İman bir hassasiyettir

Hamdolsun, bizleri şirk ve küfürden kurtarıp hidayeti nasip eden, bize tabi olacağımız Kur’an’ı gönderen, onu en güzel şekilde anlayıp yaşamamız için rasullerini ve son Rasul’ü Hz. Muhammed (as)’ı en güzel örnek olarak almamızı bildiren âlemlerin Rabb’i yüce Allah’a!

Selam olsun, hayatlarını Tevhidi mücadele uğruna ortaya koyup ilahi mesajı, en güzel şekilde yaşayıp bize örneklik teşkil eden, Tevhidi esasları hayatları pahasına bizlere ulaştıran tüm Risalet önderlerine, onlarla beraber olup onlara destek olan Müslümanlara, en güzel örneğimiz Hz. Muhammed (as)’a, aline ve ashabına, onlardan sonra gelen Tevhid erlerine!

İnsan için dünyada iki hayat tarzı vardır; yaratılış gayesine uygun yaşayarak Rabb’ine kulluk yapma ve arzularına göre bir hayat sürerek nefsini ilah edinme! Kişi, dünyada bu iki hayattan birini önceler, tüm hassasiyetini ona hasreder, onun için çalışır. Kişinin, tercih ettiği hayat tarzına ne oranda hassasiyet gösteriyorsa, ona o oranda iman etmiştir.

İnsanın hayatta önemsediği, değer verdiği, elde etmeye çalıştığı, peşinden koştuğu değerler, onun düşünce, söz ve davranışlarını, yaşam biçimini şekillendirir. Böyle kimseler, düşüncelerini, değer verdikleri şeyi elde etmeye hasreder, zamanlarını, daha çok değer verdikleri şey için harcarlar, ondan başka bir şey düşünmez olurlar.

İnsanın yaşamını belirleyen gaye edindiği şey, aynı zamanda onun kimliğini, kişiliğini ve geleceğini belirler. Böylece ya Rabb’ini ilah edinerek O’nu razı etmeye ya da hevasına kul olmuş bir halde onu tatmin etmeye çalışır. Kur’an, insanları, hayatlarında hassasiyet gösterip önceledikleri gayeye göre vasıflandırarak iki sınıfa ayırır. Bunlar, Rab’lerini razı etmeye çalışanlar ve hevalarını ilah edinip dünya hayatını gaye edinenlerdir.

Yüce Allah (cc), insanları, yaşadıkları hayatta değer verdikleri şeyler hususunda uyarmış, nasıl hareket edecekleri konusunda onlara bir yol çizmiş, belirlediği bu yola uygun yaşamaları ya da aykırı hareket etmeleri halinde karşılaşılacak durumları apaçık bir şekilde bildirmiş, seçimlerini ona göre yapmalarını kendi iradelerine bırakmıştır.

“Elbette bu bir öğüttür; dileyen kimse, Rabb’ine varan bir yol tutar.” (Müzzemmil, 19)

Kur’an, Rab’lerini razı etmeye çalışanları, Müslümanlar olarak sıfatlandırmış, onlar için büyük bir mükâfatın bulunduğunu müjdelemiştir. Kendi arzularını ilah edinip onu razı etmeyi gaye edinenleri, içerisinde bulundukları duruma göre kâfir, fasık, müşrik, münafık ve zalimler olarak vasıflandıran Kur’an, onlar için de büyük bir azabın olduğunu bildirmiştir.

İnsan, hassasiyetini ya iman ettiği Rabb’ini razı etmek, ahiret saadetini ve mükâfatını kazanmak için harcar ya da tüm hassasiyetini nefsini ve kendi üzerinde etkili olan başkalarını, (anne baba, eş, çocuk, yakın uzak arkadaşlarını, içerisinde yaşadığı sistemi) razı etmek için harcar; böylece zillet içinde cehennemde yanmayı hak eder.

İman ile küfrün ortak bir noktası yoktur; iman ile küfür, Tevhid ile şirk, ak ile kara gibi apayrı iki farklı durumdur; ortası, geri tonları yoktur. Kur’an, her ikisini kesin çizgilerle birbirinden ayırmıştır. Kur’an’da açıklandığı üzere insan, aynı anda hem yüce Allah’ı, hem de nefsini razı etmeye çalışamaz. Rab’lerinin rızası ile dünyevi değerlerini denk tutanlar, Rab’lerine eş koşmuş, şirke düşmüşlerdir.

Yüce Allah (cc) insanları yaptıklarına göre vasıflandırır

İman, bir hassasiyettir; kişi, Rabb’ine karşı ibadetlerinde gösterdiği hassasiyet oranında O’na iman etmiştir. Yüce Allah (cc) insanları, yaptıklarına göre vasıflandırır, onlara sıfatlar verir ve ayetlerin emrettiği hususların bir kısmını yapıp bir kısmını yapmayanları, dünyevi değerlerini, Rab’lerini razı etmeye denk tutanları müşrikler olarak vasıflandırır.

“İnsanlardan kimi, başkasını Allah’a denk tutar, onları, Allah’ı sever gibi severler; iman edenler ise daha çok Allah’ı severler…” (Bakara, 165)

Kur’an, kendilerine Allah’ın ayetleri okunduğu halde iman ettiklerini söylemelerine rağmen bu ayetlerin gereğini yapmayanların, o ayetleri hiç duymamış gibi hareket edenlerin kör sapıklar, ruhları ölü kimseler olduklarını, bunların, hidayet bulamayacaklarını bildirir.

“Gerçek şu ki sen, ölülere işittiremezsin, arkalarını dönüp kaçtıkları zaman sağırlara çağrıyı işittiremezsin ve sen, sapıklıklarından dolayı körleri hidayete erdirecek değilsin; sen ancak ayetlerimize iman eden kimseye işittirirsin ki onlar, Müslümanlardır.” (Neml, 80-81)

Müslümanların yanında dinden, imandan söz edip iman ettiklerini ima eden, yalnız başlarına kaldıklarında, özel hayatlarında iman ettikleri ayetlerin gereğini yapmayanlar, eski cahiliye çevresi ile beraber olup onlarla günlerini gün edinenler, Allah için yapacakları ibadetlerinden sıkıntı duyanlar, ikiyüzlü münafıklardır.

İman edenlerle karşılaştıkları zaman; ‘İman ettik’ derler, fakat şeytanlarıyla başbaşa kaldıklarında; ‘Şüphesiz biz sizinle beraberiz, biz sadece alay edicileriz’ derler.” (Bakara, 14)

İnfak ettiklerinin kabul edilmesine engel olan ancak onların, Allah’ı ve Rasulü’nü inkâr etmeleri ve namaza tembel tembel gelmeleri ve istekleri dışında sadaka vermeleridir.” (Tevbe, 54)

Şüphesiz münafıklar, Allah’ı aldatmağa çalışırlar, oysa O, onları aldatır; namaza kalktıkları zaman tembel tembel kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar, Allah’ı pek az düşünürler.” (Nisa, 142)

Yüce Allah’ın rızası konusunda ve ibadetlerinde hassasiyet göstermeyenler, Kur’ani gerçekleri önemsemeyip dünyevi değerlerini, Rab’lerinin rızasına tercih edenler, Haktan sapmış, kendilerine zulmetmiş fasıklardır.

“Fakat zulmedenler, onlara söylenenden başka bir sözle değiştirdiler, Biz de fasık olmalarından dolayı o zulmedenlerin üzerine gökten bir pislik indirdik.” (Bakara, 59)

İnsan, önce kendi nefsine karşı dürüst olmalı

Bütün bu Kur’ani uyarı ve tespitlerden sonra iman ettikleri iddiasında olanlar, Rab’lerine ve O’nun indirdiği hükümlere karşı gösterdikleri hassasiyet ve yaptıkları amellerle kim ve ne olduklarını, Kur’an’ın hangi sıfatları kendilerine uygun gördüğünü çok açık bir şekilde görebilirler. Bundan sonra ya ona göre kendilerine çeki düzen verir, gereğince iman ederler ya da hak ettikleri sıfatları ile acıklı bir azabın kendilerini kuşatacağını bilsinler.

Yüce Allah (cc), iman edenleri, emrolundukları gibi dosdoğru olmaları konusunda uyarmakta ve onların ne yaptıklarını da zaten Kendisinin gördüğünü bildirmektedir.

“Öyleyse emrolunduğun gibi doğru ol; seninle beraber tevbe edenlerle haddi aşmayın, zira O, yaptıklarınızı görmektedir.” (Hud, 112)

Kur’an’ı anlayarak gereği gibi okuyanlar, Allah’ı (hâşâ) kandıramayacaklarını bilirler. Müslüman olduklarını söyleyip kendi hevalarına uyanlar, sadece kendilerini kandırmaya çalışıyorlar! Yüce Allah (cc) onların Mü’minlerden olmadıklarını bildirmektedir.

“İnsanlardan kimi, ‘Allah’a ve ahiret gününe iman ettik’ derler, onlar, Mü’minlerden değildir. Allah’ı ve iman edenleri aldatmağa çalışırlar, kendilerinden başkasını aldatmazlar, şuurunda değiller.” (Bakara, 8-9)

Unutulmasın ki, kullarını gözetleyen, her düşünce, söz ve hareketlerinden haberdar olan, her şeyi bilen,  yalnızca yüce Allah’tır. O, kullarının her halini gören, gizlediklerini ve açığa vurduklarını bilen ve kalplerin sırrına vakıf olandır. Akleden bir kimse, kendi eliyle kendisini tehlikeye ve acıklı azaba atmaz, Allah’tan korkarak kendisini düzeltir!

İnsanlar, yüce Allah’ın rızası ya da arzularını tatmin konusunda tercih yapmalı

Kullarının, Kendisini nasıl razı edeceklerini ve neden razı olduğunu Kur’an’da açık bir şekilde bildiren yüce Allah (cc), bunun dışındaki her söz ve hareketin, haddi aşmak ve hevayı ilah edinmek olduğunu bildirmiştir. İman edenlere düşen sorumluluk, bu bildirilen esaslar doğrultusunda hareket etmektir.

Yüce Allah (cc), iman edenleri, yapacakları tercih konusunda açıkça uyarmış, buna göre seçimlerini yapmalarını, seçimleri sonucunda durumlarının ne olacağını bildirmiştir.

“Ey iman edenler, babalarınızı ve kardeşlerinizi, eğer imana karşı küfrü seviyorlarsa veliler edinmeyin; sizden kim onları veli edinirse, işte onlar zalimler onlardır.

De ki: ‘Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, akrabanız, kazandığınız mallar, düşmesinden korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız evler, size Allah’tan, Rasulü’nden ve O’nun yolunda cihat etmekten daha sevgili ise o halde Allah emrini getirinceye kadar gözetleyin! Allah, fasıklar topluluğuna hidayete vermez.” (Tevbe, 23-24)

Müslüman olduklarını iddia etmelerine rağmen iman ettikleri esaslar üzerinde hassasiyet göstermeyen, zamanlarını, Rab’lerini razı edecek işlere ayırmayan, yüce Allah’ın rızasını kazanmak için Müslümanlarla beraber olmak yerine iman etmeden önce içerisinde bulundukları çevreyi tercih edenler, yüce Allah’ın rızasını ve uyarısını önemsememiş, Rab’lerinin rızasını ikinci plana atmışlardır. Böylelerinin durumu, Müddessir suresinde belirtilen kişinin durumu gibidir.

“Şüphesiz o, düşündü, ölçtü, biçti, canı çıkası nasıl da ölçtü, biçti; yine canı çıkası nasıl ölçtü, biçti. Sonra baktı, sonra surat astı, kaşlarını çattı, sonra arkasını döndü, böbürlendi: ‘Bu, rivayet edilip öğretilen bir büyüden başka bir şey değildir; elbette bu, bir insan sözünden başka bir şey değildir’ dedi.” (Müddessir, 18-25)

İman eden kimse, herhangi bir iş yapmadan önce bu yapacağı iş ya da tercihin ne anlama geldiğini, kendisine ne kazandırıp ne kaybettireceğini çok iyi düşünmeli, buna göre hareket etmelidir. Surede örneği verilen kimse gibi olanlar, yüce Allah’ın rızasını, insanların rızası gibi ya da daha önemsiz görmüş, bu nedenle önemsemeyerek sırt dönmüşlerdir.

Müslümanlarla bulunmak yerine, küfrü imana tercih eden yakınları ile beraber olmayı, babalarını, oğullarını, kardeşlerini, eşlerini, akrabalarını, kazandıkları malları, hoşlandıkları evleri tercih edenler, sözel olarak ifade etmeseler de, yaptıkları ile onları Allah’tan, Rasulü’nden ve O’nun yolunda cihat etmekten daha önemli görmüşlerdir. Yüce Allah (cc) onları, zalimler ve fasıklar olarak sıfatlandırmaktadır. Onlar için öngörülen ceza ise!

“Onu Sekar’a sokacağım; Sekar’ın ne olduğunu sen nereden bileceksin! Alıkoymaz, bırakmaz; beşer için kavurucudur, üzerinde ondokuz vardır.” (Müddessir, 26-30)

Vahyi ikinci plana iterek kendi isteklerini önplana çıkaranların karşılaşacakları azap budur. Hayatı dünyadan ibaret zannedenler, dünyada daha rahat bir hayat sürmek, insanlar içerisinde itibar sahibi olmak, çoluk çocuğuna dünyevi bir gelecek sağlamak için mal ve servet peşinde koşarlar, bu koşturmaca hayatlarını kuşatır. Onlar, dünya hayatına iman etmiş, Rab’lerinin rızasını önemsemeyip ikinci plana atarak sapıklığı yol edinmişlerdir.

“Onlar ki, ahirete karşılık dünya hayatını severler, Allah yolundan alıkoyarlar ve onda azgınlık edip saparlar; işte onlar, uzak bir sapıklık içindedirler.” (İbrahim, 3)

“Kim, dünya hayatını istiyor ise orada, istediğimiz şeyi ona çabuklaştırırız, sonra onu cehenneme koyarız, yerilmiş, kovulmuş olarak ona atılır.” (İsra, 18)

İnsana, dünya hayatı cazip gelir ve o, bu cazibeye kapılarak kendisini ona kaptırır, kazandıkça daha fazla kazanır, çevresinden göreceğini düşündüğü tepkilerden kaçınarak iman ettiği esaslara hakkıyla yönelmez, dünyada bocalayıp durur, işte bu kimsenin sonu hüsrandır.

“Şüphesiz ahirete iman etmeyenlerin amellerini onlara süsledik, o yüzden onlar, bocalayıp dururlar. İşte onlar, en kötü azap onlar içindir ve onlar ahirette de hüsrana uğrayanlardır.” (Neml, 4-5)

Kişi, hassasiyetini dünya ve içindekilerden yana koymuş, Rabb’ine karşı görev ve sorumluluğunu ikinci plana atmış ya da terk etmiştir. İman, bir hassasiyet olduğuna göre böyle bir kimse, hassasiyetini dünya hayatından yana koymuş, ona yönelmiş, ona iman etmiş, tercihini o yönde kullanmıştır.

İman bir iddia değil, düşünce, söz ve davranışlarla yepyeni bir yaşamdır

Yüce Allah’a iman, insanın, tüm değer verdiği dünyevi şeyleri terk ederek, düşünce, söz ve davranışları ile Rabb’inin buyruklarına kesin ve kayıtsız, şartsız teslim olması, yeni bir kişiliğe, yeni bir kimliğe kavuşması, yepyeni bir hayata yönelmesidir.

Yüce Allah’a gerçekten iman eden kimse, düşünsel ve fiziksel olarak eskiye ait her şeyini terk ederek yepyeni bir kişilik ve kimlik kuşanıp hayatını, çevresini, yeni iman ettiği esaslara göre baştanbaşa düzenlemesi gerekir. Aksi halde iman ettiği iddiası, kuru bir iddiadan öte bir anlam ifade etmez. Bu nedenle iman eden kimse, neye iman ettiğini bu imanın kendisinden ne istediğini iyi bilmeli, düşünce, söz ve davranışıyla bunu ortaya koymalıdır.

İman ettikten sonra eskiye ait her şeyini terk etmeyip eski yaşantısından kırıntılar taşıyan, eskiye özlem duyanların, imanlarında bir arızanın olduğunu, o kişide imanın daha yerleşmediğini gösterir. İman eden bireyde, geçmişe ait en küçük bir ayrıntının kalması halinde bu, kişinin düşüncesinde zamanla büyür ve kişiyi, gerisin geriye eski haline, eski dinine dönmesine neden olur ki o durumuna kişi, iman ettikten sonra eski yaşantısına dönmüş, bu tavrı ile yüce Allah’ın dinini beğenmemiş demektir.

“Allah, bizi sizin dininizden kurtardıktan sonra eğer tekrar ona dönersek, Allah’ın üzerine yalan atmış oluruz…” (A’raf, 89)

Yüce Allah’a gerçekten iman eden kimse, hayatını, iman ettiği esaslara, yenidünya görüşüne göre düzenlemeli, düzenlemek için çalışmalıdır. O kimse, bunun için yeni kimlik ve kişiliğini, hiçbir şeyden ve kimseden korkmadan açıkça ortaya koymalı, kendisine eski yaşantısını hatırlatan kişi ve çevreden uzak durmalıdır. Yüce Allah (cc) şu uyarıda bulunuyor.

“Rabb’inizden size indirilene tabi olun ve O’ndan başka velilere tabi olmayın, ne kadar da az düşünüyorsunuz!” (A’raf, 3)

Yüce Allah’a iman eden kimse, kendisi için yeni bir hayatın başladığını bilmeli, bütün güç ve kuvveti, ihlas ve samimiyeti ile iman ettiği esaslara göre yaşamaya çalışmalıdır. İşte gerçek iman ancak budur, böyle iman edenler, artık hiçbir şekilde eskiye ait bir düşünce taşıyamaz, eski hayatını özleyemez ve eski alışkanlıklarını devam ettiremez.

Gerçekten iman edenler, Kur’an’a uymakla huzur bulurlar

Rab’lerine iman edenler, huzuru ancak iman ettikleri esaslarda ve Mü’minlerin yanında bulurlar, eski çevrelerinde huzur arayanlar, Rab’lerine gerçekten iman etmemişlerdir.

“Onlar, iman edenler ve kalpleri Allah’ın zikri ile mutmain olanlardır, iyi bilin ki kalpler, Allah’ın zikri ile mutmain olur.” (Rad, 28)

Kalpleri, Kur’an’la huzura kavuşanlar, tüm samimiyetlerini iman ettikleri hükümlere hasrederler ve Allah anıldığında kalplerinde bir sevgi ve coşku dalgaları oluşur, kendilerine Allah’ın ayetleri okunduğunda, hemen o ayetlerin gereğini yaparak imanlarını artırırlar.

“Şüphesiz Mü’minler o kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman kalpleri ürperir ve O’nun ayetleri onlara okunduğunda imanlarını artırır ve onlar, Rab’lerine tevekkül ederler.” (Enfal, 2)

Kur’an, dünyevi tüm sıkıntıları gideren, insanların her türlü sorunlarını çözerek onlara huzur veren, iman eden Mü’minler için hidayet ve rahmet olan bir kitaptır. Mü’minler, Kur’an’ın belirlediği esaslara samimiyetle yönelerek huzura kavuşur, bu hükümlerin gereklerini yaparak hidayet bulur ve böylece Rab’lerinin rahmetine ulaşırlar.

“Ey insanlar, gerçekten size Rabb’inizden bir öğüt, göğüslerde olana şifa ve Mü’minler için hidayet ve rahmet gelmiştir.” (Yunus, 57)

Kur’an’ın, kalplerdeki sıkıntılara şifa olabilmesi için onun hayattaki sorunlara uygulanması gerekir. Tıpkı bir ilaç gibi, ilaç ne kadar etkili olursa olsun, hastalığa uygulanmadığı sürece nasıl şifa vermiyorsa, insan da Kur’an’ı hayatına uygulamadığı, hayatını Kur’an’la düzenlemediği, düşünce, söz ve davranışlarını Kur’an’a uygun yaşamadığı zaman hiçbir şekilde şifa bulmaz, hiçbir zaman hidayete ve rahmete ulaşmaz. Kişinin, Kur’an’la şifa bulması, hidayet ve rahmete ulaşması için, dünyevi bütün değer yargılarını terk edip Kur’an’ın hükümlerine sarılması gerekir.

Hidayet rehberi olan Kur’an’a, ihlas ve samimiyetle yönelmeyen, Kur’an’la kalpleri yumuşayıp huzur bulamayanlar, sapıklık içerisinde kalmış kimselerdir. Artık böyle kimseler için yapılacak bir şey yoktur.

“Allah, sözün en güzelini, birbirine benzer, ikişerli bir Kitap halinde indirdi. Rab’lerine saygılı olanların, ondan derileri ürperir, sonra derileri ve kalpleri Allah’ın zikri ile yumuşar. İşte bu Allah’ın hidayetidir, onunla dileyen kimseyi hidayete iletir ve Allah kimi sapıklığında bırakırsa artık ona hiç yol gösteren olmaz.” (Zümer, 23)

İnsanın, iman etmesi de, iman ettiği esaslara yönelip teslim olması da ancak iradi olarak isteyerek vahye teslim olması ile mümkündür.

Sonuç olarak, iman eden kimse, bütün söz ve davranışlarını, iman ettiği Tevhidi esaslara göre düzenlemekle mükelleftir. Bu, imani bir zorunluluktur ve iman eden kimse, hiçbir şekilde bunun dışında hareket edemez. İman etmek, düşünce planında başlayan bir değişimin, giderek duygu, söz ve davranışları da içine alacak şekilde hayatı tümüyle kapsamasıdır.

“İşte gerçek Mü’minler onlardır; onlar için Rab’leri yanında dereceler, mağfiret ve değerli rızık vardır.” (Enfal, 4)

Kur’an, kendisine nasıl teslim olunacağı konusunda hükümlerini apaçık bir şekilde ortaya koymuş, insanlara bunu bildirmiştir. Artık bundan sonra insanların kendi bilecekleri bir iştir; isterlerse hidayeti tercih eder, ona yönelirler, isterse içerisinde bulundukları sapıklığı, değişik mazeretler ve kılıflar uydurarak devam ettirebilirler, tabiiki sonuçlarına da katlanırlar.

Rabb’imiz, hepimizi, vahye teslim olan, vahyin gerekleri doğrultusunda hareket eden, vahyi önceleyen, ahireti düşünerek hareket eden Mü’minlerden eylesin.

Ramazan Yılmaz: 2016.08.12

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*