüce Allah’ın emri olmuş, Kıyamet Saati vuku bulmuştur. O gün, kimse kimsenin haline bakmayacak, herkes kendi canının derdine düşecek ne evladın çığlığı duyulacak ne de anne babanın yalvarması fayda verecektir.

 “Nihayet şiddetli gürültü meydana geldiği zaman, o gün, kişi kaçar kardeşinden, annesinden ve babasından, eşinden ve oğullarından; onlardan her kişinin, o gün kendisine yeter bir durumu vardır.” (Abese, 33-37)

Kişi, o gün can derdine düşmüştür, gözü ne mal ne eş ve ne de evlat görecektir. O gün kişi, daha önce çok sevdiği uğrunda kendisini tehlikelere attığı eş ve çocuklarını, gece gündüz demeden kazanıp biriktirdiği en değerli varlıklarını terk edecektir.

İnsan, bugün biriktirdiği değerli eşyalarını, paralarını, altın ve mücevheratını o dehşetli günde sormayacak, alacaklarını tahsil edemeyecek, bankalardan, finans kurumlarından, borsadan parasını çekmeyecek, çekemeyecektir.

İnsan, kıyametin o dehşetli anında sığınacağı bir dağ da bulamayacaktır; çünkü o gün dağlar savrulmuş, yok olmuştur; ortada dağlardan eser kalmayacaktır.

5- Ve dağlar atılmış renkli yün gibi olurlar.

“O gün dağları yürütürüz; belirgin bir şekilde (açık) görürsün, onları toplamışız, artık onların hiçbirine farklı davranmadık.” (Kehf, 47)

“Büyük felaket” vuku bulmuş, dağlar yerlerinden kaldırılıp savrulmuş, üzerindeki kaya ve ağaçlar paramparça olmuş, yıldızlar saçılıp dökülmüş, gök erimiş, oluşan tusinami ve hortumdan dolayı her şey birbirine karışmış, artık her şey bitmiştir.

Dünya hayatında yapılanların sorulduğu hesap zamanı

Saat bitmiş, yeryüzü dümdüz olmuş, insanlar, dünyada yaptıkları konusunda hesap vermek üzere mahşer alanına toplanmışlardır. Artık hesap zamanı, herkes düşünüp söylediği ve yaptığı şeylerden hesaba çekilecektir. Bu öyle bir hesaptır ki ne geri dönüşü vardır ne pişmanlık fayda verir ne de başkasından yardım görülür. Herkes kendi hesabının derdine düşecek, kimse kimseye yardım edemeyecektir. Dünya hayatında can dostu olanlar, o gün birbirlerinden kaçacak, birbirlerini sormayacak/soramayacaktır.

“Dost dostu sormaz.” (Mearic, 10)

“Artık onun, bugün burada yakın bir dostu yoktur.” (Hakka, 35)

Dünya hayatında birbirlerine dost olanlar, kıyamet günü karşılaştıkları manzara ve verecekleri hesabın ağırlığı altında birbirlerini suçlayıp lanetleyeceklerdir. O gün yalnız dostlar değil aile bağı da kopacak ebeveyn evladını, evlat ebeveynini soramayacak, herkes birbirinden kaçacaktır.

“Onlar, birbirlerine gösterilirler; günahkâr arzu eder ki, o günün azabından dolayı fidye versin oğullarını, eşini ve kardeşini, onu barındıran kendi ailesini ve yeryüzünde bulunan herkesi, sonra o kurtulsun.” (Mearic, 11-14)

Bu hesapta kişinin, ancak kendi yaptıkları ortaya konulacak, kişi ancak kendi el ve emeğinin karşılığını görecektir. Bunun böyle olacağını yüce Allah (cc) kullarına haber vermiş, herkese, dünya hayatında iken kendi hesabını ona göre yapmasını bildirmişti.

Ey insanlar, Rabb’inizden korkun ve çekinin ki o gün, baba çocuğu için cezalandırılamaz ve o çocuk da babası için bir şey ödeyemez; şüphesiz Allah’ın vaadi gerçektir, öyleyse dünya hayatı sizi aldatmasın ve o aldatıcı sizi Allah ile kandırmasın.” (Lokman, 33)

Kıyamet günü, günah ve sevap mübadelesi ve transferi olmayacağından dolayı herkes, kendisine ait sevap ve günahları ile hesaba çekilecektir. Kişiye ait sevap ve günah çizelgeleri, kişinin bütün yaptıklarını apaçık göstereceği şekilde hazırlanarak kendisine verilecektir. Herkes, kendisine verilen hesapta neler olduğunu çok açık bir şekilde görecektir.

“Her insana gerekli olanı onun boynuna astık, kıyamet günü onun, açılmış bulacağı bir kitap çıkarırız. ‘Oku kitabını, bugün sana hesap olarak nefsin yeter!” (İsra, 13-14)

 “Kitap (önlerine) konulur; artık görürsün ki günahkârlar, onun içindeki şeylerden endişe duyarlar ve derler ki: ‘Eyvah bize, ne oluyor bu kitaba, küçük ve büyük bırakmamış, ancak hesaplamış!’ Yaptıkları şeyleri hazır bulmuşlardır, Rabb’in kimseye zulmetmez.” (Kehf, 49)

İnsanın dünya hayatına gönderilişinden kıyametin kopuşuna kadar yaratılan tüm insanlar, o gün mahşere toplanacaklar, dünyadaki tüm düşünce, söz ve davranışlarından hesaba çekileceklerdir. O gün, adalet günüdür; hiç kimseye zerre miktarı zulmedilmeyecek, herkes yaptıklarının karşılığını alacaktır.

“Kıyamet günü için adalet terazileri koyarız; artık hiçbir nefse haksızlık edilmez, şayet hardalın tanesi ağırlığınca da olsa onu getiririz; hesap görücüler olarak Biz yeteriz.” (Enbiya, 47)

“Artık kim, zerre ağırlığınca hayır yapmışsa, onu görür ve kim zerre ağırlığınca şer yapmışsa onu görür.” (Zilzal, 7-8)

Kıyamet gününde inkârcı kâfirler Rab’leri yüce Allah’a iman etmedikleri, müşrik de yaptıkları iyi amelleri şirk pisliği ile kirlettikleri için bütün hayırları boşa gideceğinden onlar için bir terazi kurulmayacak ve onlar, direkt cehenneme gönderileceklerdir.

“İşte onlar, Rab’lerinin ayetlerini ve O’na kavuşmayı inkâr eden kimselerdir, bu yüzden amelleri boşa çıkmıştır; artık onlar için kıyamet günü bir ehemmiyet takdir etmeyeceğiz.” (Kehf, 105)

Şirk pisliktir ve müşrikler necistirler; bu nedenle müşriklerin yaptıkları iyi ameller de şirk pisliğiyle kirlendikleri için boşa çıkmıştır. Temiz olan bir şeye nasıl ki bir pislik bulaştığında o temiz şey kullanılmaz hale geldiğinden atılıyorsa, aynı şekilde şirk pisliği ile lekelenen salih ameller de atılacaktır. Boşa giden bir şey için de elbette bir değer biçilmeyecek, terazi kurulmayacaktır.

Herkes, dünyada yaptığının karşılığını Ahirette tam alacaktır

O gün inkârcı kâfirler, müşrik, münafık ve fasıklar için çok şiddetli ve çok zor bir gündür, onlar, küfrü imana, şirki Tevhidi esaslara tercih ettikleri için cehenneme sürüklenecekler. Ne özür dilemeleri ne yalvarmaları ve ne de şefaatçileri kendilerine hiçbir fayda sağlayacaktır.

“Bu, konuşamayacakları gündür ve onlara izin verilmez ki böylece özür beyan etsinler. O günü yalanlayanlara yazıklar olsun!” (Mürselat, 35-37)

Kâfir ve müşrikler için çok zor olan o dehşetli gün, Muttaki Müslümanlar için mutluluk ve sevinç günüdür. Onlar, dünyada yaptıklarına karşılık Rab’leri tarafından ödüllendirilmişler ve kurtuluşa ulaşmışlardır.

“Şüphesiz muttakiler, gölgeler altında ve pınarlardadırlar.” (Mürselat, 41)

Kıyamet günü adalet tecelli edecek, dünyada Tevhidi esasları kabul edip hayatını ona göre düzenleyen, vahyin belirlediği ölçüler içerisinde hareket ederek Rab’lerini razı etmeye çalışanlara, Rab’lerinin kendilerine bahşettiği mutlu bir hayat vardır. Adalet terazisinde onların tartıları ağır gelmiş, hak ettikleri mutlu hayatı, Rab’lerinin lütfu ile kazanmışlardır.

6-7- Amma kimin tartıları ağır gelirse, işte o, hoşnut bir yaşam içindedir.

Yüce Allah (cc) adalet sahibidir, herkese hak ettiği karşılığını verecektir ki bu, O’nun adil sıfatının bir gereğidir. Dünyada, O’nun rızasını kazanmak uğruna hayatlarını ortaya koyarak Tevhidi ilkelere davet yapan, bu uğurda birçok sıkıntı ve zorluğa göğüs geren, imanına şirk bulaştırmadan, ilahi mesajın belirlediği esaslara uygun hayatlarını düzenleyen kimselerin tartıları ağır gelecek ve onlar, kendilerine lütfedilen mükâfatlara ulaşacaklardır.

“O gün tartı haktır; artık kimin tartıları ağır gelirse, işte onlar kurtulanlardır.” (A’raf, 8)

Tartıları ağır gelenler, o gün sevinç ve mutluluk içerisinde Rab’lerinin kendilerine vadettiklerine ulaşmışlar, huzur dolu bir kalple Rab’lerini razı etmenin karşılığında Rab’leri de onları razı etmiştir.

Ey mutmain olan nefis! Rabb’ine dön, razı edici ve razı edilmiş olarak; artık kullarım arasına gir ve cennetime gir!” (Fecr, 27-30)

“Yüzler, o gün parlamış, güleçtir, müjdelenmiştir.” (Abese, 38-39)

“Yüzler o gün parlak, nurlu, Rabb’ine bakar.” (Kıyamet, 22-23)

İşte kısa dünya hayatının kârlı sonucu budur, çalışanlar bunun için çalışsınlar. Müslümanların kurtuluşa erdikleri o günde mutsuz olanlar da vardır; bunlar, kendilerini doğru yolda zanneden, ancak Tevhidi esaslara uygun yaşamayan, bu nedenle yaptıkları boşa gitmiş olan kimselerdir.

İnsanların, dünyada düşünüp söyledikleri ve yaptıkları her şeyleri toplanmış teraziye konulmuştur; ancak yaptıkları şeyler Rab’lerinin kendilerinden istediği ölçülere uygun olmadığı için tartıda kaybetmişlerdir.

8-11- Amma kimin tartıları hafif gelirse, işte onun anası Haviye’dir! Anlıyor musun nedir Haviye! Kızgın bir ateştir!

Yüce Allah (cc), adil ve sözüne sadıktır; Kur’an’da kullarına ne söz vermişse, kıyamet günü o sözünü yerine getirecektir. Adalet sıfatı gereği, insanların yaptıkları iyi ve kötü amelleri ortaya getirilecek, teraziye konulacak, sözüne sadık olan yüce Allah (cc), herkese yaptıklarının karşılığını verecektir.

Tartıları ağır gelenlerin işledikleri “küçük günahlarını bağışlayacağını” vadeden, onlar için, “memnun edici bir hayat içindedir” ve “işte kurtulanlar onlardır” buyuran yüce Allah (cc), tartıları hafif gelenlerin bağışlanmayacaklarını, onlar için: “onlar da ayetlerimize haksızlık etmelerinden ötürü” “cehennemde sürekli kalanlardır” buyurmaktadır.

“Kimin tartıları hafif gelirse işte onlar, ayetlerimize zulmetmekte olduklarından dolayı nefislerini hüsrana uğratan kimselerdir.” (A’raf, 9)

“Kimlerin tartıları hafif gelirse işte onlar, nefislerini hüsrana uğratan kimselerdir, cehennemde sürekli kalanlardır.” (Mü’minun, 103)

Yüce Allah’ın bu apaçık hükmüne rağmen, O’nun adına yalan uyduranların: “Kişi günahı kadar cehennemde yandıktan sonra cennete girecektir” diyerek ne kadar yalancı olduklarını göstermektedirler. Ayette bildirildiği üzere dünya hayatlarında yüce Allah’ın rızasına uygun hareket etmeyenlerin, adalet terazisinde salih amelleri az gelecek ve onlar, “nefislerini hüsrana uğratan kimselerdir, cehennemde sürekli kalanlardır.” Bu nedenle cehennemin geçici olduğu iddiasında bulunanlar, apaçık bir şekilde yalan söylemektedirler.

Ne acıdır ki bazı kimseler, yüce Allah’ın indirdiği Tevhidi esasları terk edip kendilerini doğru yolda sanarak kendilerince ve şeytanın saptırmasıyla bir din üretmişler, bu yolla Rab’lerini razı edeceklerini zannetmektedirler ki, en büyük hüsran da budur.

Ve kim Rahman’ın zikrini görmezden gelirse ona bir şeytanı göndeririz; artık o, onun yakını olur ve gerçekten onlar (şeytanlar), onları yoldan çevirirler, ancak onlar hidayette olduklarını zannederler.” (Zuhruf, 36-37)

 “Allah onların hepsini dirilteceği gün, size yemin ettikleri gibi O’na da yemin edecekler ve gerçekten kendilerini bir şey üzerinde sanacaklar; iyi bilin ki, gerçekten onlar yalancıların ta kendileridir.” (Mücadele, 18)

Kur’anî esaslara bakmadan, Tevhidi ilkelere uygun hareket etmeden kendilerini doğru yolda sanan, o yanlış din anlayışları ile yüce Allah’ı razı edeceklerini düşünenler için ne kadar büyük bir gaflet ve dalalettir. Bütün bunların üstüne -adaletin tecelli ettiği o günde- gerçeklerle yüzyüze gelindiğinde yapılanların aslında bir hiç olduğunu görmek ise en büyük hüsrandır.

Kur’an’dan muhteşem benzetmeler

Kur’an, insanların Ahirette karşılaşacakları durumları, alacakları mükâfat ve cezaları tanımlarken insanların dünyada aşina oldukları kavram ve isimlerle vererek muhteşem benzetmeler yapmaktadır. Kur’an, bu benzetmelerle insanların, Ahirette karşılaşacakları durumu daha net kavrayarak üzerinde düşünmelerini sağlamaktadır.

“İşte onun anası Haviye’dir! Anlıyor musun nedir Haviye! Kızgın bir ateştir!” Burada kızgın ateş, anaya benzetilerek verilmektedir. Bunun nedeni, ateşin, içine aldığı kişileri, -bir annenin evladını sıkı sıkıya tutması gibi- sıkıca tutup bırakmamasıdır.

Bu benzetme, ateşe girenlerin dünya hayatını çok sevmeleri nedeniyle dünyaya sarılıp bırakmamaları, dünya hayatı dışında başka bir şey düşünmemelerine atfen yapılmaktadır. Onlar, nasıl ki dünya hayatını kucaklayıp bırakmadılarsa ateş de onları öyle kucaklayıp bırakmayacaktır.

“Kızgın bir ateştir.” Hırs ile dünya hayatına sarılmanın karşılığında cehennem ateşi de aynı hırsla içine düşenleri kucaklamakta, onları sarıp sarmalamakta ve onların, dünya zevk ve sefasını bırakmadıkları gibi ateş de onları ebediyen bırakmamaktadır. Dünyada sürdürülen zevk ve sefanın yerini cehennemde acı ve ıstırap almaktadır.

Kur’an’daki benzetmeler, dünya ve Ahiret hayatını bütünleştirecek şekilde verilmektedir. Dünyada, sıcaktan korunmak için gölgelikler altında zevk ve sefa içerisinde yaşayıp dünya hayatını bırakmayanların, Ahirette cehennemdeki durumları, benzeri gölgelikler tanımlamasıyla ifade edilmektedir.

“Kaçın, kendisini yalanlamış olduğunuz şeye. Kaçın üç bölüme sahip gölgeye. Gölgelendirmez ve alevden korumaz. Şüphesiz o, saray gibi kıvılcımları saçar. O, sarı bir deve gibidir. O günü yalanlayanlara yazıklar olsun!” (Mürselat, 29-34)

Benzetmeler, oldukça muhteşem bir şekilde verilmektedir, dünya hayatlarında sıcaktan gölgeliklere koşanları tasvir etmektedir. Kaçın üç bölüme sahip gölgeye. Ancak bu gölgenin, dünyadaki gölge gibi insanları gölgelendirip sıcaktan koruyarak “Gölgelendirmez ve alevden korumaz” tam aksine daha çok yakacaktır.

“Şüphesiz o, saray gibi kıvılcımları saçar.” Üç dallı gölgede kızgın ateşin sarı renge büründürdüğü halat biçimindeki kıvılcımlar, içine girenleri, kolları ile saracak ve bir daha bırakmayacaktır.

“Şüphesiz o, saray gibi kıvılcımları saçar.” Dünya hayatında süslü saraylarda ya da saray gibi süslü evlerde oturanların durumlarına atıf yapılarak günahkârların, cehennemde bulundukları yerin durumu verilmektedir.

“O, sarı bir deve gibidir.” Kıvılcımların, sarı deveye benzetilmesi, insanların, dünyada sarı develere, sarı altın, mücevherat ve değerli mallara olan düşkünlüğüne atfen kullanılmış olabilir. Ancak dünya hayatındaki şeylere benzetilen bu tasvirler insanlara huzur ve güzellik değil azap ve sıkıntı vermektedir. İşte yalanlayanların kazandıkları bundan ibarettir.

Kur’an’da, yalnızca günahkârlara atfen benzetmeler yapılmamıştır, aynı zamanda Müslümanlara verilen güzel şeyler için de benzetmeler yapılmış, onlara dünyada olan nimetlerin benzerlerinin verileceği müjdelenmiştir.

“İman edip salih amel işleyen kimseleri müjdele, şüphesiz onlar için altlarından nehirler akan cennetler vardır; her ne zaman rızık olarak meyveden, ondan bir kısım rızıklandırılsalar, derler ki: ‘Bu, daha önceden rızıklandığımız şeydir’ ve onun benzeri onlara gelir; onlar için orada, temizlenmiş olarak iki katı vardır ve onlar, orada ebedi kalacaklardır.” (Bakara, 25)

Yüce Allah (cc), böyle bir gaflet, dalalet ve hüsrandan Müslümanları muhafaza etsin, Kur’anî esaslara ve Tevhidi ilkelere göre yaşamayı nasip etsin. (Âmin)

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*