İMAN ETMEK, YENİDEN VAROLMAKTIR

Yüce Allah (cc), insanı belli bir fıtrat üzerinde yaratmış, insanın, kendisine verilen özellikleri koruyup korumayacağına, kendisini şahit tutmak üzere onu yeryüzüne göndermiştir.  İnsan, sahip olduğu değerlere, taşıdığı kimlik ve kişiliğe, takip ettiği ya da taraf olduğu siyasi görüş ve sistemlere göre, yaratılışta kendisine verilen özellikleri ya kaybederek alçalır ya da bu özellikleri daha da geliştirerek yücelir.

“Biz insanı en güzel biçimde yarattık, sonra onu aşağıların aşağısına çevirdik.” (Tin, 4-5)

İnsana, insan olma onurunu kazandırıp onu, “Mahlukatın en şerefli” makamına yücelten en büyük değer, hiç kuşkusuzdur ki, yüce Allah’a olan imanı ve bu iman doğrultusunda ortaya koyduğu fiilleridir. Yüce Allah’a iman, insanın Rabb’i ile olan bağını sağlayan bir bağ olduğundan kişi, tüm düşünce, söz ve davranışlarını, Rabb’inin kendisinebildirdiği Tevhidi esaslar içerisinde düzenler ve böylece, yaratılışta kendisine verilen özellikleri daha da geliştirerek yücelir.

Yüce Allah’a ve O’nun gönderdiği Tevhidi esaslara iman etmek, dünya hayatında, kimi olumsuz şartların ve şeytan aleyhillanenin etkisi ile fıtratta kendisine verilen özellikleri, kısmen ya da tamamen kaybeden insanın yeniden varolması, yeni bir kimlik ve kişilik kuşanmasıdır.

İman, hiçbir şekilde pazarlık kabul etmez, ertelenmez, üzerinde düşünülmez. O, bir kalbe girdi mi, kalpte varolan her şey anında dışarı çıkar ve kalp asıl sahibini ağırlar. Nitekim sihirbazlar da bu gerçeği hemen kavramışlar, gördükleri muazzam olayın, beşeri bir şey olmadığını anlamışlar ve anında tepki verip hiç düşünmeden, Hz. Musa (as) ve Hz. Harun (as)’ın teslim oldukları Rabb’e onlar da teslim olup Müslüman olmuşlardır..

İman, izin ve pazarlık kabul etmez

İman edecek kimse, hiçbir şekilde başkasından izin almaz, alamaz; böyle bir iman zaten geçersiz bir imandır. Gerçekten iman edenler, hiçbir şekilde bu uğurda başlarına gelecekleri düşünmezler, pazarlık kabul etmezler, başka şeyleri gözönünde bulundurarak iman etmezler. Sihirbazlar, ne Fir’avn’den alacakları ünvanları, ne de Fir’avn’ın onlara ne yapacağını düşünmeden, gördükleri gerçeğe hemen teslim olmuşlar, Rab’leri yüce Allah’a iman etmişlerdir.

“Fir’avn: ‘Ben size izin vermeden ona inandınız mı? Bu, bir tuzaktır, şehirde bu tuzağı kurdunuz ki, halkını oradan çıkarasınız, ama yakında bileceksiniz; elbette ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim, sonra hepinizi asacağım!” (A’raf, 123-124)

Her dönemin zorba tağuti güçleri, fikir planında alt edemedikleri düşünce ve kişileri, baskı ve zorbalıkla susturmaya çalışırlar. Fikir çıkmaza girdiğinde şiddet başlar, deyimi tam cahil zorbaları ifade ediyor. Onlar, ellerindeki güç ile her şeyi yapacaklarını ve insanları susturacaklarını zannediyorlar. Ancak gerçek iman sahipleri, ne zorbaların tehditlerini, ne de onların verecekleri makam ve mevkileri düşünürler. İman edenler için tek gerçek, Rablerinin rızasını kazanmak ve O’na gereği gibi kul olmaktır.

“ Dediler ki: ‘Biz zaten Rabbimize döneceğiz, Rabbimizin, bize gelmiş olan ayetlerine inandığımız için bizden öc alıyorsun. (Ey) Rabbimiz, üzerimize sabır boşalt ve bizi müslümanlar olarak öldür.” (A’raf, 125-126)

İşte gerçek iman ve Allah’a teslimiyet budur; daha birkaç dakika önce önünde rükuya vardıkları Fir’avn’a, şimdi pervasızca meydan okuyor, onu bir hiç olarak gördüklerini ve önemsemediklerini ilan ediyorlardı.

“Dediler ki: ‘Biz seni, bize gelen açık delillere ve bizi yaratana tercih edemeyiz; yapacağını yap, sen ancak bu dünya hayatında istediğini yapabilirsin. Biz Rabbimize inandık ki (O) bizim günahlarımızı ve senin bizi yapmaya zorladığın büyüyü bağışlasın. Allah daha hayırlı ve (O’nun mükâfâtı ve cezâsı) daha süreklidir.” (Taha, 72-73)

İman etmek, yepyeni bir kişilik kuşanmak, yepyeni bir kimliğe sahip olmaktır.

Sihirbazlar, yüce Allah’a iman etmekle zilleti terkedip onurlu bir kişilik kuşanmışlar ve bunu da açıkça ortaya koymuşlardır. Onlar, o güne kadar zilllet içerisinde önünde eğilip yücelttikleri, ondan üstün kimseyi tanımadıkları Fir’avn’ın, yüce Allah’a iman ettikten sonra yalnızca sıradan bir beşer olduğunu anladılar ve ona karşı yeni sahip oldukları kimlikle çıktılar. Onlar, “Alemlerin Rabbine inandık Musa ve Harun’un Rabbine” diyerek yeni kimliklerini açıklamış oldular ve bizi müslümanlar olarak öldür.’ diyerek Müslüman olduklarını Fir’avn’e ve adamlarına bildirdiler.

Kendisini, her şeyi yapmaya muktedir zanneden, insanlar üzerinde en üstün otorite, rab ve ilah olduğunu iddia eden Fir’avn, istediği zaman insanları sindirip susturacağını zannediyor, bu nedenle onlara karşı pervasızca konuşuyor ve en büyük kendisi olduğunu söylüyordu.

İman etmek, insanın, düşünsel ve fiziksel olarak eskiye ait her şeyini terk ederek yepyeni bir kişilik ve kimlik kazanması, kendi hayatını, çevresini ve dünya hayatını, yeni iman edilen esaslara göre dizayn etmesidir.

İman, bir kalbe girince o kalp sahibi için artık tek değer, iman ettiği Rabb’i ve Rabb’inden gelen emirlerdir. O iman edenleri, ne çevresel olumsuz şartlar, ne zorbaların baskıları, ne dünyevi değerler ve ne de aile ve akrabaları eski konumuna dönderebilir. İmanın, insanı yüceltebilmesi için iman eden kimselerin, neye iman ettiklerini ve bu imanlarının kendilerinden ne istediğini çok iyi bilmeleri gerekir.

İman, bir kalbe girince o kalp sahibi için artık tek değer, iman ettiği Rabb’i ve Rabb’inden gelen emirlerdir. O iman edenleri, ne zorbaların baskıları, ne dünyevi değerleri ve ne de aile ve akrabaları durdurabilir. İman eden kimseler, neye iman ettiklerini ve bu imanlarının kendilerinden ne istediğini çok iyi bilmek zorundadırlar. Yüce Allah (cc), iman eden kimselerin, yalnızca “iman etttik demekle” bırakılmayacaklarını ve bu ifade ile cennete girmeyeceklerini, hayatlarındaki değişikliklerin ne olduğunu bildirmektedir.

“Yoksa siz, sizden önce geçenlerin durumu başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle yoksulluk ve sıkıntı dokunmuştu, öyle sarsılmışlardı ki, nihayet peygamber ve onunla birlikte inananlar: ‘Allah’ın yardımı ne zaman?’ diyecek olmuşlardı. İyi bilin ki, Allâh’ın yardımı yakındır.” (Bakara, 214)

“Yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz iman değildir; asıl iman odur ki, Allah’a, ahiret gününe, meleklere, Kitaba ve peygamberlere inandı; sevdiği malını yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, düşkünlere ve boyunduruk altında bulunanlara verdi; namazı kıldı, zekâtı verdi; andlaşma yaptıkları zaman andlaşmalarını yerine getirenler; sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabredenler, işte doğru olanlar onlardır, muttakiler de onlardır.” (Bakara, 214)

İman etmek, kalpte, düşüncede, söz ve davranışta eskiye ait olan kültür, gelenek, alışkanlık gibi ne varsa hepsini söküp atmak ve bir daha kesinlikle onlara yaklaşmamak ve istememektir. İman ettikten sonra eskiye ait bir şeyi istemek ve özlemek, iman noktasında bir arızanın olduğunu gösterir ve kişi için tehlike işaretlerinin varolduğunu belirtir. Bu arıza giderilmediği zaman, artık o kimse için şirk kapıdadır demektir.

İman eden bireyde, geçmişe ait en küçük bir ayrıntının kalması halinde bu, kişinin düşüncesinde zamanla büyür ve kişiyi, gerisin geriye eski durumuna, eski dinine dönmesine neden olur.

Tarihsel süreçte, irtidat eden toplumlara bakıldığında bunların, eski alışkınlıklarını yeni iman ettikleri dine taşıdıkları ve zamanla bu alışkanlıklarını din haline getirdikleri ve daha sonra eski kültürel alışkanlıklarını yeni dinlerinden kabul edip ona uydukları görülür. Bugün Anadolu’da halk tarafından yapılan birçok hareket ve söylenen sözlerin, eski gelenek, alışkanlık ve kültürlerinden olduğu açıkça görülmektedir.

Yüce Allah’a ve O’nun gönderdiği Tevhidi esaslara iman etmek, önceden inanılan ve tabi olunan bütün düşünce, söz ve davranışları terkedip yepyeni bir dünya görüşüne sahip olmaktır. Yüce Allah’a iman eden kimse, hayatını, iman ettiği esaslara, yeni dünya görüşüne göre düzenlemeli, düzenlemek için çalışmalıdır.

Yüce Allah’a iman etmekle yeni kimlik ve kişiliğe sahip olan kimse, bu yeni kimlik ve kişiliğini, hiçbir şeyden ve kimseden korkmadan açıkça ortaya koymalı ve bunu, tıpkı Fir’avn’ın sihirbazları gibi, neye iman ettiğini açıkça ifade etmelidir.

“Alemlerin Rabbine iman ettik, Musa ve Harun’un Rabbine!’ dediler.” (A’raf, 121-122)

Sihirbazlar, yüce Allah’a iman eder etmez, sihri bırakmış, daha birkaç dakika önce önünde eğilip rükuya vardıkları, kendisinden takdir bekledikleri Fir’avn’ın karşısında dikilmiş, pervasızca ona meydan okuyorlar ve onu bir hiç olarak gördüklerini ve önemsemediklerini ilan ediyorlardı.

“Fir’avn: ‘Ben size izin vermeden ona inandınız mı? Bu, bir tuzaktır, şehirde bu tuzağı kurdunuz ki, halkını oradan çıkarasınız, ama yakında bileceksiniz!, Elbette ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim, sonra hepinizi asacağım!

Dediler ki: ‘Biz zaten Rabbimize döneceğiz! Rabbimizin, bize gelmiş olan ayetlerine inandığımız için bizden öc alıyorsun. (Ey) Rabbimiz, üzerimize sabır boşalt ve bizi Müslümanlar olarak öldür!” (A’raf, 123-126)

İşte gerçek iman ve Allah’a teslimiyet budur; imanın gerektirdiği şekilde hareket etmek, her yönüyle değişmek ve bu değişiklikleri apaçık bir şekilde, hiçbir korku ve endişe duymadan açıklamak ve geçmişi olduğu gibi reddedip bırakmaktır.

 “Dediler ki: ‘Biz seni, bize gelen açık delillere ve bizi yaratana tercih edemeyiz; yapacağını yap, sen ancak bu dünya hayatında istediğini yapabilirsin. Biz Rabbimize inandık ki (O) bizim günahlarımızı ve senin bizi yapmaya zorladığın büyüyü bağışlasın. Allah daha hayırlı ve (O’nun mükâfatı ve cezası) daha süreklidir.” (Taha, 72-73)

İman etmek, çok değerli bir eşya alır gibi, onu bir kasaya koyup saklamak değildir. İman etmek, kişinin önce kendisiyle, daha sonra içerisinde yaşadığı toplumla ve giderek siyasal güçlerlekarşı karşıya gelmesi ve iman ettiği esasları, bütün açıklığı ile ortaya koyması demektir. Bu, imanın kişide varolduğunun göstergesidir.

Toplum ve siyasal egemen güçler, iman eden kişideki, söz ve hareketlerin değişkenliğine şahit olmalıdır. Kur’an, iman eden kişilerdeki söz ve hareketlerin nasıl değiştiğini, toplumun ve egemen siyasal güçlerin bu değişikliklere karşı nasıl tavır aldıklarını, iman edecek kimselere örnek olması için, bütün ayrıntıları ile bildirmektedir.

Putperest bir babanın oğlu olan Hz. İbrahim (as), yüce Allah’a iman ettiği güne kadar, hiçbir şeye karışmaz, hiçbir şeyi eleştirmezken, iman ettikten sonra babasının ve toplumun karşısına çıkarak yaptıkları yanlışlıkları açıkça ifade etmiş, onların, putları bırakarak yüce Allah’a iman etmelerini istemiştir.

“Babasına: ‘Babacığım, işitmeyen görmeyen ve sana hiçbir yararı olmayan şeylere niçin tapıyorsun? Babacığım, bana sana, gelmeyen bir bilgi geldi; bana uy, seni düzgün bir yola ileteyim. Babacığım, şeytana tapma, çünkü şeytan, Rahman’a isyan etmiştir. Babacığım, ben sana Rahman’dan bir azabın dokunmasından korkuyorum; o zaman, şeytanın dostu olursun’ demişti.” (Meryem, 42-45)

“İbrahim’i de kavmine: ‘Allah’a kulluk edin, O’ndan korkun, bilirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır. Siz Allah’tan başka bir takım putlara tapıyorsunuz, yalan şeyler uyduruyorsunuz. Sizin Allah’tan başka taptıklarınız, size rızık vermezler, siz rızkı Allah’ın yanında arayın, O’na tapın ve O’na şükredin. O’na döndürüleceksiniz. Eğer yalanlarsanız, sizden önceki ümmetler de yalanlamışlardı. Elçiye düşen, yalnız açıkça duyurmaktır.’ dedi.” (Ankebut, 16-18)

Hz. İbrahim (as), kavminin ve babasının tehdit ve saldırılarına karşı tavrını net olarak ortaya koymuş ve ne rızık, ne de canına bir zarar gelmesi konusunda onlardan korkmadığını ve alemlerin Rabbi yüce Allah’a sığındığını açıklamıştır.

“İşte gördünüz mü neye tapıyorsunuz? Siz ve eski atalarınız? Onlar benim düşmanımdır; yalnız alemlerin Rabbi (dostumdur). Beni yaratan ve bana yol gösteren O’dur. Bana yediren ve içiren O’dur, hastalandığım zaman bana şifa veren O’dur. Beni öldürecek, sonra diriltecek O’dur, ceza günü hatamı bağışlayacağını umduğum da O’dur.’ dedi.” (Şuara, 75-82)

Hz. İbrahim (as), çok net bir şekilde iman ettiği esaslar doğrultusunda hareket etmiş, neye karşı olduğunu, kime iman ettiğini apaçık bir şekilde babasına ve kavmine bildirmiştir. Hz. İbrahim (as)’ın yüce Allah’a iman ettikten sonraki bu bambaşka kişiliği ve bu kişilik doğrultusundaki Tevhidi hareketi, bütün Risalet önderleri tarafından tıpatıp ortaya konulmuştur.

Hz. Şuayb (as)’ın iman ettikten sonraki tavrı, tüm çağlardaki Müslümanlara ışık tutmakta, Müslümanların, yaşadıkları toplumlar içerisindeki davranışlarının ve zorbalara karşı tutumlarının nasıl olması gerektiği konusunda çok güzel bir örneklik teşkil etmektedir.

Hz. Şuayb (as), daha önce kendi toplumu içerisinde namazını kılıp o toplumun kötü fiillerine bulaşmadığı halde kimse bundan rahatsızlık duymuyordu. Ancak o, ne zaman ki, kendisine bildirilen ilahi mesaja, gereği gibi iman edip onu insanlara anlatmaya başladığında ve onlardan, yaptıkları kötü fiilleri terk etmelerini istediğinde, işte o zaman kınanmaya, baskı görmeye ve tehditler almaya başladı.

Ey Şuayb, senin namazın mı sana, atalarımızın taptığı şeylerden yahut mallarımız üzerinde dilediğimizi yapmaktan vazgeçmemizi emrediyor? Oysa sen, yumuşak huylu, akıllısın!’ dediler.” (Hud, 87)

Zorba egemen güçler ve onların paralelinde hareket eden küfür ve şirk ehli, kendilerine ses çıkarılmadığı, yaptıkları kötü fiillere karışılmadığı sürece seslerini çıkarmazlar. Ancak ne zaman ki, karşılarına çıkıp Hak ve Hakikat anlatıldığında işte o zaman bütün kin ve düşmanlıkları ile saldırıya geçerler.

“Dediler: ‘Sen iyice büyülenmişlerdensin, sen de bizim gibi bir insansın, biz seni mutlaka yalancılardan sanıyoruz.” (Şuara, 185-186)

“Kavminden büyüklük taslayan ileri gelenler dediler ki: ‘Ey Şuayb, mutlaka seni ve seninle beraber iman edenleri kentimizden çıkarırız ya da dinimize dönersiniz!’ Dedi ki: ‘İstemesek de mi’?” (A’raf, 88)

Hz. Şuayb (as), iman ettikten sonra, kavmine ait siyasi dünya görüşlerini ve onların kurallarını terketmiş, bambaşka bir kimlik ve kişilikle toplumunun karşısına çıkmıştır. Egemen güçlerin, Hz. Şuayb (as)’ı eski durumuna döndürmek için yaptıkları tüm tehdit ve şantajlara aldırış etmemiştir. Çünkü eski dinine dönmesi, onların kurallarını kabul etmesi, iman edilen Tevhidi esaslardan dönmesi, küfre ve şirke sapması demekti. İşte bu gerçeği bilen Hz. Şuayb (as), kendisinden, kendi kurallarına dönmesini isteyen zorba güçlere çok net bir cevap vermiştir.

“Allah, bizi sizin dininizden kurtardıktan sonra eğer tekrar ona dönersek, Allah’ın üzerine yalan atmış oluruz. Rabbimiz Allah, dilemedikten sonra o(sizin di)ne dönmemiz bizim için olur şey değildir. Rabbimiz, bilgice her şeyi kuşatmıştır, biz Allah’a dayanmışız. Rabbimiz, bizimle kavmimizin arasını gerçekle aç, muhakkak ki sen açanlanın en iyisisin!” (A’raf, 89)

Yüce Allah’ın bildirdiği esaslara iman eden kimse, daha önce mensup ya da taraf olduğu siyasi görüşü, ideolojiyi, her şeyi ile terk etmek ve hiçbir şekilde ondan bir iz taşımamak zorundadır. Hz. Şuayb (as), bu durumu ifade ederek: “Allah, bizi sizin dininizden kurtardıktan sonra eğer tekrar ona dönersek, Allah’ın üzerine yalan atmış oluruz.” demektedir.

Yüce Allah’a iman edip yeni bir kimlik ve kişilikle ortaya çıkan kimselere, her dönemde kavimleri düşman olmuş, onlara en ağır hakaretler yapılmış, onlar, en ağır işkencelere maruz bırakılmışlardır. Umut besleyip gelecekte yararlı olacağını düşündükleri kişilerin, çıkarlarına aykırı bir şey söylemesi üzerine küfür cephesi, birden o güvenip umut besledikleri kişilere düşman olurlar, onlara saldırırlar, deli diye damgalarlar.

Hz. İbrahim (as)’ın, bir ömür içlerinde yaşamasına hiçbir şey söylemeyen putperest toplum, onun Allah adına insanları ilahi mesaja davet etmesinden sonra onu ateşe atmışlar, yurdundan çıkarmışlardır. Aynı şekilde daha önce namaz kılmasına rağmen insanlara karışmayan Hz. Şuayb (as)’dan rahatsızlık duymayan Medyen halkı ve onların zorba yöneticileri, onun ilahi mesajı duyurması üzerine saldırıya geçmişler ve onu susturmaya çalışmışlardır.

Yüce Allah’a iman ederek O’nun belirlediği kurallara göre hareket eden bütün risalet önderine ve Tevhid erlerine kendi toplumlarınca her türlü zulüm reva görülmüştir. Mekke müşrikleri de, “Muhammed-ül Emin” dedikleri, güvenip en değerli mal ve sermayelerini emanet ettikleri Hz. Muhammed (as)’ın yüce Allah’a davet etmesi ile ona düşman kesildiler ve mecnun olduğunu söylediler.

Hz. Muhammed (as)’ın, Allah adına hareket ederek ilahi mesajı ortaya koyması, Mekke ileri gelenlerini ve onların destekçilerini çılgına çevirmiş ve daha birkaç saat önce “el-Emin” dedikleri insanı, deli ve mecnun olarak vasıflandırmaya başlamışlardı. O, yıllarca içerisinde yaşadığı toplum tarafından öz oğulları gibi tanınıyor iken kimse ona bir şey söylemediği gibi, tam aksine sözü dinlenilen, sevilen ve güven duyulan birisiydi, ancak Tevhidi esasları duyurmaya başladığı anda karşılaşmadığı baskı ve tehdit kalmamıştır.

Mekkeli zorbaların, daha kısa bir süre önce “el-Emin” dedikleri, ona her konuda güvendikleri Hz. Muhammed (as)’a birdenbire “Sen delisin, cinlenmişsin” demelerinin nedeni aslında gayet açıktır. Hz. Muhammed (as), daha önce müşriklerin şirk ve küfür olan sistemlerine uyup itaat etmese de kendisi de alternatif bir mesaj, alternatif bir sistem ortaya koymamıştı. Bu nedenle müşrikler ondan bir rahatsızlık duymuyorlardı. Ancak ne zaman ki onların küfür ve şirk üzerine kurulu düzenlerine alternatif bir sistem, alternatif bir din getirdi işte o zaman küfür cephesi, ayağa kalktı ve en seviyesiz bir şekilde saldırıya başladı.

Şirk ve küfrün mantığında, hiçbir şeye karışılmadığı, yaptıkları her zulüm ve haksızlığa karşı susulduğu sürece herkes iyidir, güvenilirdir. Ancak ne zaman ki, onların zulüm ve şirk düzenlerine aykırı bir söylem ortaya konulsa, işte o zaman bütün kinlerini kusmaya başlıyorlar, saldırı ve hakaretler yapıyorlar. Bu durum, hemen her peygamber döneminde vuku bulmuştur. Müşrikler, emin ve güvenilir gördükleri insanların, daha sonra kendilerine yeni bir mesaj getirmeleri karşısında saldırıya başlamışlar, Risalet önderlerini ve Tevhid erlerini kötüleyerek karalamaya çalışmışlardır.

Şirk ve küfür ehlinin, iman ettikten sonra yepyeni bir kimlikle ortaya çıkan İslâm davetçilerine saldırıları yalnızca Risalet önderleriyle sınırlı kalmamış, Tevhid erlerine de aynı şekilde saldırmışlardır. Küfür ve şirk ehli, Risalet önderlerinin ve Tevhid erlerinin kimilerini, Ashabı Uhdud’a giden davetçilerde olduğu üzere, ateşte yakmışlar, kimilerini, kasaba halkına giden davetçiler de olduğu gibi, taşlanarak öldürülmüşlerdir. Fir’avn’ın, daha önce kendisine itaat ettiklerinde ödüllendirdiği sihirbazların sonradan iman etmeleri üzerine kol ve bacaklarını çapraz kesip kazıklara çakmak istemesi ve Ashabı Kehf’in, en yakın arkadaşları ve halkı tarafından saldırıya uğramaları yine yeni iman ettikleri Tevhidi esasları ortaya koymaları sonucu olmuştur.

Günümüzde iman etme anlayışı

Günümüzde, İslâm düşmanlarının ve onların paralelinde hareket eden Samiri soylu belamların gayretleri sonucunda, İslâmi kavramlarda her konuda yapıldığı gibi, iman kavramı da, asıl manasından saptırılarak anlam kaymasına uğratılmıştır. Bu saptırma faaliyetleri sonucunda, insanlar gerçekten iman etmenin ne olduğunu bilmeden yüce Allah’a iman ettiklerini iddia etmekte, ancak din haline getirdikleri eski cahiliye adetlerini, gelenek, görenek ve kültürel kalıntılarını hiçbir şekilde terk etmemektedirler.

Yüce Allah’a iman ettiklerini iddia eden günümüz insanları, iman etmekle fikir ve söylemlerinde, yaşantı ve ilişkilerinde, hiçbir değişiklik yapmadıkları gibi bir çoğu, Kur’an’ın, iman etmenin ilk temel şartı olarak bildirdiği tağutu bile reddetmemekte ve tağutu desteklemeye devam etmektedirler. Bu kimseler, Tevhidi anlamda iman etmedikleri için, daha imanın hazzını tatmadan imanlarını şirkle bulaştırmaktadırlar.

Günümüz insanının, yüce Allah’a, indirilen Tevhidi esaslara iman etmenin nasıl olması gerektiğini bilmemelerinin temel nedeni, toplumun önüne İslâm düşmanlarınca çıkartılan Samiri soylu belamların, Hakkı batıla karıştırarak gerçek iman etmenin ne olduğunu gizlemeleridir. İnsanların bir çoğu, gerçek imanın ne olduğunu bilmedikleri için, yüce Allah’ın varlığını bilmelerini O’na iman etmek şeklinde anlamakta ve bu bilgi ile iman ettiklerini zannetmektedirler.

İslâm düşmanı beşeri sistemlerin ve onların paralelinde, onların emrinde hareket eden Samiri soylu belamların, Tevhidi esasları gizlemeleri nedeniyle insanlar, içerisinde yaşadıkları şirk ve küfür halini iman ettikleri şeklinde algılamakta ve buna iman etmektedir. Bunun sonucunda insanlar, iman esasları doğrultusunda yaşamak yerine, yaşadıkları şekilde iman etmektedirler.

Kur’an’da iman eden geçmiş toplumların, nasıl iman ettikleri gerçeğini bilmeyen ve bunu bilmekten mahrum bırakılmış insanlar, yüce Allah’a nasıl iman edileceğini bilmedikleri için bulundukları hali din zannederek hayatlarını sürdürmektedirler.

Kur’an, iman eden bireyin hayatını düzene koyan ve belirlediği ölçüler doğrultusunda hareket edilecek olan yegâne Kitap’tır. Kur’an, Sosyal ve siyasal hayatın düzenlenmesinde, toplum ilişkilerinin belirlemesinde, davetin insanlara ulaştırılmasında ve insanın Rabb’ine karşı görev ve sorumluluğunun sınırlarını çizmesinde Müslüman bireyi en iyi şekilde bilgilendiren bir Kitaptır. İman eden birey, hiçbir şekilde ve şartta Kur’an dışı başka kaynaklara, dinini öğrenmek için, başvurmayacağı gibi insanları da yalnızca Kur’an’a uymaya davet edecektir.

“(Ey insanlar), Rabbinizden size indirilene uyun ve O’ndan başka velilere uymayın. Ne kadar da az öğüt alıyorsunuz!” (A’raf, 3)

İman eden insan, Kur’an’ı, hayatının merkezine almalı, söylediği her söz ve yapacağı her işi mutlaka Kur’ani ölçüler içerisinde yapmalıdır. Müslüman birey, tevhidi esasların insanlara ulaştırılmasında da yalnızca vahyinn belirlediği ölçüler içerisinde hareket etmeli ve hiçbir şekilde ve şartta bu ölçünün dışına çıkmamalıdır. Çünkü dünya hayatının sonunda yapılan ve söylenen her şeyin sağlaması Kur’an’a göre yapılacaktır.

“Rabb’inin adını an ve bütün gönlünle O’na yönel. (O) doğunun ve batının Rabb’idir. O’ndan başka ilah yoktur; yalnız O’nu vekil tut. Onların dediklerine sabret ve onlardan güzel bir şekilde ayrıl.” (Müzzemmil, 8-10)

Günümüzde, yüce Allah’a davet etme adına, İslâm dışı tağuti sistemlerin belirledikleri metodlara göre hareket edenler, Samiri gibi insanları gerçek Tevhidi esaslardan uzak tutmakta ve insanların şirke ve küfre girmelerine neden olmaktadırlar. Samiri, nasıl ki insanları Tevhidi esaslaradan saptırıp buzağıya taptırmak için ilahi mesajı kullandı ise günümüz Samiri soylu belamları da, insanları tağuti sisteme taptırmak için Kur’ani esasları kullanmakta ve hakkı batıla karıştırarak insanları şirk ve küfre sokmaktadırlar.

Hakkı batıla karıştırıp Tevhidi esasları gizleyen Samiri soylu belamlar, bu davranışları ile beşeri tağuti sistemlere yaranmakta, onlar tarafından kendilerine kimi ayrıcalıklar tanınmasını ummaktadırlar. Yüce Allah (cc), makam ve mevkide, şeref ve izzeti siyasi yalancılara yaklaşmakta, beşeri küfür sistemlerine yaranmakta ve onların yanında bulunmakta arayan belamları uyararak üstünlüğün ancak kendi yanında olduğunu bildirmektedir.

 "Kim şeref istiyorsa (bilsin ki) şeref tamamen Allah’ındır. Güzel söz O’na çıkar, iyi amel onu yükseltir. Kötü şeyleri kuranlara gelince, onlar için çetin bir azap vardır ve onların tuzağı bozulacaktır." (Fatır, 10)

Beşeri sistemlere insanları itaat ettirmek için, tevhidi esasları gizleyen Samiri soylu belamlar, bu çalışmaları ile gerçekten iman etmenin nasıl olacağnı gizleyerek insanları, şirke ve küfre sokarak yüce Allah’a isyan ettirmektedirler.

Sonuç olarak, yüce Allah’a iman eden bir kimse, kendisi için yepyeni bir hayatın başladığını bilmeli ve artık hiçbir şekilde eski düşüncesini taşıyamaz, eski hayatını yaşayamaz ve eski alışkanlıklarını devam ettiremez. İman eden bir kimse, içerisinde yaşadığı ve şirk üzerinde bulunan topluma iman ettiği Tevhidi esasları, en yakınından başlayarak ulaştırmak zorundadır. İşte gerçekten iman etmek ancak budur.

Ramazan Yılmaz: 2013.06.14

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir