Kâf Sûresi

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم

Kaf Suresi

Giriş

Değer yargıları, kişilerin inanç temellerini oluşturur

Değer yargıları, kabul edilen din, ideoloji ve sisteme göre kişiden kişiye farklık gösterir. Kişiler, değer yargılarını, kabul edip tâbi oldukları inanç değerlerine göre ifade eder, yaşantılarını o doğrultuda düzenlerler, o din ve ideolojileri savunurlar.

Her insan, kendi inanç değerlerini en üstün görerek onun mücadelesini verir. Bu nedenle başka inanç ve ideolojileri kabul etmez reddeder, üstünlüğü, izzet ve onuru tâbi olduğu inancında arar. Tâbi oldukları inancı gereğince bilmeyen kimseler, -hiçbir araştırma yapmadan- inandıkları dinin önde gelenlerine körü körüne bağlanırlar.

Düşüncesizlik ve sabit fikirlilik, araştırmayı, incelemeyi, olay ve olguları sağlıklı değerlendirmeyi engeller. Bağnaz ve sabit fikirli kimseler, akletmedikleri için varoluş nedenlerini, sorumluluk ve görevlerini, öldükten sonra ne olacaklarını yeterince ya da hiç düşünmezler. Böyle kimseler, olay ve olgulara, çevre ve eşyaya, diğer din ve ideolojilere at gözlüğü ile kendi değer yargılarından bakarlar.

Kaf suresi, dünya hayatını gaye edinip değer yargılarını materyalist felsefe üzerine bina edenlerin, eşyaya ve çevreye bakış açılarını ortaya koymaktadır. Materyalist düşünceye sahip kimseler, olay ve olgulara geniş bir perspektiften bakmaz, sağlıklı düşünmezler, dünya hayatından başka bir hayatı, doğal olarak Ahiretin varlığını inkâr ederler. Materyalistler, her şeyi madde ile ölçen, anlık düşünen basiretten yoksun kimselerdir.

Materyalistlerin dar düşünerek olay ve olguların hep madde yönünü almalarına karşılık İslâmi esasları kabul eden kimseler, hayatı, eşyayı, fizikötesini ve Ahiret hayatını hep birlikte değerlendirirler. İslâm’ı, hayat nizamı olarak kabul eden Müslümanlar, hayatın asıl gayesini, Kâinatın yaratılışını, kendi görev ve sorumluluklarını, gelecekte ne olacaklarını, Ahiret hayatını bir bütün olarak düşünürler. Bu nedenle Müslümanlar, olay ve olguların arka planını düşünen feraset sahibi kimselerdir.

Eşyayı kullanıp onun yaratılış gayesini, Kâinatta yaşayıp onun varlık sebebini, hayatın içerisinde yer alıp kendi temel gayesini, Kâinatta var olan sayısız olay ve olguları görüp nedenlerini ve hikmetini düşünmemek, basiretsizlik, körü körüne inkârdan başka bir şey değildir. Kısır bir döngü içerisinde bocalayan materyalistler, maddeden başka bir şeye tapınmadıkları için âlemlerin Rabb’inden gelen ilahi mesajı her dönemde kabul etmemiş, reddetmişlerdir.

Rab’lerine iman etmekten yoksun kimseler, üstünlüğü maddi şeylerde sanırlar

Kaf suresi, tarihsel küfrün özelliklerinden bazılarını ortaya koymakta, her dönem kâfirlerinin, birbirlerinin benzeri olduklarını bildirmektedir. Kâfirler, -doğal olarak müşrikler- mali, fiziki ve askeri bakımdan güçlü olmalarına rağmen verilen nimetlerin nereden geldiğini, neden kendilerine verildiğini düşünmemişler, bunları düşünmeleri için Rab’lerinden gönderilen rasulleri ve getirdikleri ilahi mesajı yalanlayarak Rab’lerine isyan etmişlerdir.

Kendilerine gönderilen rasulleri ve getirdikleri vahyi esasları inkâr eden kâfirler, hiçbir dönemde huzur bulamamış, sürekli bir şekilde kargaşa ve kaos içerisinde yaşamışlardır. Materyalistler, ilah edindikleri maddeyi daha fazla biriktirmek adına başka insanların haklarını gasp etmişler, her tülü gayri meşru yollarla kazançlarını artırmaya çalışmışlardır. Böylece insanların kin ve nefretlerini kazanmışlar, içlerinde sürekli bir huzursuzluk taşıyarak yaşamışlardır.

“Şüphesiz Ahirete iman etmeyen kimselerin amellerini onlara süsledik, artık onlar, başıboş gezinip dururlar.” (Neml, 4)

Tarihsel küfrün ortak noktalarından biri de kendilerini hep üstün ve şerefli görmeleri, insanları ve Müslümanları hor görüp küçümseyerek ikinci sınıf insan muamelesi yapmalarıdır. Kâfirlerin bu tutum ve anlayışları, düşünme yeteneğinden ve Rab’lerine iman etmekten yoksun kimselerin de onları üstün görmelerine neden olmuş, onlar, kâfirlerin yanında bulunmayı kendileri için ayrıcalık ve şeref addetmişlerdir.

Yüce Allah (cc), insanların birbirlerini üstün görme anlayışının yanlışlığına dikkat çekmiş ve şerefin tümü ile Kendisine ait olduğunu, ancak iman edenlerin şerefli kimseler olduklarını bildirmiştir.

“Kim izzetli olmak istiyorsa, artık izzet tamamen Allah’ındır…” (Fatır, 10)

“Mü’minleri bırakıp kâfirleri dostlar edinen kimseler, izzeti onların yanında mı arıyorlar! Artık şüphesiz izzet tamamen Allah’ındır.” (Nisa, 139)

Yüce Allah (cc), yüceler yücesi ve en üstün olandır, bütün üstünlükler, izzet ve şeref tamamen O’na aittir. Üstün, kuvvet ve kudreti sonsuz olan yüce Allah (cc), Kendisine ait her şeyi de üstün kılmıştır. Kur’an, O’nun tarafından gönderildiği için üstün ve yücedir. Bu nedenle Kur’an’a iman edip tabi olan kimseler de iman ve teslimiyetleri oranında o şereften pay alacak, Kur’an’dan uzak oldukları oranda da o şereften mahrum ve uzak kalacaklardır.

Yüce Allah (cc), yarattığı her şeyi, şanına layık bir şekilde yaratıp en güzel şekilde biçimlendirerek üstün kılmıştır. Yaratılanlar içerisinde insan hariç her şey, Rab’lerinin kendilerine takdir ettiği yaratılış fıtratlarına uygun yaşayarak üstünlüklerini korurken insan, yaratılışta kendisine verilen üstünlükleri bırakarak azgınlık yolunu seçerek alçalmış, Rabb’ine isyan ederek yüce Allah’ın ona verdiği şereften mahrum olmuştur.

“İyi bilin ki, şüphesiz insan tuğyan eder; kendini müstağni gördüğünde.” (Alak, 6-7)

“Gerçekten insanı en güzel biçimde yarattık, sonra onu aşağıların aşağısına geri çevirdik.” (Tin, 4-5)

Nankörlüğü yaşam tarzı olarak alanlar, Rab’leri tarafından kendilerine verilen üstünlüğü, halifelik gibi şerefli ve izzetli bir makamı adeta ellerinin tersi ile iterek ondan yüzçevirmişler, Rab’lerinin kendilerine lütfettiği mal ve mülkle O’na karşı azgınlaşarak isyan etmişler, onursuz bir hayatı ve zilleti seçmişlerdir. Oysa Rab’leri onları, -halifelik vererek- yükseltmiş, vahyi esasları içeren Kur’an’ı göndererek şerefli kılmıştır.

Surenin Tefsiri

Kur’an’a iman edip ona tâbi olanlar şerefli kimselerdir

1- Kaf. Şerefli Kur’an’a andolsun.

Kaf. Bu harflere “Hurufu Mukattaa” (kesik kesik harfler) denilmektedir. Bakara, Kalem ve Kasas surelerinde Hurufu Mukattaa konusu açıklanmıştır.

İzzet ve kudret sahibi olan yüce Allah’ın gönderdiği vahiy ve rasulleri, O’nun vahyi ve Rasulleri oldukları için şereflidirler. Kur’an, zillet ve meskenet içerisinde kula kulluk yapanları, bulundukları zilletten kurtarmak üzere gönderilen şerefli bir Kitap’tır.

Kendi hevalarına ve kendi cinslerinden olan insanlara kul olma zilletine düşenler, zillet ve onursuzluktan ancak Rab’leri tarafından gönderilen şerefli Kur’an’a sarılarak şereflenecekler, Rab’lerine iman ederek yücelecekler, O’na kulluk ve ibadet yaparak izzetli bir yaşama kavuşacaklardır. Çünkü yüce olana tabi olmak yücelik, onur ve şereftir. Yüce Allah (cc), kullarını şereflendirmek için onlara şerefli olan Kitabı’nı göndermiştir.

Yüce Allah (cc), insanların, nasıl iman edeceklerini, iman ettikten sonra neler yapacaklarını, onurlu bir hayata nasıl kavuşacaklarını, Kur’an’da apaçık bildirmiş, iman edenlerden, ona göre hareket etmelerini istemiştir. Kur’an’da, iman edenlerin uyacakları esaslar tümüyle mevcuttur, onda hiçbir eksiklik bulunmamaktadır.

“Andolsun size bir kitap indirdik, onda şerefiniz var, artık akletmeyecek misiniz!” (Enbiya, 10)

Yaratılışın ve yaşamın gerçek gayesini bilenler, akıllarını kullanarak Rab’lerinin kendilerine gönderdiği vahyi esaslara tabi olmuşlar, Rab’lerine iman ederek yücelip şereflenmişlerdir. Mü’minler, Kur’an’a tabi olmakla hayatın gerçek anlamını, yaşamanın gayesini daha iyi kavramışlar, böylece yücelip şereflenmişlerdir.

Kur’an, bir hayat nizamı ve yaşam kılavuzudur; hayatlarını Kur’an’a uygun düzenleyenler, iman etmeyen kişilerden dünya ve Ahirette her yönüyle üstün, şerefli ve Rab’leri tarafından mükâfatlandırılmışlardır. Yüce Allah (cc) Mü’minlere, Kur’an’a sarılmalarını tavsiye etmekte, doğru yolun bu olduğunu bildirmektedir.

“Öyleyse sen, o sana vahyedilene sımsıkı tutun, şüphesiz sen doğru yol üzerindesin ve şüphesiz o, sana ve kavmine bir Zikirdir ve yakında sorulacaksınız.” (Zuhruf, 43-44)

Mü’minler, dünya ve Ahirette kurtuluşun ancak Kur’an’a sarılmakta olduğunu, kıyamet gününde Kur’an’dan sorulacaklarını bilir, her işlerinde Kur’an’ı ölçü edinirler. Kur’an’a sarılmak, onun belirlediği ölçü içerisinde hareket etmek, hayatı Kur’an’la düzenlemektir ki, Rasulullah (as) böyle yaparak Kur’an’ı ahlak edinmiş, yaşantısını ona göre düzene koymuştu.

Kur’an, insanlara hayatın gerçek anlamını, yaratılışın temel gayesini bildirir. Dünyada huzurlu ve mutlu olmak, insan olma onuruna yükselmek isteyenler, Kur’an’a sımsıkı sarılarak yücelecek işler yapıp şeref kazanırlar.

Yüce Allah’a iman etme onurundan mahrum, hevalarının ya da kendi cinslerinden kişilerin peşinden giderek Hakk’ı batılla bulayarak gerçekleri gizleyenler, çıkarları uğruna ilahi mesajı istismar ederek Kur’an’ın bir kısmını alıp bir kısmını bırakanlar, Kur’anî esaslar doğrultusunda hareket etmedikleri için zilleti seçmişlerdir. Bu kimselere, ilahi mesaj hatırlatıldığında değişik biçimlerde tepki gösterirler.

Dünyayı imar etmeye çalışanlar, Ahireti inkâr etmektedirler

Dünya hayatını gaye edinenler, Ahiret günü yeniden dirilip hesap vereceklerine iman etmeyen ve Ahireti önemsemeyen kimselerdir. Bu nedenle onlar, çeşitli kaygılarla vahyi esaslara karşı çıkarlar.

2-3- Ne var ki, kendilerinden bir uyarıcının onlara gelmesine gerçekten şaştılar, bunun üzerine kâfirler dediler ki: ‘Bu, acayip bir şeydir! Biz öldüğümüz ve toprak olduğumuz zaman mı (diriltileceğiz)! Bu, uzak bir dönüştür.’

Tarihi süreçte, vahyi esaslara karşı çıkanlar, küfürlerinde ısrar ederek tepkilerini açıkça ortaya koyuyor, içerisinde bulundukları cehalet karanlığından hareketle ilahi mesajı değerlendirerek reddediyorlardı.

Materyalist mantık, her dönemde her şeyi dünya hayatından ibaret bilir, Ahireti inkâr eder. Kapitalist inkârcılar, bu materyalist mantıkla dünya hayatında günlerini gün etmeye ve Rab’lerine isyan üzere kurulu sefih bir hayat sürmeye çalışırlar.

Günümüzde Tevhidi esaslara karşı çıkan kâfirler, tarihsel süreçteki ataları kadar küfürlerinde mert olmadıkları, küfürlerini açıkça belirtmediklerinden dillerini eğip bükerek, kavramları karıştırarak vahyi esasları getiren rasulleri görünüşte kabul etmiş görünüp gerçek hayatta ona muhalif hareket ederek inkâr ve küfürlerini üstü kapalı ortaya koymaktadırlar.

Küfürlerini açık ya da üstü kapalı bir şekilde ortaya koyan tüm inkârcılar, müşrik, münafık, fasık ve mürtetler, aslında Ahiret hayatına hiç ya da gereğince iman etmiyor, yaptıklarından o gün sorgulanmayacaklarını zannediyorlar.

“İnkâr eden kimseler, kesinlikle diriltilmeyeceklerini iddia ettiler. De ki: ‘Bilakis Rabb’ime andolsun mutlaka diriltileceksiniz, sonra yapmış olduğunuz şeyler elbette size haber verilecektir ve bu, Allah’a kolaydır.” (Teğabun, 7)

Değişik düşüncelerle Kur’an’ı ve sunduğu hayat tarzını inkâr edenler, öleceklerini, Ahirette hesap vereceklerini düşünmeyen, bu nedenle Ahireti inkâr edenlerdir. Ahiret hayatının hatırlatılması, hesap vereceklerinin, cennet ve cehennemin olduğunun söylenmesi onların hoşuna gitmez, bu hatırlatma, onları çileden çıkarır.

“‘Öldüğümüz, toprak ve kemikler olduğumuz zaman mı, gerçekten biz mi muhakkak boyun eğen kimseler olacağız?” (Saffat, 53)

Dünya hayatında yapılan her şeyin, işlenen kötülüklerin hesabının sorulacağı duygusu, suçlu ve günahkârları şiddetli tepki göstermeye yöneltir. Onlar, bu şekilde kurtulacaklarını zannıyla kendilerini rahatlatırlar.

Ahiretin, oradaki hesabın inkâr edilmesi, kâfirler, müşrikler, münafık, fasık ve kendi zanlarınca bir din oluşturanlar için bir kaçış ve kısmen rahatlama duygusunun tatmin edilmesidir. Onlar, dünyada işledikleri günahlarının hesabının sorulmayacağını ya da kendi zannettikleri gibi olacağını düşünürler. Ancak onlar, bu gerçekleri inkâr edip kabul etmeseler de kıyamet günü yeniden diriltilecekler, yaptıkları her şeyin hesabını tek tek verecekler ve yaptıklarının karşılığını göreceklerdir.

“Her ümmeti diz çökmüş görürsün; her ümmet, kendi Kitabına çağırılır: ‘Bugün yapmış olduğunuz şeylerin karşılığını göreceksiniz!’ İşte Kitabımız, size karşı Hakk’ı açıkça konuşuyor, muhakkak Biz, yapmış olduğunuz şeylerin nüshasını alıyorduk.” (Casiye, 28-29)

Cehalet, maddeyi ve hevayı ilahlaştırma genellikle insanı kör eder, basiretsiz kılar, sağlıklı düşünmesini engeller. Basiretsizlik, kişiyi var olan gerçekleri inkâra sürükler ya da kendi mantığına göre bu gerçekleri değiştirmeye yöneltir. Kıyamet günü yapılanlar tek tek sorgulandığında bu kimselerin yalancı oldukları ortaya çıkacaktır.

Hayatta her şey, yepyeni bir oluşum içerisindedir

Yüce Allah (cc), insanların üzerinde düşünmeleri için Kur’an’da Kâinat ayetlerini ardı ardına vererek her şeyin öldükten sonra yeniden diriltildiğini bilmelerini ister. Bahar aylarında yemyeşil olan hayatın, yazın solmaya başlayıp son baharda kuruyup yok olması ve bahar aylarında yeniden canlanması, insanların ölüp diriltileceklerine apaçık bir ayettir.

Salim bir akılla sağlıklı bir şekilde düşünen insan, nasıl yaratıldığını, hayatta ne yapması gerektiğini, öleceğini ve yeniden diriltilip hesaba çekileceğini bilir. Kendisi, nasıl hiçbir şey değilken, yoktan var edilip yaratıldı ise, aynı şekilde yeniden diriltileceğini de bilerek hareket eder, ona göre Rabb’ine iman ederek Hakk’a yönelir.

Yüce Allah (cc), yoktan var edip en güzel biçimde şekillendirdiği kullarını, -parmak uçlarını bile düzenleyerek- yeniden dirilterek dünyadaki şekillerine döndürecektir. Bu, yüce Allah’a göre çok kolaydır ve O, insanların cesetlerinde neler olduğunu, mezarda kaldıkları süre zarfında yerin onlardan neler eksilttiğini bilir.

4- Gerçekten onlardan yerin ne eksilttiğini biliyoruz ve yanımızda muhafaza eden bir Kitap vardır.

Ölüm, bir yok oluş değil, tam aksine yepyeni bir hayata geçme, yeniden var olmadır. Bu nedenle ölen bir kimse, kıyamet gününde, dünyada sahip olduğu tüm uzuvları ile beraber yeniden diriltilecektir.

“İnsan, gerçekten kendisinin kemiklerini bir araya toplamayacağımızı mı tahmin ediyor! Evet, onun parmak uçlarını da düzenlemeye elbette kadiriz.” (Kıyamet, 3-4)

Hiçbir şey yüce Allah’a gizli değildir ve O, her şeyden haberdardır; eksiklik ve bilgisizlik ancak beşer için söz konusudur. İnsanlar, kendi eksikliklerine ve acziyetlerine bakmadan, Rab’lerine isyan etmektedirler.

İnsanların dünyada işledikleri tüm amelleri, -zerre kadar hayır ve günahları- Kıyamet gününde getirileceği gibi fiziksel olarak da parmak uçlarına varıncaya kadar her şeyleri bir araya getirilecektir. Orada herkes, ameli olarak ne yaptığını görecektir.

“Artık kim, zerre ağırlığınca hayır yapmışsa, onu görür ve kim zerre ağırlığınca şer yapmışsa onu görür.” (Zilzal, 7-8)

Kur’an’dan yüzçevirenler, kargaşa ve anarşiye düşerler

Yüce Allah (cc), kullarının yeryüzünde huzur içerisinde yaşamaları, bilgilenip yaşadıkları hayatı, doğayı daha iyi tanımaları için hükümlerini gönderdi, ancak insanlar, kendilerine gönderilen hükümleri tanımayarak hevalarına uydular. Bunun için her toplumda kargaşa, anarşi, kaos başgöstermiş, insanlar huzursuz bir hayat sürmüşlerdir.

5- Bilakis, Hak ile onlara varıldığı zaman yalanladılar; şimdi onlar, düzensiz katı bir tutum içindedirler.

Hakk’ı yalanlayarak küfür ve şirk içerisinde bulunanlar, ellerinde doğru bir ölçü bulunmadığı için sağlıklı bir düşünceye sahip olamazlar. Bu nedenle her grup farklı fikirlere sahip olur, biri diğerini kendi fikrini kabule zorlar, bunun sonucunda dünya hayatlarında huzursuz yaşarlar.

Vahyin, birleştirici çağrısına uymayıp Hakk’ı yalanlayanlar, hayatlarını kendi mantıklarına göre düzenlemeye, hevalarını ölçü edinip hayata yön vermeye kalkıştıkları için hep huzursuz olmuşlardır. Farklı fikir ve düşüncelere sahip olanlar, kendi arzularını başkalarına kabul ettirmek istemeleri sonucunda toplumlarda kargaşa ve çatışma ortaya çıkmıştır. Yüce Allah (cc) Müslümanları, kargaşaya düşmemeleri konusunda uyarmıştır.

İslâm ümmeti Kur’an’dan yüzçevirince tefrikaya düşüp parçalandı

Vahyi esaslar, düşünce ve yaşamda en doğruyu ortaya koyar, kendisine uyanları dosdoğru bir hayata iletir. Yüce Allah (cc) iman edenlerden, vahye teslim olmalarını, topluca Allah’ın ipine sarılıp tefrikaya düşmemelerini emretmiş, tefrikaya düşenlerin kargaşaya düşüp korku içerisinde yaşayacaklarını bildirmiştir.

“Allah’a ve Rasulü’ne itaat edin, çekişmeyin, çünkü cesaretinizi kaybedersiniz, gücünüz gider; sabredin, şüphesiz Allah sabredenlerle beraberdir.” (Enfal ,46)

Hak’tan yüzçeviren her kişi ve toplum, kargaşa ve anarşi içerisinde yaşamaya mahkûmdur. Fikirlerin, farklı ve değişik olduğu bir yerde çatışmanın ve kargaşanın olması doğaldır. Oysa tek hükmün bulunduğu bir yerde ancak birliktelik ve huzur vardır.

Tarihi süreçte Tevhidi esaslara iman edip bu esasları hayat prensibi olarak kabul eden Müslümanlar, vahdet içerisinde birliktelik oluşturmuşlar, fikri planda ve yaşamsal hayatta huzurlu bir hayat sürmüşlerdir. Yüce Allah (cc), iman edenleri sürekli birlikteliğe çağırmış, ihtilaftan kaçınmalarını istemiş, ihtilafa düşmenin sonucunun ateş olduğunu bildirmiştir.

“Ve topluca Allah’ın ipine sarılın, tefrikaya düşmeyin, Allah’ın üzerinizde olan nimetini düşünün; o zaman siz, birbirinize düşman idiniz, nihayet kalplerinizin arasını birleştirdi. Böylece O’nun nimetiyle kardeşler oldunuz ve siz, ateşten bir çukurun kenarında idiniz, sonra sizi ondan kurtardı. İşte Allah size ayetlerini açıklıyor, ta ki hidayete eresiniz.” (Al-i İmran, 103)

“O’na yönelin ve O’ndan korkun, namazı kılın ve müşriklerden olmayın. O kimseler, dinlerinde tefrikaya düştüler ve grup grup oldular; her hizip yanında olan şeylerle sevinmektedir.” (Rum, 31-32)

Yüce Allah’ın, tefrikanın ateşe girmeye neden olduğu, tefrikaya düşenlerin müşrikler oldukları uyarılarına rağmen Tebe-i Tabiinden sonra bazı kimseler, kendi arzularını ölçü edinip Hak’tan yüzçevirerek Kur’anî esasları ikinci plana atıp kendi zanlarına uyarak farklı mezheplere ayrıldılar. Onlar, Hak’tan yüzçevirip mezheplere ayrılınca her dönemde çatışma, anarşi, kargaşa içerisinde huzursuz ve mutsuz bir hayat sürmüşlerdir.

Sünni mezhepler tarihi, mezhepler arası kanlı savaşlar, katliamlar, huzursuzluk kargaşa ve çatışma tarihidir. Buna Sünni Şia çatışması da eklenince ortaya çıkan manzara, Hak’tan yüzçevirenlerin içerisine düştükleri korkunç durumu açıkça göstermektedir.

Kur’an’dan yüzçevirmek, insanlara ancak huzursuzluk ve mutsuzluk getirir. Farklı fikirlerin birbirlerine üstünlük kurma çekişmeleri toplumda ancak çatışma, şiddet, kargaşa ve anarşi doğurur. Böyle toplumlarda yaşayanlar, sürekli bir huzursuzluk ve gerilim içerisinde olurlar. Yüce Allah (cc), Kur’an’dan yüzçeviren müşrik ve kâfirlerin sürekli bir ayrılık içerisinde bulunduklarını bildirmektedir.

“Sad, andolsun şerefli Kur’an’a! Bilakis inkâr eden kimseler, bir gurur ve ayrılık içerisindedirler.” (Sad, 1-2)

Ulûhiyet, Rububiyet ve Hükümranlık yalnızca yüce Allah’a aittir

Hüküm koymak, üstünlük iddiasında bulunmak olduğu gibi aynı zamanda ilahlık taslamaktır. İnsanların hayatını düzenlemek için hüküm koyanlar, insanları kendi ilahlıklarını kabul etmeye, kendilerine itaat ettirmeye çalışmaktadırlar. Onlar, koydukları hükümleri ve doğal olarak ilahlıklarını reddeden kimselerle ve kendileri gibi üstünlük sağlamaya çalışanlarla sürekli fikri ve fiziki bir çatışma içerisindedirler.

İnsanların hayatları üzerine hüküm koymak, Ulûhiyet, Rububiyet ve Hükümranlık sıfatlarının gereğidir. İnsanları yaratan, rızıklandırıp yaşatan, gökleri ve yeri onların istifadelerine veren yüce Allah (cc), Ulûhiyet, Rububiyet ve Hükümranlık sıfatlarına sahip olduğu için yarattığı kulları üzerine de ancak o hüküm koyar.

“Şüphesiz Rabb’iniz Allah O’dur ki, gökleri ve yeri altı günde yarattı, sonra Arşı düzenledi; geceyi, hızlı olarak onun peşinde olan gündüze örter, güneş, ay ve yıldızlar, O’nun buyruğuna boyun eğmişlerdir. İyi bilin ki yaratma ve emir O’nundur, âlemlerin Rabb’i Allah, yücedir!” (A’raf, 54)

“İyi bilin ki yaratma ve emir O’nundur, âlemlerin Rabb’i Allah, yücedir!” Hiçbir şey yaratmayan, göklerin, yerin ve insanların yaratılışlarında hiçbir katkıları bulunmayan, hiçbir şeye sahip olmayan, aciz ve eksik olan beşerin, diğer insanların hayatları üzerine hüküm koyarak ilahlık taslaması azgınlıktan, haddi aşmaktan başka bir şey değildir.

Yüce Allah (cc), gökleri, yeri ve içindekileri yaratmış, bunları insanların istifadesine vermiş, insanları rızıklandırmıştır. Tüm bu nimetleri kullarına yüce Allah (cc) verdiği halde bazı kendini bilmezlerin, hadlerini aşarak Allah’ın kullarının hayatları üzerine hüküm koymaya kalkışmaları azgınlık ve yüce Allah’a isyandır.

Yüce Allah (cc), haddini aşan ve hiçbir şeye malik olmayan bu azgınlara, hadlerini bildirmekte, ne kadar aciz ve zavallı olduklarını hatırlatmakta, Ulûhiyet ve Rububiyetin Kendisine ait olduğunu açıklamaktadır.

6- Bakmadılar mı üstlerindeki göğe, onu nasıl bina ettik ve onu süsledik; onun, hiçbir çatlağı yoktur.

Kur’an bütünlüğünde olduğu gibi, Kaf suresinde de muazzam bir anlatım güzelliği ve bu güzellik içinde insanları düşünmeye sevk eden uyarılar vardır. Daha kendilerinin bile biraz sonra ne olacaklarını bilmeyen, kendilerine bile fayda ve zarar verme gücüne sahip olmayanların, diğer insanların hayatları üzerine hüküm koyarak ilahlık taslamalarına yüce Allah (cc), Kâinatın yaratılışındaki düzenlilikleri anlatarak cevap vermektedir.

“Bakmadılar mı üstlerindeki göğe, onu nasıl bina ettik ve onu süsledik; onun, hiçbir çatlağı yoktur” dikkatler, göğün muazzam bir şekilde bina edilişine, gökteki varlıklara çekilmekte, böylece Tek ilah olan yüce Allah’ın gücü haddini aşan azgınlara gösterilmektedir.

“O ki, yedi göğü, kat kat yarattı; Rahman’ın yaratmasında hiçbir çelişki göremezsin, gözü(nü) döndür de bak, görüyor musun bir çelişki! Sonra gözü(nü) iki kez daha döndür, göz alçalmış bir halde sana döner ve o, bitkin düşmüştür.

Andolsun dünya semasını lambalarla süsledik ve onu, şeytanlar için meteor kıldık ve onlara alevli ateş azabını hazırladık.” (Mülk, 3-5)

Kâinatın bütününde muazzam bir uyum ve güzellik, göklerde, pürüzsüz bir düzen vardır. Yüce Allah (cc), insanların dikkatlerini göğe çevirterek, göklerde kendi hükmünün geçerli olduğunu, bu hükümranlıkta hiçbir uygunsuzluğun bulunmadığını, akleden, düşünen beyinlere adeta nakşetmektedir.

“Göğü, korunmuş bir tavan yaptık ve onlar, o ayetlerden yüzçeviren kimselerdir.” (Enbiya, 32)

Göklerdeki muazzam yapıyı gözler önüne seren yüce Allah (cc), insanların dikkatlerini bu sefer yeryüzüne çevirtmekte, onlara yeryüzünün yaratılışını, güzelliğini göstermektedir. O, bu anlattıkları ile göklerde ve yerde Ulûhiyetin yalnızca kendisinde olduğunu bildirmektedir.

7- Ve arzı yaydık, oraya sabit dağları bıraktık ve onda her güzel çiftten bitirdik!

Yüce Allah (cc), gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları insanlara hatırlatmakta, onların, Kâinat ayetlerini düşünmelerini, bunlara ibretle bakarak hakkıyla iman etmelerini istemektedir.

Yüce Allah’ın, yarattığı Kâinat ayetlerini tefekkür edip bunları yaratan yüce varlığın kudretini düşünmek, O’nun, Kâinat, hayat ve insan üzerinde tek hükümran olduğuna iman etmektir. Kâinatta, nasıl ki bir bozukluk ve düzensizlik yoksa aynı şekilde yeryüzünde de Allah’ın hükümlerinin uygulanması durumunda hiçbir bozukluk ve düzensizlik olmayacaktır.

“Arzı kaplayıp süslemedik mi; dirilere ve ölülere, orada sağlam yüksek dağlar meydana getirdik ve tatlı su size içirdik.” (Mürselat, 25-27)

Yüce Allah’ın yarattıklarından da ancak O’na yönelen ve iman eden insanlar ibret alır ve bu ancak onların imanlarını artırıp pekiştirir.

Kâinat ayetlerini düşünmeyenler, yüce Allah’a hakkıyla iman edemezler

İnsan, eşyanın, Kâinatın varlığını normal gözlerle anlayıp kavrayamaz. Bir şeyi görebilmek, anlayabilmek, kavrayabilmek ve onu gereğince bilebilmek ancak derin bir düşünce, sezgi ve feraseti gerektiren bir haslet, bir basirettir.

Yüce Allah (cc), indirdiği vahyi esasları yalanlayıp Hakk’ı inkâr edenlerin, bu esaslara hakkıyla iman etmeyenlerin, göklerin, yerin ve içindekilerin yaratılışlarını düşünmelerini, bunların hikmetini kavramalarını istemektedir.

Göklerin, yerin ve içindekilerin hikmetini, yaratılış nedenlerini, bunları yaratanı da ancak, ferasetle bakmaları halinde basiret sahibi kimseler kavrayıp anlayabilirler. Eşyaya ferasetle bakabilmek ancak yüce Allah’a yönelerek O’na gereğince iman etmekle mümkündür.

Yüce Allah (cc), yarattıklarını ancak basiret sahibi kimselerin anlayabileceklerini bildirmekte, göklerin, yerin ve içindekilerin yaratılışlarının basiret sahibi kimseler için öğüt olduğunu, bu nedenle insanların dikkatlerini Kâinat ayetlerine çevirerek bunları düşünmelerini istemektedir.

8- (Allah’a) yönelen her kul için basiret ve öğüttür.

Yüce Allah’a yönelen insanlar, O’nun yarattıklarında nasıl bir bozukluk, eksiklik ve çatlaklık bulunmadığını görüp O’na iman ediyorlarsa, aynı şekilde yüce Allah’ın indirdiği hükümlerde de bir eksiklik ve bozukluğun bulunmayacağını da bilirler. Çünkü iman edenler, olaylara, eşyaya ve hayata, hikmetle kalp gözleriyle ve ferasetle bakarlar.

“Gerçekten size Rabb’inizden basiretler geldi, artık kim görürse işte o kendisi içindir ve kim de âmâ olursa işte o kendi aleyhinedir; ben sizin üzerinize muhafız değilim.” (En’am, 104)

Yüce Allah’a yönelen kimseler, her olay ve eşyadaki asıl gerçekleri görürler, Ulûhiyet ve Rububiyetin yüce Allah’a ait olduğunu, her şeyin O’nun dilemesi ile meydana geldiğini bilirler, bu bilgi onların imanlarını artırır.

Yüce Allah’ın Kâinat ayetlerine bakmak bir feraset işidir; basiretten yoksun, cahil, materyalist kimseler, kâinat ayetlerini anlamazlar. Bu nedenle de Hakk’ı görüp Rab’lerine yönelerek iman etmezler. Çünkü Kâinatın ve hayatın yaratılışını anlayarak yüce Allah’a yönelmek, basiret, feraset, bilgi ve tefekkürle mümkündür. Materyalist ve cahil kimseler, bu özelliklerden yoksun ve kördürler.

“Ve kim benim zikrimden yüzçevirirse, işte gerçekten onun için dar bir geçim vardır ve onu kıyamet günü kör haşrederiz. Der ki: ‘Rabb’im, niçin beni kör haşrettin; doğrusu ben gören birisiydim.’” (Taha, 124-125)

Yüce Allah’ın bildirdiği Kâinat ve Kur’anî ayetlerini düşünmeyen kimseler, O’nun zikri olan Kur’an’dan yüzçevirmiş kimselerdir ki onlar, bunca gerçekleri anlamayacak kadar basiretsiz ve kördürler. İşte onlar, Kıyamet günü kör haşredileceklerdir.

Yüce Allah’a yönelenler, gerçekten iman eden kimselerdir

Feraset ve basiret sahibi kimseler, Kâinattaki muntazam ve mükemmel yaratılışı düşünürler, her konu ve olaya, her duruma ferasetle bakarak yalnızca yüce Allah’a yönelirler. Yüce Allah (cc), göklerin, yerin ve içindekilerin hikmetini, yaratılış nedenlerini de ancak gerçekten iman edenlerin düşünebileceklerini bildirmektedir.

“Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ve gündüzün ardı ardına gelişinde akıl sahipleri için elbette ayetler vardır. Ayakta, oturarak ve yanları üzerinde Allah’ı hatırlayan kimseler, göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler: ‘Rabb’imiz, bunu boşuna yaratmadın, Sen yücesin, bu yüzden bizi ateş azabından koru!” (Al-i İmran, 190-191)

Yüce Allah’a iman eden Mü’minlerin, yaratılan her şeye ferasetle bakmaları esastır. Onlar, her konu ve olayda yüce Allah’a yönelirler, O’nu hatırlarlar.

Şüphesiz senin için gün boyunca (Rabb’ini) yüceltme vardır. Rabb’inin ismini an ve sen yöneldikçe O’na yönel.” (Müzzemmil, 7-8)

Her konu ve durumda yüce Allah’a yönelerek -ibadetler de dahil- her şeyi O’nun istediği ölçüler içerisinde yapabilmek rasullerin hasletlerindendir.

Sabret, onların dedikleri şeylere ve güç sahibi Davud’u hatırla; doğrusu o, çok yönelirdi.” (Sad, 17)

“Davud’a, Süleyman’ı ihsan ettik; ne güzel kuldu, şüphesiz o, (Bize) yönelirdi.” (Sad, 30)

“Ve eline bir demet sap al, böylece onunla vur ve sakın yeminini bozma. Gerçekten Biz onu, sabreder bulduk, ne güzel kuldu, şüphesiz o, (Eyyub, Bize) yönelirdi.” (Sad, 44)

Yüce Allah’a yönelmek, her konu ve olayı Kur’an’a götürerek çözümünü oradan aramak, onunla hayatı düzenlemek, böylece şeytani vesveselerden kaçınmaktır.

“Şayet şeytandan bir vesvese seni dürterse, hemen Allah’a sığın; şüphesiz O, İşiten’dir, Bilen’dir. Gerçekten sakınan kimseler, şeytanın, birden kendilerine dokunup kuşatması ile işte o zaman düşünürler; onlar, (gerçeği) gören kimselerdir.” (A’raf, 200-201)

Dünyevi işlere, genelde nefis ve şeytan karıştığı için yapılacak işlerin ya da vuku bulan olayların, yüce Allah’ın rızasına göre yapılabilmesi ancak o konuda Kur’anî hükme başvurmak ve Rasulullah (as)’ın o konuyu nasıl yaptığına bakmakla mümkündür.

Kendi hevalarını ölçü edinip olay ve olguları kendi hevalarından çözmeye kalkışanlar, yüce Allah’a yönelmeyi terk etmişler ve materyalistler gibi kendi hevalarını ölçü ve ilah edinmişlerdir.

Kâinattaki oluşumları, göklerin, yerin, insanların, özellikle de insanın kendi yaratılışını düşünerek yaratıcının mükemmel sanatını görmesi kişinin ferasetini gösterir. Bu, elbette bir ilim, anlayış, akıl, basiret, feraset, bilgi ve tefekkür işidir.

Materyalist inkârcılar, ilim, anlayış, akıl, basiret, feraset, tefekkür ve imandan mahrum oldukları için eşyanın hikmetini görmez, dış yüzünü tarif ederler. Onlar, iman nurundan mahrum olduklarından kalpleri kapalı, idrakleri de kördür. Bu nedenle onlar, yüce Allah’ın kendileri için yarattığı nimetlerin hakikatini, göklerde ve yerde var olan güzellikleri aklederek düşünüp görmezler.

“Yeryüzünde gezmediler mi ki böylece onların, kendisiyle akledecek kalpleri yahut onunla işitecekleri kulakları olsun. Fakat o bir gerçektir ki, gözler kör olmaz velakin o göğüslerin içindeki kalpler kör olur.” (Hac, 46)

Körlük, fiziki görünümdeki görmezlik değildir, asıl körlük, zihinlerin ve kalplerin körlüğüdür. Bu nedenle yüce Allah’ın, kâinatta yarattıklarını görmeyen, olayların hikmetini anlamayan, çevresindeki gelişmeleri akletmeyen, kimseler gerçek kördürler.

Haksız yere yeryüzünde büyüklenen kimseleri ayetlerimden uzaklaştıracağım; doğrusu, bütün ayetleri görseler, onlar ona iman etmezler, şayet doğru yolu görseler, onu yol edinmezler, şayet sapıklık yolunu görseler, onu yol edinirler. Bu, onların, ayetlerimizi yalanlamaları ve onu önemsemeyen kimseler olmaları nedeniyledir.” (A’raf, 146)

İşte tüm bu nedenlerle inkârcılar ve müşrikler, tüm canlıların en kötüsüdürler.

“Şüphesiz Allah indinde canlıların en kötüsü, inkâr eden kimselerdir; artık onlar iman etmezler.” (Enfal, 55)

Yüce Allah (cc), rızık verdikleri üzerinde yegâne hüküm koyucudur

Ulûhiyet ve Rububiyet yalnızca kendisinde olan yüce Allah (cc), kullarına rızık verişini de anlatarak, ilahlık taslayan azgınlara, insanların hayatları üzerine hüküm koyarak ilah olmanın gereklerinin ne olduğunu bildirmekte, onların bu konuda aciz olduklarını hatırlatmaktadır.

9-11- Gökten bereketli bir su indirdik, böylece bahçeleri ve biçilecek tahılları onunla bitirdik; yüksek hurma ağaçları ki, onun dizili tomurcukları var; kullar için rızık olarak ve onunla (suyla) ölü bir beldeye hayat verdik; işte çıkış da böyledir.

Yüce Allah (cc), kâfirleri, kıyamet günü yeniden yaratılışın olacağını düşünmeleri için onlara yeryüzündeki varlıkların yaratılışını örnek vermektedir. “İşte çıkış da öyledir” buyuran yüce Allah (cc), yeniden dirilişin de böyle olacağını açıklamaktadır.

Rahmet ve mağfireti yeri göğü kaplayan yüce Allah (cc), göklerden, yeryüzünden örnekler vererek, yeryüzünde yarattığı nimetleri hatırlatarak, kâfirlerin iman etmelerini, böylece kendilerini elem verici azaptan kurtarmalarını istemektedir.

Kâinatı, hayatı, dünyadaki her şeyi yaratanın, insanlara rızık verici olanın yüce Allah (cc) olduğu halde, yaratmada hiçbir katkıları bulunmayan, zulüm ve despotluktan başka bir şey bilmeyenlere itaat edilmesi, kabullenilecek bir şey değildir.

Bütün gerçeklere rağmen küfür, isyan ve azgınlıklarına devam eden inkârcılara ve onları destekleyenlere yüce Allah (cc), geçmişte azgınlıklarında sınır tanımayan kâfirleri ve akıbetlerini örnek vererek sonlarının ne olacağı konusunda onları uyarmaktadır.

12-14- Onlardan önce Nuh kavmi, Ress halkı ve Semud da yalanlamıştı; Ad, Fir’avn ve Lut’un kardeşleri; Eyke halkı ve Tubba kavmi, bunların hepsi rasulleri yalanladılar, nihayet tehdidimi hak ettiler.

Tarihsel süreçte hiçbir azgınlık karşılıksız kalmamıştır, bugün de böyle olacaktır biiznillah. Yüce Allah’ın hükümlerini, sözel ya da fiili olarak inkâr eden günümüz müşrik ve kâfirlerinin uğrayacakları akıbet de geçmiş kâfirlerin akıbetinden farklı olmayacaktır. Bu, Sünnetullah’tır ve Sünnetullah, Kıyamete dek aynı şekilde vuku bulacaktır.

15- Biz, ilk yaratmadan âciz mi kaldık! Bilakis onlar, yeni bir yaratmadan kuşku içindedirler.

Yoktan var ederek ilk defa yarattıklarında hiçbir kusur bulunmayan yüce Allah (cc) insanı, ilk yarattığı haliyle kıyamet gününde aynı şekilde yaratacak, yerin onlardan ne eksilttiğini bildiğinden onları eski hallerine döndürerek yaptıklarının hesabını soracaktır.

Kur’anî bu gerçekler, inkârcıların, inkâr ve küfürlerinden vazgeçerek yüce Allah’a iman ederek kendilerini ebedi azaptan kurtarmalarını sağlamak içindir. Ancak insan, bir kere kalbi kapanıp kör olursa onun artık inanması mümkün olmaz.

Bölümün özeti

Kur’an’a tabi olup vahdeti oluşturan kimseler, şerefli insanlar olarak üstün, dünya hayatında huzurlu ve mutludurlar. Kur’an’dan yüzçevirenler ise, sürekli bir kargaşa ve anarşi içerisinde olacaklar, huzursuz, mutsuz bir hayat süreceklerdir.

Yaratmanın, rızkın ve hükmün yalnızca yüce Allah’a ait olduğuna iman edenler, beşerî hiçbir güçten korkmadan, Ulûhiyet, Rububiyet ve Hâkimiyetin yalnızca yüce Allah’a ait olduğunu duyurmalıdırlar. Onlar, Kur’anî metottan hareketle insanları yüce Allah’a iman etmeye çağırmalıdırlar. Çünkü üstünlük ve şeref, yalnızca Kur’an’a tabi olan kimselerindir.

Yüce Allah (cc) geçmiş kavimlerin helak ediliş örneklerini, kâfirler için verirken aynı zamanda Müslümanların da Risalet önderleri ve Tevhid erleri gibi Müstekbir azgınlardan korkmadan Hakk’ı ortaya koymalarını istemektedir. Çünkü Risalet önderleri ve Tevhid erleri Hakk’ı insanlara duyurdukları için o kâfirlerin inkârı açığa çıkmış ve helak edilmişlerdir.

Yüce Allah (cc), kullarına şah damarlarından yakındır

Kaf suresinin 1-15. ayetler arasındaki bölümünde inkârcı kâfirlere, inkârlarının boş olduğu, hiçbir delile ve temele dayanmadığı ortaya konuluyor, yüce Allah’ın varlığı muhteşem örneklerle anlatılıyordu.

Surenin bundan sonraki bölümünde, yüce Allah’a yaklaşmak adına kendileri ile Rab’leri arasına başkalarını sokarak ilah edinenlerin, gerçeklerden habersiz, yalancı kâfirler oldukları, inanışlarındaki temelsizlik en net şekilde açıklanmakta, bunların, Kıyamet günü acıklı ve sürekli bir azaba girecekleri bildirilmektedir.

Yüce Allah’ın. Kullarına olan yakınlığını bilmeyip yüce Allah’ı devre dışı bırakarak O’nunla kendi aralarına başkalarını sokanlar, gerçek anlamda küfre saplanmış yalancılardır. Çünkü yüce Allah (cc), kullarına öyle yakındır ki, onlara şah damarlarından daha yakın ve nefislerinin onlara ne fısıldadığını Bilen’dir.

16- Andolsun insanı Biz yarattık ve nefsinin ona ne vesvese verdiğini biliriz ve Biz ona şah damarından daha yakınız.

İnsanı yaratıp onun tüm düşünce, söz ve davranışlarını kontrol altında tutan yüce Allah (cc), kullarına o denli yakındır ki, kulları üzerinde başkalarının söz hakkı olamayacağını açık bir şekilde bildirmektedir. Bu gerçeğe rağmen yüce Allah’a inandıklarını iddia eden bazı kimseler, yüce Allah’tan başka ilahlar edinmekte, onlara itaat etmektedirler.

İnsanların yaratılışlarında katkısı bulunmayan, onların eğilim, istek ve arzularını, yaratılış fıtratlarını bilmeyenlerin, insanlara ilah olmaları, onlar üzerine hüküm koymaları mümkün değildir. İnsanlara yalnızca yüce Allah İlah olabilir, onlar üzerine ancak O, hüküm koyabilir. Çünkü yüce Allah (cc), kullarına çok yakındır, onları yaratan, onların her hallerini, eğilim ve isteklerini en iyi Bilen’dir.

Ulûhiyet ve Rububiyet yalnızca kendisine ait olan yüce Allah (cc), yarattığı kullarına şah damarlarından daha yakın ve onların içlerinden geçirdikleri her şeyi en iyi Bilen olduğundan kulları için de en güzel hükmü yalnızca O, koyabilir.

İnsanların istek ve arzularını, gelecekte ne isteyeceklerini bilmeyenlerin, insanlar üzerine hüküm koyup onların hayatlarını düzenlemeye kalkışarak ilahlık taslamaları yüce Allah’a karşı tuğyan ve isyan olduğu gibi insanlara zulümdür.

Kullarına, onların şah damarlarından daha yakın olan yüce Allah (cc), onlar için dünya hayatında huzurlu ve mutlu yaşamalarını sağlayacak en güzel hükümlerini indirmiştir. İnsanlar, kendilerine şah damarlarından daha yakın olan yüce Allah’ın kalpleri ile kendi aralarına girdiği bilinci ile Rab’lerinin hükümlerine teslim olmalıdırlar.

Yüce Allah (cc) ile kulun arasına bir başkası giremez

Aracı ile ulaşılan her şey ve herkes eksik ve noksandır. Aracı, ulaşılmak istenen kişiye, ulaşmak isteyen kişi ya da kişileri tanıtır, özelliklerini ve meziyetlerini anlatır. Aracı ile ulaşma, ancak ulaşılacak kişinin eksikliğinden, karşısındaki kişi ya da kişileri yeterince tanımamasından ve yetersiz bilgi sahibi olmasından kaynaklanmaktadır.

Herhangi bir aracı ile bir insana ulaşmayı kıyaslayıp yüce Allah’a da aracı ile ulaşılabileceğini değil söylemek, düşünmek bile yüce Allah’ı tanımamaktan kaynaklanan bir cehalet ve küfürdür. Çünkü insanı yoktan var edip her şeylerini en iyi Bilen yüce Allah (cc) kullarına, onlardan daha yakındır!

Yüce Allah’ın kullarına yakınlığı, kulları ile kalpleri arasına girecek derecede bir yakınlıktır ve kullarının her hallerini, ne istediklerini, neye ihtiyaçları olduğunu en iyi Bilen’dir. Bu nedenle kulları yüce Allah’a yaklaştırmak adına kul ile yüce Allah arasına aracıların sokulması mümkün değildir.

Ey iman eden kimseler, size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman Allah’a ve Rasulü’ne icabet edin ve bilin ki şüphesiz Allah, kişi ile onun kalbi arasına girer ve muhakkak siz, O’na haşrolunacaksınız.” (Enfal, 24)

Aracı ile bir yere ya da kişiye ulaşmak, insanlar için mümkün olabilir, ancak kullarına onların şah damarlarından daha yakın olan, onlarla kalpleri arasına giren yüce Allah (cc) için böyle bir durum sözkonusu olamaz. Çünkü O, kullarına zaten en yakın olan, onların her hallerini, her düşüncelerini bilen, dualarına karşılık verendir.

Kullarım, Beni sana sordukları zaman, işte şüphesiz Ben yakınım, bana dua ettiği zaman dua edenin duasına icabet ederim. Öyleyse onlar da Bana icabet etsinler, Bana iman etsinler, ta ki doğruyu bulsunlar.” (Bakara, 186)

Yüce Allah (cc), kullarına öyle yakındır ki, onların dualarına hemen cevap vermektedir. Yüce Allah (cc) ile kendi aralarına aracı koymaya çalışanlar, yüce Allah’a iftira eden yalancılar ve Rab’lerini tanımayan kâfirlerdir. Bu nedenle bunlar, aşağılanmış olarak cehenneme gireceklerdir.

Rabb’iniz buyurdu ki: ‘Bana dua edin, size icabet edeyim, şüphesiz Bana kulluk etmekten büyüklük taslayan kimseler, aşağılanmış olarak cehenneme gireceklerdir.” (Mü’min, 60)

Kullarını her an gözetleyen, onların dualarını işiten yüce Allah (cc), öncelikle onların Zat’ına iman edip kulluk yapmalarını istiyor. Doğru yolu bulmak, yüce Allah’a yaklaşmak, O’nun rızasını kazanmak ancak gerçekten iman edip O’nun gönderdiği Tevhidi esaslar doğrultusunda yaşamakla mümkündür.

Bütün bu gerçeklere rağmen yüce Allah’ı devre dışı bırakıp başkalarına, hayatları üzerinde söz hakkı tanıyanlar, yüce Allah’a yaklaşmak adına başkalarına itaat edenler, çok açık bir şekilde yüce Allah’a iftira eden yalancılar, O’nun bu hükümlerini tanımayan kâfirlerdir.

“İyi bil ki hâlis din yalnız Allah’ındır; O’ndan başka veliler edinen kimseler: ‘Biz onlara, bizi Allah’a yaklaştırmaları dışında itaat etmiyoruz’ (derler); şüphesiz Allah, onlar arasında, onların kendisinde ihtilaf ettikleri şeyde hükmünü verecektir; doğrusu Allah, yalancı, kâfir o kimseyi hidayete iletmez.” (Zümer, 3)

Rab’lerinin kendilerine çok yakın olduğunu bilmeyen Kur’anî gerçeklerden habersiz kimseler, O’nunla kendi aralarına aracılar sokmaktadırlar. Onlar, Rab’lerine gereğince ya da hiç iman etmediklerinden tüm düşünce, söz ve davranışları ile O’ndan uzaklaşmaktadırlar. Bunun sonucunda günah işlemekte, şirke ve küfre düşerek pervasızca hareket etmektedirler.

İnsan, başıboş bırakılmamış, sürekli gözetlenmektedir

Yüce Allah (cc) kullarını yaratıp başıboş bırakmamış, onlara, yeryüzünde uyacakları kuralları bildirmiş, bu kurallara uygun hareket etmelerini istemiştir. Bu, yüce Allah’ın Uluhiyet, Rububiyet ve Meliklik sıfatlarının gereğidir.

“Gerçekten boş yere sizi yarattığımızı ve muhakkak sizin bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız!’ Zira Allah, pek yücedir, Hak olan Meliktir; O’ndan başka ilah yoktur, Kerim, Arşın Rabb’idir.” (Mü’minun, 115-116)

Yüce Allah (cc) bildirdiği hükümlere uygun hareket edenlerin kurtuluşa ulaşacaklarını, bu hükümlere aykırı hareket edenlerin ebediyen ateşte kalacaklarını bildirmiştir.

“Dedik ki: ‘Hepiniz ondan inin, artık ne zaman Benden bir Hidayet size gelirse, nihayet kim, Hidayetime tâbi olursa, işte onlara bir korku yoktur ve onlar mahzun olmayacaklar. İnkâr eden kimseler ve ayetlerimizi yalanlayanlar, işte onlar, ateş halkıdır, onlar, orada ebedi kalacaklardır.” (Bakara, 38-39)

İman edenler, hayatta başıboş olmadıklarını, her söz ve hareketlerinin kayıt altına alındığını, Kıyamet günü bunlardan sorgulanacaklarını bilirler. Bu nedenle onlar, nerede bulunurlarsa bulunsunlar, her zaman ve her yerde ölçülü hareket eder, Rab’lerinin rızasına aykırı söz söylemez, herhangi bir davranışta bulunamazlar.

Yüce Allah (cc), bildirdiği hükümlere kullarının uyup uymadıklarını kontrol etmekte, onların her söz ve davranışlarını kayıt altına aldırmaktadır.

17-18- Onun sağında ve solunda oturan iki kaydedici kaydettikleri zaman; hiçbir söz söylemesin ki onun yanında hazır gözetleyici olmasın.

Rab’lerine gerçekten iman eden Mü’minler, kendilerini gözetleyen, söyleyip yaptıklarını kaydeden gözetleyici meleklerin bulunduğunu bilirler.

“Kendisi üzerinde koruyucu bulunmayan hiçbir nefis yoktur.” (Tarık, 4)

Ve bütün bunların üzerinde yüce Allah (cc), kullarını her an gözetlemektedir.

“Şüphesiz Rabb’in, elbette gözetlemektedir.” (Fecr, 14)

Sürekli gözetlendiklerine, söz ve davranışlarının kayıt altına alındığına iman edenler, her zaman kontrollü ve ölçülü konuşup hareket ederler. Onlar, hayatta başıboş olmadıklarını, görev ve sorumluluklarının bulunduğunu bilirler.

“İnsan, muhakkak başıboş bırakılacağı düşüncesinde mi!” (Kıyamet, 36)

Günahkârların acıklı ölümü ve hesaptaki zor anları

Hesap vereceğinin bilincinde olanlar, hiçbir zaman yakışıksız sözler söylemez ölçüsüz, hareket edemezler. Ancak hesap vereceğinin bilincinde olmayan, yüce Allah’a, meleklere gereği gibi ya da hiç iman etmeyenler, istedikleri gibi konuşurlar, her türlü gayri meşru hareketleri yaparlar. Onlar hiç ölmeyeceklerini, yaptıklarının kendilerine sorulmayacağını zannederler.

19- Ölüm sarhoşluğu gerçek olarak geldi; işte bu, senin ondan kaçtığın şeydir.

Ölüm, dünyada yapılan her şeyin bittiği, defterlerin dürüldüğü, asıl gidilecek yere doğru yola çıkıldığı andır. Ölüm, iman edenler için asıl sılaya gitme zamanı ve kapısı, müşrik, münafık, fasık ve kâfirler için en zorlu hedefe bir yolculuktur. Onlar, o zamanın gelmesini istemezler, o yola çıkmamak için çırpınırlar. Ancak hiçbir kaçış, hiçbir çırpınış ölümü geciktirmeyecek, ölüm, takdir edilen saatte gelecektir.

“Ellerinin takdim ettiği şeylerden dolayı (ölümü) ebediyen temenni etmezler, Allah zalimleri Bilen’dir.” (Bakara, 95)

Kâfir ve günahkârların ölümü temenni etmemelerinin öncelikli nedeni, melekler onların canlarını alırlarken onlara verdikleri acı ve azaptır.

“Bak, melekler onların canlarını alırken yüzlerine ve arkalarına vurdukları zaman nasıl olacak!” (Muhammed, 27)

Kâfir ve günahkârlar, ölüm anlarında çektikleri acı ve ıstıraplar yanında öldükten sonra görecekleri acıklı azabı düşünerek de ölmek istemezler.

“Şayet kâfir kimselerin canlarını aldıkları zaman bir görseydin; melekler, yüzlerine ve arkalarına vurarak, ‘Yangın azabını tadın’ (derler). Bu, sizin ellerinizin takdim ettiği şeyler sebebiyledir ve şüphesiz Allah, kullarına zulmedici değildir.” (Enfal, 50-51)

Yüce Allah’ın hükümlerine sırt dönüp dünya hayatını ebedi sanarak arzularının peşinde koşanlar, yaptıklarının hesabını verecekler korkusu ile ölümü asla istemezler. Çünkü ölüm, sürdürdükleri zevk ve sefalarına son verecek, onlar için acıklı ve ıstırap dolu ebedi bir hayatı başlatacaktır.

İyi bilin ki (can), köprücük kemiklerine ulaştığı zaman denir ki: ‘Kim tedavi edecek?’ Ve gerçekten onun bir ayrılık olduğunu anlar ve bacak bacağa dolaşır;” (Kıyamet, 26-29)

Hiç kimse, ölümü engelleme, geciktirme, durdurma gücüne sahip değildir, olamaz da. O halde yapılması gereken o acıklı sona ulaşmadan yüce Allah’ın indirdiği hükümlere uygun bir hayat sürmek, Kur’anî esaslara gereğince teslim olup Müslüman olmaktır.

Ölümden ve Kıyamet gününün zorlu hesabından kurtuluş yoktur. Her nefis, mutlaka ölümü tadacak, Kıyamet günü, dünya hayatında yaptıklarından hesap verecektir.

20-22- Sur’a üfürülmüştür; işte bu, vadedilen gündür. Her nefis, kendisinin yanında bir sürücü ve şahitle gelmiştir. Andolsun sen bundan gaflet içinde idin, senden örtünü artık açtık; şimdi gözün bugün keskindir.

Kıyamet günü herkes, yaptığı iyi ve kötü amelleriyle birlikte Rab’lerinin huzuruna gidecektir. Kimisi, ilah edinip yüce Allah’a eş koştuğu ilahı ile kimisi, yüklendiği günahları ile hesabının görüleceği alana gider.

 “Her insana gerekli olanı onun boynuna astık, kıyamet günü onun, açılmış bulacağı bir kitap çıkarırız: ‘Oku kitabını, bugün sana hesap olarak nefsin yeter!” (İsra, 13-14)

Yüce Allah’ın hükümleri doğrultusunda yaşamayıp hevalarını önceleyen, O’ndan başka ilahlar edinenler, Kıyamet günü ilah edindikleri ile beraber Rab’lerinin huzuruna gidecekler, orada birbirlerini reddedecekler, ancak hepsi de acıklı azaba gireceklerdir.

Hayrı engellen, Vahiyden şüphe duyan, zorbalık yapan, yüce Allah’a şirk koşanlar açıklı bir azaptadırlar

Yüce Allah’ın hükümleri, şüpheye yer vermeyecek kadar açık ve anlaşılır kolaylıktadır. Bu apaçık hükümleri, -hangi gerekçe ve nedenle olursa olsun- kabul etmeyen, önemsemeyen, gereğine uygun bir hareket etmeyen, bir kısmını alıp bir kısmını terk eden kimseler, şiddetli bir azaba gireceklerdir.

23-26- Onun yakını der ki: ‘Bu yanımdaki hazır’ (Allah): ‘İkiniz, atın cehenneme her inatçı kâfiri! Hayrı engelleyen, saldırgan şüpheciyi; ki o, Allah ile beraber başka ilahlar edindi, şimdi atın onu şiddetli bir azaba.’

Ayetlerde, cehenneme girmeye neden olan günahlar, hayra engel olmak, zorbalık yapmak, ilahi mesajdan kuşku duymak, yüce Allah’tan başka ilah edinmektir. Zorbaların engel oldukları hayır, Kur’an’da İslâm ve Tevhidi esaslar olarak açıklanmıştır.

Hayır: İslâm dini, iyi ve güzel işlerin yapılması, iyilik şeklinde tanımlanan hayır, Kur’an’da ağırlıklı olarak İslâm olarak geçmektedir. Ayetlerde açıklanan İslâmî davet hayır olarak ifade edilmektedir.

Sizden, bir ümmet/topluluk olsun, hayra çağırsın, iyiliği emretsin ve kötülükten men etsin; işte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (Al-i İmran, 104)

Siz, insanlar için çıkarılmış hayırlı bir ümmetsiniz, iyiliği emrediyorsunuz, kötülükten men ediyorsunuz ve Allah’a iman ediyorsunuz …” (Al-i İmran, 110)

Yüce Allah (cc), bulundukları yerlerde yöneldikleri Tevhidi esasları insanlara duyuranların hayırda yarıştıklarını, bunları bir araya getireceğini müjdelemektedir.

Herkesin o yöneldiği bir yönü vardır, öyleyse hayırda yarışın; nerede olsanız, Allah sizi bir araya getirir, şüphesiz Allah, her şeye Kâdir’dir.” (Bakara, 148)

Bu ayetten sonra gelen ayetlerde, Kıble’nin Mescidi Haram’a dönülmesi ile ilgili hükmün gelmesi nedeniyle hayrın İslâm olduğu anlaşılmaktadır. Al-i İmran,104 ve 110. Ayetlerde hayrın, Tevhidi esaslara davet olduğu açıklanmaktadır. Aynı şekilde Maide, 48. ayetinde de hayrın iyiliği emredip kötülükten sakındırılması şeklinde verilmesi, hayırdan maksadın İslâm ve Tevhidi esasların olduğu ortaya çıkmaktadır.

“…Şayet Allah dileseydi, elbette sizi tek bir ümmet yapardı velakin size verdiği şeylerle sizi imtihan edecektir, öyleyse hayırda öne geçin!

Tarihi süreçte bütün zorba güçler, insanların birbirlerine iyilik etmesi şeklinde anlaşılan hayrı değil, Tevhidi esasların insanlara duyurulması olan hayrı engellemişlerdir. Onlar, Risalet önderlerine ve Tevhid erlerine en kaba ve zorba bir şekilde en ağır işkence ve zulümleri yaparak saldırmışlar, onların hayrı insanlara anlatmalarına engel olmuşlardır.

“Hayrı engelleyen, saldırgan, günahkâr.” (Kalem, 12)

Zorbalık: Tevhidi esaslara ve onu kabul edenlere, sözlü ve fiili olarak yapılan her türlü baskı, saldırı, hakaret, gerçekleri saklama, çarpıtma ve engelleme zorbalıktır.

Kuşku duymak: Yüce Allah’ın gönderdiği hükümlerin yetersiz olduklarını, insanların hayatlarını düzenleyeceğini düşünmek, ayetlerin işitilmesine rağmen eski düşünce ve hayatı devam ettirmek kuşku duymaktır. Yüce Allah (cc), iman edenleri uyararak, ayetleri duyduklarında onlardan kuşku duymamalarını istemektedir.

“Hak, Rabb’indendir, öyleyse kuşku duyanlardan olma.” (Bakara, 147)

“… Andolsun sana Rabb’inden Hak geldi, o halde şüpheye düşenlerden olma!” (Yunus, 94)

İman eden bir kimse, Rabb’i tarafından kendisine gönderilen Tevhidi esasların ve hayatı düzenleyen hükümlerin en üstün olduğuna kesinlikle iman etmeli, bunlardan hiçbir şekilde kuşku duymamalıdır.

Allah’tan başka ilahlar edinmek: Yüce Allah’ın dışında önem verilen, Allah’a ulaşmak için aracı edinilen, sözüne ve hükümlerine teslim olunan, yüce Allah’ın sıfatlarından birine ya da birkaçına ortak kılınan her kişi ve kurum, yüce Allah’tan başka ilah edinilmiştir. Kıyamet günü, -şeytan başta olmak üzere- ilah edinilenler, kendilerine tabi olanları reddedecek, kendilerini kurtarmaya çalışacaklardır.

“(Münafıkların kâfirlerle durumu) tıpkı şeytanın misali gibi; o zaman insana: ‘İnkâr et’ dedi, ne zamanki inkâr etti dedi ki: ‘Şüphesiz ben senden beriyim, gerçekten ben âlemlerin Rabb’i Allah’tan korkarım.’ Artık gerçekten ikisinin akıbeti, ateş oldu, orada ebedi kalacaklardır, işte zalimlerin cezası budur.” (Haşr, 16-17)

İşledikleri günahlar, günahkârların peşlerini bırakmayacak, aleyhlerinde şahitlik yapacak, onları acıklı azaba sürükleyecektir.

Yüce Allah’a ortak kılınanlar, kendilerine tabi olanları Kıyamet günü reddedeceklerdir

Dünya hayatında tapınılan kimseler, Kıyamet günü tabilerini kurtarmak şöyle dursun, onların kendilerine tapınmalarını reddedecekler ve onların zaten sapık olduklarını söyleyeceklerdir.

27- Onun yakını dedi ki: ‘Rabb’imiz, ben onu azdırmadım velakin o uzak bir sapıklık içinde idi.’

“Allah’tan başka ilahlar edindiler ki, kendilerini izzetli kılsın; iyi bilin ki, onların itaat etmelerini inkâr edecekler ve onlara karşı hasım olacaklardır.” (Meryem, 81-82)

Dünyada samimi dost olanlar, Kıyamet gününde birbirlerine hasım kesilecekler, birbirleri aleyhinde şahitlik yapacaklar, birbirlerine yardım edemeyecekler.

“Büyüklük taslayan kimseler de zayıf düşürülen kimselere der ki: ‘Size geldiği zaman Hidayetten sonra biz mi sizi vazgeçirdik! Bilakis siz günahkârlar idiniz.’

Zayıf düşürülen kimseler, büyüklük taslayan kimselere der ki: ‘Bilakis, gece gündüz plan yapar, o zaman Allah’ı inkâr etmemizi, O’na eşler tutmamızı elbette bize emrediyordunuz…” (Sebe, 32-33)

Yüce Allah (cc), müşriklerin, Kendisine ortak koştukları ile tartışmalarına izin vermeyecek, Kur’an’da ne buyurmuşsa onu uygulayacaktır. Çünkü O, sözünde sadık olandır.

28-29- (Allah) dedi ki: ‘Huzurumda tartışmayın, elbette ben daha önce size vadetmiştim; benim yanımda söz değiştirilmez ve ben kullara zulmedici değilim.’

O dehşetli hesap gününde müşriklerin ve onları din adına saptıranların yalvarmaları, özür dilemeleri, yeniden dünyaya dönme istekleri, kendilerini kurtarmak için birbirlerini suçlamaları onlara hiçbir fayda sağlamayacaktır.

Kıyamet günü, hesap kesinleştikten sonra cehenneme sevk başlayacaktır. Kur’an’da müşrik, münafık, fasık, mürtet ve kâfirlerin hepsi, içinde ebedi kalmak üzere acıklı azabı tatmak üzere cehenneme sürülecekleri, dünyada yaptıklarının karşılığında kendilerine vadedilen cezalarını çekecekleri bildirilmektedir.

30- O gün cehenneme deriz ki: ‘Doldun mu?’ ve der ki: ‘Daha fazla var mı?’

Yüce Allah (cc), cehenneme girenlerin giriş nedenlerini açıkladıktan sonra cennete girenleri anlatmakta, onların hangi nedenlerle cennete girmeyi hak ettiklerini bildirmektedir. Cennet ve cehennemi hak edişler tamamen insanların kendi ellerindedir.

Yüce Allah (cc), insanlara hükümlerini göndermiş, iman edip etmeme, bu hükümler doğrultusunda yaşayıp yaşamama iradesini onların kendilerine bırakmıştır.

Cennet ve cehennem oldukça geniştir; insanlar, yaptıklarına karşılık ikisinden birine giren, orada ebediyen kalacaktır. Cennet ve cehennem arasında kişi mübadelesi yapılmayacağı gibi, ikisinden birine giren, çıkmamak üzere orada kalacaktır.

Günahkârlar ile Müslümanlar bir olmayacaklardır

Yüce Allah (cc) kullarına yalnızca rahmet eder, zulmetmez; kullarının Ahiret hayatında en güzel mükâfatlara ulaşmalarını ister ve bu nedenle onları sürekli uyararak kendilerine zulmetmemeleri konusunda uyarır. Ancak insanlardan bazıları, kendilerine Rab’leri tarafından yapılan uyarıları duymazdan gelerek kendi kendilerine zulmeder ve kendi elleriyle kendilerini ateşe atarlar.

Surede, cennet ve cehenneme girenlerin giriş nedenleri, karşılıklı olarak verilmektedir ki insanlar, bu gerçekleri bilerek hareket etsinler. Kur’an’da, insanları cehenneme sürükleyen nedenler, yüce Allah’a şirk koşmak, rasulleri yalanlamak, O’nun indirdiklerinden kuşku duymak, onları önemsememek, verilen nimetlere nankörlük yapmak şeklinde veriliyor.

Cennete giren muttakilerin özellikleri, yüce Allah’ı görmeden iman etmeleri, O’nu, tek ilah bilmeleri, her konu ve durumda yalnızca O’na yönelip O’ndan yardım istemeleri, O’na huşu içerisinde saygı duymaları, sürekli olarak O’nu tefekkür etmeleri ve Kur’an’ı ahlâk edinmeleridir.

31-33- Cennet de muttakilere yaklaştırılır, uzak değildir. ‘Bu, size vadedilen şeyler; her yönelen, koruyan, görmediği halde Rahman’a saygılı olan, yönelmiş bir kalp getiren kimseleredir!

Daima Allah’a yönelmek; hayatın her anında ve safhasında, her konu ve durumda, her sıkıntı ve mutlulukta yüce Allah’a yönelmek, O’na şükretmek, sorunların çözümünü O’nun indirdiği Kur’an’da bularak her işi, O’nun bildirdiği şekilde çözümlemektir.

Daima Allah’a yönelen, yüce Allah’tan başka bütün ilahları, hüküm koyucu tağutları reddeder, Kur’an dışında hiçbir kaynağı yaşam tarzı olarak almaz ve sorunların çözümünde ölçü edinmez, Kur’an’ın uygulamasında Rasulullah (as)’ı örnek alır.

Görmediği Rahman’a saygılı olmak, ancak iman edenler için sözkonusudur. İman etmek, kalbin hiçbir sıkıntı duymadan isteyerek, huzur duyarak yüce Allah’a kayıtsız şartsız inanması, O’nu sevmesidir.

Görmediği Rahman’a saygılı olmak, iman edenlerin özelliklerindendir. Mü’minler, hem görmedikleri halde görmüş gibi Rab’lerine iman ederler, hem de Rab’lerinin kendilerine bildirdiği ilahi gerçekleri hiçbir kuşku ve sıkıntı duymadan kabul ederler.

O kimseler, gaybe iman ederler, namazlarını kılarlar ve onları rızıklandırdığımız şeylerden infak ederler. Ve o kimseler, sana indirilen şeye ve senden önce indirilen şeylere iman ederler ve Ahirete de onlar, yakinen iman ederler.” (Bakara, 3-4)

Görmeden Rahman’a saygılı olanlar, her durum ve konuda Rab’lerinin kendilerine gönderdiği hükümlere karşı hassasiyet göstererek ona tabi olurlar.

Şüphesiz sen, Zikre tâbi olan kimseyi ve gıyaben Rahman’a (karşı) huşu duyanı uyarabilirsin; işte onu, mağfiretle ve değerli bir mükâfatla müjdele.” (Yasin, 11)

Sürekli yüce Allah’a yönelenler, kurtuluşa ulaşırlar

Görmediği Rahman’a saygılı olmak, imanî bir meseledir; iman etmeyenler yüce Allah’a iman etmedikleri gibi saygı da göstermezler. Onlar, surenin başında ifade edildiği üzere materyalisttirler ve materyalistler, beş duyu ile algılamadıkları şeye inanmazlar. Zaten iman edenlerle iman etmeyenler arasındaki en önemli fark da budur.

Görmeden gaybe iman, insan için sonsuz bir okyanusta seyahat gibidir, yelkenlerini açmış sonsuz bir huzurla dopdolu bir halde sonu gelmeyen bir mutluluğa gidiştir. Oysa maddi olan her şey, tükenir, yok olur, insanı dar bir alana sıkıştırıp bunalıma sokar. İşte bu nedenle yüce Allah (cc) müşriklerin sürekli sıkıntılı ve bunalımlı olduklarını bildiriyor.

Artık kim isterse Allah, gerçekten onu Hidayete iletir, İslâm’a onun göğsünü açar ve kim isterse, onu da dalalete düşürür, onun göğsünü, dar, sıkıntılı yapar, sanki gerçekten göğe yükseliyor. İşte Allah, iman etmeyen kimselerin üstüne böyle pislik koyar.” (En’am, 125)

Daima Allah’a yönelmek, sürekli olmalı, yalnızca zora düşüldüğü zaman olmamalıdır. Çünkü böyle bir yönelme, müşriklere ait samimiyetsiz bir yöneliştir. Müşrikler, zor zamanlarında yüce Allah’a yönelip O’na yalvarırlar, ancak Rab’leri onları sıkıntılarından kurtarınca yüzüstü gerisin geriye eski küfürlerine dönerler.

O’dur ki sizi, karada ve denizde seyahat ettirir; hatta gemide bulunduğunuz zaman ve güzel bir rüzgârla akarken onlar akıp gittiklerinde ve onunla neşelendiklerinde şiddetli bir rüzgâr ona ulaşıp her yerden dalgalar gelir ve onlar gerçekten kendilerinin kuşatıldıklarını zannederek Allah’a dua ederler, dini O’na hâlis kılarak: ‘Andolsun şayet bizi bundan kurtarırsan, elbette şükredenlerden olacağız.’

Ancak ne zaman onları kurtarınca hemen onlar, yeryüzünde haksızca azgınlık ederler. ‘Ey insanlar, şüphesiz azgınlığınız kendi aleyhinizedir, dünya hayatının zevkidir, sonra dönüşünüz Bizedir; böylece yapmış olduğunuz şeyleri size haber vereceğiz.” (Yunus, 22-23)

Materyalist müşrikler, görüp duymadan, dokunup hissetmeden iman etmek istemezler. Ancak görüp duysalar da dokunup hissetseler de yine iman etmezler. Çünkü onların kalpleri kararmış, kulaklarında ağırlıklar bulunmakta ve gözleri perdelidir.

Şüphesiz inkâr eden kimseleri, kendilerini uyarman ya da onları uyarmaman, onlar için aynıdır, iman etmezler. Allah, onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiş ve gözlerinin üzerini örtmüştür, onlar için büyük bir azap vardır.” (Bakara, 6-7)

“Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler; bu yüzden onlar dönmezler.” (Bakara, 18)

Şayet sana Kitab’ı kâğıtta (yazılı) indirseydik, böylece elleriyle ona dokunsalardı, inkâr eden kimseler kesinlikle derlerdi ki: ‘Doğrusu bu ancak apaçık bir sihirdir.” (En’am, 7)

Kâfirlerin, inat ve zorbalığına karşılık Mü’minler, hiçbir şart öne sürmeden, Rab’lerinden gelen gerçekleri kabul ederek onu hayat prensibi olarak almışlardır. Mü’minlerin bu iman ve teslimiyetleri, onları dünyada üstün kılıp mutlu ve huzurlu kıldığı gibi Rab’lerini razı etmiş kimseler olarak Ahiret hayatında da en güzel mükâfatları kazanmalarına neden olmuştur.

 34-35- Ona, selam ile girin; bu, süreklilik günüdür; onlar için orada diledikleri her şey vardır, katımızda daha fazlası da vardır.

Dediler ki: ‘Hamdolsun Allah’a! O ki, o vadettiğini bize doğru çıkardı ve cennette dilediğimiz yerde yerleşeceğimiz yere varis kıldı; işte çalışanların ücreti ne güzeldir!” (Zümer, 74)

“‘Selamun aleykum, sabretmenizden dolayı işte yurdun akıbeti ne güzeldir!” (Rad, 24)

Zalimler, helak olmaya mahkûmdurlar

Yüce Allah (cc), iman eden kullarına verdiği nimetleri açıkladıktan sonra kendi acziyetlerine bakmadan güçlü olduklarını zannedip Rab’lerine isyan eden, O’nun gönderdiği rasulleri ve Tevhidi esasları yalanlayan inkârcı müşrik ve kâfirleri, yeniden uyararak geçmiş atalarının durumunu onlara örnek vermektedir.

Surenin 12-14. ayetlerinde de rasullerini yalanlayan Nuh kavmi, Ress halkı ve Semud’u, Ad, Fir’avn ve Lut’un kardeşlerini; Eyke halkı ve Tubba kavmini örnek veren yüce Allah (cc), onları azgınlıklarından dolayı helak ettiğini bildirerek inkârcıları uyarmıştı.

Merhameti sonsuz olan yüce Allah (cc), inkârcı kâfirleri, hevalarını ilah edinen müşrikleri bir kez daha uyarmakta, kendilerinden önce, kendilerini güçlü zanneden nice kavimleri, azgınlıklarından dolayı helak ettiğini bildirerek ibret almalarını istemektedir.

36-37- Onlardan önce nice nesilleri helâk ettik; onlar, bunlardan daha güçlüydüler, şiddetle saldırıyor, böylece beldeleri delik deşik etmişlerdi, kaçabildiler mi! Şüphesiz bunda, kendisinin kalbi olan yahut dinleyip teslim olan ve ona tanıklık eden kimse için elbette bir öğüt vardır.

Tarih, azgınlıklarında sınır tanımayan kavimlerin, nasıl helak edildiklerinin örnekleriyle doludur. Sonradan gelen inkârcılar, kendilerinden önce geçenlerin akıbetlerinden ibret alıp Rab’lerine iman edeceklerine, azgınlıklarına sınır tanımamaya devam etmişlerdir. Oysa tarihi süreçteki öncüleri, kendilerinden daha güçlü ve daha azgın oldukları halde Rab’leri onları helak etmiştir.

O bütün ayetlerimizi yalanladılar, böylece onları, muktedir olanın kuvvetiyle cezalandırdıkça cezalandırdık. Sizin kâfirleriniz, sizden öncekilerden daha hayırlı mı (üstün mü), yoksa kitaplarda sizin için bir beraat mı var yoksa biz, yardım edilen cemaatiz mi diyorlar! Yakında o topluluk hezimete uğrayacak ve geriye dönüp kaçacaklardır.” (Kamer, 42-45)

Günümüzde yüce Allah’ın indirdiği Tevhidi esasları tanımayan, İslâmi değerlere, Müslümanlara savaş açan zorbalar, tarihteki öncülerinden daha güçlü değildirler. Onlar, güçlü olsalar bile en güçlü olan yüce Allah (cc) karşısında bir hiç mesabesindedirler.

Günümüz kâfirleri de tarihteki azgınların uğradıkları akıbete uğrayacak, acıklı bir azapla dünyada helak olup gidecekler, Ahirette de alçaltılmış bir şekilde içinde ebediyen kalmak üzere cehenneme sürüleceklerdir inşaAllah. Yeter ki, Tevhid erleri, Tevhidi esasları korkmadan her dönemde açıkça ortaya koyup insanlara duyursunlar.

Bütün güç ve kuvvet yüce Allah’ındır

Yüce Allah’ın en üstün güç olduğunu unutup acziyetlerine bakmadan küfür, isyan ve azgınlıklarında sınır tanımayan zorba güçler, kendilerini güçlü zannederek ataları Ad ve Semud kavmi gibi zorbalık yapıyorlar. Onlar, kendilerini yaratan yüce Allah’ın en üstün güç olduğunu bilmiyorlar.

İşte ne zaman ki Ad, haksız yere yeryüzünde artık büyüklük tasladılar ve dediler ki: ‘Kuvvetçe bizden daha güçlü kim var?’ Görmediler mi şüphesiz Allah’tır ki O, onları yaratandır, kuvvetçe onlardan daha güçlüdür; Bizim ayetlerimizi bilerek inkâr ediyorlardı.” (Fussilet, 15)

Ve yüce Allah (cc), zorba ataları gibi bunları da helak edecektir inşaAllah.

“Bunun üzerine dünya hayatında alçaltıcı azabı tattırmak için o uğursuz günlerde dondurucu bir rüzgârı onların üzerlerine gönderdik ve Ahiret azabı ise daha alçaltıcıdır ve onlara yardım edilmeyecektir.

Amma Semud’a da! Böylece onlara Hidayet verdik, fakat görmezden gelmeyi Hidayet’e tercih ettiler; bunun üzerine kazanmış oldukları nedeniyle alçaltıcı yıldırım azabı onları yakaladı.” (Fussilet, 16-17)

Yüce Allah (cc), hiçbir şeye sahip olmayan azgınlara, her konuda üstün olduğunu bildirirken Kâinatı nasıl yarattığını anlatarak Kendi gücünü göstermektedir. Gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları, hiçbir yorgunluk hissetmeden yaratan yüce Allah (cc), âlemlerin üstünde tek güç ve kuvvet sahibidir.

38- Andolsun gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları altı günde yarattık ve Bize hiçbir yorgunluk dokunmadı.

Koca ve muazzam güzellikteki Kâinatın altı günde yaratılması ancak çok büyük bir gücün eseri ve şaheser bir sanatın ifadesidir. Bu muazzam Kâinatın yaratıcısını, gönderdiği ilahi mesajı ve rasullerini inkâr eden kâfirler ve müşrikler, kendi zavallılıklarına bakmadan, âlemlerin Rabb’ine isyan etmektedirler.

Tevhidi Mücadele, her durumda sürdürülmelidir

Küfür ve şirk cephesinin bütün azgınlıklarına, tuğyan ve isyanlarına aldırış etmeden Tevhidi mücadelenin sürdürülmesi gerekir. Yüce Allah (cc), her çağda yaşayan Tevhid erlerine seslenerek, kâfirlerden korkmamaları gerektiğini, önceki zorba kâfirleri nasıl helak ettiyse Tevhid erlerinin yaşadıkları dönemlerdeki despot kâfirleri de helak edeceğini bildirerek onlara güven vermektedir.

Tevhidi mücadele, elbette kolay olmayan, bedel isteyen bir mücadeledir. Küfür ve şirk cephesinin tüm karalama, iftira, baskı ve zulümlerine aldırış edilmeden, can ve mallar ortaya konularak sürdürülebilecek zorlu bir mücadeledir. Bu nedenle yüce Allah (cc), Müslüman davetçileri, sürekli bir şekilde sabretmeye davet etmektedir.

39-40- Artık onların dedikleri şeylere sabret ve Rabb’ini, güneş doğmadan önce ve batmadan önce hamd ile tesbih et! Gecenin bir kısmında ve secdelerin ardından böylece O’nu tesbih et.

Müslüman davetçiler, içerisinde yaşadıkları şirk ve küfür toplumlarının hakaret, kınama, tepki, yalanlama, baskı ve zulümlerine aldırış etmeden Tevhidi esasları duyurmalı, onları, yüce Allah’ın ulûhiyet ve Rububiyetine iman etmeye davet etmelidirler.

Tevhidi esaslara davetin ortaya konulmasında tıpkı Risalet önderleri ve önceki Tevhid erleri gibi, hiçbir şekilde ve şartta, beşerî sistemlerin küfür ve şirk yasalarından, tağutî sistemin izni ile kurulmuş vakıf ve dernek gibi şirk ve küfür yuvalarından yararlanılmaya çalışılmamalıdır. Çünkü böyle bir hareket Sünnetullah’a aykırı ve önceki rasullere ve Tevhid erlerine apaçık bir şekilde ihanettir.

Müslümanlar, yalnızca yüce Allah’ın belirlediği esaslardan, rasullerin hayatından verilen örneklerden hareketle Tevhidi mücadeleyi ortaya koymalı, yalnızca Rab’lerine tevekkül ederek, O’nun bildirdiği esaslardan hareket etmelidirler. (*)

(*) (Davetin ortaya konulması konusunda Alak, Kalem ve Müzzemmil surelerinde açıklamalar yapılmıştır.)

“Gecenin bir kısmında ve secdelerin ardından böylece O’nu tesbih et.” (Bu konu ile ilgili Müzzemmil suresinde geniş bir şekilde açıklama yapılmıştır.)

Dünyada yapılan her çalışma, her hareket ve kulluk yalnızca Zatına iman edilen yüce Allah’ın rızası gözetilerek ve Ahiret bilinci ile yapılmalıdır. Çünkü o gün, yapılan her şey ortaya konulacak, insanlar yaptıklarına ve derecelerine göre karşılık alacaklardır.

41-44- Bir münadinin, yakın bir yerden çağıracağı gün dinle, o gün çığlığı gerçek olarak duyarlar, işte bu, çıkış günüdür. Şüphesiz Biz, hayat veren ve öldüren Biziz ve dönüş de bizedir. O gün yer onlara yarılır, hızla koşarlar; işte bu diriliştir, bize kolaydır.

Çağırıcının çağıracağı günde Rab’lerinin rızasını ve hoşnutluğunu kazanarak kurtuluşa ermek isteyenler, dünya hayatlarında Tevhidi esaslara çağrıyı ve İslâmi daveti, tıpkı önceki Risalet önderleri ve Tevhid erleri gibi, yalnızca vahyin belirlediği ölçülere göre Kur’an’dan hareket ederek yapmalıdırlar.

45- Biz onların dedikleri şeyleri biliyoruz, sen onların üzerine bir zorlayıcı değilsin, öyleyse tehdidimden korkan kimselere Kur’an ile öğüt ver.

Risalet tarihinde, Tevhidi esaslara çağrı yalnızca vahiyle yapılmış, bu çağrıya hiçbir beşer sözü karıştırılmamış, tağutî zorba güçlerin yasalarından yararlanılmamıştır. Yüce Allah (cc), kâfirlere itaat edilmesini yasaklamış, onlara karşı Kur’an ile hareket edilmesini emretmiştir.

“Öyleyse kâfirlere itaat etme ve büyük bir cihad ile onunla (Kur’an’la) onlara (karşı) cihad et.” (Furkan, 52)

Mü’minler, kâfirlerden korkmadan Tevhidi mücadeleyi, Kur’an’la ortaya koyarak onlara karşı büyük bir cihat yapmalıdırlar.

Ey Nebi, kâfirler ve münafıklarla cihad et, onlara katı ol; onların barınacakları cehennemdir ve ne kötü bir sonuçtur.” (Tevbe, 73)

Kâfir ve müşriklerin baskı ve zorlamalarına aldırış edilmeden, Tevhidi esaslar ortaya konulmalı, küfrün izin vereceği vakıf ve derneklerden yararlanma yoluna gidilmemelidir. Çünkü böyle bir durum, Kur’anî esaslara aykırı olduğu gibi Risâlet tarihindeki Tevhidi mücadeleye, Risalet önderlerinin, Tevhid erlerinin davet metotlarına da aykırıdır. Yüce Allah (cc) kâfir ve münafıklara itaati kesinlikle yasaklamıştır.

“Öyleyse yalanlayanlara itaat etme! Yağcılık yapsaydın hoşlanırlardı, böylece onlar da yağcılık yapacaklar.” (Kalem, 8-9)

“Kâfirlere ve münafıklara itaat etme; onların rahatsızlık vermelerini bırak, Allah’a tevekkül et, vekil olarak Allah yeter.” (Ahzab, 48)

Mü’minler, kâfir ve münafıklara itaat etmek orada dursun, Hz. İbrahim (as)’ın en güzel örnekliğinden hareketle en ufak bir yumuşaklık göstermemelidirler.

“Gerçekten sizin için İbrahim’de ve onun beraberindeki kimselerde güzel bir örnek vardır; o zaman kavimlerine dediler ki: ‘Şüphesiz biz, sizden ve Allah’tan başka itaat ettiğiniz şeylerden uzağız, sizi tanımıyoruz. O Bir olan Allah’a iman edinceye kadar sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve nefret ortaya çıkmıştır…” (Mümtehine, 4)

Tevhidi mücadeleyi, kâfirlere karşı Hz. İbrahim (as) başta olmak üzere tüm rasullerin en güzel örnekliklerinden hareketle Tevhidi bir duruş ve net bir tavırla ortaya koyanlara selam olsun.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*