İflas Eden Rejimin Son Can Kurtaran Simidi: R. Tayyip Erdoğan

Kimi zaman insan sevmediği, beğenmediği, nefret edip dışladığı, kınayıp kötülediği bazı insanlar ve olaylar karşısında, zora düştüğü, korkuya kapıldığı durumlarda, istemese de nefret ettiği insanlara sığınır, istemediği olayları yaşar. Tıpkı, ‘denize düşenin yılana sarıldığı’ gibi.

Türkiye’deki dikta rejimi, kuruluşundan bugüne kadar, İslâm’a İslâmi değerlere, İslâmi motiflere ve İslâm’a ait olduğunu düşündüğü herkese ve her şeye düşman olmuş, savaş açmış ve her vesile ile karalamaya çalışmış, müslümanları ve müslüman zannettiği İslâmcıları basit nedenlerle suçlayıp mahkum etmiş; başını örten kadın ve kızları işyerlerinden atmış, okullara almamış, namaz kılan, “Allah” diyen ne kadar insan varsa hepsini işyerlerinden atmış, İslâmcıların kurduğu şirketleri ve işyerlerini kapatmıştır. Kısacası dikta rejimi müslümanları ve İslâmcıları potansiyel düşman olarak görmüş ve onlara yaşama hakkı tanımamıştır. Ancak her yokuşun bir inişi olduğu gibi, her zorbalığın da bir sonu vardır. İşte bu son Kemalist diktatörlük için de artık vukubulmuştur.

Türkiye’deki demokratik diktatörlüğün, Türkiye halkı tarafından hiçbir zaman kabul görmediğini, rejimin halka zorla dayatıldığını, bu zorba rejimin artık çürüdüğünü, iflas edip çöktüğünü defalarca yazmış, rejimin bu çöküşünün geciktirilmesi için her on yılda bir yapılan ihtilallerin, muhtıra ve ültimatomların amacının rejimin biraz daha yaşatılmasına yönelik olduğunu anlatmaya çalışmıştım. Zaten rejimi dayatanlar da bu iflasın, çürümüşlüğün kokuşmuşluğun ve çöküşün farkındadırlar, bu nedenle çeşitli oyunlarla rejimi bitkisel hayattan kurtarmaya, ya da en azından bu haliyle biraz daha yaşatmaya çalışmaktadırlar.

Demokratik diktatörlüğü yaşatmaya çalışanlar, yalnızca silahlı çeteler, dayatmacı diktatörler ve cunta ile işbirliği içinde olan bir avuç burjuva sınıfı değildir. Rejimi yaşatmaya çalışan asıl güçler, parti dernek ve vakıf gibi, rejimin alt birimlerini oluşturan kurumlar, bu kurumları idare eden ve bu şirk kurumlarına üye olan müşrik, münafık, fasık ve mürtedler ile sandık başına giderek ve rejime oy vererek biat edenlerdir.

Dikta rejimi, yok oluşunu geciktirmek için her on yılda bir mutad olarak gerçekleştirdiği süngülü, silahlı operasyonlarının ve kanlı ihtilallerinin faturasını her seferinde İslâmcılara ödetir. İslâmcılar da, bu fatura ödemelere her seferinde zillet içinde razı olur ve yeni faturalar ödemek için kutsiyet verdikleri zorba sisteme itaate devam ederler.

Kemalist dikta rejimi, kendisini yüceltip kutsayan, her on yılda bir attığı şamarları kendileri için onur(!) kabul eden İslâmcılara her türlü aşağılanmayı, hakareti ve saldırıyı yaptığı halde onlar, her seferinde rejimin kendilerine karşı takındığı bu onursuz tavırdan adeta zevk alarak zillet içinde boyun bükmekte, her zaman göreve hazır olduklarını göstermek için efendilerinin kanlı postallarına yapışmakta, efendilerinin vereceği yeni emir ve görevler için emre amade bir şekilde beklemektedirler. Bunun en açık örneği, partileri dört kez kapatılan ve her seferinde olmadık hakaretlere maruz kalan milli görüşçü (“milli görüş” ne menem şey ise) Erbakan ve taifesidir.

Erbakan ve taifesi, rejim tarafından kendilerine uygun görülen her türlü aşağılanmayı ve hakareti büyük bir zevk içinde içlerine sindirdikleri, bu aşağılanmaya karşı en küçük bir tepki göstermedikleri gibi, rejime daha çok hizmet edebilmek için çalışmaktadırlar. Halka kendilerini müslüman(!) olarak empoze eden Erbakan ve taifesi, rejimin her vesile ile ve her fırsatta İslâm’a ve İslâmi değerlere saldırması karşısında dilsiz şeytan gibi susmaktadırlar. Erbakancıların rejime karşı takındıkları bu zillet içindeki tutumları, rejimin bugün dört elle sarıldığı ve bir zaman Erbakan’ın biatlı bir müridi ve sadık bir adamı olan Recep Tayip Erdoğan ve taifesinde de mevcuttur. Görünen o ki, Erdoğan ve taifesi dikta rejimine hizmette Erbakan ve taifesini çok çok gerilerde bırakacaktır. Malum ya; ‘boynuz kulağı geçermiş.’

Dikta rejimi ithal edildiği günden bugüne kadar Anadolu halkı tarafından benimsenmemiş, sevilmemiş ve kabul edilmemiştir. Bu nedenle, her vesile ile tepkisini dile getirmeye çalışmıştır. Dikta rejimi, kendisini kabullenemeyen halka her türlü zulmü reva görmüş, süngü ve silahla gözdağı vermeye çalışmış, ancak bunda bir başarı elde edememiştir. Kendisini zorbalıkla halka kabul ettiremeyeceğini bilen dikta rejimi, kendisine karşı halkta biriken kin ve tepkiyi azaltmak için siyasi manevralar yapmış, çeşitli dolaplar çevirmiştir.

Anadolu halkı, rejimin, ithal edildiği günden bugüne kadar, İslâm’a olan düşmanlığını İslâmi değerlere ve müslümanlara verdiği zararları biliyor, bu nedenle de dikta rejimine karşı kin duyuyor, bu rejimden nefret ediyor. Rejim, halktaki bu kin ve nefreti azaltmak için kimi zaman siyasi manevralarla halkı etkileyeceğini düşündüğü bazı kimseleri maşa olarak kullanıyor. Ancak alışkanlığının ve kana susamışlığının gereği olarak hareket etmeyi bırakmayan rejim, siyasi maşalarına rağmen bir taraftan da halka aba altından sopa göstermeyi sürdürmüştür.

Anadolu halkı ithal Kemalist rejime karşı ilk tepkisini, Kazım Karabekir ve arkadaşlarının kurduğu ‘Halk Fırkasını’ destekleyerek ortaya koymuştur. Halkın iradesine saygı göstermeyen ve halkın tepkisine tahammül edemeyen dikta rejimi Halk Fırkasını kapatmakla kalmamış, halkı cezalandırmak için en ağır bir şekilde baskı yapmış, halkın inancına saldırmış, ezanı Türkçe okutmuş, Kur’ân-ı Kerîm’leri ve İslâmi içerikli kitapları toplatıp yakmış, Kur’ân okumayı yasaklamış, Kur’ân okutan insanları cezalandırmış. İskilipli Atıf Hoca gibi halkın sevgisini kazanmış kişileri idam ederek halktan intikam almıştır.

Dikta rejimi, 1950 yılına kadar idare ettiği halka adeta kan kusturmuştur. Halk, dikta rejiminin onca baskısına, acımasız ve gaddarca zulmüne göğüs germiş, sabretmiştir. Ancak sabrın da bir sonu vardır; halk her geçen gün rejime karşı kin ve nefretini arttırmış, patlama noktasına gelmiştir. Halkın geldiği noktayı gören dikta rejimi, göstermelik olarak demokrasiye geçmiş ve İslâm’la uzaktan yakından hiçbir ilgisi bulunmayan Adnan Menderes ile İslâm’a düşmanlığıyla ün yapmış Celal Bayar’ı dine saygılı(!) kimseler olarak empoze ederek ortaya çıkarmış, halkın onlara meyletmesini sağlayarak halkta biriken kin ve nefretini, geçici bir süre için de olsa azaltmıştır. Halk, Kemalist zorbalığa olan kin ve nefretini, Adnan Menderes ve ekibinin Demokrat Partisi’ni ezici bir çoğunlukla iktidara getirerek ortaya koymuştur.

Adnan Menderes ve ekibi, halkın gözünü bir-iki tavizle boyayarak patlama noktasına gelen halkı, kısmen de olsa durdurmuş ve rejimin bir süre daha yaşamasına neden olmuştur. Celal Bayar hatıralarında, halkın dikta rejimine karşı olan kin ve nefretini ve bunun sonucunda rejimi nasıl yerle bir edecek noktaya geldiğini ifade etmek için, “biz imam-hatip okullarını açmakla, ezanı Arapça okutmakla, halkın rejime karşı olan kin ve nefretini azalttık. Şayet biz bunları yapmasaydık, halk isyan edip rejimi yerle bir edecekti” diyor ve şöyle bir benzetme yapıyor: “Biz, baraj bendinin önüne biriken suyu (yani halkın kin ve nefret dolu tepkisini) barajın alt tahliye kapaklarını açarak tahliye ettik, böylece hem bendin yıkılmasını önledik, hem de devrim bahçesini suladık.” Ancak temeli zorbalıkla atılmış, gözünü kan bürümüş, kendi halkına düşman olmayı ilke edinmiş dikta rejimi, Demokrat Parti’nin, rejimi yaşatmak için verdiği bir iki tavize bile tahammül etmemiş, kendi başbakanını ve bakanlarını idam ederek halktan intikam almıştır.

Halk, rejimin yaptığı zorbalıklara, baskı ve zulme karşı, rejime kin ve nefretle doldukça rejim, silah ve süngü ile halka gözdağı vermeye devam etmiştir. Nitekim kanlı 1960 ihtilalinden sonra 1971’de halkın temsilcilerine(!) (aslında halka) bir muhtıra vermiş, 1980’de de yeni kanlı bir ihtilal daha yapmıştır. Ancak, rejimin bu zorbalığı da halkı yıldırmamış, tam aksine halkın rejime karşı daha çok kin ve nefretle dolmasına neden olmuştur. Rejim ise, yaptığı zorbalıkların çözüm olmadığını, bu yolla halkı sindirip kendisine tabi kılamayacağını bildiğinden çareyi yine siyasi dolaplar çevirmekte aramıştır.

’80 ihtilali ile şaşkınlığın doruğuna ulaşan dikta rejimi, başına gelenleri sezdiği ve halkın tepkisinden çekindiği için kanlı ihtilalden sonra cuntanın baskısı altında bir dikta anayasasını alelacele hazırlatmış, aklısıra siyasi ve demokratik(!) bir ortamda zemin oluşturmuştur. Yapılan seçimlerde halk, cuntanın desteklediği general Turgut Sunalp’a bir tek oy vermezken, sivil olan Turgut Özal’ı ezici bir çoğunlukla iktidar yapmış, böylece dikta rejimine gerekli olan cevabı vermiş, hakkettiği şamarı atmıştır.

Dikta rejimi, Turgut Özal’a can kurtaran simidi olarak sarılmış, Özal da rejime canla başla hizmet etmiş; gece gündüz çalışarak halkın rejime olan kinini ve tepkisini, basit birkaç tavizle azaltmaya gayret etmiştir. ABD’nin sadık bir uşağı olan, İslâm’la uzaktan yakından ilgisi bulunmayan Turgut Özal, bitmek üzere olan dikta rejimini yaşatmaya gayret etmiştir. Ancak halka olan yakınlığı nedeniyle, halkın düşmanı dikta rejiminin gazabına uğrayan Turgut Özal, bu hatasını(!) canıyla ödemiş; sonu, selefi Adnan Menderes’in sonundan daha feci olmuştur.

Dikta rejimi, halktan intikam alma alışkanlığını sürdürmüş, halkın temsilcilerine ve halka en ağır baskı ve zulümleri yapmış, 28 Şubat 1997 muhtırasıyla zulmünü zirveye ulaştırmış, halka adeta topyekün savaş açmıştır. Erbakan ve taifesinin imzalarının da bulunduğu bu zulüm muhtırasından sonra dikta rejimi, halkın inancına, kutsal değerlerine, kişilik ve onuruna acımasızca ve gaddarca saldırmış, inanan insanları işyerlerinden, başörtülü kızları cop, tekme ve tokatlarla okullarından atmış, yeşil sermaye adını verdiği İslâmcı holdingleri, şirketleri, kurum ve kuruluşları kapatmış, sermayelerini gasbetmiş, müslüman yazar ve gazetecileri, aydın ve düşünürleri gencecik insanları, sağcı, solcu, müslümandır diyerek mahkum edip cezaevlerine atmış, halkı ve özellikle de müslüman halkı potansiyel düşman olarak görmüştür.

Demokratik dikta rejimi, halka yaptığı her zulüm ve baskı ile kendi sonunu hazırlamış, gün geçtikçe acı sona daha çok yaklaşmıştır. Bunun en açık göstergesi, son birkaç yıl içinde yüz binlerce işyeri iflas edip kapandı, halk açlık ve sefalet içinde kaldı. T.C. tarihinde ilk defa esnaf sokağa döküldü; halk, siyasi parti mitinglerinde “açız açız” diye bağırdı, birçok insan açlık ve sefalet nedeniyle intihar etti ya da intihara kalkıştı, gazetelerde de yayınlandığı üzere, elektrik parasını veremeyen milyonlarca insanın elektriği kesildi, dikta rejimi Karayolları, Köy Hizmetleri, Devlet Su İşleri gibi önemli devlet kurumlarının birçok önemli şubesi kapatıldı, T.C. ekonomik idaresini Dünya Bankası ile IMF’ye, siyasi idaresini ABD ile AB’ye teslim etti; devlet ve siyaset yönetiminin beceriksizliği, acizliği ve devlet idare etme yeteneğinden mahrum oluşu Türkiye’yi dünya devletleri gözünde sıfıra indirdi. Bütün bunlar ve buraya alamadığımız daha binlerce sorun, dikta rejiminin artık tükendiğinin göstergesidir. Sonunun kaçınılmaz olduğunu iyice anlayan dikta rejimi, son bir gayret ve çırpınışla bir kurtarıcı, halkı aldatıp duracak, oyalayıp rejime karşı halkta biriken kin ve öfkeyi azaltacak bir can kurtaran simidi aradı ve buldu da; Recep Tayip Erdoğan ! Kullanılmaya açık, makam ve mevki ihtirası gözlerini bürümüş, bu nedenle de verilen her emri zevkle yapabilecek bir kişi Erdoğan!

RECEP TAYYİP ERDOĞAN

Bir mitingde okuduğu sıradan bir şiire bile tahammül edilmeyip dikta rejimi tarafından cezaevine atılan, Yargıtay Başsavcısı ile adeta kanlı bıçaklı olan, medyada aleyhinde en ağır ifadeler kullanılan; soyguncu, rüşvetçi olduğu, başkanlığını yaptığı İstanbul Büyükşehir Belediyesini soyup soğana çevirdiği söylenen, bu nedenle hakkında davalar açılan ve davaları hala devam eden, rejim düşmanı(!) diye empoze edilen Erdoğan, nasıl oldu da şimdi dikta rejiminin umut bağladığı, kurtarıcı gördüğü bir kişi haline geldi? İslâm’ın ‘i’ sine tahammül etmeyen; hanımları başörtülüdür, namaz kılıyorlar, içki içmiyorlar diye masum insanlara suçlu muamelesi yapıp onları ordudan, işyerlerinden, okullardan atan, İslâm’ı savunuyorlar, müslümanca düşünüyorlar diye bir çok müslüman yazarı, genci hatta kadınları cezaevine atan, “başörtülüdür” diye zavallı bir kadını, oğlunun İzmir Orduevi’nde yapılan düğününe almayıp dışarıda yağmur altında saatlerce bekleten, askerlik görevi yapan oğullarını ziyarete giden anneleri, başörtülüdür diye nizamiyeye sokmayıp onlara, yabani hayvanlara bile yapılmayacak muameleyi reva gören, akrabalarını ziyarete giden başörtülü kadınları askeri lojmanlara sokmayan, bu konuda talimatlar yayımlayan dikta rejimi ne oldu, neler değişti ki de, rejim düşmanı(!), şeriatçı(!) sandığı Erdoğan ve taifesini şimdi baş tacı ediniyor? İslâm düşmanı Cumhurbaşkanı’ndan, İslâm’a düşmanlığı kronikleşmiş CHP kurmayları ve Deniz Baykal’ına; İslâm’a, İslâmi değerlere ve müslümanlara saldırmayı ilk ve en önemli ve öncelikli görev sayan, törenlerde her rütbeden generallerini İslâm’a küfrettirip saldırtan Genelkurmay’ından temelini İslâm’a düşmanlık üzere kuran medyasına kadar şimdi Erdoğan ve taifesini övüyor, göklere çıkarıyor baş tacı ediyor. Dikta rejimin böyle 180 derece çarketmesine sebep olan nedir?!

Erdoğan ve taifesi aynı Erdoğan ve taife olduğuna göre acaba T.C.’nin dikta rejiminde mi bir değişiklik oldu?! Dikta rejiminde gizli bir ihtilal mi yapıldı da bu ezeli düşmanlar(!) şimdi canciğer olmuş, birbirlerine sarılmışlar? Aslında kafatasları içerisindeki beyinlerini azıcık da olsa çalıştıranlar ve T.C.’nin ne olduğunu, Erdoğan’ın kim olduğunu bilenler, ezeli düşman (!) görüntüsü veren bu iki düşman kardeşin bu durumlarının hiç de şaşırtıcı olmadığını çok iyi bilirler. Ancak beyinlerini devre dışı bırakıp çalıştırma zahmetine girmeyenler için bu durumu bir iki satırla da olsa açıklamakta yarar vardır.

Türkiye’deki dikta rejiminin hiç değişmediğini ve değişmeyeceğini, sıkıştığında göstermelik siyasi ortamlar oluşturup İslâmcı(!) kahramanlar üreterek piyasaya sürdüğünü, işi bittiğinde ya da burnuna kan kokusu geldiğinde ise, bu ürettiği kahramanlarının(!) işini bitirdiğini, yukarıdaki satırlarda Menderes, Özal ve kısmen de Erbakan hakkındaki yazdıklarımda belirtmiştim. Rejimin yeni İslâmcı kahramanı ve can kurtaran simidi Recep Tayip Erdoğan’dır.

R. T. Erdoğan kim? Bugüne nasıl ve kimler tarafından hazırlandı, neden kahraman(!) ilan edildi? Siyasi yasaklı olan Erdoğan’a neden parti kurdurulup parti başkanı olarak ülkede mitinglerde konuşma fırsatı verildi?

Dikta rejimi, halkın artık patlama noktasına geldiğini, esnafın sokağa dökülüp isyan ettiğini, halkın açlık ve sefalet içinde kıvrandığını, ekonomisinin çöktüğünü, siyasi iradenin yokolduğunu, kurumlarının teker teker kapatıldığını görüyordu. Halk rejime bugüne kadar hiç güvenmemişti; sistemi benimsemediği için de seçimlerde oy kullanmak istemiyordu; sistem her konuda olduğu gibi bu konuda da halka baskı yapıyor, tehdit, şantaj ve para cezasıyla halkı oy kullanmaya zorluyor, ancak halk tüm bu baskılara rağmen, son seçimde olduğu gibi (%22 civarında) büyük bir çoğunluk sandık başına gitmeyi de rejimi de reddederek oy kullanmıyordu. Öyle ki halk, rejime karşı tepkisini artık açıktan açığa dile getirmeye başlamıştı. Rejim, dünyadaki halk hareketlerinin ülkelerindeki diktatörleri nasıl yerle bir ettiğini görüyor, kendi sonunun da yaklaştığını anlıyordu. Bu nedenle Menderes ve Özal benzerî birilerini bulması gerekiyordu. Bunun için ise en iyi ve en uygun kişi R.T. Erdoğan’dı; rejim Erdoğan’ı önceki benzerleri gibi kullanacak, biraz nefes aldıktan, halkı da kısmen de olsa teskin ettikten sonra “miadı dolmuştur” diyerek işini bitirecek. Görünen o ki, Erdoğan’ın sonu Menderes ve Özal’ınkinden daha kötü olacak; belki de Ziya’ül Hak ya da Gandi gibi bir sonla gidecek.

Rejim, Erdoğan’ı “Resmi hizmete mahsus” duruma getirmek için Türkiye’de önemli bir yeri bulunan ve siyasetçiler üzerinde söz sahibi olan medya patronu Aydın Doğan’ı görevlendirdi. Aydın doğan rejimin perde arkasındaki idarecilerinden, burjuvanın önemli isimlerinden ve çıkarı gereği rejimin savunucularından birisiydi ve bu işi, bu tür işleri çok iyi becerebilen bir kişiydi. Doğan, daha önce de general Çevik Bir’i ve başbakan Mesut Yılmaz’ı da köşküne davet etmiş, Mesut Yılmaz’ı kapıda pijama ile karşılamış ve ona akıl verdikten sonra göndermişti. Şimdi sıra Erdoğan’daydı.

Aydın Doğan, TCK, 312. maddesinden mahkum olan, siyasi hayatı biten Erdoğan’ı meşhur köşküne çağırdı ve rejimin kendisinden istediklerini ona iletti. Erdoğan için bu bulunmaz bir teklif ve fırsattı; bu nedenle emre amade olduğunu Aydın Doğan’a söyledi. Erdoğan bu ilk görüşmeden sonra Doğan’ın köşküne düzenli bir şekilde gitmeye devam etti; bu gidiş gelişler birçok defa basına da yansımış, İslâmcı basından bazıları, Erdoğan’ın bu gidiş gelişlerini eleştirerek karşı çıkmıştı.

Erdoğan siyasi yasaklı olduğu gibi, hakkında açılmış ve devam eden birçok dava da vardı. Ancak Aydın Doğan ve onun uzantısı perde arkasında bulunan diğer kimselerle görüşmesinden sonra hemen her gün gündemde tutuldu, siyasi ortamlarda konuşuldu, daha önce aleyhinde en ağır ifadeler kullanan medyada lehine ifadeler yazıldı, çizildi görüntülendi. Artık dikta rejiminin yeni şehzadesi bulunmuştu ve kademe kademe yetiştirildi. Aslında bu şehzade General Çevik Bir olacaktı. General Bir, önce Cumhurbaşkanlığı için öne sürüldü, ancak Anadolu halkının tarihi boyunca rejimi koruyan generalleri sevmediği ve General Bir’in dinsiz ve dengesiz bir kişi olduğu bilindiğinden dolayı geri çekildi ve halkın beğenisini kazanmış, aynı zamanda da sivil olan Erdoğan’ı şehzade adaylığına uygun buldular.

Erdoğan şehzadelik için yetiştirilirken görev yapacağı taifesi de aynı zaman diliminde hazırlanıyordu. Bunlar Fazilet Partisi içinden hazırlandı. Amaç hem Fazilet Partisini parçalayıp bitirmek, hem de oradaki sivrileri rejime daha çok yamamaktı. Abdullah Gül ve arkadaşları ‘Resmi Hizmete Mahsus’ kullanılmaya müsait kimselerdi, bu nedenle onlar, şehzade Erdoğan’a hizmet ekibi olarak seçildiler.

Yenilikçi hareketi (ne menem şey ise bu yenilikçiler) adı verilen bir hareketle Fazilet Partisi ikiye bölündü. Yenilikçiler kendilerini kullananların isteği doğrultusunda, daha önce biat edip her vesile ile elini öptükleri, önünde başlarını eğip el pençe durdukları Erbakan’a karşı kazan kaldırdılar ve aleyhinde en ağır ve seviyesiz ifadeleri kullandılar. Amaç yeni efendilerinin ve kullanıcılarının beğenisini kazanmaktı ve başardılar da!.. Çok ilginçtir, bu yenilikçiklerin başı, okula eşinin kaydını “başörtülüdür” gerekçesiyle yaptıramayan ve medyanın önünde “Rusya’da olsaydım, eşimin okula kaydını yaptırırdım” diyen ve T.C. zorbalığının Rus zorbalığından daha kötü olduğunu, T.C.’nin Rusya’dan daha dinsiz, dikta ve zorba olduğunu anlatmaya çalışan Abdullah Gül idi ve işte o Abdullah Gül, şimdi Rusya’dan daha dinsiz, dikta ve zorba gördüğü Kemalist sistemin başbakanı. Bir başka ilginçlik de dikta rejimin düştüğü durumdur; Kemalist diktatörlük, kendisine hakaret eden Abdullah Gül ile camileri kışla, minareleri süngü, miting alanındaki halkı mücahit(!) gören siyasi yasaklı ve rejime göre şeriatçı(!) olan Erdoğan’a muhtaç olmuş duruma gelmiştir. Eh, denize düşen yılana sarılır. Üstelik Erdoğan, Gül ve ekibinin hanımlarının başlarında, rejimin çok korktuğu ve İspanyol boğalarının kırmızıya saldırdığı gibi düşmanca saldırdığı başörtüsü vardır. Bu da rejimin düştüğü durumun ne derece vahim olduğunu gösteriyor. Rejim, iyice yokolup gitmek yerine daha önce kendisi için düşman gördüğü kimselere sarılıp biraz daha yaşamak istiyor. Ancak ne Erdoğan ve Gül, ne de bu son çırpınışlar acı sonu durdurmayacak, rejimi batmaktan kurtaramayacaktır.

Siyasi yasaklı Erdoğan’ı can kurtaran simidi olarak gören rejim, Erdoğan’ın şehzadeliğe giden yolu üzerinde bulunan tüm engelleri tek tek kaldırıyordu. Nitekim rejim, Erdoğan’la cana can dişe diş düşman olan Yargıtay başsavcısı Vural Savaş’ın Erdoğan’ı ebedi siyasi yasaklı yapacak davasını geri çekmesini ve davasından vazgeçmesini sağladı. Erdoğan’ı şehzadeliğe hazırlayanlar, Vural Savaş’ın kulağını çekmiş ve davasından vazgeçirmişti. Savaş can düşmanı Erdoğan’ı ebediyen siyasi yasaklı olmaktan kurtardı ve davasını alelacele geri çekti. Bu konuda, daha önce Erdoğan aleyhinde en ağır ifadeleri kullanan medya da sessiz kaldı. Anlaşılan, o gizli(!) el, basının da kulağını çekmişti.

Yenilikçiler ve onları resmi hizmete hazırlayanlar, önce Erbakan güdümlü Fazilet Partisi’nin kapatılmasını sağladılar, böylece halk tarafından kınanmaktan kurtuldular. Çünkü Fazilet Partisi kapatılmadan ayrılsalardı, bu durumda halktın tepkisini alabilirlerdi; bu nedenle efendileriyle elele verip önce bu sorunu hallettiler, ardından imamları Erbakan ve eski arkadaşlarından ayrılıp AKP’yi kurdular. Ambleminden de anlaşılacağı üzere AKP’nin ampulü, çökmüş karanlıklar içinde kalmış dikta rejimi için bir umut ışığıydı. Ancak her ampul gibi bu voltajı düşük ampul de, miadı dolduğunda ya da işinin bittiği anlaşıldığında patlayıp sönecek ve rejim yeniden karanlık içinde kalacaktır.

Erdoğan ve ekibi adım adım, kademe kademe devletin siyasi yönetimini ele almaya hazırlanıyorlar; ancak ne hikmetse hiç kimseden tek bir eleştiri, tek bir aleyhte söz çıkmıyor. İslâm düşmanı basın, sokağa dökülüp İslâm şeriatına salyalarını akıtarak küfreden dinsiz taifesi, en küçük bir konuda basına bildiri üstüne bildiri veren Genel Kurmay’ın ve her törende İslâm’a İslâmi değerlere ve müslümanlara saldırmayı ilk görev bilen generaller dillerini yutmuş gibi suspus olmuşlar.

Türkiye’deki generallerin ve özellikle de Genel Kurmay’ın İslâm’a İslâmi değerlere, müslümanlara ya da müslüman zannettikleri İslâmcılara bakışları bellidir ve bu onlarda kronikleşmiş derecededir. Genel Kurmay, hanımları başörtülü olduğu, namaz kıldıkları ve içki içmedikleri gerekçesiyle binlerce masum insanı ordudan atmış, İslâmcı basını diğer basın organlarından ayırıp hiçbir toplantısına çağırmamış, onlara hiçbir haberini vermemiş bir kurumdur. Ancak ne hikmetse daha kuruluş aşamasında olan, geleceği ve seçimlere katılıp katılmayacağı belli olmayan AKP’nin, milletvekili bile olmayacak, siyasi hiçbir kimliği bulunmayan, Genel Kurmay’ın iman edip tabi olduğu anayasa tarafından parti kurucu üyeliği ve parti başkanlığı iptal edilen, yasal olarak parti başkanı bile olmayan Erdoğan’ı yasal bir kurum olan Genel Kurmay başkanlığı, askeri törenlere davet ediyor, protokolde ona yer ayırıyor ve onu çok sıcak bir ilgi ile karşılıyor. “bayram değil seyran değil eniştem beni niye öptü?” diyen kimsenin durumunda olduğu gibi, rejim aynı dikta rejimi, Genel Kurmay aynı Genel Kurmay, Erdoğan da aynı Erdoğan(!) olduğu halde bu sıcak ilginin, bu yakınlığın nedeni nedir?! Aslında bu ilgi ve yakınlığın nedeni apaçık ortadadır; dikta rejimi acı sona hızla yaklaşıyor ve rejimin tüm kurum ve kuruluşları, basın ve sivil örgütleri bu çöküşün farkındadırlar. Bu nedenle, bu hızlı gidişi ve çöküşü, umut bağlanan Erdoğan da önceki selefleri gibi durduramayacak ve rejim layık olduğu tarih çöplüğündeki yerini alacaktır.

VE SEÇİMLER:

Türkiye’de yapılan seçimler, Kur’âni Mücâhede Dergisi’nin 15. sayısında ‘İflas eden Rejimin taze kan arayışı (18 Nisan seçimleri)’ başlığıyla yazdığım yazıda da belirttiğim üzere, rejimin taze kan arayışıdır. Her seçim, dikta rejimine azıcık da olsa nefes aldırır ve rejimin kendini toparlamasını sağlar, tıpkı rejimin zorla Başbakanlıkta tuttuğu Ecevit’e yutturulan ve onun aksak topal yürümesini sağlayan ilaçlar gibi.

Erdoğan için açılan davalar ve AKP’nin kapatılması için anayasa mahkemesine Yargıtay başsavcısı tarafından açılan dava yine o meşhur gizli el(!) tarafından seçimden sonraya bıraktırılıyor. Böylece AKP ve Erdoğan’ın seçime katılması sağlanıyor.

Aydın Doğan Medya Grubu ve benzeri İslâm düşmanı tüm basın, seçim öncesi adeta AKP’nin ve Erdoğan’ın yayın organları gibi çalışıyor, anketlerde AKP sürekli önde gösteriliyor, CHP dışında diğer partilere hiç yer verilmiyor, Doğan Medya grubu yazarları il il dolaşıp adeta AKP ve Erdoğan’ın militanları gibi çalışıyor, AKP propagandası yapıyorlar. Erdoğan AKP başkanı olarak il il dolaşıp siyasi konuşmalar yapıyor, yapmasına fırsat veriliyor.

Seçim sonucunda, AKP’nin ve onu seçime sokan gizli(!) ellerin beklentilerinin üstünde AKP ezici bir çoğunluk sağlıyor, CHP dışındaki tüm partiler çöplüklere atılıyor, meydan tek başına AKP’ye kalıyor.

Seçimden ikinci parti olarak çıkan ve umduğunu bulamayan CHP’nin başkanı Deniz Baykal, alelacele gidip Erdoğan’ı ve partisinin başarısını kutluyor. CHP çizgisinde ve ideolojisindeki Cumhurbaşkanı, Erdoğan’ı adeta bağrına basıyor. Deniz Baykal, Erdoğan’ın milletvekili seçilebilmesi için çırpınıyor, basına demeçler veriyor, anayasanın 76. maddesinin değiştirilmesi için gayret edeceğini söylüyor, Erdoğan’ın başbakan olmasını istiyor. Anayasanın 76. maddesi, Erdoğan’ın seçilmesine mani olan bir madde olduğu için değiştirilmek isteniyor. Bu, benim daha önce, Kur’âni Mücâhede Dergisinin 19. sayısında “Tek Adam Diktatörlüğü” başlığıyla yazdığım yazıda belirttiğim gibi, dikta rejimi istediği zaman kanunlarını tek bir adam için değiştirebiliyor.

Erdoğan olayının bir de dış dünya ve ABD boyutu var. Türkiye’deki dikta rejimin ilah edindiği, emrine tabi olduğu, hiçbir şekilde direktifleri dışına çıkmadığı, Batı’nın ve özellikle de ABD’nin izni olmadan hiçbir şey yapmadığı dünya alem tarafından bilinen bir gerçektir. ABD izin vermeden T.C. hiçbir kimseyi öne çıkarıp kahraman yapmaz; Menderes ve Özal’ın ABD’nin ruhsatı ile başa getirildiği bilinen bir gerçektir, şimdi bu durum Erdoğan için vukubulmuştur. ABD, Pakistan’da P. Müşerref’i nasıl bir darbe ile başa getirip Afganistan’a yapacağı saldırı için zemin hazırladıysa, şimdi de Erdoğan’ı iktidara getirerek Irak’a yapacağı saldırı için zemin hazırlamıştır. Nitekim seçimden hemen sonra ABD’nin Ankara büyükelçisi Robert Pearson, acele Erdoğan’ın yanına gelip onu kutluyor. Erdoğan da, minnet borcunu ödemek istercesine “dinci olmadığımızı en iyi ABD bilir” diyor ve ABD başkanı Bush’un seçim zaferini geç de olsa kutluyor, ABD elçisi de Erdoğan’a Başkan Bush’un Türkiye’deki seçimlerin sonucuna ne kadar çok sevindiğini iletiyordu. ABD bununla da kalmıyor AKP iktidarına yüksek oranda yardım yapacağını açıklıyordu.

Erdoğan, ABD’yi rahatlatmakla kalmıyor, müslümanların ve Filistin halkının kanını emen İsrail’i de rahatlatıyor ve İsrail’le ilişkilerinin devam edeceğini söylüyordu. Ayrıca AB, mesaj üstüne mesaj gönderiyor Erdoğan ve AKP iktidarına.

Daha çok değil, 3 Kasım 2002 seçimlerinden yaklaşık bir yıl öncesine kadar dut yemiş bülbül gibi susup sesi soluğu çıkmayan, dikta rejimi T.C.’nin korkusundan nefes almaktan bile korkan Erdoğan’ın bugünkü pervasız tavrının nedeni, T.C.’nin ilahı ABD’nin ve büyük(!) patron Bush’un desteğini almasıdır. İşte bu nedenle, hiçbir siyasi kimliği bulunmamasına rağmen, T.C.’nin Cumhurbaşkanı’nı, Başbakanı’nı, Genel Kurmay Başkanı’nı hiçe sayarak ve bunların üzerinde imiş gibi bir tavırla Avrupa ülkelerini ziyaret ediyor, görüşmeler yapıyor, Avrupalı liderlere tavır takınıyor, T.C. ile ilgili görüşmeler yapıyor. Erdoğan’ın bu pervasızlığının nedenini anlamamış görüntüsü veren Deniz Baykal, Erdoğan’a bu seyahatlerini ve T.C. adına görüşmelerini hangi sıfatla yaptığını soruyor; aldığı cevap oldukça manidar bir cevaptır. Erdoğan Baykal’a: “hangi sıfatla karşılandıysam o sıfatla görüşmeleri yapıyorum” diyor. Buna göre, Avrupalı Cumhurbaşkanları Erdoğan’ı bir Cumhurbaşkanı sıfatıyla, başbakanlar onu bir başbakan olarak karşılıyor. Tabii ki büyük ağabeyi W. Bush da onu T.C.’nin Başkan’ı(!) (aslında ise sadık bir adamı) olarak karşılıyor.

T.C. Cumhurbaşkanı, gölgede bırakılmasının verdiği rahatsızlık nedeniyle bir iki seyahat yapmayı deniyor, ancak Erdoğan’a gösterilen ilgi, Avrupalı liderlerce kendisine gösterilmeyince hem seyahatlerine son veriyor, hem de Kopenhag’a gitmekten vazgeçiyor.

ABD, Erdoğan’ın tekerine taş koyacağını düşündüğü herkesi uyarıyor; bu nedenle T.C. Genel Kurmay başkanını ABD’ye çağırıp Erdoğan’a sorun çıkarmamasını tavsiye(!) ediyor. İslâm’ın ‘i’sini duyduklarında beyinlerine kan sıçrayan Genel Kurmay ve bağlı generallerinden “tık” çıkmıyor. İslâm’dan, müslümanlardan ve İslâmi değerlerden oldukça rahatsızlık duyan Genel Kurmay, ABD’nin kulaklarını çekmesi nedeniyle, açıkça ifade edemediği rahatsızlığını, Başbakan Abdullah Gül’e verdiği brifingde üstü kapalı bir biçimde anlatmaya çalışıyor ve devlet kadrolarında on üç bin irticacı (!) (yani müslüman) bulunduğunu söylüyor. ancak Genel Kurmay, brifing verdiği Başbakan’ın da bir irticacı (!) olduğunu ve bu gerekçe ile dört partisinin kapatıldığını unutuyor. Kadıya kadıyı şikayet etme mantığı gibi…

ABD Irak’ın işini bitirip İsrail’in önünü açıncaya ve Ortadoğu’ya tam yerleşene kadar Erdoğan’a iltifat edecektir. Ancak işi bitince, önceki uşaklarına yaptığını Erdoğan’a da yapacak ve T.C.’ye “gereği yapılmak üzere” havale edecektir. Zaten T.C.’nin de beklediği bu andır.

ABD, T.C.’nin Başbakanı’na bile aylar sonra görüşme randevusu verirken, Amerika’ya giden Ecevit de dahil, nice başbakanlara görüşme randevusu bile vermezken, Erdoğan’a yıldırım hızıyla randevu veriyor ve hemen görüşüyor. Bunun nedeni açık bir şekilde ortadadır; Irak’a yapılacak saldırının bu günlerde gerçekleşeceği ve işgalci ABD’ye Türkiye hava üslerinin bir an önce açılması isteği nedeniyledir bu hızlı görüşme.

Sonuç olarak bütün bu olaylar keşke halkın yararına olsa, halkın refah düzeyini yükseltse, Türkiye’yi dünya milletleri arasında layık olduğu yere oturtup itibarlı ve saygın kılsa, Türkiye’deki tüm halklar, dünya milletleri gibi müreffeh yaşasa sorun yok. Ancak daha önceki uygulamalarında da görüldüğü üzere rejim, kan kokacak, gözünü kan bürüyecek ve yeni bir kanlı ihtilal ile yine kendi halkına dünyayı zindan edecek, yine açlık, sefalet olacak, yine müslümanların inançlarına, İslâmi değerlere saldıracak, hakaret edecek, müslümanları, gençleri, aydınları ve düşünürleri zindanlara dolduracaktır.

Ben, daha önce Erdoğan’a, Kur’âni Mücâhede Dergisi’nin 13. sayısında “Recep Tayyip Erdoğan’a Açık Mektup” başlığıyla bir yazı yazdığım ve onu imana davet edip müslüman olmasını istediğim için bu yazımda bu konuda bir şey yazmayacağım. Ben o yazımı Erdoğan’ın kendisine bizzat göndermiş, Saray cezaevinde bulunduğu sırada ikinci kez iletmiş, ancak hiçbir cevap alamamıştım. Erdoğan ve taifesinin gözünü iktidar hırsı bürüdüğü, makam ve mevkiye çok düşkün oldukları, daha önce İslâm’dan haberdar oldukları halde, İslâm’dan uzak yaşadıkları ve bile bile yüce Allah’ın ayetlerine aykırı hareket edip bu ayetleri ameli olarak inkar ettikleri için bu yazımda onları iman etmeye ve müslüman olmaya davet edemiyorum.

“Dinde zorlama yoktur. Doğruluk sapıklıktan seçilmiştir. Kim tağutu inkar edip Allah’a iman ederse, muhakkak ki o, kopmayan sağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah, işitendir, bilendir.

Allah, iman edenlerin velisidir; onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Kafirlerin velileri de tağuttur; onları aydınlıktan karanlıklara çıkarır. Onlar ateş halkıdır, orada ebedi kalacaklar.” (2 Bakara, 256-257)

Ramazan Yılmaz:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir