İhlas Sûresi

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم

İhlas Suresi

Giriş

O Allah Bir’dir, O’ndan başka ilah yoktur

Uğrunda nice savaşların yapıldığı, canların verildiği, zulüm ve işkencelerin görüldüğü, yerlerin yurtların terk edildiği yüce bir söz, söylendiğinde kalbin sevinç ve coşku ile titreşip yüzlerin aydınlandığı, dudakların tebessümle gülümsediği, gözlerin parladığı kutsal ifade, kâfirleri kızdırıp ürküten, iman edenlerde huzur ve mutluluk uyandıran en güzel cümle, قُلْ هُوَاللَّهُ أَحَدٌ Kul hüvellâhü ehad. De ki: ‘O Allah Bir’dir.’

“O Allah Bir’dir” Kelime-i Tevhid olan bu kısa cümle, tarihi süreçte, iman edenlerle kâfirler arsında safların ayrışmasını sağlayan yüce, kutlu bir sözdür. Geçmişte O Allah Bir’dir diyenler, bunun ne anlama geldiğini bilerek söylüyor, hayatlarını bu sözün ifade ettiği manaya uygun bir şekilde değiştiriyorlardı. Bu kutlu söze iman edenler, kendilerinden ne istendiğini biliyor ve önceki hayatlarından çok farklı bir yaşantı içerisine giriyorlardı.

“O Allah Bir’dir” sözüne karşı çıkanlar, bunun ne anlama geldiğini ne ifade ettiğini, kendilerinden ne istediğini net bir şekilde biliyor ve bilinçli bir şekilde bu kutlu sözün söylenmesine karşı çıkıyor, söylememekte direniyor, söyleyenlere savaş açıyor, onları şehit ediyorlardı. Onlar, bu sözü söylemekle neyi kabul edip neyi terk edeceklerini biliyor, bu nedenle yaşadıkları hayatı terk etmemek için bu sözü söylemiyorlardı.

Kur’an’ın bildirdiği üzere “O Allah Bir’dir” dememekte direnenler, inkârcı ateist kişiler değillerdi, aksine onlar, yüce Allah’a inandıklarını söyleyen, namazlarını kılan, Hacca giden, kurban kesen, yüce Allah’a yaklaşmak için aracılar edinen, meleklere inanan, Hz. İbrahim (as)’ın kendi rasulleri olduğunu söyleyenlerdi. Ancak “O Allah Bir’dir” demiyorlardı.

Peki, kimdi bu Allah’a iman ettiklerini iddia etmelerine rağmen “O Allah Bir’dir” demeyen geçmiş dönem müşrikleri!

Müşrikler, Allah’a inanıyorlardı

Şirk, ikilem demektir, yüce Allah’a iman edildiği iddia edilmesine rağmen O’nun yanında başka güç ve otorite sahiplerine de inanmaktır şirk.

Müşrikler, yüce Allah’ın kendilerini, yeri ve gökleri yarattığını biliyorlardı.

“Andolsun şayet onlara sorsan, ‘Kendilerini kim yarattı!’ ‘Elbette Allah’ derler; o halde nasıl iftira ediyorlar!” (Zuhruf, 87)

“Andolsun onlara sorsan: ‘Kim yarattı gökleri ve yeri, güneşe ve aya kim boyun eğdirdi!’ ‘Elbette Allah’ derler; o halde nasıl iftira ediyorlar!” (Ankebut, 61)

Müşrikler, meleklere inanıyorlardı

Müşrikler, meleklere inanıyor, onların, yüce Allah’ın emrinde olduklarını biliyorlardı.

“Onların önünden ve onlardan başkalarına apaçık rasuller: ‘Başkasına değil ancak Allah’a kulluk edin,’ diye onlara geldiği zaman dediler ki: ‘Şayet Rabb’imiz dileseydi, elbette melekler indirirdi; işte gerçekten biz, kendisiyle gönderildiğiniz şeyi inkâr edenleriz.’ (Fussilet, 14)

Gerçekten sadıklardan isen meleklerle bize gelseydin ya!” (Hicr, 7)

Müşrikler, Hz. İbrahim (as)’ın kendi rasulleri olduğuna inanıyorlardı

Hanif din üzerinde bulunan müşrikler, Hz. İbrahim (as)’ın kendi rasulleri olduğunu iddia ediyorlardı.

“İbrahim Yahudi değildi ve Hrıstiyan da değildi velakin o, Hanif bir Müslüman idi ve müşriklerden de değildi.” (Al-i İmran, 67)

“Şüphesiz İbrahim, Allah’a itaat eden, Hanif bir ümmet idi ve müşriklerden olmadı.” (Nahl, 120)

Müşrikler, Allah’ yaklaşmak için aracılar ediniyorlardı

Müşrikler, yüce Allah’a inanıyor, O’nun rızasını kazanmak, O’na yaklaşmak için çalışıyorlardı. Bunun en açık göstergesi Kâbe’yi yeniden inşa etmeleri ve Hacer’ül Esved taşının yerine konulması sevabının kendilerinde olması için yarışmaları, İkincisi, yüce Allah’a yaklaşmak için aracılar edinmeleriydi. Yüce Allah (cc), aracılar edinerek Zatına yaklaşmak isteyenlerin yalancı ve kâfir olduklarını bildiriliyor.

“İyi bil ki hâlis din yalnız Allah’ındır; O’ndan başka veliler edinen kimseler: ‘Biz onlara, bizi Allah’a yaklaştırmaları dışında itaat etmiyoruz’ (derler); şüphesiz Allah, onlar arasında, onların kendisinde ihtilaf ettikleri şeyde hükmünü verecektir; doğrusu Allah, yalancı, kâfir o kimseyi hidayete iletmez.” (Zümer, 3)

Müşrikler, namazlarını kılarlardı

Hanif din üzerinde bulunduklarını iddia eden Mekke müşrikleri, namaz kılan kimselerdi. Hatta onlardan bazıları, yüce Allah’ı daha fazla razı edebilmek, daha fazla takva sahibi olabilmek için namazlarını değişik şekillerde kılıyorlardı.

“Beyt’in yanındaki onların namazları, ıslık çalmaktan ve (kendilerini) dağlamaktan başka değildir; artık inkâr etmiş olduğunuz şeyden dolayı azabı tadın!” (Enfal, 35)

Bu yüzden yazıklar olsun namaz kılanlara! Onlar, namazlarından gaflet eden kimselerdir. Onlar, ikiyüzlü kimselerdir ve onlar, engellemeye kendilerini adayanlardır.” (Maun, 4-6)

Müşrikler, infak ediyorlardı

Mekkeli müşrikler, yalnızca namaz kılıp Kâbe’yi tavaf etmiyorlardı; aynı zamanda onlar, infak edip kurban keserek de yüce Allah’ı razı etmeye çalışıyorlardı.

“Ekip biçilen zirai şeylerden ve hayvanlardan Allah’a pay ayırdılar, sonra dediler ki: ‘Bu Allah için ve bu da ortak koştuklarımıza’ diye iddia ettiler, fakat ortakları için olan şeyler Allah’a ulaşmıyor, Allah için olan şeyler, işte o, ortaklarına ulaşıyor; ne kötü hüküm veriyorlar!’ (En’am, 136)

Müşrikler, oruç tutuyorlardı

Hz. İbrahim (as)’ın dini üzerinde bulunduklarını iddia eden Mekkeli cahiliye Arapları, oruç ibadetini de biliyor, içlerinden bazıları bu ibadeti de yerine getiriyorlardı.

“Ey iman eden kimseler, sizden önceki kimselere yazıldığı gibi size de oruç yazıldı; ta ki korunasınız.” (Bakara, 183)

Tarihi süreçte “O Allah Bir’dir” Kelime-i Tevhidini söylemeyenler, yüce Allah’ı inkâr eden, ateist kişiler değillerdi. Onlar, yüce Allah’a inanmalarına rağmen, “O Allah Bir’dir” deyip O’nun birliğini tasdik etmiyorlardı. Çünkü onlar, “O Allah Bir’dir” demeleri halinde hayat tarzlarını baştanbaşa değiştirmeleri gerektiğini, yeni bir hayat, yeni bir kimlik, yeni bir kişilik kuşanacaklarını, değer yargılarını buna göre değiştireceklerini biliyorlardı. Bu nedenle de sırf söz olarak “O Allah Bir’dir” deyip inanmış görünmüyorlardı.

Günümüz İslâmcı müşrikleri, “O Allah Bir’dir” diyorlar, ancak yüce Allah’a iman etmiyorlar

Şirk ve müşrikler, tarihi süreçte her dönemde var olmuşlar, tüm rasuller şirk ve müşriklerle mücadele etmişlerdir. Şirk ve müşrikler, günümüzde de varlıklarını devam ettirmektedirler. Ancak şu bir gerçektir ki, günümüz şirki ve müşrikleri hiçbir dönemde benzeri bulunmayacak bir şekilde varlıklarını sürdürmektedirler.

Tarihi süreçteki tüm müşrikler, yüce Allah’a, meleklere, kendilerinden önceki rasullere inandıklarını söylemelerine rağmen “O Allah Bir’dir” demiyorlar, küfür ve şirklerinde mert bir tavır takınarak şirk ve put edindiklerini apaçık bir şekilde savunuyorlardı.

Oysa günümüz müşrikleri, sözel olarak “O Allah Bir’dir” demelerine rağmen tüm düşünce, söz ve hareketleri ile yüce Allah’ı inkâr etmelerine, boğazlarına kadar şirk ve küfür bataklığına batmalarına rağmen sözel olarak “O Allah Bir’dir” diyorlar ancak kişiliksiz bir tutumla münafık bir tavır takınarak kendi şirk ve küfürlerini en azgın bir şekilde yaşıyorlar, buna rağmen Müslüman olduklarını, hiçbir ahlakî değer taşımadan iddia edebiliyorlar.

Günümüz müşrikleri sözel olarak “O Allah Bir’dir” diyorlar, ancak atalarını, siyasi liderlerini, şeyhlerini hoca ve ağabeylerini, Bir dedikleri yüce Allah’ın yanında ilahlar ediniyor, Kur’an’a iman ettiklerini iddia edebiliyorlar.

Günümüz İslâmcı müşrikleri, “O Allah Bir’dir” demelerine rağmen, O Bir olan yüce Allah’ın reddedilmesini kendisine iman etmenin temel esası olarak bildirdiği tağutu reddetmedikleri gibi tam aksine tağuti demokratik sisteme destek oluyor, onun hayatiyetini sürdürebilmesi için canla başla çalışıyorlar.

Günümüz İslâmcı müşrikleri, “O Allah Bir’dir, Muhammed O’nun Rasulü’dür” diyorlar, ancak Hz. Muhammed (as)’ın ve getirdiği Tevhidi esasların düşmanı olan, putlara tapan Ebû Cehil’in günümüz temsilcileri olan putperestleri seviyor, onları savunuyor ve onlara destek oluyorlar.

Günümüz İslâmcı müşrikleri, sözel olarak “O Allah Bir’dir” diyorlar, ancak yüce Allah’ın Uluhiyetini, Rububiyetini Melikliğini apaçık bir şekilde inkâr eden, hakimiyetin yüce Allah’a değil millete ait olduğunu söyleyen, yüce Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetmeyerek kâfir, zalim ve fasık olan, putlara apaçık bir şekilde tapınıp onları savunan, Kur’an’a aykırı her türlü gayri İslâmî, gayri insani her türlü ahlaksızlığı yapıp savunan tağuti sistemin partilerini destekleyip savunuyorlar.

Günümüz İslâmcı müşrikleri, “O Allah Bir’dir” diyorlar, ancak uydurdukları yalanlarla yüce Allah’a ve Rasulü’ne en ağır iftiraları atmakta, hakaretleri yapmaktadırlar. Bunlara yüce Allah’ın Kur’an’daki ayetleri hatırlatıldığında hemen bu ayetleri reddedip Kur’an’ın bildirdiği Şeriat’ı inkâr etmektedirler.

Kur’an’a göre günümüz İslâmcı müşrikleri, kâfir, müşrik, münafık ve fasıktırlar

Günümüzde birçok kimse, anlamını bilmeden sözel olarak “O Allah Bir’dir” demekte, ancak bu sözün kendilerinden ne istediğini bilmeden eski cahiliye hayatlarını ve adetlerini sürdürmektedirler. Gerçekten iman etmeyen bu kimseler, “O Allah Bir’dir” demekle Allah’a iman ettiklerini, namaz kılıp oruç tutmakla da Müslüman olduklarını sanmaktadırlar.

Kur’ani esasların apaçık bir şekilde bildirdiği hükümlere bakıldığında günümüz İslâmcı müşriklerinin, Müslüman olmadıklarını, kâfir, müşrik, münafık ve fasık oldukları apaçık bir şekilde görülmektedir.

Kur’an, yüce Allah’ı bilen, ancak O’nu Bir’lemeyen kimselerin örneklerini ve iddialarını verir. Onlara bakıldığında onların, günümüzde Müslüman olduklarını iddia edip O Bir olan yüce Allah’a şirk koşan müşriklerin benzerleri oldukları görülür.

Günümüz İslâmcıları, “O Allah Bir’dir” sözünün ne anlama geldiğini bilmedikleri için sürekli tekrarlarken, bunların geçmiş inkârcı ataları olan müşrikler, bu kutlu sözü ağızlarına bile almıyorlardı. Onlar, küfür ve şirklerinde mert iken günümüz müşrikleri kişiliksiz müşrik ve münafıklardır.

“O Allah Bir’dir” kutlu sözünün kendilerinden ne istediğini bilmeden tekrarlamak bazı kimselere göre kolay bir sözdür. Onlara, “O Allah Bir’dir” sözünün yeni bir hayat tarzı, yeni bir kimlik kazanmak olduğu, bu nedenle öncelikle geleneksel kültürel inanışların terk edilmesi, idaresi altına sığınılan tağutun reddedilmesi gerektiği söylendiğinde şiddetli şekilde tepki gösterirler.

“O Allah Bir’dir” dedikleri halde tağutu reddetmeden cahili hayatlarını sürdüren günümüz insanlarına, bu ifadenin gerçek anlamı ve kendilerinden ne istediği anlatıldığında bu sözü kendilerine hatırlatanlara, tıpkı Mekke müşriklerinin Rasulullah (as)’a ve o günkü Müslümanlara gösterdikleri tepkiyi gösteriyor, saldırganlaşıp hakaret ediyorlar.

Yüce Allah’ın reddedilmesini emrettiği tağutu reddetmeyenler, kendilerine şah damarlarından daha yakın olan yüce Allah’a yaklaşmak için aracılar koyanlar, “hüküm yalnızca Allah’a aittir” hükmüne rağmen hüküm koyma hakkını başkalarına verenler, hayatlarını Bir olan Allah’ın kitabına göre değiştirmeyenler, yüce Allah’tan başkasını ilah, rab ve melik edinen yalancılardır.

İhlâs suresi, Felak ve Nas surelerinde sığınılması istenilen aydınlığın ve insanların Rabb’i yüce Allah’ın kim olduğunu açıklamaktadır. “De ki: ‘O Allah Bir’dir. Allah, Samed’dir. Doğurmamış ve doğurulmamıştır. O’nun bir dengi olmamıştır.” Hükmüne iman edenler, daha önceden edindikleri bir sürü yalancı rab, melik ve ilahtan uzaklaşıp tek olan, eşi ve benzeri bulunmayan güçlü ve Bir olan yüce Allah’a sığınacaklardır.

İhlâs suresi yüce Allah’ın eşsiz olduğunu, hiçbir şeye muhtaç olmadığını, doğurmamış ve doğurulmamış olduğunu, bu nedenle eksik ve noksan olmadığını, hiç kimsenin, hiçbir şeyin O’nun dengi olamayacağını bildirmektedir. İnsanların rab, ilah ve melik edindikleri ise, tek değil binlerle ifade edilecek kadar çoktur.

Yüce Allah’tan başka edinilen ilahlar, doğurmuş ve doğurulmuş oldukları için eksik, noksan ve muhtaçtırlar. Bu nedenle yüce Allah (cc) insanların, tek olan, muhtaç olmayan, benzeri ve eşi bulunmayan Zatına sığınmalarını istiyor. Bu konuda Hz. Yusuf (as)’ın zindan arkadaşlarına söylediği şu sözler oldukça önemlidir.

“Ey benim hapis arkadaşlarım, çeşitli rabler mi daha hayırlı yoksa kahhar olan tek Allah mı? Siz, O’ndan başka, -siz ve atalarınız- o isimlendirdiğiniz isimlerden başkasına tapmıyorsunuz. Allah, onun hakkında hiçbir delil indirmemiştir, Hüküm ancak Allah’ındır. O, Kendisinden başkasına kulluk yapmamanızı emretmiştir, işte sabit din budur velakin insanların çoğu bilmezler.” (Yusuf, 39-40)

İhlâs suresi, Ulûhiyet, Rububiyet, münezzehlik ve benzersizlik sıfatları ile Kur’an’ın Tevhidi hükümlerini bir bütün olarak içermektedir. Bu yönüyle İhlâs suresi Kur’an’ın anasıdır.

Surenin Açıklaması

1- قُلْ هُوَاللَّهُ أَحَدٌ Kul hüvellâhü ehad. De ki, O Allah Bir’dir.

“O Allah Bir’dir” sözü, Tevhidi, Tevhid, Tek ve Bir oluşu, Tek oluş, benzersizliği, öncesizlik ve sonsuzluğu ve ihtiyaçtan münezzeh oluşu ifade etmektedir.

“Allah ki, O’ndan başka ilah yoktur, en güzel isimler O’nundur.” (Taha, 8)

“O Allah Bir’dir” Ulûhiyeti, ulûhiyet, tek oluş ve üstünlüğü, üstünlük egemenliği, egemenlik otoriteyi, otorite hükmetmeyi, hükmetmek ceza ve mükâfat vermeyi ifade eder.

“O Allah Bir’dir” bu kutlu söz, bütün anlamları ile yüce Allah’ın birliğini kabul edip iman edilmesi halinde ancak bu iman, gerçekten yüce Allah’a edilen bir iman olabilir.

“O Allah Bir’dir” bu Bir’in ifade ettiği bütün anlamları kabul etmek, bu anlama uygun bir şekilde hayatı değiştireceğine söz vermektir. Tarihi süreçte insanlar, “Allah Birdir” derken bu ifade ile neyi kabul edip neyi reddettiklerini çok iyi biliyorlardı.

“O Allah Bir’dir” ifadesi, hayatı tümüyle O Bir’in hükümlerine göre değiştirmektir

Geçmiş dönemlerde, “O Allah Bir’dir” diyenler, sırf bunu dedikleri için değil, tüm düşünce, söz ve davranışları ile “O Allah Bir’dir” sözünün ifade ettiği anlama uygun düşünce söz ve davranışlarını değiştirip ona göre hareket ettikleri için, içerisinde yaşadıkları toplumlar tarafından hakarete uğramış, dışlanmış, baskı, zulüm ve işkence görmüş, yurtlarından sürülüp çıkarılmışlardı.

“O Allah Bir’dir” diyenler, yüce Allah’ın Ulûhiyetini, üstünlüğünü, egemen ve otorite olduğunu, hükmün yalnızca O’na ait olduğunu söylemiş, hayatlarını buna uygun bir şekilde baştanbaşa değiştirmişlerdi. Bu nedenle onlar, içerisinde yaşadıkları toplumlarla çatışmışlardır.

Birçok Risalet önderine, kavimleri tarafından “Siz, bizim üzerimize üstün olmak istiyorsunuz” denilirken o kavimler, “O Allah Bir’dir” sözü ile Risalet önderlerinin kendilerine ne söylediklerini ve onların kendilerine neyi getirdiklerini çok iyi biliyorlardı.

Hz. Şuayb (as)’a, kavminin söyledikleri, onların, “O Allah Bir’dir” sözünü ne kadar net anladıklarını ortaya koyuyordu. Daha önce namazını kılıp hiçbir şeye karışmayan Hz. Şuayb (as), insanları Bir olan yüce Allah’a davet edince kavmi ona cephe aldı.

“Dediler ki; ‘Ey Şuayb, namazın mı sana, babalarımızın taptıkları şeyi yahut mallarımızdan dilediğimizi yapmamızı gerçekten terk etmemizi emrediyor? Doğrusu sen, halim selim, akıllısın!” (Hud, 87)

Hz. Şuayb (as)’ın kavmi, “O Allah Bir’dir” sözünü söylemeleri halinde neleri kabul edip nelerden vazgeçeceklerini çok iyi biliyor, bu yüzden alışkanlıklarını, yaşam tarzlarını, tabi oldukları otoritelerini terk etmemek için Hz. Şuayb (as)’a karşı çıkıyor, ondan getirdiği ilahi mesajı terk etmesini istiyorlardı.

Kavminden büyüklük taslayan ileri gelenler dedi ki: ‘Ey Şuayb, mutlaka seni ve seninle beraber iman eden kimseleri kentimizden çıkarırız ya da dinimize dönersiniz!’ Dedi ki: ‘Şayet biz istemeyen kimseler olsak da mı?’

‘Doğrusu Allah, bizi ondan kurtardıktan sonra sizin dininize dönersek, gerçekten Allah’a iftira etmiş oluruz. Rabb’imiz Allah’ın dilemesi müstesna, ona dönmemiz, gerçekten bizim için mümkün değildir. Rabb’imiz, ilmiyle her şeyi kuşatmıştır. Biz Allah’a tevekkül ettik; Rabb’imiz, bizim ve kavmimiz arasını Hak ile aç ve Sen, açanların en hayırlısısın!” (A’raf, 88-89)

Geçmiş toplumlar, “O Allah Bir’dir” sözünün yüce Allah’ın egemenliğini ve hükümran oluşunu ifade ettiğini, bunu söylediklerinde bütün yaşantıları ile yüce Allah’ın hükmüne uymalarının zorunlu olduğunu biliyor, bu yüzden “O Allah Bir’dir” diyemiyorlardı.

Günümüzde insanlar, anlamını bilmeden “O Allah Bir’dir” sözünü sözel olarak söylüyor, ancak şirk ve küfür içerisindeki hayatlarından da vazgeçemiyorlar.

Günümüz insanlarının yüce Allah’a inanmaları, geleneksel ve kültürel alışkanlıkların getirdiği bir inanıştır. Bunlar, yüce Allah’ı en üstün otorite olarak kabul ettikleri, O’nun indirdiği Tevhidi esaslara iman ettikleri, ilahi hükümlere teslim oldukları için iman etmiyorlar. Çünkü bunlar imanın, yüce Allah’ın hükümlerine uymak, hayatlarını baştanbaşa O’nun belirlediği esaslara göre değiştirmek olduğunu kavrayamıyorlar.

La ilahe illa Allah’ı sözel olarak söyleyip hayatlarını buna göre değiştirmeyenler, yüce Allah’a iman etmemişlerdir

Tüm Risalet önderi rasuller ve onların izlerini takip eden Tevhid etleri, “La ilahe illa Allah yani Allah’tan başka ilah yoktur, O Allah Bir’dir” dedikleri için kendi kavimleri, hatta akrabaları, babaları ve amcaları tarafından dışlanmışlar, hakarete uğramışlar, işkence görmüşler ve şehit edilmişlerdir.

Rasulullah (as) ve Ashabı, “Allah’tan başka ilah yoktur, O Allah Bir’dir” sözünden başka bir şey söylemedikleri halde, işkenceler görmüşler, kimi sahabe işkence altında şehit edilirlerken kimileri öz vatanlarını, gözyaşları içerisinde terk etmek zorunda bırakılmışlardır.

Rasulullah (as) ve Ashabı, kimsenin malına, namusuna göz dikmedikleri, kimsenin canına kast etmedikleri, kimseye hakaret etmedikleri sadece “Allah’tan başka ilah yoktur, O Allah Bir’dir” dedikleri için tarifi mümkün olmayan işkence ve zulümler görmüşlerdi.

Günümüzde bazı kimseler, sözel olarak “Allah’tan başka ilah yoktur, O Allah Bir’dir” demekte ancak yüce Allah’ın, Rasulullah (as)’ın, İslâm’ın ve Müslümanların düşmanlar olan tağuti demokratik sistemin yöneticilerini taparcasına sevip desteklemekte onların her türlü küfür ve şirklerine destek olmakta, sonrada ahlakî hiçbir sıkıntı duymadan Müslüman olduklarını iddia edebilmektedirler.

Risalet önderlerinden ve Tevhid erlerinden birçoğu “Allah’tan başka ilah yoktur, O Allah Bir’dir” dedikleri için yurtlarından sürülüp giderlerken, birçoğu bu uğurda canlarını verip şehit olurlarken girdikleri cennete, Allah düşmanları demokratik tağutî sistemleri destekleyip onun küfür ve şirkine, her türlü günah ve ahlaksızlığına ortak oldukları halde sırf “Allah’tan başka ilah yoktur, O Allah Bir’dir” dediler diye İslâmcı gayri Müslimler de girecek öylemi! Bu yalanları uyduranlara yüce Allah (cc) lanet etsin.

İslâm düşmanları ve onların yerli işbirlikçileri olan Samiri soylu bel’amlar, namaz memurları ve tarikatçı müşrik şeyhler, insanlara La ilahe illa Allah, Allah’tan başka ilah yoktur, O Allah Bir’dir” ne anlama geldiğini, bu sözün, yüce Allah’ın Uluhiyetine kesin bir teslimiyeti bildirdiğini açıkça söylemeden bu kutlu ifadeyi çarpıtarak La ilahe illa Allah diyen, ne yaparsa yapsın cennete gider” diyerek insanları aldatmışlardır.

İnsanlar, nasıl olsa cennete gidecekleri umuduyla kendilerini Allah ile aldatan şeytanın temsilcileri olan Samiri soylu bel’amların, namaz memurlarının ve tarikatçı müşrik şeyhlerin, bu yalanlarına aldanarak gayri İslâmî, gayri insani hatta gayri ahlakî her türlü şirk ve küfrü apaçık bir şekilde yapmaktadırlar.

Günümüzdeki insanların sahip oldukları Allah inancı, yüce Allah’ın ismini tekrarlamaktan, namaz kılıp oruç tutmaktan ibarettir. İnsanların yüce Allah’a imanı, ihtiyaç duyduklarında O’na sözel olarak sığınmaktan, O’ndan yardım istemekten kaynaklanan bir inanıştan başka bir şey değildir. Böylece onlar, yüce Allah’a iman ettiklerini zannetmektedirler. Gerçek iman, yüce Allah’ın Ulûhiyet, Rububiyet ve Meliklik sıfatlarına, yaşanan hayatta kesin bir teslimiyettir.

İnsanlar, birilerine kızdıklarında yüce Allah’ı kendi güvenlik görevlisi sanarak “Allah belanı versin”, “Allah kahretsin” sözlerini sarf etmektedirler. Ya da yüce Allah’ı hizmetlerinde görevli biri sanarak kendilerine iyilik eden birisine, -o kişinin Müslüman olup olmadığına bakmaksızın- teşekkür mahiyetinde “Allah razı olsun”, “Allah ne muradın varsa versin” türünden ifadeler kullanmaktadırlar.

İnsanların yüce Allah’a inanmaları fiiliyatta yaşanmayan, sözden öteye geçmeyen sözel bir iddiadan başka bir şey değildir. İnsanların bu sözel inanmalarının yüce Allah (cc) indinde hiçbir değeri yoktur. Yüce Allah’a gerçek iman, sözel imandan hemen sonra tüm düşünce, söz ve davranışlarla yüce Allah’ın hükümlerine göre hareket etmektir.

Yüce Allah (cc), kimseye muhtaç değildir

Yüce Allah (cc), Uluhiyet, Rububiyet ve Melik sıfatlarına sahip olması nedeniyle O, kullarından hiç kimseye muhtaç değildir. Kullar ise, her konu ve durumda yüce Allah’a muhtaçtırlar.

2- الصَّمَدُ اللَّهُ Allah’üs Samed. Allah Samed’dir.

“Allah Samed’dir” üstünlük, ihtiyaçtan münezzehlik, başkalarına muhtaç olmamaktır; başkalarına muhtaç olmamak, yaratmayı ve ikram etmeyi; ikram etmek, ikram edene teşekkür etmeyi gerektirir ki bu teşekkür edilenin, teşekkür edene karşılık vermesine neden olur.

Yüce Allah (cc), ihtiyaçtan münezzeh olduğu için kullarına ikram eder, onların hamd ve şükrü karşılığında onlara mükâfatlar verir. İşte bu, yüce Allah’ın üstün ve egemen oluşunun açık bir delilidir ki, başkalarına muhtaç olan bir kimse, üstün ve egemen olamaz.

“Allah Samed’dir” yüce Allah (cc) hiç kimseye, hiçbir şeye muhtaç değildir, ihtiyaçtan münezzehtir. İhtiyaçtan münezzeh olmak, başkalarının O’na muhtaç olduğunu gösterir. Yüce Allah (cc), kendisinin hiç kimseye ve hiçbir şeye muhtaç olmadığını bildirirken aynı zamanda insanların Kendisine muhtaç olduklarını bildirmektedir.

“Ey insanlar, siz Allah’a muhtaçsınız, Allah O’dur ki, muhtaç olmayan, hamd edilendir.” (Fatır, 15)

Hiçbir şeye, hiç kimseye muhtaç olmayan yüce Allah (cc), ihtiyaç sahiplerine karşılıksız olarak ikram eder, onların, iman edip etmemelerine bakmaksızın ihtiyaçlarını bol bol giderir. Rububiyet sıfatı gereği, kullarının ihtiyaçlarını gideren yüce Allah (cc), bunun karşılığında kullarından yalnızca şükür beklemektedir.

Yüce Allah (cc), kullarını uyarmakta, onların, kendilerini sıkıntıya sokmalarını istemediği için nankörlük etmekten kaçınmalarını istemektedir. Çünkü nankörlük, çok büyük bir günah, küfür ve yüce Allah’a şirk koşmaktır.

“Şayet nankörlük ederseniz o halde gerçekten Allah sizden zengindir ve kullarının nankörlük etmelerine razı olmaz ve şayet şükrederseniz sizden razı olur. Bir günahkâr, başkasının günahını çekmez, sonra Rabb’inize döndürüleceksiniz, artık size yapmış olduğunuz şeyleri haber verecektir. Şüphesiz O, göğüslerin özünü Bilen’dir.” (Zümer,7)

Yarattıkları için en güzel nimetleri var eden yüce Allah (cc), yarattıklarının kendisine nankörlük değil şükretmelerini istemektedir. Şükreden kullarına ise O, en güzel karşılıkları vermektedir. Bazı kimseler, Rab’lerinden kendilerine yapılan bütün ikramlara ve lütuflara rağmen nankörlüklerinde ısrar etmekte, sanki yüce Allah (cc) onlara, onların Müslüman olmalarına muhtaçmış gibi bir tavır içerisine girmektedirler.

Teslim oldular diye sana minnet ediyorlar; de ki: ‘İslâm olmanızı bana minnet etmeyin; bilakis sizi imana hidayet etti diye Allah, size iyilikte bulunmuştur; şayet sadıklardan iseniz.” (Hucurat, 17)

Yüce Allah (cc), kullarına ve onların Müslüman olmalarına muhtaç değildir. Onların Müslüman olmaları, ancak kendi yararlarınadır. Müslüman olmak, bildirilen Tevhidi esasların belirlediği ölçüler içerisinde hareket edilmesini zorunlu kılar. İman, tasdik ve teslimiyettir; her ikisi bir arada olmadığı zaman iman şirke bulaşmış, sahibini müşrik yapmıştır.

Yüce Allah (cc), çocuk edinmekten münezzehtir

Başlangıcı olan bir şeyin elbette bir sonu vardır! İnsan, eşya ya da kâinatta başka bir varlık, sonradan yaratıldıklarından onlar için bir de son vardır. Doğum ile hayata gelen insanın, ölüm ile hayatı son bulur. Yapılan bir eşya, miadı dolduğunda yok olur gider.

Sonu olan bir şey, sınırlı, noksan ve acizdir, oysa Kâinatı ve içindekileri yaratan, eksiklikten ve acizlikten münezzeh olan yüce Allah’ın bir başlangıcı olmadığı için sonu da yoktur. Çünkü O, doğurmamış ve doğurulmamıştır.

3- وَلَمْ يُولَدْ لَمْ يَلِدْ Lem yelid ve lem yûled. O, doğurmamış ve doğurulmamıştır.

O, doğurmamış ve doğurulmamıştır. Her sonradan olanın, doğan ya da doğuranın bir de sonu vardır. Bu nedenle yüce Allah doğurmamış ve doğurulmamış olduğu için başlangıcı yoktur, öncesi olmadığı için de sonu da yoktur ve O, ezeli ve ebedidir.

Ezeli ve ebedi olmak, noksansız ve eksiksiz olmanın bir sonucudur. Ezeli ve ebedi oluş, üstünlüğün göstergesi olduğu gibi aynı zamanda zaman ve mekândan münezzehliğin de ifadesidir. Ezeli ve ebedi oluş, her şeyden haberdar olmayı gerektirir ve haberdar olunan şeylerin hesabının sorulmasını gerekli kılar.

“Sonra Hak olan Mevlaları olan Allah’a döndürülürler; iyi bilin ki hüküm, yalnız O’nundur ve O, hesap görenlerin en süratlisidir.” (En’am, 62)

Yüce Allah (cc), ezeli ve ebedi oluşu nedeniyle her şeyden haberdardır ve yapılan her hareketin, söylenen her sözün hesabını soracak, hak edenlere gereken karşılığı verecektir.

“Amma iman eden ve salih amel işleyen kimselere, işte onların, yapmış oldukları şeyler nedeniyle ağırlanıp istirahat edecekleri yer cennetlerdir.

Ve amma fasık kimseler, işte onların barınakları ateştir, her ne zaman ondan çıkmak isteseler, ona geri çevrilirler ve onlara denir ki: ‘Ateş azabını tadın ki, siz onu yalanlıyordunuz!” (Secde, 19-20)

Hesap sormak, yapılanların karşılığını vermek adaleti esas alır; adil olan yüce Allah (cc), insanlara yaptıklarının hesabını soracak ve aralarında adaletle hüküm verecektir.

Yer, Rabb’inin nuru ile parlar, Kitap konulur, nebiler ve şahitler getirilir ve aralarında Hak ile hükmedilir ve onlara zulmedilmez.” (Zümer, 69)

Adaletle hükmetmek yüce Allah’ın sıfatıdır; adil olan yüce Allah (cc), kulları arasında fark gözetmez ve hiçbir kuluna farklı muamele yapmaz, herkese hak ettiği karşılığı verecektir.

“Ve elbette insan için çalışmasından başka bir şey yoktur; şüphesiz onun çalışması yakında görülecektir, sonra karşılığı tam olarak ona verilecektir.” (Necm, 39-41)

Doğan ve doğuranlar, eksik ve noksandırlar

Doğurmak ya da doğurulmak, eksikliğin, noksanlığın göstergesi ve kullar arasında nesep yönünden yakınlığı da ifade eder. Yüce Allah (cc), doğurmamış ve doğurulmamış olduğu için O’nun, kimseye kan bağı ile ve nesep yoluyla herhangi bir yakınlığı yoktur.

Yüce Allah’a çocuk isnat edenler ya da bazı kimseleri O’nun yakınları imiş gibi gösterenler hem yüce Allah’ı noksanlıkla hem de adaletsizlikle itham etmektedirler. Doğuran ya da doğurulan aciz, sonlu ve kendisinden sonra mülkünde ortakları olan, yakınlarını gözeten kimselerdir. Oysa yüce Allah (cc), ne aciz ve sonludur ne mülkünde ortağı vardır ve ne de insanlardan birisine, diğer insanlardan farklı olarak herhangi bir yakınlığı vardır.

“De ki: ‘Allah’a hamdolsun, O ki çocuk edinmemiştir, mülkte O’nun ortağı olmamıştır ve O’nun, düşkünlerden yardımcısı olmamıştır’ ve O’nu büyükledikçe büyükle.” (İsra, 111)

Yüce Allah’ın, ne Hrıstiyanların iddia ettikleri gibi oğlu ne de tarikatçıların uydurdukları gibi O’nun yanında sözü geçen bir yakını vardır. O, fiziki ve fizyolojik olarak kimseye benzemediği gibi soy sop ve kan bağı ile de hiç kimseye bir yakınlığı yoktur.

“Çocuk edinmek elbette Rahman’a yaraşmaz. Doğrusu göklerde ve yerdeki kimselerin hepsi ancak Rahman’a kul olarak gelecektir. Andolsun, onları tek tek hesaplamış ve onları saydıkça saymıştır. Ve onların hepsi O’na, kıyamet günü tek başına gelecektir.” (Meryem, 92-95)

Yüce Allah’ın hükmetme, adalet yapma, ceza ve mükâfat verme konusunda da eşi ve benzeri yoktur. O, Ulûhiyet, Rububiyet ve Meliklik sıfatları ile en üstün olan, benzeri ve dengi bulunmayan yüce Allah’tır.

Yüce Allah’ın hiçbir konuda eşi, benzeri ve dengi yoktur

4- أَحَدٌ كُفُوًا لَهُ يَكُنْ وَلَمْ ve lem yekün lehû küfüven ehad. “Ve O’nun bir dengi olmamıştır.”

Yüce Allah (cc), benzersizdir ve hiçbir konuda herhangi bir dengi yoktur. Ulûhiyet, Rububiyet ve Melik sıfatlarında benzeri bulunmayan yüce Allah’ın, güçlü olma, izzet ve şeref sahibi bulunma yönünden de herhangi bir dengi yoktur. O, yaratmada, şefkat ve merhamet sahibi olmada da benzersizdir ve bu konuda da herhangi bir dengi yoktur.

Hamd, gökleri ve yeri yaratan, melekleri ikişer, üçer, dörder kanatlı rasuller yapan Allah’adır; yaratmada dilediği şeyi artırır, şüphesiz Allah, her şeye Kâdir’dir.” (Fatır, 1)

Yarattığı kullarının rızıklarını, onların günah ve isyanlarına bakmadan kesintisiz veren yüce Allah’a bu konuda denk olacak hiçbir güç yoktur.

Ey insanlar, üzerinizdeki Allah’ın nimetini hatırlayın; gökten ve yerden sizi rızıklandıran Allah’tan başka bir yaratıcı mı var! O’ndan başka ilah yoktur, öyleyse nasıl iftira ediyorsunuz!” (Fatır, 3)

“De ki: ‘Kim gökten ve yerden sizi rızıklandırıyor ya da kimdir işitme ve görmeye malik kılan ve kimdir ölüden diriyi çıkaran, diriden ölüyü çıkaran ve kim emri düzenliyor?’ Hemen diyecekler ki, ‘Allah,’ artık de ki: ‘Korunmuyor musunuz?” (Yunus, 31)

Yüce Allah’ın, rahmet etme ve bağışlamada da hiçbir dengi ve benzeri yoktur. O, kullarına rahmet etmekte, onların günahlarını ertelemekte ve tevbe edenleri, günahlarının çokluğuna bakmadan bağışlamaktadır. Bağışlamak, güçlü ve üstün olmanın göstergesidir.

“Şayet Allah, insanları, zulümleri ile helak etseydi, onun (yerin) üzerinde tek canlı bırakmazdı velakin onları, takdir edilen bir süreye kadar tehir eder, artık ecelleri geldiği zaman bir saat geri kalmazlar ve ileri geçmezler.” (Nahl, 61)

“Ve O’nun bir dengi olmamıştır” rahmet ve merhamette dengi ve benzeri bulunmadığı gibi yüce Allah’ın cezalandırmada da bir dengi ve benzeri yoktur.

“İşte o gün, O’nun ettiği azap gibi kimse azap edemez ve O’nun bukağı vurduğu gibi kimse bukağı vuramaz!” (Fecr, 25-26)

Hamd, bütün sıfatları ile âlemlerin Rabb’i yüce Allah’adır.

Onların duaları orada: ‘Allah’ım sen yücesin!’ yaşantıları orada esenliktir ve dualarının sonu da: ‘Gerçekten âlemlerin Rabb’i Allah’a hamdolsun!” (Yunus, 10)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir