Kâfirun Sûresi

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم

Kâfirun Suresi

Giriş

Safların netleşmesi, Kur’ani kavramların net anlaşılması ile mümkündür

Bir inanç ya da düşünce sistemini net olarak bilmenin, onu anlaşılır kılmanın en etkili yolu, o inanç ya da düşünce sistemine ait kavramları, kendine özgü tanımlamaları ile bilmekten ve anlamaktan geçer.

Kavramların, ifade ettikleri ve vermek istedikleri anlamlara uygun şekilde bilinmesi, ait oldukları inanç ya da düşünce sisteminin net anlaşılmasını sağlayacak ve insanları sağlıklı bilgiye ulaştıracaktır. Bu, insanların seçimlerini bilinçli yapmalarını sağlayacak, böylece kendilerine ulaşan inanç ya da düşünce sistemini bilerek kabul ya da ret edeceklerdir.

Tevhidi esasların, Sünnetullahta cari olduğu şekliyle insanlara ulaştırılması, iman edenlerle şirk ve küfür içerisinde bulunanların saflarının netleşmesi, ancak Kur’ani kavramların asıl anlamlarına uygun biçimde anlaşılması ile mümkündür.

Kur’ani kavramlar net anlaşıldıkça insanlar, Tevhidi esasları anlayacak, Rab’lerine gerçekten iman edecek, yalnızca O’nu ilah edinerek insan olmanın onuruna, gerçek özgürlüğe, yaratılışındaki fıtratlarına kavuşacak, gerçek kişiliklerini bulacak, böylece kula kulluk yapma zilletinden kurtulacaklardır.

Kur’an net anlaşıldıkça, insanlar Kur’ani mesajı, Tevhidi ilkeleri daha net anlayacak, içerisinde bulundukları sapıklık, dalalet, cehalet ve bağnazlıktan kurtulacak, gerçek bilgiye ulaşarak küfür, şirk ve sapıklığın karanlıklarından vahyin aydınlığına çıkacaklardır. Böylece Uluhiyet, Rububiyet, Meliklik ve Ubudiyette Rab’leri yüce Allah’ı Tek ilah olarak kabul edecek, onun dışındaki tüm sahte ilahları reddeceklerdir.

Yüce Allah (cc) Kur’an’da, sürekli olarak birbirine zıt konuları verir ve iman edenlerin de her konu ve durumda bu netliği sağlamalarını bildirir. Tevhid şirk, iman küfür, Hak batıl, cennet cehennem, aydınlık karanlık gibi örnekleri veren yüce Allah (cc) iman edenlerden, toplumsal ilişkilerini de böyle net bir şekilde ayırmalarını istemektedir. İslâm’da siyah ve beyaz vardır, iman ile küfür arasında gri renklere yer yoktur.

Tevhid şirk mücadelesinde saflar, net ve açık bir şekilde bellidir; kişi, ya iman edip Allah yolunda mücadele edecek ya da şirk ve küfür içerisinde beşerî sistemlerin saflarında yer alacaktır. Bunun ortası yoktur; bu nedenle kişiler, saflarını netleştirerek iman ettikleri safta yer almak durumundadırlar.

Safların netleştirilmesi, öncelikle düşünceden başlar, daha sonra davranışlara yansır. Düşünce planında, küfür ve şirk unsurlarına karşı safını netleştirmeyen bir kimsenin, fiiliyatta safını netleştirmesi mümkün değildir.

Yüce Allah (cc), iman edenleri her konuda uyararak küfür ve şirk unsurları ile saflarını netleştirmelerini ve onlardan uzaklaşmalarını emreder. Bu netleştirme, düşünceden başlayarak davranışlara, bireyden başlayarak topluma doğru devam eder. Bu nedenle yüce Allah (cc), iman edecek kimseden, öncelikle düşünce planında oluşturduğu ve ilah edindiği tüm değer yargılarını terk ederek yalnızca Kendisinin İlah edinilmesini; kişinin davranışlarına yön veren beşerî tağuti sistemlerin reddedilmesini, ilk ve en öncelikli olarak istemektedir.

“Andolsun Biz, her millet içinden: ‘Allah’a kulluk edin, tağuttan kaçının’ diye bir Rasul gönderdik; sonra Allah, onlardan kimine hidayet etti, onlardan kimi üzerine de sapıklık hak oldu. Şimdi yeryüzünde gezin de bakın görün, yalanlayanların akıbeti nasıl olmuş!” (Nahl, 36)

Risalet önderleri, safların netleştirilmesini sağlamışlardır

Tüm Risalet önderleri, Tevhidi esaslara davetleriyle kendi toplumlarında safların netleşmesini sağlamışlardır. Onlar, kendileriyle beraber iman edenlerle Tevhidi bir dik duruş sergileyerek küfür ve şirki reddetmişlerdir.

Yüce Allah (cc), Müslümanların kâfirlere karşı takınacakları tavrı, Hz. İbrahim (as)’ın hayatını örnek vererek bildirmiş, Müslümanlardan bu örnekliği almalarını istemiştir. Kâfirlere, hiçbir şekilde taviz vermeyen Hz. İbrahim (as) ve beraberindeki Mü’minler, kâfirleri, itaat ettikleri liderlerini ve tabi oldukları kanunlarını reddetmişlerdir.

Gerçekten sizin için İbrahim’de ve onun beraberindeki kimselerde güzel bir örnek vardır; o zaman kavimlerine dediler ki: ‘Şüphesiz biz, sizden ve Allah’tan başka itaat ettiğiniz şeylerden uzağız, sizi tanımıyoruz. O Bir olan Allah’a iman edinceye kadar sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve nefret ortaya çıkmıştır…” (Mümtehine, 4)

Tevhid-şirk, Hak-batıl mücadele tarihi boyunca Hak-batıl taraftarları, seçimlerini ve mücadelelerini, kabul ya da inkârlarını, dostluk ve düşmanlıklarını çok açık bir bilgi ve bilinçle yapıyorlardı. Kur’an, Tevhid-şirk taraftarlarının mücadelelerini verirken onların, üzerinde bulundukları yolu bilinçli bir şekilde seçtiklerini de bildiriyor.

İslâm, iman ile küfrün, Tevhid ile şirkin, Hak ile batılın birbirine zıt ve farklı, bunlara tabi olanların da tamamen ayrı kimseler olduklarını bildirir. Bu, öyle bir ayrışma ve farklılıktır ki hiçbir konuda, hiçbir şekilde aralarında bir benzerlik ve yakınlık bulunmamaktadır.

Tevhidi esaslara iman eden ve Hak üzerinde bulunan bir kimse, tüm düşünce, söz ve davranışları, sosyal ve siyasal ilişkileri, dostluk ve düşmanlık duyguları, bireysel ve toplumsal duruşu ile gereği gibi ya da hiç iman etmeyen kimselerden tamamen farklı olmak durumundadır. Bu durum, yüce Allah’ın iman eden kullarından isteği ve emridir.

Tarihi süreçte Tevhidi esasları kabul eden Müslümanlar, kendilerine gelen vahyi anladıkları için neyi, niçin kabul ettiklerini, bu kabulün kendilerine ne kazandırıp ne kaybettireceğini, kimleri dost bilip kimleri karşılarına alacaklarını çok iyi biliyor, saflarını ona göre belirliyorlardı. Onlar, iman ettikleri esasların kendilerinden ne istediğini, bu uğurda nasıl bir fedakârlıkta bulunacaklarını, iman edişleri nedeniyle başlarına nelerin gelebileceğini bilerek iman ediyorlardı.

Yüce Allah’a iman eden bir kimse, yepyeni bir kişiliğe bürünmüş, yepyeni bir kimliğe sahip olmuş, geçmişe ait her şeyini terk ederek yeniden var olmuştur. İman etmek insana, yepyeni bir kişilik kuşanmasını, yepyeni bir kimliğe sahip olmasını, toplumsal ilişkilerini iman ettiği Tevhidi esaslar doğrultusunda düzenlemesini sağlar.

Yüce Allah’a iman eden, Tevhidi esaslara göre hayatını düzenleyen bir kimse, geçmişe ait tüm düşünce, söz ve davranışlarını, geleneksel kültürel alışkanlıklarını terk edecek, siyasi, ticari, sosyal konumunu yeniden belirleyecektir. Bu durum, iman etmenin kişiye yüklediği bir sorumluluk ve zorunluluktur. İman eden bir kimse, hiçbir şekilde buna aykırı hareket edemez.

Risalet tarihinde Müslümanların, birer iman abidesi olarak toplumları içerisinde bulunmaları, iman ettikleri Tevhidi esasları çok iyi kavramalarından, ilahi mesajın içeriğini gereği gibi bilmelerinden, inançlarına ait kavramları net anlamalarından, hayatlarını inandıkları Tevhidi esaslara uygun düzenlemelerindendir. Onlar, Rab’lerinin rızasını kazanmışlar, Tevhidi mücadelelerinde başarılı olmuşlar, tarihi süreçte derin izler bırakmışlar, yüce Allah (cc) da onlara yardım etmiş, rahmet ve mağfiretini onlardan esirgememiştir.

Kur’ani kavramların net anlaşılması, Tevhidi davetin sağlıklı yapılmasını sağlar

Kur’ani kavramların net anlaşılması, insanların birbirlerini asıl kimlikleri ile tanıması, İslâmi davetin sağlıklı yapılması açısından çok önemlidir. İnsanlar arasındaki ilişkilerde, kişilerin birbirlerini asıl kimlikleri ile tanımaları, aralarında sağlıklı bir iletişim kurulmasına neden olur. Sağlıklı ilişkilerin kurulması, insanların taşıdıkları düşüncelerinin açığa çıkmasını, mensup oldukları ideoloji ve sistemlerin neler olduğunun bilinmesini sağlar.

İnsanların, din, düşünce ve ideolojilerinin net olarak bilinmesi, İslâmi davetin sağlıklı ve etkili yapılmasına, toplumda safların netleşmesine yardımcı olur. Safların netleşmesi ile Tevhidi esaslara gerçekten iman edenlerle bu gerçekleri çıkarları için kullananlar ortaya çıkacak, böylece Tevhidi esaslara davet gerçek anlamda yapılabilecektir.

Her dönemde olduğu gibi günümüzde de İslâm nokta-i nazarında ortalığın toz duman oluşunun nedeni kişilerin, kimi endişelerle kendilerini ve asıl niyetlerini gizlemeleridir. Toplumun önünde görülen küfür ve şirk önderi bel’amlar, taşıdıkları asıl sıfatları bilinmesin diye bilinçli bir şekilde kavramları bulandırmaktadırlar.

Geçmişte Samiri’nin yaptığını günümüzde yapan Samiri soylu bel’amları yüce Allah (cc), İslâmi kavramları ve Hakk’ı batılla bulandırmamaları konusunda uyarmaktadır.

“Hakk’ı bâtılla karıştırmayın ve sizin bildiğiniz Hakk’ı gizlemeyin.” (Bakara, 42)

“Ey Kitap ehli, niçin Hakk’ı bâtılla karıştırıyorsunuz ve siz bildiğiniz Hakk’ı gizliyorsunuz!” (Al-i İmran, 71)

Tarihsel süreçte olduğu gibi günümüzde de saptırıcılar, İslâmi kavramları bulandırıp karıştırarak, gerçekleri gizleyerek kendi kimliklerini gizlemeye çalışıyorlar. Onların, İslâmi kavramları ve gerçekleri gizlemeleri, insanların, İslâmi esaslara yönelmelerini engellemekte, Tevhidi ilkelerden habersiz bir şekilde şirk içerisinde yüzmelerine neden olmaktadır.

Günümüzde, Kur’ani kavramlar, ifade ettikleri asıl manalarına uygun anlaşılmadığı için Kur’an’a iman ettiklerini iddia edenler, verilmek istenen mesajdan uzak ve kopuk bir İslâmi anlayışa sahip olmaktadırlar. Bu anlayış sonucunda iman ettiklerini zannedenler, Kur’ani kavramların asıl anlamlarından uzak söz ve davranışlar ortaya koydukları için, iman etmedikleri dönemle iman ettiklerini iddia ettikleri dönem arasında söz ve davranışlarında pek fazla bir değişiklik olmamış, şirk ve küfürlerini devam ettirmişlerdir.

Kur’an, kavramları çok açık ve net bir şekilde ortaya koyarak insanların bilinçli olarak Tevhidi esaslara iman etmelerini ister. İnsanların, bilinçli olarak iman etmeleri için Tevhid şirk, iman küfür, fısk, nifak, vahdet ve tefrika kavramları Kur’an’da net olarak açıklanmıştır.

Tevhid; Yüce Allah’ın, kişinin, düşünce söz ve davranışları üzerinde tek ve yegâne İlah, Rab ve Hâkim olmasıdır. Tevhid inancına sahip olan kimse, hiçbir konuda ve hiçbir şekilde iman ettiği esasların dışında düşünmez, konuşmaz, hareket etmez/edemez; aksi halde Tevhid inancını zedeler ve şirke düşer.

Şirk; göklerde, yerde ve bunlar arasında tek ilah, Rab ve hükümran olan, hükmünde, rızıklandırmada, ceza ve mükâfat vermede eşi, ortağı ve benzeri bulunmayan yüce Allah’ın sıfatlarından birini ya da birkaçını başkasına vermek, başkalarının da bu sıfatlardan birine ya da birkaçına sahip olabileceğini düşünmek ya da söylemektir.

Yüce Allah’tan başkasını, O’nun kadar sevmek, O’ndan başkasından korkmak, başkasının ceza ve mükâfatını, O’nun ceza ve mükâfatı gibi bilmek, O’nun hükmünden başka bir hükmü, bir sistemi kabul etmek, hayatı o sisteme göre düzenlemek, başka kimselerin de rızık verebileceklerini düşünmek şirktir.

Düşünce, söz ve davranışlar üzerinde başkalarına söz hakkı vermek apaçık bir şekilde şirktir. Şirk, düşünsel, sözel ve ameli olarak üç şekilde tezahür eder.

Düşünsel şirk: Düşünce planında başka kişi ve ideolojilere yer verilmesi, Tevhidi esasların başka sistem ve ideolojilere göre de anlatılabileceğinin düşünülmesi düşünsel şirktir. Kur’an, Tevhid dışında kalan küfür, şirk, fısk, irtidat ve nifakı küfür olarak sayar onların gayri İslâmi olduklarını bildirir.

Gerçekten onların kıssalarında, akıl sahipleri için ibretler vardır; (bu), uydurulacak bir söz değildir velakin kendinden öncekilerin doğrulanması ve her şeyin ayrıntılı açıklaması ve bir hidayet ve rahmettir iman eden topluluklar için.” (Yusuf, 111)

Sözel şirk: İslâmi kurallar dışında başka ideoloji ve sistemlerin, Kur’an’da olmayan şeylerin İslâm diye anlatılması, başka kişilerin sözlerinin söylenmesi sözel şirktir.

Şüphesiz onlardan bir fırka vardır ki, dillerini Kitapla eğip bükerler ki, siz onu Kitap’tan sanasınız, o Kitap’tan değildir ve derler ki: ‘O, Allah katındandır’ o, Allah katından değildir. Allah’a karşı onlar, bilerek yalan söylerler.” (Al-i İmran, 78)

Ameli şirk: Kişinin, hayatını beşerî sistemlere göre düzenlemesi, bu sistemlere uyması ameli şirktir. Yüce Allah (cc), İslâm’ın insanlara nasıl ulaştırılacağı konusunda rasullerini örnek vermiştir. Ancak insanlar, rasullerin en güzel örnek mücadelelerini terk edip önderlerini örnek edindiler, böylece saparak şirke düştüler.

“Bilginlerini ve rahiplerini, Allah’tan başka rabler edindiler ve Meryem oğlu Mesih’i de! Onlara, Tek İlahtan başkasına kulluk etmeleri emredilmemişti; O’ndan başka ilah yoktur, O, onların ortak koştukları şeylerden yücedir.” (Tevbe, 31)

Müslümanlar, tek bir millettir, başka isimlerle anılmazlar. Yüce Allah (cc), İslâm milletinin tek bir millet olduğunu bildirir.

“Gerçekten bu sizin ümmetiniz, bir tek ümmettir ve Ben, sizin Rabb’inizim; öyleyse bana kulluk edin.” (Enbiya, 92)

Tevhidi esaslara iman eden Müslümanlar, tek bir millet olan İslâm milletindendir! Hangi gerekçe ile olursa olsun, Allah ve Rasulü’ün koyduğu hükümler dışına çıkanlar, İslâm milletinden çıkmış, sapmışlardır.

“Mü’min erkek ve Mü’min kadın için mümkün değildir ki Allah ve Rasulü, bir işe hüküm verdiğinde onlar, o işi kendilerine göre seçmiş olsunlar, kim Allah’a ve Rasulü’ne isyan ederse artık gerçekten apaçık bir sapıklıkla dalalete düşmüştür.” (Ahzab, 36)

Ve kim, hidayet kendisine açıklanır da sonradan Rasul’e muhalefet eder ve Mü’minlerin yolundan başkasına uyarsa, döndüğü yola onu yöneltiriz ve cehenneme atarız; ne kötü bir sonuçtur! (Nisa, 115)

İslâm milletinden ayrılanlar müşrik, münafık, fasık ve mürtet sıfatlı olarak küfür milletini oluştururlar. Yaptıkları amellere göre Kur’an bunları müşrik, fasık, mürtet ve münafık olarak sıfatlandırır ve bu sıfatlara sahip olanların kâfirler olduklarını bildirir.

Rasulü inkâr eden kâfirler

“Şüphesiz Allah’ı ve rasullerini inkâr eden kimseler, doğrusu Allah ve rasullerinin arasını ayırmak isterler ve derler ki: ‘Kimine iman ederiz, kimini inkâr ederiz’ bunun arasında bir yol edinmek isterler. İşte onlar, gerçek kâfirler olanlardır ve kâfirler için alçaltıcı bir azap hazırladık.” (Nisa, 150-151)

Mürtet kâfirler

Daha önce iman ettiklerini iddia etmelerine rağmen kimi çıkar ve endişeler neticesinde Tevhidi esaslardan dönerek tağuti sistemlere göre hareket edenler, mürtet kâfirlerdir.

“Ey iman eden kimseler, şayet Kitap verilen kimselerden bir gruba itaat ederseniz, imanınızdan sonra kâfirler olarak sizi geri döndürürler.” (Al-i İmran, 100)

Günahkâr kâfirler

Günahları sürekli işleyip bundan tevbe etmeyenler, kâfirlerle aynı kategoride anılırlar.

Ve (elbette) kötülükler yapan kimselerin tevbesi değildir ki, nihayet ölüm onların birine geldiği zaman der ki: ‘Gerçekten ben, şimdi tevbe ettim’ ve kendileri kâfir olarak ölen kimselere de (tevbe) yoktur; işte onlar için acıklı bir azap hazırladık!” (Nisa, 18)

Müşrik kâfirler

Yüce Allah’a iman iddiasında olmalarına rağmen Allah ile kendi aralarına başkalarını koyan kimseler, müşrik kâfirlerdir.

“İyi bil ki hâlis din yalnız Allah’ındır; O’ndan başka veliler edinen kimseler: ‘Biz onlara, bizi Allah’a yaklaştırmaları dışında itaat etmiyoruz’ (derler); şüphesiz Allah, onlar arasında, onların kendisinde ihtilaf ettikleri şeyde hükmünü verecektir; doğrusu Allah, yalancı, kâfir o kimseyi hidayete iletmez.” (Zümer, 3)

Beşerî tağuti sistemlere destek olanlar kâfirdirler

Beşerî tağuti sistemlere destek olanlar, onların kurallarına göre hareket edenler, tağuti sistemin safında mücadele eden kâfirlerdir.

“İman eden kimseler, Allah yolunda savaşırlar ve kâfir kimseler de tağut yolunda savaşırlar; o halde şeytanın dostlarıyla savaşın, şüphesiz şeytanın düzeni zayıftır.” (Nisa, 76)

Münafık kâfirler

İkiyüzlülüğü bozuk bir karakter haline getirmiş kimseler, münafık kâfirlerdir.

“Onlardan kimileri derler ki: ‘Bana izin ver, beni fitneye düşürme!’ İyi bilin ki onlar, fitnenin içine düşmüşlerdir ve şüphesiz cehennem kâfirleri kuşatıcıdır.” (Tevbe, 49)

Fasık kâfirler

Yüce Allah’tan, O’nun dininden başka şeyleri önemseyip önceleyenler, önceledikleri şeyleri ilah edinmiş fasık kâfirlerdir.

De ki: ‘Şayet babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz ve o (sonradan) tiksinti duyacağınız mallar, o durgun olacağından korktuğunuz ticaret, kendisinden hoşlandığınız meskenler, Allah’tan, Rasulü’nden ve O’nun yolunda cihat etmekten size daha sevimli ise, o halde bekleyin Allah emrini getirinceye kadar! Allah, fasıklar kavmine hidayet vermez.” (Tevbe, 24)

“Ve onlardan ölen birinin üzerine ebediyen namaz kılma ve onun kabri üzerinde durma; çünkü onlar, Allah’ı ve Rasulü’nü inkâr ettiler ve onlar, fasıklar olarak öldüler.” (Tevbe, 84)

Allah’ın koyduğu sınırları aşan kâfirler

Yüce Allah’ın koyduğu kuralları, –hangi nedenle ile olursa olsun- hevalarına tabi olup çiğneyenler kâfirdirler.

“Fakat bulamayan kimse, gerçekten birbirlerine temas etmeden önce peş peşe iki ay oruç tutmalıdır; artık buna da gücü yetmeyen kimse, altmış fakire yemek vermelidir. Bu, Allah’a ve Rasulü’ne iman etmeniz içindir ve bunlar, Allah’ın sınırlarıdır; kâfirler için acıklı bir azap vardır.” (Mücadele, 4)

Müslümanlar, sıfatları ne olursa olsun tüm kâfirlere karşı net tavır takınırlar

Yüce Allah (cc), kâfirlere karşı nasıl tavır takınılacağını çok net bir şekilde açıklamış, rasullerinin bu konudaki örnekliklerini vermiş, buna uyulmasını emretmiştir. Risalet önderlerinin gönderiliş nedeni tağutun reddedilmesi içindir. Tağutu reddedenler kurtuluşa ermiş, reddetmeyenler sapıklık içerisinde kalmışlardır. Bu ilahi hükmün ve Tevhidi ilkelerin gereği ve sonucudur.

“Andolsun Biz, her millet içinden: ‘Allah’a kulluk edin, tağuttan kaçının’ diye bir Rasul gönderdik; sonra Allah, onlardan kimine hidayet etti, onlardan kimi üzerine de sapıklık hak oldu. Şimdi yeryüzünde gezin de bakın görün, yalanlayanların akıbeti nasıl olmuş!” (Nahl, 36)

Tağutun reddedilmesi ancak Tevhidi esasların iyi bilinmesi ile mümkündür. Yüce Allah’a gerçekten iman, Tevhidi esaslara sarılarak tağutun reddedilmesi ile gerçekleşebilir.

Dinde zorlama yoktur, Hak yol sapık yoldan kesin ayrılmıştır; artık kim tağutu inkâr eder, Allah’a iman ederse, işte (o), gerçekten kendisinin kopması olmayan sağlam bir kulpa yapışmıştır, Allah işitendir, Bilen’dir.” (Bakara, 256)

Tağutun reddedilmesi, Kelime-i Tevhidi söylemenin ilk şartıdır. İlah edinilen bütün güçler inkâr edilmeden yüce Allah’a iman etmek ve Kelime-i Tevhidi samimiyetle söylemek mümkün değildir. Bu nedenle yüce Allah (cc), Kendisine sapasağlam bir şekilde iman edilmesinin tağutu reddetmekten geçtiğini bildirmektedir.

Şirk ve küfür toplumu içerisinde yaşamak zorunda olan Müslümanların, müşrik ve kâfirlere karşı takınacakları tavır, vahyi esasların belirlediği esaslar doğrultusunda olmalıdır. Buna göre Müslümanlar, kâfirlere hiçbir şekilde boyun eğmeyecek, onlara karşı Kur’ani esasların belirlediği ölçüler içerisinde hareket edeceklerdir.

“Öyleyse kâfirlere itaat etme ve büyük bir cihad ile onunla (Kur’an’la) onlara (karşı) cihad et.” (Furkan, 52)

Müslümanlar, hiçbir şekilde kâfirlere, onların önderlerine, onların ortaya koydukları yasalarına itaat etmeyecekleri gibi onlarla dostluk da kurmayacaklardır. Bu, yüce Allah’ın emridir, iman iddialarında samimi olanlar, bu emre tabi olmakla mükelleftirler.

Yüce Allah (cc), kâfirlerin dost edinilmemesini emretmiş, onlarla dostluk kurmanın sapıklık olduğunu bildirmiştir.

“Ey iman eden kimseler, Mü’minlerden başka kâfirleri dostlar edinmeyin! Allah’a, aleyhinizde açık bir delili gerçekten vermek mi istiyorsunuz!” (Nisa, 144)

Yüce Allah (cc), kâfirlerle -hangi gerekçe ile olursa olsun- dostluk kuranlar, açık bir şekilde sapmış, Rab’lerine isyan etmişledir. Onlara cezası kâfirlere verilecek cezanın aynısıdır. Bu nedenle yüce Allah (cc), iman edenleri kâfirlerle dostluk konusunda sürekli uyarmaktadır.

İlahi uyarılara rağmen kâfirleri İbrahim’i bir tavırla reddetmeyip onlarla dostluk kuranlar, nefislerine uyan, Allah’a, Rasule ve indirilenlere iman etmeyen, kâfirlerin yanında makam, mevki ve şeref arayan, kâfirlerden korkan, İslâm’dan dönen, sapıklık içerisinde bulunan kimselerdir. Müslüman olduklarını iddia edenlerin, kâfirleri dost edinme nedenleri.

Hevaların ilah edinilmesi

Gerçekten iman hassasiyetine sahip olmayan bazı kişiler, ünlü olmak, geniş kitleler tarafından tanınmak isteği ya da kâfirlerden hoşlandıkları için onlarla dostluk kurarlar.

“Onlardan çoğunu görürsün ki, inkâr eden kimseleri dost edinmişler, nefislerinin onlar için takdim ettiği şey gerçekten ne kötüdür, doğrusu Allah, onlara gazap etmiş ve azap içinde onlar, ebedi kalıcıdırlar.” (Maide, 80)

Yüce Allah’ın emrine rağmen kâfirlerle dostluk kurmak, en az şeytan (aleyhillane)nin Hz. Âdem (as) için secde etmemesi kadar ağır bir suç ve yüce Allah’a isyandır. Çünkü sonuç itibarıyla her ikisi de yüce Allah’ın emrine karşı yapılmış bir harekettir. Yüce Allah (cc), bu kimselere gazap etmekte ve bunların ebediyen cehennemde kalacaklarını bildirmektedir.

Yüce Allah’a, Rasule ve indirilen Tevhidi esaslara iman edilmemesi

Kâfirleri dost edinmek, imansızlığın apaçık göstergesidir; iman, iman edilen esaslara uygun hareket etmeyi gerektirir. İman edilen esaslar doğrultusunda hareket edilmiyorsa bu, o esasların önemsenmediği ve onlara iman edilmediği anlamına gelir.

“Şayet Allah’a, Nebi’ye ve ona indirilene iman etmiş olsalardı, onları dostlar edinmezlerdi velakin onlardan çoğu fasıklardır.” (Maide, 81)

Kâfirlerin yanında şeref aranması

Şeref, tamamen âlemlerin Rabb’i yüce Allah’ın yanındadır; kendileri şereften yoksun, Rab’lerine isyan ettiklerinden dolayı alçalmış kâfirlerin yanında itibar aramak, onların yanında şeref kazanılacağını düşünmek, aptallık ve apaçık bir şeref yoksunluğudur. Çünkü kendileri şerefli olmayanların başkalarını şereflendirmeleri mümkün değildir.

“Mü’minleri bırakıp kâfirleri dostlar edinen kimseler, izzeti onların yanında mı arıyorlar! Artık şüphesiz izzet tamamen Allah’ındır.” (Nisa, 139)

Kâfirlerden korkulması

Şayet birisinden korkulacaksa, en güçlü ve en büyük olan yüce Allah’tan korkulması gerekir. Kendisi zillet içerisinde bulunan, eksik yetersiz, aciz ve zavallı birisinden korkmak, şaşkınlığın ve zavallılığın göstergesidir.

Allah kuluna kâfi değil mi! Seni O’ndan başka kimselerle korkutuyorlar ve Allah kimi dalalete düşürürse artık ona hidayet veren biri olmaz.” (Zümer, 36)

Kâfirlerden bir eziyet ve sıkıntının gelmesi endişesi ile onlardan korkmak, çok açık bir şaşkınlıktır. Dünya ve ahirette en büyük, en acıklı ve sürekli cezayı verecek olan yalnızca yüce Allah’tır. O halde korkulacaksa yalnız O’ndan korkulmalıdır. İşte bu konuda rasullerin mücadelesi en güzel örnektir. Hz. İbrahim (as), zorba kavmini uyararak onlara şöyle demişti.

“Kavmi onunla tartıştı; dedi ki: ‘Gerçekten beni hidayete ileten Allah hakkında benimle tartışıyor musunuz! Ben, sizin O’na şirk koştuğunuz şeylerden korkmam; Rabb’imin dilediği şeyler müstesna! Rabb’im, bilgice her şeyi kuşatmıştır; artık düşünmeyecek misiniz!’

Size onunla ilgili bir delil indirmediği şeyleri Allah’a şirk koşmaktan gerçekten siz korkmuyorsunuz da ben nasıl korkarım sizin şirk koştuğunuz şeylerden; şayet biliyorsanız, şimdi iki topluluktan hangisi gerçekten güvendedir?” (En’am, 80-81)

Hz. Nuh (as) da kavmine açıkça meydan okumuş, onlardan korkmadığını net bir şekilde söylemişti.

“Nuh’un haberini onlara oku; o zaman kavmine demişti ki: ‘Ey kavmim, şayet benim durumum ve Allah’ın ayetlerini anlatmam size ağır geldiyse, artık ben, Allah’a tevekkül ettim; artık siz ve ortaklarınız işiniz (için) toplanıp karar alın, sonra kararınız size dert olmasın, sonra bana uygulayın ve bana mühlet vermeyin!” (Yunus, 71)

Risalet zincirinin son halkası, en güzel örnek Hz. Muhammed (as) da onurlu ve cesaretli duruşu ile kâfirlere meydan okumuştur!

“De ki: ‘Ey kavmim, durumunuza göre yapın, doğrusu ben de yapıyorum; artık yakında yurdun sonunun kimin olacağını bileceksiniz; şüphesiz o zalimler, iflah olamazlar!” (En’am, 135)

Kâfirleri dost edinmek ahmaklıktır

Kâfirleri dost edinmek bir düşüncesizlik ve ahmaklıktır, çünkü kâfirler, hiçbir zaman ve hiçbir şekilde gerçek dost olamazlar. Onlar, Müslümanlara kin ve düşmanlık beslerler ve ilk fırsatta Müslümanların aleyhinde hareket ederler.

“Ey iman eden kimseler, kendinizden başkasını sırdaş edinmeyin, sizi karıştırmaktan geri durmazlar, size sıkıntı verecek şeyleri severler. Doğrusu, nefretlerini açıkça telaffuz etmektedirler ve göğüslerinde gizledikleri şeyler daha büyüktür; şayet akleden kimseler iseniz, ayetleri elbette size açıkladık.” (Al-i İmran, 118)

Kâfirleri dost edinmek İslâm’dan dönmek, irtidat etmektir

İslâm tarihinde ve günümüzde birçok örneği görüldüğü üzere, İslâmi esaslardan dönmedikçe kâfirler Müslümanları dost edinmezler. Kâfirleri dost edinmek, onlara yaranmak adına dinlerinden dönenler, kâfirlerin putlarını kutsamakta, onların demokrasi adını verdikleri dinlerinin gereklerini yapmaktadırlar.

Parti, dernek, vakıf gibi şirk ve küfür yuvalarında bulunanlar, İslâm’dan döndükleri, İslâmi esasları bozdukları, kâfirlerin ilahlarını, kanunlarını ve dinlerini kutsadıkları için kâfirler, onlara karşı ses çıkarmamakta, o İslâmcı müşrikleri kabul etmiş görünmektedirler.

“Ey iman eden kimseler, Yahudileri ve Hrıstiyanları dostlar edinmeyin! Onlar, birbirlerinin velileridir. Sizden kim onları veli edinirse, artık şüphesiz o, onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler toplumunu hidayete iletmez.” (Maide, 51)

Hrıstiyan Batı’nın ortaya koyduğu demokratik sisteme uyanlar, bu sisteme destek olanlar, tıpkı Hrıstiyanlar gibidirler. Hangi gerekçe ile olursa olsun, Siyonist Yahudileri dost edinenler de tıpkı onlar gibidirler.

Tağuti Kemalist sistem, Hrıstiyan Batı’nın ve Siyonist Yahudilerin kurdukları bir sistem olması nedeniyle bu sistemin kurallarını kabul edip şirk ve küfür yuvaları vakıf ve derneklerde yuvalanan İslâmcı müşrikler, İslâm’dan irtidat ederek onlara tabi olmuşlardır.

İslâm, fitne olan beşerî sistemleri yeryüzünden kaldırmak için gelen, hiçbir şekilde beşerî sistemlere benzemeyen ilahi bir dindir. Bunu bilen beşerî sistemler, İslâm’a iman edenleri, dinlerinden taviz vermedikçe dost edinmemekte, taviz verdikten sonra onlara çeşitli dernek ve vakıflar kurdurarak kontrolü altına almakta, böylece onlardan razı olmaktadır. Bu nedenle yüce Allah (cc) iman edenlerden, dinlerinden taviz vermemelerini istemektedir.

“Öyleyse yalanlayanlara itaat etme, yağcılık yapsaydın hoşlanırlardı, böylece onlar da yağcılık yapacaklar.” (Kalem, 8-9)

İslâm’dan taviz verip demokratik dine uyan İslâmcılar, İslâmi esasları insanlara anlatacağız, tağutu reddetmelerini söyleyeceğiz, Allah’ın dinini egemen kılacağız diyerek tağuttan izin almıyorlar. Onlar, kültürel faaliyetlerde bulunmak, yardımlaşmak vb. vaatlerle zilleti seçerek, İslâm’dan irtidat ederek, kâfirlerin kanunlarının altına sığınıyorlar.

Kâfirun suresi, küfrün her çeşidini kesin bir şekilde reddetmeyi emretmektedir

Kâfirun suresi, Müslümanların içerisinde yaşamak durumunda kaldıkları kâfirlere karşı tutumlarının nasıl olması gerektiğini apaçık bir şekilde ortaya koymakta ve takınılacak tavrın bir din olduğunu bildirmektedir.

Sure, Müslümanlardan kâfirlerle saflarının netleşmelerini, bu netleşmeyi açık bir şekilde ortaya koymalarını istemektedir. Safların netleşmesi ise ancak Müslümanların, kâfirlerin yaptıkları hareketleri yapmamaları, onların yasalarına uymamaları ile mümkündür.

Kâfirun suresi, Maun suresinde kimi ameli ibadetleri yapmadıklarından dini yalanladıkları belirtilen kimseler gibi hareket edilmemesini, böyle olan ve beşerî dinlere tabi olanlara karşı net bir tavır takınılmasını ortaya koymaktadır. Müslümanlar, hiçbir şekilde ve şartta kâfirlere mahsus amelleri yapmayacak, sistemlerine uymayacaklardır.

Surenin Tefsiri

1- De ki, ‘Ey kâfirler!’

Kur’an, her konuda olduğu gibi insanlara hitap konusunda da açık ve nettir. Kur’an’da çizgiler açık seçik ve keskindir, muğlaklığa, kapalılığa yer yoktur; Tevhid şirk, iman küfür, Mü’min kâfir, cennet cehennem, aydınlık karanlık her şey çok net ve açık bir üslupla anlatılır.

Kur’an’da insanlara verilen sıfatların arkası doldurulmuş, kimlere hangi sıfatlar verilmiş ise onlarda o sıfatların bütün özellikleri mevcuttur. Kur’an’ın, “Mü’minler” diye hitap ettiği kimseler, imanlarına şirk karıştırmamış, Tevhidi ilkeleri kabul etmiş ve ilahi mesaj doğrultusunda hareketi yaşam tarzı olarak kabul etmiş, Müslüman sıfatını almış kimselerdir.

Kur’an’ın, kâfir, müşrik, münafık, fasık ve mürtet olarak sıfatlandırdığı kimseler, namazlarını kılan, oruçlarını tutan, Hacca giden kimseler de olsalar, kesinlikle Müslümanların dışında kalan ve kâfirler sınıfına dâhil olanlardır. Bunlar, daha önce ayetlerle açıklandığı gibi müşrik, münafık, fasık, mürtet ve kâfirler olarak sıfatlandırılmakta, bunların, yüce Allah’ın gazabına uğrayacak ve ebediyen cehennemde kalacak kimseler oldukları bildirilmektedir.

“…Şüphesiz Allah, bütün münafık ve kâfirleri cehennemde toplayacaktır.” (Nisa, 140)

Müslümanlar dışında kalan, kâfirler grubunu oluşturanların sıfatlarının net ve açık bir şekilde bilinmesi onlara davetin ulaştırılmasını kolaylaştıracaktır. Hastalık bilinmeden tedavi mümkün olamayacağına göre, kâfirler grubunu oluşturanların da sıfatları bilinmeden onlara sağlıklı bir davetin yapılması mümkün değildir.

İslâm nokta-i nazarında Kâfir, müşrik, münafık, fasık ve mürtet oldukları halde böyle olduklarını bilmeyen, kendilerini Müslüman zannedenlere sağlıklı bir davetin yapılması elbette mümkün olmayacaktır. Çünkü bu kimseler, kendilerini zaten Müslüman zannediyor, bu nedenle onları, Tevhidi ilkeler doğrultusunda tedaviye başlamadan önce onlarda, küfür, şirk, nifak ve fısk hastalıklarının bulunduğunu ortaya koymak, zor da olsa, onları taşıdıkları bu amansız hastalıktan haberdar etmek gerekir.

Küfür ve şirk içerisinde bulunanlar, Tevhidi tedaviye cevap vermiyor, hastalıklarında ısrar ediyorlarsa bu durumda Müslümanlar, bunlara karşı net ve açık olmalı, Tevhidi esasları açıkça ortaya koymalı onlardan, ilah edindikleri güçlerden, onların tabi oldukları kanunlardan uzak olmalıdırlar. En önemlisi de bu durum, kâfirlere çok açık bir şekilde duyurulmalıdır.

Tavizsiz net apaçık duyuru ‘Ey kâfirler!’

1-5- De ki: ‘Ey kâfirler! Sizin taptığınız şeylere tapmam ve siz de kulluk etmezsiniz benim taptığıma! Ben kulluk etmem sizin kulluk ettiğiniz şeylere; siz de kulluk etmezsiniz benim kulluk yaptığıma!’

Müslümanlar, Maun suresinde geçtiği üzere, dini yalanlayanlar gibi namaz kılıp yetimi fakiri itip kakmazlar, yoksulun hakkını yemezler. Dini yalanlayan kâfirler de -Kevser suresinde anlatıldığı üzere- Müslümanlar gibi dünyevi tüm değerlerini ortaya koyarak Allah yolunda her şeylerini feda edip nahretmezler.

Risalet tarihi boyunca Risalet önderleri ve onların izinden giden Tevhid erleri, içerisinde yaşadıkları toplumlara karşı tavizsiz bir tavır takınmışlar, onların yasalarına itaat etmemişler, müşrik ve kâfirlerin tüm baskılarına rağmen zerre kadar taviz vermemişlerdir. Hz. Şuayb (as)’ın mücadelesi bu konuda en güzel örneklerden biridir.

Kavminden büyüklük taslayan ileri gelenler dedi ki: ‘Ey Şuayb, mutlaka seni ve seninle beraber iman eden kimseleri kentimizden çıkarırız ya da dinimize dönersiniz!’ Dedi ki: ‘Şayet biz istemeyen kimseler olsak da mı?’

‘Doğrusu Allah, bizi ondan kurtardıktan sonra sizin dininize dönersek, gerçekten Allah’a iftira etmiş oluruz. Rabb’imiz Allah’ın dilemesi müstesna, ona dönmemiz, gerçekten bizim için mümkün değildir. Rabb’imiz, ilmiyle her şeyi kuşatmıştır. Biz Allah’a tevekkül ettik; Rabb’imiz, bizim ve kavmimiz arasını Hak ile aç ve Sen, açanların en hayırlısısın!” (A’raf, 88-89)

Kâfirler, her dönemde Risalet önderlerini ve Tevhid erlerini, baskı ve zorbalıkla kendi yasalarına, hayatlarını düzenledikleri kanunlara uymaya davet etmişler, ancak Tevhidi ilkelere iman eden Müslümanlar, iman ettikleri esaslardan dönmemiş, dönmeyi düşünmemişlerdir.

Hiçbir dönemde Risalet önderleri ve Tevhid erleri, kâfirlere taviz vermemişler, onlara açıkça meydan okumuşlardır. Tıpkı Hz. Hud (as) gibi.

 “Doğrusu diyoruz ki: ‘İlahlarımızdan bazıları fena şekilde seni hasta etmiş!’ (Hud) dedi ki: ‘Elbette ben, Allah’ı şahit tutuyorum ve siz de şahit olun ki gerçekten ben, sizin şirk koştuğunuz şeylerden uzağım. O’ndan başka (ilah tanımıyorum,) haydi hepiniz bana tuzak kurun, sonra bana mühlet de vermeyin!” (Hud, 54-55)

Sünnetullahtaki değişmezlik ilkesi gereği Tevhidi esaslara iman eden Müslümanlar, kâfirlere karşı tavizsiz bir tutum takınmışlar, hiçbir şekilde onlara tabi olmamışlardır. Onlar, bu tavizsiz tutumlarını kâfirlere açıkça bildirmişler, kesin çizgilerle saflarını belirlemişlerdir.

6- Sizin dininiz size ve benim dinim banadır. (*)

Din, bir yaşam tarzı, bir hayat nizamıdır; bu nedenle iman edenlerle kâfirlerin yaşam tarzları, hayat nizamları birbirinden tamamen farklıdır. Bu öyle bir farklılık ki, beyazla siyah, aydınlık ile karanlık gibi birbirine zıt, birbirinin tersidir.

Yüce Allah’a iman etmiş bir Müslüman, hiçbir şekilde ve şartta beşerî sistemlerin yasalarını kabul edip onlara uymaz. Aynı şekilde demokratik, Kemalist, Sosyalist Marksist ve Faşist sistemleri kabul edenlerin de Müslümanların dinine tabi olmaları mümkün değildir.

Beşerî sistemler reddedilmeden yüce Allah’a, indirdiği Kur’an’a, Tevhidi esaslara iman etmek, Müslüman olmak mümkün değildir. Yüce Allah (cc), her millet içinde rasuller göndererek tağut diye nitelendirilen beşerî sistemlerden kaçınmalarını istemiş, tağuttan kaçınmadan Kendisine iman edilmeyeceğini, kulluk yapılamayacağını bildirmiş, bunun için rasullerini ardı ardına göndermiştir.

Yüce Allah’a iman edenler, Tevhid ve teslimiyet dini olan İslâm dinine girmiş hidayet bulmuş, Müslüman olmuşlar, beşerî sistemlere uyanlar ise sapıklığı seçmişlerdir.

Tevhid ve şirkin birbirlerine uyması mümkün olmadığı gibi İslâm ile beşerî sistemlerin de birbirlerine benzemesi mümkün değildir. İslâm, bir hayat nizamı, Tevhidi esaslar iman edenlerin yaşam tarzıdır; Müslümanlar ancak İslâm dinini yaşam tarzı olarak alırlar.

Demokrasi, Kemalizm, sosyalizm, Komünizm, Faşizm de kâfirlerin, müşrik, münafık, fasık ve mürtetlerin hayat nizamı, yaşam tarzı ve dinleridir. Bu din ve sistemlerin hepsi cahili dinler ve sistemlerdir. Bunlara karşı Müslümanların tavrı, vahyin belirlediği ölçüdür.

“Boş söz işittikleri zaman ondan yüzçevirirler ve derler ki: ‘Bizim işlerimiz bize, sizin işleriniz size; size selâm olsun, biz cahilleri istemeyiz.” (Kasas, 55)

Tevhidi esaslara iman eden, vakıf, dernek, parti gibi şirk ve küfür yuvalarında kâfirlerin yasaları arkasına sığınmayan, şerefi, yüce Allah’ın yanında bilen Müslümanlar tüm beşerî dinleri ve sistemleri reddeder ve onlara açıkça şu gerçeği söylerler.

Sizin dininiz size, bizim dinimiz bizedir.

Lekum dinukum veliyedin

(*) Din konusu için, Maun Suresi giriş bölümüne bakınız

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir