Fecr Sûresi

`بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم

Fecr Suresi

Giriş

Gecenin en karanlık olduğu an sabaha en yakın zamandır

Gecenin en Karanlık olduğu an sabaha en yakın zamandır. Zulmün ortalığı kasıp kavurduğu, totaliter diktatörlerin, idareleri altındaki halkların hayatını zindana çevirdikleri, bel’amların ortaya çıkıp şirk ve küfürlerini din diye insanlara dayattıkları her dönemde, fecrin aydınlığını müjdeleyen, aydınlığın öncüleri İslâm davetçileri ortaya çıkmıştır.

Risalet önderi rasuller ve onların izinde giden Tevhid eri davetçiler, duyurdukları Tevhidi esaslarla diktatörlerin yıkılmasını sağlamışlar, karanlıkları yok edip ortalığı aydınlatmışlardır.

Aydınlığın müjdecileri rasuller ve davetçiler, duyurdukları ilahi mesajla diktatörlerin zulmüne ve onların destekçileri olan Samiri soylu bel’amların şirk ve küfrüne karşı çıkmışlar, insanlara, karanlıklardan kurtulmanın reçetesini sunmuşlardır. Baskıyı, zulüm ve despotizmi tek çıkar yol, küfür ve şirki yaşam tarzı haline getiren totaliter diktatörler ve destekçileri Samiri soylu bel’amlar, kendilerine gelen rasul ve davetçileri yalanlamışlar, bütün güçleri ile ilahi mesaja karşı çıkarak zulüm ve şirklerini sürdürmüşlerdir.

Kendilerine gelen elçilere ve getirdikleri Tevhidi esaslara karşı çıkan, zulümlerinde sınır tanımayan şirk ve küfrün temsilcileri totaliter diktatörler ve onların yardımcıları mele ve mütref takımının tümü, dünya hayatında helak olmuşlar, temsil ettikleri küfür ve şirk düzenleriyle birlikte tarih sayfalarına kara bir leke olarak geçmişlerdir.

Leyl (Gece) suresinden sonra gelen Fecr suresi, geceden sonra fecrin geleceğinin müjdesidir. Leyl suresinde ifade edildiği üzere erkek ve kadın Mü’minler, beraber hareket ederek en güzel söz olan Tevhidi tasdik ettiklerinde karanlığın yerini aydınlık alacaktır. Fecr suresinde, çifte ve teke ifadeleri de birey ve birlikte çalışılmasına dikkatler çekilmektedir.

Tevhidi esasların, İslâm davetçileri tarafından ortaya konulması ile şirk ve küfrün temsilcileri totaliter diktatörlerin zulmü, destekçileri Samiri soylu bel’amların Hakk’ı batılla karıştırmaları son bulacak, onların, insanlar üzerinde oluşturdukları karanlıkların yerini fecrin aydınlığı alacaktır biiznillah.

Fecr suresi, aydınlık fecrin ortaya çıkmasının ancak tağuti beşerî dikta rejimlerinin ortadan kaldırılmaları ile mümkün olacağını örnekler vererek ortaya koymaktadır. Bunun için Müslümanların, öncelikle Tevhidi esasları ortaya koymaları gerekir. Tevhidi esasların ortaya konulmasından sonra Müslümanların, zalimlerin zulmünü ortadan kaldırmaya güç yetirmemeleri halinde yüce Allah (cc) onlara yardım edecek, zalimleri helak edecektir.

Fecr suresinde, geçmiş totaliter diktatörlerin ve şirk dinine bağlı zorbaların acı sonlarının verilmesi, günümüz diktatörlerine ve destekçileri olan Samiri soylu bel’amlara bir uyarı niteliğindir. Bu sure, günümüzdeki tağuti sistemin küfründen, Samiri soylu bel’amların, Hakk’ı batılla bulayıp gerçekleri gizlemekten, şirk ve küfürlerinden vazgeçmemeleri halinde sonlarının geçmiş tarihsel ataları gibi olacağını bildirmektedir.

Fecr suresi, vahyi esasları inkâr ederek kendi hevalarını ilah edinip hevalarına göre insanları idare eden, yeryüzünde bozgunculuk yapıp fitne çıkaran, insanların kanlarını akıtıp mallarını sömüren diktatörlerin, dünyada helak edilişlerini, helak ediliş nedenlerini, kıyamet günündeki durumlarını ve onlara verilecek cezaları anlatmaktadır. Sure ayrıca, Rab’lerini razı edebilmek için hayatlarını ortaya koyup diktatörleri Tevhidi esaslara davet edenlere verilecek mükâfatları belirtmekte, onların cennete ve salih kulların arasına gireceklerini bildirmektedir.

Bir açıklama ve eleştiri

Kur’an’da, birbirini tutmayan, birbirleriyle çelişen ayetler olmadığı gibi rastgele ifadelerin bir araya getirilmesi de sözkonusu değildir. Hangi ayetin nerede, nasıl kullanacağını en iyi bilen yüce Allah (cc), anlamsız ve tutarsız ifadeleri bir araya getirmekten münezzehtir.

Kâinatta her şeyi yerli yerince yaratan yüce Allah (cc), Kur’an’daki ayetleri de yerli yerince ve sureler içerisinde birbirini tamamlar bir şekilde tutarlı olarak nazil etmiştir. Durum böyle olduğu halde kopyalama yöntemiyle tefsir ve meal yazan bazı kimseler, kendilerinden önceki müfessirlerin tefsir anlayışını ve metodunu aynen aldıklarından yaptıkları tefsir ve meallerde birbiriyle çelişen, birbirleriyle ilgisi bulunmayan birçok söz ve ifadeyi de aynen almışlardır. Bu tür tefsir ve meallere bakıldığında Kur’an, sanki anlaşılmaz, birbirini tutmayan ifadelerin yer aldığı bir kitap görüntüsü vermektedir.

Fecr suresi de birçok sure gibi geleneksel kopyacı müfessir ve mealcilerden nasibini almış, daha surenin başında, surede işlenen asıl konu ile hiçbir ilgisi bulunmayan ifadelere yer verilmiştir. Buna örnek, surenin girişinde anlatılan “On gece” bazı meallerde, “Zilhicce ayının ilk ya da Ramazan ayının son on gecesi yahut arefe ya da Kurban Bayramıdır” şeklindeki ifadeler verilebilir. Bu anlamsız ve tutarsız mantık, surenin bütünlüğünü bozmakta, birbirleriyle ilgisi bulunmayan konulara bu surede yer verilmektedir.

Surenin Tefsiri

Vahyin aydınlığı (fecr) ortalığı aydınlattığında karanlıklar yok olacaktır

Fecr suresi, vahyin aydınlığı yani Fecr, ortaya çıktığında karanlık olarak tasvir edilen batılın temsilcileri beşerî düzenlerin, onların uygulayıcısı diktatörlerin nasıl birer birer helak edilecekleri konusunda surede verilen toplumlar ve diktatörler örnek gösterilmektedir.

1- Andolsun fecre.

“Fecr,” zifiri karanlığın ardından aydınlığın geleceğini müjdeleyen Fecr, karanlığı kaldıran nur ve parlaklıktır. Bir önceki Leyl suresi, geceye/karanlığa yeminle başlıyordu ve gündüzün ortaya çıkacağını müjdeliyordu. Gündüzün ortaya çıkabilmesi için de erkek ve kadının el ele vererek çalışmaları, en güzel sözü tasdik ederek bu uğurda, maddi ve manevi olarak mücadele etmeleri gerekir.

2-4- Ve on geceye, çifte ve teke, gittiği zaman geceye (andolsun).

Bu surede, fecrin gelmesi ifadesi, ancak tek ve çift olarak, gece gündüz denilmeden çalışılması halinde zalimlerin zulümlerinin yok edileceği ve insanlar üzerinde oluşturdukları karanlıkların kaldırılarak fecrin doğacağı belirtilmektedir.

“On geceye” geleneksel kopyalama yöntemi ile yapılan tefsirlere takılmadan, sure bütünlüğü içerisinde “on gece” ifadesine bakıldığında bunun, surede anılan Ad, İrem, Semud ve Fir’avn ile ilgili olduğu görülecektir. Zaten başka bir anlamda anlaşılması da mümkün görülmemektedir. Çünkü hem konu bütünlüğü hem de işlenen konularla örtüşmesi nedeniyle “On gece” ifadesi, surede adı geçen kavimlerle ilgilidir. Buna göre “On gece” surede adı geçen kavimlerin helak edildikleri gecelerin toplamıdır.

“Amma Ad, uğultulu, azgın bir kasırga ile nihayet helâk edildiler. Onu, yedi gece sekiz gün onların üzerine verdi; o kavmi orada yere atılmış, koparılmış görürsün, şimdi gerçekten onlar, içi boş hurma kütükleri gibidir. Şimdi görüyor musun onlardan geri kalanı!” (Hakka, 6-7)

“Andolsun, Hicr halkı rasulleri yalanladı, onlara ayetlerimizi verdik ancak ondan yüzçeviriyorlardı; dağlardan güvenli evler yontuyorlardı, Sabaha girerlerken onları korkunç bir çığlık yakaladı.” (Hicr, 80-83)

“Şehirde dokuz kişilik bir grup vardı, yeryüzünde bozgunculuk yapar, ıslah etmiyorlardı. Dediler ki Allah’a andolsun: ‘Muhakkak gece ona ve ailesine gidelim, sonra onun velisine diyelim, ailesinin öldürülüşüne şahit olmadık ve elbette biz, doğru olanlarız. ’Ve hileli bir plan yaptılar, Biz de bir planla plan yaptık, onlar farkında değillerdi.” (Neml, 48-50)

“Sonra arkadaşlarını çağırdılar, o, hemen ileri atılıp (deveyi) boğazladı; bak, nasıl oldu azabım ve uyarılarım! Şüphesiz Biz, onların üzerine tek çığlık gönderdik; böylece ağıldaki kuru ot gibi oldular.” (Kamer, 29-31)

“Medyen’e, onların kardeşleri Şuayb hemen dedi ki: ‘Ey kavmim, Allah’a kulluk edin ve ahiret gününü ümit edin, yeryüzünde kötülük yapıp ifsat edenler olmayın.’ Fakat onu yalanladılar, bu nedenle şiddetli bir sarsıntı onları yakaladı, böylece yurtlarında yüzükoyun halde sabahladılar.” (Ankebut, 36-37)

“Andolsun Musa’ya vahyettik: ‘Muhakkak kullarımı geceleyin yürüt, böylece vur, onlar için denizde kolay bir yol aç; erişilmekten korkma, endişe etme.’ Derken Fir’avn, askerleriyle onların peşinden gitti, sonra denizde onları, örten şey örttü.” (Taha, 77-78)

Verilen ayetlerden de anlaşılacağı üzere Ad, İrem ve Semud kavimleri ile Fir’avn’e, yaptıkları inkâr ve zulümlerine karşılık onlara cezaları, “On gecede” verilmiş ve “Fecre” girerlerken helak edilmişlerdir. Kendilerine gelen rasullere gece planlar yapan despot inkârcı zorba kâfirler, fecrin (aydınlığın) ortaya çıkmasıyla helak edilmişlerdir ki, “Fecr” üzerine yemin edilmesi de bunu ortaya koymaktadır.

İnsanların hayatlarını zindana çevirip karartan, küfürlerinin karanlıklarında yaşayan despot inkârcılar, ancak aydınlık olan Tevhidi esasların insanlara ulaşmasıyla yok olup gidecekler, gecenin karanlığı yerini fecre bırakacaktır. Bu Sünnetullah’tır, şartlar oluştuğunda bugün de biiznillah böyle olacak, insanların hayatlarını karartıp zindana çeviren tağuti beşerî sistemler, kendi karanlıklarında yok olacak, fecrin aydınlığı insanların hayatını aydınlatacaktır.

“Çifte ve teke” buradaki çift ve tek ifadesi, surede isimleri verilen Semud ve Ad kavimlerine giden tek, Fir’avn’e gönderilen iki Rasul’ü anlatmaktadır. Leyl suresinde de erkek ve kadın ifadeleri geçiyordu; Leyl suresindeki ifadeleri bu suredeki “çifte ve teke” ifadeleriyle beraber düşünüldüğünde anlam çok daha açık bir şekilde anlaşılır olmaktadır.

Leyl suresindeki bu ifadeler ışığında konuya bakıldığında Müslümanlar, erkek ve kadın olarak -diğer Müslümanlarla birlikte ya da tek başlarına mücadele etmeli- Tevhidi esasları insanlara duyurup tağuti sistemlere karşı çıkmalı, gece gibi karanlık olan tağuti beşerî sistemlerin zulmünü gidererek Fecrin aydınlığı gibi olan Tevhidi esasları toplum hayatına hâkim kılmaya çalışmalıdırlar.

“Gitmekte olan geceye” Hakk’ın ortaya çıkması, batılın yok olmasına, insanların hayatını karartan beşerî tağuti sistemlerin zulümlerinin gitmesine neden olacağı, surede örnekleri verilen kavimlere ve Fir’avn’e giden rasullerin mücadelelerinden anlaşılmaktadır. O kutlu rasuller, kavimlerine Tevhidi esasları duyurmuş, saflar netleştirmiş, Hakk’ı kabul edenlerle batılı yol edinenler saflarını belirlemişler, küfrün temsilcileri, saldırganlıklarını artırmaları sonucunda inkârlarıyla beraber hak ettikleri azaba duçar olup yok edilmişlerdir.

“O ki, karanlıklardan nura sizi çıkarmak için meleklerle size salat/yardım etmektedir ve Mü’minlere çok merhametlidir.” (Ahzab, 43)

Karanlığı temsil eden beşerî tağuti sistemlerin yok olması ve Fecrin (aydınlığın) ortaya çıkması, ancak Müslümanların beraber, hiç kimse olmada bile tek başlarına Tevhidi esasları ortaya koymaları ile mümkün olacaktır. Müslümanların, birlikte ya da birey olarak ortaya koyacakları İslâmi hareket, yüce Allah’ın yardım ve rahmeti ile zulüm, şirk, küfür, fısk ve nifakın yok olmasını, Tevhidi esasların aydınlığının insanlara ulaşmasını sağlayacaktır.

Rasullere karşı çıkıp Tevhidi esasları inkâr eden tüm toplumlar helak edilmişlerdir

5- Onun üzerinde engelleme yapan, pay sahibi değil mi!

Surenin 1-4. ayetlerde belirtilen ve üzerine yemin edilen ifadelerde akleden kimseler için ibretler vardır. Bu yeminlerin edilmesine neden olanlar, Hakk’ı engelleyen kimselerdir. Hangi nedenle olursa olsun, Hakk’ı engellemeye çalışanların aynı azaptan payları olduklarını, aynı akıbete uğrayacaklarını göstermektedir. Tevhidi esaslara iman eden Müslümanlar, bu konuda çok hassas olmalı, helak edilen toplumların akıbetini düşünerek ona göre hareket etmelidirler.

6-12- Görmedin mi Ad’e Rabb’in nasıl yaptı, sütunlar sahibi İrem’e ki o, beldeler içinde onun benzeri yaratılmamıştı ve Semud’a; o kimseler, vadide kayaları deliyorlardı ve kazıklar sâhibi Fir’avn’e! O kimseler, beldeler içinde tuğyan etmişlerdi; böylece orada fesadı çoğaltmışlardı.

Günümüz inkârcı despotizmin ve şirk dininin tarihsel öncüleri olan, her biri kendi dönemlerinde estirdikleri küfür ve isyanları ile tarihe kara bir leke olarak geçen bozguncu, fesat, azgın ve zalim diktatörler, idareleri altındaki halklara hayatı zindan etmiş, onlara kötülük yaparak azgınlıklarının doruk noktasına ulaşmışlardı.

Onların zulümlerine dur diyen Risalet önderleri, ilahi mesajı getirdiklerinde onlar, ilahi mesajı kabul edip insan gibi yaşamak yerine karanlığı tercih ederek daha çok azmışlar, zulüm ve baskılarını en üst noktaya ulaştırmışlardı.

Rab’lerinin kendilerine verdiği gücü ve imkânları, O’na isyan edip O’nun yoluna engel olmak için kullanan Ad kavmi, Rab’lerine nankörlük yapmış, İrem, isyan, inkâr ve küfürlerinde zirveye ulaşmış; Semud kavmi, Rab’lerinin gönderdiği Rasulü ve getirdiği ilahi mesajı inkâr edip azgınlaşmış; Fir’avn, azgınlığında sınır tanımamıştır. Bunlar, küfür, isyan ve azgınlıklarında sınır tanımamış, yeryüzünde fesadı çoğaltmışlardı.

Tarihi süreçte azgınlıkları içerisinde bocalayan inkârcı zorbaların hepsi helak edilmiştir. Yüce Allah (cc), onların helak edilişlerini örnek vererek yeni despotlara uyarıda bulunmakta, sonlarının, kendilerinden önce geçen zalimlerin gibi olacağını bildirmektedir.

“Semud ve Ad, gerçekleşecek olanı yalanladılar, bu yüzden Semud, azgınlığı ile böylece helâk edildiler. Amma Ad, uğultulu, azgın bir kasırga ile nihayet helâk edildiler. Onu, yedi gece sekiz gün onların üzerine verdi; o kavmi orada yere atılmış, koparılmış görürsün, şimdi gerçekten onlar, içi boş hurma kütükleri gibidir. Şimdi görüyor musun onlardan geri kalanı!

Fir’avn ve ondan önceki kimseler iftiraları, hataları ile geldiler, Rab’lerinin elçisine isyan ettiler; bunun üzerine onları, gittikçe artan bir yakalayışla yakaladı.” (Hakka, 4-10)

“Rab’lerinin Rasulü’ne isyan ettiler.” Dikkat edilecek olursa helak edildikleri haber verilen kavimlerin helak edilişlerinin ortak bir noktası kendilerine gelen Tevhidi esasları inkâr edip rasullere saldırmalarıdır. Demek ki, bir topluma Rasul gönderilmeden, o toplum inkâr ve zulmünde azgınlık noktasına varmadan helak edilmiyor.

“Fir’avn, Rasul’e isyan etti, bunun üzerine onu şiddetli bir yakalayışla yakaladık.” (Müzzemmil, 16)

Fir’avn, azgınlığında sınır tanımamış, idaresi altındaki halka hayatı zindan etmiş, hoşuna gitmeyen insanları hiç acımadan vahşice öldürmüş, hevasını ilahlaştırıp âlemlerin Rabb’i yüce Allah’a isyan etmiş, gelen rasulleri ve getirdikleri ilahi mesajı yalanlamış, kendisinin ve çevresindeki birkaç kişinin hevalarından uydurdukları yasaları insanlara zorla dayatmış bir diktatördür.

“Fir’avn dedi ki: ‘Ey ileri gelenler, sizin için benden başka bir ilah bilmiyorum, ey Haman, haydi ateş yak, benim için çamurun üzerinde şimdi bana yüksek bir bina yap, belki Musa’nın ilahına çıkarım ve doğrusu ben onu yalancılardan sanıyorum.” (Kasas, 38)

“(Fir’avn): dedi ki: ‘Andolsun, benden başka ilah edinirsen, seni kesinlikle hapse atılanlardan yapacağım.” (Şuara, 29)

Kendilerini her şeyi yapmaya muktedir zanneden Fir’avn benzeri diktatörler, azgınlıklarında sınır tanımamışlar, idareleri altındaki halklara çok büyük kötülük yapmışlar, Rab’lerine isyan etmişlerdir.

Hevalarını ilah edinip yasalar çıkaran, bu yasalarla insanların hayatları üzerine ipotek koyan demokratik sistemler ve zorba diktatörler, Rab’lerine isyan etmişler, insanları da bu yasalara zorla itaat ettirerek onlara zulmetmişlerdir. Bu durum, günümüzde de aynen devam etmekte, beşerî tağuti sistem, insanlar üzerinde zulüm rüzgârını estirip onların hayatlarını zindana çevirmekte, Rab’lerine şirk koşarak isyan etmektedirler.

İnsanları Allah yolundan çeviren beşerî dikta sistemlerinin zulümlerinin bitmesi, ancak Tevhidi Müslümanların, kendilerinden önce geçen Risalet önderlerinin ve Tevhid erlerinin yaptıkları gibi, Tevhidi esasları çok net ve açık bir şekilde ortaya koymaları, dikta sisteminin yöneticilerini bu ilahi esaslara davet etmeleri ile mümkündür.

“Andolsun kendi içlerinden onlara bir Rasul geldi, ancak onu yalanladılar, onlar, zulmederken azap onları birden yakalayıverdi.” (Nahl, 113)

“Andolsun, onlardan önce, evvelkilerin çoğu da dalalette idi; andolsun, Biz onlara da uyarıcılar göndermiştik; işte bak, nasıl oldu uyarılanların akıbeti.” (Saffat, 71-73)

Sünnetullahtaki Tevhid şirk mücadelesinde görüldüğü üzere ilahi mesajı inkâr eden, Tevhidi esasların insanlara ulaşmasını engelleyen dikta rejimlerinin, inkâr ve zulümlerini sürdürmeleri, zulüm, küfür ve şirklerinden vazgeçmemeleri üzerine yüce Allah (cc) onlara, hak ettikleri azap kırbacını indirmiş, onları helak etmiştir.

13- Bu yüzden Rabb’in onların üzerine azap kırbacını indirdi.

Azgınlığı yol, küfür ve şirki din edinerek Rab’lerine isyan eden, mazlum insanlara en acımasız zulümleri reva gören, yeryüzünü ifsat edip bozgunculuk yapan zorba diktatörlere, yüce Allah (cc), onlar dünya hayatında azgınlıkları içerisinde bocalarken azap kırbacını indirmiştir. Sünnetullahta değişmez bir yasa vardır; bir topluma Rasul gönderilmeden, Rasul gönderilen toplum zulme başvurmadan helak edilmemiştir.

“Rabb’in, ayetlerimizi onlara okuyan bir Rasulü, başkentine gönderinceye kadar ülkeleri helâk etmez ve Biz, halkı zalimler olmadan ülkeleri helâk etmeyiz.” (Kasas, 59)

Yüce Allah’ın azap kırbacı, zalimlerin yaptıkları isyan ve zulme göre değişik olmuş, onların ortaya koydukları zulmün şiddetine göre helak edilmişlerdir.

İnsanların, Rab’lerine yönelmelerini engelleyen despot diktatörler, yaptıkları zulüm ve baskı ile insanların hayatını karartmışlar, ancak onların helak edilmeleri ile karanlıklar, ilahi mesajın fecri ile aydınlanmıştır. Bu, Tevhidi esaslar ortaya konulduğu sürece devam edecek, insanların hayatını karartarak azgınlaşan beşerî dikta sistemleri ve destekçileri bel’amlar, mele ve mutref takımı, geçmiş atalarının akıbetine uğrayarak helak edileceklerdir inşaAllah.

“Bir kenti gerçekten helâk etmek istediğimiz zaman, onun varlıklılarına emrederiz, böylece orada fısk yaparlar, artık onlar üzerine söz hak olur, nihayet orayı yıkar, darmadağın ederiz.” (İsra, 16)

Tevhidi esasları inkâr edip insanlar üzerinde zorbalıkla hüküm süren her dikta sistemini yüce Allah (cc), değişik azaplarla helak etmiştir. Bu yasa, bugün için de geçerlidir; Tevhidi esasları inkâr etmeyi siyasetlerinin temel gayesi gören beşerî sistemler de Müslüman davetçilerin, Tevhidi esasları, Sünnetullahta cari olduğu üzere açık, net ve sürekli olarak ortaya koymaları halinde yüce Allah’ın göndereceği bir azapla helak edileceklerdir inşaAllah.

Hiçbir şey yüce Allah’a gizli değildir ve O, yapılan her şeyi görmektedir

14- Şüphesiz Rabb’in, elbette gözetlemektedir.

Yüce Allah (cc), adil oluşu, kulları arasında, onların yaptıkları amellere göre adaletle hükmedişi nedeniyle herkese hak ettiğinin karşılığını verecektir. Adil olma ve adalet böyle yapmayı gerektirir. Yüce Allah (cc), her şeyi görmekte, insanlara yaptıklarına göre mükâfat ve ceza vermekte, adaletle hükmetmekte, hiç kimseye zulmetmemektedir.

Yüce Allah (cc), kulları arasında adaletle hükmederek kime nasıl bir mükâfat ve ceza vereceğini bildirdiği halde bu gerçeklerden habersiz, bu ilahi bildirimleri anlamaktan mahrum olanlar, her konuda olduğu gibi mükâfat ve ceza konusunda da kendilerince yüce Allah adına mükâfat dağıtmakta ve cezalar vermektedirler.

İmanlarını şirke bulaştırıp Rab’lerine isyanda sınır tanımayan, insanları Tevhidi esaslara yönelmekten alıkoymak adına Hakk’ı batılla bulayıp her türlü batılı İslam’a sokmaya çalışan Samiri soylu bel’amlar, İslâmi değerlere düşmanlıklarında sınır tanımayan zorba beşerî sistemlerin bozguncu yöneticileri, yaptıkları isyan ve zulümlerine, şirk ve küfürlerine orantılı bir ceza göreceklerdir.

Tarihi süreçte hemen her dönemde, yeryüzünü ifsat edip azgınlıklarında sınır tanımayan totaliter diktatörlere, onların destekçileri mele ve mütref takımına, Tevhidi esaslara iman etmeleri için rasuller gönderilmiş, ancak onlar, şirk ve küfürlerinde ısrar ederek azmışlardır. Bunun üzerine yüce Allah (cc), azgınlığı yol edinen totaliter diktatörlere, hak ettikleri cezaları vererek onları helak etmiştir. Ancak bu ceza dünya hayatındaki bir cezadır, onlar için asıl azap ahiret günü görecekleri cezadır.

“Şüphesiz Rabb’in, elbette gözetlemektedir” buyuran yüce Allah (cc), Sünnetullah’ın değişmezlik ilkesi gereği günümüzde de azgınlaşan, İslâm’a ve Müslümanlara düşmanlığında sınır tanımayan tağuti sistemlerin koruyucu ve yöneticilerine de tarihsel süreçte azgınlaşan diktatörlere verdiği cezayı verecektir. Ancak bunun için iman edenlerin, Tevhidi esasları, ilahi mesajın belirttiği ölçüler içerisinde kendi dönemlerindeki zorbalara ulaştırmaları gerekir.

Müslüman davetçiler, yüklendikleri Tevhidi mesajı, mutlak anlamda topluma ulaştırmalıdırlar, aksi halde onlar da zalimlere isabet eden musibetlere maruz kalacaklar, zalimlerle beraber helak olup gideceklerdir.

“Bir fitneden sakının ki sizden yalnızca zulmeden kimselere isabet etmez ve bilin ki gerçekten Allah’ın cezalandırması şiddetlidir.” (Enfal, 25)

Çağımızda cereyan eden olaylar, sel, deprem, tufan, yangın vb. doğa olayları, azgınlık içerisinde yüzen, beşerî zorba sistemlere destek veren toplumlara yüce Allah’ın uyarısından başka bir şey değildir. Şayet Müslümanlar, üzerlerine düşen sorumluluğu yerine getirmez, Hakk’ı batılla bulayan Samiri soylu bel’amlar gibi köşelerine çekilirlerse onlar da meydana gelecek musibetlerden nasiplerini alacaklar, zalimlerle beraber helak olup gideceklerdir.

Tevhidi hareketin amacı, yeryüzünden fitne kalmayıp din Allah’ın oluncaya kadar mücadele etmektir. Bunun ilk ve temel şartı ise, yeryüzünde bozgunculuk yapıp fitne çıkaran despotizmin, Allah’ın kulları üzerinde estirdiği zulmü kaldırmak, insanları, özgür ve baskı altında kalmadan hareket edecekleri bir ortama kavuşturmak, onların, Rab’lerinin gönderdiği Tevhidi esaslarla, hiçbir baskı ve etki altında kalmadan yüzyüze gelmelerini sağlamaktır.

Surenin 1-14. Ayetlerinde, terör estirip insanlara zulmeden, onların hayatlarını zindana çeviren diktatörlerin yaptıkları anlatılmış, onlara rasullerin gönderildiği belirtilmiş, gönderilen rasullere karşı çıkıp terör estiren inkârcı kâfirlerin helak edildikleri bildirilmişti.

İnsan, gerçekten nankördür

Surenin bundan sonraki bölümünde, insanın nankörlüğünde haddi nasıl aştığı, Rabb’i kendisine ikram ettiğinde sevinip imtihan edildiğinde Rabb’ine karşı nasıl nankörlük yaptığı anlatılmaktadır. Bu bölümde, mala olan düşkünlüğü nedeniyle sorumluluğunu unutan insanın, kıyamet gününde yaşadığı pişmanlığı, günümüz materyalistlerine örnek olarak verilmektedir.

15- Amma insan, ne zaman Rabb’i onu deneyip ona ikram edip ona nimet verse, hemen der ki: ‘Rabb’im bana ikram etti.’

Cahiliye mantığı hep aynıdır; belli bir mali güce erişildiğinde Rab’lerinin kendilerini sevdiğini düşünür ve “Allah, sevdiği kula, yürü kulum dermiş” diyerek yüce Allah’ın üzerine iftira atar. Tıpkı Kehf suresinde anlatılan, kendisine iki bahçe verilen insan gibi, bazı kimseler, Rab’lerinden kendilerine verilenleri, kendilerine bir üstünlük vesilesi olarak sayarlar. Bu düşünce onları, azgınlığa ve giderek şirke sokarak Rab’lerine isyan ettirir.

Yeryüzündeki hayatın dengeli bir şekilde sürdürülmesi, toplumsal kaynaşmanın sağlanması için yüce Allah (cc), insanların bir kısmına güç, iktidar, makam; diğer bir kısmına mal ve mülk verir. Bununla hem insanların birbirleriyle ilişkilerini düzenlemelerini ister hem de mal ve iktidar verdiği kimseleri imtihan eder.

“Onlar mı Rabb’inin rahmetini taksim ediyorlar! Dünya hayatında geçimliklerini aralarında biz taksim ettik ve onlardan kimini, kimine derecelerle üstün kıldık ki, biri diğerini çalıştırsın. Rabb’inin rahmeti onların topladıkları şeylerden daha hayırlıdır.” (Zuhruf, 32)

Bu ilahi iradeyi anlamayan, anlamak istemeyen, kendilerine yüklenilen sorumluluğu düşünmeyen materyalist kimseler, kendilerine verilen mal, sermaye ya da iktidar ve güç ile imtihan edildiklerini unutarak azmışlar, yeryüzünü ifsat etmişlerdir. Bu surenin ilk bölümünde azgınlıkları anlatılan Ad, İrem ve Semud kavimleri ile Fir’avn, kendilerine verilen nimetlerle Rab’lerine isyan ederek azmışlardı.

İnsan, Rabb’inin kendisine verdiği nimetlerle adil bir şekilde hareket edip yeryüzünde huzur ve güvenin tesis edilmesi için çalışabilir, toplumsal hayatta dengeleri muhafaza ederek ihtiyaç sahiplerine elindeki rızıklardan eşit bir şekilde vererek Rabb’ine şükredebilir ki, zaten insana verilen nimetlerin asıl gayesi de bundan başka bir şey değildir.

“Allah, rızıkta kiminizi kiminizden üstün kıldı, ancak üstün kılınan kimseler, kendi rızıklarını, ellerinin hakimiyeti altında olanlara vermiyorlar ki böylece onlar, onda (rızıkta) eşit olsunlar, Allah’ın nimetini mi bilerek inkâr ediyorlar!” (Nahl, 71)

Bazı kimselere, Rab’leri tarafından bir nimetin verilmesi, mal ve mülk ikram edilmesi onlara bir üstünlüğün verildiği anlamına gelmez, aksine verilen şeylerle o kişilere görev ve sorumluluk yüklenmekte, onlardan bu görevlerini yerine getirmeleri istenmektedir. Ancak insan nankör olunca ve Rabb’ine iman konusunda zafiyeti bulununca, kendisine verilenlerle kendisinin farklı biri olduğunu sanır. Bu nedenle kendisine mal ve sermaye verildiğinde de o verilenlerin geri alınmasında da imtihan edildiğini düşünmeden Rabb’ine sürekli isyan eder.

16- Ve amma ne zaman Rabb’i onu deneyip böylece onun rızkını (az) takdir etse, hemen der ki: ‘Rabb’im beni alçalttı.’

İnsan, cahil ve nankör olunca kendisine nimet verilse de verilmese de Rabb’ine şirk koşup isyan eder, şükretmeyi, sabredip tevekkül etmeyi düşünmez. Mal ve sermaye verildiğinde azgınlaşıp insanların haklarına tecavüz eden insan, kendisindeki mal ve sermaye alındığında da Rabb’ine nankörlük yapıp isyan eder.

İnsanın sorumluluğu, Rabb’ini gereği gibi tanıyıp O’na iman etmesi; görevi de bu sorumluluğun gereği olan fiilleri yani kulluğunu yapmasıdır. Yüce Allah (cc), Risalet önderlerine nasıl ki davet görevini yüklemiş, onlardan bu görevlerini yerine getirmelerini istemişse, aynı şekilde de mal, mülk, sermaye, makam, iktidar ve güç verdiği kimselerden de bu sorumluluklarının gereği olan görevlerini yerine getirmelerini istemektedir. Bu sorumluluk ve görevlerin de ne olduğu da Kur’an’da açıkça belirtilmiştir.

Yüce Allah (cc), mal ve sermaye verdiği kimselerden, o verdiği mal ve sermaye içinde düşkün ve ihtiyaç sahibi yoksulların da haklarının bulunduğunu bildirmiş, onlara, bu haklarını kendilerine vermelerini istemiştir.

“Onların mallarında bir hak vardır, düşkün ve yoksul için.” (Zariyat, 19)

Mal ve sermaye sahipleri, kendilerine verilenler içinden hak sahiplerinin hakkını ayırıp vermelidirler; çünkü kendilerine mal ve sermaye bunun için verilmiştir. Yüce Allah (cc) nasıl ki, Risalet önderlerine ilahi mesaj vermiş, onları, bu mesajı insanlara duyurmakla mükellef tutmuşsa, aynı şekilde mal ve sermaye verdiği kimseleri de bu verilenleri hak sahiplerine ulaştırmakla sorumlu tutmuştur.

Risalet önderleri ve onların yolunda giden Tevhid erleri, nasıl ki; “Bu ilahi mesaj bize, bizi bilgili yapmak için verilmiştir” deme hakkına sahip değillerse, mal ve sermaye sahipleri de “Bunlar bize aittir, bizim malımızdır” diyemezler. Böyle bir şeyin söylenmesi ya da düşünülmesi kişiyi Rabb’ine karşı isyana sürükler, küfre ve şirke sokar.

Zenginlerin mallarında ihtiyaç sahiplerinin hakkı vardır

Kendilerine verilen mal ve sermayeyi kendilerine ait gören kimseler, Rab’lerine isyan ettikleri gibi, hak sahiplerinin haklarını gasp eden birer eşkıyadırlar. Bu nedenle yüce Allah (cc), A’la ve Leyl surelerinde, mallarından hak sahiplerinin haklarını vermeyen kimseleri, bozguncu bedbaht olarak vasıflandırmış, onların cehennemde sürekli kalacaklarını belirtmiştir.

17-20- İyi bilin ki bilakis siz, yetime ikram etmiyorsunuz ve yoksula yedirmeye teşvik etmiyorsunuz, mirası yığıp yedikçe yiyorsunuz ve çok sevdiğiniz malı toplamaktan hoşlanıyorsunuz.

Yüce Allah (cc), kullarının rızıklarını verirken belli sebepler yaratmış, bu sebeplerle kullarına rızıklarını ikram etmiştir. O, kullarına gönderdiği ilahi mesaj için nasıl, rasullerini aracı kılmışsa, aynı şekilde kullarını rızıklandırırken de aracılar kullanmış, bunun zenginler eliyle yapılmasını istemiştir. Ancak rızık konusunda aracı kılınan bazı mal ve sermaye sahipleri, bu sorumluluklarını yerine getirmemiş, yetimin, yoksulun, düşkünün haklarını gasp etmişlerdir.

Yüce Allah (cc), sahipsiz yetimlerin, çalışma gücüne sahip olmayan kimsesizlerin, çalışma güçleri bulunduğu halde iş bulamayıp yoksulluk içerisinde bulunanların rızıklarının verilmesi sorumluluğunu, mal ve sermaye verdiği zenginlere vermiştir. Onlar ise, doyumsuzluk ve açgözlülük yaparak sorumluluklarını yerine getirmemiş, insanların haklarını gasp etmişlerdir. Mala düşkünlük nedeniyle yüklenilen sorumluluğu, verilen görevi yapmamak, hak sahiplerinin haklarını gasp etmek, yüce Allah’a da açıkça isyan etmektir.

Yüce Allah (cc), Tevhidi esasların insanlara nasıl ulaştırılacağı ile metodu bildirdiği, rasullerinin bu konuda nasıl hareket edeceklerini belirlediği gibi, aynı şekilde verilen malların nerelere harcanacağını, nasıl kullanılacağını, kimlere verileceğini de çok açık bir şekilde belirtmiş, zenginlerden buna göre hareket etmelerini istemişti.

Mal, kişiye sürekli olarak değil ancak yerine ulaştırılması gereken bir emanet olarak verilmiştir. Bu emaneti yerine ulaştırmamak, emaneti verene ihanet edip isyan etmektir.

Zenginler, mallarından ihtiyaç sahiplerinin haklarını ayırıp vermek, onları koruyup kollamak zorundadırlar. Onlar, ihtiyaç sahiplerine haklarını bir lütuf olarak değil, bir hak olarak, ibadet bilinci ile vermelidirler. Şu Kur’ani bir gerçektir ki yetime, yoksula haklarını vermeyenler, iman ettiklerini iddia etseler de onlar, açıkça dini yalanlamışlar, namaz, oruç, Hac gibi ibadetleri boşa gitmiş ve onlar, ziyana uğramış kimselerdir.

“Gördün mü dini yalanlayan kimseyi! İşte o, yetimi hor gören kimsedir ve yoksulu yedirmeyi teşvik etmez. Bu yüzden yazıklar olsun namaz kılanlara! Onlar, namazlarından gaflet eden kimselerdir. Onlar, ikiyüzlü kimselerdir ve onlar, engellemeye kendilerini adayanlardır.” (Maun, 1-7)

İslâm, sadece belli ibadetleri içeren ruhani bir din değil, insanın hayatını kuşatan bütün düşünce, söz ve davranışlarını, nefsi ile diğer nefislerle ve Rabb’i ile ilişlerini düzenleyen kurallar bütünüdür. Bu nedenle mal ve kazançlardan ihtiyaç sahiplerinin hakkını vermemek İslâm’ı inkâr etmek, dini, yaşam alanından çıkarıp yalanlamaktır.

Yazıklar olsun o kimselere ki, değerli ve sürekli olanı basit ve geçici olan bir şeye değiştirirler de kendi elleriyle kendilerini ziyana sokarlar. Ellerinde alınacak emanetleri kendi malları sanıp kendilerini aldatanlara yazıklar olsun. Böyleleri, bir buz parçası üzerinde oturdukları halde kendilerini saraylarda oturuyor zanneden kimselerdir.

“Mirası yığıp yedikçe yiyorsunuz ve çok sevdiğiniz malı toplamaktan hoşlanıyorsunuz.” Mala olan düşkünlük, hak ve hukukun çiğnenmesine neden olur, kişiyi, haksızlık yapmaya, başkalarının hakkına el uzatmaya sevkeder. Yaratılışlarının asıl anlamını kavramayıp hedeflerini şaşıran kimseler, mal ve sermayeyi bir amaç olarak görür, hayatlarını ona endeksli kılarlar. Böyle kimseler, mal biriktirmeyi hedef ve dünya hayatında rahat ve konfor içerisinde bir hayat sürmeyi de amaç olarak görürler.

Mal, sermaye, makam, mevki, iktidar ve güç, amaç değil birer araçtır. Bunlar, insanı Rabb’ine yaklaştırması, insanlar arasında sevgi ve saygının, barış ve huzurun tesis edilmesi için bir araç olarak kullanıldığı sürece insanı hem yüceltir hem de Rabb’inin rızasına ulaştırır. Malın, elde edilmesi ancak bu gaye ile olursa o zaman bir anlam ifade edebilir. Tıpkı Hz. Süleyman (as)’ın yaptığı gibi.

“Hemen dedi ki: ‘Şüphesiz benim mal sevgisine muhabbetim, Rabb’imi sevmemdendir…” (Sad, 32)

Allah yolunda verilmeyen mal, kişinin azaba girmesine neden olur

Verilen nimetler kişiye, Rabb’inin rızasını kazandırıyorsa tercih edilir, aksi halde o nimetler, insan için felaket ve azap olur. Allah rızası için verilmeyen, insanların huzur ve mutluluğu için harcanmayan bir mal, sahibinin azabını artırmaktan başka hiçbir işe yaramaz.

21- İyi bilin ki, yer çarpıldıkça çarpılıp dümdüz edildiği zaman.

Çok sevilen, uğrundan nice hakların yenildiği, nice kanların döküldüğü mal, kıyamet saatinde yok olup gidecek, insanların peşinden koştukları maddi değerleri, o dehşetli günde kendilerine hiçbir fayda sağlamayacak, onlar, kendi canlarının kaygısına düşecekler.

O halde yok olup gidecek, en zorlu bir günde fayda vermeyecek bir şey için insanların haklarını gasp edip günaha girmek, yüce Allah’a isyan etmek, akıllı bir kimsenin yapabileceği bir şey değildir.

22- Ve Rabb’in gelir ve melekler saf saf olurlar.

Pişmanlığın fayda vermediği günde sorgulama başlayacak, her şey apaçık bir şekilde ortaya konulacak ve insan yaptığı her şeyi görecektir.

“Artık kim, zerre ağırlığınca hayır yapmışsa, onu görür ve kim zerre ağırlığınca şer yapmışsa onu görür.” (Zelzele, 7-8)

“Kitap (önlerine) konulur; artık görürsün ki günahkârlar, onun içindeki şeylerden endişe duyarlar ve derler ki: ‘Eyvah bize, ne oluyor bu kitaba, küçük ve büyük bırakmamış, ancak hesaplamış!’ Yaptıkları şeyleri hazır bulmuşlardır, Rabb’in kimseye zulmetmez.” (Kehf, 49)

O gün, her şeyin hesabı tek tek sorulacak, hiçbir şey gizli kalmayacak, yapılanların nedeni sorulacak ve elbette hiçbir suç karşılıksız kalmayacaktır. Pişmanlıklar, yalvarmalar ve çırpınmalar hiçbir fayda sağlamayacak, hiçbir özür kabul edilmeyecektir. Verilecek cezayı hafifletmek için ileri sürülecek hiçbir mazeret geçerli olmayacaktır.

“Takdim ettiği ve ertelediği şeyler o gün insana haber verilir; daha doğrusu insan, kendi nefsini görür ve şayet o, mazeretler arz ederse (ona denir ki): ‘Onu acele ederek dilini onunla (mazeretlerle) hareket ettirme’.” (Kıyamet, 13-16)

O gün, dünyada arkasına sığınılan mazeretlerin hiçbir hükmü olmayacaktır! Kur’an’a dayanmayan, Risalet tarihinde örneği bulunmayan söz ve eylemler, şer’i hiçbir dayanağı olmayan mazeretler o gün işe yaramayacaktır. Artık insan için sona gelinmiş, yapılanların karşılığını görme zamanı gelmiştir, herkes yaptıklarının karşılığını bir tamam alacaktır.

23-24- Ve o gün, cehenneme getirilir; o gün insan hatırlar ve onun hatırlamasının tam zamanı; der ki, ‘Ah, keşke ben, bu hayatım için takdim etseydim!’

Hüküm verilmiş, karar kesinleşmiştir; geriye dönüş olmadığı gibi, “Ah keşke…” ile başlayan söylemlerin de hiçbir yararı olmayacaktır. O gün ile karşılaşacaklarını unutanlar, unuttuklarıyla yüzyüze gelmiş, gerçekleri, bütün açıklığıyla görmüşlerdir.

“Amma o kitabı ona solundan verilen kimse, hemen der ki: ‘Ah, kitabım keşke bana verilmeseydi ve hesabımın ne olduğunu bilmeseydim.’ Ah, keşke o, (ölüm) işimi bitirmiş olsaydı, malım bana bir fayda sağlamadı, delillerim benden uzakta, yok olup gitti.” (Hakka, 25-29)

Ahiretteki zorlu durumun geleceği, insanlara daha önce haber verilmiş, onlara dünya hayatlarında yeterince zaman tanınmış, ancak onlar bu verilen zamanı değerlendirmemişlerdi.

“‘Ey cin ve insan topluluğu sizden, ayetlerimi size anlatan ve bu gününüzle karşılaşacağınızı size haber veren rasuller size gelmedi mi?’ dediler ki: ‘Nefsimiz aleyhimize şahidiz,’ dünya hayatı onları aldattı ve gerçekten onlar, kâfir olduklarına nefislerin aleyhine şahitlik ettiler.” (En’am, 130)

Verilen dünyevi nimetleri, Rab’lerinin belirlediği esaslara uygun kullanmayanlar, yetimin yoksulun, düşkünün, yolda kalmışın hakkını yiyenler, mal ve sermayeyi çoğaltmayı asıl hedef, dünya hayatında rahat yaşamayı amaç edinenler için o gün, saltanatın, rahat yaşantının ve Tevhidi esaslara sırt dönmenin sonuna gelinmiştir.

“Ve o gün, ateşe sunulan inkâr eden kimselere: ‘Güzelliklerinizi giderdiniz; dünya hayatınızda onunla hoş vakit geçirdiniz, işte bugün, yeryüzünde haksız yere büyüklük taslamanız ve fasık olmanızdan dolayı siz alçaltıcı bir azap ile cezalandırılacaksınız.” (Ahkâf, 20)

Allah’ın azabı, şiddetli ve çok zorludur

İnsanların, tüm inkâr ve şirklerine karşın yüce Allah (cc) onlara, hayatları boyunca bol nimetler ihsan etmiştir. Elbette yapılan her nankörlüğün, inkâr ve şirkin bir karşılığı da vardır! Kendilerine verilen sınırsız nimetlere nankörlük yapanlar, bu nankörlüklerine ve Rab’lerine karşı koştukları şirk ve küfürlerine bir karşılık göreceklerdir. Yüce Allah (cc) onlara, hiç kimsenin kendilerine yapamayacağı cezayı yapacak, o nankör müşrikleri, küfür ve şirklerine uygun bir ceza ile cezalandıracaktır.

25-26- İşte o gün, O’nun ettiği azap gibi kimse azap edemez ve O’nun bukağı vurduğu gibi kimse bukağı vuramaz!

Güç ve kuvvet sahibi olan yüce Allah (cc), her konuda olduğu gibi, mükâfatlandırma ve cezalandırmada da yegâne tek ve eşsizdir. O’nun vereceği mükâfatı, hiç kimse veremeyeceği gibi, O’nun yapacağı cezayı da hiçbir güç yapamaz. O ceza, eşine o güne kadar hiç rastlanmamış bir ceza olacaktır.

“Kitabı, rasullerimizi ve onlarla gönderdiğimiz şeyleri yalanlayan kimseler, artık yakında bileceklerdir! O zaman boyunlarından kelepçeler ve zincirlerle sürüklenecekler; kaynar su içinde sonra da ateşte yakılacaklardır.” (Mü’min, 70-72)

“Yalnız kaynar su ve karanlık; uygun bir cezadır.” (Nebe, 25-26)

“Şüphesiz Zakkum ağacı, günahkârların yemeğidir; erimiş maden gibi karınlarda kaynar, sıcak suyun kaynaması gibi. Tutun onu, öylece sürükleyin onu cehennemin ortasına, sonra onun başının üstüne kaynar su azabından dökün! Tat, zira sen kendince üstündün, şerefliydin; şüphesiz bu, sizin ondan şüphe ettiğiniz şeydir!” (Duhan, 43-50)

Dünya hayatında insanlara sınırsız nimetler veren, bunun karşılığında maddi hiçbir ücret almayan yüce Allah (cc), onlardan yalnız Kendisini tek ilah olarak bilip Tevhidi esaslar doğrultusunda hareket etmelerini istemiştir. Ancak bazı kimseler, Rab’lerinden kendilerine gönderilen ilahi mesajı görmezden gelmişler, inkâr ve nankörlükte sınır tanımamışlardır.

O gün verilecek ceza, insanların birbirlerine verdikleri ceza gibi hafif, geçici değil, inkâr ve nankörlüğün, emanete ihanetin, Tevhidi esaslara sırt dönmenin, Hakk’ı batılla karıştırıp tağutu onaylayarak rahat yaşamanın karşılığında verilen bir cezadır. Bu, âlemlerin Rabb’inin vereceği bir cezadır. Bu nedenle hiçbir cezaya benzemeyen, geçici olmayan, şiddeti hiçbir şeyle ölçülemeyecek bir cezadır.

“Doğrusu, bizim yanımızda bukağılar ve cehennem var.” (Müzzemmil, 12)

“Tutun onu, bağlayın onu, sonra cehenneme sallayın onu, sonra uzunluğu yetmiş arşın olan zincire vurun onu; gerçekten o, büyük Allah’a inanmıyordu ve yoksulu doyurmayı teşvik etmiyordu!” (Hakka, 30-34)

Kimsesizlerin sahibi yüce Allah (cc), yetimin, yoksulun, düşkünün, yolda kalmışın haklarını gasp eden maddeci materyalistlerin karşısında, mazlumların yanındadır. Bu nedenle O, sürekli olarak hükümler indirmiş, mazlumların haklarının verilmesini, maddeyi ilahlaştıran materyalistlerden istemiş, onlara, indirdiği hükümleri umursamadan hiçe saymalarından dolayı, çok ağır cezalar öngörmüştür.

Mallarını Allah yolunda harcayanlar, dünya ve ahirette mutlu ve mutmaindirler

Yüce Allah’ın indirdiği esaslardan hiçbir rahatsızlık duymadan bu hükümlere teslim olan, Rab’lerini razı etmek için, -canları da dâhil- bütün maddi değerlerini Allah yolunda seve seve ortaya koyanlar, Rab’lerini razı etmiş kimseler olarak hak ettikleri mükâfatları alacaklardır. Mü’minler, Rab’lerinden kendilerine indirilen ilahi mesajla mutmain olmuş ve bunun gereğini isteyerek yapmışlardır.

27- Ey mutmain olan nefis!

Mutmain olmak, tam bir teslimiyetle inanmak, iman etmek, emin olmak, verilen bir şeyden dolayı huzur bulmak, sükûnette olmak, razı olmak ve güvenmektir. Yüce Allah’ın indirdiği hükümlere, hiçbir rahatsızlık duymadan iman eden, bu hükümlerin gereğini, severek yapan, hayatlarını bu hükümler doğrultusunda düzenleyip yaşayan, huzur dolu bir kalple yüce Allah’ın emirlerini insanlara ulaştıranlar, mutmain olmuş kimselerdir.

Rabb’inin bildirdiği esaslardan, bedeni, ruhi ve psikolojik olarak hiçbir sıkıntı duymayanlar, gerçekten mutmain olmuş kimselerdir. Mutmain olmuş kimseler, ulûhiyetin yalnızca yüce Allah’a ait olduğunun bilincinde hareket ederek Allah’tan başka tüm ilahları reddetmişler, Rububiyetin, âlemlerin Rabb’ine ait olduğunu bilerek Tevhidi mücadelelerinde başlarına gelenlerden dolayı hiçbir sıkıntı duymamışlar, şevk ve azimle kulluk görevlerini yerine getirmişlerdir. İşte bu kimseler, Rab’lerinden büyük bir mükâfat alacaklardır.

28-30- Rabb’ine dön, razı edici ve razı edilmiş olarak, artık kullarımın arasına gir ve cennetime gir!

Razı etmiş nefis, yüce Allah’ın kendisine bildirdiği esaslardan razı olmuş, bu bildirilen esaslar doğrultusunda, sorumluluğunun bilinci içerisinde görevlerini yerine getirmiş, Ulûhiyet ve Rububiyet konusunda hassasiyet göstererek Rabb’ine eş koşmamış, ibadetinde Rabb’ine hiç kimseyi ortak etmemiş bir kimse, Rabb’ini razı etmiş nefistir.

Razı edilmiş nefis, dünya hayatında Rabb’inin bildirdikleri doğrultusunda yaşadığı hayatta, Ulûhiyet ve Rububiyeti yalnızca Rabb’ine hasretmesi sonucunda Rabb’i tarafından salih kulları arasına girerek cennetle mükâfatlandırılarak memnun olan en bahtiyar nefistir. İşte razı edilmişlerin kazandıkları mükâfatlar.

“Dediler ki: ‘Hamdolsun Allah’a! O ki, o vadettiğini bize doğru çıkardı ve cennette dilediğimiz yerde yerleşeceğimiz yere varis kıldı; işte çalışanların ücreti ne güzeldi!” (Zümer, 74)

“Onların göğüslerinde, kinden ne varsa çıkardık, altlarından nehirler akar; dediler ki: ‘Hamdolsun Allah’a; O ki, bizi buraya hidayet etti, şayet Allah bize hidayet etmeseydi, biz hidayette olamazdık! Gerçekten Rabb’imizin rasulleri, Hak ile gelmişlerdi.’ Onlara seslenildi: ‘Doğrusu o cennet, size yaptıklarınıza karşılık, o size miras verildi.” (A’raf,43)

Selam olsun dünya hayatlarında Rab’lerini razı ederek razı edilmiş mutmain kullara!

 

Kurani Mücahede: 2011-02-13

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir